• 543 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
         Kuşkusuz ki Marksizmin ve diyalektik materyalizmin en büyüleyici yanı, ancak sonsuz bir devinimin iç çelişkileriyle çözümlenen bir kavrayışın toplum hayatına yansıması olan gelir dağılımında tutunduğu eşitlikçi yaklaşımıdır. Bu Marksizmin kabul edilebilirlik boyutu en tartışmasız olan fikridir. Tabi bu yalnız bir fikir olarak kalmaz ve Marx, büyüttüğü yöntemi ve ideolojiyi, tarifleri ve uygulanabilitesi olan pratikleriyle bir reçete haline getirmiştir. Yalnız, kapitalizmin de kendi adına bildiği bir şey varsa o da eşitlikçiliğin veya diyalektiğin gerçekten de çok az sayıda insanın umrunda olduğudur,emekçi olsun olmasın. Çünkü gelenekçi veya modern insanın yapı taşı statükoculuğa evrilmiştir(metafizik miras) ki bilimin ilerleyişine oranla bu yöntemin toplum hayatındaki yeri ve önemi pek değişmemiştir. Çünkü herkes aynı şeyi yiyip içse,aynı şeyi giyse ve piramidin aynı haznesinde otursa da insan ruhunun dehlizlerinde tanımsız bir sınıf ve sınıflandırılma iç güdüsü yankılanmaktadır, kapitalizme göre. Salt bir içgüdü olarak doğrulayamasak da çokluk olan yerde bokluk olur demek daha yerinde olabilir belki. (Burda "cahil bırakılmış halk"tan bahsetmiyorum,en entelinden danteline kadar). (Gerçi Sosyalizm bir sınıfsızlıktan bahsetmez,daha çok "uzlaşmaz karşıtlık" seviyesindeki farkın "çelişki" boyutuna taşınmasını savunur. Komünizm sınıfsızdır). İnsan,yani beşer, kalıp halinde ona sunulan tanımları ve hap biçimindeki inan(ç)ları daha kolay hazmeder. Bunun tarihi tarım devrimine kadar uzanır(hatta öncesinde dahi vardır fakat hatlarının keskinleşmesini kastediyorum) ve malesef bir koyunu evcilleştirir gibi, yerleşik hayata geçen şeflikler ve devletler insanların genine binlerce yıl boyunca bu sınıf farklılığını olağanüstü bir sıradanlıkla! kodlamıştır. Din,para,hukuk,ahlak,kültür ve medeniyet kavramları birer enstrüman olmaktan öte müziğin ve notaların kendisine evrilmiştir ya da hep öyle olagelmiştir. Paradan önce,felsefeden önce,dinden önce hatta tarihten önce 15 20 kişilik gruplar halinde yaşayan avcı/toplayıcı kabilelerde bile bir eşitlik veya eşitlikçilik kavramı rağbet görmemiş,buna rağbet göstermeyen en koyu eşitsizlik taraftarları da kabilenin veya toplulukların statü olarak hep en alt sınıfında yer alan bireyler olmuştur nedense. (Marks bunu kabul etmez,kabile yaşantısını ilkel komün olarak tanımlar.)İşte ben tam da Politzer'i provake etmek adına "Bunun bir yazgı olduğu kanaatindeyim." dediğim anda Georges Politzer devreye giriyor ve bana "Sen lanet bir 19 yy. burjuvasısın ve dünyanın daha adil bir yer olabileceğini bilmene rağmen kendi konforundan ödün vermemek adına gerçekleri çarpıtıyorsun." diyor. Oysa ben eğer bir burjuvaysam yahut metafikizçiysem şöyle düşünüyorum; adalet, gelir dağılımdan veya yönetiminden ibaret değildir, gelir dağılımında ve yönetim mekanizmasında moda mod bir eşitliği(çelişkiyle sınırlandırılmış)yakalasak ve bütün formülasyonunu çözümlesek bile başka bir etiketle yine uzlaşmaz karşıtlıklarla dolu sınıflara ve savaşçı kabilelere ayrılacağız. Kolektif bir mülkiyet söz konusu bile olamaz. Bilakis özel mülkiyet kavramı, devletin bize sağladığı güvenli alan içinde yaşamak için bildiğimiz tek yöntem. Tabi burda bahsi geçen devletin kimin devleti olduğu ve kimleri güvenli alan içinde yaşattığı sorusu tartışmalıdır, o ayrı. (Bu da anarşizmin konusu)

