• Nurdan Ernur
    Nurdan Ernur 87 Oğuz - 100 T.E. İlköğretim'i inceledi.
    @nurdanernur·17 dk.·Kitabı okumadı
    Oğuz 4. sınıf öğrencisidir. Yaramaz olmasına rağmen tarihe meraklı, şiiri seven sosyal bir çocuktur.
    Oğuz dönemin idealize olarak çizilen erkek çocuklarını oldukça yoğun biçimde temsil eden bir çocuktur. Evdeki hali bile tanımlanırken “Oğuz’un annesi Hanife Hanım, sabah uykusundan bir zil sesi ile uyandı, kapıya koştu, kimse yok. Sesin Oğuz’un odasından geldiğini anlayınca yukarı çıktı. Oğuz mışıl mışıl uyuyordu, uyandırdı. Oğuz hemen yataktan fırladı ve çantasını hazırlamaya başladı, çünkü artık okul başlıyordu. Yaramazlığı ile ün yapmış oğlunun okul için böyle sorumluluk bilinci içinde hareket etmesi, Hanife Hanım’ı hayrete düşürmüştü. Ama ne olursa olsun her türlü yaramazlığına rağmen, Oğuz hiçbir zaman okulunu ihmal etmemişti.”
    Burada betimlenen çocuk her şeye rağmen görev ve sorumluluklarını bilen ve kendisini böyle ideal biçimde sistematize eden bir çocuktur.
    Artık okula başlamıştı. Dördüncü sınıfa gidiyordu. Kalabalık sokaklardan geçerek okulun bahçesine geldi. Hemen herkes hep bir ağızdan “Oooo 87 Oğuz!” diyerek etrafını çevirdiler. Oğuz’u tanımayan öğrenci yoktu. Fakat özellikle kızlarla hiç geçinemez, her fırsatta onlara karşı muziplikler yapardı.
    Oğuz’un ergenliğe geçiş tanımları yapılırken bir erkek kutsallaşması yapıldığını görmek mümkündür. Kızları kızdıran ve onlarla eğlenen bir çocuk söz konusudur. Aslına bakarsanız Oğuz’un kafasında kızların olmadığını göstermek için yapılan bir tanımlamadır bu.
    Ve Mektep Başladı: Nezihe öğretmen hemen dersleri başlatmıştı. Çocuklar en çok tarihe ilgi duyuyorlardı. Oğuz dersleri can kulağı ile dinliyor, öğretmenin sorduğu her soruya önce cevap veriyordu.
    Burada özellikle vurgulanmaya çalışılan şeyin çocuğun tarih bilincinin ne denli önemli olduğudur. Oğuz tüm yaramazlıklarına rağmen bu bilinci önceleyen bir çocuk olarak betimlenir.
    Üç Gün Sonra: Oğuz’da defter, kitap hak getire. Ancak öğretmen hep sorular sorduğu, Oğuz da iyi dinlediği için dersleri iyi oluyordu. Yaramazlık ise aynı şekilde devam ediyordu.
    Oğuz’un bu şekilde betimlenmesi, bir yandan çocuğa çocuk olma özgürlüğü tanımak olarak tanımlanabilir ancak bu özgürlük önemli bir disiplinle sınırlanmıştır. Dersi ciddi olarak dinleme.
    On Beş Gün Sonra: Sınıfta kırk sekiz öğrenci vardı. Bir de nazlı büyütülmüş, el bebek gül bebek Selim isimli bir çocuk geldi, etti kırk dokuz. Annesi, Nezihe öğretmene rica üstüne rica ediyordu.
    Genç öğretmen, yeni öğrenci Selim’in annesi ayrıldıktan sonra, kendi kendine şunları düşünüyordu: “Ne yaparsın, ana kalbi, böyle söylemek lâzım... Halbuki bir çocuğa, başka bir çocuktan daha çok önem vermek olur mu hiç? Okul çocukların dünyasıdır. Orası onu kendine uydurur. Böyle üstüne üflene üflene büyütülen bir çocuk; yarın zayıf, pısırık bir adam olacaktır. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti’ni yükseltmek için atılgan, cesur, çelik vücutlu ve çelik kafalı gençler lâzım!
