• 160 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bundan seneler evvel henüz ortaokula giden bir çocukken tanıştım Reşat Nuri Güntekin ile. "Acımak" oldu ilk okuduğum kitabı. Bazı kitaplar vardır öyle bir iz bırakır ki üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, üzerine ne kadar çok kitap okursan oku unutulmaz ya hani Acımak da benim için öyledir. Bir kez okumak yetmez, ikincisini okursun. Belki bir sene sonra belki de iki sene sonra yaptım bunu. Emin olduğum tek şey yine ortaokul çağımda olduğumdu.
    Peki neydi bu kitabın konusu? Zehra Öğretmen ile babasının yaşam öyküsü. Neydi Zehra Öğretmen için Baba?...Kocaman bir hayalkırıklığı. Öyle taşlaşmıştı ki Zehra Öğretmen, öylesine sevgisiz, öylesine yalnızdı ki.. Hep babasıydı bütün bunların suçlusu. Kendisine ördüğü duvarların her bir tuğlasını babasına olan nefreti oluşturmuştu. Hissiz, taş kalpli, insanlara karşı zerre güveni olmayan bir kadın olarak yaşıyordu. Çünkü babasına güvenmemişti, sevilmemişti hiç. Bir başkasını nasıl sevecekti? Ya da bir başkası onu nasıl sevecekti ki babası sevmemişken... Böyleydi düşünceleri, bu yüzden soyutlamıştı kendini yaşamın tüm duygusallıklarından... Ve bu bir kadın için belki de olabilecek en kötü senaryoydu. Bir kere yaradılıştan duygusaldık biz, en taş kalpli görünenimiz bile maskesinin altına saklamıştı kendini.
    Peki ben neden bu kadar etkilenmiştim? Bunun sebebini çocuk olmama bağladım. Ilk kez yetişkin olarak okusaydım bu kadar etkilenmez, hüngür hüngür ağlamazdım çünkü biliyorum. O zamanlar Reşat Nuri ilk kez bana farklı bir sonun olabileceğini, hayatta her şeyin göründüğü gibi olmadığını, doğrusunu bildiğimiz bazı şeylerin aslında yanlış olabileceğini göstermişti. Zehra Öğretmen bendim çünkü, sanki Reşat Nuri ben okuyayım diye yazmıştı bu kitabı. Ah, şu çocuklar her şeye fazla anlam yüklüyorlardı, ya da ben öyle bir çocuktum... Ben de yanılmak istiyordum aynı Zehra Öğretmen gibi.

    Ah o sonunu unutmam hiç. Zehra Öğretmenin babasının cesedine sarılarak ağlamasını, o hissettiklerini unutmam, unutamam...

    Bugün kütüphanenin tozlu raflarında gezinirken gördüm. Fazlaca yıpranmış, bir köşeye itilmiş, belki eskisi kadar ilgi görmeyen, herkesin önünden öylece geçip gittiği, okunmayı, anlaşılmayı bekleyen bir kitap olarak duruyordu karşımda. Ah, dedim kimler okudu acaba seni benden başka, acaba başka var mıydı benim gibi sonunda ağlayan... Aldım elime karıştırdım sayfalarını, o zaman okurken ki hislerim sardı etrafımı, kendi kendime bir üçüncüsünü bambaşka bir İlgen olarak okumak zamanın gelmiştir belki dedim hayat yanıltmadı seni, sen Zehra öğretmen değildin. Bu inceleme de ondan.
  • Direnemedim acılarıma düştüm yıkıldım
    Seni sensiz yaşadım hep ama artık sıkıldım
    Değersiz bir kağıt parçası gibiydim atıldım
    Sadece sevgim olsa iyiydi bende satıldım

    Hayat bana kimseye güvenmemeyi öğretti
    Bir vefasız girdi hayatıma beni mahfetti
    Benim tek suçum onu haddinden fazla sevmekti
    Yaşarken anladımki benim hayatım lanetli

    Mustafa Ermişcan
  • Bırak artık bana masal anlatmayı
    Huy edinmişsin kendine aldatmayı
    Köle yapmışsın kendine bu dünyayı
    Her defasında taşırdın sen bardağı

    Büyüklenme kimseye kalmaz bu dünya
    Herşeyi gırgıra alıyorsun hala
    Bense ediyorum rabbime hep dua
    Sen benim için oldun büyük bir kaza