    Gerek felsefesi gerek insanlık tarihinde yarattığı çalkantılarıyla Marksizmi topyekün hiçe saymak yahut dikkate almamak mümkün değil. Marksizmin iyi yanlarını alıcaz bilader. Lakin gerçekten de sosyalizmin kağıt üzerindeki tariflerinin çok çarpıcı vaadleri bulunsa da, en az kapitalizm kadar suistimale açık bugları olduğu da tecrübeyle sabit. Fakat şu da gayet açık bir şey ki, Marx'ın ve Engels'in kim olduğunu bilen ve ne söylediklerine kafa yoran bireylerin yaşadığı bir toplum,kapitalist bir düzensizlikle idare ediliyor olsa dahi daha ferah,daha aydınlık ve daha adil bir düzensiliğe(evet düzensiliğe,diyalektik)kanalize olacaktır. İşte bu noktaya gelmiş insanların okumaya başlaması gereken kitaplardan biridir "Felsefenin Temel İlkeleri". İsmindeki ciddiyet, insanda alengirli bir iç sıkıntısı yaratsa da, her şeyin net ve yalınca izah edildiği daha ilk sayfadan anlaşılacaktır. Yer yer diğer temel yaklaşımlara göz atsa da(varoluşçuluk,bilinemezcilik,olguculuk,gizemcilik,adcılık,pragmacılık vb.) kitabın adı "Marksizmin Temel İlkeleri" olsa daha uygun düşerdi ki bu, komünistlerde gördüğümüz kapalılığın bir tezahürü olsa gerek, yani felsefeyi Marx'la başlatıp, Marx'la bitirmek. Mesela Freud'e ve psikanalize duyduğu ilgiden sırf Freud'un öğretileri,kendi sosyalist tavrıyla ve partisiyle çeliştiği için vazgeçmiştir Politzer. Bu minvalde bir "Sofi'nin Dünyası" beklentisi yaratmasın kimsede, fakat dolu bir kitap ve onurlu bir duruş. Nitekim Georges Politzer Naziler tarafından kurşuna dizilirken de bu onurlu duruşundan vazgeçmemiştir.

         Marksizmle beraber, felsefenin, burjuvanın elinden sıyrılıp proleteryanın da anlayabileceği hatta yapabileceği bir şey haline gelme süreci(tekrardan diyelim)daha doğrusu bu sürece olan katkısı da işlenmiş ufaktan. Keza bu kitapta kullanılan dil bile kendince bir katkıdır bu sürece.

    Kızıl kafalı filozof "Yoldaş" Georges'un(ve Guy Besse'in ve Maurice Cavering'in. Kitap, Politzer'in notları baz alınarak bu ikilinin eklentileri ve kitaplaştırmasıyla oluşturulmuştur) savaşçı,sivri ve kararlı bir dili, tarzıyla ikna edici bir üslubu ve birikimiyle doyurucu bir arşivi var. Dünyanın değişmesi gerektiğine sarsılmaz bir inançla bağlanmış ve bunu kitabında kabak gibi de resmetmiş. Konular müthiş bir matematikle ve izana zorluk çıkarmayan bir yöntemle bölümlendirilmiş ve sıralanmış. Her bölümün sonunda "Yoklama Soruları" var ki kendinizi bir sınava tabi tutuluyor gibi hissedebilirsiniz. Tabi aleni bir propaganda kokusu kitabın geneline hakim. "Düşünmek yetmez pratiğe dökmeliyiz." diye her fırsatta söylenip duruyor zira yazar(lar). Lenin'e olan düşkünlüğü bir nebze olsun anlayabiliyorum ama kitapta Stalin gibi bir ucubeden bu kadar bahis açılması ve alıntı yapılması neden kaynaklanıyor bilemedim veya yakıştıramadım. Fakat kabul etmek gerekir ki sincap Stalin'in, SSCB'nin kendi özgüllüğü içinde evrensel proleter devrim düşüncesinin neresinde,nasıl ve hangi süreçlerden geçerek kendine yer edindiğine dair dikkate değer çözümlemeleri, sıkı felsefi ve ekonomik tezleri, politik görüşleri ve kehanetleri var.

