• 85 syf.
    Peride Celal, Erendiz Atasü, Nezihe Meriç ve Müge İplikçi’den sonra şimdiki durağım Nursel Duruel.

    Başlamış olduğum yolda saydığım isimler arasında beni en çok etkileyen isim ve kitap kesin olarak söylüyorum ki Geyikler, Annem ve Almanya oldu!

    Kitap çok çok yalın ve akıcı bir dile sahip. Belki de bu cümleyi duymaktan sıkıldınız fakat yazarın kullanmış olduğu dilin kitap için önemli olduğunu düşünüyorum. Kurguya ve yaratılan kahramanlara göre elbette bu durum değişiklik gösterebilir. Ama Duruel öykülerinde oluşturduğu usta kurgunun arkasında akıcı bir dil sunmuş bizlere. Onu tamamen, sıkılmadan anlamak da yemeğin üzerine eklenen baharatlar gibi mükemmel bir tat vermiş.

    Yazar sanırım öykülerinde kadınları ön plana çıkarmayı seviyor. En azından bu kitap için rahatça söyleyebilirim ki başroller daima kadınlardan oluşmuş. Güçlü durmaya çalışan ama aslında bir çocuk kadar ürkek kalbi olan kadınlar. Kendi kimlik arayışlarında kaybolmuş, baba, elalem ne der, koca gibi çemberler arasında hapsolmuş kadınlar.

    Duruel öykülerde bireysel tahlillere önem vermiş, yaşanılan o içsel yolculuğu okuyanlara da yaşatmıştır.
    Kahramanın duyguları, bir insanın dünyasının aslında nasıl olduğu, acı mı çekiyor, onu kimse anlamıyor mu, bastırılıyor mu, susmak zorunda mı kalıyor, hepsini okudukça tek tek hissedebiliyorsunuz.

    Tabi bu içsel yolculuklarda dönemin toplumsal sorunları es geçilmemiş. Yaşanılan aile çatışmaları, yoksulluk, Almanya’da çalışan işçi bir baba, köylerden kente göç, ezilen ve aldatılan kadınlar, ekonomik çöküşler.

    8 öyküyü de öyle benimsiyoruz ki aslında her biri bizlerin hayatından kesitler. Ya kendimiz yaşıyoruz, ya annelerimiz ya da eşimiz, dostumuz...

    “Nereye” isimli öyküsünde, babası ölen bir ailenin bir araya gelmesiyle başlıyor her şey. Daha sonra ise kente göç eden o ailenin yeni ortamlarına nasıl yabancı kaldığı sunulmuş.

    Öyküde, Aytaç(kahraman kadın, gelin) o kocaman ailenin tüm derdini, yemeğini, temizliğini üzerine almış, ama kendisinin o aile içinde en ufak bir söz hakkına sahip olmadığını bir süre sonra kavramaya başlamış.

    Bir akşam aile evinde olan alkol masası sonrası Aytaç dayanamamış ve;

    “Yıllardır geliriz sizlere, her yaz döneriz. Niye geliriz? Bir zamanlar ailedir diye düşünüyordum. Nedir ki aile? Sorarım sizlere nedir bir aile? Biz niye geliyoruz buraya? Sizi çok sevdiğimizden, çok özlediğimizden mi? Siz bizi ne kadar seviyorsanız biz de sizi o kadar seviyoruz. Buraya gelip türlü çeşitli nutuklar dinlemeye katlanmamız nedendir? Niye biz biz deyip duruyorum? Yusuf’la (Aytaç’ın eşi) ben, biz miyiz? Hele sizle ben biz miyiz? Biz olmak, karşı çıkacağın yerlerde susmakta, açıklamalar getirmekten kaçınmakta mı birleşmektir? Burada, buradaki ilişkilere, kentte oradakilere ayak uydurmak mıdır biz olmak, hiç soru sormadan. Kocamın, sizlerin, arkadaşlarımın, amirlerimin, büyüklerimin isteklerine uygun davranmaya özen gösteren ben ve benim gibiler mi birleşip biz oluyoruz? Üstelik isteyenler, şu şöyle olsun, bu böyle diyenler istediklerini gerçekten kendileri mi istiyorlar? Neye göre istiyorlar? Niye hep aynı şeyleri istiyorlar? Ben kayıbım... kayboldum... kayboldum...”

