• Bu yazı size bir suç armağan ediyor.

    Sanırım Stefan Zweig’ı pek okumadınız, zaten şu sıralarda pek moda değil… Eğer, Zweig’ı okusaydınız, onun bu yazının başlığının tam tersi bir başlık taşıyan muhteşem hikâyesini bilirdiniz… Hani şu ‘Meçhul Bir Kadından Mektuplar’ isimli şaheserini.

    İnanın, o hikâyeyi çok severdiniz.

    O, her kadının içinde saklı olan ‘meçhul bir kadın’ olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.

    Zweig’ın karısıyla birlikte intihar ettiğini de bilmiyorsunuz tabii.

    Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz.

    Dünya Savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü… Halbuki o sıralarda, Latin Amerika’da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi.

    Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi.

    'Ne kadar aptalca, ' demeyin ne olur, beni çok kırarsınız.

    Zweig’ın karısının niye intihar ettiğini ise hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa kocasını ölüme gönderirken yalnız bırakamadığı için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi?

    Bütün yazarlar ölüme karşı Zweig gibi davranmaz elbet.

    Zweig’ın görmeye tahammül edemediği savaşa Hemingway gönüllü gitmişti.

    Eğer ikisi de bugün Türkiye’de yaşasalardı, Hemingway Güneydoğuda bir savaş muhabiri, Zweig İstanbul’da kendini vurmak için elden düşme bir tabanca arayan mutsuz bir yazar olurdu.

    Graham Green buralarda olsaydı, istihbaratçıların, teröristlerin, kaçakçıların ortaklaşa gittikleri, sınır yakınlarında bir kerhanenin romanını yazardı.

    John Le Carré, Türk, Alman ve Amerikan casusları arasında geçen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, ikili çalışan casusların psikolojisini anlatır, savaşsız ve düşmansız bir ortama kavuşan gelişmiş dünyanın, kendisini konusuz bırakan sıkıcılığından Türkiye sayesinde kurtulurdu.

    Savaş ve ölüm, yazarların ilgisini çektiği kadar kadınların da ilgisini çekiyor mu sizce?

    Avrupa’nın, PKK’yı desteklemekten vazgeçerek, PKK’yı güçsüzleştirirken Türkiye’deki darbe sevdalılarını da güçsüzleştirmesi günlük tartışma konularınız arasında mı?

    Eğer içtenlikle konuşursak, bunlarla çok da fazla ilgilendiğinizi sanmıyorum.

    Aşk sizin daha çok ilginizi çekerdi.

    ‘Acaba beni seviyor mu’ sorusu, ‘savaş çıkacak mı’ sorusundan daha heyecan verici gelirdi size.

    Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de ‘yeteri kadar sevilip sevilmediğinize’ takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiçbir kadın ‘yeterince’ sevilemez. Sarah Bernard, boşuna 'Aşk oburluktan ölür, ' demiyor.

    Biliyor musunuz, Tanrı erkeklere ‘yaşanan günü’, kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etti.

    Siz yaşanan anla pek ilgilenmezsiniz, geçmişin hesaplaşması ya da geleceğin endişesi vardır sizde. Onun için size ‘o an’ hiç yetmez. Siz geniş bir zamana yayıldığınız için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

    Zweig gibileri ise ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar.

    Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer.

    İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazan da aşklarıyla doldururlar.

    Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Yazarların, nasıl yazı yazdıklarını incelediği bir denemesi var.

    Müthiş bir tevazuyla kendini de sıradan insanlar arasına koyarak şöyle diyor:

    'İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.'

    Yazarların da herkes gibi yaşadığını, herkes gibi giyindiğini, herkes gibi dolaştığını anlatıyor.

    'Bizim yaptıklarımızı yaparlar, ' diyor, 'sonra da masanın başına geçerler ve bizim yapamadığımız bir şeyi yapıp yazı yazarlar.'

    Aklına su soru takılıyor elbette!

    Bize bu kadar benzeyen insanlar bizim yapamadığımız bir işi nasıl yapıyorlar?

    Zweig’a göre, bir yazar yazı yazarken kendisinden başka bir şey oluyor. Ne yaptığını aslında kendisi de fark edemiyor.

    Yazıyı yazdıktan sonra, ona yazıyı nasıl yazdığını sorsanız, o size, ‘işlediği cinayeti bilmeyen bir katil’ gibi bakacaktır.

    Aynı sizin kimliğiniz gibi, yazının nasıl yazıldığı da meçhul kalıyor.

    Meçhul kalan yalnızca bu değil ki…

    Dağlarda birbirlerini öldürenler, bir insan öldürürken ne yaptıklarını biliyorlar mı, bir insan başka bir insanı öldürürken tam manasıyla kendinde mi? Herkes gibi âşık olan, herkes gibi seven, herkes gibi gülen biri, tüfeğini bir insana çevirdiği anda hâlâ kendisi midir, yoksa o anda başkası mı olur?

    Cinayetin, yazının ve aşkın arasında garip bir ortaklık var gibi.

    Bu üçünü de yaparken insanlar kendilerinden başka biri oluyorlar.

    Âşık olan biri, kendinin âşık olmayan halinden ne kadar farklı.

    Cinayeti işleyen, öldürmediği andaki kimliğinden ne kadar uzak.

    Yazıyı yazan, yazmadığı zamanki yapısından ne kadar değişik.

    Bir insanin, kendinden başka biri haline geldiği anı çok merak ediyorum. Tüfeği kaldırdığı, kalemi tuttuğu, özlemden yandığı anda ne değişiyor içinde?

    Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum.

    Biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak.

    Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zweig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini.

    Siz Yesenin’i de bilmiyorsunuz.

    Ben bütün bunları, size anlatabilmek için biliyorum.

    Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdi. Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten.

    Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu:

    'Bilmiyorum niçin bana su Yesenin rezili
    Bilmiyorum bana şu şarlatan diyorlar.'

    Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevemediler.

    Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne aşık oldu. Onun peşinden dolaştı durdu dünyayı.

    Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı.

    İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini.

    Biliyor musunuz, mutlu yazar pek yoktur.

    Mutlu katil ve mutlu âşık pek olmadığı gibi.

    Mutluluk daha sıradan olanlara mı nasip acaba, yoksa daha sıradan olanlar mutsuzluğa daha kolay mı dayanıyor.

    Siz soruları seversiniz, bütün kadınlar gibi… Cevapları sanki sorular kadar sevmiyorsunuz, sanki cevapsız soruları keşfetmenin peşindesiniz.

    Erkekler cevapları arar, siz soruları ararsınız.

    Siz sorularınızla huzursuz, erkekler cevaplarıyla SIKICIDIR.

    Huzursuzluklarınız ve huzursuzluğunuza duyduğunuz merak, aşkı doğurur.

    Siz Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Zweig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şairi olan Kleist’in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için:

    'Bazan, ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.'

    Yazdığı kitaptaki gibi, ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de.

    Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.

    Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor.

    Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum.

    Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor.

    Siz ise… Evet, biliyorum, siz mutlu bir gelecek var mı, diye merak ediyorsunuz. Ve, hep aynı soruyu soruyorsunuz kendinize:

    'Ne olacak? '

    Dağınık kaşlarınız altında ışıldayan gözleriniz her yerde bu soruyu yaşıyor.

    Zweig öldüğü ve ben âşık olduğum sürece mutlu bir gelecek var.

    Zweig ölerek, ben âşık olarak, kendi geleceklerimizi yaksak bile…

    Ahmet Altan
  • 142 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle yazıyı okuyacaklar için, kafa karışıklığı oluşturur isem kusuruma bakmayınız ve en iyisi kitabı da okuyunuz.


    Yaşam nedir?
    Herkes buna farklı yollar ile cevap verecektir. Örneğin: Bir nefes alma ile başlayıp, o nefesi yıllar yılı kullanarak en sonunda tüketip karanlığa gömülme...
    Sonuç hep aynıdır tanımlar farklı olsa da. Sonunda ölüm vardır. Tüm canlılar ölüme hatta cansız varlıklar da yok olmaya mahkumdur. Sonsuzluk kavramı mümkünatı olmayan bir şeydir. Biz sonsuza dek yaşamın olmasını istesek dahi koskoca yıldızlar bile belli bir süreç sonunda yok olup karanlığa gömülüyorsa biz ne hakla sonsuzluğu düşünebiliriz ki?


    İnsanlığın ilk varolduğu andan itibaren devamlı olarak bir şeyleri keşfedip öğrenmesi bilincin ne kadar harika bir şey olduğunun göstergesidir. Küçücükken eli sıcak sobaya değen bir çocuk o acıyla tanışarak, aynı şeyi tekrar yapmaz yahut bu şeyle tekrar karşı karşıya kaldığı zaman geçmişte yaşadığı acıyı anımsar. Bu bizim bilincimize işleyen, öğrenilmiş durumlardan sadece bir tanesidir. Bunun örnekleri arttırılabilir. Bu konuya burada şimdilik bir ara vererek başka bir konuya değinmek istiyorum: İyi ve kötüye...


    "İyi nedir?" sorusunu duyunca "Kime göre? Neye göre?" düşüncesi gelmesi akla çok normaldir. Görecelidir çünkü. "İnsanın yaşamış olduğu tecrübeler ile beraber hayattan beklentileri, istekleri ve bu doğrultuda harekete geçmesi ile paraleldir." denilebilir.
    Kötü ise iyinin olmayışıdır. Kötülük ile başka birçok kavram da beraberdir. Bundan önce şunları ekleyelim: İyi diye bahsettiğimiz belli başlı davranışlar vardır. Yardımseverlik, cömertlik vb. Bunlar hep kişinin kendini rahatlatmasıdır aslında. Birine yardım ederim o kişi mutlu olur ve "ben"de onun "ben"den dolayı mutlu olduğunu gördüğümde haz duyarım. Bu beklenilen bir durumdur. Peki ya beklentilerimiz gerçekleşmez, isteklerimiz olmaz ise? Bu durumlar beraberinde arzularımıza ters düşen eylemler ile sonuçlanır. Böylelikle içimizde bir acı hissederiz, eksiklik duyarız. Bu eksikliğin olmadığı kişiler ile karşılaştığımız zaman ise devreye "kıskançlık" girer. Başkalarının da acı çekmesini onların da aynı şeyleri yaşamasını isteriz. Bu da kendi acımızı azaltır ve üstüne başkalarının acısından haz duymamıza sebep olur. Şimdi böyle bahsedince "yok ya ben öyle değilim." diyenlerin olduğuna eminim. Halbuki bunu zaten kimse kabul etmez ancak birçok kişinin farkında olarak ya da olmayarak yaptığına şahidiz. Tarafımıza yapılan bir kötülük olduğunda ise içimizde oluşan kin ve nefret duyguları ile "intikam" gibi alçak bir istek oluşur. Bu durumdan üstelik bir de zevk alırız. Canımızı yakanın canının yanması haz duygusu oluşturur. Tüm bunları alt edebilir miyiz peki? Elbette mümkündür; fakat o yüceliğe erişebilmek herkesin harcı değildir ne yazık ki...


    Sevgiye gelelim...
    Herkes birilerine sevgi duyduğunu iddia ediyor. Ama altına bakmak kimsenin aklına gelmiyor bu duygunun. Örneklerle gideyim:

    Sevgiliniz var. Tabiki seviyorsunuz yoksa neden ilişkiniz olsun ki. Hazır da sevgililer günü yaklaşıyor. Hediye beklemiyor musunuz? (Başka mevzular da var bu konu ile ilgili ama şu an konumuz sevgi.:))
    Durun daha basite inelim:
    Sevgiliniz için "bana mesaj atsın devamlı beni arasın" "Neden haber vermiyor?" Artık hatta tuvalete giderken bile haber verilmesini isteyecek düzeyde isteklerin olması nedir? Bunlar hep beklentidir. Bencilliktir!
    Bencilce kendi hazlarını giderme ihtiyacıdır. Bunu sevgi diye adlandırarak, aslında ego beslenmesini sağlamaktır. Bu bencilce olan sevgidir.
    Arkadaşlık ilişkileri, aile ilişkileri vb. hepimizin içinde bulunduğu birçok ilişki aslında çıkar üzerine kuruludur ve bencillikten öteye gidememektedir.


