• Ben yazdım... Demek çok isterdim ama bana ait değil site dışında bir arkadaşım bilim kurgu denemesi yazdı olumlu veya olumsuz yorumda bulunursanız sevinirim.
    ——————————————

    İNSANLIĞIN SONU: ÖLÜMSÜZLÜK ÇEKİLİŞİ

    NOT: Yazdığım öykünün birinci kısımdır. Hatta belki ana karakter Ashley'in Platonia'da yaşayacağı maceralar üzerine bir öykü serisi yazarım. Ama mutlaka bu öykünün devamı gelecektir. Belki de gelmez.

    ***
    “Kapat da yat artık şu programı, Jean!”
    “Hayatım, tamam, az kaldı, kapatacağım,”
    George derin bir iç çekti. Yeni aldıkları masanın üstündeki altın desenli saaate baktı: 01.15
    40 dakika önce işten gelmişti ve çok yorgundu. Bir yandan Jean’ın gecenin bu saaatinde ne izlediğini merak ediyor, bir yandan da gözleri gitgide ağırlaşıyordu. Sonunda uyku galip geldi...

    Platonia Gezegeni, saat sabah: 08.30
    George uyandı, esnedi ve nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Evdeydi. Az önce kötü bir rüya görmüştü ve hala etkisindeydi. O esnada mutfaktan Jean’ın sesini duydu.
    “ Uyan, George!”
    Sadece bir kabustu, diye kendini teselli etti George ve el yordamıyla terliklerini ayağına geçirip sürüne sürüne, kahvaltı hazırlayan karısının yanına gitti:
    “Çocuklar okula gitti mi?”
    “ Hayatım, iyi misin sen?” Eliyle yemek masasının üstünde duran takvimi işaret etti, “ Bugün günlerden cumartesi,” Tam o esnada saçları dağınık, gözlerini ovuşturan kızları, Ashley çıkageldi ve anne babasına sinirli bir şekilde:
    “Anne, şu yaramaz Bob’a bir şeyler de! Senin o yaramaz oğlun beni zorla uyandırdı... “
    George hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordu... Niye bu rüya onu etkilemişti? Omuzunu silkti ve bu acımasız rüyayı yoğun geçen iş günlerine yordu.
    Bob da mutfağa geldi ve o esnada gümüşi renkli ekmek kızartıcısından bip sesi geldi. Jean ekmek kızartıcısından ekmekleri alıp, özenle tabağa koydu ve ellerini çırptı:
    “Hadi kahvaltı sofrasına,”

    ***
    George, Platonia Gezegeni’ne özgü kahveyi [1] yudumlarken aklına dün geceki Jean’in izlediği televizyon programı geldi. Sahi neydi bu karısının izlediği? Soran gözlerle:
    “Hayatım, senin dün gece izlediğin program da neyin nesiydi? Bilirsin, sen televizyon izlemeyi pek sevmezsin zaten hele de sabaha karşı!..”
    Jean, reçelli Platonia ekmeğini çiğniyordu ve diliyle yutağına doğru reçelli ekmeği ittirdi ve üstüne Serhuyceb kahvesini yudumladı ve sonra aklı karışık bir şekilde çocuklarına baktı. Çocukları da meraklı gözlerle annelerine bakıyordu ama Jean beyninde ölçüp tarttıktan sonra bu konuyu George ile bu akşam başbaşa konuşmaya karar verdi.
    “Önemli bir şey değil, hayatım,” dedi yutkunarak. George kaygılı bakışlarla karısına baktı ve sonra omuz silkti.
    Jean düşüncelere daldı. Neden çocuklarının yanında konuşmuyordu? Çünkü Ashley bu sene ortaokulunu bitirecek ve geleceğini belirleyen bir sınava girecekti. Kazanırsa atalarının bir zamanlar yaşadığı Dünya denilen gezegeni incelemeye gidecek ve bilim insanı olacaktı. Ama oldukça tehlikeliydi çünkü Dünya’nın çekirdeğinde bulunan Magma sönmek üzereydi ve Dünya üzerindeki bütün insanlık kalıntıları yok olabilirdi. Ve Jean bu ölümsüzlük çekilişiyle ilgili çocuklarının kafasını karıştırmak istemiyordu ne de olsa Ashley çok meraklı bir kızdı ve eğer bu ölümsüzlük çekilişi hakkında kızının yanında konuşursa kesinlikle Ashley bu konuyu merak edecek ve sınavına odaklanamayacaktı. Bob’un yanında da konuşmamalıydı bu konu hakkında. Ağzı gevşek biriydi Bob. Mutlaka Ashley’e de söz ederdi bundan...
    Jean’ın gözüne buzdolabında asılı duran annesinin fotoğrafı çarptı. O anda ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Gözlerinin önünden hatıraları, o kabus geceleri siyah beyaz bir film olarak akıp gidiyordu. George ile, çocuklarından sakladıkları bir gerçek daha vardı: Neden bu gezegendeydiler ve niye atalarının yaşadığı Dünya’da yaşamıyorlardı. Anıları Jean’i etkisi altına aldı ve ne zaman annesinin fotoğrafı gözüne çarpsa hep o anıları aklına gelirdi ama her şeye rağmen o fotoğrafı buzdolabından kaldırmıyordu çünkü geçmişini unutmak istemiyordu, annesini babasını ve Dünya’da bir zaman yaşamış diğer atalarını tarihin tozlu sayfalarına gömmek istemiyordu... Çocukları hala ona meraklı gözlerle bakıyordu sanki gerçeği öğrenmek ister gibi... Bir anda aklında bir şimşek çaktı: çocuklarına niye gerçeği anlatmıyordu? Gerçeği bilmek onların da hakkıydı ve ne de olsa eninde sonunda acımasız gerçeği öğreneceklerdi ya... Akşam, George’la bu konuyu da konuşacaktı ama öncesinde anılarıyla yüzleşmeliydi...
    “Iıı... Şey, ben... benim lavaboya gitmem gerek,” Bu sefer George da ona meraklı gözlerle bakıyordu ama karısına ara ara böyle olduğunu bildiğinden ciddiye almadı. Ama bu sefer bir tuhaflık vardı, George bunu fark etmişti... Ama bu tuhaflığı o rüyasına yordu... O sırada Jean çoktan kalkıp gitmişti zaten. Çocuklarına da kısık sesle: “Arada olur annenize böyle, merak etmeyin,” dedi. Bob, Ashley ve George kahvaltılarına kaldıkları yerden devam ettiler...

