• 215 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Ağır okuma bu, sevgiyi arama yolculuğu.. zahmetli,diğer yolculuklar gibi bütünleşmeden bir sona varmadan çatal çatal bir sona eriş diğer yolculuklardan farklı.. okuduğum her kitapta biraz daha anlıyorum diller farklı konuşuyor ama kalp hep aynı acıyor ve sanırım bu hepimiz için umut olabilir acı çekme kapasitemiz bunu satırlara dökebilmemiz, sevgi arayışımız ağır bir okuma bu
    Sevgiyi sahiplenilmeyi istemenin hikayesi bu...
  • 303 syf.
    ·Puan vermedi
    Saçma ve başkaldırı. İki bambaşka kelime. Aralarındaki gizli ilişki ise üzerinde biraz düşünüldüğünde pek direnmeden ele veriyor kendini. Hatta öyle ki bu iki kavramın bir aradalığı başlı başına bir felsefi sistemi oluşturuyor. Kuşkusuz ki absürdizm deyince pek çoğumuzun aklına,felsefesinin öncüsü olarak tanıdığımız Cezayir asıllı Fransız düşünür; oyun, roman, deneme yazarı; gazeteci; iyi bir kaleci ve pek çoklarına göre olmasa da sevenleri için belki biraz da filozof olan Albert Camus gelir. O, bu iki kavramdan yola çıkarak bütün bir hayat görüşünü ve bu hayat görüşünün ortaya çıkarmış olduğu düşünce sisteminin temelini yine onlara başvurarak kurmuştur. Ona göre, hayat yaşanmaya değmeyecek kadar absürdü, tanrıysa ona inanmaya değmeyecek kadar kötülüğü içerisinde barındırmaktadır. Peki, hal böyleyken hepimiz neden devam edip dururuz böylesi saçma bir çark içerisinde? İşte Camus çeşitli sorular ve dolayısıyla sorgulamalarla dolu bir hayatın meyveleri olan edebi eserlerinde bu ve bunun gibi soruları tartışır ve onlara kesin bir cevap vermekten sakınıp okurunun başına da bu soruları musallat ederek ona aktif bir okuma sunar. Şüphesiz ki bahsettiğimiz soru ve sorgulamaları yaşayan ve edebiyatına yansıtan ilk ve tek düşünür değildir Camus. Benzer düşünce disiplinlerinden gelen ve aynı okulda okudukları Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir ile birlikte temsil ettikleri varoluşçu düşüncedeki gibi insanı dünyaya fırlatılmış ve terk edilmiş bir şekilde bırakılmışlığının kabulüne sığınmamıştır ve başkaldırmıştır, öyleyse vardır.

    Seray Soysal

    İncelemenin tamamı: https://kayiprihtim.com/...fi-bir-tahlili-veba/
  • 124 syf.
    "Ben doğa insanının zeki, çevik ve en önemlisi de TUTARLISINI severim." Post Mortem

    Tutarlılıktan dem vurarak başladım ama ilk tutarsızlığı kendim yapacağım. Ne de olsa ben doğa insanı değilim, kapital düzenin bir parçasıyım :) Daha evvelki incelemelerimde, SPOILER vermenin zararları konulu göndermeler yapıp, kendim de SPOILER verme taraftarı olmadığımı söylemiş olabilirim. Gelgelelim, inceleme yazmak bir sanatsa, ben de toplumcu bir sanatçı değilim. En azından "toplumcu sanatçı" olmadığımı fark ettim ve kitapları okumayanlar için bilgilendirme şeklinde, SPOILER içermeyen incelemeler yazma taraftarı iken, artık yeri geldiğinde SPOILER'ın dibine dibine vurmayı da ilke edinmeye karar verdim. Yeteri kadar SPOILER yazdıysam başlayalım, çünkü artık hepimiz anladık ki bu incelemede SPOILER olacak...

