• 292 syf.
    ·Puan vermedi
    Merhaba
    Yemek; hepimizin günde birkaç defa yaptığı bir ihtiyaç. Peki yemek kültürünü ne kadar tanıyoruz yani tarihsel gelişimi hakkında ne kadar bilgiye sahibiz?
    Pardon unuttum birde uzmanlar yemek demezler onlar "Beslenme" derler. Peki incelemeye bende beslenme diyerek devam edeyim.Gün içinde beslenmesine kim dikkat ediyor? Yani doktorların tavsiyesine kim uyuyor?
    O koşuşturmaca karbonhidratı,proteini ,bilmem vitaminleri,kalsiyumu yeterli miktarda aldım diyen var mı?
    Beslenmeden önce Aşık olun ,aşk varsa yemekte istemiyor insan:) ( Kısa bir inceleme molası olarak kalsın bu da)
    Kitaba geleyim hafiften,içersinde kakaoyu ,domatesi, çikolatayı kahveyi.... İlk kimler bulmuş, nasıl kullanmışlar .Sanki ,hormonsuz, organikmis o zaman herşey tadları nasıl güzeldir dediğinizi duyar gibiyim.
    Haklısınız, o zaman dünya başka güzelmiş, su sıralar soluduğumuz hava bile inorganik ,heryer radyasyon.
    Gizemli kısımları da var kitabın, sıkmadan okutuyor kendini,sürükleyiciliği 10 üzerinden 6.
    Ya sürükleyici dedin 6 verdin demeyin,öyle kitaplar okudum ki inceleme yapamadım bile çünkü 3-4 saatte ne olduğunu anlamadan bitirdim çok sürükleyiciydiler ama bu kitap çok sürükleyici değil lakin okutuyor kendini
    Eski uygarlıklar nasıl besleniyormuş ,kim hangi besini bulmuş. Merak ediyormusunuz?
    Hadi buyrun bu kitabı okumaya o zaman
    Keyifli okumalar;)
  • 67 syf.
    ·Puan vermedi
    Toplumda ket vurulan çok şey var sanırım. Bazı biyolojik gerçeklerimiz var. Hepimizin gerçeği bunlar ama hepimizin sakladığı, ayıp gördüğü, üzerinde konuşulmaya değer olmayan şeyler. Bu yüzden çoğu zaman özellikle cinsel konularda eksiğiz . Yapılmaması gereken şeyleri kimse bize anlatmadığı için bilmeyiz. Bu yüzden çoğu çocuk istismara uğradığını bilmez. Kendi rızası dışında biri ona dokunursa bunun suç olduğunu bilmez. Gururu, namusu , hayatı, sevinçleri, masum çocukluğu elinden alınmıştır ama bilmez . Bilmez işte ne kadar önemli. Bu yüzden aşık olduğu adamın ilerde onu kabul etmeyeceğini bilmez mesela. Kızın suçu olmadığını bilir ama kabul etmez. Kabul etmek doğru değil çünkü, öyle öğrettiler, öyle söylendi.


    Şşşttt der aşağılık insan , bu bir oyundu, kimseye söyleme. Söylersen öldürürler beni. Küçücük bir çocuk, ailesinden birinin ölmesini istemez ki. Mutlu bir yuvası vardir o adamın , çocukları, onu çok seven eşi. Ya söylerse de onlar artık mutlu olmazsa. Ya o çocuklar söylediği için ondan nefret ederlerse. Ya kendi ailesi de onu suçlarsa. Ya o sıcacık aile artık olmazsa.


    Mutlu olduğunu düşünüyor o yuvanın. Ama mutlu bir yuva olmadığını çok sonradan fark ediyor. Yine pişmanlık, keşke keşke susmasaydım diyor o an. Çünkü mutlu olduğunu düşündüğü yuvada acı çeken bir kadın daha olduğunu çok sonradan öğreniyor.


    Her şeyi saklıyoruz . Herkesten. Susuyoruz , çünkü susarsak daha güzel olur her şey diye düşünüyoruz. Kimse mutlu değil . Halbuki konuşsak , dertleşsek , açsak kanayan yaralarımızı göstersek, daha mutluyuz , daha rahatız. Olması gereken de bu.



    İşte Tezer Özlü'nun yaptığı tam olarak böyle. Susmuyor. Çok açık , çok gerçekçi, alkışlanacak bir cesaret. Bu yüzden Türk edebiyatının gamlı prensesiydi o . Herkesin sustuğu gerçeklerden bahsediyor. Kendi gerçeklerini anlatıyor. Belki yaşarken çevresindeki insanlar ona kötü kelimeler kullanmışlardır ama ne önemi var. Bizim , herkesin bildiği şeyleri anlatıyor o .


    Akıl hastanesinde geçirdiği günleri var çocukluğumun sisli gecelerinde. Evlilikleri , intihar ettiği , çocukluğu, ailesi....
    İntihar etmesi kızılacak bir şey belki , hayatı neden sevmedi ki diye sorduruyor ama hayır! O daha çok severdi hayatı. Sevdiği için gitmedi bir yere. Gidemedi . Zaten ergenlikte intihara kalkışmayan kaç çocuk kaldı ki? Çok genç yaşında aramızdan ayrılmış (42). Belki de ayrılmasa daha ne gerçeklikleri paylaşırdi bizimle . Hepimizin korktuğu, çekindiği nicelerini anlatırdı.


    Çok ince bir kitap , okurken çok başka hissediyor insan . Ne yazık ki bu kadar geç tanıştım seninle . Ama olsun seninle tanışmak çok güzel
  • ..Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Halide Nusret’in Edirne’de öğretmenlik yaptığı dönemde çarşaf ve peçenin yasaklandığı haberinin ardından resmî baloların düzenlenip dans edilmesi emri gelir Ankara’dan. Bu emrin yarat-tığı şok Zorlutuna’nın Bir Devrin Romanı adlı kitabına bakın nasıl yansımış!

    “Günlerden bir gün Ankara’dan emir gelmiş denildi, çarşaf, peçe yasak. Bayramlarda, kurtuluş günlerinde falan, resmî balolar olacak, hükümet erkânı, eşleriyle beraber gidip dans edecekler. Muallim hanım ve beylerin gitmeleri de mecburî.”1

    Halide Nusret bu emrin toplumdaki tezahürünü, “Kimi çok sevindi, kimi az sevindi, kimi de azıcık yadırgadı” diyerek dile getirir. Kendi düşüncesini ise belirtmez. Sadece emre itaat ettiklerinden ve dans dersi aldığından bahseder. Halide Nusret’in bu durumdan rahatsız olsa bile bunu, ne o günün şartlarında, ne de bu eseri kaleme alırken ifade edebileceğini sanıyoruz. Zaten şayet bu emre karşı gelse idi öğretmenliğe ve yazarlığa devam etmesi, eserlerinin bugün bize ulaşması mümkün olmazdı. Kendisinin bu durumdan hoşnut olmadığının satır aralarından anlaşılması ise zor değil:

    “İlk isyan bayrağını kaldıran da vali beyin hanımefendisi oldu. Bir akşam, hepimizin içinde kesin bir ifade, kararlı bir sesle. “Bakınız Beyim, dedi, rica ediyorum, bana bir daha böyle bir teklifte bulunmayınız. Ben bu yaştan sonra, sizin hatırınız için baloya gitsem bile, bir köşede başı örtülü, otururum. Fakat asla kalkıp dans edemem, çoluk çocuk maskarası olamam.”

