• "Eine allerliebste Geschichte!"
    Yani diyor ki "Enfes bir hikaye!"

    Kitap okuyoruz hepimiz değil mi? Roman, öykü, felsefe, biyografi... Farklı farklı türlerde okuyoruz ama kaçımız "okuma" üzerine düşündü? Bölüm değiştirmemin ve sosyolojiye geçmemin ardından bazı şeyleri fark etmeye başladım. Çok ama çok yetersizdim! Yani sizi bilemem ama ben yetersiz olmayı hiç sevmiyorum. Kitap okumamın bir nedeni de bu zaten. Yazılmış bütün kitapları okumak ve her şeyi bilmek istiyorum (Aramızda kalsın :D )

    Okulumda da hocalarla beraber "Kitap Çözümlemesi" yapmaya başladık. Hocam bana şey dedi: "Ömer,kitaplığındaki kitapların çok kaliteli ama biraz da bölüme yönelik okumaya başlamalısın." Tamam dedim yani o kadar sosyoloji kitabım yok kabul ediyorum. Sonra işte biz her hafta bi' kitap okuyup onun hakkında konuşmaya başladık. Benim gibi siz de "Kitap Buluşması" sandınız değil mi?

    Kitap buluşması değil "çözümleme"olması açıklıyor aslında. Okuma üzerine düşündünüz mü diye sorma nedenim buydu. Yıllarca kitap okuyabilir bi' insan ve ne kadar çok okuduğuna önem verebilir. Ki bugüne kadar ben de ne kadar çok okuduysam o kadar mutlu oldum. Ama "okuma" demek çok farklıymış. Kitabı alıp önüne okuyunca saatlerce, o okuma olmuyormuş... Eline kağıdı kalemi alıp okumalıymışsın, saatlerce düşünmeli ve de kitap ne kadar kısa olursa olsun içinden ne kadar çok bilgi koparabildiğine bakmalıymışsın.

    Nicelik değil de nitelik önemli diyor ya buradaki bazı arkadaşlarımız. Neden dediklerini anladım şimdi. Kendi adıma konuşmam gerekirse bugüne kadar daha iyi okumaya çalıştım hep ama okumalarım hep "eksik" kaldı.
    800-900 sayfa kitapları bile okusam buraya hep duygularımı yazdım. İşte bana şöyle hissettirdi böyle sevindirdi gibi. Tabii üzme ve depresyona sokma kısmı aha çok oldu ama olsun :D

    Ama aslında önemli olan ne kadar çok okuduğun değilmiş, neler kapabildiğinmiş. Yani ben öyle bir şey gördüm ki 50 sayfalık bir kitap versek hocamıza, kaç sayfa yazı yazabilir kaç saat konuşabilir onun hakkında...

    Bu yüzden ben de (tabii bölümümde kendimi geliştirme amacıyla) da bundan sonra kitap okuması yapıp burada inceleme yazmak yerine "kitap çözümlemesi" yaparak kitaptan ne kadar çok felsefi ve sosyolojik bilgi çıkarırsam o kadar mutlu olacağım. Umarım bundan sonra yapmaya gayret göstereceğim bu tarz incelemelerim de sizlere bilgi katar.

    Amcanın Düşü uzun bir öykü. Ama en başta da dediğimiz gibi "Enfes bir hikaye!".
    16. sayfada Dostoyevski kitabını şu şekilde anlatıyor: "Anlatacaklarım, Marya Aleksandrovna ile evinin Mordasov'daki yükselişi, şöhreti ve dört başı mamur düşünüşünün ayrıntılı, dikkate değer hikayesidir."
    Ah Marya ah!

    Tolstoy şöyle bir söz söylemiş: "Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar:
    ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir."

    İşte Amcanın Düşü de bu şekilde başlıyor. Marya'mızın oturduğu şehre bir yabancı geliyor. O da Prens K, yani amca :D

    Amcamız kitabın kapağında da gözüktüğü gibi kendisine baya özen gösteren, her tarafı takma dolu birisi :D Saçları,bıyıkları, gözü bile... Tabii kendisi de zengin ve şehre geldiği anda Marya denilen kadın Prensi evinde ağırlamaya başlıyor. Sonra da yine kapaktan da anlaşılacağı gibi kızı ile evlenmesi için çaba gösteriyor.

    Şimdi size Felsefi ve Sosyolojik çözümlemeler sunacağım:

    FELSEFE:
    Dostoyevski yergi,taşlama yaptığı bu kitapta bi' taşra kasabasının insanlarının ahlakını anlatıyor. Tamam şehrinize bir yabancı geldi ve o zengin birisi de. Peki bu durumda yapacaklarınız nedir? Dedikoduyu çok seven bir halk var ve her şey hemen duyuluyor kasabada. Örneğin Marya kızını amcamız ile evlendirmeyi düşündüğü anda tüm insanlar bunu duymuş oluyor. Burada farklı bir şey görüyoruz aslında ya da Dostoyevski bunu ustaca bize gösteriyor. Kimse masum değil!

    Marya sinsilikler ve oyunlar yaparak amcayı sarhoş ediyor sonra da kızını karşısına çıkarıyor. Evlenmelerini sağlamak için binbir türlü oyun düzenliyor ve insanın kendi kendisini yargılaması bu noktada ortaya konuluyor.

    Ahlak kişisel midir? Sizi yargılayabilecek tek kişi aslında siz misinizdir ya da toplumsal doğrular- yanlışlar var mıdır? Herkes bir yanlışı yapsa o hala yanlış olmaz mı?

    Burada da Marya'nın kızı Zina karar vermeye çalışıyor. Yaşlı bir adamı kandırarak onunla evlenmeli mi, yoksa ahlaklı davranarak onu kandırmaktan vaz mı geçmelidir?

    Peki Amcanın Düşü ismi neden verildi? Descartes'in de "Rüya Argümanı" olarak adlandırdığı bir olay vardır. Bilgi felsefesi alanında yaşadığımız hayat gerçek mi değil mi diye sorular sorulur. Kitabımızda ise Amcamız, yaşadıklarının o kadar mümkün olmayan ve güzel şeyler olduğunu bilir ki onlara "gerçek" diyemez. Onların hepsi aslında "Amcanın Düşü"dür.
    Bu noktada düşünmemiz gereken şey şu; hepimiz yaşıyoruz bu dünyada,nefes alıyoruz, çalışıyoruz ve kitap okuyoruz.
    Peki yaşadığınız hayat gerçek mi değil mi nasıl bilebilirsiniz?
    Amcamız yaşadıklarına "Düş" dedi çünkü yaşadıkları yaşayamayacağı kadar güzeldi.

    Peki, bizler ya güzel değil de kötü ve iğrenç bir hayat yaşıyorsak, o zaman "düş" olduğunu nasıl anlayacağız? Ya da düş değil de kabus olduğunu...

    SOSYOLOJİ:
    Her bir kitap yazıldığı dönemden izler taşır. Yazılan kitap her ne kadar hayali bile olsa yazıldığı dönemden ve de yazarının düşüncelerinden etkilenir. Yazarı da yaşadığı toplumdan etkileniyor zaten...

    Kitabımızın 18. sayfasında şunlar yazar: "Yine de bu eli açıklık, Mordasov'da yüksek sosyetenin törelerinden sayılır; kınayacak yerde çekici bulurlar böylelerini." Peki buradan nasıl bir sosyolojik çıkarım yapılır?

    Bu konu biraz daha Kültürel Antropoloji'ye kayar ama toplumların "gösteriş" yapması toplumdan topluma değişiklik gösterir. Kitapta geçen örneğe göre Prens K. eli açık davranır ve parasını etrafa saçar. Ama "yüksek sosyetenin törelerinden" sayıldığı için çekici bulunur.

    Toplumdan topluma değişen bu durum bazı toplumlarda kınanıp bazı toplumlarda ise takdir edilir. Örneğin Amerika gibi bir ülkede "servetini" kendine saklamalısın ve bunu gösteriş için harcamaman gerekir. Kitabın da değindiği bu kısımda 19. yüzyıl Rusya'sında insanların para saçmayı, gösterilişli balolar düzenlemeyi ve eğlenceli ziyafetler yapmayı "takdir ettiği" ortaya çıkıyor.

    İkinci olarak ise Evlilik...
    Her kitabı dönemine göre okumak gerekir ama bu kitabı dönemine göre okuyabilen kesim bana göre çok azdır. Nedeni aşırı basit :D

    Sosyolojinin konularından birisi de Evlilik ve Aşk'tır. Kitabımızda geçen evlilik türü maddi açıdan zenginliğe kavuşabilmek için yapılan ve çıkarlar üzerine yoğunlaşmış bir evlilik türü olup "aşk" kelimesinden uzaktır. Yine kitapta da geçtiği gibi Marya bu evlilikte aşk olmayacağını söyler.

    Burada dönemine göre yargılama kısmı ise şu şekildedir. Evliliklerin günümüzdeki yansımaları "Aşık olup evlenme" olup modern çağın beraberinde getirdiği, filmlerde dizilerde gördüğümüz; birbirlerine aşık olan iki gencin mutlu olmak için yaptığı evlilik çeşididir. Kitabımızdaki evlilik ise bu tür evlilikten çok uzak. Şimdi düşündüğümüz zaman parası için biriyle evlenmek ne kadar doğrudur? Ki daha da ötesine giderek o kişi ölsün de mirası bana kalsın diye düşünmek neredeyse gaddarca bir davranış!

    Bu fikrin ise size çok ama çok yakın zamanda gelişen bir fikir olduğunu söylesem? Maddi amaçlar için yapılan ya da halk arasında mantık evliliği diye geçen bu evlilik türü bundan 2-3 asır önce yapıldığında gayet doğal karşılanabilirdi. Ki Romantizm akımı ile beraber "Aşık olma" ve "aşık olarak evlenme" hayatımıza girmeye başlamıştır. Kitapta da Sheakspeare'den bolca bahsedilir ve genç nesillerin ondan etkilenerek "aşk evliliği" yapmak istediği eleştirilir.

    Dostoyevski ne kadar da ileri görüşlü be!

    Kitabın eksik gördüğüm kısmı ise yazarın kitaba müdahale etmesi... 79. sayfada da göreceğimiz gibi yazar bir anda kitaptan koparak kendi fikirlerini söyler.

    Sözlerimi 127. sayfadaki şu cümle ile bitirmek istiyorum. "Her şeye rağmen ne-fis bir düştü bu,nefis!..."

    Bana bu kitabı hediye eden Özlem Hanım'a (özlem) tekrardan teşekkür ederim :)

    Umarım sıkıcı olan bu incelemem sizlere biraz da olsa bilgi katmıştır :D

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya
    sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dişi kırlangıç gelip kondu; derenin
    bir başından bir başına yıldırım gibi uçan, beyaz göğüslerini
    suya dokundurarak şeffaf kanatlı küçük böcekleri yakalayan
    diğer kırlangıçlara bakmaya başladı. Başını hafif hafif sallıyordu. Derin düşüncelere daldığı belliydi.

    Söğüdün dalları hışırdadı. Bir erkek kırlangıç geldi, dişinin
    karşısındaki dala kondu.

    Kırlangıçlar arasında pek teklif yoktur. Uzun uzadıya takdim filan edilmeden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular.

    Evvela havadan, sudan bahsedildi. (İki kişi birbirlerini yeni
    tanıdıkları zaman havadan sudan bahsetmek âdettir.) Fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir
    hal aldı.

    Muhabbeti kaynattılar.

    "Olur ya!" demeyin, iki kırlangıcın ilkbaharda, herkes dört
    tarafa koşup çalışırken bir söğüt dalında oturup yarenlik etmeleri gündelik işlerden değildir.

