• Bakmayın İstanbul'da buluştuğumuza, Doğu'daydı kalplerimiz o gün. Bakmayın bedenlerimizin faniliğine, Doğu'daki çocuklarla birlikte biz de öldük o gün.

    Umursamazlık, vurdumduymazlık, çaresizlik, soğuk, ölüm, şiirsel betimlemeler ile romanın birleşimi temaları altında ortaklıklar yakaladığımız bir kitap olan Hakkari'de Bir Mevsim'i beraber konuşabilmek için oturmuştuk masaya.

    Öğretmen arkadaşlarımız anlattı, biz de dinledik onların Doğu'daki öğretmenlik görevi yıllarını. Bu kitaba karşı bir öğretmen bakış açısı vardı, bir de öğretmen olmayanların bakış açısı. Öğretmen olup Doğu görevinde bulunmuş olanlar kitaptaki empati duygusunun boşluğunu ve çağrısını, çaresizliği ve o yılları bize çok net ifadelerle anlatmıştı. Hepimizin yüzünde bir donukluk ifadesi vardı, o günkü hava yüzünden değildi pek sanki. Yüzümüze Hakkari soğuğu mu vurmuştu yoksa?

    Dışarıda kapalı havada geçen bir pazar gününü ardı arkası kesilmeyen boş muhabbetlerle geçiren güruh yerine biz o gün devleti, ulaşılamazlığı, imkansızlıkları, Ferit Edgü'nün biyografisini, sosyolojiyi, köy enstitülerini, öğretmenleri ve öğrencilerini, Doğu'daki umursanmayan ve önü kesilemeyen ölümleri, devletlerin bireyin sorunlarına yaklaşımlarını konuştuk. Açıkçası bu kitap ve onla birlikte Ferit Edgü de Türkiye'de diğer yazarlarla karşılaştırılacak olduğunda o kadar tanınmış değillerdi. Aynı Hakkari gibi, değil mi?

    Peki siz hâlâ 1k İstanbul Buluşması'na katılmadınız mı? Çok şey kaçırıyorsunuz diyebilirim. Ayda 1 kere de olsa bir pazar gününüzün 4-5 saatini bir kitabı derinlemesine ve bambaşka bakış açılarıyla irdelemek isterseniz bekleriz.

    Bir sonraki toplantımız 06.01.2019 tarihinde olacak. Bu sefer de kışın yakıştığı ülke olan Rusya'ya gideceğiz, Rus Edebiyatı'nın demirbaşlarından ve öncülerinden Puşkin'le tanışacağız. Bizim okuma grubunda işler böyle ilerliyor. Bir ay Hakkari'deyiz, diğer ay Rusya'dayız. Seçtiğimiz kitap: Yevgeni Onegin

    Toplantıya katılan arkadaşlar:
    Muzaffer Akar
    Anıl
    Oğuz Aktürk
    Ebru Ince
    Osman Y.
    Bengü
    Turhan Yıldırım
    özlem
    Yağmur.
    Ezgiperest
    mecdbrs
    Ayça
    Fırat İnan SARIÇİÇEK
    Yaz
    Esra Özbek
    Harun mert
    Ümit K.
    Roquentin
    Esra Koç
    D-503
    Gözde
    Ahmet
    Bülent Karakuş
    Esas Adam
    Şevval Erdemir
    Melike
    Hercaiokumalar /Ayşe

    Eksik olan arkadaş varsa bildirirse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraf:
    https://i.hizliresim.com/QLA4dv.jpg
    https://i.hizliresim.com/XMvDz0.jpg

    Toplantı sonrası ve diğer fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/dv5WV7.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6MAO9.jpg
    https://i.hizliresim.com/GmYprN.jpg
    https://i.hizliresim.com/5adoOD.jpg
    https://i.hizliresim.com/bV5goG.jpg

    Ebru Ince olmasa biz ne yapardık temalı fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/7akVGP.jpg
    https://i.hizliresim.com/MVEPMk.jpg
    https://i.hizliresim.com/qdYmXB.jpg
    https://i.hizliresim.com/9a49Bo.jpg
    https://i.hizliresim.com/gr541Z.jpg
    https://i.hizliresim.com/P1qYb6.jpg
    https://i.hizliresim.com/4jgZJp.jpg
    https://i.hizliresim.com/ADm0lz.jpg
    https://i.hizliresim.com/JZY7gW.jpg
    https://i.hizliresim.com/Wqn6OP.jpg
    https://i.hizliresim.com/36D145.jpg