    Jean, lavabodaki aynanın karşısındaydı. Yüzüne soğuk su çarptı ve anılarına gömüldü...

    Anılar. Silikleşen yüzler. Kabus geceler.
    3.Dünya Savaşı. Yıkık dökük binalar. Anne. Baba.

    Her şey başladığında 12 yaşındaydı. Dünya’da yaşıyordu. 2028 yılıydı. O gün, Salı akşamı, tüm monotonluğuyla sürüp gidiyordu. O gün, Jean’in halası, amcası, dayısı, yengesi, annesi ve babası balkonda toplanmış oturuyorlardı. Siyasetten söz ediyorlardı ve Jean de tabletine gömülmüş, oyun oynuyordu. Birden gökyüzünde bir karaltı belirdi. İlk bakışta ne olduğunu anlayamadılar. Ailesi konuşmayı kesmişti ve Jean de kafasını tabletinden kaldırmış, kaygılı bakışlarla gökyüzüne bakıyordu. Devasa büyüklükte bir şeydi. Ama ne olduğunu anlayamamıştı Jean. Birden aklına, Şubat ayında okulda izledikleri bir film aklında geldi. The Childhood’s End. Dizideki sahneyi aklına getirdi. Büyük kentin üstüne uzay gemisi konuyor. Ama Jean buna olanak vermiyordu. Uzay gemisinin gövdesinde beyaz harflerle yazan yazı Jean'ın dikkatini çekti: URSULA K. L. GUİN-2018 Ama ilk başta buna anlam veremedi. Gerçeği kavramaya çalışıyordu, rüyada olup olmadığını anlamak için koluna bir çimbik attı. Hayır, her şey rüya olamayacak kadar gerçekti. Okulda uzay gemisi hakkında öğrendiklerini düşündü, bir gün NASA’yı ziyarete gitmişlerdi. Ve onların verdiği bilgilere göre uzay gemilerinin baş kısmı silisyum seramik ve arka kısmı kompozit maddelerden yapılıyordu. Ayrıca gövdesinde ise karbon maddesi[2] kullanılıyordu.
    Bir anda çoğalmaya başladılar ve akşam olmasına rağmen gökyüzü bir anda aydınlandı. Herkes ağızları açık birbirlerine soran gözlerle bakıyordu. Devasa uzay araçları yavaş yavaş yeryüzüne inmeye başladı. Herkes öyle korkmuştu ki yerlerinden kıpırdayamadılar. Nihayetinde herkes uzay araçların çevresinde toplanmaya başladı. Kalabalık gitgide arttı. O anda kimsenin aklına bir şey yapmak gelmiyordu. Polisi arayabilirlerdi. Ama çok geçmeden polisin hiçbir şey yapamayacaklarını öğreneceklerdi. Ve çok geçmeden olan oldu.
    Uzay gemisinin içinden boğuk ve mekanik bir ses yükselmeye başladı. İnsanlardan çıt çıkmıyordu. Pür dikkat uzay gemisinin içinden yükselen sesi dinliyorlardı:
    “Hiç uzatmadan konuya gireceğim,” Duydukları ses, gırtlaktan geliyordu ve kulakları rahatsız ediyordu ama yine de aldırmayıp dinlemeye devam ettiler:
    “... her geçen saniye sizin aleyhinize. Beni lütfen sözümü kesmeden dinleyin,” Ayrıca, her kim konuşuyorsa çok değişik bir aksanı vardı. Sanki evrendeki başka bir gezenden gelmişlerdi. Ancak bu sadece masal dünyasında olurdu... Belki de bir masaldaydılar...
    “ Şu anda bizi çok merak ediyorsunuz. Neden buradayız? Biz sizi çok uzun zamandır , neredeyse Dünya’nızın var oluşundan beri gözetliyoruz. Her anınızı. Ne yiyip içtiğinizi, ülkenizin siyaset durumunuzu, coğrafyanızı, yer altı kaynaklarınızı, doğal afetlerinizi ve daha bir çok şeyinizi biliyoruz,” Jean’ın aklında okuduğu bir bilimkurgu kitabındaki söz geldi, hatırlamaya çalışttı: “Teleskoplar uzayı gözleyedursun, belki de şu an birileri Dünya’yı mikroskopla bakmakta.” Jean istemsizce başını gökyüzüne kaldırdı ama bulutlar ve parlayan Ay’dan başka bir şey göremedi. Jean bu düşünceleri kafasından attı ve konuşan yaratığı –Jean artık böyle seslenmeye karar verdi.- yeniden dinlemeye koyuldu:
    “... sizi hep gözlemliyorduk. Gelişen teknolojimiz sayesinde Dünya’ya gözle görülemeyecek kadar küçük dinleme aygıtları yolluyoruz. Yeterince gelişmiş bir teknoloji büyüden ayırt edilemez.[3] Her şeyinizden haberdarız. Hatta Dünya’nın yer altı katmanlarına dahi cihazlar gönderip, Magma’nın sıcaklığından, yer kabuğu titreşmelerinden vb. her şeyden haberdar oluyoruz. Geçtiğimiz saaatlerde, kontrol cihazlarımıza bir uyarı geldi, Magma’nız artık çok daha soğuk buna da dolaylı yollardan siz, insanlar sebep oldu. Artık, sizler için Dünya’da yaşamak birer tehlike. Artık daha çok deprem yaşayacaksınız. Hem de büyük şiddetlerde. Ve ilerleyen yıllarda Magma artık daha çok soğuyacak ve Dünya’nız bir anda patlayacak. Biz de sizleri uyarmaya geldik. Bu gezegeni elinizden geldiği kadar çabuk bir şekilde terk edeceksiniz,”
    Artık, devasa uzay gemilerinin etrafında toplanan insanlar mırıldanıyordu.
    “... Bizim sizlerden çok daha üst seviyede teknolojimiz var. Evrenin, büyük bir kısmına biz hakimiz, size de... Ama siz bunu bilmiyordunuz ayrıca keşfetmediğiniz daha binlerce gezegen var. Bizim de öyle. Sizden şunu istiyoruz: bizim önderliğimizde sizi yeni, yaşanılabilir bir gezegene yerleştireceğiz. Ve Dünya’da olduğu gibi herkes kendi ülkesini kuracak. Yönetim şeklinize karışmayacağız ama bizinm egemenliğimizde olacaksınız,”
    O anda arkalardan bir ses işitildi: “Madem bizim yaptığımız her şeyi gözetliyorsunuz, bize egemensiniz neden bizim zor zamanlarımızda bize yardım etmediniz? Neden teknolojimizin gelişmesine yardım etmediniz? Doğal afetlerde yüz binlerce kayıp verdik, neden bize hiç yardım etmediniz?”
    Sonra bu sözleri onaylayan birkaç mırıltı duyuldu ve konuşan yaratık devam etti:
    “(Gülümsedi.) Eğer ki sizin iç işlerinize karışsaydık, sizler bizim varlığımızdan haberdar olacaktınız. Bir insan, birinin ona egemen olduğunu bile bile, Dünya’yı yok edecek güce sahip bir başkanınızın olduğunuzu bilseydiniz, rahat bir şekilde yaşayabilir miydiniz? Sizi kendi hallerinize bıraktık. Ayrıca bizim üstümüzde yer alanlar da var. Bizim de bir başkanımız var.
    Daha fazla uzatmayacağım, 45 gün süreniz var. Bu süre içinde Dünya’dan alacaklarınızı alın. Sizi büyük uzay gemileriyle başka bir gezegene götüreceğiz sonra yine Dünya’daki gibi yaşamınızı sürdüreceksiniz...”