    Çocuk edebiyatının Batı’da da bizde de ortaya çıkışının en önemli nedenlerinden biri ulus devletin gereksindiği insan tipini yaratmaktır. Bu metinde de bu düşünceyi açık biçimde görmek mümkündür. Bu süreç çocuğun kendi gerçek dünyasına geçene kadar devam etmiştir.
    Yeni Bir Arkadaş: 351 Selim:
    Nezihe Hanım, arkasında ürkek ürkek duran Selim’le beraber sınıfa girdi. Nezihe Hanım Selim’i arkadaşlarına tanıttı ve nereye oturtacağını düşünmeye başladı. Nihayet, Oğuz’un yanında karar kıldı. Varlığın, itinanın ve büyük bir sevginin meydana çıkardığı incecik boyunlu, bembeyaz yüzlü, çekingen fakat çok kibar giyimli çocuğu aldı… Yoksulluğun, ihmalin ve kırbaç gibi bir hayatın meydana çıkardığı yanaklarından kan fışkıran, sert bakışlı, dik sesli, fakat pantolonu dört yamalı ve suratı çamurlu çocuğun yanına oturttu.
    Derste olsun, bahçede olsun öğrencilerin yeni ilgi odağı Selim’di. Öğretmen tahtaya kaldırmış, bazı sorular sormuştu. Selim’in bilemediği soruların hepsini, Oğuz biliyordu.
    Burada ideal çocuk, sağlıklı, güçlü ve akıllı olarak betimlenirken, Selim'de yansıtılan çocuk ana kuzusu tiplemesi şeklindedir ve çok da onaylanmaz.
    Öğle Yemeği: Okulda öğle yemeğinde bütün öğrencilerin ufacık paketlerine baktığınızda toplam şu dört çeşit yiyeceği görürsünüz:
    Peynir, zeytin, yumurta, helva. Bugün öğle yemeğinde de hep bunlar vardı. Ama o da ne? Bir hizmetçi kız gelmiş. Kız önce Selim’in oturacağı yerin altına bir bez serdi. Selim’in boynunda peşkir, elinde çatal. Önünde francala ve dört tane ağız ağza dolu tas!
    Burada Cumhuriyet dönemi çocuk edebiyatında sınıfsallığın da onaylanmadığını ve bunun yansımalarının ciddi şekilde metinlerde eleştirildiğini, hatta alaya alınarak aşağılandığını görürüz. Dönemim yazarları kitaplarında buna özen göstermişlerdir. Bunu daha sonra yazdığı metinlerde en çok Kemalettin Tuğcu sürdürmüştür.
    Fatin’in elinde bulunan top, Oğuz kapmaya çalıştığı için birden fırlayıp, su birikintisine düşerek oradan geçmekte olan Selim’in üzerine çamurlu suları sıçratmış, güzelim elbiseleri çamur deryası olmuştu.
    Çok uzun yıllar çocuklar okula önlükleriyle gitmiştir. Her ne kadar tek tipleştirme olarak eleştirilse de önlük çocukların sınıf farklarını ortadan kaldıran bir giysi türüydü ve uzun yıllar toplumun, çocuklar üzerinden narsist yaklaşımlarını önlemiştir. Önlüklerin kalkması da toplumda belli bir olgunluğun olduğu duygusunu yaratmaktadır.
    Bir gün Cumhuriyet Bayramı gezisi için Taksim Meydanı’na gideceklerdi. Öğretmen tembihlediği için, herkes cicili bicili gelmişti. Bir tek Oğuz aynı. Öğretmen, aldı elini yüzünü yıkadı. Elbiselerini fırçaladı, sağını solunu düzeltti. Oğuz rahatsız olmuştu ama biraz da adama benzemişti.