    Bilenler bilir, Doppler kitabını Adana Okuma Grubu olarak okuduk, bitirdik ve de yorumladık. Doppler'ı benimsedik yeri geldiğinde, bazen ona imrendik, bazen hak verdik, çoğu zamansa kendisini taşladık. Ki taşlayanların içinde ben de vardım. Hala da öyleyim. Doppler'ı ilkeli ve de tutarlı bir doğa insanı olarak kabul edemiyorum. Bunda tabii, daha ilkeli ve de tutarlı doğa insanlarını da bilmemin etkisi yadsınamaz. Kimden mi bahsediyorum? Tabii ki de "Into the Wild" filmindeki efsane karakter Christopher'dan. Yani abartmıyorum, Doppler, Christopher'ın adını duysa ve dese ki "Abi sen bu işlerden anlıyormuşsun, beni de yanına çırak olarak alsan ya." dese, Chris bunu iki gün sonra yolda hızla giderken aracından atmazsa gel sen bana ne dersen de. Hal böyle olunca da Doppler'ın doğa aşkını (!), tipik Kuzeyli şımarıklığı ve hayatta anlam arayışı(!)na bağladım. Şımarıklık için bkz. İntihar oranları ve de Nekrofili tartışmaları.

    Kuzeyli şımarıklığı dedik madem, başlayalım o vakit. Bir kere adam utanmadan sıkılmadan, medeniyet beşiği Norveç'te bisikletin önemsizliğinden ve trafikte kıymet görmemesinden dem vuruyor. Biraz aşağılara bakın. Bakın bakın haritada aşağılarda da ne memleketler var, oralarda da neler yaşanıyor bir görün yahu! Bu kadar da olmaz ki ama! Yine de hakkını vermek lazım, banyo dekorasyonu ile uğraşırlarken aklına bir nebze de olsa geliyor aşağılardaki memleketler ve kayıtsızlıklarına atıfta bulunuyor. Bu da bir gelişme. Ayrıca sen madem doğadan faydalanmak ve kapital düzeni bertaraf etmek niyetindesin, bunu sadece takas usulünü getirerek mi amaçlıyorsun? E o düzenin sana sağladığı endüstriyel yakıt, yağsız sütü nereye koyacağız peki? Doğaya karışmak, her haliyle şehir hayatını reddetmek değil midir? Demek ki işine geldiği gibi davranmak icap etmiş :) Bu arada, takas usulünü ben de destekliyorum. Hiç yoktan, elinizdeki gereksiz şeylerin birilerine bir faydası dokunabilir. Toplayıcılık yapmayın. (Kendime de not olsun bu)

    Öte yandan, Doppler ile Christopher kıyasına devam edecek olursak, Chris okuldan mezun olduktan sonraydı sanırım, atılması muhtemel ve de kendisini buram buram konforun ve refahın beklediği bir yaşamı reddederek doğaya karıştı. Ardında bir iş, eş veya çocuk çombalak bırakmadı. Ya bu dangalak Doppler? Karısı var, daha kendini dahi bilmeyen, gelişim çağında bir oğlu ve de ergenliğin doruklarında bir kızı var. Sonrasında bir de karısını üçüncü çocuğa hamile bırakıyor ki tuz biber resmen... Yahu sen madem bu kadar kendi başına buyruktun, o hayatlara ne diye dokundun ve de onların da düzenini bozdun diye sormazlar mı? Keşke o bisikletten çok daha evvel düşseymişsin. Burada şuna da değinmek gerek. Oğlu ile birlikte yaşamaya başladığı sırada, oğlu ona ebeveynleri ile birlikte ölmek istediğini söylüyor, Doppler ise ilerde bu fikrin değişeceğini söylüyor. Sırf çocuğun bu cümlesi için dahi asılmayı hak ediyorsun Doppler... Çocuk ailesine o kadar muhtaç ki, onlarsız bir yaşam dahi hayal edemiyor ve sen onları ardında bırakıp kendini doğaya salıyorsun. Yatacak yerin yok lan...