    Bizim kırlangıçların ikisi de antika mahluklardı, yani öteki
    kırlangıçlara benzemiyorlardı. (Başkalarına benzemeyenlere
    antika derler.) Evvela dişi kırlangıç lafı derin tarafından açtı:

    "Siz hiç çalışmıyorsunuz?

    Başka bir kırlangıç olsaydı hemen: "Ya siz neden burada oturuyorsunuz?" diye ikinci bir sorguya kalkışırdı. Fakat bizimki derin derin içini çekti ve sustu.

    Ve dişi onun söylediği şeyleri anlıyormuş gibi başını salladı ve gözlerini aşağıda şıpırtıyla akan suya dikti.

    Bir müddet daha sustular. Erkek birdenbire gözlerini dişiye'
    dikerek söze başladı:

    "Bakınız şunlara..." Ve aşağıda birbirini çaprazlayarak
    uçan ve dokuma tezgâhının mekiklerine benzeyen kırlangıçları
    gösterdi. "Bakınız şunlara... Sabah akşam demeden, yaz kış demeden çalışıyorlar. Ben bunlara çok kere sordum: Neden böyle
    durmadan uğraşıyorsunuz, dedim, cevap vermediler. Omuzlarını silkip yanımdan uzaklaştılar."

    Dişi:
    "Birbirimize sen diye hitap etsek nasıl olur?" dedi. Erkek,
    okkalı sözlerine cevap olmayan bu lafı beklememekle beraber,
    bu tekliften hoşlandı ve tekrar başladı:

    "Adeta utanıyorum..." dedi, "Bütün kuşları sıraya dizseler biz herhalde sonuncu gelmeyiz. Kılığımız, kıyafetimiz düzgündür. Aklımız, şu sabahtan akşama kadar avaz avaz bağıran bülbülden herhalde üstündür. Kanadımızı bir vursak en hızlı güvercinden daha çok yol alırız. Halbuki bütün kuşların en zavallısı bizmişiz gibi hiç durmadan didiniyoruz. Şu budala serçe bile üç günlük ömrünü keyifle geçiriyor da, biz, arasından uçtuğumuz ağaçları bile fark etmiyoruz."

    Biraz durdu, dişiye doğru yandan bir göz attı:

    "Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: 'Dünyada neler
    gördünüz?' dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki..."

    Dişi, gözlerinin içi buğulanarak:
    "Ah" dedi, "tıpkı benim gibi düşünüyorsun."
    Erkek cevap verdi:

    "Zaten seni burada tek başına görünce benim gibi düşündüğünü anlamıştım. Doğru değil mi ama? Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki?
    Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?"

    Dişi tasdik eder gibi başını salladı:

    "Etrafımıza göz gezdirince" dedi, "ben de senin gibi, dört
    tarafa koşan kırlangıçlardan başka bir şey görmüyorum. Ben de
    bunlardan mıyım, diyorum, sonra da bunlardan değilim galiba,
    diyorum. Onlar da beni pek istemiyorlar. Ne yapayım, burada
    oturup etrafa bakıyorum. Siz de, şey, sen de gelmesen böyle yapayalnız bu yazı geçirecektim."

    Akşama doğru lafları daha derinleştirdiler... Sonra ayrıldılar. Ve her gün buluşmaya başladılar.

    Aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı!.. Eğer kırlangıçlarda kitap yazmak âdet olsaydı, bunların yazacakları kitaplar
    muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu.
    Gitgide birbirlerine daha çok alıştılar. Çok kere dişi daha
    evvel gelir, gözlerini suya dikerek erkeği beklerdi.
    Bir gün çiçeklerden, bir gün yıldızlardan, bir gün öteki kırlangıçlardan bahsederlerdi. Hep düşünceleri birbirine uygundu.

    Yalnız her ikisinin de içinde gizliden gizliye büyüyen bir
    korku vardı: Bir gün gelip ayrılmak korkusu.

    Hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu.
    Kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (Çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)

    İçlerinde bu ayrılık korkusu büyüdükçe bunu münasip bir
    şekilde diğerine söylemek için düşünmeye başladılar.


    Mesela:
    "Hiç ayrılmayalım, olmaz mı?" demek vardı, fakat bu pek
    geniş manalı ve müphemdi. Nasıl ayrılmayalım?..
    "Bir yuva kuralım!" deseler, bu da pek bayağı kaçacaktı.
    Hem o zaman başka kırlangıçlara benzeyeceklerini sanıyorlardı.
    Dünyanın geçiciliğinden, gökyüzünün sonsuzluğundan,
    sulardan ve diğer kuşların yaşayışlarından bahsederlerken,
    gözleri birbirine hasretle bakar ve: "Birbirimizden nasıl ayrılacağız?" demek isterlerdi.

    Tesadüfün pek merhametli olmadığını ve birbirine böyle
    yakın olanları bir ikinci defa karşı karşıya getirmediğini biliyorlardı. Fakat konuştukları dil, diğer kırlangıçların diliydi ve' bu dilde, söylemek istedikleri şeyleri söylemekten utanıyorlardı.

    Bu dil, onların içindeki şeylere uygun değildi.
    Yavaş yavaş gözlerine ve bakışlarına bir gamlılık çöktü.
    Dostluktan filan bahsederken, sesleri titriyor gibiydi; yahut onlar
    böyle zannediyorlardı. Fakat böyle zamanlarda hemen birinden
    biri, bir kahkaha atar ve işi alaya bozardı: İçi burkulduğu hal¬de...

    Nihayet günün birinde ikisi de bunun böyle sürüp gidemeyeceğini anladılar. İkisi de birbirlerine açılmaya karar verdiler.

    Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarında geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.
    Erkek bu bakışı göremedi.
    Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler.

    Erkek ağzını açtı:
    "Senden hiç ayrılmak istemiyorum..." demek üzereydi ki,
    buvvv diye soğuk bir rüzgâr esti...
    Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi.
    Fakat her ikisi soğuk rüzgârın sesini duydular.

    Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmak zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.

    İkisi de içini çekti.

    Tepelerinden birçok kırlangıçlar geçti: Sıcak yerlere dönüyorlardı.
    Ayrıldılar... Ve bir daha birbirlerini hiç görmediler.

    Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada
    geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.
    Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar...

    (Çünkü azlıkta kalanlar çok olanlara nedense hep tepeden bakarlar.)



    Sabahattin Ali - Kırlangıçlar
  • Prof. Dr. Mehmet Salih ARI

    İslâm Tarihinde ortaya çıkan siyasi ve itikadî ekoller, belli şahsiyetleri ön plana çıkarmaktadırlar. Ehl-i Sünnet mensupları Hulefa-yı Raşidin olarak adlandırılan dört halifeyi ön plana çıkarırken özellikle onlar arasında adaletiyle, ilk kurumları tesis etmesiyle ve diğer uygulamalarıyla Hz. Ömer’i birçok açıdan örnek gösterirler. Bunun yanında Hariciler, Mutezile ve Zeydiler Hz. Ömer’in hilafetini meşru kabul ederek onun uygulamalarını örnek olarak gösterirler. Hatta birçok konuda onun dönemindeki uygulamaları icma konusu yapmaktadırlar. Yine sözü edilen mezhep mensupları Ömer b. Abdülaziz’e de ayrı bir önem atfetmekte ve onun uygulamalarını örnek göstermektedirler. Onun döneminde Şiî ve Harici isyanların durma noktasına geldiği bilinmektedir. Bu iki önemli tarihi şahsiyetin örnekliği gibi Harici İbadiler arasında da önemli bir konuma sahip olan menkıbeleri dilden dile dolaşan bir lider (imam) bulunmaktadır. Bu kişi Rüstemîler devletinin kurucusu İran’dan Afrika’ya göç eden bir ailenin çocuğu olan Fars asıllı Abdurrahman b. Rüstem’dir. Onun soy şeceresi genellikle şu şekilde gösterilmektedir: Abdurrahman b. Rüstem b. Behram b. Sabûr b. Bâzân b. Sabûr Zi’l-Ektâf (Fars Kralı).[1]Abdurrahman b. Rüstem’in Emevîlerin son döneminde Kayrevân’a geldiği anlaşılmaktadır. Buradaki ilim ortamında iyi bir seviyeye gelen İbn Rüstem, İbâdîler’in Basra’ya gönderdiği ilk beş bilgin arasına girebilmiştir.[2]


    Abdurrahman b. Rüstem, Hâricî-İbâdî mezhebine ait temel bilgileri ilk olarak Kayrevân’da öğrenmiştir. Hâricîlik mezhebine ilgisi Mağrib’de İbâdî mezhebine davet eden (ed-Dâ’î) Seleme b. Sa’d aracılığıyla başlamıştır. Yine Seleme’den etkilenerek Mağrib’de bir Hâricî-İbâdî devletinin kurulması fikrine sahip olmuştur.[3]

    Abdurrahman b. Rüstem, Kayrevân’daki İbâdî eğitimin kendisine yeterli gelmediğini anlayınca hocası Seleme b. Sa’d’ın tavsiyesi üzerine dört arkadaşı ile birlikte Basra’da ilim tahsil etmeye karar verdi. Zira o dönemde Basra İbâdî mezhebinin eğitim merkezi idi. Tavsiye üzerine Abdurrahman ve arkadaşları Basra’daki İbâdî mezhebinin lideri Ebû Ubeyde Müslim b. Ebî Kerîme’nin yanına giderek birkaç yıl ilim tahsil ettiler. Abdurrahman ile birlikte Basra’ya giden ve kendilerine hameletü’l-ilim (ilim taşıyıcıları) adı verilen diğer dört kişinin adları ise şöyledir: Ebû’l-Hattâb Abdula’la b. es-Semh el-Me’âfirî, ‘Âsım es-Sidrâtî, İsmail b. Dirar el-Ğadamisî ve Ebû Davud en-Nefzâvî.[4]Bu kişiler Afrika’daki değişik kabileleri ve yerleşim birimlerini temsil ediyordu.

    Bu kişiler Basra’da zor şartlar altında ve alabildiğince gizli bir şekilde eğitimlerini sürdürdüler. Zira Basra’daki Abbâsî yöneticilerinden korkuyorlardı. Ebû Ubeyde, yeraltında bir odada onlara ders veriyordu. Oranın başına da bir bekçi dikerek tanımadıkları kişiler yaklaştıklarında bekçi elindeki zembili sallayarak onları uyarıyordu. Onlar da tehlike geçinceye kadar sessiz kalıyorlardı.[5] Basra’ya giden bu kişiler orada beş yıl kaldılar.[6] Bu süre zarfında İbâdiyye mezhebi üzerine eğitim gördüler. Mağrib’deki İbâdîler’in durumunu etüt ettiler. Orada bir devlet kurmanın temellerini attılar.