    Balo dönüşü bebeklerinin ölüsünü buldular

    Şahsî görüşünü saklamasına rağmen, dans etmeyi reddeden valinin hanımı hakkındaki şu cümleleri aslında içinden geçenlere tercüman olmaktadır: “Ben bu muhterem kadındaki sağlam karakteri; çok sene sonra Celal Bayar’ın rahmetli eşi Reşide Hanımefendi’de görmüşümdür. Bir üçüncüsünü görmedim.”2

    Bu ifadeden açıkça yeni emre karşı çıkan valinin eşine saygı ve muhabbet duyduğu anlaşılıyor. Öğretmen olarak dans etme mecburiyeti ortaya çıkınca devamında yaşananları ise şöyle anlatır:

    “Ben, uğursuz mütareke yıllarında, Kalamış’ta Belvü Gazinosu’nda dans edenleri görmüştüm. Başları duvak gibi beyaz tüllü, züppe, sosyete hanımları; düşman subayları ile dans ediyorlardı. Deliye dönmüştüm. Ağlaya ağlaya oradan kaçmıştım. Ondan sonra, birkaç filmden başka, bir yerde dans görmemiştim.”3

    Burada dans ile alâkalı olarak çizilen tablonun olumsuzluklarla dolu olduğu gözler önündedir. Halide Nusret’in içinden bu duygular geçmesine rağmen dayatılanlara boyun eğer: “Fakat dans etmek; medenî, adeta ‘meslekî’ bir mecburiyet olunca, küçük öğretmen Salih bana dans öğretti... O kadar faziletli, akıllı, nazik bir çocuktu ki onu git gide öz kardeşimmiş gibi sevme- ye başlamıştım. Bana candan, yürekten ‘Abla’ derdi. Balolarda ‘kavalyem’di. Hep onunla giderdim baloya.”4

    Meslekî bir gereklilik olarak baloya giden sadece Halide Nusret değildi elbette. İlk dans yıllarında Edirne’de yaşanan Mustafa Kemal, manevî kızı Nebile’nin düğün töreninde, onunla dans ederken (17 Ocak 1929). ve yürekleri dağlayan bir başka olayı da taşımıştı satırlarına: “Genç bir öğretmen karı koca, biraz hasta olan üç aylık be-beklerini bırakıp baloya gitmişler, sabaha yakın eve dönünce, salıncakta çocuğun ölüsünü bulmuşlardı. Genç ana baba ile beraber hepimiz ne kadar yanmış, yakıl- mıştık o zaman. Hâlâ da hatıra içimde kabuk tutmuş bir yara gibidir.”5

    Bu acı olay mantık sınırlarını zorlayan türdendir. Hiçbir anne babanın gönül rı-zasıyla, evde hasta bebeklerini tek başına bırakıp eğlenmeye gidebilecekleri müm-kün görünmemektedir. Bu zor şartta dahi baloya gitmeleri “Ankara’dan gelen emir”in ne derece kuvvetle uygulandığı-nı gözler önüne sermektedir. Bir Devrin Romanı adlı hatıratında Halide Nusret’in yorum katmadan, kendi gö-rüşünü bilerek ve isteyerek açığa çıkarma-dığı hadiselerdir bunlar. Bu şahitlikleri, tarihe not düşmesi açışından önemlidir.

    Derin Tarih Dergisi - Ocak 2020
    Şerife Nihal Zeybek

    Dipnotlar: 1. Halide Nusret Zorlutuna, Bir Devrin Romanı, LM Yayınları, İstanbul 2004, s. 237. 2. Zorlutuna, a.g.e, s. 237. 3. Zorlutuna, a.g.e, s. 238. 4. Zorlutuna, a.g.e, s. 238. 5. Zorlutuna, a.g.e, s. 239.
  • 304 syf.
    ·3 günde·8/10
    Sonda söyleyeceğimi başta söyleyerek kitap hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum: "Çocuğunu bir proje olarak görüp, ona doğru kodu girdiğinde çıktısını alacağı bir bilgisayar programı gibi davrananlardan nefret ederim." Bunu neden söyledim, kitap tam da o şekilde düşünen çocuğuna dünyanın öbür ucundaki Hebele Hübele otunun çekirdeğini yedirip, atomu parçalamasını bekleyen mükemmelliyetçi ebeveynlerin seveceği bir kitap. Şunu görebilmeliyiz ki, hayatımızdaki hiçbir insan hayallerimizdeki gibi şekil almayacağı gibi çocuklarımız da öyledir. Siz istediğiniz yöntemi tekniği uygulayın, çocuk hiçbir zaman tam istediğiniz gibi olmayacak, zaten olması da gerekmiyor.

    Bütün bu yazdıklarıma karşın, kitabı lafı gereksiz uzatması dışında çok beğendim ve çocuğunun ruhen ve zihnen sağlıklı bir birey olmasını isteyen her anne babanın mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitabı tek cümleyle özetlemek mümkün: "0-3 yaş arası çocuğun zihninin bir daha hiçbir şekilde yapılamayacak kadar şekil almaya uygun olduğundan, anne baba veya bakıcının onunla sürekli ama sürekli konuşması gerektiği" ile ilgili. Diyebilirsiniz ki; "Bunu zaten biz de biliyoruz, o zaman bu kitabı neden okumakla vakit kaybedelim ki?" Buna yanıtımsa, "Aynı zamanda basit gibi görünse de 0-3 yaş arası çocukla nasıl konuşmamız gerektiğini de irdeliyor. Kitabı okumaya vakit ayıramayacaklar içinse şöyle özetleyelim:
    1. Çocuğunuzu değil her fırsatta yaptığı şeyi övün:

    "Çok akıllısın." demek yerine "Küpleri çok başarılı bir şekilde üst üste koydun, aferin sana." gibi.

    2. Pireyi deve yapın:

    Küçücük bir işten ya da objeden bir sürü cümle çıkarın ve bunu soru sorarak yapın, örneğin: "Şimdi ne yaptık? Yemek yedik? Yemek yedikten sonra ne yapmalıyız? Ellerimizi yıkamalıyız. Haydi musluğu açalım, elimize sabun alalım. Ellerimizi birbirine sürtelim. Parmaklarımızın arasını da yıkayalım..." gibi gibi gibi.

    3. Ne değil, neden?
    Çocuğa emir vermeyin, yapması gereken şeyin nedenini söyleyin. "Yemeğini ye." değil, "Yemeğini neden yemen gerekiyor? Sağlıklı ve mutlu bir şekilde büyümen ve güçlü olman için. Yemezsek çok çabuk hasta oluruz. Hasta olmak istemeyiz değil mi?" Elbette çocuk hala yemek yemek istemeyebilir ama "Yemeğini bitir." demekten yine de daha iyi ve etkilidir.

    4. Çocuğa seçenekler sunun:

    "Hadi ayakkıbını giy." demek yerine "Spor ayakkabılarını mı yoksa botlarını mı giymek istersin? Demek botlarını tercih ettin. Neden peki? Hava yağmurlu ve spor ayakkabıların su geçirebilir ve ayakların üşüyebilir." demek bir alternatif.