    “Yusuf parmağını karısının yutağına daldırdı, yuttuğu denizi, bütün geçmişi, yutup da bir kez olsun kurcalamadığı bütün bir yaşamı kusmasına yardım etti. Avuç avuç su çarptı suratına. Aytaç kendine gelir gibi olunca Yusuf’un hüzünden boşalmış gözlerini gördü. “Bu derece mutsuz olduğunu bilmiyordum,” diyordu Yusuf.”


    İşte her zaman hepimiz için geçerli değil midir bu? Söz konusu mutsuzluk olunca erkeği kadını fark etmiyor. Konuşulmadan kalanlar, konuşulmadığı için yok sayılıyorlar.

    “03 Nöbeti” var bir de.
    Aynı an da hem okuyan hem çalışan bir genç kızı anlatıyor. Saliha Santral görevlisidir. Geceleri uyumaksızın gelen telefonlara bakar, konuşur. Her gece kendi cinsel dürtülerini bastıramamış erkeklerin telefonlarından da nasibini alır. Oysa Saliha’nın tek derdi ise okuyup güzel bir meslek sahibi olabilmek.

    “Hayır, hayır haksızlık bu, her şeyi inkar bu. Ben, bana da zaman bırakacak, beni bir anten parçasına, bir fişe dönüştürmeyecek bir iş sahibi olmak için okumak istiyorum. Şu yeryüzünde, bırak yeryüzünü kendi ülkemde kendi çevremde olup bitenleri kavrayamıyorum. Yarı yerim aydınlıkta, yarı yerim karanlıkta. Kendimi bile yererince ölçüp biçemiyorum. İşte bu yüzden okumak istiyorum.”

    Duruel, öykülerinde dramdan beslenmiş. Ama bunu boğacak, can sıkacak bir hal yaratmadan yazmış. Gerçekten bayıldım. Kendisi Sait Faik öykü ödülü de almış bu kitabıyla. Ne diyim eğer okuyan biri olursa büyük keyif alacaktır. Şimdiden iyi okumalar diliyorum.
  • 277 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    -SPOİLER, ÖZET VE BİRAZ DA YORUM İÇERİR-
    Kalemimin kitaptan önce bittiği özel bir kitap desem yanlış olmaz herhalde. Altı çizilecek o kadar çok yer vardı ki sanırım sadece buraları tekrar okumak istesem kitabı 2. kez bitirmiş kadar olurum.

    Bir çırpıda biten ve günlük hayattaki pek çok olayı anlatmış olan bu kitap kesinlikle ufuk açıcı. Gece ve gündüzden çocuk yapmaya; ilişkilerden ideolojilere pek çok konuya değinilmiş.

    ''Papa'nın cennetine inanmayan Giordano Bruno'nun anısına'' diyerek ve Wilhelm Reich'in: “Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.” cümlesini alıntılayarak başlıyor kitap.

    Kitapta övülen şeyler genelde insanların günlük hayatta olumsuzluk atfettiği şeyler: Gece, deliler, cehennem gibi. Yine aslında özgürlük, seçim serbestliği, aşk gibi olumlu çağrışımlar yapan kavramların da zannettiğimiz gibi olmayabileceğinden bahsedilmiş. İyi bir şeyi övmek kolay ama bu kavramlara böyle bakıp bunları kuvvetlice temellendirmek ancak Gündüz Vassaf gibi bir ustanın yapabileceği bir şey.

    İlk bölümde Gecenin özgürlük, gündüzün ise totaliter kurumların baskısını getirdiğini iddia eder. Aslında totalitarizmi sadece her şeye muktedir güçlerin dayatması olarak görmez yazar. Bazen hatta çoğunlukla bu kurumları biz kendi kendimize inşa ederiz.

    Gündüz hızlı tüketim yapıp düzene hizmet etmemiz gerektiği için yemeği de hızlı yeriz. Fast food dayatmasıyla karşılaşırız ama gece yemek konusunda özgürüzdür mesela.