    45 GÜN SONRA
    Herkes halihazırda bekliyordu. Gitmeye direnenler olmuştu ama sonunda herkes ikna edilmişti.
    Jean hayret ediyordu. Nasıl olur da, insanlar atalarının yaşadığı bu şehri bu kadar kolayca terk edebiliyordu? Nasıl Dünya’daki anılarını kendi elleriyle gömebiliyorlardı?
    Jean, uzay aracının penceresinden dışarı baktı. Gitgide Dünya sönükleşiyordu. Son kez Dünya’ya el sallayıp, koltuğuna oturdu ve gözlerini kapadı.
    ***

    Gözlerini açtığında, inişteydiler. Pencereden gezegene bakıyordu. Devasa büyüklükteydi. Dünyalarından en az 2 kat daha büyüktü ve rengi... Jean bu devasa gezegenin rengini kelimelerle anlatamıyordu. Genel olarak koyu bir rengi vardi ama acaba yaşanılabilir miydi? Uzay gemisinin ilerisinde bir gösterge gördü: havadaki gazın değerlerini gösteriyordu:

    AZOT: 76,4652
    OKSİJEN: 22,45
    ARGON: 1,468
    NEON: 15,489
    Dünya ile tıpatıp aynı değildi ama çok yaklaşık değerlere sahipti. Jean, uzay gemisinin sol tarafında masada duran bir kağıdı aldı ve okumaya başladı. Bu gezegeni anlatıyordu:

    PLATONİA GEZEGENİ
    Okyanusların sekiz yüz metre derinliğinde yaşayan balıklar, havaya çıkarılınca parçalandığı gibi, insanlar da hava basıncı altından çıkarılınca yaşayamaz. Hava, deniz kenarında, bir santimetrekare yüzeye yaklaşık olarak bir kilogram basınç yapmaktadır. Bu basınç miktarına, "bir atmosfer" denir ki 77 cm yüksekliğindeki civa sütununun basıncına eşittir. Civanın özgül ağırlığı 13,6 gr/cm3 olduğu için, bin otuz üç santimetre (76x13,6=1033,6) suyun basıncı, yani 12m ve 35 cm yüksekliğindeki suyun basıncı bir atmosferdir. İnsan derisinin yüzölçümü, ortalama bir buçuk metre kare olduğuna göre, hava hepimizi on beş ton kuvvetle ezmektedir. Bu büyük kuvvet altında, pestil haline gelmeyişimiz, solunum sayesindedir. Solunum yolları, akciğer keseleri, kapiller ve kan damarları ile vücudumuzun bütün hücrelerine hava gittiğinden, içimizde de, hariçteki basınca eşit bir basınç mevcuttur. Sıcak havada basınç azalır, barometre düşer. Soğukta ise yükselir. Bu basınç değişmesi, sıhhatimiz için de çok mühimdir. Bu değişme olmasaydı, bildiğimiz hastalıkların dörtte biri mevcut olmazdı. Sıhhi iklimler; kırların ve kışın yaylaların, ilkbaharda ekvator adalarının iklimleridir.
    Hava ile yeryüzü, elektrik bakımından birbirine karşı, bir pilin kutupları vaziyetindedir. Hava artı, yeryüzü eksi yüklüdür. Bu iki kutup arasında yaşamakta olan insan elli litre tuzlu su taşıdığından, kuvvetli bir iletkendir. Üzerimiz yüzbinlerce kıl ile örtülü olduğundan bir verici istasyonu halindeyiz.
    Dünya ile resmen tıpatıp aynıydı. Birkaç değer dışında, Dünya’daki fiziki özellikler ile tamamen bağdaşıyordu. Yani burada insanlık Dünya’daki gibi yaşayabilirdi. Jean derin bir iç çekti. Bu gezegen, sadece insanların, hayvanların, bitkilerin ve mikroorganizmaların yaşayabilmesi için tasarlanmıştı...