    Gelgelelim,

    Sosyalizm fikri yeterli mi veya şart mı bilemem fakat acı çeken her beynin, dönüşen ve gelişen bir dünya için savaş verdiğini göz önünde bulundurursak,bu kitap, sosyalistlerin elinde bir kılıç kadar keskin kanaatimce. Fakat her türden düşünce veya ideoloji bu eserdeki içerikten kendine pay çıkaracak bir derinlik de bulacaktır, bulması gerekir.

    Marx öyle bir diyalektik geliştirmiştir ki kendi "madde ve hareket" usavurumuyla açıklanmayan bir tanrıtanımazlığı dahi kabul etmez ve metafizikten ayırmaz. Sosyalizmin bir bilim olduğunu varsayar. Varolmuş ve varolagelen bütün toplumları ve yönetim biçimlerini üretim ilişkileriyle açıklar ve tezlerini iktisadi temeller üstüne oturtur. Bu görüşünü, madde kadar nesnel bir gerçeklik sayar. Maddenin de ezeli ve ebedi olduğunu söyler ve eğer bir tanrı varsa o da maddenin özgül ve evrensel doğasındaki hareket zorunluluğundan başka bir şey değildir der. Yani "Eğer bir yansıma varsa bu maddeden bilince doğrudur bilinçten maddeye değil"der.

    Şöyle yazmış mesela Stalin "Anarşizm mi Sosyalizm mi?" adlı yapıtında:

    "Marksizm-ister doğa yasaları, ister ekonomi politik yasaları olsunlar- bilim yasalarını, insan iradesinden bağımsız olarak etkilerini sürdüren, nesnel süreçlerin yansımaları olarak anlar."


    Doğrudur yanlıştır tartışılır fakat diyalektik materyalizm gerçekten de olağanüstü farkındalıklı bir kavrayışın ürünüdür. Mesela önceki ekollerden farklı olarak, herşeyin tamı tamına birbirine bağlı olduğunu ve birbiriyle içiçe geliştiğini söyler ve detaylandırır. Üstelik belki de bilinemeyecek hiçbirşey kalmayana kadar. (Karşılıklı etki ve evrensel bağlantı yasası)...

    Misal:

    Metafizik yöntem bir bilim adamının yalnızca bilim yapmasını,iyi bir bilim adamı olmasını, gerisini kilisenin(veya otorite kimse artık) ve devlet adamlarının işi olduğunu öğütlerken;diyalektik, iyi bir bilim adamı olmakla beraber masum insanların hayatlarına mal olacak bir atom bombasını üretirken bu işin ahlaki ve vicdani boyutunu da göz önünde bulundurmasını bekler o bilim insanınından. Bir yüzücü "Ben siyasete karışmam,ben bir sporcuyum,siyaset benim işim değil." derse, yarışın yapılacağı olimpik havuzun ödeneğini karşılayamayan bir iktidar partisi yüzünden sporunu yapamayacak hale gelecektir. İşte buna diyalektikte evrensel bağlantı yasası denir, ki haçlı ordusuna katılanlara cennetten tapu dağıtan papanın renkli fantezi dünyasına(metafizik yöntem) oranla gayet realist bir yaklaşımdır.

    Diyalektiklerin karışmaması açısından belirtmek gerekir ki, Hegel'in idea adını verdiği dünyanın yalnızca "Fikir"in dışsal ve görüngüsel biçimi olduğu savına karşılık, Marx'ın diyalektiği, tersine,fikrin, maddi dünyanın insan aklındaki yansıması olduğunu savunur. Adı da bu yüzden "materyalist"tir ki bu iki düşünce de diyalektiğe dayanmasına rağmen neredeyse taban tabana zıt bir güzergah izlerler doğal olarak.Şunu da belirtmek isterim ki "materyalist" tanımının maddeye,zevke,hazza ve eşyaya tapınan bir zihniyeti tanımladığı yanılgısı, üstünde çalışılmış emperyalist bir projenin tezahürüdür. Bu oyunla ilgili bir kısım kitapta da mevcut.