    Abdurrahman ve arkadaşları belli bir eğitimden geçtikten sonra hocaları Ebû Ubeyde onlara memleketlerine dönmelerini orada belli bir güce ulaştıklarında kendilerine bir lider (imâm) seçmelerini tavsiye etti. Ebû’l-Hattâb’ın lider olmasına işaret etti. Bu beş kişi Mağrib’e ulaştıklarında ilk olarak Abdurrahman’ın imâm (yönetici) olmasını istediler. Fakat o özür beyan etti ve yöneticilik yapmaktan çekindi. Bunun üzerine Ebû’l-Hattâb’ı imâm (yönetici) yaptılar.[7]

    İbâdîler’in ilk imâmı Ebû’l-Hattâb el-Meâfirî’nin imâmeti boyunca Abdurrahman b. Rüstem Kayrevân’ın valisi olarak hizmet etti. 144/761 yılında Abbâsî ordusu komutanı İbnü’l-Eş’as bu imâmete son verip Kayrevân’a yaklaştığında Abdurrahman b. Rüstem ailesi ile birlikte batıya yani Orta Mağrib’e doğru gitti.[8] Sufeccec vadisine yerleştikten sonra ona destek vermek üzere Trablus’un İbâdî âlimlerinden altmış kişi gelerek onun hareketine katıldılar.[9] Trablus ve Cebelü Nefûse bölgesindeki İbâdîler’in reisi Ebû Hâtim’in öldürülmesinden sonra Orta Mağrib’deki İbâdî kabilelerden Lemâye, Levâte ve Nefzâve gibi kabileler İbn Rüstem’in liderliği etrafında toplanmaya başladılar.[10] Bu İbâdî cemaati, Trablus’ta meydana gelen isyan ve ayaklanmalardan sonra gerçekleşen göçlerle daha da güçlendi. İbn Rüstem bu kabilelere yöneticilik yaptı. Daha doğrusu 160/777 ya da 162/779 yılında İbâdîler’in tam anlamıyla resmi imâmı oluncaya kadar onlara İmâmü’d-difa’a (savunma imâmı)[11] oldu.[12] Daha sonra birçok kabile ittifak ederek, “Allah’ın kitabı, Resûlullah’ın sünneti ve Hulefâ-yi Raşidîn’in takip ettiği yol üzerine”Abdurrahman b. Rüstem’e imam olarak biat ettiler. İbn Rüstem de onların biatini kabul etti.[13] Bu seçim aynı zamanda imâmet konusunda Kureyşli olmayı şart koşmayan İbâdîler’in temel esaslarına da uygundu. Zira İbâdîler, Ehl-i Sünnet’ten farklı olarak imâmın Kureyş’ten veya herhangi başka bir kabileden olmasını şart koşmamışlardır. Bilakis imâm olacak kişinin güçlü bir kabilesinin olmamasını tercih sebebi olarak görmüşlerdir.[14]

    Ortaçağ İslâm coğrafyasında iktidara gelen hemen hemen her hanedânın yeni bir şehir kurması gelenek haline gelmişti. Bu düşüncenin siyasi, ekonomik ve stratejik arka planı bulunmaktadır. Temelde sorun her ne kadar güvenlik ile ilgili olsa da yeni bir şehrin kuruluşu aynı zamanda bir hanedânlığın kuruluşunun hatırası ve adını tarih boyu ölümsüzleştirmek istemesi gibi düşüncelere dayanmaktadır.[15]

    Abdurrahman b. Rüstem de bu geleneğin dışına çıkmadı. Etrafında bulunan İbâdîler ile beraber kuracakları devlete bir başkent edinmek istedi. Birçok yeri inceledikten sonra Benî Hammâd kalesi ile Tilimsan arasında yer alan eski Bizans kenti Tiart’e 5 mil (9 km.) uzaklıkta olan bir yerde 161/778 tarihinde Tahert şehrini kurmaya karar verdi.[16] Şehrin yerini tam ıslah ettiklerinde namaz kılmak için bir yer düzelttiler ve orada namaz kılıp bir mescid inşa ettiler.[17] Camii, Fas’taki Zeytuniye ve Kayrevân camisi örnek alınarak inşa edilmiştir.[18]

    İbâdîler, caminin akabinde yerleşim birimleri inşa etmeye başladılar. Şehrin inşasında da Kayrevân’ı örnek aldılar. Şehirde evler, köşkler, hamamlar, oteller, mağazalar, değirmenler ve çarşılar yapmaya başladılar. Kısa sürede Tahert bayındır bir şehre dönüştü. Zengin bir topluluk ve parlak bir ticarete sahip oldu. İslâm dünyasının her köşesinde insanlar Tahert’e gelmeye başladı. Bunun sonucunda Tahert’in ekonomisi gittikçe gelişti ve parlak bir medeniyet haline geldi.[19] Ordugâh olarak kurulan bu şehir gittikçe içinde büyük evlerin, sarayların ve çarşıların olduğu bayındır bir şehre dönüştü ve şöhreti her tarafa yayıldı.[20]Tahert 296/908’de Şiî dâî Ebû Abdullah tarafından zapt edilerek tamamen tahrip edildi. Şehir bu tarihten itibaren Berberîler’in tarihinde ancak çok silik bir rol oynamıştır.[21]

    Abdurrahman b. Rüstem’in Basra İbâdîler’inin Yaptıkları Yardımlar Karşısındaki Tavrı

    Abdurrahman b. Rüstem’in takip ettiği siyaset, İslâm coğrafyasının değişik bölgelerinde hem duyuldu hem de oralarda yaşayan özellikle İbâdîler’in beğenisini topladı. Arap yarımadasının güneyinde, Irak’ta ve Farsların yaşadığı bölgelerde yaşayan İbâdîler’in birçoğu yeni kurulan devletlerine göç etmeye başladılar.[22] Bu devlete göç edemeyen doğudaki İbâdîler’in merkezi Basra’daki İbâdîler aralarında birçok maddî yardım toplayarak kendi mezheplerinden güvenilir buldukları birkaç kişiye teslim edip onlara şöyle dediler: “Mağrib’de bir imâm ortaya çıkmıştır. Adaletiyle orayı kuşatmıştır. İleride doğuya da hakim olacaktır. Oraya da adaletle hükmedecektir. Bu mallarla birlikte onun ikamet ettiği şehre gidiniz. Şayet o anlatıldığı gibi iyi bir inanca ve sağlam bir yaşam biçimine sahipse, toplanan bu malları ona veriniz. Şayet bu özellikler sözü edilen İmâm’da yoksa onun uygulamaları, hal ve davranışları ile tebaasına karşı nasıl davrandığına bakarak bize onun hakkında bilgi getiriniz.”[23]

    Böylece Basra’daki İbâdîler, Rüstemîler Devleti’ne yardım etmek için üç deve yükü mal ile birlikte Tahert’e elçilerini gönderdiler. Elçiler Tahert’e yaklaştıklarında getirdikleri malı şehrin dışında bırakarak şehre girdiler ve yönetim binasını sormaya başladılar. Yöneticinin evine vardıklarında onu evin damında çalıştığını gördüler. Kölesi de ona yardım edip çamur taşıyordu. İmâm ile görüşmek için kölesi aracılığıyla izin istediler. İbn Rüstem onların sözlerini işittiğinde işaret ederek onların biraz beklemelerini söyledi. İşini bitirdikten sonra vücudundaki çamuru yıkadı ve onlara izin verdi. Onlar İmâm Abdurrahman’ın yanına girip selam verdiler. Abdurrahman b. Rüstem onlara yemek olarak eritilmiş yağ ve ekmek ikram etti.[24] İmâm Abdurrahman’ın evinde bir hasır ve hasırın üstünde kendisinin üzerinde oturduğu bir deriden başka şahsına ait bir yastık, bir kılıç, bir mızrak ve evinin bir köşesinde bağlı bulunan bir atı vardı.[25]

    Gördüklerinden hareketle İmâm Abdurrahman b. Rüstem’in sade bir hayat yaşadığı ve tam arzuladıkları bir yaşam biçimi sürdürdüğü kanaatine vardılar. Yemeklerini yedikten sonra İbn Rüstem’den izin isteyerek kendi aralarında gizlice konuştular. Sonunda getirdikleri malı İmâm Abdurrahman’a vermek konusunda görüş birliğine vardılar. Gördükleri konusunda hoşnut olduklarını açıkladılar. Malları getirip İbn Rüstem’e teslim ettiler. Bu malların Basra’daki İbâdîler tarafından yardım için gönderildiğini ona söylediler.[26] Bu sırada namaz vakti girdiğinden insanlar namaz kılmak için camide toplanmışlardı. İbn Rüstem onlara namaz kıldırdıktan sonra kabilelerin ileri gelenleri ile bir toplantı düzenledi. Basra’dan gelen yardım hakkında onların görüşlerini sorarak onlarla istişare etti. Toplantı sonunda çıkan karara göre gelen yardımın üçte biri ile deve ve at gibi hayvanlar, üçte biri ile silah satın aldılar. Üçte birini ise fakirlere dağıttılar. İbn Rüstem gelen yardımı elçilerin huzurunda belirtilen şekilde dağıtımını sağladıktan sonra onlara memleketleri olan Basra’ya gitmeleri için izin verdi.[27]

    Rüstemîler Devleti’nin gelişip ilerlemesinde bu yardımın büyük katkısı oldu. Devlet aldığı silah, deve ve atlar sayesinde güvenliğini teminat altına aldı. Zayıflarını ve yoksullarını güçlendirdi, fakirlerini kalkındırdı. Düşmanlarına karşı kendisini daha güvenli hissetti. İbâdîler tüm bu açıklarını kapattıktan sonra imar işlerine başladılar. Boş toprakları değerlendirerek yeni bahçe ve bostanlar edindiler. Nehir yataklarını ıslah ettiler, değirmenleri daha işlek hale getirdiler. Buna benzer gelir kaynakları oluşturdular. Şehirlerini genişleterek daha rahat yaşamaya başladılar.[28]

    Tahert’ten dönen elçiler Basra’ya gittiklerinde arkadaşlarına İmâm Abdurrahman b. Rüstem’in yaşantısı, adaleti ve fazileti hakkında bilgi verdiler.[29] Bu durumdan memnun kalan Basra’daki İbâdîler üç yıl sonra ikinci kez yardımda bulunma kararını alarak öncekinden daha fazla yardım topladılar. On deve yükü yardımı daha önceki elçilerle Tahert’e gönderdiler. Elçiler şehre vardıklarında Tahert’in değişip geliştiğini gördüler. Şehirde köşklerin yapıldığını, bağ ve bahçelerin ekildiğini, şehrin etrafının surlarla çevrildiğini ve refah düzeyinin yükseldiğini fark ettiler.[30]

    Basra’dan gelen elçilerin ikinci kez getirdiği bu mallar İbn Rüstem’e ulaştığında, namazdan sonra ileri gelenlerle bu konuyu oturup istişare etti. Sonunda İmâm Abdurrahman’ın görüşü sorulduğunda, İmâm elçilere dönerek şöyle dedi: “Mallarınızı geri götürün. Kuşkusuz bu malları bize gönderenler ona daha çok muhtaçtırlar. Zira biz adaletin egemen olduğu bir yerde yaşıyoruz. Onlar ise zulmün hakim olduğu bir ülkededirler. Bu mallarla canlarını, mallarını ve dinlerini koruyup geçimlerini sağlasınlar.”[31]

    Bu karar elçilere çok zor geldi, onları üzdü. Fakat İmâm’a itaat etmek zorundaydılar. Getirdikleri yardımı geri götürdüler. Bu haberi duyan Basra’daki İbâdîler İbn Rüstem’in dünyalıklar karşısındaki zühdünü ve ahirete olan rağbetini beğendiler. Onun imâmlığını onayladılar bunu mektuplar aracılığıyla İbn Rüstem’e ulaştırdılar.[32]

    İbn Rüstem’in birinci defa gelen yardımı kabulü bazı önemli eksikliklerin giderilmesi içindi. Devletin yerli yerinde oturmasından sonra gelen yardımı reddetmesi ise gelen malın zekât olması ve bu zekâtın toplandığı yerdeki fakirlere dağıtılmasının daha öncelikli olduğu düşüncesinden dolayıdır. Birinci defa gelen yardımın zekât olmadığı ikinci defa gönderilen yardımın zekât olmasından dolayı geri çevrilmiş olabileceği de söylenmektedir.[33]Gerekçe her ne olursa olsun elçilerin bütün ısrarlarına rağmen Abdurrahman b. Rüstem, devletin ihtiyaç duymadığı bir yardımı geri çevirerek doğudaki İbâdîler’in gönlünde taht kurabilmiştir.