    ***
    Aradan 15 yıl geçmişti. Jean evlenmişti. George adında bir eşi olmuştu artık ama büyük kayıplar vermişti.
    Buraya gelişlerinden sonra hükümdarlar –artık onlara yaratık yerine Hükümdarlar diyorlardı.- bizi serbest bırakmıştı ve tabii 3. Dünya (insanlık) savaşı aynı zamanda 1. Platonia Savaşı olmuştu ve Jean bu savaşta annesini, babasını ve daha bir çok yakınını kaybetmişti. Hükümdarlar bizi serbest bırakınca, herkes kendine ait bir toprak almaya çalıştı ve tabii savaş çıktı. Onun sonucunda, bizim bir başkanımız ortaya çıktı ve toplum sınıflandırıldı. Aynı Dünya’daki gibi ama tek bir fark: artık il, ülke diye ayrılmıyordu gezegen. Herkes tek bir gezegen altında toplandı: Platonia. Sonra teknolojilerimizi geliştirdik ve gitgide daha gelişiyoruz. Hatta en son Dünya’ya bir uydu yolladık, Dünya’nın bilgileri an be an bize geliyor. Magmadaki sıcaklık zaten gitgide azaldı. Dünya’nın sonu yakın artık...

    ***
    “ Jean, ne yapıyorsun, hadi gel artık,”
    Jean aynada duran yüzüne baktı. Ne zaman bu anılarını hatırlasa rahatlıyordu. Şimdi iyiydi. Ama bu gerçeği çocuklarına anlatmak istiyordu. Bu konuyu George ile konuşacaktı.
    Mutfağa doğru yöneldi ve George’a bir öpücük kondurdu. Çocuklar çoktan dışarıya oyun oynamaya gitmişlerdi. Birazdan eşi de işi gereği bir toplantıya gidecekti ve akşam geri dönecekti. O zaman bu Ölümsüzlük Çekilişi’ni eşine anlatacak ve çocuklarına, zaten Ashley gerçeği biliyordu –bu yüzden Dünya’ya gitmeye kararlıydı ya- yani Bob’a atalarını anlatacaktı. Akşamı beklemeliydi.
    PLATONİA GEZEGENİ, SAAT: 19.45

    “Hoşgeldin, George, nasıldı toplantı?”
    “Fena değildi. Henüz bir şey söylemek için erken,”
    Yemek masasına kuruldular, Jean ve Ashley, tabakları, çatalları, kaşıkları masaya yerleştirdiler. Sonra masaya oturdular ve Jean hemen söze koyuldu, ne kadar erken o kadar iyiydi.
    Öncelikle atalarını, Dünya’yı nasıl terk ettiklerini, anneannelerini ve dedelerini nasıl kaybettiklerini anlattı. Ashley’in yüzünden zaten bildiği belli oluyordu. Bob ise, boş bakan gözlerle sanki annesi masal anlatıyormuş gibı omuz silkti, hiç meraklı bir çocuk değildi, kendini hayatın akışına kaptırmıştı. Bu gezegene nasıl geldikleri, atalarına ne olduğu zerre umurunda değildi. Ama Ashley, her şeyi araştırırdı. Jean emindi; çok büyük bir bilim insanı olacaktı o...
    Şimdi sıra, asıl konuya, eşinin dahi bilmediği bir şeye gelmişti: Ölümsüzlük Çekilişi’ni. Jean, bu durumun getirebileceği sonuçları tartışmak istiyordu ve nasıl bir felakete yol açabileceğini.. Anlatmaya başladı:
    “Beni iyi dinleyin şimdi... Dün gece televizyon izlerken bir kanala denk geldim ve başlık dikkatimi çekince izlemeye devam ettim. Platonia’daki bilim insanları, ölümsüzlüğü bulmuştu ve bir çekilişle bu ölümsüzlüğü bir kişiye verecekler. Bu karar henüz düşünülme aşamasında ama büyük ihtimalle bu ölümsüzlük çekilişini kazanan ölümsüzlüğü elde edecek ve tabi tek kişiyle sınırlı kalmayıp bütün insanlık gelecekte ölümsüz olacak. Kulağa hoş geliyor, değil mi? Peki, nasıl ölümsüz olur bir insan? Televizyonda izlediğime göre; insan vücudunda, bağırsakların yakınında bir kesecik bulmuşlar. Sonra bu keseceği incelemişler ve içinde çok özel bir maddeye rastlamışlar: Ölümsüzlük. Bunu ilk olarak hayvanlarda denemişler ve başarılı olmuş. Yani, bu keseciği, insan vücudundan alıyorlar, içindeki özel maddeyi bir şırıngaya enjekte ediyorlar ve bunu insan beynine enjekte ediyorlar ve ölümsüzlük başlıyor. Benim korkum şu yönde; nasıl bir ölümsüzlük olacak? Yani insan sonsuza kadar, hareket edebilecek, yaşamsal faaliyetlerini yerine getirebilek mi? Yoksa özel bir alanda kalıp, sadece bilinçsel varlık mı yerine getirilecek mesela düşünme yeteneği olmadan... Eğer ki, ölümsüz olup da düşünme vb. yetisini kaybetmezse, güzel olabilir ama sadece bilinçsel varlık sürerse insanlığın sonu yakındır, çocuklar... Ne olacak, bekleyip göreceğiz...”