    Böyle yaparak kandırırsın kendini
    Dünyayı verseler satma şerefini
    Hattinden fazla yükseltme ederini
    Sen benimle paylaşmadın yüreğini

    Şimdi git kiminle olmak istersen ol
    Gidene dur demem bak işte orda yol
    Bana acı vereceksen haydi kaybol
    Dol yüreğim yine acılarınla dol

    Çırpınıp dururum denizin dibinde
    Bilmemki kaderim kimlerin elinde
    Deliye dönerdin olasaydın yerimde
    Hayatı sürdürürüm yıkık biçimde

    İçim içime sığmaz dışa taşarım
    Gerçek aşk bulsam yalın ayak koşarım
    İki günlük nasıl sevilir saşarım
    Sana göre değilim seni aşarım

    Hep namerde çıkar olmuş bu yolumuz
    Hayırla bitermiki acep sonumuz
    Yürekten sevmekti bizim tek doğrumuz
    O yüzden tüm yükü kaldırdı omzumuz

    Kalbim parça parça olup toparlanır
    Hep karanlıktır odam zor aydınlanır
    Senin ruhun ve bedenin kiralanır
    Benim ruhum ise sevdayla aydınlanır

    Mustafa Ermişcan
  • 207 syf.
    ·5 günde
    20 OCAK 2019
    Bismil

    "Seni, anlatabilmek seni.
    İyi çocuklara, kahramanlara.
    Seni, anlatabilmek seni
    Namussuza, haldan bilmez,
    Kahpe yalana."

    Anadolu kokan canım Ahmed Arif'im, 21 Nisan 1927'de Diyarbakır'da açmış yeşil yeşil... Onunla beraber umut, direnç, onur ve sevda...
    Daha, daha nicesi yeşil, yeşil...
    Onunla, onunla, onunla, onunla...
    "Dağlarına bahar gelmiş memleketimin..."

    Puşt, hayın, sürüngen demeden ne de güzel yaşamış dimdik, soluk soluğa insanca...

    "Bin yıl,bahar içre ömrünü sürsün,
    Seni doğuran ana."


    Şimdi kitaba geçelim

    Leylim Leylim adlı yapıt Ahmed Arif'in Leyla Erbil'e 1954-1959 yıllarında gönderdiği (-ve 1977'de son bir mektup-) mektuplardan oluşur.
    Ahmed Arif hapisten çıktıktan sonra Leyla Erbil'e olan sevdası ile yaşama daha güçlü tutunur. Bu mektuplar, dönemin siyasi koşullarının, bir şairin şiir yaratım sürecinin, insanca sevdanın en büyük kanıtı! Ayrıca Ahmed Arif'in insana ve yaşama nasıl baktığının da bir göstergesi.
    "Zaten yaptığımız ne ki? Kimsenin karnında açlığı, ayağında yalınlığı ve sırtında çıplaklığı kalmasın diye ömrümüzden bir parça vermek. Hepsi bu." (s.72/ s.73)

    Beni en çok etkileyen ise ödediği bedeller üzerinden prim yapmaması. Hani bazı insanlar vardır. Birkaç yıl devrimci/ülkücü/şucu/bucu geçindi diye yaşam boyu kahraman edası ile gezinirler ortalıkta. Ona buna tepeden bakarlar. Aynı konuyu temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koyarlar. İnsanı kendi siyasi görüşünden tiksindirirler. Ahmed Arif öylelerine başlı başına bir örnek, bir yaşam biçimi... Mektuplarında halkına karşı en ufak bir sitemi yok. Kimseye öteki gözüyle bakmıyor. Bu yorumumu somutlayayım: "Biliyorum, ufak para değilim ben. Büyük oyunlar için yaratılmışım. Ya hep, ya hiç. "Ya hep" çıkarsa benden gayri herkesler -hiç değilse nispi de olsa- rahat bir nefes alacak, insan olduğuna pişmanlık duymayacak. "Ya hiç" çıkarsa yanacak olan sâde benim." (s.73/ s.74) Bu siyaset ötesi bir duruş, insan olmanın eşsiz güzelliği... Yarım porsiyon aydınların, şucu bucu diye geçinenlerin asla duyumsayamayacağı yalın gerçek! Katıksız gerçek... İnsanı insan kılan gerçek.