    O zaman nedir asıl sevgi?
    İçinde merhamet olan sevgidir. Karşısındaki kişinin hem sevincini hem acısını paylaşabilmektir. Özellikle de acısını...

    Karşısındakinin rahat olmasını, acı çekmemesini istersin. Onun hissettiklerini içselleştirir duyumsarsın. Kendini onun yerine koyar, sanki onun bedenindeymiş gibi yaşadığı acıyı yaşar, hissedersin. Bu şekilde de ona acıma ve merhamet duyarsın. Onun acı çekmesine engel olmaya çalışırsın. Yeri gelir onun için kendini feda edebilirsin. Bu da seni sevgiye götürür. Bu duygu sayesinde de sevdiğin kişiler ile arandaki engeller kalkar, duvarlar yıkılır. Bambaşka bir durumdur bu içinde hem acıyı hem sevgiyi barındıran...


    Pekala gelelim öfkeye...
    Hiç mi öfke duymayız?
    Elbetteki birçok sebepten dolayı öfke duyabiliriz. Bunu aşmanın en önemli yolu ise "vicdan"dır. Vicdanımızın sesi ile birlikte bu şu şekilde atlatabiliriz:
    Karşınızdakine büyük bir öfke ve nefret duyduğunuzda o kişinin hem fiziksel hem de ruhsal olarak kötü bir durumda olduğunu hayal edelim. Belki hasta olduğunu belki ölümcül bir durumla karşı karşıya geldiğini örnekler arttırılabilir. O an aklımıza ne geliyorsa. Bu durumda ona acıma hissederiz. Merhamet duyarız ve bu şekilde öfkemiz sönebilir.

    " Çünkü merhamet öfkenin panzehiridir."(Sayfa 120)

    Son olarak adaleti ele alalım.
    Şu alıntı ile devam etmek istiyorum:

    #40731798

    Gerçekten de böyle değil midir? Adaleti isteriz ama elimizi taşın altına koymayız. Başkalarından beklersiniz adaleti, kendinizi geriye çeker car car geriden bağırmakla yetinirsiniz. Üstelik bu tarz kişiler genelde sadece kendi çıkarlarına uygun adaletle meşgalelidir. Mesela kendi düşüncesinde olmayan kişilere karşı gayet gaddar ve acımasız olurlar. Adalet sadece kendileri için vardır. Gözlerini kin ve nefret bürümüştür kendi düşüncesine zıt olan kişilere karşı. Çünkü vicdanları kararmış, paslanmış, hatta örümcek ağlarla örülmüştür sesi dinlemeye dinlemeye...

    Kitap boyunca devamlı aklıma gelen Nilgün Marmara alıntısını da eklemek istiyorum:

    "Herkesin vicdanı kendi polisidir!"

    Sonuna gelebildim sonunda. Daha anlatılabilecek öyle çok anlam var ki... Bunun için kitabı okumanız daha yararlı olacaktır. Sonuçta ben kendi algılarımla sınırlıyım. Herkesin algısı farklı ve ele alacağı unsurlar değişkendir. Kendimden parçalar bulduğum bir kitabı daha devirdim ancak bilgi ile çoğaldıkça acı da artıyor. Bunu göze alarak okuyunuz ve korkmayınız.
    Sevgilerimle...
  • Okuduğum kitaplar arasında mukayeseler yaptım ve son bir yılda ancak okumayı sevdiğim kitapları seçebilmeye başladığımı fark ettim .İyi kitapları anlamanın yolu kötü kitapları da okuyabilmekten geçiyor .Yine de naçizane fikrim yaş kemale erince daha seçici olmaktan yana . 'Aceba bu kitabı okusam mı (?) diye kararsız kalanlara kitabı beğenip beğenmemekle ve incelemelerle yardımcı olabiliyoruz ben de şimdi tavsiye edeceğim ve zaman kaybı olduğunu düşündüğüm kitapları listelemek istedim.

    Mutlaka Okunması Gerektiğini Düşündüğüm Kitaplar:

    *SAVAŞ ve BARIŞ (dünya tarihini etkileyen olayları öğrenebilmek için)
    *ANNA KARANİNA ( dönemin sosyo-ekonomik yapısı, inanç -inançsızlık ikilemi arasında bocalama, yasak aşkın ruha ve topluma verdiği zararı farkedebilmek için)
    *KREUTZER SONAT ( kadın-erkek ilişkilerinde ahlak çöküşünü,evli çiftlerin haklılık savaşının aile huzurunu nasıl yitirdiğini görebilmek için)
    *MONTE KRİSTO KONTU (kendi kendime alıp okuduğum ilk kitaptır halen en sevdigimdir ve benim için özeldir, yeniden farklı bir yayın evinden okuyacağım daha ne kadar sevebilirim :)
    ( fazla güvenin ihanete yol açabileceğini hesaba katabilmek için ,arkadaşlık ve aşkın her zaman mutluluk sadakat getirmediğini anlamak, küllerinden doğabilmek ama bunu intikam için harcayınca mutluluk vermediğini fark etmek için )
    *SUÇ ve CEZA ( insanların cezayı kesmenin kendi iradesinde olmadığını bilmeleri için iyi de kötü de olsa başkasının hayat hakkını kendin almaya kalkmaman için )
    *YERALTINDAN NOTLAR ( psikolojik çöküşleri sezmek için)
    *BEYAZ DİŞ ( insanlar kadar hayvanların da bu dünyada yaşama hakkının olduğunu görebilmek için)
    *ÖLÜ CANLAR ( sonunu kendimizin hayal gücüne bırakıldığı çünkü tamamlanmamış bir eser yine de kendin bir son seçebiliyorsun ben öyle yaptım , sevimli karizmatik görünen insanların iç dünyasını irdeleyebilmek için)
    *BABALAR ve OĞULLAR ( özellikle üniversite hayatına atılan gençlerin aile ve çevresinden kopup yeni düşüncelere sahip olmaya başlaması kişilik bunalımları , kuşak çatışmalarını anlamak için)
    *GORİOT BABA ( kendi çocukların bile olsa fazla tavizin yalnızlığa sevgisizliğe kimsesizliğe sebep olabileceğini bilmek için)
    *İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ ( savaşların insan hayatına verdiği huzursuzluk , sevginin fekadarlık gerektirdiğini anlamak için)
    *SEFİLLER ( ufak bir suçun cinayetten bile ağır cezalara neden olabileceğini , hayat mücadelesini görmek için)
    *NÖTRE DAME'İN KAMBURU ( sevgi , fedakarlık , güzellik, çirkinlik insan hayatına verdiği yönü bulabilmek için)
    *MADAM BOVARY ( hayal dünyası , olduğundan başka hayatı isteme tutkusu , yasak aşklar ve ölüm)
    *MUHTEŞEM GATSBY ( kitabın sonu gibi özetleyim ; tek bir hayal uğruna bütün ömrü harcamanın pişmanlığı)
    *VADİDEKİ ZAMBAK ( yasak aşk tek bir kişinin değil ailelerin mutsuzluğuna sebep olur günümüzde kazanç gibi gösteriliyor ama bu sadece arsızlık bu kitap konusundan çok betimlemeleriyle güzel , doğayı bir de Balzac gözüyle görün)
    *BOŞLUKTA SALLANAN ADAM ( işten hep şikayet ederiz işsiz kalın asıl o zaman hayat ne kadar zor bir görün bu kitap bunu öyle güzel anlatmış ki )
    *AŞK ve GURUR ( evlenmek kolay ama gerçek aşkı bulmak zor her yıl farklı farklı yayın evlerinden tekrar tekrar okuduğum bir kitap ;erkeklere aşk için mücadeleyi, kadınlara aşkın büyüklüğünü öğreten bir kitap)
    *MİLENA'YA MEKTUPLAR ( sadece Kafka'nın yazdıkları olmasına rağmen kendiniz Milena gibi cevaplayabiliyorsunuz ,mektup değil bir roman ,edebi ruh ,biz nasılsın iyisin inşAllah yazarız, hep selam kelam gider mektuplarımız, oysa mektuplar edebiyatı yansıtacak en güzel sanat eseri olmalı)
    *ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR ( savaş ve felaketler içinde bile aşkın verdiği yaşam sevinci ,Hemingway mutlu sonlara düşman o kadar çok şey atlatır ama yine bir ölen olur , kendisi savaşın içinde yer aldığı için gerçekçi gözlemler sadece bir roman değil )
    *DON QUİJATE quijote ( modern romanın temeli , hayaller , iyi niyet , beceriksizlik, deyimler , ata sözleri dolu dolu bir kitap. Türk düşmanlığı vardır ama Cervantes 12 yıl Türklere esir olmuş ve kaçarken elini kaybetmiş kendince haklı nedeni var o açıdan bakarak okumak gerek diye düşünüyorum)
    *PASTORAL SENFONİ ( önce kendi ailene önem ver, bu kitabın benim için ana fikri)
    *AYRI YOL ( hastalıkta ve sağlıkta insan psikolojisinin değişimi ve karakterinin seçimlerinin farklılaşması , dünyaya farklı gözle bakma , cinsel tercihler vs )
    *DA VİNCİ ŞİFRESİ ( sanata dair karmaşık zeka tahlili, ucu açık serüven)
    *DİJİTAL KALE ( bol bol zeka testi niteliğinde)
    *NİETZSCHE AĞLADIĞINDA ( psikolojik ruhsal bakış açısı)
    *SİYER ( Salih Suruç'tan tercih ettim benim okuduğum 2 ciltti severek okudum, inanan inanmayan herkes tarafından okunmalı Hz. Muhammed dünya tarihine yön veren liderdir bu nedenle sadece müslümanlar değil herkesin okuması gerek diye düşünüyorum)
    *ŞU ÇILGIN TÜRKLER ( ne mutlu Türküm diyene)
    *ULYSSES ( mitolojiyi iyi bilmek gerek o kadar çok yeni kelime öğrendim ki ayrıca Dublin'i yıksalar bu kitap sayesinde yeniden inşa edilir)
    *TUTUNAMAYANLAR ( Ulysses tarzı bir kitaptır aynı anda iki hayat; biri zihninde, biri dış dünyanda .Düşündüğünle gerçek hayatın harmanlanmasıdır, bazen bu akıldan geçen konuşmamı yoksa şuan yaşanıyor mu dediğim çok oldu )
    *KAYIP ZAMANIN İZİNDE serisi ( 7 cilt)
    1-Swann'ların Tarafı
    2-Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde
    3-Guermantes tarafı
    4-Sodom ve Gomorra
    5-Mahpus
    6-Albertine kayıp
    7-Yakalanan zaman
    ( resim , müzik , mitoloji,kitaplar ve muhteşem betimlemeler, konusuna takılmayın öğrenecek çok şey var 3 ayımı dolu dolu geçirmeme neden olan seri ,iyi ki okudum)
    *GÜNÜNÜN SOLDUĞU AKŞAM ( siyasi bir kitap olarak bakmaktan ziyade her dönem gençlerin verdiği mücadele diye bakıyorum) sevdamız bir uzun bakış
    ey memleket, ey soylu düş
    ömrümüze girip oturdu kış
    bir gül idim derilmemiş
    daha gün yüzü görmemiş
    örselenip kırılmamış ...
    ne bu sürgün ne bu gidiş
    ey memleket, sevdalı düş
    katlimize ferman bu son gülüş)
    *ANA ( rus devrimi öncesi fakirlik her dönemde yoksulluğun zorluğu :(
    *NEHİRLER KIZIL AKAR ( insanların sadece parmak izlerinin farklı olduğunu sanardım oysa gözlerimizde bile bize özel bizi tanıtan hepimizde farklı dna kodumuz varmış )
    *UĞULTULU TEPELER ( saplantılı aşklardan uzak durmak için)
    *ŞEKER PORTAKALI ( çocukların hayal dünyası, maddi zorluklar, hayal kırıklığı bizim ''zıkkımın kökü'' kitabında balon kısmı asla aklımdan çıkmaz , her ülkede çocuk , umut, hayal kırıklığı benzerdir)
    *MARTI ( kendi bakış açını oluşturmak , özgürlüğe önem vermek için)
    *KÜÇÜK PRENS ( çocuklar için mi büyükler için mi yazılmış tartışılır ,kaç defa okudum bilemem yeniden de okuyacağım ,bence büyüklerin okumasına daha uygun, bizim bakış açımız çocuklardan daha sığ çünkü)
    *YABANCI ( olduğun gibi görünmek kaybettiriyor ,görmek istenilen gibi olmadıkça kurtuluş yok dedirtiyor)
    *SATRANÇ ( zihinsel körelmeden kurtulmak için ruhsal çöküş ve mücadele)
    *OLAĞANÜSTÜ BİR GECE ( yardım etmenin paylaşmanın hazzı )
    *ÖLÜ OZANLAR DERNEĞİ ( kalıplardan kurtulmak için )
    *UMUT IŞIĞIM (dibe vururken yeniden doğmak için )