    Abdurrahman b. Rüstem’in Takip Ettiği Siyaset

    Abdurrahman b. Rüstem imâmet görevine geldikten sonra İbâdîler’in hoşnut olduğu bir siyaset takip etti. Böylece Kuzey Afrika’daki İbâdî cemaatleri Tahert İbâdî imâmeti etrafında toplandılar. İbn Rüstem, Kur’an ve Sünnet’e bağlı, iyiliği emredip kötülükten yasaklayan, zühd sahibi ve çok ibadet eden bir imâmdı.[34] Malikî mezhebine bağlı İbnü’s-Sağîr’in, İbn Rüstem hakkındaki aşağıdaki değerlendirmesi, onun takip ettiği siyasetin anlaşılması konusunda yardımcı olmaktadır: “İbn Rüstem, yönettiği toplumun insanlarıyla övgüye değer güzel bir yaşam sürdü. Onun uygulamalarına hal ve tavırlarına kimse karşı çıkmadı, ona kimse kin beslemedi.”Bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra İbnü’s-Sağîr, İbn Rüstem’in mescitte zayıf, dul ve çaresiz insanların dertlerini dinleyip çözmeye çalıştığını, insanların işlerinden yüz çevirmediğini, hep insanlarla ilgilendiğini, Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadığını kaydetmektedir.[35]

    Rüstemîler döneminde yaşayan İbnü’s-Sağîr, Abdurrahman b. Rüstem dönemindeki kadıların seçkin kişilerden seçildiğini, beytülmâlın dolu olduğunu, güvenlik memurlarının (şurta) görevlerini yerine getirdiğini, zekât memurlarının kimseye haksızlık etmeden gerekli zekât miktarını toplayarak fakir, yoksul, ihtiyaç sahipleri ve görevlilere dağıttıklarını, artakalan devlet gelirlerini Müslümanların yararlı işleri için harcadıklarını belirtmektedir.[36]

    Abdurrahman’ın dönemi huzur ve sükûn içinde geçti, zamanında hiçbir ayaklanma olmadı. O herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Darbımesel olacak kadar nezih bir hayat yaşadığı söylenen İbn Rüstem’in aynı zamanda büyük bir âlim olduğu aktarılmaktadır. Günümüze intikal etmeyen bir tefsiri ve hutbelerini topladığı bir mecmuası olduğu da rivâyet edilmektedir.[37] İbâdî âlimlerden bazıları onun dönemini Hulefâ-yi Raşidin dönemi gibi görmektedir.[38]

    Abdurrahman b. Rüstem’in Halefini Seçmek Üzere Şûrâ Oluşturması

    İbn Rüstem öleceğine yakın günlerde ileri gelen kişileri ve âlimleri toplayıp kendinden sonraki imâmı seçme görevini yedi kişilik bir şûraya havale etti. Şûrâ üyeleri şu kişilerden oluşuyordu: Mesud el-Endelüsî, Ebû Kudâme (ya da Kaddame), Yezid b. Fendîn el-Yefrinî, ‘Imrân (Osman) b. Mervân el-Endelüsî, Abdülvehhâb b. Abdurrahman b. Rüstem, Ebû’l-Muvafık Sa’dus b. Atiyye, Şükr (Şakir) b. Salih el-Kutâmî ve Mus’ab b. Serman (Sedmân).[39] Abdurrahman b. Rüstem 171/787 yılında vefat ettiği rivayet edilmektedir.[40] İbâdî kaynaklar İbn Rüstem’in Hz. Ömer’i örnek edinerek imâmı seçmek için böyle bir şûrâ oluşturduğunu kaydetmektedirler. Ancak İbn Rüstem’in şûrâsı ile Hz. Ömer’in şûrâsı arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Zira Hz. Ömer’den farklı olarak Abdurrahman b. Rüstem, oğlunun halife olarak seçilmesini açık bir şekilde yasaklamamıştır. Hz. Ömer ise oğlu Abdullah’a sadece seçme yetkisini vermişti, seçilme yetkisini vermemişti. Yine Hz. Ömer üç gün zarfında halifenin seçilmesini şart koşmuştu. Abdurrahman b. Rüstem ise bir-iki ay süre tanımıştı.

    İbn Rüstem’in ölümünden sonra şûrâ toplandı. Kimi halife seçecekleri konusunda bir veya iki ay müzakere ettiler. Sonuçta tüm İbâdî Müslümanlar iki kişinin imâmlığına eğilim gösterdiler: Mesud el-Endelüsî ve Abdülvehhâb b. Abdurrahman. Bazıları Mes’ud’un; bazıları ise Abdülvehhâb’ın imâm olarak seçilmesini istediler. Çoğunluk Mesud’un imâm seçilmesi eğilimindeydi. Halkın birçoğu acele davranarak ona biat etmeye koşuştular. Mesud ise zühd ve takvasından dolayı imâmeti istemiyordu. Bundan dolayı kaçıp gizlendi. Bunun üzerine halk Abdurrahman b. Rüstem’in oğlu Abdülvehhâb’a biat etmeye başladı. Mesud halkın kendisini terk ettiğini Abdülvehhâb’a biat ettiklerini duyduğunda o da acele bir şekilde Abdülvehhâb’a ilk biat edenlerden olmak için çabuk davrandı.[41] Abdülvehhâb’ın imâm olabilmesi için ileri gelen İbâdîler’in Mes’ud el-Endelüsî’ye baskı uygulayarak onu imâmetten vaz geçirmiş oldukları da muhtemeldir.[42]Her ne kadar Abdülvehhâb özgür irade ve seçim ile imâm olarak seçildiği söylense de sonuçta işin verâsete dönüştüğü gerçeği göz ardı edilemez. Birçok İbâdî’yi kızdıran husus da bu olmuştur. Ayrıca çoğunluğun Mes’ûd el-Endelüsî’yi imâm olarak seçmek istemelerinin nedeni de imâmetin verâsete dönüşmesine engel olmak istemelerinden dolayıdır.[43] Nihayet bütün inanç ve gayretlerine rağmen bu devlette de imamet saltanata dönüşmüştür.

    BİBLİYOGRAFYA

    ARI, Mehmet Salih, Haricilerin Kurduğu Devlet Rüstemiler, 2009 Van.

    BÂRUNÎ, Süleyman b. Şeyh Abdillah, el-Ezhârü’r-Riyâdiyye fî E’imme ve Mülûki’l-İbâdiyye, Tunus 1986.

    DERCİNÎ, Ebû’l-Abbas Ahmed b. Said b. Süleyman (670/1271), Kitâbu Tabakâti’l-Meşâih bi’l-Mağrib, y.y., t.y.

    el-BEKRÎ; Abdullah b. Abdülazîz b. Muhammed Ebû Ubeyd, el-Muğrib fî Zikri Biladi İfrikıyye ve’l-Mağrib min Kitâbi’l-Mesâlik ve’l-Memâlik, nşr. Baron de Slane, ed. Fuat Sezgin, Frankfurt 1993.

    FIĞLALI, Ethem Ruhi, İbâdiye’nin Doğuşu ve Görüşleri, Ankara 1983.

    HAREİR, İdris Saleh, The Rustumid State 144-296/762-909, University of Utah, Utah 1976, Basılmamış Doktora Tezi.

    HARİRÎ, Muhammed İsa, ed-Devletü’r-Rüstemiyye bi’l-Mağribi’l-İslâmî: Hadaretuha ve Alakatuha el-Hariciyye bi’l-Mağrib ve’l-Endelüs (160-296), Kuveyt 1987.

    HASAN, Ali Hasan, Ahbâru Eimmeti’r-Rüstemiyyîn İbn Sağîr el-Malikî, Kahire 1916.

    HAŞİM, Mehdi Talib, el-Hareketü’l-İbadiyye fî’l-Meşriki’l-Arabî, London 2001.

    HİZMETLİ, Sabri, “Abdurrahman b. Rüstem”, DİA., İstanbul 1988, I, 171-172.

    İBN HALDÛN, Abdurrahman b. Muhammed (808/1405), Kitabü’l-’İber ve Divânu’l-Mübtede ve’l-Haber fî Eyyâmi’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber ve men Âsarahum min Zevi’s-Sultani’l-Ekber, Beyrut 1968.

    İBN İZÂRÎ, Ebû Abdillah Muhammed el-Merraküşî (695/1295), el-Beyanü’l-Muğrib fî Ahbâri’l-Endelüs ve’l-Mağrib, I-IV, (thk. Georges Colin), E. Levi-Provençal, Beyrut 1983.

    İBNÜ’S-SAĞÎR el-MALİKÎ, (3.yy./9.yy.),Ahbâru’l-Eimmeti’r-Rüstemiyyîn, (thk. Hasan Ali Hasan), Kahire 1984.

    MARÇAİS, Georges, “Tahert”, İA, İstanbul 1993.

    MU’NİS, Hüseyin, Tarihu Mağrib ve Hadaretuhu, I-III, Beyrut 1992.

    MUAMMER, Ali Yahya, el-İbadiyye fi Mevkibi’t-Tarih el-İbadiyye fi’l-Cezâir, Kahire 1979.

    SÂLİM, Abdülaziz, Tarihu Mağribi’l-Kebir el-Asru’l-İslâmî, I-IV, Beyrut 1981.

    ŞEMMÂHÎ, Ebü’l-Abbas Bedruddin Ahmed b. Saîd b. Abdilvahid (928/1522), Kitâbü’s-Siyer, (thk. Ahmed b. Suud es-Seyyabî), Maskat 1987.

    TALBİ, M. “Rustamids” The Encycleopaedia of Islam (New Edition), III. Leiden 1971.

    VERCELÂNÎ, Ebû Zekeriya Yahya b. Ebî Bekr (471/1078), Kitâbu’s-Sîre ve Ahbâru’l-E’imme, (thk. Abdurrahman Eyyub), Tunus ts.

    ZEKKÂR, Süheyl “ed-Devletu’r-Rüstemiyye fi Tihert”, Dirasatu Tarihiye, Sayı: 12 (1403/1983 Şam) ss. 74-90.



    [1] el-Bekrî, s. 67; Vercelânî, s. 58; İbn İzârî, I, 197; Dercinî, I, 19.

    [2]     Sâlim, Tarihu Mağribi’l-Kebîr, II, 539.

    [3]     Vercelânî, 58; Şemmâhî, I, 113; Hasan Ali Hasan, s. 110.

    [4]     Vercelânî, s. 57-58; Dercinî, I, 19-20; Şemmâhî, I, 113.

    [5]     Vercelânî, s. 59; Dercinî, I, 20.

    [6]     Vercelânî, s. 59; Şemmâhî, I, 113.

    [7]     Vercelânî, s. 60; Dercinî, I, 20-21.

    [8]     Hareir, s. 49.

    [9]     Vercelânî, s. 76-77; Dercinî, I, 36

    [10]    İbn Haldûn, el-’İber, VI, 112.

    [11]    Difa’a imâmı: İbâdîler’in gerçek imâmlarının vefatı veya yokluğu sırasında gelecek tehlikelere karşı savunma yapmak için biat ettikleri imâmdır. Geniş bilgi için bkz. Haşim, s. 267-269; Fığlalı, s. 112.

    [12]    Mu’nis, I, 325; Hareir, s. 50-51.

    [13]    Vercelânî, s. 87; Dercinî, I, 42.

    [14]    Hasan Ali Hasan, s. 121.

    [15]    Hareir, s. 51.

    [16]    Bk. Vercelânî, 85-86; Dercinî, I, 40-41; Yâkût el-Hamevî, II, 7.

    [17]    Vercelânî, s. 86-87; Dercinî, I, 41; ayrıca bkz. İbn İzârî, I, 196.

    [18]    Sâlim, Tarihu Mağribi’l-Kebîr, II, 542.

    [19]    Sâlim, a.g.e., 542.

    [20]    Zekkâr, s. 76.

    [21]    Marçais, “Tahert” İA., XI, 630.

    [22]    Harîrî, s. 101-102.

    [23]    İbnü’s-Sağîr, s. 241-242.

    [24]    İbnü’s-Sağîr, s. 242; Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45; Şemmâhî, I, 125-126.