    Velhasıl kitap, diyalektik materyalist felsenin diğer felsefi görüşlere( özellikle metafizik görüşe) olan üstünlüğünü ve uygulanabilirliğini, doğa yasalarıyla toplumsal yapılar ve olaylar arasındaki nesnel, diyalektik ve evrimsel paralelliği dizgelemiş.

    Okunması ve üstünde durulması gereken, kendine ait görüşü savunabilme noktasında, iddiasının hakkını veren başarılı bir çalışma.

    Işıklar içinde uyusun Politzer reis.
  • Bilmelisin ki...
    Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.
    Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa,
    anlam yükü o kadar azalır.

    Bilmelisin ki ...
    Karsındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında
    çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.

    Bilmelisin ki ...
    Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
    Gerçek aşkların da!

    Bilmelisin ki ...
    Tecübenin kaç yasgünü partisi yaşadığınızla ilgisi
    yok,
    ne tür deneyimler yaşadığınızla var.

    Bilmelisin ki ...
    Aile hep insanın yanında olmuyor.
    Akrabanız olmayan insanlardan ilgi,sevgi ve güven
    öğrenebiliyorsunuz.
    Aile her zaman biyolojik değil

    Bilmelisin ki ...
    Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da
    ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir.

    Bilmelisin ki ...
    Bazen başkalarını affetmek yetmiyor.
    Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.

    Bilmelisin ki ...
    Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin
    için dönmesini durdurmuyor.

    Bilmelisin ki ...
    Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
    Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz

    Bilmelisin ki ...
    İki kişi münakaşa ediyorsa, bu birbirlerini
    sevmedikleri anlamına gelmez. Etmemeleri de sevdikleri
    anlamına gelmez.

    Bilmelisin ki ...
    Her problem kendi içinde bir fırsat saklar.
    Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.