    PLATONİA GEZEGENİ, YIL: 2095, SAAT: 13.14
    Aradan yıllar geçmişti. Ashley, şu anda Platonia’ın en gözde bilim insanlarından biriydi ve insanlığın sonunun yaklaştığını biliyordu ama onun dışında hiç kimse bunlardan habersizdi. Ölümsüzlük keşfedilmişti, bireyin ilk ölüşünden sonra yetkililer gelip, şırıngayı beyine enjekte ediyorlardı ve yeniden yaşam başlıyordu. Ashley, rahmetli annesinin bu konu hakkında söylediklerini hatırlarladı. Korkmasında haklıydı. Ölümsüzlük oluyor olmasına da, birey sadece bilinçsel varlığını sürdürüyordu. Eni 3 metre, boyu 5 metre olan bir havuzda kalıyorlardı sadece ve günde bir kez ölümsüzlüğün sürmesi için ilaç alması gerekiyordu. Ve bireyin yakını onunla ilgileniyordu. Ashley, iyiki de annem, babam ve kardeşim bir trafik kazasında öldü,diye düşündü.
    Ölümsüzlük enjekte edilen bireyler, dış dünyaya kapalıydı sadece varlıksal yaşam sürdürüyorlardı. Descartes’in ne dediği, kimsenin umurunda değildi. Ashley da bu ölümsüzlük ile ilgilenen yetkili kişilerdendi. Böyle olmayı istemiyordu ama şartlar bunu gerektirmişti.
    Bir gün, yine bir bireye ölümsüzlük enjekte etmeye gidiyordu. Ölen bireyin yanına vardı, şırıngayı boyun bölgesinden beynine batırdı ve dirilişin gerçekleşmesini bekledi. Birkaç dakika yeterliydi.
    Diriliş gerçekleşti. Bireyi, artık her evde zorunlu bulunan bir havuza aldılar ve artık orada yaşamını sürdürecekti. Bazen bir evde; iki tane dirilmiş birey bulunuyordu ama Ashley’e onların hep ayrı bölümlerde tutulması söylenmişti. Aklında bir şimşek çaktı: peki ama neden? Bunu merak etti ve bir deney yapmaya koyuldu: iki tane dirilmiş bireyi yan yana getirecekti...
    Hazırlık yapmaya başladı. Öncelikle bu nihai deneyde amacı neydi ve en kötü ihtimal ne olabilirdi? Yegane amacı, merakını yenmekti ve en fazla ne olabilirdi ki?Öncelikle 2 tane dirilmiş birey bulmalı ve bunları bir araya getirmeliydi.

    Şu anda karşısında iki dirilmiş birey vardı. Her ikisi ayrı havuzlarda duruyordu ve havuzlarbölmenin kahverengi küçük bir kapıyla birleştirilmişti. Sa tarafta duran anneydi ve sol tarafya ise onun oğlu vardı. Neden anne ve oğul ayrı tutuluyordu ki? Ashley kapıyı açtı ve artık iki havuz arasında hiçbir engel yoktu. ÖnceAnne ve oğul hiçbir tepki vermedi, hatta yerlerinden kıpırdamamışlardı bile. Birkaç dakika geçti. Sağ tarafta bulunan oğul, kıpırdamaya başladı. Yavaş yavaş kapıya doğru yönelmeye başladı. Ashley ne olacağını merakla bekliyordu. Kötü bir ihtimal düşünmemişti, en fazla ne olabilirdi ki zaten?
    İkisi artık aynı bölmedeydiler. Oğul, annesinin yanına küçük adımlarla yaklaşıyordu. Ashley ne yapacağını bekliyordu. Anne, kendi havuzundan farklı olan yegane şeyi, oğlunu keşfetti. Ashley bir an düşünceye daldı: neden ikisini birleştirmişti? Çok basitti, ikisi birer anne-oğuldu. Niye anne oğul ayrı yaşıyordu? Neden ikisi farklı havuzlarda olmak zorundaydı? Derken nedenini anladı: oğul, annesine aç bir köpek balığı gibi saldırmaya, annesinin bedenini ufacık dişleriyle parçalamaya başlamıştı. Her şey öyle ani olmuştu ki, Ashley ne olduğunu ilk önce anlayamadı. Artık anneden geriye, birkaç parça et kalmıştı ve oğul hiçbir şey olmamış gibi kendi havuzuna geri döndü.
    Ashley kafayı yemişti, bu insanlığın sonu demekti. Neden ölüler mezarlara gömülmüyordu? Neden kimse bu felaketi daha önce fark etmemişti? Hükümdarlar neredeydi? İnsanlığın sonu yakınlaşmaktaydı. İnsanlık neden kendi sonunu kendi elleriyle getirmeye çalışıyordu? Acınası yakını havuzda izlemek özlemini mi gideriyordu? Ölse daha iyiydi. Jean bir an, anne ve babasını havuzda görür gibi oldu ve sanki Bob, onların bir deri bir kemik olmuş vücudunu parçalıyordu... Çok özlemişti onları...
    2 gün sonra akıl hastanesindeyken şu iki acımasız gerçeği fark etti ve kendine bunları neden daha önce fark edemedim diye kızdı: ölüler her ne olursa olsun gömülmeliydi ve bu ölümsüzlüğü keşfeden Doktor Alex’e bir Tanrı gözüyle bakılıyordu. O bir Tanrı değildi, şeytanın ta kendisiydi.


    [1] Platonia Gezegeni’ne özgü kahve: Hammaddesi Platonia’da bulunan, Platonia Gezegeni’nin de içinde bulunduğu COG (Center of Galaxy) yörüngesinde bulunan bütün gezegenlerde yaygın olarak kullanılan, sadece Platonia’da yetişen Anason bitkisi ile yapılan, geleneksel bir kahve. Platonia yerlileri buna serhuyceb adı verir. (y. n.)
    [2] Karbon Maddesi: Hem hafif hem de ısıya dayanıklı bir maddedir. Bu sebeple atmosfere girerken yanmalara karşı koruma sağlamaktadır. Uzay araçlarının gövdesinde kullanılır. (y. n.)
    [3] Bu söz, üçbüyük bilimkurgu yazarından biri olan Arthur C. Clarke tarafından söylenmiştir. O konuşan yaratığın, Arthur C. Clarke’ın Çocukluğun Sonu isimli kitaba gönderme yaptığını tahmin ediyoruz. (y. n.)
  • ÇOK FAZLA SPOİ






    ÇOK FAZLA SPOİ









    ÇOK FAZLA SPOİ







    19 sene sonrasında Minerva McGonagall Hogwarts müdüresi, Hermione Granger Sihir Bakanı, Harry Potter Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi departmanının başında, Ron Weasley abisi George ile şaka dükkanını işletiyor ve Neville Longbottom Hogwarts’ta Bitkibilim Profesörü. Neville’in bahsi geçmesine rağmen oyunda hiç gözükmüyor.