    5. Çok yönlü etkinlikler yapın: Onunla rol yapın ve oyunu onun yönlendirmesine izin verin, birlikte şarkı söyleyin, dans edin. Resim çizin, boyama yapın. Müzik dinleyin. Toprakla uğraşın. Çocuğa anlamasa bile herhangi bir kitabı okuyun.

    6. Hayatımızda yer alan basit matematik ve geometri kavramlarını fark ettirin: Kapı dikdörtgen, bulaşık makinesi kare, duvar saati yuvarlak, babanın ayakkabıları büyük, seninkiler küçük, benim saçlarım uzun, babanınkiler kısa, bakalım tabağında kaç parça peynir var, peynirin tadını seviyor musun?

    Benim özetim bu şekilde, kitabın anlattığı şeyler belki de hepimizin bildiği şeyler ama belki de uygulamakta zorluk çektiği ya da ihmal ettiği şeyler, en azından önemli bir konuya dikkat çekilmiş ve kitabın anlattığı şeyleri kendimizce geliştirebiliriz.

    Aslına bakarsanız bu tür kitapları okumaktan ziyade kendimizi geliştirmişsek çocuk zaten bizim yaşam şeklimizden etkilenir ve istediğimiz/olması gerektiği gibi/potansiyelini ortaya çıkarmış bir çocuk olur. Elbette bizim çocukluğumuzdakinden daha fazla imkana sahip olabilir ama bu mutlaka bizden daha donanımlı bir insan olacağı anlamına gelmez. Başta da söylediğim gibi robot değil insan olmak bundan ibarettir. Hangi doğru adımı atarsan at, sonuç vermeyebilir. Önemli olan "Ben anne baba olarak elimden gelen yaptım, istediğim gibi olmasa da çocuğumu olduğu gibi kabul ediyorum, ona saygı duyuyorum." demektir aslolan. Saygılar.
  • Albert Einstein “Delilik, sürekli aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemektir,” demişti. Zaman zaman hepimizin yaptığı şey, ama önemli olan bu çıkmaz sokak ritüellerinin hayatımıza ne oranda egemen olduğu.
  • İslam kelimesi, Arapça'da "barış" kelimesiyle aynı anlama gelir. İslam, Allah'ın sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli ettiği huzur ve barış dolu bir hayatı insanlara sunmak için indirilmiş bir dindir. Allah tüm insanları, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörünün ve barışın yaşanabileceği model olarak İslam ahlakına çağırmaktadır. Bakara Suresi'nin 208. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

    "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe" (Silm'e, İslam'a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır."

    Ayette görüldüğü gibi Allah, insanların "güvenliği"nin ancak İslam'a girilmesi, Kur'an ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceğini bildirmektedir.

    Allah bozgunculuğu lanetlemiştir

    Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını emretmiş; küfrü, fıskı, isyanı, zulmü, zorbalığı, öldürmeyi, kan dökmeyi yasaklamıştır. Allah'ın bu emrine uymayanlar, ayetin ifadesiyle "şeytanın adımlarını izleyenler" olarak nitelendirilmiş ve açıkça Allah'ın haram kıldığı bir tutum içerisine girmişlerdir. Kur'an'da bu konudaki birçok ayetten sadece iki tanesi şöyledir:

    "Allah'a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad, 13/25)

    "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas, 28/77)

    Görüldüğü gibi, Allah, İslam dininde, terör, şiddet anlamlarını da kapsayan her türlü bozgunculuk hareketini yasaklamış ve bu tür bir eylem içinde olanları lanetlemiştir. Müslüman dünyayı güzelleştiren, imar eden insandır.

    İslam, düşünce hürriyetini ve hoşgörüyü savunur

    İnsanların fikir, düşünce ve yaşam özgürlüğünü açıkça sağlayan ve güvence altına alan bir din olan İslam, insanlar arasında gerginliği, anlaşmazlığı, birbirlerinin hakkında olumsuz konuşmayı ve hatta olumsuz düşünceyi (zan) dahi engelleyen ve yasaklayan emirler getirmiştir.

    Değil terör ve çeşitli şiddet eylemi, İslam, insanların üzerinde fikri olarak bile en ufak bir baskı kurulmasını yasaklamıştır:

    "Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır." (Bakara, 2/256)

    "Onlara 'zor ve baskı' kullanacak değilsin." (Gaşiye, 88/22)

    İnsanların bir dine inanmaya veya o dinin ibadetlerini uygulamaya zorlanması, İslam'ın özüne ve ruhuna aykıdır. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani bir kabulü şart koşar. Elbette Müslümanlar birbirlerini Kur'an'da anlatılan ahlaki vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler. Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.

    Bunun aksi bir toplum modeli varsayalım. Örneğin insanların ibadet yapmaya zorlandıklarını farzedelim. Böyle bir toplum modeli İslam'a tamamen aykırıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik olduğunda bir değer taşır. Eğer bir sistem insanları inanca ve ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar o sistemden korktukları için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda Allah rızası için dinin yaşanmasıdır.

    Allah masum insanların öldürülmesini haram kılmıştır

    Bir insanı suçsuz yere öldürmek, Kur'an'a göre en büyük günahlardan biridir:

    "Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık belgelerle gelmişlerdir. Sonra bunun ardından onlardan bir çoğu yeryüzünde ölçüyü taşıranlardır." (Maide, 5/32)

    "Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır." (Furkan, 25/68)

    Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, masum insanları haksız yere öldüren kişiler büyük bir azapla tehdit edilmişlerdir. Allah tek bir kişiyi öldürmenin, tüm insanları öldürmek kadar ağır bir suç olduğunu haber vermiştir. Allah'ın sınırlarını koruyan bir insanın değil binlerce masum insanı katletmek, tek bir insana bile zarar verme ihtimali yoktur. Dünyada adaletten kaçarak cezadan kurtulacağını sananlar, öldükten sonra, ahirette Allah'ın huzurunda verecekleri hesaptan asla kaçamayacaklardır. İşte bu nedenle ölümlerinin ardından Allah'a hesap vereceklerini bilen müminler Allah'ın sınırlarını korumakta büyük bir titizlik gösterirler.

    Allah, müminlere şefkatli ve merhametli olmalarını emreder

    Bir ayette Müslüman ahlakı şöyle anlatılmaktadır:

    "Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak. İşte bunlar, sağ yanın adamlarıdır." (Beled, 90/17-18)

    Allah'ın, ahiret günü kurtuluşa erenlerden olmaları, rahmetine ve cennetine kavuşabilmeleri için kullarına indirdiği ahlakın en önemli özelliklerinden biri ayette görüldüğü gibi "merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak"tır.

    Kur'an'da tarif edilen İslam son derece modern, aydınlık, ilerici bir yapıya sahiptir. Gerçek Müslüman, her şeyden önce, barışçı, hoşgörülü, demokrat ruhlu, kültürlü, aydın, dürüst, sanattan ve bilimden anlayan, medeni bir kişilik yapısına sahiptir.