    Bilmelisin ki ...
    sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar
    sürüyor.
  • Hey gidi küçük sinsiler, komedi oynayanlar, ikiyüzlüler, nasıl da dokunaklı bir halleri vardır onların! İnanın bana, hepsi böyledir, göğe küfrettikleri zaman bile. İster Tanrıtanımaz olsunlar ister dindar, ister Moskovalı olsunlar ister Bostonlu, hepsi de babadan oğula Hıristiyan. Ama doğrusu, artık ne baba var, ne kural! O zaman özgürdür insan, davranıp kendini kurtarması gerekir, hele özgürlüğü ve onun hükümlerini istemedikleri için de, cezalandırılmalarını isterler, korkunç kurallar icat ederler, kiliseler yerine odun yığınları kurmaya koşarlar. Birer Savonarola’dır bunlar, derim. Ama ancak günaha inanır onlar, bağışlanmaya asla. Bunu düşünürler kuşkusuz. İstedikleri bağışlanmadır, evet, kendini bırakmadır, var olma mutluluğudur ve duygusal da oldukları için, nişanlanmadır, taze genç kızdır, dürüst insandır, müziktir. Örneğin benim, duygusal olmadığım halde, neyi hayal ettiğimi bilir misiniz? Tüm yüreği ve bedeni kavrayan dolu dolu bir aşk, gece gündüz hep sarmaş dolaş, neşeli ve coşkun, beş yıl boyunca böyle ve sonra ölüm. Yazık ki bu yok!
  • Hani o her gün gazetelerin üçüncü sayfasında okuduğumuz haberler var ya, onlardan birinin baş aktörü olabileceğimizi asla düşünmek istemeyiz. Sanki sadece bu haberlere konu olsunlar diye yaratılmış insanlar vardır ve böyle talihsizlikler de hep onları bulur gibi bir algı çoktan yerleşmiştir bazılarımızın zihnine.
  • Gladiston Kur'an'ı eline alarak şöyle diyordu: "Biz Müslümanlara tamamen hâkim olmak, onların yaşadığı topraklarda hâkimiyetimizi güçlendirmek istiyorsak; ne yapıp etmeliyiz, ya bu Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız, yahut Müslümanları bundan soğutmalıyız. Gladiston ayrıca ne yapıp edip Hilâfet Müessesesini yıkmak gerektiğini söylüyordu. Zira işgal altındaki Müslümanlar, Halifenin günün birinde Ümmeti harekete geçirip bütün İslâm düşmanlarını topraklarından kovacağına inanıyordu. Bu araştırma neticesini tahlil eden İngiltere, hilâfetmüessesesini yıkmak için harekete geçti. Yahudi komiteleri, mason teşkilâtları ve yerli ihtilâlcilerle işbirliği yapıp 31 Mart hadisesini tezgahladı ve tarihteki büyük idarecilerden biri olan Sultan II. Abdülhamid'i tahttan indirtti. İngiltere'nin asıl hedefi hilâfet müessesesi idi ve İttihat veTerakkici ihtilalcilerden bu müesseseyi kaldırmalarını bekliyorlardı. Ancak işler umdukları gibi gitmedi. Yerli ihtilalciler bu müesseseyi kaldırmaya cesaret edemedi. Ne var ki günün birinde hiç umulmadık bir iş oldu. Türkiye'de devran değişti ve işbaşına gelen kadro bir gecede bu müesseseyi temelinden yıkıverdi. Hilâfet müessesesi 3 Mart 1924 günü, âni bir operasyonla kaldırılmış, o gün ayrıca osmanlı hanedanına mensup olanların bir daha dönmemek, Türkiye topraklarına ayak basmamak, transit olarak da olsa geçmemek üzere yurt dışına sürülmesi kararlaştırılmıştı. Peki bu mühim karar nasıl alınmıştı? Ahmet Kabaklı, 15 Ağustos 1990 tarihli Tercüman'daki yazısında bu mühim operasyonun başlangıcını ve bitişini şu şekilde naklediyor: "Falih Rıfkı Atay, aralarında Prof. Tahsin Banguoğlu'nun da bulunduğu bir grup milletvekiline Hilâfetin nasıl kaldırıldığını şöyle anlatmış: "Atatürk, o akşam biz devrimcileri sofraya çağırdı. Yemeğin bitimine doğru, 'Çocuklar, yarın Hilâfeti kaldırıyoruz' dedi. "Çılgınca alkışladık, sevinç içinde 'Bunu sizden başkası yapamazdı Paşam!' dedik. 'Peki öyleyse' dedi Atatürk. 'Geçin öbür odaya, yazın bir takrir. Ben onu hocalara imzalatayım. Yani Hilâfetin kalkmasını hocalar istemiş olsunlar.' Geçtik yazdık. Sabah Atatürk, Meclis'e geldi, odasında çıktı. Hocaların kendi aralarında toplanarak, bu 'Hilâfet'i ilga takririne' ateş püskürdüklerini Atatürk'e haber verdik. Hocalar aşağıda hâlâ bağırıp çağırıyorlardı. Gazi, bunun üzerine öfkelenerek: 'Çağırın bana aşağıdan Rıfat Hoca'yı' dedi. Çağırdılar. Hoca hem öfkeli, hem sıkılgandı. Atatürk yüzüne bile bakmaksızın: "Hoca, şu takriri imza et, dedi. 'Ama paşam, Hilâfet'in ilgası, ciddi ciddi bir konu, müzakere filanolmaksızın... Sonra biz, din adamları bunu istemiyor... 'Hoca, imza et dedim. Keyfini bozanm sonra...'