    Bir sonraki buluşma
    Okunacak Kitap: Yevgeni Onegin
    Tarih: 6 Ocak 2019 Pazar
    Saat: 13:30
    Mekan: Okkalı Kahve Kadıköy
    Adres: Rasimpaşa Mahallesi, Halitağa Cd. No:42 Kadıköy/İstanbul
  • Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "Ben kimim ki, kendi fikrim olsun?"

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Vitruvius'tun. Mimardın. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı tasarımlarında kullanmak için : Fayda, kalıcılık ve güzellik.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Wilhelm Reich'din. Psikiyatrist ve psikanalisttin. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı yaşamımızın tükenmez kaynağı olarak gösterdiğin : Sevgi, çalışma ve bilgi.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Mustafa Kemal Atatürk'tün. Bir geleceğin kurtarıcısıydın. Fikirlerin ülken oldu. 6 ilken vardı : Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık.

    Geçmişinde bu kadar büyük insanlar olabilmişken, ezilip büzülmeyi, seni yönetene karşı kayıtsız şartsız ve sorgusuz itaati, sevgisizliği, gaz odalarını, bilgin yerine tabancayı seçmeyi, kendinden olmayanı asmayı kesmeyi, hırsızlığı, yalan söylemeyi, eski can düşmanını dostun ya da eski can dostunu düşmanın bellemeyi, kişisel özgürlüğünü unutmayı, dedikoduyu, aşkla cinselliğin tanımlarını karıştırmayı, kendi fikirlerin dururken başkasının fikirlerini benimseyecek kadar küçülmeyi nasıl becerdin be?

    Nasıl bu kadar ilkesizleşebildin? Bu yazıyı okuyan sen, ben, hepimiz. Nasıl bu kadar ilkesizleşebildik, kendi fikrimizden bu kadar uzaklaşabildik?

    Hani Nietzsche'nin üst insanı olmayacak mıydık? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Neden küçülmeye gittin?

    Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en tepeye çıkmak için hazırlığımızı yıllardır yapmıyor muyduk? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Para ve iktidar hırsı gözünü mü bürüdü yoksa? Bu mudur bu kadar küçülmüşlüğünün nedeni?

    Oysa ki sen Hitler'in, Stalin'in, Napolyon'un kontrol ettiği kitlelerin zafer çığlıklarını dinlemiştin. Kendini öyle büyük zannediyordun ki sanki hiçbir zaman ölüm sana gelip çatmayacak, hiçbir ülke senin kılına bile dokunamayacak sanıyordun. Para ve silah dolu depolar eşliğinde dünyanın en büyük insanı zannediyordun kendini. Bu senin en büyük yanılgındı. Çünkü kulaklığında çalan tek şarkı olan savaş naraları açıkken, dünyanın diğer bütün müziklerini kaçırıyordun.

    Kütüphaneye gitmiyordun çünkü kitap okumanın insanı küçülteceğini düşünüyordun.

    Dans etmiyordun çünkü dans edersen insanlar seni kötüler ve eleştirir diye düşünüyordun.

    Harekete geçmek, bir şeyler yapmak, elinden geleni ardına koymamak istiyordun ama insanlar seni onaylamaz, kabul etmez ve takdir etmez diye düşünüyordun.

    Oysa ki deli gibi kütüphaneye gitmek, dans etmek ve harekete geçmek istiyordun!

    Dinle Küçük Adam, bütün ülkelerin liderlerine ve halklarına yazılmış bir mektup, öğüt, öz eleştiri; kimliklerine karşı tutulmuş bir aynadır. Kendisini hiçbir konuda çaba göstermiyor olarak görüp harekete geçmeye meyilli olan insanlara kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitaptır. Her gün dış görünüşünüze baktığınız aynanın, bir kitap tarafından ideolojik ve siyasi temelle birlikte karşınıza geçmiş harmanlı bir bakış açısı aynası olarak sunulduğu bir tepsidir. Tepsinin üstündekini ister alırsınız isterseniz de almazsınız fakat Reich bu tepsiyi sizin yanınıza çoktan koymuştur, bu mektubu okumaktan, bu öz eleştiri oklarını kendinize saplamaktan başka çare yoktur. Halil Cibran dedi :
    "Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar."