    Tramvaya binip Taksim’e geldiler. Hayranlıkla Atatürk ve yanındakilere bakıyor, birbirlerine “Bak Atatürk, bak yanındaki İsmet Paşa, bak Fevzi Paşa!” diye gösteriyorlardı.
    Birdenbire herkes durdu; çünkü Oğuz heykelin üstüne tırmanmış ve marş söylüyordu. Marş bitince, öğrenciler, öğretmen, bütün halk Oğuz’u alkışladılar. Nezihe Öğretmen çok duygulanmış ve çok gururlanmıştı….
    Oğuz hem tarih bilgi ve bilinci hem de onu görselleştirebilecek (marş söyleme) yeteneğiyle öne çıkan bir figür olarak görünüyor.
    Havalar bozmuş, mevsim kışa dönmüştü. Oğuz yine aynı tabanı delik ayakkabılar, sağı solu yırtık pantolon ve ceketle okula gelip gidiyordu.
    Bir gün öğretmen onları Sultanahmet’e müzeye götüreceğini, ancak bedava tramvay olmadığı için yürüyerek gidip geleceklerini söyledi. Selim’in annesi bunu duyunca, gelip Nezihe öğretmenle konuşmaya çalıştı. Nezihe Öğretmen: “Sizin Selim, bizim Selim yok… Biz burada çocukları sadece okutmuyoruz… İnsan yapıyoruz. Okul bir insan fabrikasıdır. Oranın mühendislerine biraz da güvenmelisiniz.” Selim’in annesine, gitmekten başka bir yol kalmamıştı, Son bir kez dönüp, “Selim’in babası tramvay paralarını ödemek istiyor.” dedi. Öğretmen “Öğrencilere sorayım.” deyip, sordu. Hep bir ağızdan “Yürüyeceğiz!” dediler.
    Bu bölüm özellikle temel anlayışı çok net özetliyor. Ulus devletin gereksindiği çocuk öğretmen eliyle gerçekleşecektir ve burada öğretmen kendi yetkilerini özellikle vurgulamaktadır.
    Oğuz’da da bayağı değişmeler başlamıştı. Artık, üstüne başına özen gösteriyordu. Bu arada, her gün Selim’e ders çalıştırıyordu. Selim’in annesi bu durumdan çok hoşnuttu. Selim’e saygıyla karışık bir sevgi besliyordu.
    Oğuz’un bu yardımları boşa gitmemiş, Selim derslerinde epeyce ilerlemişti. Sene sonunda sınıflarını geçtiler. Karneler dağıtıldığında öğretmenleri çok güzel bir konuşma yaptı ve sınıf birincisini de açıkladı: 87 Oğuz…
    Sevinç içinde önce Selim’in evine, sonra da Oğuz’un evine koştular, herkes çok sevinmişti…
    Oğuz aynı Pinokyo’da olduğu gibi sürecin sonunda ideal çocuk olarak ortaya çıkar. Eğitim tamamlanmış ve olgunlaşma gerçekleşmiştir.
    Oğuz, sonraki süreçte benzerlerine örnek olacak bir tip olmuştur. Daha sonraki dönemlerde yazılan çocuk kitaplarında bu tipleme aşağı yukarı hep aynı şekilde çizilmiştir. Bunda çocuklara yazan kişilerin öğretmen kökenli olması ve onlara (çocuklara) yoğun bir didaktizmle yaklaşması rol oynamıştır.
    (Necdet Neydim)
  • Dönüş yolculuğunda bilmediğim mazide kalan dedikleri konuların bazı kısımlarını öğrenmiştim otobüs artık Antalya otogarında ( o dönem de Antalya otogarı Muratpaşa camisinin karşısında ) köyden hazırlanan erzak poşetleri çuvalları bavullarımız alındı evimizin yolunu tuttuk gidiyoruz .