    daha sonra okursan da olur okumazsan da olurlar
    sonra da zaman kaybı olduğunu düşündüğüm kitapları yazacağım .
  • Kırılgan ruha sahip insanlar, karşılarındaki insanları aynı kırılganlıkta zannettiği için, ‘Değil mi?’ ile biten cümlelere karşı ‘hayır’
    diyemezler, çünkü incitmek istemezler. Bu yüzden kendileri kolayca kırılıp parçalanırlar, incinirler. Hayır deme özürlüdür bu kırılgan ruhlular, hep bu yüzden başkalarına evet derken kendilerine hayır demiş olurlar.
    Uğur Aflay
    Sayfa 16 - Elpis Yayınları
  • Nerede o günler. İnsanı bulunduğu ortamdan ve atmosferden alıp uzaklaştırarak, içsel yolculuğa götüren şu şiiri dinleyerek okumaya başlayabilirsiniz. Ya da siz bilirsiniz.

    https://youtu.be/94gahPBPIqk

    Ömrümün altın çağı çocukluk yıllarımın olduğu zamanlardı. Çok güzel bir çocukluk geçirdiğim söylenebilir.

    Sabahları uyandığımda o bilindik ve bizleri uyandırma servisi gibi ayağa diken "var gevreeieğk" nidaları ile ayağa kalkar, sabah kahvaltılarımızın vazgeçilmezlerinden olurdu o meşhur peynir gevrek ikilisi. Bir de komşumuzun kendi imalatları olan boyozları vardı ki yanında yeni haşlanmış yumurta ile çılgın partner olurlar, bizlerin erken kalkmasında ki sarsıcı etkisini sönümlemesinde mutlak etkileri olurdu :)

    Nereden bahsettiğimi anladınız değil mi? Hani Herodot’un “Onlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular” demekten kendini alamadığı bir şehir olan İzmir.

    Zaten bir cümlede gevrek ve boyoz birlikte geçiyorsa bilin ki orada İzmir'den bahsediliyordur.

    Küçüktüm, epey küçüktüm. Bi bisikletim olsun istiyordum. Bu isteğimin babam da farkındaydı ama benim farkında olmadığım başka bir konunun da babam farkındaydı. Öyle herşey he deyince alınamıyormuş. Ne bilim işte! Çocuktum. O zamanlar baba demek bi nevi benim gözümde süper kahraman demekti. Çocuklar ister, babalar alırlar sanıyordum. Sonradan öğreniyorsun ki çocuk kalmak güzel bir şeymiş aslında. Büyünce dertler de büyüyor, sorunlar da, hayat da...

    Çocukluğumun sokakları benim için çok şeyler ifade ediyor, şimdiki çocukların tahmin bile edemeyeceği çeşitlilikte oyunlar oynanırdı sokaklarımızda.

    Motorlu taşıtların henüz sokaklarımızı yarış pisti gibi kullanmadığı yıllardı. Sokaklar bizimdi. Onlar sanki bizim arka bahçemizdi. Şimdiki gibi ayrı gayrımız yoktu. Kızlı-erkekli beraber ip atlar, toplu saklambaç oynar, önümüze gelene bin tekme atar, bezirgâna sürekli kapı açtırırdık. Hey gidi günler!

    Akşam olduğunu, annelerimizin o meşhur “hadi yemek hazır, eve gel artık!” sesini işittiğimizde anlardık.

    O zamanlarda komşulara olan güvende hiçbir kuşku yoktu. Bir komşunun evinde saatlerce kendi evimizdeymişçesine oturur, orada her istediğimiz önümüze gelirdi. Biz sormadan ve istemeden.

    Para hiçbir zaman bizim aradığımız bir meta olmamıştı. Küçük birkaç demir arabayla yılanlı yolda oyun oynamak, ya da hepimizin özel sahip olduğu bir taşla sekiz kareden oluşan sek sek oyununu oynamak hepimizi mutlu etmeye yeterde artardı bile.


    Benim için mutluluk; sokakta oyun oynarken kazandığım meşeleri evde oturup sürekli saymak sonra tekrar saymaktı.

    Benim için mutluluk; ip atlarken arkadaşımın gözbebeğinde beliren sevinç ışıltısını yakalayabilmekti.

    Benim için mutluluk; sokağa çıktığım zaman arkadaşlarımı hep bir arada görebilmekti.

    O zamanlar oyunlar toplu oynanırdı. Şimdiki gibi çocuklar bencil değildi. Her şeyi paylaşırdık. Topumuzu, oyuncaklarımızı, bisikletimizi, sevinçlerimizi, kederlerimizi.