    Öz eleştiri yapacağız ki kendi çocuklarımız geleceğin yetişkinleri olacak. Öz eleştiri yapacağız ki kendimizde yaptığımız hataları şimdinin küçükleri ama geleceğin büyükleri olan çocuklarımızda yapmayacağız. Atatürk'ün de dediği gibi, bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevi olacak ki "küçük adam" olarak anılmayacağız. Büyük işler, büyük hayaller, büyük fikirler üreteceğiz. Dünyayı terk etmeyeceğiz mesela, kendimizi kapatmayacağız, başka dünyamız yok ki çünkü, nerede başka dünya, ben göremiyorum, bu dünya bizim, hepimizin, üretmesi de bizim tüketmesi de, kendi hayatımızı üretemiyorsak onu tüketme hakkı neden?

    Acı yoksa kazanmak da yok. İdeolojisinde küçük olarak kalmak istemeyen herkes okumalı!

    Beni bu kitapla tanıştıran Samet Ö.'ye bolca teşekkürlerimle.
  • “Ekonomide, bir matematik probleminde olduğu gibi, ilelebet doğru kalan tek bir “doğru” yanıt yoktur. Düşünürlerin tarihteki farklı yanıtlarını ele alıp değerlendirerek ve onlardan ilham alarak, kendi fikirlerimizi, ister aşırı eşitsizlik, finansal kriz ister küresel ısınma olsun, günümüz ekonomik sorunlarıyla yüzleşmek için ihtiyacımız olan yeni fikirleri geliştirebiliriz.

    Bu sorunları düzeltirsek, çoğumuzun iyi bir hayat şansı olacaktır; şayet düzeltemezsek, birçoğumuz acı çekecektir. Eğer insanlara ihtiyacı olan yiyecek ve ilacı temin edemezsek bazıları ölecektir. Bu yalnızca meslekten ekonomistlerin değil, hepimizin üzerine düşen bir görevdir.”
  • "Hep bir arada üzerinde bulunduğumuz dünyada hepimizin bir yolu bir görevi vardır. Hepimiz birbirimizi menzillerine ulaştırmak için varız. İşte bu yüzden dünyadaki insanların ruhları kadar Allah'a giden yol vardır."
  • ‘’ Adaletin yok. Benimse dünya kadar sorum var‘’

    Elimde tuttuğum rengini çokta sevmediğim bu sarı kalem ile bir nöbet gecesinde inceleme yazmaya niyet ettim. Fakat sanırım bir kaç satır bu amaca pek hizmet edemeyecek. Hayatımın yine kırılma noktalarından birinin içerisindeyim. Sektör değişikliği, iş değişikliği, eğitim sektöründen sağlık sektörüne geçiş hem ruhen hem bedenen biraz bocalamama neden oldu. Üç gün iyiysem iki gün hasta dolaşıyorum. İşe sağlam gidip grip olmuş gibi kemik ağrısı ile eve dönüş yapıyorum öyle düşünün. Koridorda ayaküstü sohbet ettiğim Üroloji doktorumuz Haluk Bey ‘’Henüz hastanedeki mikroplara ve ortama vücudun alışmadı, bize bakma bizim vücudumuz kaşarlaşmış’’ demişti. Adam ne de haklıymış. (Bu tarz amiyane bi tabiri de duruşu, karakteriyle paçalarından adeta asalet akan bu adam nasıl telaffuz etti hayret. Günün çıkmazıydı:) Yani kısacası bu ruh ve beden halinde pek kitap okuyasım gelmediği gibi, doğal olarak inceleme yazmaya da bi isteğim olmadı.