    Hazır sinirlenmişken hem konuyu dağıtalım hem de sinirli halimizin üzerine tuz biber ekelim. Çocuktan bahsederken konusu açılan ve tam anlamıyla açık yaraya işeyen bir şeyden bahsetmek gerek: Çocuk şarkıları... Yahu gözünüzü seveyim, bunların çocuk gelişiminde bir faydası olduğunu düşünen varsa ne olur söylesin, öyle bol keseden ahkam kesiyor gözükmeyelim. Ama bana kalırsa zehirlenme sebebi bu çocuk şarkıları. Hala kafamda çalan bir şarkıdan bahsedeyim, gerisini siz düşünün. "Üzüm adam şip şap şop"... Günlerce kafamın içinde zangır zangır çaldı durdu bu şey. Zombiye bağladım resmen. Üstüne üstlük bunları dinledikleri platform da malum video sitesi ve ellerindeki aletler de tablet ve de telefon... Tehlikenin farkında mısınız? Bence olmalısınız. Çocuklarınızı sırf başınızdan savmak ya da çenelerini kapatmak için bu tip zırvalarla zehirlemeyin. Dünyaya getirdiyseniz bir zahmet onlarla ilgilenin. Çocukların ağlayıp sızladığını, sizden çıktıklarından sonra fark etmediniz nihayetinde, daha evvelden de biliyordunuz, siz de zamanında öyleydiniz...

    Hadi yeteri kadar sinirlendik, biraz da Doppler'ın yanında olalım, üzülmesin gariban. Bir kere günlük hayatın keşmekeşi ve sosyal hayat dediğimiz tiyatronun içerisinde, gördüğü sahteliklerden (çok mu arabesk oldu bu tabir?) ve de çıkar ilişkilerinden sıkılan Doppler, kendini özü sözü bir olan doğaya emanet eder. Kabul edilebilir bir durum. Yani sırf faturalar ve banyo tadilatı konusunda dahi insan, işi gücü bırakıp terk-i diyar etme kafasına giriyor. Bir de sonlara doğru artık, yalnız ve doğayla iç içe olma haline tecavüz eden Düsseldorf, Hırsız Adam, Sağcı Adam, oğlu (onu neyse ki kabullendi sonunda) artık kalabalık etmeye başlayınca, sadık dostu Bongo ile başını alıp gitme durumunda kaldı.

    Yukarda sayıp döktük, biraz da o karakterlerden bahsedelim. Düsseldorf, babasını onurlandırmak adına onun öldüğü sahneyi canlandırmak isteyen bir münzevi. Yalnız derinlerde bir yaşam arzusu var. Ve babasının ölüm sahnesini canlandırması dahi, bana kalırsa hayatta kalmak için bir amaç arayışı sebebiyleydi. Yoksa babasını onurlandırmak falan bir nebze değerliydi onun için. Sahne tamamlandığında canına kıymayıp kendine yaşamak için başka amaçlar araması da bunun kanıtıydı. Hırsız adam, prensip sahibiydi. Bir şey kırıp dökmüyor, özel eşyaları almıyor, işine yarayanı alıp çıkıyor. Oh ne ala :) Sağcı adam ise, Doppler'ın ötelediği hayata doymuş, artık farklı heyecanlar arayışında bir boş tenekeydi bana kalırsa. Boş teneke, neden? Çünkü Doppler'ı kendine rol model almış ve o ne derse onu kabul ediyor, bugün ak dediğine yarın kara dese "eyvallah abi" çekiyor. Tam da manipüle edilmeye açık bir profil... Tüm bunların yanında şöylece bir dokunulup geçilen bir karakter vardı ki, bana daha samimi gelen, işte o da kiliseyi görmek isteyen kadındı. Amaca giden yolda nelerle karşılaşılacağının belli olmadığının ve geçip giden her kilometreye rağmen dünyanın ne kadar küçük olduğunun göstergesi gibiydi kendisi.

    Ben kendi adıma ilkeli kabul etmedim Doppler'ı. Ve başta da dediğim gibi tutarlı bulmadım. Siz bu haliyle sevdiyseniz bence hikayenin devamı olan "Bildiğimiz Dünyanın Sonu" kitabını okumayın. Kitabın arka kapak yazısına bakarak konuşacak olursak, Doppler efsanesinin (!) çöküşünü vadediyor ikinci kitap.
  • 144 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Hepimiz aynı değilmiyiz?Hepimiz biraz şizofren,hepimiz biraz kaçık,hepimiz biraz hayalci,hepimiz biraz aşık...