    Ahmed Arif'ten öğrenmemiz gereken o kadar çok şey var ki... Sözgelimi "Nasıl sevilir?" İşte bu yapıt bu sorunun başlı başına bir yanıtı! Bizler her zaman ne kadar sevildiğimizle ilgilendik, nasıl sevildiğimiz ve nasıl sevdiğimiz üzerine hiç düşünmedik. Biz sevmeyi bilmiyoruz. Bu kitabı okuduktan sonra bu yorumu getirdim. Pazardan elma armut alır gibi insan alıyoruz yaşamımıza. Ben o insanı hak eder miyim, o insan beni hak eder mi diye düşünmeden bodoslama dalıyoruz yaşamlara. Emek kimileri için salt siyasi bir sözcük, kimileri için ise kafa yormaya bile değmez. Kapitalizm aşkları ayaklar altına aldı. Kullan, at mantığı ile yaklaşılır oldu insana. Bütün bunlara karşı ne diyor canım yürek işçisi "Sevgiyi yaratmak gerek." (s.164)
    ( Aşk sözcüğünün içine ettik, o yüzden sevda sözcüğünü yeğledim. Sevda kuşun kanadında. Ahmed'in ise taa yüreğinde)

    Canım Ahmed Arif'in Sevdası

    Ahmed Arif'in bizden ayrımı ne? İşte burada bunun üzerinde duracağım. Sevdiceğinin evleneceğini okuyunca bakın ne yazıyor: "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
    (s.43)

    Bence içten içe üzülür. Ama sezdirmez bunu Leyli'sine. Çünkü yüreğindeki sevdadan salt kendi sorumludur. "Ulan, bu evlenme dalgan amma da kıyak be! Vay anasını! Desene, herifi çarptın! Hanımım, Ankaralı olucak gayrı" (s.47)

    "Seni kıskanıyorum da. Ama Memed'in yerine koynuna ben gireyim diye kıskanmıyorum."
    (s.164)
    Bir kadını mülkiyet olarak görmeden salt sevmek...

    "Hep seni yatağa atmayı kurduğumu, tertiplediğimi sanıp kaçtın. " (s.162)

    "Koca, okyanus yüreklilerin kaldırabileceği koca bir SEVDAYI, diyelim bir saatlik et-ter-acı-diş-dil-dudak alışverişiyle söküp atmanın mümkün olduğunu nasıl düşünebiliyorsun hâlâ?"

    Evli bir kadına aşık diye ahlakçı kesilenler, önce Ahmed Arif'in Leyli'sine yaklaşımını , bu mektuplar aracılığıyla, bilseler, anlasalar, yüzleri olur mu ki konuşmaya?

    "Said, sende bir yakınlık, korkusuz, işkilsiz, aldanmasız yatılabilecek bir kadın görüyordu. Nevzat'sa hiç sevmedi, etine,butuna, harikulade benzersiz yüzüne ve biraz da ileri görünen davranışlarına meyil verdi. Memleketimde içinden bir şeyler yapmak, kemdini bir şeylere vermek isteyen, ama bir tarafıyla bok makinesi bu düzene bağlı kalan, ondan kopamayan iki entelektüel tipi bunlar."
    (s.165)
    Ahmed Arif Leyla Erbil'in evliliğine hep saygı duyar. Ona zarar verecekler karşısında ise , bu "bok makineleri" karşısında, susmaz, Leyli'sini dostça uyarır.

    "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana"
    (s.136)

    Kimi zaman kardeştir, kimi zaman en sevgilidir, kimi zaman zalımdır Leyla. Kimi zaman keçi yavrusu, kimi zaman da çekirge...

    Ahmed Arif'in sevdasının tek bir biçimi yoktur.
    Sevdanın tek bir giyiti, tek bir rengi yoktur.

    Umuda Dair

    "Nerede o cici anneler, namuslu bilimci öğretmenler, yiğit şairler? Belki 2000 yılından sonra... Ah be!". (s.98)

    Bu tümceleri okuyunca ben de "Ah be" dedim. Bu zamanlardan söz ediyor. Yüreğim burkuldu.
    Ama umudum diri, Ahmed Arif'in umudu gibi...

    Sevdadan geçsin yolunuz.
    Keyifli okumalar!











    .
  • Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi.