    ''Aslında, tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda insan her zaman erken yatmak zorundadır - yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde, hastanelerde... Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbir kurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman “geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil'' der ve ''Gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgür hissederiz.'' diyerek geceye karşı olan nefretimizi sorgular. Adı Gündüz olan birisinin geceye övgü ile başlaması sanırım büyük bir ironi olsa gerek.

    ''Düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçınmaya koşullandırmışlardır. Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız.''

    ''Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse
    bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.''

    Cennetin sıkıcı olduğu için Adem'in yasak elmayı yediğinden bahseder. Yoksa Dante'nin Cehennemi kadar Cennet'ini de beğenirdik der. Ama hayır. Cennet kısmı hatırlanmaz bile. Çünkü cennete gitmek için pek çok aracı varken cehenneme giden yolda yalnızızdır. Hatta öyle yalnızızdır ki kötüyü asla göstermeyen hükümetler, reklamlar vardır ve hatta mezarlıklar bile şehir dışındadır, köyün uzağındadır. Çünkü sadece cenneti görmek ister; cehennemi ise hayal dahi etmek istemeyiz.

    Sözcüklerin de esiri olduğumuzu söyler.
    Her aşk farklı ise hepsinin bir hikayesi varsa neden standart bir cümle ile: Seni seviyorum ile tekdüzeleştiriyoruz hayatı?

    ''Peki, ya aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı? O zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk, sözden önce de vardı.'' sanırım her şeyin özeti olan cümle.

    Karşıdakini dinlediğimiz zaman bile ''Anlıyorum'' diyerek aslında söz sırasının bize geçmesi için beklediğimizi, sıra bize geçince de az önce karşıdakinin yaptığı gibi sözcüklerle diğer tarafa hükmetmeye çalışacağımızı, rolleri değişip onun yerine geçeceğimizi söyler.

    ''Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik. Bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk.''

    Deliliğin hakim görüşlere meydan okuma olduğunu ve bu nedenle garipsendiğini iddia eder. Öyle ya çocukla çocuk oluyorsak deli deli hareket etme derler, oy kullanmazsak delirdin mi? derler. Çünkü hepimiz öylesine delirmişizdir ki deliliği basit şeylere indirgemişizdir.

    Her meslekte önemli olan başarılı olmaktır ama psikiyatrlar için bu böyle değildir. Henüz deliliği iyileştirdiğini kanıtlayabilen yoktur ama bu meslek hızla büyür. Neyin delilik sayılacağına hakim ideoloji karar verir, psikiyatristler de buna hizmet eder. Öldürürsen delisindir ama askersen ve öldürmemişsen yine delisindir. Bunu ancak örgütlü olmakla aşabiliriz. Ne de olsa eş cinsellik de delilikti ama bugün delilik değil. Delilerin bayrağı, partisi, tabuları yoktur. Deli özgürdür.

    ''Yarışın kendisi asla sorgulanmaz. Tersine, yarışı sorgulayanlar psikiyatrist tarafından sorgulanırlar.''

    Kahramanların bile kendimizde bulamadığımız gücün ve cesaretin simgesi olduğu yazar. Sosyalist ülkelerdeki kahramanlar başa geçene göre değişirken, kapitalist ülkelerde ise tüketim toplumu gereği kahramanlar çok daha çabuk değişir.

    ''Totaliter bir toplum, kahramansız olamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla var olamaz.''

    Peki ya haberler ve gündem? Onu da o kadar çok tüketir ve o kadar çok bilgi bombardımanına tutuluruz ki analizini yapamadan uçar gider. Şuurumuz kaybolur.

    ''Tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Böyle bir toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca duyar.'' Alın size totalitarizm.

    İlk üniformamızın bebekken giydiğimiz mavi ya da pembe kıyafetler olduğunu ve daha bu yaşta taraf seçmeye zorlandığımızı, oyunlarla da bunu sürdürdüğümüzü söyler. Normalde ''Biz'' kelimesi çokluğu ifade etmeliyken siz ve biz ayrımı yaparak azınlığı temsil etmeye başlar. Bu nedenle de seçmek totaliterdir. Seçilenler bize bir şey vaat ediyor gibi görünse de biz seçimlerimizle onlara bir şeyler vaat ederiz ve zenginleşen hep onlardır.