    Oyun Harry’nin oğlu Albus Severus, Draco’nun oğlu Scorpius ve Hermione ile Ron’un kızı Rose’un Hogwarts trenine binmeleriyle başlıyor. Hogwarts’a vardıklarında Albus ve Scorpius Slytherin’e seçilirken, Rose Gryffindor’a seçiliyor. Albus’un Slytherin’e seçilmesi, hem kuzeni Rose hem de Hogwarts öğrencileri tarafından negatif karşılanıyor. Albus, Harry’nin oğlu olarak Slytherin’e seçildiği ve Scorpius da Draco’nun oğlu olduğu için okulda çokça nefretle karşılaşıyorlar. İki karakter bir süre sonra en yakın arkadaş oluyorlar. Harry ikisinin arkadaşlıklarına karşı çünkü Scorpius’un Lanetli Çocuk olduğuna inanıyor. Rose annesine oldukça benziyor ama Hermione’nin aksine uçmakta oldukça başarılı ve ikinci senesinde Gryffindor’un Quidditch takımına Kovalayıcı olarak giriyor. Harry’nin büyük oğlu James Sirius da Gryffindor öğrencisi ve karakteri Fred ile George’u anımsatıyor.

    Bu arada Harry’nin Scorpius’un Lanetli Çocuk olduğuna inanmasıyla ilgili olarak, bu Lanetli Çocuk muhabbeti nasıl başlıyor belli değil. En azından internette Harry’nin böyle bir kehanete neden inandığına dair bilgi verilmemiş. Tahminimiz “Lanetli Çocuk” olarak anılan kişinin karanlığı tekrar yükselteceği ve eski kötü günlerin geri geleceğiyle alakalı. Harry Potter da bir seherbaz olarak bunun önüne geçmeye çalışıyor.

    Oyunun çoğu Albus, Scorpius ve Rose’un 4. senesinde geçiyor. Bu süreç içerisinde Scorpius’un annesi Astoria ölüyor ve ölümü Scorpius ile Draco’yu oldukça derinden etkiliyor. Hogwarts’ta Scorpius’a olan nefretten dolayı aslında Draco’nun değil, Voldemort’un oğlu olduğuna dair dedikodular var. Scorpius ve Draco bu dedikoduları yalanlıyorlar. 4. senelerinde Albus ve Scorpius oldukça yakın arkadaşlar ve Scorpius Rose’dan hoşlanıyor. Harry ve Ginny’nin kızı Lily Luna da Hogwarts’a başlıyor ve Gryffindor binasına giriyor. Scorpius’un karakterinin oldukça utangaç ve sevimli olduğu söyleniyor.

    Albus ve Scorpius’un bu kadar yakın olmalarının sebeplerinden biri de Albus babası Harry’nin iyi şöhretinin yükü altında kalırken, Scorpius’un babasının kötü şöhreti yüzünden dışlanması. İki karakter de babalarının geçmişte yaptıklarıyla anılıyorlar. Fakat Scorpius bu konuda babasıyla sorun yaşamazken, Albus yaşıyor. Yeniyıl için evine giden Albus, babasıyla kavga ediyor. Harry kızı Lily Luna’ya oyuncak kanatlar, oğlu James’e görünmezlik pelerinini verirken, Albus’a bebekken kendisine ait olan ve Hagrid’in bebek Harry’i sarmak için kullandığı battaniyeyi veriyor. Babasının diğer kardeşlerine güzel hediyeler verirken kendisine eski bir battaniye vermesine sinirlenen Albus, babasıyla kavga ediyor ve Albus “Senin gölgende yaşamak ne kadar zor biliyor musun? Zavallı Harry Potter, ailesiz büyümüş ve herkesi kurtarmış aman da aman ama oğlu ancak Slytherin’e girebilmiş! Keşke babam sen olmasaydın,” dedikten sonra Harry sinirlenip “Hiç yoktan bir baban var!” diye cevap veriyor. Kavga kızışınca Harry Albus’a “Keşke sen de benim oğlum olmasaydın.” diyor. Buna sinirlenen Albus odasına koşarken Harry kızgınlıkla söylediği şeylerden pişman oluyor.

    hogwarts-yeni-armalar-ust

    Bu olaylardan sonra Cedric Diggory’nin babası Amos Diggory Harry’i ziyaret edip, Harry’den geçmişe dönerek oğlunu kurtarmasını istiyor. Geriye hiç zaman döndürücü kalmadığını söyleyen Harry, Amos’un isteğini geri çeviriyor. Fakat aslında Harry bir zaman döndürücüsüne sahip fakat geçmişi değiştirmenin tehlikelerini bildiği için isteği reddediyor. Amos’un yeğeni Delphi adındaki bir karakter, Albus ve Scorpius’a bu olayı anlatıyor ve Harry’nin aslında bir zaman döndürücüye sahip olduğunu söylüyorlar. Üçü birlikte çok özlü iksir içerek Harry, Ron ve Hermione’nin kılığına giriyorlar ve gizlice Harry’nin ofisine giderek zaman döndürücüyü alıyorlar. Geçmişe dönmeden önce Albus ve Scorpius, Delphi’ye ona ihtiyaçları olmadığını söyleyerek Delphi olmadan geçmişe gidiyorlar.

    Geçmişe gittiklerinde ortadan kayboldukları için Harry ve Draco oğullarının yerini merak etmeye başlıyorlar. Oğullarını bulamadıkları için kavga eden Draco ve Harry, Harry’nin mutfağında düello yapıyorlar. Düello sırasında içeri giren Ginny iki karakteri ayırıp “İki dakika baş başa kalınca hemen birbirinizi öldürmeye çalışıyorsunuz,” diyor.

    Albus’un kayıbı için kendini suçlayan Harry, Dumbledore’un Hogwarts’taki portresini ziyaret ediyor ve iki karakter arasında duygusal bir konuşma geçiyor.

    Albus ve Scorpius, Harry’nin okuldaki Üç Büyücü Turnuvası zamanına geri dönüyorlar. Cedric oyunu kazanamasın diye Durmstrang öğrencisi kılığında Cedric’e büyü yapıp onu küçük düşürmeye çalışıyor. Hermione bunu görüyor ve baloya Viktor Krum ile gitmiyor. Ron baloya Padma Patil ile gidiyor ve Hermione’yi Viktor’dan kıskanmadığı için aralarında o efsanevi aşk bir türlü alevlenemiyor. Ron, Padma ile baloda yakınlaşıyor ve ileride onunla evleniyor

    Albus ve Scorpius geri döndüğünde Hermione ve Ron hiçbir zaman bir araya gelmemiş oluyor ve çocukları Rose ile Hugo hiç doğmamış oluyorlar. Bu durumu düzeltmek için tekrar geri dönüyorlar. Geçmişe gittiklerinde Albus ve Scorpius Cedric’i etkisiz hale getirerek 2. görevde başarısız olmasını sağlıyorlar. Bu sayede Cedric turnuvadan eleniyor ve hayatı kurtuluyor.