    Düş ile gerçeği,yalan ile doğruyu birbirine karştırdığımız çok zaman vardır mutlaka,ancak kitabın kahramanı Ramazan Salti bizden biraz daha değişik.Çeşitli duygu açmazları,psikolojik çıkmazlar,karmakarışık bir düşünce yapısı ve arayış içinde kıvranan bir bedene ve ruha sahip.



    Karman çorman,bilinmeyen bir alfabe ile yazılmış bir hayat,belki de başka bir dünyanın hayatı,olayları ve aşkıdır bu yaşanan.Girebilseydik,dolaşabilseydik eğer diğer insanların beyin kıvrımlarında neler görüp,neler öğrenebilirdik.Belki de...Bilmediğimiz hiçbir şey kalmazdı,sır olmaktan çıkardı hayat.



    Kitap şizofren demek istemiyorum ama mecburen diyeceğim bir yazarın kişilik bölünmelerini,düş ve gerçeklikte yol alışını,aşkının peşine inatla düşmesini ara ara espritüel,ara ara argo cümlelerle (fazla değil)anlatıyor.Okurken bir çok kez ne oluyor dediğim yer oldu,bu karakterlerden hangisi gerçek,hangisi çoklu kişilik kolay çözemiyorsunuz ve kitabın sonunda karar okuyucuya bırakılıyor.Ve güzel bir sürpriz yine okuyucuyu bekliyor ;)


    Algılarınız açıksa ve alt metinleri okuyabiliyorsanız,biraz da sabrınız varsa bu kitaptan alabileceğiniz bir şeyler var.Okurken hiç sıkılmadım zaten bir lokma kitap,lezzetliydi,kaldı ki ben yeraltı okumayı çok severim,biraz oradan biraz edebiyat bayaa bir tad aldım.
    Başlarken bir aşk romanı okuyacağım galiba dedim ama alakası yokmuş,iyiki de yokmuş,böylesi çok daha iyi,



    Kapak tasarımı ve isim kitaba cuk oturmuş,ama içerik cidden çok karışık görünen ancak kolay algılanabilen geçişlerle ve anlatımı usta cümlelerle dolu diyebileceğim bir kitap.



    142 sayfa birkaç saatte meraklı bir zevkle okunuyor.Bu yazarın muhtemelen ilk kitabı,eğer öyle ise tebrik etmek gerek.Ellerine emeğine sağlık,okuru bol olsun.
    Kitapla tanıştırdığı için yazara çok teşekkür ederim :)


    Alıntı
    -----------------

    ''Ne garip değil mi?Seni halen kocaman bir öfkeyle sevmem.''

    Sevgilim,şüphesiz ki en büyük dua,insanların birbirlerini sevmeleridir.