    [25]    İbnü’s-Sağîr, s. 242.

    [26]    İbnü’s-Sağîr, s. 242-243; Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45.

    [27]    İbnü’s-Sağîr, s. 243.

    [28]    İbnü’s-Sağîr, s. 243-244.

    [29]    Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45.

    [30]    İbnü’s-Sağîr, s. 246.

    [31]    Şemmâhî, I, 126.

    [32]    Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45

    [33]    Dercinî, I, 46

    [34]    Hasan Ali Hasan, s. 123; Fığlalı, s. 101.

    [35]    İbnü’s-Sağîr, s. 241.

    [36]    İbnü’s-Sağîr, s. 248-249.

    [37]    Hizmetli, “Abdurrahman b. Rüstem”, DİA., I, 171.

    [38]    Muammer, el-İbâdiyye fi Mevkibi’t-Tarih, s. 32, 57.

    [39]    Bu isimler hakkında bkz. Vercelânî, s. 89; Dercinî, I, 46; Şemmâhî, I, 130; Bârûnî, s. 99. Vercelânî şûrâ üyelerinin altı kişiden oluştuğunu söyler, fakat yedi kişinin adını sıralar. Dercinî’nin kitabında ise Mesud b. Sedman bulunmamaktadır.

    [40]    Bârûnî, s. 101; M. Talbi, “Rustamids”, III, 639.

    [41]    Vercelânî, s. 89; Dercinî, I, 46-47.

    [42]    Mu’nis, I, 327.

    [43] Daha geniş bilgi için bkz. Mehmet Salih Arı, Haricilerin Kurduğu Devlet Rüstemiler, 2009 Van, s. 49-89.
  • "de ki işte", Oruç Aruoba'nın okuduğum ilk kitabı. Kitap, Ölüm(de), Yaşam(ki) ve Felsefe(işte) olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Kitabı okumayan rastgele bir kişiye kitabın bölümlerini saysak, en çok "Ölüm" başlığının ilgisini çekeceğini söyler sanırım. (Felsefecilerin hemen hemen hepsi ölümü ve ölümden sonrasını sorgulamıştır. Çünkü ölüm mutlak bir sondur -yaşamsa vaktin dolana kadar geçirmen gereken namütenahi bir karanlık-. Ölüm içeriği çok geniş bir mefhum olsa da, ötesi bilin(e)mediğinden, ezelden beri hep bir bilinmeyen olarak kalmıştır. İnsanlarsa hayatlarında bilinmeyen şeyler istemezler.) Kitabı okumadan önce bölümlerinin araştırmasını yapmıştım, bilmeme rağmen bir yorumda bulunmayarak, nötr kalarak okudum. Bölüm bölüm gidecek olursam:

    1. Ölüm(de): Bu bölümün beni hemen hemen hiç -bir kısım hariç- etkilemediğini söyleyebilirim. Aruoba'dan önce bu konu hakkında görüş bildiren felsefecilerden çok daha anlamlı ve etkileyici şeyler okumuştum. Ölüm hakkında yenilik getirmesini beklemek haksızlık olur sanırım, fakat, insan ölümü Sokrates, Bacon, Hegel, Schopenhauer, Nietzsche, Heidegger v.b. feylesoflardan dinleyince bir yenilik arıyor haklı olarak. Ben bulamadım, o yüzden bu bölüm çok fazla ilgimi çekmedi diyebilirim.

    2. Yaşam(ki): Yaşam ölüme göre çok daha geniş bir alana sahip hayatımızda, öyle ya da böyle, nasıl olduğunu anlamasak da, yaşıyoruz. (Rıfat Ilgaz'ın "Yaşıyoruz" adlı şiirinde dediği gibi: "Yaşıyorum, yaşıyorum işte/At kıçında sinek gibi") İyi ya da kötü. Yaşamı incelemek ölümü incelemeye göre çok daha kolay, en azından yaşamda çok daha fazla somut argümana sahibiz. Gözlem yeteneği edebi ve aynı zamanda ebedi eser yaratıcısı için çok önemli yere bir sahip. Aruoba bu bölümün belli başlı yerlerinde bunu kanıtlamış. Bu bölümü, "Ölüm" bölümüne göre biraz daha iyi buldum fakat yine tam anlamıyla beğendiğim söylenemez. Bölüm epigrafı* yerinde ve etkileyiciydi.

    3.Felsefe(işte): Felsefe bölümünü okurken Aruoba'nın felsefi bilgisine gıpta ettim. Özellikle sayfanın alt kısmına, ufak puntolarla yazdığı kısımlar gerçekten ilgi çekiciydi. Sokrates'tan Platon'a, Hegel'e, Nietzsche'ye, Camus'ye(dolayısıyla Sisifos'a) ve en önemlisi de Wittgenstein'a kadar birçok feylesofun adı geçiyor. En önemlisi dedim çünkü aralarında Aruoba'yı en çok etkileyenin Wittgenstein olduğunu düşündüm. Tractatus'u birçok yerde örnek teşkil ederken gördüm. (Zaten eseri Türkçe'ye Aruoba çevirmiş) Nasıl bu kanıya vardığımı açıklamam gerekirse, birincisi, yukarıda da söylediğim gibi, Tractatus'un birçok yerde örnek teşkil etmesi, ikincisi ise şu iki pasaj(Ufak bir bilgi vereyim, ilk pasaj için, Wittgenstein, "dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını belirler" demiş ve dili herkes için tek ve mutlak anlam taşıyan bir forma dönüştürmeye çalışmıştır; ikinci pasaj için, bizzat Aruoba yazmış, "Tractatus'u İngilizce'ye çevirenler, Wittgenstein'dan, Önsöz'de geçen 'biri'yle ilgili açıklama isterler; o da, bununla, kitabını tek bir kişinin gerçekten anlayarak okumasını kastettiğini söyler: Kitap, 'onu anlayarak okuyan birine [yani, tek bir kişiye] haz verebilirse', amacı da yerine gelmiş olacaktır."):
    "Felsefenin dil ile çok özel bir ilişkisi vardır:-
    Her insan etkinliğinin içinde, yanında, arkasında
    yer alan dil, insanın en temel etkinliği olarak,
    felsefenin hem biricik aracı, hem birinci konusudur -
    üstelik de, felsefe yapan kişinin yaptığının,
    en temelde de en üstte de,
    kendi yaşadıklarını dilegetirmek olduğu düşünülürse,
    dil, önemli bir anlamda, işte, felsefenin ta kendisidir."
    "Çünkü felsefe, kendisi olanaklı en genel anlama
    sahip olduğu halde, ancak tek kişi için anlamlıdır."

    *Deniz yolculuğunda, tekne demir atınca;
    sen de su taşımak için karaya çıkınca,
    yolda giderken başka birşey de yapabilir,
    diyelim, midye toplayabilir ya da
    kalamar yakalayabilirsin; ama, gözünü sürekli
    geminin üstünde tutmalı,
    hep dönüp dönüp bakmalısın, acaba dümenci
    seni çağırıyor mu diye. Çağırınca da,
    başka herşeyi hemen olduğu gibi bırakıp
    koşmalısın, ki tekneye, koyunlar gibi,
    ayakların bağlı atılmayasın.
    Yaşam da böyledir.
    -Epiktetos

    Not: Tırnak içinde yazdığım kısımları kitapta nasılsa öyle yazdım, noktalamasına varıncaya kadar.
  • 2000’lerin başında çok satan bir kitap söz konusu edildiğinde iyi edebiyat olup olmadığı konuşuluyordu; şimdinin çok satanlarının edebiyat olup olmadığını tartışıyoruz… Ama sonuçta bu kitapların da çokça seveni, okuyanı var… Bunu gözardı edebilir miyiz, “edebiyat değil” diyerek geçebilir miyiz?

    Niye böyle oldu? Ve yeni tür yazın ve bu ekonomik şartlarda yayıncılık nereye doğru gidiyor? Akademisyen, yazar, eleştirmen ve sektörün bu alanda deneyim sahibi yayıncılarına sorduk… Baştan ipucunu vereyim, birden fazla katil var; sosyal medya en çok kurşun sıkanı! İşte Tayfun Atay, Semih Gümüş, Ümit Alan, Metin Solmaz, Yelda Cumalıoğlu, Cem Erciyes, Vedat Bayrak, İhsan Yılmaz ve Berbat Edebiyat ekibinin zihin açıcı gözlemleriyle yeni dönem yazarlığı ve yayıncılığı…

    ‘Yayıncılık sektörü algoritmayı keşfetti’

    Yazar Ümit Alan.
    Yazar Ümit Alan, yeni tip ‘çok satan yazına’ bir isim koyuyor: Kitap benzeri ürün. Alan, “Her okuma, prestijli okuma değildir” tezini de ortaya atarak yayıncılık dünyamızın geleceğine fener tutuyor.

    Ben bu kitapları, yayıncılık sektörünün algoritmayı keşfi olarak yorumluyorum. Başka bir deyişle, yapay zekânın editörlük mesleğini ele geçirmesi. Bu kitapları yazan insanlar, genellikle dijital medyanın algoritma düzeninde öne çıkmış insanlar. Milyonlarca iletinin içinde kendilerine alan açmışlar. Peki hangi kalite kriteriyle? Tabii ki algoritmanın kalite kriteriyle. O da nedir, çok beğeni alması, çok paylaşılması yazarına takipçi getirmesi vs.

    ‘Yorum yazarsın: Kendi kaybeder. Bak kitap ismi de çıktı’
    Facebook listemizde bazı arkadaşlarımızın iletilerini daha çok gördüğümüzü fark etmişizdir. Bunun nedeni basit; ya çok beğeni almıştır ya da biz daha önce onun iletilerini çok beğenmişizdir. Dolayısıyla Facebook da bizi onu daha çok gösterir ki, timeline’da da daha fazla vakit geçirelim, Youtube’a vs. kaçmayalım. Buranın ruhuna göre harmanlanan kitapların da çok satması tesadüf değil o yüzden. Düşün ki, yakın arkadaşın Emel ilişki durumunu değiştirdi. Hemen altına bir yorum yazarsın yani: “Kendi kaybeder.” Aaa bak kitap ismi de çıktı.

    ‘Editör çalıştırmayan yayınevleri var’
    Klasik yayıncılıkta geçerli olan algoritma bu değildi. Editörün süzgeci denilen bir şey vardı. Bu da yayıncılık piyasası tarafından genel geçer kriterlerle oluşurdu. Bu kitaplar vesilesiyle bu işi dijital medyadaki algoritmalara teslim ettik. Yayıncı açısından iyi geri dönüşleri de oldu. Düşünün ki, editör çalıştırmayan yayınevleri bile var. Biliyorlar ki, algoritma kime nasıl ulaşacaklarının yolunu zaten çizmiş.

    ‘Okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar’
    Bence bu kitapları alan bir okur potansiyeli hep vardı ama bunlar ya az kitap alıyordu ya da hiç kitap almıyordu. Bu kitaplarla birlikte bu okurlar da kitap okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar. Çünkü öteden beri kitap okumak, ne olursa olsun prestijli bir iş olarak görülmüştür.
    Yabancı turistlerin plajda kitap okumasına filan böyle imrenerek bakılır. Birkaç yıl önce yabancı turist ağırlıklı bir plajda okunan kitaplara bir alıcı gözüyle bakayım dedim, “O my god?” yani. Evet okuma kültürü var da ne okuyor? Saçma sapan şeyler. Biz de bu aşamaya kendi yöntemimizle vardık demek ki. Metroda kitap okuyacak ama kitabın ismi “Sen gittin ya ben lahana dolması yapıp konu komşuya dağıttım” olacak. Kitap da her sayfaya bir laf sokmalı cümle denk gelecek şekilde gidecek.