    Kur'an'ın getirdiği güzel ahlakla yetişen bir Müslüman, herkese İslam'ın öngördüğü sevgiyle yaklaşır; her türlü fikre karşı saygılıdır; estetiğe ve sanata değer verir, olaylar karşısında her zaman uzlaştırıcı, gerilimi azaltan, kucaklayıcı, itidalli davranışlar sergiler. Böyle insanların oluşturdukları toplumlarda ise, bugün en modern devletler arasında gösterilen ülkelerden daha gelişmiş bir medeniyet, yüksek bir toplumsal ahlak, neşe, huzur, adalet, güvenlik, bolluk ve bereket hakim olacaktır.

    Allah Hoşgörü ve Affediciliği Emretmiştir

    Kur'an-ı Kerim'in Araf Suresi'nin 199. ayet-i kerimesindeki "Sen af yolunu benimse" sözleriyle ifade edilen "affedicilik ve hoşgörü" kavramı, İslam dininin temel kaidelerinden birini oluşturur.

    İslam tarihine bakıldığında, Müslümanların Kur'an ahlakının bu önemli özelliğini sosyal yaşama nasıl geçirdikleri çok açık bir şekilde görülür. Müslümanlar ulaştıkları her noktada, hatalı uygulamaları ortadan kaldırarak hür ve hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Din, dil ve kültür bakımından birbirine taban tabana zıt olan halkların aynı çatı altında barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlamış, kendisine tabi olanlara da büyük bir ilim, zenginlik ve üstünlük kazandırmıştır. Nitekim büyük bir coğrafyaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesindeki en önemli nedenlerden biri, İslam'ın getirdiği hoşgörü ve anlayış ortamının yaşanması olmuştur. Asırlardır hoşgörülü ve şefkatli yapılarıyla tanınmış olan Müslümanlar, her zaman dönemlerinin en merhametli ve en adil kişileri olmuşlardır. Bu çok uluslu yapı içerisindeki tüm etnik gruplar, yıllarca mensubu oldukları dinleri özgürce yaşamışlar, üstelik dinlerini ve kültürlerini yaşayabilecekleri tüm imkanlara da sahip olmuşlardır.

    Gerçek anlamda Müslümanlara mahsus olan hoşgörü, ancak Kur'an'ın emrettiği doğrultuda uygulandığında tüm dünyaya barış ve esenlik getirir. Nitekim Kur'an'da

    "İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel bir tarzda(kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost (un) oluvermiştir." (Fussilet, 41/34)

    ayet-i kerimesi ile bu özelliğe dikkat çekilmiştir.

    Tüm bunlar, İslam'ın insanlara öğütlediği ahlak özelliklerinin, dünyaya barış, huzur ve adalet getirecek erdemler olduğunu göstermektedir. Şu an dünya gündeminde olan ve adına "İslami terör" denen barbarlık ise, Kur'an ahlakından tamamen uzak, cahil ve bağnaz insanların, dinle gerçekte hiç bir ilgisi olmayan canilerin eseridir. İşledikleri vahşetleri İslam kisvesi altında yürütmeye çalışan bu kişi ve gruplara karşı uygulanacak kültürel çözüm, gerçek İslam ahlakının insanlara öğretilmesidir.

    Başka bir deyişle, İslam dini ve Kur'an ahlakı, terörizmin ve teröristlerin destekleyicisi değil, yeryüzünü terörizm belasından kurtaracak çaredir.

    Barış Dini ve Sevgi Peygamberi

    Peygamberler, dünyayı esenlik ve barış yurdu hâline getirmek için görevlendirilmiş kimselerdir. Onlar, insanlığa "barış ve esenlik" anlamına gelen İslâm dinini ulaştırmak için gönderilmişlerdir. Bir hadislerinde Peygamberimiz (s.a.s.),

    "Biz peygamberler baba bir kardeşleriz, hepimizin dini birdir." (Buharî, Enbiya, 48)

    buyurmuştur. Yüce Allah da Kur'ân'da,

    "Allah katında yegâne geçerli din İslâm'dır." (Âl-i İmran, 3/19)

    buyurur ve bütün peygamberlerin bu dini insanlara tanıtmak için geldiğini ve bu konuda peygamberlerin ilk örnekleri insanlara sunduğunu haber verir.

    İslâm, barış ve esenlik demektir. Müslüman da barış ve esenliğe ermiş, barış ve esenliği hedeflemiş kimse demektir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Selâm'dır. Buna göre O, barış ve esenlik kaynağıdır. O'na teslim olan Müslüman, barış ve esenlik kaynağına bağlanmakla önce kendi iç dünyasında huzur ve sükuna kavuşan, sonra da tanıştığı bu huzuru dış dünyasına taşıma sevdasında olan kimse demektir. Gerçekten de iyi Müslüman, en olumsuz şartlarda bile yaşasa, her türlü stres, buhran ve iç huzuru zedeleyen duygulardan uzak kalmaya çalışır. Bu sebeple 'Darü's-Selâm' (barış ve esenlik yurdu) Cennet'e talip olan Müslüman dünyayı, barış yurdu hâline getirmekle görevlendirilmiştir. Bir açıdan bu yüzden de olacak ki ilk insan, dünyaya gelmeden önce Cennet'e konmuş, Cennet'te bir süre yaşayıp Cennet kültürü ile donatıldıktan sonra dünyaya gönderilmiştir. Artık dünyaya gönderilen insan, kaybettiği Cennet'in sevdasıyla yanıp tutuşmakta, önce onu dünyada kurmaya çalışmakta ve hiç olmazsa âhirette ona tekrar kavuşmayı düşlemektedir.

    Aynı şekilde Müslüman'ın bir adı da 'emniyet ve güven sahibi' anlamında 'Mü’min'dir. Yüce Allah'ın bir adı da 'Mü’min'dir. Dolayısıyla güven kaynağı Yüce Allah'a inanan, O'na bağlanan mü'min, kendi iç dünyasında tutarlı, huzurlu olan ve iç dünyasında kurduğu bu güven ortamını dış dünyaya taşıyan kimse demektir. Bu yüzden inanan insanın varlığı, herkes için hayırdır. Nitekim Kur'ân, İslâm toplumundan bahsederken şöyle buyurur:

    "Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız..." (Âl-i İmran, 3/110)

    İslâm dininin sahibi olan Yüce Allah'ın bir adı da Vedûd'dur (Hûd 11/90). Vedûd, çokça seven ve sevilen anlamına mubalâğalı ism-i fail kalıbıdır. Evet Yüce Allah, sevgi kaynağıdır. Sevgiyi O yaratmış ve bizim özümüze de "Kendi Ruhu'ndan üflerken" sevgiyi O yerleştirmiştir. İbn Arabî'nin dediği gibi,

    "Biz sevgiden sudur ettik, sevgi üzerine yaratıldık, sevgiye doğru yöneldik ve sevgiye verdik gönlümüzü." (İbnü'l-Arabî 1998, 38)

    Nitekim bir âyette şöyle buyurulmuştur:

    "Rabbim Rahimdir, Vedûddur" (pek merhametlidir, kullarını çok sever)."(Hûd, 11/90)

    İşte kendisi her bakımdan güzel olan ve güzeli seven Yüce Allah, fıtratlara sevgiyi yerleştirmiş ve onun söz ve davranışlara yansımasını sağlamak için sevgi yumağı peygamberler göndermiş, sevmeyi ve sevilmeyi sağlayan düsturlar mecmuası kitaplar indirmiştir. Son olarak da Hz. Muhammed (s.a.s)'i göndererek, "birbirini yemede sırtlanları geçmiş" olan insanlardan, birbirini seven, başkasını kendisine tercih eden Müslümanlar yetiştirmiştir. Bu konudaki pek çok âyetten ikisi şöyledir:

    "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız."(Âl-i İmran, 3/103)

    "Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Haşr, 59/9)

    İslâm'a göre en büyük fetih, barıştır. Nitekim Fetih Sûresi'nin ilk âyeti olan "Biz Sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik." âyetindeki "Feth-i Mübin"den kasıt, pek çok tefsirciye göre, Hudeybiye Barış Anlaşmasıdır (Taberî, 26:67-68; İbn Kesîr, 4:183) Neredeyse savaşın eşiğine gelmiş iki grup arasında imzalanan bu anlaşmanın en önemli maddesine göre ise, Müslümanlarla Mekke Müşrikleri on yıl süreyle birbirleriyle savaş yapmayacaklardı. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarından sonra Hicretin 6. yılında yapılan bu anlaşma ile Peygamberimiz (s.a.s.), güven ve barış dini İslâm'ın yayılmasının önündeki savaş engelini kaldırmıştır, bir bakıma, insanlar ile iradî tercihleri ve doğruyu bulma arasındaki engel kaldırılmıştır.

    Sevgi ve Güven Âbidesi Hz. Muhammed

    Hz. Peygamber (s.a.s.), varlığı insanlığın hayır ve yararına olan toplumu oluşturmak için çalışmış ve sonuçta böyle bir toplumu oluşturarak bu dünyadan ayrılmıştır. Nitekim, Onun sağlığında Hayber Yahudileri, Müslümanlardan gördükleri adalet ve hakkaniyet karşısında "Herhalde Cennet, Müslümanların eliyle yeryüzünde kuruldu." demekten kendilerini alamamışlardır. Peygamberimiz (s.a.s.), bizzat kendi hayatıyla bunun en güzel misalini sunmuştur.

    "Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'ı ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir." (Ahzâb, 33/21)

    Nitekim O, daha peygamber olmadan Mekke'de sergilediği kırk yıllık örnek hayatında herkesin takdirini kazanmış ve 'Muhammedü'l-Emîn' (Güvenilir Muhammed) denilmeye başlanmıştı. Onun bu güvenilirliği ve saygınlığı kendini, Hz. Hatice (ra)'nin ona uluslararası ticaret işlerini teslim etmesinde, Kâbe'deki Hakemlik olayında ve Mekke'de haksızlıklarla mücadele adına kurulmuş olan Hılfu'l-Fudul cemiyetinin saygın bir üyesi olmasında göstermişti. Yine peygamber olmadan önce yaptığı ticari ortaklıklarda O'nun güvenilirliği ve dürüstlüğü herkesin dikkatini çekmekteydi. O'nun peygamber olmadan önceki hayatı, altmış üç yıllık ömrünün yarısından fazla, kırk yıllık uzun bir süredir. O, bu dönemde Allah'tan vahiy almadan önce de, bir insan olarak tertemiz ve herkes için bir emniyet âbidesi olarak yaşamıştı. Hem de pek çok insanın pek çok erdemden yoksun olduğu bir dönemde. Bu sebeple O'nun, peygamber olmadan önceki ahlâkî güzelliği, olumsuz şartları bahane ederek işledikleri kötülükleri, yahut yapmadıkları güzellikleri örtbas etmeye çalışan günümüz insanı için son derece önemli ve anlamlıdır. O'nun peygamber olmadan önce de güzellikleriyle toplum içerisinde tanınan bir insan olduğunu açıklayan Kur'ân âyetlerinde şöyle buyurulur:

    "Yoksa peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?" (Mü'minûn, 23/69)

    "De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde durmuştum. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?" (Yunus, 10/16)

    Ben peygamber olmadan önce kırk yıl aranızda yaşadım. Siz benim doğruluğumu, dürüstlüğümü, emanete hıyanet etmeyişimi, ümmiliğimi biliyorsunuz. Ben gençliğimde hiç Allah'a isyan etmedim. Şimdi siz benden, böyle bir şeyi nasıl istersiniz? (Kurtubî, 8:321) O'nun sahip olduğu güzelliklerle ilgili Kur'ân âyetlerinden biri de şöyledir:

    "Gerçekten Sen çok üstün bir ahlâk üzeresin." (Kalem, 68/3)

    Fatiha ve Alâk sûresinden sonra üçüncü sırada inen Kalem sûresinin bu âyeti, O'nun baştan beri sahip bulunduğu faziletleri açık bir şekilde tescil etmektedir. Çünkü henüz onun tüm hayatını kuşatan Kur'ân âyetleri inmemişti; buna rağmen O, büyük bir ahlâk üzere bulunuyordu. Daha sonra O'nun, Kur'ân’la kendi içinde daha da olgunlaşan, mükemmellik içinde mükemmellik kazanan ahlâkî kişiliğini eşi Hz. Ayşe (ra) şöyle özetleyecekti:

    "Onun ahlâkı Kur'ân'dı." (İ. Hanbel, Müsned, 6:188)

    Hz. Hatice Vâlidemiz'le evlenirken nikâh merasiminde söz alan amcası Ebû Talip henüz yirmi beş yaşındaki yeğenini şöyle tanımlıyordu: "Doğrusu Muhammed, Kureyş'in hiçbir gencine benzemeyen, onlardan hiçbiriyle bir tutulamayan bir gençtir. Çünkü o, şeref, asalet, erdem ve akıl bakımından onlardan ayrılır." (İ. Hişam, 1/201)

    Kendisine ilk vahiy geldiğinde, gördüğü manzara karşısında heyecanlanan Hz. Peygamber (s.a.s)'e vefakâr ve fedakâr eşi Hz. Hatice (ra) şöyle diyordu:

    "Sen rahat ol, üzülme. Allah'a yemin ederim ki, Allah seni asla utandırmayacak, ele güne rezil etmeyecektir. Çünkü sen, akrabalık bağlarını gözetirsin. Hep doğru söylersin. Emanete hıyanet etmezsin. Sıkıntılara katlanmasını bilirsin, güçsüzlerin elinden tutarsın. Misafir ağırlamayı seversin. Zor durumda kalan mağdurların hakkını korumak için onlara yardım edersin." (a.g.e., 1:253)

    O'nun sahip olduğu bu erdemler, düşmanları tarafından bile teslim edilmişti. Rum Kisrası, elçi olarak huzurunda bulunan, o zaman henüz iman etmemiş Ebû Süfyan'a Peygamberimiz (s.a.s)’in özellikleri ile ilgili sorular sormuş ve aralarında şöyle bir diyalog geçmişti:

    - Bundan önce, onun hiç yalan söylediğine şahit oldunuz mu?
    - Hayır, asla böyle bir şeye şahit olmadık.
    - İnsanlara yalan söylemeyen, vallahi Allah'a yalan söylemez!