    Yine bir gün sokakta oynarken, babam sokağımızın ilerisinde görünmüş ve adeta yürüyen bir melek hüviyetine bürünmüştü benim gözümde. O bana yaklaştıkça bir rüya gerçek oluyordu benim için. Babam elinde bir bisikletle bana doğru yaklaşıyordu. Dünyalar benim olmuştu. Artık bende özgürdüm. Kelebek gibi uçmama engel hiç bir şey kalmamıştı artık. Ben bisikleti çok sevdim. Bisiklet demek özgürlük demekti, bisiklet demek bir yere bağlı kalmamak demekti. Ve artık bende büyüdükçe yeni yeni yerler keşfetmeye büyük bir merak salmaya başlamıştım.

    Hızımı alamıyorum, kaptırıyorum kendimi Çankaya'ya, oradan Kordon'a, deniz kenarından Saat Kulesine, saat kulesinden içeri bir giriyorsun, iğne atsan yere düşmeyecek bi yoğunluk ve keşmekeş, yani Kemeraltı,
    Kemeraltı deyince durup bir dinleneceksin. Bu kadar çok dükkanın olduğu bu kadar yoğun başka yer var mıdır diye düşünürsün, bir de ister kadın ol ister erkek öyle satıcıları vardır ki sen yanından geçerken gel abla, gel abi diye seni ağına çeker, erkek başına etek aldığına mı, kadın halinde erkek kot pantolonunun elindeki poşetin içinde olduğuna mı sevinirsin ya da üzülürsün bilemem :) ama çok canlı ve günün her saati neşeli bir yerdir kemeraltı.
    Neyse kemeraltında, Bolulu Hasan Usta'nın oradan içeri kıvrılıyorum. Aman Allah'ım burası da ne böyle? Bu ne güzellik! Büyüleniyorum. Sanat hayatımın! başlangıç merhalelerinden birisi olduğuna hiç kuşku duymayacağım derinlik ve güzellikte ki Kızlar Ağası Hanı ile tanışıyorum. Kızlar Ağası Hanı, adı üzerinde bir han ama estetik olarak fevkalade hoş gözükmesinin yanı sıra içeride satılan değerli eşyalar, takılar, gümüşler, biblolar, müzik aletleri, el yapımı objeler, halılar, esvaplar ve daha neler nelerin bir arada bulunduğu bir han.

    https://i.hizliresim.com/6amXRv.png

    https://i.hizliresim.com/grXWj5.jpg

    https://i.hizliresim.com/Nnk1Ya.jpg

    https://i.hizliresim.com/LlQnoZ.jpg

    https://i.hizliresim.com/ZXYE5a.jpg

    https://i.hizliresim.com/7aANB5.jpg


    Bu hanlar Osmanlı Zamanında hem ticarethane, hem kervansarayların konaklama noktası, hem de bir tür borsa görevlerini üstlenirmiş.

    Bu yönüyle bakıldığında hanlar, geçmişte, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticaret hayatının nasıl olduğu, halkın nelerle uğraştığı, ne sattığı konusunda ciddi ipuçları vermektedir. Bu hanların bazı bölümleri, "değerli eşya, kumaş, baharat ve mücevherlerin alınıp satıldığı kapalı çarşılar" anlamına gelen 'bedesten' olarak da günümüzde hâlâ anılmaktadır.

    Kızlarağası Han'ının hemen bitişiğinde, kemeraltı çarşısının ortasında 16. yüzyıldan kalma çok büyük olmasada estetik ve şirin İzmir'in meşhur Hisar Camisi yer almaktadır. Bu caminin hemen bitişiğinde yoldan geçen her bir vatandaşı potansiyel müşteri olarak gören, birbirlerine kaptırmamak için kıyasıya rekabet içerisinde olan lokantalar yer almaktadır. Buradaki lokantaların dizaynı tarihi doku ile uyumludur. Ayrıca tamda Hisar camisinin karşısına gelen yerdeki dükkanlarda değişik baharat ve nebatatın yanı sıra, yine meşhur çekme Türk kahvesi de satılmaktadır. O kahvenin çekilirken ki inanılmaz kokusunu aldığınız zaman eliniz boş geçmeniz de pek mümkün olmuyor.

    Ama beni handa tüm bu saydıklarımdan daha çok cezbeden şey hiç de sandığınız gibi pahalı birşey değil, zaten para ile hiç aram iyi olmamıştır. Parayı tutulacak değil de elimden kovulacak bir meta olarak hep görmüşümdür. Beni bu handa en çok etkileyen ve her gittiğimde aynı lezzeti aldığımı farkettiğim, hanın iç avlusunun mistik derinliği içerisinde içtiğim Türk kahvesi olmuştur. Orada küçücük taburelerde oturularak içilen o kahvenin tadını başka hiç bir yerde alamadım. Ayrıca İzmir'in meşhuur gevreği ile birlikte burada içilen çayların da çok daha tatlı olduğunu da belirtmeliyim.

    Kızlarağası hanından bisikletimle yola devam ediyorum. Konak iskelesine kendimi atıyorum. Sınırlı bütçemle tadına hiç bir zaman doyamadığım midyeleri hüplettikten sonra, Karşıyaka vapuruna biniyorum.

    Vapur deyince aklıma güzellik geldi. İzmir'in kızları güzeldir derler. Bu güzellik biraz da özgür olmakla alakalı bence. İzmir'in kızları genel olarak özgür ruhludurlar, rahattırlar, baskı altında olmaktan hiç hoşlanmazlar. Bu yüzden de güzellikleri daha ön plana çıkar. Ama ben size İzmir'in kızlarından daha güzel bişey söyleyeyim mi?

    Gün batımını Konak'tan Karşıyaka'ya geçen bir vapurda izlemek. Öyle büyük keyif verici bir his ki anlatılmaz. Vapur giderken arka iskelesine geçeceksin, o eşsiz meltem rüzgarının yüzünde oynamasını hissedeceksin, bir taraftan da batan güneşi izleyeceksin, böyle bi güzellik yok yaa.

