• 192 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Kitabın ana kahramanı yani aylak adamı olan Bay C. Herkesin hayalindeki entelektüel ve bol paralı hayatı sürüyor. Hayatını geçindirecek paraya çalışması gerekmeksizin sahip oluşu gün boyu tiyatrolarda sinemalarda yeni kitaplarda gönlünü eğlendirebiliyor türlü türlü restoranlarda canı ne istiyorsa yiyebiliyor. Hatta birçok insanın asla ulaşamayacağı sanat eserlerine kolaylıkla sahip olabiliyor. Bir insan bu kadar çok şeye hiç çaba göstermeden sahip olduğunda mutlu olurmuş gibi gelse de Bay C. mutlu olamıyor. Hayatının monotonlaşmasından herhangi bir şeye alışmaktan korkuyor ve alışkanlığı sezdiği anda o şey her neyse uzaklaşıyor. Bu yüzden de her şeyin bir rutin olduğu düzen adı altında insanların çoğu zaman aynı şeyleri yapmaktan hoşlandığı toplumdan soyutlanmış bir karakteri temsil ediyor Bay C. Hayatını yalnızca gerçek sevgiyi aramaya yönlendiren aylak adam için kitabın yazarı Yusuf Atılgan da “ Aylak adam, boyuna gerçek sevgi arıyor. Bence aradığı sevgi dünyada yoktur.” diyor. Yazar kitapta Bay C. Karakterinin sevgi arayışının bir yılını dört mevsim şeklinde bize anlatmaktadır. Toplumun bütün değer kalıplarını gülünç bulan bunların ikiyüzlülük ve sahtelik barındırdığını düşünen fakat yine de tutunabileceği bir gerçek sevginin var olduğunu düşünen ve kitap boyunca bunu bir kadında arayan Bay C. 1960lı yılların aylak entelektüel adam örneğini verirken o yılların Türkiye şartlarını modernleşme adı altında Batılılaşan kentli Türk aydın kitleyi de bizlere anlatmaktadır. Kitapta anlatılan bütün kadınların modern kıyafetler içinde olması topuklu ayakkabıları ve günlük yaşamın gayet içinde olmaları, sinemalar, gazinolar, meyhaneler 1960lı yıllarda modernleşmekte olan Türkiye’nin İstanbul’unun küçük bir resmini bize çiziyor. Şehrin bütün eğlencesinin sonuna kadar tadına varan Bay C. Karakterinin temelini aslında ona hiç sevgi göstermeyen babasından alıyor. Oedipus karmaşasını atlatamamış karakterimiz için baba figürü nefret dışında bir şey ifade etmiyor. Bütün hayatını onun istediğinin ve olduğunun tam tersi bir adam olabilmek üzerine kuruyor. Paraya çok düşkün olan babasına inat parayı tutmuyor ve umursamadan harcıyor, kadınlara düşkün olan hatta teyzesini de kendisine metres yapmış babasına inatmışçasına o hiçbir kadına bağlanamıyor, onlardan sıkılıyor ve hatta aile olup topluma karışmaktan çok kokuyor ama bunun yanında da babasından hiç göremediği sevginin aslında var olduğuna inanıp onu arama yoluna baş koyuyor. Kadınlara karşı duyduğu cinsel istekten nefret ediyor çünkü bu ona babasını hatırlatıyor. Çocukluğunda gözünün önünde olanlar Zehra teyzesi babası hizmetçiler ve diğerleri onu ve hayatına aldığı kadınları belirliyor aslında. Çocukluğunda tek sevgi kaynağı olan Zehra teyzesi gibi bir kadın aramakta. Ve bunu bir takıntı haline getirip sinemanın önündeki kadından, lokantada ki karşı masasına oturan kadına teyzesinden bir şey bulduğu kadınları merak ediyor onları arzuluyor. Hayatına aldığı kadınlar da hep aynı evreleri yaşıyor ve sonra sıkılıyor her şey gibi. Gördüğü beğendiği her kadını bir şekilde annesine, teyzesine tamamlıyor ama yaşanılanlar sonrasında her şey başa sarıyor yine yalnız amaçsız sonu herhangi bir şeye bağlanmak zorunda olmayan hayatını özlüyor. Sabahları evden çıkıp saatlerce sokaklarda insanları gözlemlemeyi sokak isimlerini düşünmeyi seviyor. Onunkisi bilinçli bir aylaklık aslında anlam aradığı her şeyin atından çıkan koca anlamsızlıklar onu daha derine indiriyor ve tek aradığı şey hiç ulaşamayacağı daha doğrusu küçük yaşta tanıştığı hayal kırıklığı yüzünden asla emin olamayacağı gerçek sevgi oluyor ve kitabın sonunda tam da buldu sanıp bir kadının peşine düştüğünde komik bir sebepten (otobüsü kaçırmasından) ötürü o da ellerinden kayıp gidiyor ve bu arayış bir sonuca bağlanmıyor. Çünkü karakterimiz dünyada hepimizin sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibi olduğumuzu söylüyor ve tutamağımız olmazsa yuvarlanacağımıza inanıyor ve hayatında tutamak olarak belirlediği ve aradığı şey yalnızca kimsenin varlığı üzerine kesin konuşamayacağı gerçek sevgi.
  • 104 syf.
    ·10/10
    Küçük Prens çocukların değil, büyüklerin baş ucu kitabı olmalıdır.