    Yuvamıza döndük artık ,
    Abim yine her zaman ki gibi evin terasında kuş yakalama peşinde babamın ona yapacağı süprizden habersiz .

    Annem memleketten getirdiğimiz çuvalları açıyor sağa sola mutfak düzenine göre yerleştiriyor

    Annem elime pestil iliştirdi bizim oraların pestil ve kömesi meşhurdur ( şiddetle tavsiye ederim ) ben onu yiyorum abim ne gelmiş gitmiş diye bakıyor .

    Babam gelin güvercinleri kutudan çıkartalım dedi.
    Benim öyle güvercin e kuş a hevesim yoktur
    Ama abim canını verir bu konularda farklı bir bağımlılığı var

    Bunu duyan abim yerinde durur mu kudurmaya başladı.
    Ben açayım. Ben çıkartayım diye
    -Aman dikkat et kaçmasın
    Uçup gitmesin diyerek evin terasında küçük bir oda var depo olarak kullanılan 2 çift güvercin i getirdik koyduk oraya yemiydi suyuydu
    kapısı kapandı babam açmayın burayı çıkmasınlar sadece yemini suyunu verin bir kaç gün alışsınlar dedi .

    -ABİM artık güvercinlerle nasıl bağ kurduysa nasıl bir heves varsa
    Güvercin aşşağı güvercin yukarı
    Sabahın ilk ışıklarında güvercinlerle
    Okula gitmeden güvercin
    Okuldan kanter içinde koşa koşa güvercin
    Artık güvercinler alıştırılmıştı hanemize
    Taklacı güvercinler gök yüzünde yükseklere tırnanıp takla ata ata süzüle süzüle inerlerdi aşşagıya bazen de komşuların evlerine konarlardı yada evlerin etrafındaki kavak ağaçlarına bazende garip bir şey olurdu .
    Güvercin sürekli takla atardı hiç durmaksızın
    Ve kendini yere atardı bir süre bekler sonra normale dönerdi .
    Abim in günleri güvercin sevdalarıyla geçmeye başladı
    Artık abimi çatılardan topluyorduk
    Abi düşersin adamın umrunda değil
    Oğlum in aşşagıya !!!
    Yok sürekli çatılarda güvercinler kovalanmaya başladı artık belli iş çığrından çıkıyor. Annem. Sürekli kızıyor ne dir senden çektiğim. Bak oda çocuk omu abi sen mi abi bilemedim ben diye . Yer yer abimin çatılardan düşüşleri ,
    Yada kiremitli çatılara çıkmaya çalışıp kiremitin kafasına düşmesi artık bıktırmıştı evladını sürekli bir yerinde hasarla gören annemi .

    Bir akşam oturuyoruz komşular geldi ev baya kalabalık sohbetler havada uçuşuyor çaylar
    Köyden getirilen pestil köme ikram ediliyor .

    Komşumuz babama dönüp abi senin bu ufak varya bu ufak çok fena. Ne zaman çarşıya gitsek selekler işhanında bir bisikletçi var bizi sürükleye sürükleye oraya götürür bisikleti satan adamla pazarlık ederdi her hafta fiyatı aşşağı çekerdi babam gelecek gelince bana bisiklet alacak kaça bu bisiklet diye bizde utancımızdan dükkana gidemez uzakdan seyreder gülerdik dedi.

    Babam sarıldı alayım oğluma bisiklet diye ,
    Beni bir sevinç sardı herkes bak baban alacak sana bisiklet diye tebrik etmeye başladı beni .

    Tabi sevinçden uyuyamadım hayallere kapıldım. Hangi renk alayım Sepetide olsun mu bisikletime parçaçıdan hangi süsleri alayım yıldız olandan mı yoksa boncuklardan mı ??

    ( sizce hangi renk bisiklet vede hangi süslerden almalıydım ) yorum bırakın lütfen .