    Neyse bu gecelik zinciri kırıyorum. Ve incelememe başlıyorum. Kafka ‘nın Şato adlı kitabını bitirdiğimde sanırım Modern Klasikler Dizisinden 18. Kitabımı da geride bırakmış oldum. Takıntılı bir karakter olduğum için iki üç seferdir pek sevemediğim ya da arada kaldığım eserler çıksa da hepsini okumaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Mozart ve Deyyuslar ‘ı okuduğumda resmen eziyet çektim desem abartmış olmam. Bitsin diye kitabın sayfalarının içine bakıyorum; arada başka şeylerle ilgilenip dönüyorum belki algım değişir yok ki ne yok, birkaç bölümünü neyse ki anladım biraz güldüm de fenalık geçirmedim. İyi bir müzik bilginiz yoksa benim gibi sadece bitirmek için okursunuz diyorum ve konuyu esas kitaba çeviriyorum.

    Aslında Kafka ‘ya hayranlık derecesinde bir ilgim, alakam yok ama beni cezbeden karamsarlığı ona kayıtsız kalmamamı sağlıyor. Hani derler ya mesafeli olsa da bir ilişkimiz var. Ama tam olarak nedendir bilmem okuduğumda beklentimi pek karşılayamıyorum. Belki popüler kültür dayatmalarına kurban giden yazarlardan olduğu için çıtayı tepelere çıkarmışımdır bilemiyorum. Ama Dava kitabında kitabın içine düştüğümü sarsıldığımı ve çok etkilendiğimi es geçemem. Çok katmanlı ve filmini izledikten sonra korkutucu bir eserdi bana göre. Konu Dava kitabına gelmişken Şato kitabının konusuyla başlayalım. (Hala incelemeye başlayamamam:) Şato, Dava kitabının ana konusunun ya da temasının üzerine yazılmış bir eskiz çalışması gibiydi. Asla aynı şeyleri farklı karakterlerle anlatmış gibi bir şey zırvalamıyorum. Lütfen sadece cümleye odaklanın. Çıplak anlamda söylüyorum, altında açabileceğim geniş bir ortak yön yok. Dava ‘da isimsiz sadece bir harfle ifade edilen hepimizin o kişiyi yazarın kendisini temsil ettiğini bildiğimiz karakter ve ulaşamadığı bir adalet sistemi vardı, işte Şato ‘da da K. diye ifade edilen şahsın, içindeki dünyanın gizemlerle dolu olduğu bir şatoya atanması ve Kadastrocu olarak ne yapması gerektiğini görevinin detaylarını kitap boyunca asla anlayamadığı bir anlatı, bir çıkmaz var. Görevi hakkında bilgi almak için bir muhatap aradığında olanları ifade ettiği bir alıntıda;

    ‘’ Buraya kadastrocu olarak atandım, ama bu göstermelikti yalnızca, benimle oynadılar girdiğim her evden kovdular, bugün bile hala oynuyorlar benimle…’’

    İçinde bulunduğu çıkmazı böyle ifade eden K; paragrafın devamında ona açtıkları özel meselelerden ondan yardım ister gibi dert yanmalarından önemli biri olduğunu hissettiğini söylüyor. (Uzun olduğu için üşendim yazmaya kendim anlattım :)

    Tabi kitabın başlarında bir ulak K. ya Klamm adında Şato ‘da görevli bir adamdan görevine dair bilgiler içeren bir mektup getiriyor. Bunun üzerine Şato ‘ya gitmek isteyen K yine Şato ‘ya götürülmeyip ulağın evine sonra da köydeki bir hana götürülüyor. Burada Klamm ‘ın sözde metresi olan Frieda ile tanışıp kız tarafından baştan çıkarılıyor. Tam bir TÜRK KIZI MODUNA giren K. (büyük harfle yazdım sebebi yok. Tuco ‘ya özendim sanırım :) Frieda ‘nın handaki konumunu korumak için çevirdiği dolaplardan habersizce evlilik hayalleri kurmaya başlıyor. Olaylar bundan sonra K. ‘nın Klamm ‘a ulaşma çabası (boyunları devrilsin ne çok Klamm ‘lar var… Hey gidi! ) ve Frieda ile kurduğu hayaller üzerine ilerliyor. (Kitabı özetlemeyi hiç sevmiyorum tabii ki kısa kestim )