    Cedric’i kurtardıktan sonra kendi zamanlarına dönüyorlar ve döndüklerinde Scorpius tek başına döndüğünü ve Albus’un ortalıkta olmadığını fark ediyor. Bu alternatif gelecekte Hogwarts’ın müdürü Dolores Umbridge ve büyü dünyası Voldemort’un elinde. Umbridge ile Scorpius arasında şöyle bir konuşma geçiyor.

    Scorpius: “Al nerede?”

    Umbridge: “Al?”

    Scorpius: “Albus Potter”

    Umbridge: “Harry Potter öldüğünden beri yıllardır bir tane bile Potter görülmedi”

    Bu bilgiyle şok olan Scorpius, geldiği günün Voldemort Günü olduğunu öğreniyor ve ilk bölüm bitiyor.

    lanetli-cocuk-olum-yiyenler

    Oyunun ikinci bölümü bu alternatif gelecekte başlıyor. Cedric hayatta kalmasına rağmen, Turnuva’yı kaybettiği için Harry’den nefret etmiş ve Voldemort’a katılmış. Daha sonra Neville’i öldürmüş ve bu sebepten dolayı Neville savaşta Harry’e yardım edememiş. Hogwarts Savaşı’nda Harry ölmüş ve bu yüzden Albus hiç doğmamış ve Voldemort ise iktidarda. Draco Malfoy, Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi’nin başında ve Muggle doğumluları yok etmekten bizzat sorumlu. Scorpius babasının konumundan ve gücünden ötürü Hogwarts‘ta ünlü, o zaman çizgisindeki hali de normal halinden farklı olarak oldukça kötücül ve lakabı Akrep Kral (adı Scorpius’un adı, akrep anlamına gelen scorpion kelimesinden üremedir). Hatta Muggle doğumlu öğrencileri Hogwarts zindanlarına hapsetmek gibi uygulamaların da fikrini ortaya süren de Scorpius’muş. Kafası karışan ve ne kadar kötü bir insan olduğuna inanamayan Scorpius, Draco’nun yanına neler olduğunu sormaya gidiyor. Scorpius’un bu “değişmiş” halini -özellikle de Harry Potter ve Hogwarts Savaşı hakkında sorular soran halini- gören Draco’yla aralarında uzun bir tartışma geçiyor. Draco sinirlenip, Scorpius’un kafasını masasının üzerine vuruyor. Fakat Scorpius, Draco’ya zamanında annesi Astoria’nın ne kadar iyi bir cadı olduğunu ve annesinin Draco’nun ne kadar iyi biri olduğuna inandığını hatırlatıyor. Baba ve oğul el sıkışarak ayrılıyorlar. Bu evrendeki herkes “Voldemort ve Cesaret” diyerek el sıkışmak zorunda. Ayrıca aralarındaki konuşmada Severus Snape’in hayatta olduğunu öğreniyoruz.

    Scorpius, Snape’den yardım istemeye karar veriyor fakat ilk başta hikayesine onu inandıramıyor. Sonra Snape’e Lily’den ve aralarındaki sevgiden bahsedince Snape ona ve zamanda yolculuk hikayesine inanıyor. Scorpius, Snape’e Harry’nin oğluna onun ismini verdiğinden bahsediyor ve Snape Lily’nin hatırına Scorpius’a yardım etmeyi kabul ediyor ve onu gizli odasına götürüyor.

    Odada Ron ve Hermione ile karşılaşıyoruz. Ron ve Hermione bu evrende de evli değiller ama aralarında bir yakınlık var. Ron, Hermione ve Severus Voldemort’a karşı aktif direnişte rol oynuyorlar. Ron ve Hermione, Snape ile yakın arkadaşlar. İkisi de başta Scorpius’a inanmıyorlar fakat Scorpius onlara diğer evrende başlarına gelenleri anlatıyor ve kendileri hakkında bu kadar bilgi sahibi olmasına şaşırıp Scorpius’a inanıyorlar. Tekrar zamanda Üç Büyücü Turnuvası’ndaki göreve geri gitmeyi, Albus ve Scorpius’un Cedric’e yardım etmek için kullandıkları büyüleri kalkanla engelleyerek her şeyi olması gereken haline getirmeyi planlıyorlar.

    İlk görevde işler yolunda gidiyor ama ikinci görevde bir terslik çıkıyor ve Ruh Emiciler geliyor. Hermione, diğerlerine kendisinin Ruh Emicileri engelleyeceğini o arada diğerlerinin kaçmaları gerektiğini söylüyor. Onlar gitmeden önce de Ron’a onu hep sevdiğini ve seveceğini açıklıyor. Ron da Hermione’yle kalmaya karar veriyor ve ikisi de Ruh Emici öpücüğüne maruz kalıp ölüyorlar.

    l-r_Ron_Weasley_(Paul_Thornley),_Hermione_Granger_(Noma_Dumezweni),_Rose_Granger-Weasley_(Cherrelle_Skeete)-large_trans++qVzuuqpFlyLIwiB6NTmJwanvEx60GDKHt8thW94NfqQ

    Snape ve Scorpius ormana kaçıyorlar fakat Ruh Emiciler gelmeye devam ediyor, Snape de Scorpius gidip işleri düzeltebilsin diye kendini feda ediyor ve ölmeden önce Scorpius’a Harry’nin oğluna kendi ismini vermesinden onur duyduğunu söylüyor.