    İlk bakışta Kıbrıslı toprak sahibi, ehlikeyif biri gibiydi. Aslında Kıbrıslıların içinde tükenmeyen enerjisiyle öne çıktı. Rauf Denktaş’ı gazetedeki fotoğrafları dışında ilk defa Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1966 yılındaki bir konferansta dinledim. Tezlerinde gayet sağlam bir mantığı ve kuvvetli hitabeti vardı. Biyografisini soruşturduğum ve okuduğum zaman Kıbrıs Türk’ünün güçlü bir azınlık lideri karşıma çıktı. Nadir olarak hukuku hem de İngiltere’de okuyanlardandı. Bu sayede Kıbrıs’ın adliye mekanizmasına ve idareye nüfuz edebilmiştir.

    Savcıydı. Kıbrıslılar daha çok polis teşkilatındaydı. EOKA’cılar ve adadaki Türklere hak vermek istemeyenler onları Britanya idaresinin piyonu olarak nitelerlerdi. Boş bir demogogyadır. Azınlık çoğunluğun benimsemediğini benimsemeyi tercih eder, bu umumi bir kuraldır.

    DİRENİŞİN ADI

    Denktaş Londra, Zürih antlaşmalarıyla ikinci dereceye itilen bir halk grubunu eşitlik düzeyinde kavgaya ve direnmeye çekti. Bu anlamda Kıbrıs’ın tarihinde iki lider varsa birisi odur. Öbürü, Başpiskopos Makarios’tur ama yarışa daha avantajlı başlamıştı. Kıbrıs sadece EOKA’cılarla ve İngiliz yönetimiyle değil bazen Ankara’nın pasif liderleriyle ve yorgun bir halkla da yola devam etti. Kıbrıslılara enerji aşıladı. Kavga edilecek yerde kavgaya girdi, sükûnetin ve diplomasinin gerektiği yerde bu yöntemi sonuna kadar kullandı. En güçlü silahı sivri deyimleri ama onun yanında nüktedanlığıydı. Kıbrıs Türk’ünün Anadolu’yla olan tarihi bağlantısını bir an dahi unutmadı. Ancak bunun sayesinde ayakta kalınacağının bilincindeydi.

    TARİH HAKLI ÇIKARDI

    Mücadelesi sırasında ada Türkleri arasındaki muhalifler kadar Anadolu’dan yerleştirilenlerin arasındaki zıt davranışlarla da karşılaştığı açıktır. Annan Planı’nı destekleyenler içinde bu grup bilhassa ağırlıklıdır. Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi. Bazı liderlerin yaptıkları kendilerinden sonra daha da iyi anlaşılır. Yakın Türk tarihinin en önemli liderlerinden birisi hiç şüphesiz Rauf Denktaş’tır.

    SİYASİLER VE GENÇLERE BİR NUMUNE

    İSTANBUL’da doğdu. Osmanlı Devleti’nin son dahiliye vekillerinden gazeteci, mülkiye mezunu Ali Kemal Bey’in ve Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın kızı Sabiha Zeki Hanım’ın oğludur. Ali Kemal’in İzmit’te linç edilmesinden sonra ana-oğul Türkiye’yi terk ettiler ve Sabiha Hanım’ın Almanya’da yaşayan kız kardeşinin yanına taşındılar. Çocukluğunda bir müddet İtalya’da Capri Adası’nda diğer teyzesinin yanında oturdu. Galiba eğitimindeki diğer Batı tipi eğitim alan Türklerden farklılığı burada başlıyor. Küçük yaşta Latince öğrendi. Yerleştikleri Paris’te hukuk okudu. Bern’de devam etti. Mezuniyetinden sonra Türkiye’ye döndü.

    3 DİLDE GÜNLÜK

    Memuriyete girmeden evvel yedek subaylık görevini yaptı. Kendi ifadesiyle uzun yıllar çocukluğundan beri ayrı yaşadığı ülkesini ve halkı daha çok tanıyıp intibak etti. Hariciye imtihanını büyük dereceyle kazandı. Bu yabancı dallar kadar Türkçemizin zenginliğine de hâkimdir. Ali Kemal’in oğlu diplomasiye nasıl girer diye tereddüde düşen erkâna İsmet Paşa “Kabiliyetli bir gencin neden yolunu kapatıyorsunuz? Hak ettiyse bu mesleğe girer” demiştir. 27 yaşında bakanlıktaki görevine başladı. 1943 yılında Bükreş’te dış göreve tayin edildi. Hatıratında takip ettiğimiz kadarıyla Romanya ile Rumenleri onun kadar doğru anlayan Türk az bulunur.