    Kitap okumak her şartta iyi midir?
    Bence kitap okumanın her şartta iyi bir şey olduğu ön yargımızı gözden geçirelim. Kitap tercihi pekala akıllı telefonda hangi sitede vakit geçireceğinin tercihi gibi bir şey olabilir artık. Kuantumla ilgili makale de okursun, eski sevgilini de ‘stalk edersin’ (gözetlersin). Biri eski sevgilisini stalk edip laf sokmalı kitap yazarsa onu da alırsın.

    ‘Kitap benzeri ürün’
    Bu durum, kaliteli edebiyatı yok etmeyecek ama kendi niş alanına çekecek. Eskiden kötü edebiyat best seller olurdu ama bu kötü edebiyatın bir süre sonra okuruna yetmeyeceğine ve iyi edebiyat için de potansiyel okur yaratacağına dair bir umut verirdi.

    Bu kitapların iyi edebiyat dediğimiz şeye okur kazandırma şansı yok. Tesadüfen belki. Hani sucuk dediğimiz şeylere sonradan yasal olarak “ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün” denmeye başladı ya. Bu kitaplara da “kitap benzeri ürün” olarak bakmak lazım. Alıcısı var mı? Var. Algoritmayı karşılıyor mu? Karşılıyor. Bunların olması halis kasap sucuğunu bitiriyor mu? Bitirmiyor. Entelektüel sermayesi yüksek olan da kasap sucuğuna gidiyor. Peki entelektüel sermaye neden bu kadar düştü derseniz, onun cevabı yayıncılarda değil, eğitim sisteminde.

    İyi edebiyatın her zaman alıcısı olacak ‘ama’…
    Tehlike şurada; algoritma dediğimiz şey, insanları kendi güncel beğenilerinin kölesi olmaya doğru götürüyor. Yeni bir şeyler keşfetmelerinin önünü kapatıyor. Bu açıdan biraz endişe verici buluyorum ama iyi edebiyat ve iyi kitabın da her zaman alıcısı olacağına inanıyorum. Spotify’a aboneyken, Apple Music’e aboneyken gidip plak da alıyorum sonuçta.

    Kitap okumanın ve kitap yazmanın niteliğinden bağımsız bir şekilde prestijli bir iş olduğu inanışı bu enformasyon yağmuru altında aşınacak ve sonuçta geriye sadece kağıda basılmaya değer bulunan prestij kitapları kalacak bence. Bu kadar çeldiricinin olduğu bir âlemde kitap okumanın “ana akım” olarak pek sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Butik bir iş olarak yeniden şekillenecek bana kalırsa. Eskiden kitap okumaya oturduğumda bunun tek rakibi televizyondaki b sınıfı film oluyordu ve bunu pek sallamıyordum. Şimdi video oyun var, Netflix dizisi var, Instagram’da story takip etmek var, komik video izlemek var, var oğlu var. Ben yine de kitap okuyorum ama benim gibiler baz alınırsa sonu iyi olmaz. Netflix CEO’su ne diyordu “Uyku da rakiplerimiz arasında.” Şimdi yayıncılık sektörü düşünsün.

    ‘Artık kitaplar da ekran gibi…’

    Prof. Dr. Tayfun Atay.
    Sosyal antropolog, yazar Tayfun Atay, yeni tip yazına ‘kitap simülasyonu’ adını veriyor ve irili ufaklı ekranlarla çevrildiğimiz bu ‘Meşhuriyet Çağı’nda kitapların da ekranlara benzetildiğini söylüyor. Yazarın kitabının kapağına kendi fotoğrafını koyması konusunda da tavrı net: Bu bir utançtır.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de görsel kültürün içerisinde yoğrulan, seyre gark olmuş, seyre batmış bir insanlık hâli var. Gençlerimiz de buradan çıkıyor. 2000’de doğanlar karşımızdalar. 90’larda doğanlar yetişkin oldular. 80’lerde doğanlar neredeyse genç-yaşlı olarak karşımızdalar. Bunların hepsi okuma takati daha az olan bir kuşak olarak ortaya çıktılar.

    Kitap da bir ekonomi. Matbaa kapitalizmi, 16. yy’dan itibaren karşımızda. Yüzyıllarca insanlar tuğla gibi kitapları okuyarak hayatlarına bir anlam kattılar. Gündelik hayatı da belirleyen bir üründü kitap. Hayatın öznesiydi. Yazılı kültürün olduğu bir dönemde özne kitaptı.

    Görsel kültürün hayata hâkim olduğu bu dönemde ise özne ekran. Ve şimdi kitaplar ekran gibi. Koca bir sayfada spotvari bir söz, bol miktarda görsel, illüstrasyon… 150 sayfalık bir kitapta cümlenin ya da yazının hükmü yok. O aslında ekranın kitap formunda karşımıza çıkması. Bir boyutu bu, ama sadece bu değil.

    ‘Bunlar kitap değil, kitap simülasyonu’
    Türkçe’ye ne diye çeviriyoruz edebiyatı, yazın! Edebiyat yazındır. Sözcüklerin harflerin içerinde kurduğumuz, sözcüklerin içerisine çekip bizi alan, Alaaddin’in sihirli lambasına dokunduğumuzda çıkan cin gibi, bambaşka dünyalardı. Bugün o dünyaların karşılığı, 90 yıllardan itibaren, yeni medya teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle birlikte görselliktir. Kitabımdaki başlık gibi “Görünüyorum o hâlde varım” dünyası. Şimdi görünüyorum, görüyorum, izliyorum… Bütün bunların içerisinde yer aldığı dünyada, burada Baudrillard’ın simülasyon kuramına vurguda bulunalım; aslında bunlar kitap değil, kitap simülasyonu.

    ‘Bu illüzyonu kullanan simsarlar, akademisyenler var’
    İnsanlığın elbette bir müktesebatı, bir kültürel mirası var. Okumak bir kültürel miras. Hâlâ kitaptan söz ediliyor. Hâlâ siyasetten tut, kültürel kurumlar, ana babalar, kitabın edeple ilişkisini kuruyor. Rafine ya da sofistike insan olmak açısından, iyi, güzel insan olmak açısından kitabın bir koşul olduğu bir kültürel mirasımız olarak var; kitap hâlâ mevcut. Ama insanların gerçek kitapla ilişki kurmaları çok zor, mümkün değil. 90’lardan itibaren bu memlekette de görsele gark olduk. Ve onun içerisinde bir gösteri çağının parçasıyız. Gösteri çağı, düşünce çağı olarak adlandırılan kitabın aşıldığı yerde ortaya çıkıyor. Kitap da hâlâ varlığını sürdürüyor. Ama nasıl? Bir, endüstri olarak varlığını sürdürüyor. İki, kültürel sermaye olarak varlığını sürdürüyor. Hâlâ insanlar D&R’lara gidip kitap karıştırma hevesindeler ama aslında gerçekten kitap diyebileceğimiz ürünlere takati yok insanların. O yüzden bu kitapları alıyorlar. Bunlar simülasyondur. Yani kitapmışçasına, okumakmışçasına bir eylemin içerisinde, bir anlamda kendince katarsis yaşıyor, kendini rahatlatıyor.

    Öbür türlü gerçek bir edebiyat bir ürünü alsa bir iki sayfasını karıştırıp sıkılıyor ve bırakıyor. En azından gevşek dokulu, kitap formunda bol miktarda görseli önceleyen ürünlerle kendince bir ilişki kurduğunu sanıyor insan. Bu bir illüzyon. Yanılsama. Bunu bilerek de hareket eden simsarlar var, akademisyenler var, kariyer koçluğu yapan insanlar var.

    ‘Yazarın kapağa kendi fotoğrafını koyması utançtır’
    Ekranda kendisini gösteriyor ve kabul görüyor. Sonra kapağına kendi fotoğrafını bastığı kitapla çıkıyor. Bana sorarsan, bir yazarın yazdığı kitabın kapağına kendi fotoğrafını koyması utançtır. Yazarı yazar yapan isimdir.

    Görüyorsun, yazar görüntüsüyle yazar oluyor. Düşüncesiyle ya da birikimiyle değil. E şimdi böyle bir insalık hâli çıktı ortaya. Kitapla kurduğu ilişki zayıflamış, uzun soluklu okumalara takati olmayan.

    ‘Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin’
    Kendi öğrencilerimde görüyorum bunları. Rahmetli Ünsal Oskay, son dönemde bir özel üniversitede ders verdiğinde çocuklara kitap öneriyor. Ama hani dediğim tarzda, çocuk kitaba giremiyor, dalamıyor. Kitabı hacimli gördüğü zaman, sözcüklere de geçiş imkânı bulamadığında bunalıyor. Oskay, “Niye kitabı okuyamadınız?” diye sorunca “Çok ağır hocam” demiş bir tanesi. Hocanın cevabı “Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin” olmuş. E böyle bir toplum çıktıysa, kitap karşısında çok hafif bir kuşak çıktıysa, kitap da kendini bu kuşağa ayarladı. Bu da bir arz talep meselesi. Bugün bu noktadayız. Bunu inan eleştirel mahiyette de söylemiyorum.

    Şehirli, burjuva yaşam biçimini sürdüren, beyaz yakalıların içinde bile bu sözünü ettiğimiz rağbet daha fazla. Kimsenin uzun soluklu ilişki kuracak takati yok. Hepimiz ekrana endeksli yaşıyoruz. irili ufaklı ekranların hayatın öznesi olduğu bir toplumda kitap da ekrana benzeyecektir. Bu görüntü onun sonucu.

    Şimdiki romanların diline bakarsak eğer…
    Edebiyat neydi? Rafine insan var etme çabası bir yanda da edebiyat. Edep ilişkili. Bugünün dünyası öyle bir endüstriyel ki. Entellektüeli ‘entel’ diye ayağa düşürülüp, dalgaya vurulduğu bir ortamda… Edebiyat ürünlerinde sözünü ettiğimiz çaydı, menemendi, adam gibi adamdı, bu türden sözcüklerin öne çıkması patlaması gayet doğal.

    Roman diye karşıma çıkan pek çok ürüne bakıyorum; dil kullanımı çok aşağıda. Ne bir Vedat Türkali’yi bulabiliyorsun, ne Yaşar Kemal’i… Oğuz Atay’ı mesela, imkânsız ya… Bulamıyorsun. Baktığın zaman genç insanlar roman yazıyorlar. Zaten en kaliteli olanında bile bundan 30 yıl öncesinin edebi dilini, daha gerilere gidelim bir Tanpınar… Bugün mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuyamayacak çocuk nasıl roman yazabilir ki. Şimdi artık kurslar var. Yaşar Kemal kursa mı gitti! Bu zanaatkârlıktır. Endüstriyel değildir ki yazarlık. Edebiyat endüstriyel değildir. Zanaatkârhane bir şeydir bu. Elbette bir takım teknikler geliştirilir; okumadan olmaz, eğitim almadan olmaz ve içinde varsa çıkar. Fakat bunu endüstriyel olarak hiç bir alt yapısı olmadan, belki hayal gücü güçlü ama hiçbir alt yapısı olmadan yazıyor çocuklar. Çünkü roman yazarı olarak, orada da bir kredi bulmak söz konusu oluyor. Şimdi bütün bunlar art arda geldiği zaman, bugünkü insanlık hâlimiz, Türkiye coğrafyasında karşına edebiyat diye bu ürünleri çıkartıyor.

    ‘Yoksullaştıkça yoksullaşacağız’

    Eleştirmen Semih Gümüş.
    Eleştirmen, yazar, yayıncı (Notos Kitap) kimliğiyle tanıdığımız Semih Gümüş, önce sorunu ve nedenlerini tespit ediyor ardından da yayıncılığın geleceğini öngörüyor… Okuyucunun da omuz vermediği bir hâl, pek de iç acıcı görünmüyor.