    Çok geç oldu. Annem merak etmiştir beni. Artık eve dönsem iyi olur. İnsan genç olunca herşeyi yapmak istiyor. Serde yorulmakta yok. E delikanlıyız sonuçta. Ben değişik duygular yumağı halinde ve kendimden geçmiş bir şekilde eve kendimi zor atıyorum.

    Akşam yemeğimizi yedikten sonra, ağırbaşlı, sakin olan babamın saat başı haberlerini izlerken yanına geçiyorum ve bir sırnaşık kedi sızması şeklinde babama yaklaşıyorum ve şu unutulmaz cümleyi kuruyorum.

    Baba, ben.. büyüyünce.. seyyah.. olacağım..
  • 349 syf.
    ·23 günde·Beğendi·10/10
    Jurnal 2...

    Kitabı 23 günde okumuşum. Sistem öyle gösteriyor. Vaktim olmamasından kaynaklı bir uzayıştı bu. Yoksa bir veya iki gün içerisinde okuyabilirdim. Bir ömür harcayarak yazılmış bu eseri küstahlık ederek bir veya iki günde okuyabilirdim dedim. Kendimi suçlu hissediyorum. Suçlu hissediyorum da ne demek? Suçluyum. Böylesine insanın hayata, değerlere, kişi ve kişilere bakış açısını değiştirebilecek bambaşka boyutta baktırabilecek bir esere ve eserin sahibine saygısızlık etmek elbette değil niyetim. Aksine okumanın, düşünmenin, düşündürmenin değerini kavramamızı sağlayacak ender insanlardan biri olan Cemil Meriç ömrünü bizlere bir şeyler anlatabilmek için feda etmiş. Feda etmiş dedim. Evet feda etmiş. Çünkü ömrü kitaplara sığınmakla( sığınmak belki gözlerini kaybetmesinin nedeni de sırf bir şeyler öğrenip doğrusu ile yanlışı ile bizlere anlatmak için bu uğurda okumak. Adam okumuş, okumuş, okumuş... ) ve bir şeyler yazmakla geçmiş... Niçin? Bizler için. Biz ne yapıyoruz? Yine bildiğimizi yapıyoruz. Okumak için okuyoruz. Bir veya iki günde okuyup geçiyoruz. Hayatımıza uygulayabiliyor muyuz? Hayır. Öyle olmamış olsaydı birbirimize en ufak dahi küçümseyen gözlerle bakmazdık. İnsanın, düşünmenin de birbirimizin sırf insan olduğumuz için sevmenin, dinlemenin, saygısızlık etmemenin değerini bilip, bu değerleri yapmamayı büyük haya olarak kabul ederdik. O yüzden suçluyum. Bu suçluluğumu okuduğum bu eserde not ettiğim bölümlerimi hayatıma yön vermesinde kullanmak için kendime söz vererek biraz olsun suçluluğumu eser sahibi Cemil Meriç’e affettirmek istiyorum.

    Sanatçılar, sanatçılarımız...
    Kime göre sanatçı? Neye göre sanat?
    Artık sanata ve sanatçıya başka bir bakış açım var. Bunu sağladığı için Cemil Meriç’e minnettarım tırnak içinde sözlerini belirterek başka bakış açılarımı değiştiren düşüncelere geçiyorum...

    “Sanatçının tek vazifesi vardır bence: insanları birbirine sevdirmek, iki insanı veya iki milyar insanı. Sanat, bir heyecan seyyalesiyle* kilometrelerin ve asırların ayırdığı kalpleri birleştiren büyüdür.”
    (Cemil Meriç, 19 Ekim 1966 tarihli mektuptan)

    Sevgi... Gerçekten de kutsal bir kelime. Sevmek de öyle. Sevmek, kendin olmayan bir başka kılığa bürünmeden sevmek... Sınırı olur mu sevmenin, sevginin ? Olmamalı...

    “Daha çok sevmek mi? Daha çok sevebilir misin? Denizin sınırları var, sevginin sınırları yok. Daha çok sevebilirsin. Ve seveceksin.”

    “Sevgi kahramanlaştırmalı insanı.”

    Birine inanmalı insan. Birine... Koşulsuz, çıkarsız, nedensiz, içtenlikle... Umarım o biri hep olur hayatınız boyunca...

    “Sana inanıyorum. Sana inanmamak kendime inanmamak.”

    “Sana kendim kadar güveniyorum. Kendimden çok diyecektim. Diyemem. Biz bir elmanın iki yarısıyız.”

    Öyle bir bölüm okuyorum ki keşke dedim o çağa o zamana dönebilsek. Bizler de o zamanlar da yerimizi alabilsek... Mektupların bu denli kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. Ancak böyle güzel tarif edilebilirdi o mükemmel duygular...

    “Mektubun bir beste. Rüyada dinlenen, çocuklukta dinlenen, başka bir dünyada dinlenen bir beste.. Neler söylüyor? Anlamıyorum. Bir kuş cıvıltısı, bir derenin sesi, bir ninni. Sonra yudum yudum tadıyorum satırları, kelime kelime, hece hece tadıyorum. Avuçlarıma alıyorum kelimeleri, okşuyorum. Kimi bir elmas gibi sert, kanatıyor, kimi kadife gibi yumuşak, gözyaşı gibi ılık. Bütün acılarımı takdis ediyorum.”

    Yaşamak. Kolay değil elbette yaşamak. Binbir zorluklarla dertlerle mücadele etmek. Ama bu denli yaşamayı kıymetlendiren de bütün zorluklarla mücadele etmek değil mi? Bir amaç bir hedef belirlemek değil mi? Sevmek ve sevilmek değil mi?

    “Güller dikenli. Bilirim. Ama yaşamak yaralanmaktan korkmamaktır.”

    “Güzel günlerin, aydınlık günlerin, sıcak günlerin fethine çıkıyorsun. Bütün kinlere, bütün kızgınlıklara, bütün zilletlere veda. Sevmek ve sevilmek.”