    “Sadece Diplomat”, büyükelçi Kuneralp’in 3. baskısı yapılan eseri. Günlük jurnallerinden ve kayıtlarından istifadeyle kronolojik olarak diplomasi hayatını anlatıyor. Sık sık tuttuğu belgeleri kaydediyor. Türkiye’de insanların çoğu diplomasiyi herkesin yapacağı bir iş sanırlar. Hatta son zamanlarda büyükelçilikler herkesin, bakanlıktakilerden daha iyi yapabileceği bir görev olarak değerlendiriliyor, yanlış... Dış politikanın hatlarını tespit etmek şüphesiz büyükelçilerin tekelinde değil ama dış politikanın yönüne şekil verenler bu işleri büyükelçileri aracılığıyla yapmak zorundalar. Profesyonel diplomasi adı üzerinde yazmayı, uzlaşmayı, müzakereyi bilen insanların işidir. Bu uslup “Seni seviyorum” demek için “Azami muhabbettin teminatı tammesi iş bu vesileyle mutazamındır” diyecek kadar dağınık değilse de bugünkü dilimizden kaybolan birtakım kelimeler “Müsterhemdir”, “İblâğ olunur” veya “Bu şekilde anlaşılacağına dair çekincemiz vardır” gibi ifadelerle dolu bir nota dili boş değildir. Diplomasi hem kesin mesaj vermek hem de kaba hiddeti yatıştırmak sanatıdır. Diplomasi dünyayı dıştaki muhiti, zaman ve mekân olarak kavramaktır. Büyükelçi Kuneralp’in tuttuğu notlar, kullandığı ifade ve üslubu bu bakımdan hem siyasilerimize hem de bu mesleğe girecek olan gençlere bir numunedir. Burada şunu belirteyim bu kitapla çıkan “DIPLOMATIC NOTEBOOKS I 1958-1960 THE VIEW FROM ANKARA” kitabında, 3 dilde tutulan günlükler bir düstur olmalıdır.

    TEHLİKELİ BİR ADAM

    Hiç şüphesiz ki büyükelçi Kuneralp Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın mesleğin biçimi ve muhtevası bakımından örnek büyüklerindendi. Davranışı ve kariyeri itibariyle “Türklerin Büyükelçisi” olarak unvanlandırılması en uygundur. Bern Büyükelçiliği’nde iken, büyüdüğü bu memleketin erkânı ve halkı tarafından kendilerinden biri olarak görüldü. Hatta İsviçre Dışişleri Bakanı’nın yaptığı bir nükte çok meşhurudur: “Bu tehlikeli bir adamdır. Çünkü bizden olmadığını hep unutuyoruz.” Hakkındaki nükteler, anekdotlar ve söylentiler sayısızdır. Almancayı Bern lehçesiyle konuşurdu.

    TÜRK BİR İMTİYAZDIR

    Londra Büyükelçiliği bir efsanedir ama kaderinin en acı ve meslek hayatının en mutantan kapanışı Madrid’de oldu. 2 Haziran 1978’de kör terör; bacanağı, Mahir Balcı’nın babası olan emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu’nu, eşi Necla Hanım’ı ve büyükelçilik şoförü İspanyol Antonyo Torres’i, üç kişinin taramasıyla bir anda yok etti. Büyükelçinin bu suikasttan kurtulması anlık bir tesadüftür. İspanyollar diğer Batı Avrupa ülkelerinden farklı davrandılar. Kral Juan Carlos’un büyükelçiye taziye için geldiğinde devlet reisi olarak “Utanıyorum” demesi gerçek bir özrün ifadesidir. Büyükelçi Kuneralp bu hain saldırıya rağmen görev yerini bırakmadı. Bir yıl sonra büyük bir ihtiram halesi içinde Madrid’i terk etti. Veda nutkunda yaşadıklarını, gerisindeki hayatı ve Türkiye’yi özetledi: “Türk olmak pahalıdır ama bir imtiyazdır.”