    Kitabın genel hatlarıyla bir okuyucuda neler düşündürebileceğine ya da daha doğrusu bende neler düşündürdüğüne gelirsem; bir insanın devlet dairelerinde maruz kaldığı ve asla anlam veremediği muamelelerin; evet burayı istediğiniz kadar afilli cümlelerle doldurun, ne biliyim bürokrasi deyin, sistem deyin, hiyerarşik düzenin çarkları deyin; ne derseniz deyin bunların altında ezilen bir insanın yaşadıkları, Şato olarak gösterilen muhtemel devleti temsil eden otoriteye karşı çaresizliğini bir kez daha okumuş oldum.
    Kitapta tahmin edersiniz ki çok iş yaptığını zanneden ama asla hiçbir iş yapmayan memurların dünyasına da yer verilmiş.(işini doğru yapan memurlar tabii ki var şimdi linç girişiminde bulunmayın. Onlar üzerine alınmasın)

    Bu virütiklere dair;

    ‘’ Ah, gerinerek iyi bir uyku çekebilen uykucular için bu yatak şahane olmalı sürekli yorgun olup uyuyamayan benim gibilerine de iyi geliyor, günün büyük bir bölümünü bu yatakta geçiriyorum, bütün yazışmaları buradan yapıp, dilekçe sahiplerini sorguluyorum. Pek de güzel gidiyor. Gelgelelim tarafları oturtacak yer olmuyor, ama onlar bunun üzerinde durmuyorlar. Çünkü oturup da tutanağı tutan memur tarafından azarlanmaktansa, ayakta durmaları ve memurun kendini iyi hissetmesi onlar açısından daha rahat oluyor. ‘’


    Bu kitabı okumasanız da her zaman bir yerlerde asla ulaşılamayan Klamm ‘ların, aldıkları görevi sadece egosu için kullanan ve sistemin ağzı olan bir çok memurun olduğunu, toplumda bir değil bir çok adım geride kalmış adamların, kadınların topluma yabancılaşmalarının; isimleri bile olmayışının, mevcut düzene aykırı davranışlarının bedelini ayrık otu olarak yaşamaya mahkum edilişlerini zaten biliyorsunuz.
    ‘’Ne tuhaf şey? İnsan anlamakta zorlanıyor. ‘’ (syf203)


    NOT: Sevgili 1k sakinleri bu incelemeyi Aslı İnandık ‘ın da dediği gibi sekizlerce kez görürseniz o güzel suratınızı ekşitmeyin. Gece gece bu incelemeyi yazmam siteye yüklemem benim için büyük, insanlık için küçük bir adım olmuş olabilir :) Esen kalın, uykusuz kalmayın…
  • “Bu nedenle yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olamaz. Tersine, yazar onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır. Çünkü hepimizin isteği, görebilen kişiler olabilmektir. Ve bizi ancak o sözünü ettiğim gizli acı, deneyimlerin karşısında, özellikle de gerçeğin karşısında duyarlı kılar. Bu konuma girdiğimizde, acının üretkenliğe dönüştüğü o uyanıklık konumuna geldiğimizde, çok yalın ve doğru olarak şöyle deriz: Gözlerim açıldı. Bunu bir şeyi veya olayı dışa dönük yönüyle algıladığımızdan değil, fakat göremeyeceğimiz şeyi kavradığımız için söyleriz. İşte sanat bunu, yani bu anlamda gözlerimizin açılmasını sağlayabilmelidir.”
  • Kıymetli Dostlar Es-Selam…
    Son günlerde en çok tartışılagelen bir konu, Hadis…
    Gerçekten sadece Kur’an bize yeterli midir veya Hadise ihtiyaç var mıdır sorularıyla sık sık karşılaşıyoruz.
    Bu bağlamda öncelikle Hadis ilmi nedir kısaca bahsetmek istiyorum;

    Müslüman olmak;
    Hepimizin idrak ettiği gibi Allah'ın (c.c.) varlığına, birliğine
    ve Muhammed’in (s.a.v.) Allah (c.c.) tarafından gönderilmiş
    son peygamber olduğuna inanmak demektir.
    Peygamber Efendimizin Allah’ın (c.c.) seçtiği bir elçi olduğuna iman eden kişi, hayatının her alanında O’nu kendine rehber kabul etmiş sayılır. Onu rehber edinen her Müslüman, inanç esaslarını, ibadetlerdeki kural ve ölçüleri, insanlarla ilişkilerinde dikkat etmesi gereken ilkeleri Resul-i Ekrem’den öğrenmelidir. Kendi hayat tarzını, Peygamberimizden (s.a.v.) öğrendikleri ile şekillendirmelidir.