    Scorpius ikinci görevde her şeyi düzeltiyor, Albus geri geliyor ve beraber kendi zaman çizgilerine dönüyorlar. Herkes onlara oldukça kızıyor. Scorpius onlara zaman döndürücüyü kaybettiğini söylüyor. Fakat sonra kaybetmemiş olduğunu ve yok etmeye karar verdiğini öğreniyoruz. Albus’la beraber zaman döndürücüyü yok etmek için Baykuşhane’ye gidiyorlar. Orada onu nasıl yok edeceklerini bulmaya çalışırlarken karşılarına Amos Diggory’nin yeğeni ve onların da arkadaşı olan Delphi çıkıyor. Albus’la Scorpius kıza Cedric’i kurtaramadıklarından bahsediyorlar fakat Delphi onlara zaman döndürücüyü nasıl yok edeceklerini göstereceğini söylüyor.

    Bu arada Delphi yirmili yaşlarında. Çocukken bir hastalık geçirdiği için Hogwarts’a hiç gidemediğini anlatıyor ve Amos Diggory’nin kaldığı huzurevinde çalıştığını söylüyor. Fakat bu bir yalan. Delphi’nin sırtındaki bir dövmeden Voldemort sempatizanı olduğunu anlıyorlar. Kız aslında zamanda geri gidip tekrar Voldemort’u geri getirmenin planını yapıyormuş ve bu sırada Albus ve Scorpius’u da kullanmak istiyormuş çünkü kehanet Voldemort’u Albus’un geri getireceğini ve bu yüzden Albus’un Lanetli Çocuk olduğunu öngörüyormuş.

    Harry ve Ginny, Albus’la Scorpius’un yokluğunu fark edip deliye dönüyorlar. Ron onları en son Delphi’yle Baykuşhane’de gördüğünü söylüyor, onlar da nerede olduklarını öğrenmek için kızın tek yakını olan Amos Diggory’e gidiyorlar fakat Amos hiçbir zaman Delphi diye bir yeğeninin olmadığını söylüyor.

    Bu noktada Delphi, Albus ve Scorpius’a aslında Voldemort ve Bellatrix’in kızı olduğunu ve Hogwarts Savaşı’ndan önce doğduğunu söylüyor.

    Delphi, Albus ve Scorpius Üç Büyücü Turnuvası’nın üçüncü görevine gidiyorlar. Delphi kaçamasınlar diye ikisinin asalarını kırıyor ve hatta elindeki zaman döndürücüyü beş dakikadan fazla geçmişte kalamayacağı için almaya çalışan Scorpius’a Crucio Laneti yapıyor ve Scorpius’a daha fazla zarar gelsin istemeyen Albus, Delphi’ye boyun eğip istediklerini yapıyor.

    Albus ve Scorpius, sonunda ölecek olsalar bile Delphi’yi engellemeye karar veriyorlar. Buna sinirlenen Delphi tam onlara zarar vermeden önce Cedric tarafından donduruluyor. Cedric, Albus ve Scorpius’la konuşuyor ve Cedric ölüme gitmeden önce Albus babası Amos’un onu çok sevdiğinden bahsediyor.

    Delphi bir şekilde büyüden kurtuluyor ve Albus ile Scorpius’u yakalayarak onları kendisiyle birlikte geçmişe götürüyor. Albus bunun Lily ve James Potter’ın öldüğü 1981 gecesi olduğunu anlıyor. Yani Delphi diğer planında başarısız olunca bizzat Voldemort’a yardım edebilmek için Harry’i kendisi öldürmeyi planlıyor. Albus, Lily ve James’i birkaç kez dışarıda görüyor ve bebek Harry’nin battaniyesini tanıyor. Onu bir şekilde almayı başarıp üzerini yakarak “Baba yardım et 31/10/81” yazıyorlar.

    harry-draco-ronald

    O sırada Harry Draco’yla konuşuyor. Draco ona karısının aileden geçen bir kan hastalığı olduğunu, bu yüzden Scorpius’u doğururken zayıf düşüp öldüğünü, Scorpius hakkında dolaşan lanetli çocuk dedikodularının onları ne kadar yıprattığını falan anlatıyor. Harry ona üzülüyor ve sempati duymaya başlıyor.

    Hermione Sihir Bakanı olarak olağanüstü bir toplantı yapıyor ve bakanlığın diğer çalışanlarına neler olduğunu anlatıyor. O sırada Draco çıkıp suçun kendisinde ve oğlunda olduğunu söyleyerek sorumluluk alıyor.

    Albus’un odasına gitmiş olan Harry ise duygusal bir çöküş yaşıyor. O güne kadar çevresinde ölen herkes için kendisini suçluyor. Ginny ona umudunu kaybetmemesini söylüyor ve o sırada battaniyeyi eline alan Harry Albus’un geçmişten gönderdiği mesajı görüyor.

    Harry, Draco, Ginny, Ron ve Hermione 1981 yılının 31 Ekim’ine geri dönüyorlar çünkü aslında Draco’nun ailesinin de gizlice sakladıkları bir zaman döndürücüleri olduğu ortaya çıkıyor ve oğlanlarla Delphi’nin kullandığı bir prototip olduğu anlaşılıyor.

    Delphi’nin asıl niyetinin Harry’yi öldürmek değil, Voldemort’u uyararak Harry’e saldırmamasını söylemek olduğunu öğreniyorlar. Bu yüzden Harry Voldemort kılığına giriyor ve Delphi’yi diğerlerinin olduğu yere çekiyor. Hep beraber Delphi’yle savaşıp onu yeniyorlar.

    Bu sırada Harry ve Albus’un ilişkisi oldukça düzeliyor çünkü Albus birkaç kez babasını kurtarıyor. Karakterler hep birlikte Voldemort’un Lily ve James’i öldürmesini izlemek zorunda kalıyorlar. Geçmişi değiştirirse geleceği bozacağını bilen Harry ailesini kurtaramıyor ve ölümlerini izlerken yere yığılıp ağlıyor.

    Geri döndükten sonra Delphi’yi Azkaban’a kapatıyorlar ve Scorpius Rose’a çıkma teklif ediyor. Harry ve Albus, Cedric’in mezarını ziyaret ediyorlar ve Harry sürekli Cedric’ten özür dilemek için oraya geldiğini söylüyor.

    Oyun, tıpkı yedinci kitabın sonu gibi umut dolu olan şu cümleyle bitiyor:

    “Bugün güzel bir gün olacağa benziyor.”