    BENİM İLGİMİ ÇEKİYOR

    Kitapta NATO ve ABD, Kıbrıs, İkinci Dünya Harbi’ndeki Türk siyaseti, Londra, Madrid notları ve ardından tek torunu “Küçük Necla’ya” diye açtığı bölümde Türk-Yunan politikası üzerindeki görüşlerini içeriyor. Son bölüm bakanlık makamına büyükelçi olarak gönderdiği raporlardan seçmelerdir. Epeydir Türk Dışişleri mensupları bilhassa büyükelçiler hatırat yayımladılar. Bunların her biri kendi açısından ilginç, en azından benim ilgimi çekiyor. İçlerinde gerçekten bir diplomatın bıraktığı ve diplomasinin ne olduğunu öğretebilen büyükelçi Kuneralp’in yayımlanan notları ve hatıratıdır.

    İlber Ortaylı
  • Söylenecek çok az şey kaldı.
    (Little is Left to Tell)

    D = Dinleyen

    O = Okuyan

    Mümkün olduğunca birbirlerine benzerler. Işık sahnenin ortasındaki masayı aydınlatır. Sahnenin geri kalanı karanlık.

    Düz, beyaz, basit bir masa, yaklaşık olarak 240 cm x 120 cm.
    İki kolsuz, beyaz, basit iskemle.

    D masada, uzun kenarın izleyiciye göre sağ ucuna yakın, cephesi izleyicilere dönük oturur.
    Başı öne eğik, sağ eline dayalı. Yüzü görünmez. Sol eli masada. Uzun siyah palto. Uzun beyaz saç.

    O masada, izleyiciye göre sağ taraftaki kısa kenarın ortasında oturur, yandan görünür. Başı öne eğik, sağ eline dayalı. Sol eli masada. Önündeki kitap son sayfalara doğru bir yerinden açıktır. Uzun siyah palto. Uzun beyaz saç.

    Masanın ortasında siyah, geniş kenarlı şapka.

    Işık yavaş yavaş aydınlanır.

    On saniye.

    O sayfa çevirir.

    Sessizlik.

    O (okur): Anlatacak az şey kaldı. Son bir kez–

    D sol eliyle masaya vurur.

    Anlatacak az şey kaldı.

    Sessizlik. D masaya vurur.

    Son bir kez ferahlamayı denedi, onca zaman birlikte oldukları yerden karşı kıyıda tek oda bir yere taşındı. Odanın tek penceresinden Kuğu Adası’nın akıntı aşağı uzanan ucunu görebiliyordu.

    Sessizlik.

    Alışılmadıktan ferahlık doğacağını ummuştu. Alışılmadık oda. Alışılmadık manzara. Hiçbir şeyin hiçbir zaman paylaşılmadığı yere gitmek. Hiçbir şeyin hiçbir zaman paylaşılmadığı yere dönmek. Bundan bir parça ferahlık doğacağını ummuştu bir zamanlar yarım yamalak.

    Sessizlik.

    Günbegün küçük adayı ağır ağır adımlarken görülüyordu. Saat be saat. Hava nasıl olursa olsun sırtında uzun paltosu, başında eski zaman Kartiye Laten şapkasıyla. Uca vardığında hep gözlerini çekilip giden akıntıya dikip duruyordu. Sular nasıl da iki koldan coşkulu burgaçlarla ayrılıp birleşerek akıp gidiyordu. Sonra geldiği yoldan dönüyordu ağır adımlarla.

    Sessizlik.

    Düşlerinde–

    D masaya vurur.

    Sonra geldiği yoldan dönüyordu ağır adımlarla.

    Sessizlik. D masaya vurur.

    Düşlerinde bu değişime karşı uyarılmıştı. Sevgili yüzü görmüş, söylenmeyen sözleri duymuştu: Kal bunca zaman yapayalnız birlikte olduğumuz yerde, gölgem ferahlatır seni.

    Sessizlik.

    Dönemez miydi–

    D masaya vurur.

    Sevgili yüzü görmüş, söylenmeyen sözleri duymuştu: Kal bunca zaman yapayalnız birlikte olduğumuz yerde, gölgem ferahlatır seni.

    Sessizlik. D masaya vurur.

    Dönemez miydi şimdi geriye? Yanlışını kabullenip eskiden onca zaman yapayalnız birlikte oldukları yere dönemez miydi? Yapayalnız birlikte onca şey paylaşıldı. Hayır. Yalnız başına yaptığı hiçbir şey geri döndürülemezdi. O güne kadar yalnız başına yaptığı hiçbir şey hiçbir zaman geri döndürülemezdi. Yalnız başına.