    “Sevgi garip bir yangın. Yaşaması için büyümesi gerek. O yangına her şeyini atacaksın, zamanını, gururunu, dehanı. Ve kül olacaksın. İnsanlar ondan korkuyor, ondan yaşamıyorlar. Sonsuz karşısında cücenin korkusu.”

    Ve umudum. Bitmek tükenmek bilmeyecek umudum. Acaba gelecek mi diye merakla beklediğim yarınım...

    “Yarına. Mesut yarınlara. Seni getirecek olan yarınlara.”

    Okuduğumuz bütün kitapların hepsinin de tam bitmediğini, tamamlanmadığını öğrendim. Ancak ve ancak şöyle tamamlanabilir... Tam anlanabilir...
    Başarabilirsek...

    “Her kitap yarımdır; kitabı insanlık yazar. Ne mutlu ona bir hece ekleyebilene...”

    “Her kitap, meçhule yollanan bir mektup, meçhule yani adresi olmayana.”

    İnsanları artık daha candan dinliyorum. Sözlerine daha fazla kulak veriyorum. Çünkü her insan benim için artık gizli bir hazine. Belki bir konuşmasında o hazinesinin kapılarını açıp bana bir şeyler gösterecek. Ve ben bir şeyler daha öğrenip, hatam varsa düzelteceğim.Ya da ders alacağım. Ve hep “her düşünceye saygı” duymayı bileceğim. Düşüneceğim. Düşündürmeyi sağlayacağım...

    “Duymayan, düşünmeyen bir alay robot, duymayan düşünmeyen ve düşündürmeyen.”

    “Düşünce, şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?”


    Yazmış olduğumuz yazılara başlık atmanın kıymetini de söylemeden edemeyeceğim. Bir başlık aslında ne kadar önemliymiş... Onu da öğrenmiş oldum.

    “Her yazı adı ile doğar, insanlar gibi.”

    Bilmeden, anlamadan, dinlemeden peşin hüküm vermek... Bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu sağdan soldan gördüğü tek bir söz ile öğrenip inanmak. Ne aradığını bilmeden ya da aramak çabasını vermeden arayana engel olmak... Çok bilmişlik... Çıraklık etmeden ustalık taslamamız... Şu satırları okuyunca bunlar geldi aklıma...

    “Arayan ve bulmadan bulduğunu sanan. Etrafındakilerden daha âlim. Ama nazariyeci olmak kabiliyetinden uzak. Zekâsını bozuk para olarak harcıyor. Lüzumsuz düşmanlıkları, lüzumsuz taraf tutuşları var. Niçin harcıyor kendini? Daha ne kadar harcayabilir?”

    “Düşünüyor mu? O da meçhul. Hikmetine akıl erdiremediği aksilikler. Herkes inanmış görünüyor. O da aynı tatsız oyunun adsız bir figüranı. İnanıyorlar mı, neye inanıyorlar? Aklı ermiyor. Dehşet içinde seziyor ki bu abesler âleminde yaşayabilmenin vazgeçilmez şartı, gerçeği paranteze almaktır. Gerçek..”

    Bir başka düşünce değişikliğim yolumu önce kendi ülkemin değerlerini tanımakla sabit kılacağım oldu.
    Batının da komşu ülkelerinin de fikir adamlarını okuyup öğrenmek, tanımak gerek elbette. Ama önce kendi ülkemizin değerlerini öğrenmeli, tanımalıyız. Kendini bilmeyen başkasını bilemez.

    “Batıdan da, komşu ülkelerin fikir adamlarından da faydalanmak hem borcumuz, hem de vazifemiz. Ama önce kendi insanlarımızı tanımakla mükellefiz.”

    “Düşünce susuzluğu içinde kıvranan günümüz gençleri kendi dünyalarının bağrından yükselen bu dost sesleri ibret ve dikkatle dinleseler hem ufukları genişler, hem de bir kadirşinaslık borcunu ödemiş olurlar.”

    Bir başka düşünce değişikliğimde okumanın, öğrenmenin ve öğretebilmenin (öğretebilmekten kastım anlatabilmek, ifade edebilmek) hayatımızın kilit noktası olduğu. Okumak bir gaye, bir iş, bir tutunuş(adını ne koyarsak)... Ama canı gönülden bütün samimiyetimizle...

    “can-ı gönülden yapılan her şey güzeldir. Biz hiçbir şeyi canı gönülden yapmıyoruz. Onun için davranışlarımızda ciddiyet ve samimiyet yok.”

    Ancak ve ancak bu samimiyetimizi gösterebildiğimiz zaman hayat dallarımıza tutunabiliriz. Başarabilir miyiz? Bilmiyorum. Ama dalı tutmak değil mi önemli olan?
    Dalı tuttuk bir kere... ( Demek istiyorum.)

    “Anlamak istemiyoruz ki hiçbir zafer bedava kazanılmaz. Mucizeler çağında yaşamıyoruz. Çetin ve sıkıntılı hazırlıklara ihtiyacımız var.”

    Belki bizim bir eserimiz olmayacak. Nesillerimize bırakabileceğimiz bir armağanımız olmayacak... Ama hiç değilse öyle güzel okuyalım ve yaşayalım ki bir iz, bir yol, bir özendirme de olsa en ufak bir şey bırakmadan göçüp gitmeyelim... Bahsedilelim... Sevgi ile anılalım...

    “Ben dünyaya gelişiyle gelmeyişi arasında hiçbir fark olmayan fanilerden biri miyim?”

    Ve bu soruyu her zaman yanımızda taşıyalım, aklımıza düştükçe açıp bakalım. Önümüze koyalım. Tartışalım. Tartışalım ki daha başka neler yapabiliriz farkına varalım... Birbirimize olan saygımızı hiçbir zaman yitirmeyelim. Eğer yitirirsek işte o zaman biteriz. Çökeriz. Dağılırız...

    Okuyan gözlerinize, dinleyen yüreklerinize sağlık...
    -Ali KARAYAZI ( 09.01.2019 01:53)