    Fransız yazar ve savaş pilotu olan Antoine de Saint-Exupery'nin 2. Dünya Savaşı sırasında yazdığı bir kitaptır Küçük Prens. Hepimizin aklında ve kalbinde türlü türlü düşüncelere, hayallere, meraka ve hatta hüzne sebep olmuştur çoğu kez. Okumaktan ziyade hissederek yaşadığımız bir eserdir adeta. Küçük Prens günümüzde yaşasaydı, içinde taşıdığı merakı, ilgiyi ve yaşama sevincini nereye kadar götürürdü bilmiyorum ancak benim kanaatimce acıyı, mutsuzluğu, hayal kırıklığını iyi bilen birisidir o. Basit sanılan sözlerinin arkasında dağ gibi duran anlamlar vardır, elbette görmesini bilene. Kitabın bir yerinde, gözler kördür kalple aramak gerekir, derken bize aslında koca bir hazinenin yerini göstermiş. Oysa biz sadece sahip olmayı, yıldızları bile hapsetmeyi arzulayacak kadar büyük bir nefis taşıyoruz içimizde. Arzularımızın da hiç sonu gelmiyor. Ve böyle giderse hiç de gelmeyecek.

    Daima çocuk kalmak, küçük olmak insanlıktan bir şey kaybettirmez bize. Büyüklük taslamanın küçüklüğünü fark etseydik bazı şeylere hiç yeltenmezdik bile. Küçük Prens'in kendi gezegeninden ayrıldıktan sonra farklı altı gezegene seyahat etmesi anlamlıdır. Yetişkinlerin dünyasının birer örneği vardır o gezegenlerde. Her şeye hükmetmek isteyen, sürekli çalışmaktan nefes almaya fırsatı kalmamış, daima övülmeyi arzulayan, küçücük dünyalarını kendilerince aydınlatıp geçen zamanın oyalayıcısı olan insanlar. Herkesin, herkesleştiği yerler.
    Her okuyucunun kendinden bir şeyler bulabileceği, yıllara meydan okuyan bir kitap Küçük Prens. Aslında her dönemde tekrar tekrar okumamız gerekir. Sembollerle dolu olan bir eserdir ve elbette ardında taşıdığı çeşitli mesajlar vardır.
    Küçük Prens'i okuyanlar için ufak bir önerim olacak, ne yazık ki yayın hayatına son veren 'Arka Kapak' dergisi, 17. sayısında dosya konusu olarak Küçük Prens'i ele almıştı ve çok da güzel bir çalışma olmuştu. Dergide, dünyanın en büyük Küçük Prens koleksiyoncusunun da Jean-Marc Probst olduğunu öğrendim.
    Sözlerime Exupery'nin 'Gece Uçusu' adlı eserinden yapacağım bir alıntıyla son vermek istiyorum: ''İnsan hayatından daha değerli hiçbir şey olmasa da sanki insan hayatından daha değerli bir şeyler varmış gibi davranıyoruz.''