    Hayatımız derede akan su gibi akıp gidiyor Abim bir alev topu yerinde durdurmak ne mümkün babam bisiklet dedi ya ertesi gün hafta sonu günlerden cumartesi
    Abim mahalle meydanında arkadaşları ile misket oynamış bütün herkesin misketlerini kazanmış arkadaşlarından birinin bisikletini. Misket karşılığında kiralayıp eve gelmişti
    Bana gel hadi bin önüme gezelim dedi bende koşa koşa hadi hadi çabuk annem görmesin dedim .
    Bindik büyük beldesan marka boynuzlu direksiyonu olan bordo renkli bir bisikletti
    Bindik bir taşın yanında abiminde boyu yetmiyor
    İncecik demir üstüne oturdum bende. Abim yarım pedal yarım pedal sürüyor derken hızlanmaya başladı abim konu nesne canlı araç gereç ne varsa dibine kadar yaşamak isteyen bir insan hep böyle olmuştur
    Bu arada mahalle yolları ince asfalt dökülmüş üzeri mucur Oraya sürdü buraya sürdü derken beni artık korku sarmaya başladı ama birşeyde yapmıyorum direksiyonda abim var çünkü. Nasıl olduysa abim bir fren yaptı biz kendimizi yerde bulduk .
    Abim birşey oldumu derken yanıma geldi abimin suratına bir baktım gülmeye başladım dişinin biri Malesef kırılmış 😂 birazcık kan
    Tabi sonra bizi korku saldı gittik bisikleti verdik abim kimseye çaktırmıyor dişinin kırıldığını

    Ama birşey unutuyor Böyle şeyler ANNEMDEN hiç kaçmadı 🙄
    Annem bir çok annenin güdümlü terliği gibi. Özel güdümler içeren güdümlü süpürgesi vardı hep derdi süpürgenin kokuyla (ucuyla sarı çalı süpürgesi ucu yumru ) döverim . Nispeten öyle de oldu evire çevire dayağı yedik kurunun yanında yaşda yanmıştı .

    Efendi uslu durmamanın zararlarını yaşamaya başlamıştık o günden sonra .

    Babama bisikleti aldırmaya çalıştım ağladım zırladım günlerce babam alma niyetinde ama annem engel. Bak düştü dişlerini kırdılar al al düşüp kolunu bacaklarını da kırsınlar diye hayıflandı e normal annem abimden çok çekince kadın napsın bizim bisiklet işi yalan oldu babam almadı ama ben inat etmiştim bisikleti ne yapıp edip alacaktım. Gidip süslerini vik vikkk eden ördek kornasını da alıp takacaktım .
    Düşünmeye başladım sıfır gıcır gıcır bisiklet çok para okadar harçlığım yok ne yapmalı

    Bisiklet alabilmem için bir gelir elde etmem lazım .
    Babamla inşaat A giderdim okula gitmediğim için İnşaatta bana çay demlemeyi öğrettiler ustalara ara ara çay demleyip götürüyorum ustalardan biri valan havu mıhları toplayıp sat hurdacıya da parasını git çikolata al dedi
    Aslında güzel fikirdi aklımda yattı bisiklete giden yol açılmıştı bir anda

    Bir iki üç şurda da Burdada derken ben 2 çuval kadar çivi topladım koşa koşa o ustanın yanına gittim dedim amca ben çivileri topladım kime satacağız gel bakalım ne kadar toplamışsın diye çuvalların yanına gittik usta çuvalları görünce vay babayın ağzına ha bunları sen mi topladın diye şaşırmıştı dur hele ben bi hal yolunu bulurum malzeme almaya giderken götürür satar parasını da sana gönderirim babanla dedi

    Sevinmiştim birşeyleri başardığım için ama belimde çok ağrıyordu sürekli eğil kalk yapmakdan belki bir kaç bin kere eğilip kalmıştım onu yapmak zorundaydım da o BİSİKLETİ almak için .