    Habeşistan'a hicret eden Cafer b. Ebî Talib de Necaşî'nin huzurunda şunları söylemişti:

    "Ey Kral! Allah içimizden, aramızda yaşadığı kırk yıl doğruluğu, dürüstlüğü, asaleti, emanete riâyetkârlığı ile tanıdığımız bir kimseyi peygamber gönderdi..." (İbn Kesir, Tefsir, 2:411)

    Peygamberliğinin onuncu yılında müşrik ve kâfirlerin aşırı baskılarına maruz kalan Peygamberimiz (s.a.s.), davetini taşımak ve onlardan kendisine arka çıkmalarını sağlamak için Taif'e gitti. Orada on gün kaldı ve ev ev dolaşarak onlara doğruları anlattı. Sonuçta onlar Hz. Muhammed (s.a.s)'le alay ettiler ve onu kovdular ve o çıkıp giderken onu ve arkadaşı Zeyd'i ayaklarından kan akıncaya kadar taşladılar. O (s.a.s.), Taiflilerin elinden kendini bir bağa zor atmış ve orada şöyle dua etmişti:

    "Allahım! Güçsüz ve zayıflığımı, hor ve hakir görülüşümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Zayıf ve güçsüzlerin Rabbi Sensin, benim Rabbim de! Şimdi beni kime bırakıyorsun. Beni, senden uzak olan düşmanlara mı bırakıyorsun? Eğer bana kızmamışsan, hiç önemli değil, çektiklerim bana hiç dokunmaz. Ben Sana, Senin nuruna sığınırım. Bana gazap etmenden korkarım. Senin af ve merhametin benim için çok geniştir. Her şey Senin rızan içindir. Bütün güç kuvvet Senin elindedir." (Köksal, 5/66-71)

    İşte o sırada kendisine gelen ve eğer istersen bu toplumu helâk edelim diyen meleğe Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle karşılık vermiştir:

    "Hayır, hayır. Ben onların helâk edilmelerini istemiyorum. Aksine Allah'ın onların soyundan, yalnız Allah'a ibadet edecek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kuşaklar çıkarmasını diliyorum!" (Köksal, 5/76)

    Uhud savaşında yaralanıp dişi kırılınca, O, "Müşriklere beddua etseniz!" diyenlere;

    "Ben lânetçi olarak gönderilmedim. Ya Rab! Kavmime hidâyet nasip et, çünkü onlar bilmiyorlar."(Buhari, Enbiya, 37)

    diye dua etmişti. Kısaca O, insanlığa sevdalı, bütün varlığını insanlığın kurtuluşuna adamış bir sevgi ve merhamet peygamberiydi.. Ona göre, bir kişinin hidâyete ermesi, yani gerçekle tanışması, tüm dünya ve içindekilerden çok daha hayırlıydı.

    Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedilmişti. 53 yıllık baba ocağını Peygamberimiz (s.a.s)’e ve O'nunla beraber inananlara dar eden, onlara olmadık işkence ve eziyeti reva gören, onları Mekke'den sürüp çıkaran, bununla da kalmayıp onları Medine'de bile rahat bırakmayan, defalarca Medine'ye saldırılar düzenleyen Mekkeliler Hz. Muhammed (s.a.s.) komutasında Mekke'ye giren on bin kişilik orduya beyaz bayrak kaldırıp teslim olmuşlardı. Tüm Mekkelilerin biraz heyecan ve biraz da korkuyla bekledikleri bir sırada Hz. Muhammed (s.a.s.), onlara karşı, sevgi, merhamet ve hoşgörüyü zirvede temsil eden insan olarak

    "Size bugün hiçbir şekilde başa kakma ve kınama yok. Allah sizi yarlıgasın. O, esirgeyicilerin en esirgeyicisidir. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!" (Köksal, 15/288-289)

    diyerek şanına yaraşanı yapmıştır.

    Allah Resûlü'nün Kur'ân âyetlerinde ve kendi sözlerinde geçen pek çok ismi ve sıfatı, bizim O'nu doğru olarak tanımamızda oldukça önemlidir.

    O Rahmet Peygamberidir (Rasülü'r-Rahme, Nebiyyü'l-Merhame). O, belli bir kesime değil, tüm âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

    O, Müjdeci ve Uyarıcıdır (el-Mübeşşir, el-Beşîr; el-Münzir, en-Nezîr)

    O, apaçık gerçektir (el-Hakku'l-Mübîn).

    O, tutunulacak en sağlam kulptur (el-Urvetü'l-Vüskâ).

    O, dosdoğru yoldur (es-Sırâtü'l-Müstakîm)

    O, ışığıyla etrafını aydınlatan parlak bir yıldızdır (en-Necmü's-Sâkıb).

    O, aydınlatan bir kandildir (en-Nûr, es-Sirâcü'l-Münîr).

    O, Allah'a çağıran bir davetçidir (Dâi ilâllah).

    O, şefaati makbul bir şefaatçidir (eş-Şefî', el-Müşeffe').

    O, ıslahatçıdır (el-Muslih).

    O, Allah'ın sevgilisi ve dostudur (Habîbullah, Halîlürrahman).

    O, güçlü delil ve kanıt sahibidir (Sâhıbü'l-Hucce ve'l-Bürhân).

    O, Allah'ın seçtiği seçkin kişidir (el-Mustafa, el-Müctebâ, el-Muhtâr).

    O, övülmüş, övülmeye lâyık kişidir (Muhammed, Ahmed, Mahmûd, Hâmid).

    O, Güvenilir Muhammed'dir (Muhammedü'l-Emîn).

    O, peygamberlerin sonuncusudur (Hâtemü'n-Nebiyyîn) (Kadı Iyaz, 189-195).

    İşte O, sevgi yumağı, güven ve dürüstlük âbidesi seçilmiş, gaye insanı anlamak, her şeyden önce O'nu tanımak, O'nun gibi olmakla ve O'nu sevmekle mümkündür. Zaten O'nu anlamanın anlamı da budur. Nitekim O,

    "Benim sünnetimi izleyen bendendir, ondan yüz çeviren ise benden değildir." (Ma'mer ibn Raşid, 11/291)

    buyurarak, bu gerçeğin altını çizmiştir. Kısaca söylemek gerekirse Peygamber Efendimiz (s.a.s)’i anlamak ve sevmek, her yönüyle O'nu doğru bir biçimde tanımak, O'na uymak, O'nun adını çokça anmak, O'nun ismine ve bize bıraktığı evrensel değerlere saygı duymak, O'nun sevdiklerini sevip, sevmediklerinden uzak olmak, O'nun ahlâkı olan Kur'ân ahlâkıyla ahlâklanmakla olur.

    Peygamberimiz’in Hayatından Sevgi Tabloları

    Şimdi Allah Resûlü'nün hayatından sevgi tabloları sunmak istiyoruz:

    1. Allah Sevgisi: Allah Resûlü (s.a.s.), sürekli Allah'ın gözetimi altında bir kul olduğunun şuurundaydı. O'na karşı kulluk görevlerini aksatmadan ve kendine yaraşır bir biçimde yerine getirmeye gayret ediyordu. Bu konuda O'nun hedefi, "Şükreden bir kul olmaktı" (Buharî, "Münafikun," 79) Peygamberimiz (s.a.s), Allah'ı en iyi bilendi. O'nunla irtibat hâlindeydi. O'nun hoşnutluğunu kazanmak tek derdiydi. Ölüm, onun için O'na kavuşmaktı. Nitekim O’nun pek çok sözünde Allah sevgisi, Allah için sevmek ana tema olarak işlenmiştir. Zaten O’nun bir sevgi yumağı oluşunun temelinde de, sevgi kaynağı olan Yüce Allah'a olan bu yakınlık ve irtibatı yatmaktadır.