    Küçük Prens'i hiç unutmamak dileğiyle.
  • 224 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Aşkı da, bir ülkenin kurtuluş mücadelesini de ateşten bir gömleğe benzeterek başlıyor kitap. Adım adım bizi neyin beklediğini biliyoruz aslında. Acı, daha çok acı.. Sayfa geçmiyor ki ah çekmiyor olasınız. Her bir sayfa sizi kendinizden biraz daha uzaklaştırıp o yıllara götürüyor. Cepheye, cephe arkasına. Eskişehir’e, Ankara’ya. Siperdeymiş gibi hissediyorsunuz bazen. Bazense harbin içindeki o küçücük toplantılarda kendinizi ölüm kalım savaşı kalırken buluyorsunuz. Belki de bu Halide Edip’in bıraktığı koca bir iç hesaplaşma, kim bilir.

    Bu yolda, bul yola bütün uzuvlarını kaybetmeye adeta ant içmiş bir asker. Peyami. Seviyor Ayşe’yi. Vatanını sever gibi. Seviyor vatanını Ayşe’yi sever gibi. Ciğerini ortaya koyarak. Ne pahasına olursa olsun. Dönüşsüz. Uçsuz bucaksız. Bu yolun sonu uçurum. Biliyor ve yürüyor. Bir İzmir yatıyor gönlünde, kitaplara sığmaz. Ama sığıyor gönlüne. O her şeyiyle bu ülkenin kalkanı. Kurşunlar önce onu buluyor, sonra toprağı. Yada o öyle olmasını umut ediyor. Bütün eksikliğine rağmen. Mahcup oluyor biraz ama yine de dosta düşmana karşı siper ediyor kendini. O, canı pahasına duruyor, dimdik. Çünkü o bir Türk, o bir asker, o bir inanç timsali. Kederini yansıtmıyor görevine. Bazen korkuyor, tutuşuyor damarlarındaki kan. Daha iyisi olmalıydı diye yanıyor. Ama o zaten bu ülkeye sunabileceği en iyi şeyi veriyor. Bütün ruhunu.

    İhsan. Canım İhsan. Okurken insanı kemiklerine kadar inciten İhsan. Ne vatan sevgisi bitiyor, ne Ayşe’ye duyduğu bütün bilincini, ruhunu alt üst eden o tarifsiz kara sevda. Alamıyor karşılığını, kendi arzusunca. Fakat direniyor, düşmana direnir gibi. Fakat direniyor düşmana Ayşe’ye direnemediği gibi. Başka şeyler de yapıyor, hiç vazgeçmiyor mesela. Ömründe kalbine giren hiçbir sevgiden vazgeçmediği gibi. Kırpmıyor gözünü, sakınmıyor gözünü budaktan, elini taştan, kalbini yaştan. Bu bir destan kahramanı değil, bu adam destanın kendisi.

    Ayşe, gönlünde koca İzmir’le kapatacak gözlerini. Başka söz gerekmezdi onu çizmek için gözlerinize.

    Gönlündeki vatan sevdasını bir insana duyduğu yara almaz sevgiyle taçlandıranların, o ateşten gömleği giymek için gözümü kırpmayanların öyküsü. Bu bir kurtuluş mücadelesi, yeri geliyor kendinden, yeri geliyor düşmandan. Bu kimseye boyun eğmeyenlerin hikayesi. Sizi en derininizden yakalıyor, vatan borcunuzdan. Unuttuğunuz değerlerinizden vuruyor. Kimi zaman ağır bassa da gönlü, aklı her şeyiyle memleketin kurtuluşunda. Bu neferler bizim, bu savaş hepimizin. Bu savaş bizim şuan rahat yataklarımızda uyuyabilmemizin sebebi şahanesi. Bu kan her birimizin ödemesi mecburi olan diyeti. Bu kan, bizim babamızın, oğlumuzun, kardeşimizin. Dökülecek.