    Ne hissediyorum? Çeker vurursun belki beni bir gece yarısı, daha bir hüzünle hatırlar seni benden artakalan.
  • Bisikletimi sürerken pedallarını yapabildiğim kadar hızlı çeviriyorum, bu hızla giderken kendimi uçuyormuş gibi hissediyorum. Geçen yaz babam bana bu bisikleti aldığında, beklemediği kadar mutlu olmuştum, bana sürmeyi öğretmeye hemen o gün başlamıştı. Kısa sürede, düşmeden kendim sürmeye başladığım zaman, babam olmadan ayaklarımın üstünde durarak başardığım ilk şey olduğunu farkettim, o an sanki herşeyi yapabilecek gücü bulmuştum kendimde. Babam da öyle gururla dolu gözlerle bana bakmıştı. Şimdi çok sevdiğim bisikletimi sürerken, mevsim en sevdiğim halini gösteriyor bana; İlk baharı! İlk baharın gelişi, bana sevdiğim bütün güzel şeyleri hatırlatıyor. Çiçekler ilk baharda açıyor, ağaçlar ilk baharda yeniden gençleşiyor, kışın susan kuşlar, yazın yeniden şarkı söylemeye başlıyor. Biten bütün güzel şeyler ilk baharda yeniden başlıyor, bütün canlılar ilk baharda yeniden doğuyor gibi... Evimin önüne geldiğimde içerden en sevdiğim kekin kokusu geliyordu. Bisikletimi hızlıca bırakıp içeri koştum. Annem kahvaltıyı hazırlıyordu, yanına koşup yanağına kocaman bir öpücük kondurdum.
    -Günaydın anneciğim!
    - Günaydın oğlum... Murat?
    -Efendim anne?
    -Neredeydin? Odana baktığımda seni bulamayınca endişelendim.
    -Bisikletimi sürüyordum anne, haber vermeden çıktığım için özür dilerim.
    -Peki oğlum, sorun değil ama bidaha çıkacağın zaman haber ver lütfen. Hadi babanı ve kardeşini çağırıp gel, kahvaltı edelim.
    -Tamam anne.
    Kahvaltımızı yaptıktan sonra kız kardeşimle birlikte odama gittik, okul çantamı hazırladım. Kardeşim benden küçük olduğu için ona karşı sonsuz bir şefkat ve sevgi hissediyorum. Evimiz iyi ki onun neşe dolu sesiyle doluyor, iyi ki böyle bir kardeşim ve ailem var. Hayatım ailemden ibaret, mutluluğum ailemden ibaret. Beni bu kadar çok seven bir ailem olduğu için çok şanslı olmalıyım. Hayatımın "şans" isimli, çok kırılgan ve bozulmaya meyilli bir şey üzerine kurulu olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor. Hepimiz bilmeden ve seçmeden geliyoruz bu hayata, bizi sevecek insanlarla karşılaşma ihtimalimiz, hayatın devam etme ihtimali kadar düşük. Bütün ihtimallere karşı mutluysak eğer, bu en büyük armağan olmalı.
    Dışarı çıkmak için kapıyı açtığım sırada kardeşim bana seslendi
    -Abi
    -Efendim Sena?
    -Nereye gidiyorsun abi?
    -Okula gidiyorum kardeşim
    -Ben de seninle gelmek istiyorum, beni de okula götür.
    -Canım kardeşim sen daha küçüksün, biraz daha büyü kendi okulun ve arkadaşların olacak, hem o zaman tek başına da gidebileceksin.
    -Gerçekten mi?
    -Tabi ki öyle. Ben şimdi okula gideceğim sen de evde annemle birlikte kal, akşam gelince sana istediğin oyuncağı getireceğim tamam mı?
    -Tamam abicim, güle güle.
    Ben, babamdan sürekli bişeyler öğrenirken, küçük kardeşim Sena da benden bişeyler öğreniyordu. Ona bişeyler öğrettiğim ve benim gibi olmak istediği zaman, çok büyük işler başarmış gibi gururlanıyorum.
    Dışarı çıkıp, beni okula götürecek servise doğru yürümeye başladığım sırada, ters yönden gelen arabayı fark etmedim ve kendimi bir anda boylu boyunca yerde yatarken buldum. Gözlerim, üzerimdeki dehşet dolu yüzlere bakarken, elimde olmadan kapandılar.

    Murat gördüğü rüyadan uyanıp gözlerini açtığında, soğuk ve ıslak havadan küflenmiş tavana bakıyordu. Bütün gece soğuk yerin üzerinde yattığı için, bedeni kaskatı kesilmişti. Dakikalarca hiç kıpırdamadan ve tepki vermeden öylece boş tavana baktı. Varlığına anlam vermeye çalışarak, kendinde kalkamaya yardımcı olacak gücü bulmaya çalışıyordu. Biraz önce gördüğü rüyanın etkinsinden çıkmaya çabalıyordu. Bedeni bir ölü gibi doğrulup yattığı yerden kalktı. Satacağı mendilleri yerden alıp yürümeye başladı ve kendini dışarı attı. "Yıllar önce, hiç tanımadığım ailemden koparılıp dilenmeye başladığım insanların yanına gelmeseydim, hayatım nasıl olurdu?" diye düşünmediği bir gün bile yoktu. Hayatı ikiye ayrılıyordu; her akşam gözlerini kapattığında rüyalarda yaşadığı hayatı ve sabah gözlerini açtığında nefes aldığı hayatı. Gözlerini açıp uyandığında sadece nefes alıyordu, çünkü ona göre buna yaşamak denemezdi. O alması gereken miktarda ve hücrelerinin ihtiyacı olan miktarda nefes alıyordu hepsi bu.
    Kendi dünyasındaki varlık kavramına asla erişememişti. Akşam gözlerini kapattığında, her gece kendini başka mutlu insanların yanında hayal ediyordu. Gözlerini gerçekte asla açamayacağı mutlu günlere, rüyada açıyordu. Her gece başka bir adamın ve kadının oğlu oluyordu. Asla sahip olamadığı kardeşler hayal ediyordu. Oysa her sabah uyandığında gözlerini açtığı gerçek hayatı, mendil satıp dilenmekten ibaretti. Herşeye rağmen, o rüyalarındaki gerçekliğe daha çok inanıyordu.