    Eskiden olduğu gibi hâlâ yöneticilerimiz var. Farklı olan, yasallıklarını Tanrı'dan değil, bizden almaları.

    ''Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. ''

    Taraf seçmemek, kurulu düzenin meşruiyetine meydan okumaktır.

    Yaratıcılığın insanı kötülüklerden alıkoyduğunu; idama, soykırıma, katliama muhalefet olunmasının imkansız olduğu, bunun ancak üretmekle son bulacağı yazıyor. Neşet Ertaş'ın: ''Nerede bir türkü söyleyen görürsen, korkma! Yanına otur, çünkü kötü insanların türküleri yoktur.'' cümlesi aklıma geldi.

    ''Yaratıcılıkta taraflar yoktur. İnsan, yaratıcılık eylemi sırasında, bunu şuna tercih etmez. Yaratıcılıkta muhalefet yoktur.''

    Bir kelam da işçi sınıfına söylemiş Gündüz Vassaf. İşçilerin ücretler ve çalışma saatleri konusundaki mücadelelerini bomba yapmamak, dinamit imalinde bulunmamak gibi konularda gösteremediklerini çünkü özel menfaatler dışında mücadele eden bir insanlık olmadığını söylemiş.

    Önceden bebekler uzakta olur, yaşlılar el üzerinde tutulurdu. Artık yaşlılar huzur evlerinde, bebekler ise AVMlerde. Çünkü yaşlılığı unutmaya çalışıyoruz.

    Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.

    Hakkımızda çok şey bilinmesi de kurulu düzene hizmet eder. Çok şey bilmeleri için de çok fikir belirtmemiz lazım. Her konuda fikrimiz var. Anketlerde hiç fikrim yok seçeneği üstün çıkmıyor.

    Sosyal medyada savaş çığırtkanlığı yapanlar var. Çünkü önceden düşmanıyla yüz yüze gelen savaşçı, her türlü saygıyı da gösterirdi. Şimdi her şey bir tuşa bağlı. Makineler ile görüyoruz işimizi. Düşman karşımızda olmayınca empati yeteneğimizi de kaybediyoruz. İşin özünden uzaklaşıp sürece katılmıyoruz.

    ''Düğme bizi gitgide daha cahil kılıyor. Düğme bizi gitgide daha totaliter kılıyor. Eylemlerimizin özünü yitirdik artık, sadece önceden belirlenmiş davranış kalıplarını tekrarlayıp duruyoruz.''

    Elimizin altındakinin değerini bilmiyoruz. Öyle olmasa hayatımızda ilk kez gördüğümüz yerde sürekli foto çekip hep bulunduğumuz yerlerde bu eylemi ihmal eder miydik? Anı yaşamıyoruz.

    Darwinist de olsak yaratılışçı da olsak insanın en üstün olduğuna inanıp bencilce davranıyoruz. Evrenin merkezine kendimizi koyuyoruz.

    ''Homo sapiens'i varoluşun merkezine oturtmamız, birkaç yüzyıl öncesine kadar dünyayı her şeyin merkezine yerleştirmemiz kadar gülünç. Yadsınamaz fizik gerçeklerine dayanarak fiilen Kopernik devrimini yaptık.''

    ''Bir yandan spor için başka canlı türlerini öldüren avcılara kupalar, ödüller verirken, bir yandan da kendi türünden olanları öldüren insanları idam cezasına çarptırıyoruz.''

    ''Ne var ki homo sapiens'in amacı, yaşamdan daha zengin bir anlam çıkarmak, onu daha yoğun algılamak değil, kendi çıkarlarını kollamak ve yaşama hükmetmek olmuştur.''

    Çocuk yaparken de çevresel ve geleneksel faktörlerin etkili olduğu ve çocuğu ancak o doğduktan sonra kabullendiğimiz bence çarpıcı bir gerçek.

    Aşkı da anlayamadığımız açık.