    2. Çocuk Sevgisi: Peygamber Efendimiz (s.a.s.), çocukları kucağına alır, öper okşardı. (Buharî, "Edeb", 22) On tane çocuğu olduğu halde hiç birisini alıp öpmediğini söyleyen birisine, "Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Allah kalbinden merhameti söküp almışsa ben ne yapabilirim!" (a.y.) buyurmuştu. Çocuklarla ilgilendiği gibi gençlerle de özellikle ilgilenmiş, onları ciddiye almış, onlara değer vermiştir. O'na ilk inananlar arasında gençlerin ayrı ve önemli bir yeri vardı. O, liyakatli gençleri çok büyük sahabilerinin de içinde bulunduğu ordulara kumandan tayin ederek onları taltif etmiştir. O, Tebûk gazvesinde Neccaroğulları sancağını henüz yirmi yaşındaki Zeyd b. Sabit'e vermiş; Bedir savaşında yirmi bir yaşlarındaki Hz. Ali'yi sancaktar tayin etmiş; Kudâaoğulları üzerine gönderilen kırk bin kişilik ordunun başına on sekiz yaşındaki Üsame b. Zeyd'i geçirmiş; yirmi bir yaşındaki Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak göndermişti.(Doğuştan Günümüze…, 1:391-392)

    3. Aile ve Akraba Sevgisi: Ailesine düşkün bir ev reisiydi. Ev işlerinde onlara yardım etmekten asla çekinmezdi. Yeri gelince et doğrar, kabak doğrar, sökük dikerdi. Aile bireylerinin Allah'a karşı görevlerini yerine getirme konusunda da onlara çok düşkündü. Çünkü O,

    "Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine) Biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç, takvâ iledir." (Tâhâ, 20/132)

    emrinin muhatabıydı. O, davetine önce akrabalarından başlamıştı. Çünkü Allah öyle buyurmuştu:

    "(Önce) en yakın akrabanı uyar." (Şuara, 26/214)

    Akrabalık ilişkilerini her zaman sürdürmüş ve yakınlarından da bunu istemişti. O, anne baba sevgisi üzerinde ısrarla durmuş, süt annesini, süt kardeşini, baba dostunu sevmeyi ısrarla istemiş, kendisi de onlara gereken ilgiyi göstererek en güzel misali sunmuştu.

    4. Arkadaş Sevgisi: Peygamberimiz (s.a.s.), cahiliye döneminin karanlıklarında yaşayan insanları her türlü sıkıntıya cefaya katlanarak insanlık tarihinin en mükemmel insanları seviyesine yükseltmiştir. Bir zamanlar kendisine olmadık işkence ve eziyeti yapmış olanları af ve onore etmiştir.

    "And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir." (Tevbe, 9/128)

    "Mü’minlere kol kanat ger, onları şefkatle koru!." (Hıcr, 15/88)

    "Sana tâbi olan mü’minlere kol kanat ger..." (Şuara, 26/215)

    5. Ümmet Sevgisi: Hayatını ümmetine adadığı gibi, ahirette de, peygamberlerin bile kendi derdine düşeceği anda O (s.a.s.), "Ümmetî, ümmetî! Allah'ım, ümmetimi isterim ümmetimi!" (Ebu Avâne, Müsned, 1:158) diyecektir.

    6. İnsan Sevgisi: O, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir (Enbiya, 21/107). Ne kadar kötü de olsa herkesi davetine muhatap olarak kabul eden bir peygamber. İnsanları kurtarmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir peygamber. Ev ev, panayır panayır, şehir şehir dolaşmış, en zor şartlarda ve zamanlarda pek çok yere seferler düzenlemiş bir peygamber. İnanç ayrımı yapmadan konu komşusuna karşı görevlerini yerine getirmiş bir peygamber. Yanlış yere insanların öldürülmesine ve kim olursa olsun onlara eziyet, işkence edilmesine, insanların köleleştirilmesine şiddetle karşı çıkmış bir peygamber. Savaşta bile işkence edilerek insanları öldürmeyi yasaklamış, savaşa katılmayanlara ve Müslüman olduğunu söyleyenlere asla dokunulmamasını emretmiştir. O'nun döneminde yapılan savaşlarda ölen insanların sayısı dört yüzü bulmamaktadır.

    Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in sevgi ve şefkati ilâhî kaynaklıydı;

    "O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever." (Âl-i İmran, 3/159)

    7. Diğer Canlılara ve Çevreye olan Sevgisi: O'nun, insan dışındaki canlılara, hayvan ve bitkilere de büyük değer verdiğini ve temiz bir çevre için elinden gelen her şeyi yaptığını görüyoruz. O,

    "Yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin." (Tirmizî, Birr, 16)

    buyurarak merhamete erişmeyi, tüm yeryüzündeki varlıklara merhamet etmeye endekslemiştir. Bir köpeğe su veren kadının bağışlandığını belirtirken, bir kediye eziyet edip ölümüne sebep olmanın Allah'ın gazabını çektiğini vurgulamıştır. Bir keçiyi sağan adama uğradığında ona şunları söylemiştir:

    "Sağdığında yavrusu için de süt bırak." (Mecmua'z-Zevaid, 8:196)

    Kendisine, "Hayvanlara yapılan iyilik için de mükâfat var mı?" diye soranlara şu cevabı vermiştir: "Evet, her canlıya yapılan iyilik için mükafat vardır." (Buhari, Şürb, 9) O, hayvanları bile keserken, bilenmiş bıçakla ve hayvana fazla eziyet çektirilmeden kesilmelerini özellikle emretmiştir. (Müslim, "Sayd". 57)

    Kendisi bir defasında beş yüz hurma ağacını birden dikmiş (İ. Hanbel, 5:354) ve bu konuda şunları söylemiştir:

    "Bir Müslüman bir ağaç diker de bunun meyvesinden insan, evcil veya vahşi hayvan, veya bir kuş yiyecek olsa, yenen şey diken için bir sadaka hükmüne geçer." (Müslim, Müsakat, 10)

    "Kıyamet kopma anında bile olsa, elinde bir ağaç filizi bulunan onu mutlaka diksin." (Buharî, el-Edebü'l-Müfred, 168)

    Davarları yapraklarını yesin diye, bir ağacı sopayla çırpan adama şöyle müdahalede bulunmuştu:

    "Biraz ağır ol bakalım, ağaca vurarak, onu kırıp dökerek değil, tatlılıkla sallayarak yaprağını dök!" (Üsdü'l-Ğabe, 3:276)

    Yüce Allah'ın Mekke'yi Harem bölge yaparak bir anlamda sit alanı ilân etmesi yanında, O da (s.a.s.), Medine ve Taif'i sit alanı ilân etmişti (Bayraktar, 5:223-227)

    "Yeryüzü bana mescid kılındı, onun toprağı temiz ve temizleyicidir,"

    buyuran Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mekke, Medine, Uhud dağı ve başka yerlerin sevgisini dile getiren pek çok hadisi vardır. O, gök cisimleriyle de ilgilenmiş, onların doğuş ve batışlarını dua fırsatı olarak değerlendirmiştir.