    İlmi-hal ,akidevi kitaplarına baktığımızda genel anlamda şu ibareler mevcuttur;
    Bir Müslüman, hayatını Peygamberimizin (s.a.v.) öğretileri ile şekillendirdiği ölçüde iyi bir Müslüman olur.
    Bu nedenle kadın, erkek her Müslümanın Peygamber Efendimizi yakından tanıması, doğru anlaması; Allah’ın (c.c.) istediği gibi bir kul olması ve Allah’ı (c.c.) hoşnut
    edecek bir hayat sürdürebilmesi bakımından olmazsa olmaz bir öneme sahiptir.
    Hadis ilmi, tam da bu noktada yani Müslüman kimlik ve kişiliğinin oluşmasında ve korunmasında yapıcı bir görev üstlenir. Çünkü hadis ilmi, Peygamber Efendimizi tanımak ve
    anlamak ile ilgilenen bir ilim dalıdır. Peygamber Efendimizin sözleri, tutum ve davranışları,güzel ahlakı hadis ilminin başlıca konusudur.
    Hadisleri öğrendikçe Peygamberimizi (s.a.v.) daha yakından tanımaya başlarız. İnanç esasları ile ilgili bize neler anlattığını bilir, ahiret hayatını ondan öğreniriz. Onun nasıl ibadet
    ettiğini, nasıl dua ettiğini, neleri sevip nelere kızdığını öğrenmiş oluruz. Nasıl bir baba olduğunu,nasıl bir eş olduğunu, nasıl bir öğretmen olduğunu, nasıl bir devlet adamı olduğunu kavrar, onu daha yakından tanımış oluruz.
    Resulullah Efendimizi tanıdıkça sever, sevdikçe onun yaşadığı gibi yaşamaya başlarız. Onun gibi inanır, onun ibadet ettiği gibi ibadet eder,onun güzel ahlakına benzeyen güzellikte bir ahlaka sahip olmak isteriz.
    Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:
    “Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça anan kimseler için, Allah’ın elçisinde size güzel bir örnek vardır.” Ahzab,21
    Peygamber Efendimiz de:
    “Ben ahlaki güzellikleri tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.
    Muvatta, Husnu’l- Hulk,8
    Hadis ilmi, bu içeriğiyle hayatlarında Peygamber Efendimizi örnek almak isteyenler için Allah’ın (c.c.) Resulü ile ilgili doğru bilgi vermeyi amaçlar.
    Bunun için de onun hikmetli sözlerini ve yaşama biçimini tespit eder. Elde edilen bilgileri konularına göre sınıflandırır ve hadis kaynaklarında bir araya getirir.
    Böylece Peygamberimizi (s.a.v.) tanımak ve anlamak isteyenler bu kaynaklara başvurmak suretiyle gerekli bilgilere kolayca ulaşırlar.
    Mesela hadis kitaplarının namaz bölümlerine başvuranlar, Peygamberimizin (s.a.v.) nasıl namaz kıldığını bütün incelikleriyle öğrenebilirler. Ya da hadis kitaplarının tefsir bölümlerini okuyanlar, Peygamber Efendimizin Kur'an-ı Kerim ayetlerini nasıl yorumladığına dair birçok bilgi edinebilirler.
    Yahut hadis kaynaklarının edep bölümlerini inceleyenler, Resulullah’ın üstün ahlakının değişik yönlerine dair pek çok bilgiye ulaşırlar.
    Kısaca Hadis ilmi, Peygamber Efendimizi tanımayı
    ve anlamayı amaçlayan bir ilimdir.

    Hadis ilmi, insan düşüncesini ve hayatını hurafelerden arındırmayı sağlar. Bir İslam âlimi,hadis olmayan sözleri belirlemeye çalışırken sadece dinî bir görev yerine getirmiş olmaz,aynı zamanda insanî ve ahlaki bir sorumluluk da üstlenmiş olur. Çünkü bu çalışmasıyla, sağlıklı düşünmenin yollarını açar, batıl inançları ve uygulamaları hayattan temizlemiş olur.