    Sessizlik.

    İşte bu uç noktada geceden korkusu eskiden olduğu gibi yine gelip çöktü üzerine. Sanki daha önce hiç olmamıştı denecek kadar uzun bir aradan sonra. (Sessizlik. Kitaba daha yakından bakar.) Evet, sanki daha önce hiç olmamıştı denecek kadar uzun bir aradan sonra.

    Bu kez iki katına çıkmıştı korku belirtileri, kırkıncı sayfanın dördüncü paragrafında ayrıntısıyla açıklandığı şekilde. (Sayfaları geri çevirmeye başlar. D’nin sol eli durdurur.

    Bıraktığı sayfaya geri döner.) Kaderi yine uykusuz geceler olmuştu. Zamanında yüreği gençken nasıldıysa. Uyku yok, uykuya cesaret yok – (sayfa çevirir)– gün ağarıncaya dek.

    Sessizlik.

    Anlatacak az şey kaldı. Bir gece–

    D masaya vurur.

    Anlatacak az şey kaldı.

    Sessizlik.

    D masaya vurur.

    Bir gece başı avuçlarında oturmuş tepeden tırnağa tir tir titrerken bir adam göründü ve Beni, dedi –ve sevgili ismi andı– gönderdi, seni rahatlatmam için. Sonra yıpranmış bir kitap çıkardı uzun siyah paltosunun cebinden ve oturup gün ağarıncaya dek okudu. Sonra tek söz etmeden kayboldu.

    Sessizlik.

    Bir zaman sonra aynı saatte aynı kitapla yine belirdi, bu kez söze giriş yapmadı, oturdu, yine baştan sona okudu kitabı uzun gecenin sonuna dek. Sonra tek söz etmeden kayboldu.

    Sessizlik.

    İşte böyle zaman zaman teklifsiz habersiz beliriyor ve acıklı öyküyü baştan sona yeniden okuyordu, uzun gecenin sonuna dek. Sonra da tek söz etmeden kayboluyordu.

    Sessizlik.

    Tek kelime olsun konuşmadan gitgide tek kişi gibi oldular.

    Sessizlik.

    Ve sonunda o gece geldi, gün neredeyse ağaracakken kaybolmak yerine tek söz etmeden oturmaya devam ettiği gece.

    Sessizlik.

    Sonra, bana artık gelmememi söyledi dedi –ve sevgili ismi andı. Sevgili yüzü gördüm ve söylenmeyen sözleri duydum, Ona gitmene gerek yok artık, bu senin elinde olsa bile.

    Sessizlik.

    Ve bu acıklı öykü–

    D masaya vurur.

    Sevgili yüzü gördüm ve söylenmeyen sözleri duydum, Ona gitmene gerek yok artık, bu senin elinde olsa bile.

    Sessizlik.

    D masaya vurur.

    Ve bu acıklı öykü son bir kez anlatıldıktan sonra taş kesilmiş gibi oturmaya devam ettiler.

    Tek pencereden günün ışığı girmedi. Yeniden uyanışın sesleri yükselmedi sokaktan. Yoksa kim bilir hangi düşüncelere dalıp gittikleri için dikkat etmediler mi? Günün ışığına. Yeniden uyanışın seslerine. Kim bilir hangi düşünceler. Düşünceler, hayır, düşünceler değil. Aklın derinlikleri. Aklın kim bilir hangi derinliklerine dalıp gittikleri için. Aklın ötesine. Hiçbir ışığın erişemeyeceği yer. Hiçbir sesin. Ve taş kesilmiş gibi oturmaya devam ettiler. Acıklı öykü son bir kez anlatıldı.

    Sessizlik.

    Anlatacak bir şey kalmadı.

    Sessizlik.

    O kitabı kapatırken.

    D masaya vurur.

    Kitap yarı kapalı.

    Anlatacak bir şey kalmadı.

    Sessizlik. O kitabı kapatır.

    D masaya vurur.

    Sessizlik. Beş saniye.

    İkisi aynı anda sağ ellerini indirip masaya koyar, başlarını doğrulturlar ve birbirlerine bakarlar. Gözlerini kırpmadan. İfadesiz.

    On saniye.

    Işık yavaşça söner.


    Not: Oyununu da mutlaka seyredin;

    https://www.youtube.com/watch?v=P0Ik6-kIJeE