    Hava karar maya yakın dediler paşa yap bir çay İçek toparlanak mesai bitsin yeterdaaaa

    Yaptım çayı herkes üstünü değişiyor çivi keser önlükleri çıkartılıyor

    O usta babama döndü maşallah ne güzel evladın var işi buyur git dönüp arkana bakma bilki elinden gelenin en iyisini yapar Allah bağışlasın çivi toplattım o çivilerin parası habu deliiikanlının yevmiyesi PARASI ONUN HABERİNİZ OLA çaylar içildi arabaya binildi evlere gidiliyor

    9.BÖLÜM HAYALLERİME KOŞMAK ZORUNDAYIM .!!!!
    Devam edecek ...
  • 185 syf.
    ·4 günde·6/10
    Zülfü Livaneli'den okuduğum 4. kitap "Son Ada". Dört kitabını okuduktan sonra yazar hakkında üç beş kelam etsem ve bunu biraz da eleştirel (olumsuz eleştiri) kabilinden yapsam sanırım yazara haksızlık etmiş olmam.

    Livaneli; olayları kurgulamada, hikâyede akıcılığı ve merak unsurunu yakalamada son derece başarılı. O yüzden kitapları kolay okunan cinsten. Bu kitabı toplumsal/siyasi okumalara da son derece müsait. Yalnız her kitabında hissettiğim şey bu kitapta da yakamı bırakmadı. Bir şeylerin eksikliği... Ve artık onun adını koyabiliyorum: edebî bir dil ve karakter derinliği.

    Bundan sonra yazacaklarım şahsi düşüncelerim olduğu için sevenleri gocunmasın lütfen!

    Livaneli'nin kuvvetli bir edebî dili yok. Anladığım kadarıyla böyle bir derdi de yok galiba. Onun için bir Ayfer Tunç, bir Hasan Ali Toptaş ya da İhsan Oktay Kanar tadı alamıyorum onun kitaplarından. Biraz da dil ile oynayan, ifadelere takla attırıp üslûba kafa yoran ve dilin imkânlarını zorlayan yazarları sevdiğim için galiba, Zülfü Livaneli bana yavan geliyor açıkçası. O yüzden de hep bir eksiklik hissiyle kalkıyorum okuduğum her kitabının başından.

    Gelelim ikinci hususa... Karakterleri derinlemesine ele almada da pek bir incelik göremiyorum onun eserlerinde. İnsan ruhunun labirentlerinde gezintilere çıkartmıyor okuyucuyu. Karakterlerin hikâyelerini ve değişimlerini ustalıkla ele al(a)mıyor ve bu yüzden de onlarda kendimi bulamıyorum. Karakterler daha çok düz bir çizgide ilerleyen ve adeta "siyah-beyaz" ekseninde gidip gelen yapıda. Bu da onların hikâyelerine bir yerlerde eklemlenmeyi güçleştiriyor.

    Bu kitapta da yukarıda değindiğim iki hususta beklediğimi bulamadım. Konu güzel, ele alış, olay akışı ve kurgu güzel ama o dil ve karakter derinliği yine yok. Başından sonuna düz bir yolda ilerliyor roman ve öyle de bitiyor. Hızlı okunuyor, eleştirisini yapıp mesajını veriyor ama ondan daha ötesine geçmeyi başaramıyor fikrimce.