    Hadis ilmi, Peygamber Efendimizle ilgili doğru bilgileri tespit etmeyi amaçlayan bir ilim dalı olduğu için, onun sözlerine ve davranışlarına dair bilgileri aktarırken dikkat edilmesi
    gereken kuralları da belirlemiştir. Bu kurallar Peygamber Efendimizi görerek ona iman etmiş ilk Müslüman nesil olan Sahabe-i Kirâm tarafından belirlenmeye başlamıştır. Böylece henüz Peygamber Efendimiz hayatta iken onun sözleri, davranışları ve güzel ahlakı Müslümanlar arasında kurallı ve dikkatli bir biçimde, büyük bir titizlikle anlatılmaya başlanmış, her kuşaktan Müslümanlar bu yöntemleri muhafaza edip geliştirmeye gayret etmişlerdir.
    Dolayısıyla Peygamberimizle (s.a.v.) ilgili bilgi aktarma yöntem ve kuralları da Sahabe Dönemi'nden itibaren hadis ilminin konuları arasında yerini almaya başlamıştır.
    Demem o ki İslamî ilimlerde bilginin başlıca iki kaynağı vardır:
    Kur'an-ı Kerim ve sünnettir.
    Hadis ilmi, diğer İslamî
    ilimler için kaynak olma özelliği taşıdığı gibi yöntem
    bakımından da diğer İslamî ilimler üzerinde etkili
    olmuştur.

    Peki niçin Peygamber Efendimiz SAV ‘ e ihtiyaç duyulmuştur , niçin böyle ilim ilim hasıl olmuştur?
    Değerli Dostlar;
    Allah (c.c.), kullarına doğru yolu göstersinler,hak yoldan sapmışlara yeniden kılavuzluk etsinler ve onları uyarsınlar diye daima peygamberler göndermiştir.
    Bu peygamberlerden bir kısmının adları Kur'an-ı Kerim’de anılmıştır. Peygamberlerin bazılarına vahiy yoluyla kitaplar verilmiş, bazıları ise daha önceki peygamberlere gönderilmiş
    olan kitaplarla amel etmişlerdir.
    Kur'an-ı Kerim’de Peygamber Efendimize çok önemli bir yer verildiği görülmektedir. Yüce kitabımızın yüzlerce ayeti bize onu anlatır ve tanıtır. Allah Teâlâ bütün peygamberlerine kendi adları ile hitap ederken, sadece Efendimize “Ey Resul”, “Ey Nebî” diye hitap eder. İslam âlimlerinden bir kısmı bu özel hitabı, Efendimizin diğer peygamberlere olan üstünlüğüne delil sayarlar ve onlara göre bu durum peygamberler arasında bir derece farkının bulunduğunu da gösterir. Şimdi Kur'an-ı Kerim’in Resul-i Ekrem’i bize tanıtırken dikkatimizi çektiği ayetlerden sadece bir bölümünün anlamlarını vererek konuyu kavramaya ve anlamaya çalışacağız:
    Allah'ın (c.c.) Resulü bir beşerdir, fakat vahiy alan ve aldığı vahyi insanlara ulaştıran bir beşerdir.
    “De ki: “Ben de sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu
    vahyedilmektedir.”Kehf,110
    “Muhammed yalnızca bir peygamberdir. Ondan önce de pek çok peygamber
    gelip geçmiştir.”Al-i İmran ,144
    Sadece birkaçına işaret ettiğimiz Kur’an ayetleri Peygamber Efendimizin (s.a.v.) konumunu belirleyici niteliktedir.

    Müminlerin Allah'a (c.c.) ve Resulullah'a karşı görevleri ise şöyle ifade edilir:
    “Biz seni bir şahit,bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik;Allah'a ve Resulüne iman edesiniz, ona destek olasınız, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah'ı tesbih edesiniz diye.”Fetih,8-9

    Peygambere itaatin, aynı zamanda Allah'a (c.c.) itaat anlamına geldiği şu ayette vurgulanmıştır:
    “Peygambere itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. İtaat etmeyenlere ise aldırma. Çünkü biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.”Nisa,80