    (Nazlıcan)
  • Aynı havayı solurken başka hayatlar anlar yaşamak ne ilginç aslında. Bazen insanın aklı yetmiyor. Herkesin ayrı öncelikleri, hazları, sevdikleri, ayrı nefesleri var halbuki. Herkesin başka yıldönümü var hatırında kalan, hatırına gelen. Yaşadığı an, özel bir gün, bir başlangıç veye bir bitiş öyküsü... Herkesin notunu düştüğü hatrına veya kalbine yazdığı binbir çeşit öncelikler.

    Biraz önce babamın neden not ettiğini bilmediğim ama bana hatırlattığında gülümseten bir anımızı konuştuk. Bizim yıldönümümüzün konusu farklı :) Geçen yıl bugünmüş meğer az önce de söylediğim gibi babam neden not etmiş bilmiyorum ama etmiş.

    Ben bulaşık yıkıyorken elimi yıkamak için içine soktuğum kavanozdan elimi tekrar çıkaramamamla başlamıştı macera. Olasılıklara göre nasıl girdiyse öyle çıkması muhtemel ama çıkmadı. Etrafımdaki aile fertlerine söyledim bir müddet umursanmadım doğal olarak bende umursamazdım. Oysaki aradan 15 20 dakika geçince gerçek olduğuna inanıp herkes ayrı ayrı yöntemlerini söyleyip uygulamalı denemeye başladı. Aradan biraz da böyle zaman geçince artık elimin derisi çok yıprandığı için hiç deneyemez kıpırdatamaz olmuştum. Biraz dinlendirdik bekledik. Yok yine yok... Bir yandan gülüp bir yandan ağlamak gibi bişeydi. En sonunda ilk başında düşündüğümüz ama babamın elime bişey olur diye kabul etmediği yöntemi denemeye karar verdik. Şişeyi kırmak. Çıktık balkona babamla, bir yandan tedirgin bir yandan mecbur ne yepacağını bilemez ama taviz vermez halde bi şeyler yapmaya başladı. Elim gerçekten çok yıprandığı için kıpırdatamaz olmuştum zaten gözümden yaş getirecek derecede. Neyse.. Babam tam kavanozu kırdı birde demir kelepçesi var tabi onu da kesmesi gerekiyorken mutfaktan bir gümbürtü koptu. Annemin kafası benim yüzümden bulandığı için düdüklü tencerenin altını kapatmayı unutmuştu. Birde herkes konuştuğu için onun patlayacağım diye yükselttiği sesini de duymadık demekki. Velhasıl düdüklü tenceremizin içindeki yemekler tavanda, dolaplarda, halıda, perdelerde hatta mutfak çıkışı salonda bile sergilenmişti. Bu karmaşanın ardına birde salçalı yemek temizleme işine girişmiştik. Ve o gün akşam geç saate kadar ancak mutfağı banyo yaptırabilmiştik. O günden itibaren babam evde gördüğü benzer kavanozları anneme çaktırmadan çöpe atmaya başlamıştı. Ne kadar dikkat ediyorum desemde. Sonra baktı ki yeni vukuat yok vaz geçti babacım.
    Bu olay muhtemelen ben öldükten sonra da dilde kalacak. Onca zaman geçmesine rağmen ben unutuyorum ama akraba, aile çevresindeyken ""kavanozlara yaklaşma, uzak dur"" gibisinden dalgaya alınıyorum. Onlar unutmuyor.

    Başta da bahsettiğim gibi, herkesin yıldönümü, özel günleri, değerleri, güldükleri, eğlendikleri, belki ağladıkları farklı ama hepimiz aynı gökyüzünün altında aynı havayı soluyoruz. Ne hoş. :)