    Kitap ve dergi yayıncılığının yaşadığı sorunların geçen yıllara göre kat kat artmış oluşu kimleri ilgilendiriyor, bunu merak ediyorum. Küçük, epeyce küçük bir okur kitlesinin yaşadığımız sorunlara duyarlı olduğu kuşkusuz. Ama dedim ya, küçük bir çevre bu. Gene okur olup çoğunluğu oluşturanların kitapların yayımlanma güçlüklerine ve buna bağlı olarak fiyat artışlarına karşı olumlu bir yaklaşımı olduğunu görmüyorum.

    Sosyal medya önümüzde. Yayınevlerinin kitaplarının fiyatlarını artırmak zorunda olduklarını açık yüreklilikle okurlarıyla paylaşan açıklamalarına karşı yazılanlara bakınca, durumun böyle olduğu görülüyor. Okur, yayıncının derdine ortak olmak istemiyor.

    Peki okurun yayıncıyla aynı kaderi paylaşması gerekir mi? Bana kalırsa, gerekir. Ben kendimi yayıncı ve yazar olmaktan önce okur olarak görüyorum. O zaman bu sorunları anlamalı ve ona göre davranmalıyım. Bu ülkenin yaşadığı felaketi anlamak, ona karşı bir duruş almak zorundaysam, kitap yayıncılığının sorunları beni de ilgilendirir. Kültür hayatımızı zenginleştiren yayınevlerine destek olmak için küçük katkılar yapabilirim.

    ‘Beş yıl öncekinden yüzde 200 fazla ödemek gerekiyor’
    Okuma alışkanlığı olmayanlar bile artık öğrendi ki, şu sıralarda kitap yayımlamak bu ülkedeki en zor işlerden biri. Nedeni, ekonomik çöküş ya da döviz krizi. Döviz bugün beş yıl öncekinin 3,3 katına çıkmış. Kitapların bütün girdileri ithal olduğuna göre, maliyetleri de bu kadar artmıştır. Üstelik Türkiye’de yayımlanan kitapların yüzde 51’i çeviri. Demek ki yayımlanan kitapların çoğunun yayın haklarını almak için de beş yıl öncekinden yüzde 200 daha çok para ödemek gerekiyor.

    Peki bu durumun sonuçları neler olacak?

    Her şeyden önce, yayınevleri yerli yazarların telif kitaplarını yayımlamaya daha yakın duracak.
    Yayımlanan kitapların sayısında azalma olacak.
    Kitap ve dergi fiyatları artacak.
    Pek çok yayınevi, özellikle büyük yayınevleri artık çoksatan kitaplara öncelik verirken nitelikli kitaplardan uzak duracak.
    Yeni ve genç yazarların kitaplarını yayımlaması zorlaşacak.
    Ve bütün bunlar yoksullaşmış kültür hayatımızı biraz daha yoksullaştıracak, topyekûn büyük bir nitelik kaybı yaşanacak.
    ‘Aforizmalardan kotarılmış kitaplar öne çıkacak’
    İşte kitabevlerinin çok satan kitaplar bölümlerinde, nitelikli kitaplar yerine, edebiyat dışı alanlardan, bir bölümü kolayca kotarılmış, cilalı sözler ve aforizmalardan oluşan kitaplar daha da öne çıkacak, onların yeri değişmeyecek.

    Bunda editörlerin dahli yok. Asıl olan yayınevinin patronunun ne istediğidir. Üstelik bu kitapların alıcısı olacak yüzbinlerce okur da ortada bulunuyorken. “Biz bunları değil de, nitelikli edebiyat ve kültür kitapları istiyoruz” diyen okurların sözlerini duyurabilecek bir çoğunluk oluşturduğunu sanmıyorum. Kitapçılarda, kitap fuarlarında, sokaklarda yaşayan yayıncılar ve editörler bunun böyle olduğunu görüyordur.

    ‘Okumalar kısa, anlamsız ve dağınık’

    Yayıncı Metin Solmaz.
    Yazar ve yayıncı (Ağaçkakan Yayınları) Metin Solmaz’a göre, kitabın ve okumanın içeriğiyle birlikte okurun kitapla tanıştığı mecralar da değişti, kitap eklerinin, dergilerin etkisi de azaldı. Peki ya kitapçılar? Onların oyuncakçı ya da marketten ‘hâllice’ bir durumda olması konuşulmalı…

    Liberalleşiyoruz, batılılaşıyoruz. Eskiden daha dar ve kapalı bir okur vardı Türkiye’de. Hem birbirlerini tanırlardı, hem de kitap alma sâikleri farklıydı. Misal dergiler çok etkiliydi. Elinde Nokta dergisi listeleriyle alışveriş yapanlar vardı. Cumhuriyet Kitap bir kitabı kapak yaptı mı o hafta ikinci baskıya girilirdi. Bizim bir kitabımız Cumhuriyet Dergi dâhil neredeyse bütün kitap dergilerine kapak oldu; üç yılda 1000 adet satışa erişemedik. Bugün bu dergilere uğramadan onuncu baskısına giren bir yığın kitap var.
    Şimdi sosyal medya çok etkili.

    Ayrıca insanların daha çok okudukları kesin. Hem daha fazla okur var hem de kişi başına okuma miktarı arttı. Lakin okumalar kısa kısa, büyük ölçüde anlamsız ve darmadağın. Hâl böyle olunca kitaplar da, ona benziyor tabii.

    ‘Takip ettiğine yakın kitap okumak’
    Önünden gün boyu Twitter, Facebook yahut Instagram postları akan birinin oturup ince ince Suç ve Ceza okumaya vakti yok tabii ki. Sosyal medyada aynı anda pop yıldızlarını, politikacıları, zibidi fenomenleri, arkadaşlarını ve bakkalını takip eden ve hasımlarını stalklayan, haberleri listelerden ve slideshowlardan takip eden birinin 1000 sayfa boyunca Raskolnikov’un suçlu olup olmadığına kafa yorması beklenemez.
    O da gidip takip ettiğine yakın kitaplar okur tabii.

    ‘Kitapçılar bir çeşit BİM oldu’
    Son olarak; kitapçılar da değişti. Ben 1990’larda Ankara’da İletişim Kitabevi’ne gider, Erhan’a “Yahu bir kitap vardı kahverengi, şu kalınlıkta, kapitalizmle ilgili” derdim ve Erhan bana kahverengi ve o kalınlıktaki kapitalizmle ilgili bütün kitapları getirirdi. Açık hesabım vardı. Aldığım kitaba göre değil cebimdeki paraya göre ödeme yapardım.

    Şimdilerde Erhan memleketin en güzel kitabevi olan Karanfil’deki bir dönümlük Dost Kitabevi’nin başında ve işler çok değişti. Üstelik Dost türünün son örneği. Artık oyuncakçı gibi zincir kitabevleri var. Ellerindeki excel sheet’te kitapların adlarına değil hareketlerine bakarak alışveriş yapıyorlar. Çok az çeşitleri olmasına rağmen kitapların yerini bilgisayara bakmadan bulamıyorlar. Yüz ve tavırlarında herhangi bir kitapla aşk yaşayabileceklerine dair bir emare yok. Bugün bir zincir kitapçıdan kitap almakla internetten kitap almak arasında bir fark yok.

    Kitap alışverişi kitaba dokunmakla ilgili olduğu kadar mekânla, insanla, ortamla, pek çok şeyle ilgilidir. Snob bir cümle olacak ama Avrupa’ya her gidişimde kitapçı gezer oldum. Buradakiler bir çeşit BİM oldular çünkü.

    ‘Çok satan kitaba ‘Bu nasıl edebiyat’ demek cahilliktir’

    Yayıncı Yelda Cumalıoğlu.
    Kitabevlerindeki ‘çok satanlar’ bölümlerinde, ‘En çok kazanan yazarlar’ listelerinde mutlaka Destek Yayınları’ndan birkaç yazar var. Yayınevinin sahibi Yelda Cumalıoğlu’na “Çok satmanın, sattırmanın bir formülü var mı?”dan, kapağa konulan yazar fotoğraflarına pek çok soru sordum. Cumalıoğlu, “Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemektir” diyor.

    Açıkçası çok satanların genel geçer bir reçetesi yok. Ama hiçbir başarı kendiliğinden değildir. Ortada çok satan bir kitap, yazarı ve o kitabı çok sattıran bir yayınevi var demektir. Mesele öngörmek, risk almak, denemek ve zekice hamlelerle ilerlemektir. Bunun için ayrıca kendinizi sürekli güncelleyebiliyor olmanız gerekir. Sokağın, halkın, toplumun, okurun dinamiklerini yakından takip edebiliyor olmalısınız. O yüzden sabit bir reçete yok diyorum. Her projede yenilenmek zorundasınız. Bir kitabın çok satmasını sağlayan dinamikler aynı yazarın ikinci kitabında çoktan değişmiş olur.

    ‘Hayatında hiç kitap almayanlara da odaklanıyoruz’
    Sadece düzenli olarak kitap satın alan kitleye odaklanmıyoruz. Hayatında hiç kitap satın almamış olanlara potansiyel okur gözüyle bakarak, hedefimizi kitap okumayanlara da yönelterek alternatif alanlar yaratmaya çalışıyoruz. Destek Yayınları olarak biz Nobel edebiyat ödülü almış yazarın da kitaplarını yayınlıyoruz; popüler, eğlenceli her kesimin severek okuyacağı kitapları da… Bir yayınevi demek sadece edebiyat eserleri basan bir kurum demek değildir. Tabii böyle yayıncılar da var, saygı duyuyoruz. Bizim yelpazemiz çok geniş. Edebiyattan, politik araştırmaya, dinden, hobi kitaplarına, psikolojik ve sosyolojik eserlerden bilime, güncelden popüler eserlere kadar. Okuma alışkanlığının farklı türlerdeki kitaplarla çeşitlenmesinde öncülük ettiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca alışılagelmiş olanı, geleneği ve yerleşik kültürü ne kadar çok sevsek de alışılmamış, denenmemiş, yapılmamış, göze alınmamış yeniliklere de cesaret edebilen ve bunu iyi yöneten bir yayıneviyiz. Sektörde pek çok yayınevine bu açıdan ilham olduğumuzu sanırım kimse inkar edemez.

    ‘Pop müzikle klasik müziği karşılaştırmak kadar abes’
    Edebi eserlerle çok satan eserleri birbirinden ayırmak gerekir. Her çok satan edebi eser değildir ama edebi eserler de çok satanlar listesine girebilir. Çok satan bir kitaba “Bu nasıl bir edebiyat” demek ise cahilliktir. Bir futbol kitabı da çok satabilir, edebi eser olmasına gerek yoktur. Bugün birçok eleştiride çok okunan kitaplara ilişkin ‘kötü edebiyat’ diye taşlama var ki, bu çok yanlış. Her kategori kendi içinde değerlendirilmeli, karşılaştırılmalı. Edebi bir eserle, edebi olmayan bir eseri karşılaştırmak, pop müziğe kötü klasik müzik demek gibi abes.

    ‘Kapakta yazar fotoğrafı meselesinde ikiyüzlüyüz’
    Her kitap özeldir. Her kitabın oluşumu da stratejisi de farklıdır. Bazı kitaplarda yazarın fotoğrafını kullanmak doğru hamledir, bazılarında değildir. Biraz iki yüzlüyüz. Hem kitap okumanın bizi özgürleştirdiği sloganları atıyoruz diğer yandan tutuculuk yapıp, kapakta fotoğraflarını kullananları eleştiriyoruz. Yaşadığımız çağın koşullarını değiştiren faktörlerden biri de teknoloji biliyorsunuz.
    Sosyal medya okur profilini de beklentilerini de etkiliyor. Bazı yazarların kitaplarından önce okurları oluşuyor. Sosyal medyada ya da internet ortamında paylaştıkları yazılarıyla kalemlerini bir kitleye kabul ettiriyorlar zaten. Bu yazarlar hem kalemleriyle, hem görüntüleriyle bir okur kitlesi edinmişler kendilerine. Dolayısıyla kitaplarında da kalemlerini ve görüntülerini kullanmalarının bir sakıncası yoktur sanırım… Ben kendi son kitabıma eğlenceli bir resmimi koydum ve hata yaptım. Yazılarım daha felsefiydi, mutlu ve eğlenceli bir kapağın da ağırlığı temsil edebileceğini düşünmüştüm, amacım ters köşe yapmaktı, yanıldım.