    "O günlerde, İstiklâl Mahkemeleri, her gün birçok kişiyi sallandırmakta zaten... Sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat (Börekçi) Hoca biraz yutkundu ama, mecburen imzaladı. Üzgün, öfkeli bir halde aşağı inince hocalar etrafını sardılar. Onun, 'Şöyle bağırdı, böyle zor kullandı' demesine vakit bırakmadan: "Neee? Yoksa takriri imzaladın mı?' diye sordular. Hoca, "Canım imza değil de, ne yaparsın? Şöyle bir boktan Rıfat attık işte..'" Falih Rıfkı, bu olayı kahkahalarla anlatırken: 'Bu mürteci heriflere ne demokrasisi be! dermiş. Nitekim öbür mebus hocalar da birer birer Gazi'nin odasına çıkarak, Hilâfeti kaldıran o takrire boktan imzalarını attılar." Kimler sevindi, kimler üzüldü? Yaklaşık dört asır Osmanlıların elinde bulunan ve Ümmetin birliğini temsil eden bir mekanizma olan Hilâfet müessesesi böylelikle tarihe karışmıştı. Bu karar dünyanın her tarafındaki Müslümanları derinden sarsmıştır. Bu sarsıntı günümüzde daha da şiddetlenmiştir. Bosna-Hersek'te on binlerce Müslüman Haçlı caniler tarafından doğranırken, Azerbaycan'daki Müslümanlar Hıristiyan Ermeniler tarafından katledilirken, Filistin'deki Müslümanlar Yahudiler tarafından imha edilirken, Tacikistan'daki Müslümanlar Ruslar tarafından boğazlanırken ve dünyanın dört bir yanında Müslümanlar zulüm görürken gözler hep Hilâfetmüessesesi gibi bir müesseseyi, bir "başı" aramıştır. Ama Birleşmiş Milletler Teşkilatı, Hıristiyanları ve Yahudileri koruyup kollarken, Vatikan gibi birmüessese Hıristiyanların elinde bulunurken Müslümanlar başsızlık yüzünden perişan olmuşlardır. Hilâfetin kaldırılışı, İngiliz işgali altındaki Hindistanlı Müslümanları perişan etmişti. O Müslümanlar ki, kendileride çok fakir olmalarına rağmen; hanımlar kulaklarındaki küpeleri, parmaklarındaki yüzükleri ve kollarındaki bilezikleri çıkarıp vermiş ve bu altınlarla, toplanan diğer paralar Türkiye'ye gönderilmişti. Bu Müslümanların düşüncesi şuydu: Halifeliğin bulunduğu Türkiye kurtulduğu takdirde, nasıl olsa bir yolunu bulup bizi de kurtarırlar... Bütün ümitleri bir anda yok olan bu Müslümanlar üzüntüden kahrolmuştur. Hele Türkiye'de yaşayan Müslümanlar müthiş ızdırap içerisinde kıvranmışlardır. Öte yandan İngilizler ise müthiş şekilde sevinmiştir. Prof. Ömer Küçükoğlu bu durum için şu değerlendirmeyi yapıyor: "Halifeliğin kaldırılması İslâm dünyasında menfî karşılandı ve İslâm'a indirilen bir darbe olarak vasıflandırıldı. Burada; şu sualin incelenmesi gerekiyor: Musul maddesinin halledilmemiş olduğu bir sırada, Türkiye'nin İngiltere'ye karşı İslâm fonksiyonundan faydalanması gerekmez miydi? O halde, Mustafa Kemal, Halifeliği, Musul meselesinin henüz halledilmediği bir sırada kaldırırken, ya bu kararın Musul meselesi bakımından neticelerini kestiremeyerek zaman seçimini yanlış yapmıştır; ya da tersine bundan faydalanmayı düşünmüş de olabilir. "Türkiye'nin İslâm'dan uzaklaşması, İngiltere için gerçekten rahatlatıcıydı. Bu gelişme, İngiltere'nin yaşamsal (hayatî) çıkarlarının söz konusu olduğu bu bölgenin İngiltere yönünden güvenliği daha fazla duyabilmesi için de, Musul'un Türkiye'ye bırakılmaması gerekiyordu." (Türk-İngiliz ilişkileri, s. 304-308) Bilhassa günümüzde, dünyanın dört bir yanında bilumum İslâm düşmanları elbirliğiyle Müslümanların üzerine çullanmışken Güneydoğu'yu kan gölüne çevirmişken böyle bir birlik müessesesinin yokluğunu hatırlayıp da ızdırap duymamak mümkün mü?

    Burhan Bozgeyik / Bize Nasıl Zulmettiler