    ''Aşka, tüketilecek, sahip olunacak ya da teslim olunacak bir nesne gözüyle bakıldığı zaman nefret de ortaya çıkar. ''

    Duygularımızı yeterince gösteremediğimiz, sadece kendisine tahakküm edebildiğimiz evcil hayvanlar veya çocuklar karşısında bunu yapabildiğimiz veya para karşılığı ilişkilerde efendi köle ilişkisi oluşunca bunu yapabildiğimiz gibi bir tespit var.

    Velhasılıkelam, her konuya farklı açıdan yaklaşılan bu kitap okuduğum iyi kitaplardan biriydi.
  • 480 syf.
    Güvercin Gerdanlığı... Şu isimdeki naifliği, zarafeti, estetiği anlatmaya hangi dil takat yetirsin, hangi kelimeler ifade edebilsin... Kitabın başlangıç cümlesi olan '' Sevgiye ve sevenlere dair.'' bile ne kadar tatlı ne kadar nazenin bir başlangıç...
    Okurken çok keyif aldığım, insanı yormayan, bir Selvi Boylum Al Yazmalım izlemişcesine tatlı tatlı akan ve beklentilerimi fazlasıyla karşılayan bir kitap oldu.

    Bir kere zamane yazarları gibi kitap yazılırken herhangi bir ticari kaygısı yokmuş yazarın, zira kitap Endülüs döneminde yazılmış. Allah' tan o dönemde yazılmış da, biz de gıgıllayan efendiden araklanmış çakma cümleler yerine içtenlikle yazılmış ve de, '' ne kadar aforizma kasarsam o kadar satış olur, bakarsın dizisi bile yapılır '' kaygılarıyla yazılmadığı için tekrara düşmemiş bir kitap okumuş olduk sonunda.

    Bir yerde insanların dilinde en çok hangi kelime varsa orada olmayan şey de o oluyor genelde. Ne demek istiyorum? mesela; özgürlüğün dile pelesenk edildiği yerde, despotizm ve diktatörlük vardır, '' Eğonomimiz coğğ iyi canım '' denilen yerde biliriz ki halkın çoğunda yarını çıkaracak imkan yoktur. Bunun gibi bugün herkesin dilindeki '' aşk '' kelimesinin bolluğundan da aslında çevremizde aşkın pek nadir bulunan bir şey olduğunu anlamamız lazım.

    Ben bu çevremizde durmadan birbirine aşık olduğunu iddia eden çiftlerin aslında kendilerini kandırdıklarını, yazın şezlonglarda kışın kahve masalarında sırf instagramda fotoğraf paylaşmak için okunur gibi yapılan ve konusu genelde saplantısını aşk zanneden ruh hastalarının etrafında dönen Migros edebiyatının ( Cem Abiye Selamlar ) gözde evlatları olan kitaplardaki aşkın ne kadar boş, sahte ve deforme olduğunu bir anımla size anlatmak istiyorum.

    Yazın staj yaptığım dönemde bir can sıkıntısının verdiği gazla vapur turuna katılayım dedim. Turun başlarında nihai amacım bir Boğaz havası alıp evime dönmekti. Ama öyle olmadı... Allah 'tan da olmadı. Çünkü ben ilk defa 25 yaşımda o vapurda birbirine gerçekten aşık bir çifti görme şansını yakalamış oldum. Bir saat boyunca diğer yolcular Boğazı seyrederken, ben onları seyrettim. Onlar da birbirlerinden bir an olsun gözünü ayırmadılar. Ha tabi ben başta kıskançlığımdan mıdır, yoksa şaşkınlığımdan mıdır bilemiyorum ama '' yeni flörtlerdir ondan böyle ağır gerilim hattı gibi etraflarına yaşam enerjisi saçmaları '' diye kendimi ikna da etmeye çalıştım. Ama sonra biri 8, diğeri 4 yaşlarında iki tatlı çocuk benimkilere '' anneee, babaaa '' diye sokulunca kendimi acı gerçeğe zor da olsa ikna ettim.