    Bu kitapla birlikte yazarla kan uyuşmazlığı yaşadığım ayyuka çıkmış oldu. Bazı şeyleri çok da zorlamamak lazım olduğu için bu kadarla iktifa etmek yeterli sanırım. Vesselâm...
  • 352 syf.
    ·8 günde·7/10
    Tarihimizin bir bilinmeyenine, Birinci Dünya savaşı ve Kurtuluş Savaşı'ndan sonra yapılan "MÜBADELE" hakkında bir öykü. Yüzlerce belki de binlerce yıldır yaşadıkları yerlerinden ve yurtlarından koparılarak hiç bilmedikleri topraklara, hiç bilmedikleri bir ülkeye gönderilmek pek çok haksızlık, zulüm hatta ölüme de ol açmış. O yılları yaşayanlar dışında pek kimse bilmez, tarihimiz incelenip yazılmadığı için. Bizim için tarih maalesef savaşlar, kahramanlıklar, fethedilen ülkeler, düşürülen kaleler, yakılıp yıkılan, ganimet elde edilen şehirler demek. Tarihin bu hoş olmayan, hatırlanmak isteneyen tarafı hep görmezden gelinir nedense. Bu arada Tacettin'in sevgisinin hakkını verememesi, pısırık, kişiliksiz davranışlarıyla, sonunda da risk almayı beceremeyip "kaderimiz buymuş" diyen içimizden bir çok kişiyi sembolize ettiğini de vurgulamak lazım.Hasret gibi büyük bir esaret altına girmek yerine ölümü tercih eden Tacettin hepimize ders olacak nitelikte.
  • Hz. Musa Aleyhisselâm, bir gün münacatları esnasında «Ya Rabbî! Cennette benim arkadaşım kimdir, bana göster.» diye iltica eder. Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri:
    - Ya Musa! Filan şehirde, filan çarşıda ve şu şemail ve isimde bir kasap vardır. O kimsedir, diye ilham eyler.

    Hz. Musa Aleyhisselâm hemen hareket eder ve o kasabı bulur. Dükkânının karşı tarafında, bir miktar seyrederek ahvaline vâkıf olmak üzere oturur. Görür ki gayet gaddar ve zalim bir kimsedir. Sattığını hep eksik tartmaktadır. Hz. Musa'nın hatırına, bu kimse bana nasıl arkadaş olabilir, her halde o başka bir kimse olması lâzımdır, diye gelir. Tam o esnada Hz. Cebrail gelerek, o kimsenin olduğunu haber verir.

    Hz. Musa Aleyhisselâm akşama kadar dükkânın önünde oturur ve akşam olunca, kasap bir miktar et alarak elindeki zembiline koyar ve evine gitmek üzere iken, Hz. Musa: «Ya kasap, beni misafir kabul eder misin? diye sorar. Kasap da «Buyurun, sizin gibi muhabbetli misafiri asla görmedim. Bu gece hizmetinizle şerefleneyim.» der ve beraberce giderler. Hemen Hz. Musa Aleyhisselâmm önüne yemekler koyar ve «Ey mübarek zat isterseniz siz yeyin. Şayet beraber yiyelim derseniz, bir miktar beklemeniz lâzım gelecek. Zira benim çok mühim bir işim vardır, müsâdenizle onu yerine getireyim.» der. Ve getirmiş olduğu eti iyice pişirip, evin köşesinde asılı bir zembıM aşağıya indirir. İçinden son derece küçük ve zayıf bir kadın çıkarır. O'nun ağzına yavaş yavaş eti verir. Karnını doyurduktan sonra altını da temizler ve tekrar yerine asarak Hz. Musa Aleyhisselâmın yanına gelir. Özür dileyerek birlikte yemek yemeye başlarlar.

    Kadına yemek yedirirken kadının dudakları bir kaç defa hareket etmiş ve konuşur gibi olmuş. Bu hali Hz. Musa Aleyhisselâm farketmiş olduğu için o kimseye:

    - Ey kişi, bu senin annen midir?

    -Evet, annemdir. Çok ihtiyar ve mecalsizdir. Her gün böylece dükkândan geldiğim zaman hizmet ederim.

    - Yemek yedirirken dudakları kıpırdadı. Sözü anlaşılır mı?

    - Evet anlaşılır. Her ne zaman, karnını doyurup hizmetini yaptığımda «Ya Rabbî, bu oğlumu cennette Musa'ya arkadaş eyle.» diye dua eder.

    - Ey kimse! Sana müjdeler olsun kî, annenin duası dergah-ı izzette kabul oldu. Musa benim, der ve ilham-ı ilâhî ile oraya geldiğini söyler.

    O kimse de çok sevinir ve bütün günahlarına tevbe ve istiğfar ederek ibadet ile meşgul olmaya başlar.