    O yılları anlatıyor işte. Cepheden cepheye mermi taşıyan kadınlarımızı, gözünü kırpmadan asker olan 15lilerimizi. Sevdasını kalbine gömüp, memleket harbine koşan yiğitlerimizin destanı bu.
    Nasıl da tarif ediyor Adıvar, tarifi mümkün olmayanı. O bu kitaba canını koyuyor. Siz hıçkırıklarınızı. O bu kitaba bütün ruhunu koyuyor siz gözyaşlarınızı. Akıtacağınız her bir damla göz yaşına kefilim. Ne denir başka. Bu kitap bir girdap, düşmen ümidiyle..
  • Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Kimsin?”
    “Hiç” demiş Hoca, “hiç kimseyim.”
    Dudak bükülüp önemsenmediğini görünce,
    sormuş Hoca: “Sen kimsin?”
    “Mutasarrıf”ım demiş adam kabara kabara.
    “Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasreddin Hoca.
    “Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam…
    “Daha sonra?..” diye üstelemiş Hoca.
    “Vezir” demiş adam.
    “Daha daha sonra ne olacaksın?”
    “Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
    “Peki ondan sonra?”
    Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp “Hiiiç.” Demiş
    “Daha niye kabarıyorsun be adam, demiş Hoca..
    ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım...
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    "İlk dövüştüğümüz gece bir pazar gecesiydi ve Tyler o hafta sonu tıraş olmadığı için parmak eklemlerim Tyler'ın iki günlük sakalı yüzünden sızım sızım sızlıyordu. Otoparkta sırtüstü uzanmış yatarken, sokak lambalarının arasından görünen tek yıldıza gözümüzü dikmiş bakarken, kime karşı dövüştüğünü sordum Tyler'a. Babama, dedi Tyler."

    "Babalar... Neden erkek çocuklarında bu kadar büyük travmalar bırakır, babalar... Kaçıp giden, kaybolan, erkenden ölen, nefret eden, nefret ettiren, sevgisini ver(e)meyen babalar..." diye yazmıştım Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabına yazdığım incelemede. (#49214297)

    Baba, babbaaa... Ortak çocukluk derdi. Birçok erkek yazarın sorunlu çocukluğunun travmatik ögesi. Nefret edilenin adsız sembolü. Kaçan, kaybolan, yok olan, terk eden, bitip tükenen, oğlunu tamamlamadan bırakan babalar... Ömrün boyunca nefret ettiğin, bilmeden kavga ettiğin, suratına suratın vurmak istediğin, kaçıp gideni yakalamak istediğin, kaybolanı yeniden bulmak istediğin... Arızanın temel kaynağı; onsuz çözemeyeceğini o kadar iyi biliyorsun ki. Sen ömrü billah tamamlanamayacaksın onu zihninde yok etmedikçe. Arızan toptan giderilmedikçe bitmeyecek bu kendinle ve hiç görmediğin babanla olan kavgan.

    "Ben Joe'nun Kırık Kalbiyim, çünkü Tyler beni terk etti. Çünkü babam beni terk etti. Bir başlasam, böyle hiç durmadan sayabilirim."

    Korkan erkek çocukları, büyüyünce içindeki korku da büyüyen yetişkin çocuklar. Babasızlığın verdiği eksiklikle özgüveni yarım bırakılmış çocuk-yetişkinler. Yarımdık biz, yarım yamalak kalmışlardan oluşmuş bir güruhtuk. Hepimiz birbirimize benziyorduk ve hepimizin korkuları birbirimizin karbon kopyalarıydı. Sıkışıp kalmıştık bu hayatta, ne kendimizle ne babamızla ne de yaşadığımız sefil hayatla yüzleşebiliyorduk. Ölümüne kaçıyorduk gerçeklerden, yaşadıklarımızdan, onun bunun kölesi hayatlarımızdan. Sıkışmıştık ve yalnızca bir kaçacak delik arıyorduk. Sıkışmış hayatımızda herkesi şoke edici bir kaçış anı arıyorduk. Yalnızca bir kaçış anı...

    "Dövüş kulübünde gördüğünüz şey, kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir erkekler kuşağıdır."

    İşlerimiz... Ömrü boyunca nefret ederek çalıştığımız, hiçbir işe yaramadan çalıştığımız, yalnızca sistemin ufak bir dişlisi olmamıza yarayan işlerimiz. Babamız yoktu ama hayatımızda başka başka babalar vardı. Neo-liberalizmin patron babaları. İşimizde patronu, müdürü, amiri yani kısacası bizi yöneteni görünce kabuğumuza çekiliyorduk; sinik, ezik çocukluğumuza geri dönüyorduk. Sistem üzerimize üzerimize geliyordu; tek amacı bizi yok etmek tek amacı bizi tektipleştirip, hiçleştirip dümdüz etmekti. Bir hiçtik, yok olmuştuk, donup kalmıştık, yanmıştık alev alev; sistem bizim suyumuzu çıkarıp posamızı atmıştı genç yaşımızda.