    Hayatım boyunca ilk defa birbirlerine bakarken gözlerinin içi gülen, sevgileri sağanak olmuş adeta etraftaki talihli insanları da bu sevgiden, aşktan nasiplendiren birilerini görmüştüm. Evet bugüne kadar gördüklerim Truman Show gibi bütün dünyanın içinde olduğu bir gösteriden ibaretmiş. Kendimi Beyaz tavşanı takip eden Neo gibi hissettim desem yalan olmaz çünkü ben de yalanlarla simüle edilmiş dünyamdan uyanıp kırmızı hapı yutmuş gibi hissettim. Üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen hala o çifti her hatırladığımda yüzümde istemsiz bir tebessüm beliriyor.

    Velhasılı kelam siz de Kemal Sunal ' ın da dediği gibi; Şimdi bu hikayeyi niçin anlattın, nasıl anlattın, neden zamanımızı aldın diye sorabilirsiniz. Anlattım çünkü bu kitabı okurken aklımda sürekli bu çift vardı. Biri gerçekten aşkı anlatan bir kitap, diğeri gerçekten birbirine aşık bir çift. Bu harmanın zihnimde oluşturdukları duygusal haz ise bambaşka bir keyif, bambaşka bir ümit, bambaşka bir tat...

    Şimdi diyebilirsiniz ki 25 yaşına kadar hangi dağ başında, hangi mağarada yaşadın da, hiç birbirine aşık olan çift göremedin diye. Tabi ki ben de hepiniz gibi birbirini seven hatta aşık olduğunu iddia eden çiftlerle kuşatılmış durumdayım. Öyle ki bu çiftler istisnasız her gün '' Ay bakın biz ne kadar mutlu, ne kadar kıskanılacak insanlarız. Bakın kültürlüyüz de kitaptı, geziydi filan da şeayıpıyorzz. Ne olur likelayın bizi, kıskanın bizi '' dercesine günde 5 kez, sanırsın üzerlerine farz olan sosyal medyada fotoğraf paylaşma vecibesini de yerine getiriyorlar. Ama onların iddialarının aksine hem gözlemlerim hem de gayet otoriter kuruluşların yapmış olduğu araştırmalar bir insanın sosyal medyada aktiflik oranının mutluluğu ile ters orantılı olduğunu söylüyor. Nişanlısıyla ayetli, hadisli , aforizmalı fotoğraf paylaşıp, daha fotoğrafları ilk beğenisini bile almadan bir başka kadına yürüyen mi dersin, aynı evin içinde yaşayıp yanında koltukta oturan eşinin yüzüne bile bakmazken, nedense aynı eşin internette paylaştığı fotoğrafın altına zibilyon kere seni seviyorumlar, hayatımın anlamısın yazanlar mı dersin ortalık sirk maymunları ile dolmuş durumda. Hepimiz kocaman bir duygu sirkinin içinde yaşıyoruz adeta. Sahtekarlık bir yaşam şekline döndü.

    İnsanda var olan bu sahtekar tavır dizilerimize, filmlerimize, sohbetlerimize, tavırlarımıza hatta kitaplarımıza dahi sirayet etmiş durumda. Çevremize nispeten daha seçkin insanların olduğu şu sitede bile açın bakın en çok okunan aşk romanlarına, karşınıza çıkacak kitaplar bir iki istisna hariç genelde bu sahtekarlığı daha da besleyen kitaplar olacaktır.

    Ezcümle bu kitap zaten uzun zamandır farkında olduğum bütün bu sahtekarlığı, tam zıttı saf halleriyle bir kez daha hatırlattı bana. Haliyle de kitap, bana ilaç gibi geldi.


    Toplasan sayıları bir elin parmağını geçmeyecek kaliteli kalem hariç, ortalık insanlara ayakları yere basmayan, yazılış amaçları sadece ticaret ve ün olan, insanlara tam bir duygu tecavüzü yaşattıran kitaplarla dolu. Malum koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş. Şuan tam olarak yaptığımız da bu keçilere hayatın sırrını bulmuş birer aziz ya da azize gibi davranmak. Oysa ki tek yaptıkları Mefistonun Faust'a yaşattırdığı sahte hayal ve duygu dünyasını, bugünün okuyucusuna yaşatmak.


    Yalanla simüle edilmiş bu sahte aşklar dünyasından uyanıp, gerçek aşkı bulmamız dileğiyle.

    İyi ve en önemlisi de kaliteli okumalar :)