    Böylece annesine yapmış olduğu hizmet sebebi ile, salihler zümresine dahil olur.
  • 288 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    En son hangi kitabimin ustune bu kadar not aldim,altini bu kadar cizdim hatirlamiyorum.Ufkunuzu genisletecek bilgi yüklü bir söylesi.
    Insana kendini sorgulatiyor kesinlikle,megerse ben bir hicmisim dememek elde degil.
    Degisik sehirler,kitaplar,müzikler ve müzeler hakkinda harika notlar aldigimi düsünüyorum.

    Mesela,Sule Gürbüz kitaplarini okumak icin sabirsizlaniyorum.
    Yeni bir dil ögrenme istegim hep vardi,daha da artti.
    Isfahan’a karsi derin bir merak duydum,keza Semerkand icin de gecerli.

    Seyahate bayilirim, “Para biriktir,kenarinda üc bes kurusun olsun lazim olur.” diyen komsu teyzelere inat gezmeye devam :)

    “Şimdiki gençlere söylüyorum, zahmetten kaçmayın.Tren mi var, atlayın; yol mu var, gidin. O yaşlarda yeni yerleri görmenin zevki başkadır. Tecrübeyle görmek de güzeldir ama gençlik enerjisiyle dolaşmak bir başkadır.”

    Ilgimi cekmeyen bölümlerde oldu elbette,o kisimlari okurken zaman zor akti.Ama genel olarak haddim olmadan tavsiye edebilirim :)
  • Kaç zamandır hep kendime soruyorum vicdanın insan yaşamı üzerinde nasıl bir etkisi vardır? Bu soruma ara sıra kısa cevaplar alıyorum. Ama istediğim cevabı tam olarak bulmam için daha zamanım var. Bugün biraz daha iyi anladım vicdanın etkisini. İnsanın vicdanı olan olayları akıl ile beraber kalbe gönderiyor. Eğer sadece akıl devrede ise kalbin bizi yönlendirmesi eksik kalır. Ne gibi ? Mesela aklım ile küçük çocukların hatta hiç doğmamış bebeklerin bazı bencil insanların istekleri ve çıkarları yüzünden ölmesi, çocukların aç kalması,annelerinin babalarının ölümüne şahit oluşunu, cesetlerinin molozlar altında çürüyor olduğunu bilir bu bilgiyi kalbime iletirim ama vicdan denen ve her insanın fıtratına doğuştan derç edilmiş olan mizanım buna duyarsız ise benim yaşamım da eksiktir. Vicdanım aklım ile aktif olduğu zaman aç ,kimsesiz, düşkün, evsiz,yurtsuz,ümitsiz en basitinden susuz kalmış bir hayvanı gördüğüm zaman nasıl olsa ben onlardan değilim,benim her şeyim tamam deyip aklım ile kalbim ile bağlantı kurmam. Ben o insan veya hayvan için ne yapabilirim, onların bu durumda olması ve önünden geçip giden insanların niye bir şey yapmadığını aklım ve vicdanım ile sorgular kalbimi bunlara göre yönlendiririm. Vicdanın aktif olmadığı zaman aynileşiyorsun. Hiç kimseden farkın kalmıyor. Hayat tarzınla herkesten farklı olmaya çalışıyorsun. Ama bir bakıyorsun hiçbir farkın yok. Çünkü sen sadece nefsinin istekleri ile hareket ediyorsun. Senin onlardan farklı olman demek sadece kendini değil diğer insanları da görmen demektir. Vicdanın yapılan zulümlere, ölen insanlara;kimsesiz,yaşamasız bırakılan çocuklara duyarsız kalıyorsa senin manevi bakımdan kendini sorgulaman gerektiğini gösterir. Belki de vicdanımız duyarsız değildir. Gölgelenmiştir. O gölgeyi kaldırmak bizi biz yapacak, insanlığımızı bize verecektir. Sorgulamak,aramak ve bulunca uygulamak lazım.