    "Tamirci çocuk diyor ki: "Eğer erkeksen, Hristiyansan ve Amerika'da yaşıyorsan, Tanrı modeli olarak babanı görürsün. Ve bazen de babanı iş hayatında bulursun."

    Ve bizler, kadınlı erkekli mutsuz aileler. Sistemin çarkında preslenmiş, hiçleştirilmiş, yok edilmiş bizler. Önce vahşi kapitalizm, sonra neo-liberalizmle itaat etmesi öğretilmiş, yalnızca güçlüye biat eden, parası olanın kölesi olan bizler. Çocukluğumuzdan beri topuyla tüfeğiyle gelen televizyon, bizlere yalnızca sistemin bir parçası olmayı öğretti. Tabii ki yalnızca bunu da öğretmedi. Bir gün ünlü, milyarder, kahraman olabileceğimizi, o koca koca markaların önemini ve çılgınca tüketme alışkanlığını da öğretti. Bizler artık birer zombileriz. Paranın, gücün, tüketimin, markaların bağımlısı; birbirimizin yok edicisi yaşayan birer ölüleriz.

    "Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, filim yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük; ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor," diyor Tyler. "O yüzden bize karşı dikkatli ol."

    O yüzden bizlere karşı dikkatli olmak gerek. Her an bir yok ediciye dönüşebiliriz. Her an çığırından çıkabilir, sistemi bozabilir, küçük bir dişli olmak yerine piramidi altüst edecek bir noktaya gelebiliriz. Ya da bitebiliriz, tükenebiliriz, hiçlikle hemhal olup yok olabiliriz. Elimizde zengin olma hayallerimiz kalmaz, elimizde paramız, malımız mülkümüz kalmaz, elimizde eşimiz, dostumuz, işimiz gücümüz kalmaz. Ve kalmayınca, yitirince her şeyi, korkusuz oluruz. Ve bir kez korkusuz olunca, bir kez her şeyi kaybedebilecek hale gelince isimsiz oluruz. İsimsiz olunca aynı bedende yıllar yılı baskılanmış, sindirilmiş, inine kapatılmış canavar birden hortlar. Bir gün gelir içimizdeki Tyler çıkar ve diğer ben yenilir, bir daha dirilip ayağa kalkamamacasına.

    "Tyler'ın hep söylediği gibi hissediyorum kendimi, tarihin süprüntü ve kölelerinden biri olarak. Hayatta hiçbir zaman sahip olamayacağım bütün güzellikleri yıkıp yok etmek istiyordum. Amazon yağmur ormanlarını yok etmek istiyordum. Uzaya klorofluorokarbon gazları pompalayıp ozon tabakasında koca koca delikler açmak istiyordum. Dev tankerlerin boşaltma vanalarını açmak, açık denizlerdeki petrol kuyularının kapaklarını kaldırmak istiyordum. Yemeye paramın yetmediği bütün balıkları öldürmek, asla göremeyeceğim Fransız kumsallarını kirletmek istiyordum."

    Bizler kayıp metropolün kandırılmış modern insanlarıyız. Bizler dediğime bakmayın siz, hiçbirimizin bir adı yok. Yok olmanın kıyılarında gezen, her an fişi çekilecekmişçesine, her an sigortası atacakmışçasına yaşayan, yaşamaya uğraşan adsız insanlarız. Ve bir gün gelir içimizdeki nefret uyanır. Ve bir gün gelir içimizdeki Tyler uyanır. Ve bir gün gelir içimizdeki asıl ben, hayatı ters yüz etmek ister ve biz de "olur" veririz. Sonrası, sonrası yok. Sonrası yokluk, sonrası ölüm, sonrası bitiş, sonrası hiçlik.

    "Kendi ismimize ancak ölümde kavuşabiliriz, çünkü ancak ölümde mücadelenin bir parçası olmaktan çıkarız. Ölümde kahraman oluruz."