    ‘Yazar ulaşamadığı okur yüzünden başarısız sayılamaz’
    Komparatistik, yani karşılaştırmalı edebiyatta, romanı sadece estetik açıdan değil, siyasi tarih, ekonomik tarih, kültürel yapı ve felsefe üzerinden de inceleyebilirsiniz. Demek istediğim edebiyat sonsuz bir derya. Önemli olan sizin kıyıda mı yüzdüğünüz, derinlere mi açıldığınız…

    Bilgi düzeyiniz neyse, edebiyata da o düzeyden yaklaşırsınız ancak. Tabii ki her okurun beklentisi farklı. Bir roman her seviyeden okurun ihtiyacını karşılayamaz. Bu beklenti içinde olmak kitaba da, yazarına da haksızlık etmek olur. Yazar, ihtiyacını karşılayabildiği okura ulaşmışsa ulaşmıştır zaten. Ulaşamadıkları yüzünden başarısız sayılamaz.

    ‘Kolay okunan çok satar demek okuyucuyu küçümsemektir’
    Bir kitabın çok satması için kolay okunuyor olması tabii ki yeterli değil, hatta kriter de bu değil. Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemek olur ki, bu bana çok ama çok yanlış geliyor… Okurun zekâsına güveneceksiniz. Tercihlerine saygı duyacaksınız. Çok satan kitaplar elbette okurun beklentisini bir noktada da olsa karşılayabilen kitaplardır. Bu yüzden okurun yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyorum sürekli. Çok satan kitaplarda fark yaratan şey sadece fikir değildir, o fikre nereden bakıldığı ve nasıl yorumlandığıdır işin rengini değiştiren. Ayrıca yazarın kişisel potansiyeli de çok önemlidir. Okur edinme ve okurunu koruma becerisi olan yazarlar, elbette daha fazla öne çıkıyorlar.

    ‘Bildiğimiz edebiyat zararlı çıkacak’

    Yayıncı Cem Erciyes.
    Doğan Kitap’ın Yayın Yönetmeni, gazeteci Cem Erciyes’e göre de sosyal medyanın bu durumdaki rolü büyük; zararda olansa iyi edebiyat.

    Türkiye’de çok satan profilinin değiştiği bir hakikat. Listelere hâkim olan kitapların iyi edebiyat olup olmadığı hep tartışılırdı ama şimdi edebiyat olup olmadığı tartışılıyor. Sözünü ettiğimiz deneme ve kısa roman, öykü arasında salınan kitaplar. Yazarları çoğunlukla sosyal medyada başarı kazanmış, büyük takipçi kitleleri olanlar arasından çıkıyor. Tabii ki Türkiye’de okurun kitapla, okuma, yazmayla olan ilişkisinde yeni bir sayfanın habercisi bir tür bu. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, orada okuyup yazma, hatta orada ‘yaşamayla’ epey alakalı bir gelişme… Çarpıcı ifadeler, kısa ve alıntılanabilir cümleler, bu sözleri öne çıkartan grafik düzenleme bu kitaplarda sık sık karşımıza çıkıyor.

    ‘Bu yeni türü anlamaya çalışmak lazım’
    Türkiye’de popüler olanla olmayan arasında tercih yapmayı, çok satan kitaplarda uzak durmayı 2000’lerin başında tartıştık, bitirdik; çok eski bir alışkanlık olarak geride bıraktık. Dolayısıyla bu yeni türü de anlamaya çalışmak gerekiyor sanırım.

    Tabii bildiğimiz edebiyat okuruna asla hitap etmeyen kitaplar bunlar. Bu yeni çok satan furyasından da en çok o ‘bildiğimiz edebiyat’ın zararlı çıkacağını söyleyebiliriz.

    Özellikle içinde bulunduğumuz kriz döneminde, okuru gittikçe azalan iyi edebiyattan yayıncılar daha da uzak duracak, ya da basamaz hâle gelecek, çok satma potansiyeli yüksek bu tür kitaplara doğru bir koşuşturmaca başlayacak ve benzer kitapların sayısı daha da artacak gibi görünüyor.

    ‘Yayınevleri ‘Ünlüysen gel’ mantığına yöneldi’


    Twitter’da ‘Ben Edebiyat Değilim’ başlığıyla paylaşım yapan @berbatedebiyat adlı hesabın yöneticileri ise yakın zamanda parası ve sosyal medyada yüksek takipçisi olan herkesin yazar yerine konulacağı kaygısında…

    Yayın dünyamızda artık dosyalar gözden geçirilirken ‘yazanının takipçi sayısı’ içerikten daha önemli. Yazın, üslup çok mühim değil. “Ünlüysen gel abi” mantığına yöneldi yayıncılık.

    Kocaman puntolar, yavan ama bir şeylerin romantize edildiği bir cümlelik sayfalar. Ve bunları yarım asırlık yayınevleri yapıyor, düşünün. Sıla kitap basıyor, hâli ortada, basan yayıncı ortada. Buna benzer onlarca, yüzlerce örnek var.

    ‘Parası ve takipçisi olan herkes yazar’
    Eğer bu durum devam ederse, parası ve takipçisi olan herkes yazar olarak dolaşacak ortalıkta. Korkumuz bu. Yani Hasan Ali Toptaş da yazar, Tuba Ezici de yazar. Bakın bu iyi kötü ayrımı bile değil. Ayıp bu, ayıp. 
Dağıtım ve erişilebilirlik konusuna değinecek pek bir şey bulamadık. Yani işin sunumundan çok, mutfağı ile ilgileniyoruz. Öyle yapmak zorundayız. Çünkü bunların dağıtılmasından önce, üretilmesi sorun. Derdimiz bu kısımla…

    ‘Yapılan değil, sunuluşu önemli’
    Elbette sosyolojik olarak ele almak gerekiyor bu durumu. İnsanımız üzerine düşünmek gereken konulardan kaçıyor artık. Tüm kollarımızla tüketim toplumu olmaya doğru evriliyoruz. Çoğunluğun anlaması için, vereceğin şeyi olduğun gibi, salt, yalın hâliyle vermen gerek. Anlaşılmak için, kitlelere, toplumun tamamına ulaşabilmek için, kısmen de olsa, şart bir durum bu. Bakın, bu kaygıyı taşıyan herkesin eserleri zamanla evrildi, dönüştü ve daha çok sattı, ilgi gördü. 
Bu sinemamıza da yansıyor, bilimimize de… İnsanların ne yaptığının bir önemi yok artık, bunu nasıl sundukları önemli.
    Misal sosyal medyada öyle insanlar var ki, bir şey gösterme çabalarından başka hiçbir şey göremiyoruz onları seyrederken. Bu tip insanlar alıp okuyorlar işte o kitapları. Instagramdan eski sevgililerine ve kendileri gibi düşünenlere mesaj vermek için.

    Bu kitaplarla hayatları değişenler var mıdır bilemiyoruz. Ne diyelim, iyi ki bu insanlar ‘Suç ve Ceza’ okumuyorlar o zaman…

    ‘Kitap dünyasından star çıkması olumlu olabilir’
    Alfa Yayın Grubu’nun yöneticisi Vedat Bayrak, kitap dünyasındaki değişimi, bir dönem sinema sektörünü kötü etkileyeceği düşünülen dizi patlamasına benzetiyor ve şöyle diyor: “Ama öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.”

    Bu durum uzun süredir bekleniyordu; iyi tarafından bakarsak, piyasanın büyümesinin, hatta yayın dünyasının ‘piyasa’dan sektöre dönüştüğünün de bir göstergesi olarak okunabilir. Çok fazla aktör (yayıncı, iştirakçi, yazar, yazar adayı vs) bu sektöre dâhil oldu.

    Sosyal medyanın son 10 senede yarattığı değişim ve dönüşümün de bu gelişmede payı var hiç kuşkusuz. Hepimizin içinden geçerek deneyimlediği bir süreç bu. İyiye de gidebilir kötüye de, bu biraz bize bağlı.
    Okur sayısının, kitap sayısının artışından, edebiyat ve kitap dünyasından starların, popüler isimlerin çıkışından olumlu şekilde etkilenmek ve okuru da etkilemek bizim elimizde. Köhne, kendi içine kapalı, rutin bir piyasa olmadığımızın, her an yepyeni fikirlerin, projelerin ortaya çıkabileceği, hareketli, dünyayla entegre bir sektörün kurulmakta olduğunun da işareti olarak değerlendirilebilir.

    ‘Dizi-sinema konusu gibi… Bunu yapmayan geri kalır’
    Çok satan türleri her zaman değişir, kimi zaman edebiyat ağırlık kazanır, kimi zaman, şu anda da kısmen görüldüğü gibi, bilimsel konular, kişisel gelişim öne çıkabilir. Yayın dünyası da bu değişime, talebe olabildiğince ayak uydurmak zorunda. Tek bir kişinin belirlediği bir süreç değil bu, arz talep meselesi biraz da. Popüler edebiyat dergilerinin varlığı da bunu doğruluyor. Çok eleştiren var ama bir yandan da her gün bir yenisi piyasaya dâhil oluyor, bazıları daha iyi yazarları bünyesinde toplamaya başladı, kalitesini yükseltti. Bunu yapamayanlar geride kaldılar. Dizi sektörü ile sinema arasındaki ilişkiye benziyor biraz da bu. Dizi sektörü patladığında herkes eleştirmişti, “Sinema bitti, film çekilmeyecek artık” diye, ama
    Öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.

    ‘Tek okuyucu tipi yok’
    Bu durumun yeni bir okur kitlesi yaratmasından ziyade, az önce dediğim gibi, var olan bir potansiyelin değerlendirilmesi söz konusu. Böyle konuların, kitapların, figürlerin çok satacağı düşünüldüğü için bu kitaplar biraz da hazırlanıyor, projeleştiriliyor. Okur tek tip değil, onlarca farklı okur tipi var, her kitabın okuru, hedef kitlesi farklıdır ve yayıncıların sorumluluğu da bu farklı farklı okur gruplarına uygun yayıncılık yapmaktır. Yalnızca ‘bestseller’ yayıncılığı yaparsanız bir süre sonra işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Diğer okur gruplarının küsmesine yol açabilirsiniz. Bu yüzden dengeli bir politika izlemek, her zevke, bilgi birikimine, estetik düzeye yönelik bir yayıncılık yapmak gerekiyor. En azından bizim yaptığımız ve başarılı olduğumuz politika bu yönde.

    ‘Sosyal medya dengeleri değiştirdi’
    Hürriyet Kitap-Sanat’ın yayın yönetmeni İhsan Yılmaz’a göre, sosyal medya şöhretlerine yapılan kitaplar kitap piyasasının yönünü değiştirdi.

    Kitap yayıncılarının sosyal medyada sıkça görünen, popüler olan insanlara kitap yapmaya başlaması ve bunun çok sattığını görmesi tüm dengeleri değiştirdi. Aralarında iyiler de olabilir, sadece popülerlik nedeniyle satılanı da… Biz hâlâ eski usul iyi edebiyat üzerinden yayın yapmayı sürdürüyor ama bir taraftan da önyargısız, yeni akıma da göz atmayı sürdürüyoruz.


    Kaynak
    https://journo.com.tr/kitap-degil-similasyon