    Bütün bu ayetlerde dikkat çeken husus, Allah Teâlâ’nın kendisine itaatle Resulüne itaati bir arada anmış olması, Peygambere itaatin Allah'a (c.c.) itaat sayılacağını açıkça beyan etmesidir.
    Allah Resulünün Veda Hutbesinde de ifade ettiği gibi Sünnet, Kur’an’ın yanında dinin ikinci ana kaynağını teşkil eder. Bu hüküm, Kur’an’ın ilgili ayetleri ve Peygamberimizin (s.a.v.) kendi sünneti ile ilgili beyanları ışığında, bütün İslam mezheplerinin görüşüdür. Konuyla ilgili Kur'an-ı Kerim'de geçen pek çok ayetten sadece bir misal vermek istiyorum;
    "...Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah'ın azabı çetindir."Haşr,7

    Sonuç olarak;
    Kur’an’ın birçok ayeti muhkemdir, yani hükmü açıktır. Hz. Peygamberin sünnet ve hadislerinin de büyük çoğunluğu bu hükümlere tamamen uygun olup onları teyit eder. Birtakım ayetler ise mücmel, yani anlamı kapalı ve açıklanmaya muhtaçtır. Bu tür ayetleri açıklama görevi de Resul-i Ekrem’e aittir. Namaz emri bunun en açık örneğidir. Kur’an’da namaz birçok ayette emredilir ancak nasıl kılınacağı, kaç rekât kılınacağı, vakitleri, namazda kıraat gibi konular Kur’an’da yer almaz. Namazın kılınışını açıklayan hadisler sayesinde namaz ibadeti yerine getirilir. Zekât da böyledir; hangi maldan ne miktarda zekât alınacağı tamamen Peygamberimizin (s.a.v.) açıklamalarıyla bilinir. Çünkü ayette açıkça vurgulandığı gibi Resulullah müminler için tam bir örnektir:
    “Andolsun, Allah'ın Resülünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”Ahzab,21

    Bu bağlamda demem o ki Hadisi Kur’an’dan ayrı tutarak, dışlayarak Kur’an bize yeter iddiası ilgili örnekler ışığında tutarsızdır ve asla Hadisler devre dışı bırakılamaz.

    Bu bakımdan Hadis Usulü ve Arapçaya vakıf olmadan ,islami ilimler anlamında Usul olmadan esas olmaz prensibini uygulamadan lütfen kendi şahsi görüşümüze göre değerlendirmelerde bulunmayalım.
    Muhammed İKBAL der ki;
    ‘’Dini konuda her kim bu bana göre böyledir diye delilsiz konuşursa asla ciddiye almayın’’ sözünü şiar edinelim.
    Son zamanlarda bahsi geçen İsra-Miraç ruh ile mi oldu bedenle mi,Mehdi geldi mi gelmedi mi, Kabir Azabı var mı yok mu gibi soruların peşinden gitmek yerine;
    Değerli bir hocamızın ifade ettiği gibi bizlere düşen görev;
    Kitle iletişim araçlarının kullanımının her geçen gün arttığı bir dönemde, din ve irşat dili, anlam ve zarafet boyutuyla daha önemli hale gelmiştir. Din adına sorumsuzca sarf edilen kaba ve gelişigüzel söylemler dine dair farkındalığı örselemektedir. Bu açıdan, dinî konularda konuşan herkesin, sahih kaynaklara dayalı bilginin yanında yapıcı, birleştirici ve kucaklayıcı bir söylemi de kuşanması gerekir. Aksi takdirde, müspet hiçbir dinî içerik arz etmeyen, tekelci, yargılayıcı ve baskılayıcı bir üslubun Müslümanlardan ziyade İslâm’a mâl edilen bir anlayışı beslediği dikkat çekmektedir. Bu itibarla, nebevi metodu ilke edinerek aklıselim ve kalbiselime uygun, güzel ahlak merkezli, yalın, saygın, hassas ve bütüncül bir üslup, dinin insanlarla doğrudan buluşmasında oldukça önem arz etmektedir. Bunun için de İslâm’ın yüce hakikatlerinin tutum, tavır ve eylem olarak aktarılmasında sorumluluk sahibi herkese büyük görevler düşmektedir.
    Ve hamiş,
    Kur’ansız sünnet olmadığı gibi, Sünnetsiz Kur’an olmaz.
    Mani hükmün olmadığı yerde, amir hüküm aranmaz.
    Allaha emanet olunuz…