    Ve son geldi her şeyde olduğu gibi. Tek nokta ve bitti.

    https://www.youtube.com/watch?v=oizt4-vGNQA
  • 112 syf.
    İncelemelere, içinden geldiği gibi yazmak gibisi yok be... Hani o his bazen hepimizin içinden geçer, "Yahu arkadaş, onca kez okunmuş bu kitap. Bir başlayalım bakalım, herkes bir şeyler söylüyor kitap hakkında, dost meclislerinde far görmüş tavşan gibi kalakalmayalım." diye düşünür, sonra da "Ulan onca methedildi ama içime de sinmedi bea. Ne okudum ben şimdi? Ama yine de bak, herkes yüksek puan vermiş. Ben de çok abartmayayım düşük puan verirken de, cahil yaftası yemeyeyim. O kadar insan yüksek puan verdiyse vardır bir hikmeti." gibi çabalara gireriz bazı bazı... Hiç gerek yok dostlar! Yeri geldi mi, herkesin "ak" dediğine dahi "kara" diyebilmeli! Puanlama yapmadan evvel baktım kitabın ortalama puanına, sonra bir de kendi vereceğim puana baktım, hiç de içim sızlamadı doğrusu. Hatta finalden beni yakalayamasa daha bile düşük puan verecektim bu kitaba.

    Dediğim gibi, kitabın sonu, kitabı kurtardı. Sona gelene dek öyle bunaldım, öyle sıkıldım ki boş bir şeyler hissettim. Boş yani, tarifi yok. Boşluğa düşmek falan gibi de değil hani. Manasız bir boşluk. Çünkü kitabın anlattığı koca bir hiçti benim adıma. 2 veya 3 puanlık bir kitap daha okundu listeme eklenecek diye sızlanıp duruyor, bir yandan da giden zamana acıyordum. Yazarın, kitabında kullandığı 2. tekil kişi anlatımı (olayları siz yaşıyormuşsunuz gibi anlatıyor, ama kitabın otobiyografik bir kitap olma ihtimalini de göz önünde bulundurursak, yazar bir nevi, kendisiyle yüzleşiyor da olabilir) dahi beni kitabın karakteri olduğuma inandıramadı doğrusu. Yine de aklımdan geçen şu gerçeği de itiraf etmek zorundayım. Eğer şu an bulunduğum yerde değil de, bundan birkaç sene evvel yaşadığım yerde olsaydım ve bu kitabı o zaman okuyor olsaydım, eminim ki kitabın içine dahi girer, hatta eksik kalan yerlerini de kendi boşluğumla doldururdum. Hatta ve hatta bu yazılandan tatmin olmayıp, kendi "Uyuyan Adam" hikayemi dahi yazabilirdim. Bunu da düşünerek, kitabın beğenilmesinde, içinde insanların kendi boşluklarından birer parça yakalamaları olasılığının etkisini hissediyorum. Yazar da bunun bilincinde. Size, zaten olayı siz yaşıyormuşsunuz gibi anlatıyor ve siz de, "yaşıyorsun" dedikleri içinden gerçekten yaşadıklarınızı yakaladığınızda, karakteri içselleştiriyorsunuz. Yazar, sizin gerçekliğiniz ile kendi kurgusu veya gerçekliği arasında bir geçit açmış gibi oluyor. Boşluk da tek tiptir belki, kim bilir...

    Kitabı sonu kurtardı dedim, ama tabii bu kadar kısa bir kitabın sonundan da bahsetmek istemiyorum. Ya da başka zaman olsa bunu yapardım belki ama canım spoiler vermek istemedi :) Darlanıp kitabı bir kenara fırlatmazsanız veya kitabın hiçliğinde boğulup kalmazsanız, göreceksiniz. Bu arada, bunca "anlamsız" dediğimiz şeylere bir nebze de olsa anlam katan bir "Yayıncının Notu" kısmı var kitapta. Bu kısım çok yerinde ve tam da yerli yerine konulan bir kısım olmuş. Kendilerine teşekkür ediyorum. Şu cümleleri dahi beni benden aldı zaten: Okurun romana bakışını koşullandırmamak için bu notu kitabın sonuna koymayı yeğledik. Helal bee!!! Spoiler dolu önsözlerden sonra ilaç gibi geldiniz :)