    Peygamber'i Sevmek

    Sevgi gönülde yer eden, dış dünyaya söz ve davranışlarla yansıyan bir duygudur. Sevgi bir verme eylemidir. Sevdiğine gönül verme, sevdiği uğruna verilmesini gerekeni vermedir sevgi. Peygamber (s.a.s)'i sevmek, O'na gönül vermek, özveride bulunma, hattâ gerektiğinde O'nun uğruna malını ve canını verme ile olur. Bu ise, O'nu tanımak, O'nu izlemek, O'nun sevdiklerini sevmek, O'nun bize emanetleri olan Kitap ve Sünnet'e saygı duymak ve sahip çıkmak, hiçbir konuda O'nun önüne geçmemekle gerçekleşir.

    Bilgi olmadan sevgi olmaz. Bu yüzden, O'nu doğru bir şekilde tanımadan lâyıkıyla sevemeyiz. O'nun sevgisini sadece adını taşımak ve adını saygıyla anmak, O'nun özel eşyalarına (Mukaddes Emanetler) saygı duymakla sınırlamak doğru değildir. O'nu sevmek demek, O'nu saygıyla ve çokça anmak demektir. Tevhidi okurken, ona salâvat getirirken, ezan-ı Muhammedî okurken-dinlerken, namazda tahıyyatta "Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Nebî!" derken, salli-bârik dualarını okurken O'nu andığımızın farkında olmaktır.

    Sevilmek için sevmek gerekir. Sevgiyi hak etmek, sevmek ve sevilmek için ise sevgi kaynağı Yüce Allah ile bağlantılı olmakla mümkündür.

    "İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman, (hem Allah, hem de mahluklar nezdinde) sevgili kılacaktır..." (Meryem, 19/96)

    Sevginin kaynağı, bir adı da Vedûd olan Allah'tır.

    "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir. De ki: Allah'a ve peygamberine itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez." (Âl-i İmran, 3/31-32)

    Anadoluda Peygamber Sevgisinin Tezahürleri

    O'nun ismi ve O'nu hatırlatan isimler: Muhammed, Ahmed, Mustafa,.. Gül, Güllü, Güldane, Gülber,.. Her Türk küçük Muhammed, yani bir Mehmetçiktir. Ehl-i Beytinin isimleri: Hasan, Hüseyin, Ali, Fatma, Ayşe, Hatice,.. Her Türk kızı bir küçük Ayşe'dir, Fatma'dır.

    Sırf O'nun ismine saygısızlık olmasın diye, O'nun ismini taşıyan bir kişi bir yaramazlık yapınca adının başına kötü bir ek alır da yanlış anlaşılmalara sebep olur diye, 'Muhammed' ile aynı şekilde yazılan ve fakat 'Mehmed' diye telaffuz edilen isim bize hastır.

    O'nun en güzel medhiyeleri olan mevlidler, kaside ve natlar ve diğer şiirler, bizim edebiyatımızda büyük bir yer tutar.

    O'nun adı anılınca, kalbimizdesin anlamına ellerimizi göğsümüze götürürüz. Adını saygı ve salâvatlarla anarız. Mübarek gün ve geceler, düğün, cenaze, asker uğurlama gibi pek çok özel gün, O'nun mevlidi okunarak kutlanır. Mevlidde O'nun doğumunu anlatan dizeler okunurken, sanki O karşımızdaymış gibi ayağa kalkarız. Mescidlerimiz, evlerimiz O'nun adı, şemaili yazılı levhalarla süslüdür.

    O (s.a.s.), Allah'ın sevgilisi (Habîbullah) dir.

    O'ndan bize kadar gelen özel eşyaları, tarih boyunca bizim onurumuz ve gururumuz olmuştur.

    Şairlerimiz saba rüzgarlarıyla, akan sularla, hacca giden insanlarla, çocuklarımız hacı leyleklerle hep ona selâm göndermişlerdir.

    Ama O sevgi odağına karşı sorumluluklarımız bunlarla sınırlı kalmamalıdır. O'nu bütünüyle ve sağlıklı bir biçimde tanıyarak, O'nu izlemeli ve O'na yaraşır Müslümanlar olmaya gayret etmeliyiz.
  • 296 syf.
    ·8 günde·10/10
    2019'u bu kitapla bitiriyorum demek ki. Hoşçakal 2019. Güzel bir sene değildin. Ama çok kötü bir yıl olduğunu da söyleyemem. Senelerdir şu sitede ara ara yazdığım şeyleri artık ben de yaşıyorum: bir zamanların küçük evleriyle dolu mahallesi artık neredeyse otuz katlı binaların cirit attığı bir garip yere dönüştü ve işin kötüsü artık apartmanımızın da yıkılacağı kesinleşti. Ailemiz, sevdiklerimiz ve giden nice kedimiz gibi, bizleri de buradan gönderecekler besbelli. Hepimiz oraya gidiyoruz: unutulacağız ve sanki hiç yaşamamışız ve hiç var olmamışız gibi olacak. Bu beni korkutuyor. Ama hep böyle oldu bu. Dodi gideli üç sene oluyor. Oralarda sevdiğimiz onca insan, onca kedi varken...oralarda..Bahçelerde hâlâ kediler var ve hepsinin tek derdi doymak. Oysa aynı dev tekerlek hareket ediyor ve hepimizi teker teker altına alıp unufak ediyor. Onlara eğilip gideceğiz, demek istiyorum, hepimiz, hepimiz gideceğiz güzel pisiler, pisicikler...sırtımıza, yüzümüze vuran şu güzel güneş ışığı bir müddet daha burada...ve sonra, kitapta henry'nin söylediği gibi söylersek, bir anda, GÜM!

    Düşündüm ve bu sene en çok Faulkner'ın Ağustos Işığı'nı okuduğuma sevindiğimi, en çok bu kitabı sevdiğimi anladım. Çünkü hâlâ Joe Christmas'ı ve kitabın dilini düşünüyorum, hatırlıyorum. 2019 Faulkner senesiydi benim için, okuduğum onca kitabına rağmen hiç birisi Ağustos Işığı kadar beni etkilemedi.

    2019 yılının en iyi ikinci kitabı ise Kıyamete Koşanlar Kulübü benim için. Adrian J. Walker'ın kitabı Ben H. Winters'ın Kıyamet Polisi gibi kötü bir şekilde çevrilmiş bu kitabının ruh ikizi aynı zamanda.

    Üçüncü sıraya da Peyami Safa'nın Dokuzuncu HAriciye Koğuşu adlı kitabını koyuyorum.

    Kıyamet Polisi'ne gelirsek.

    Çok ama çok beğendim kitabı. Öylesine ki bir önce okuduğum kitap olan Bu Sayfaların Okuruna Sonsuz Lanet'in yazarı hayatta olsaydı kıskanırdı diye de düşündüm. Çünkü karmaşık ruh hallerini ancak edebiyatla ve edebiyat kokan şekillerde yazarak anlatmaya çalışmak yerine gerçek olabilecek şeyler üzerinden gerçek dünyaya işaret edip burada, bizim durduğumuz yerden bizim gibi insanları anlatabilmek ve bunu entelektüellik hissi vermeden ve ağdalı, zorlayıcı bir dille değil, sade bir dille yapabilmek bence bir maharet ve güzel bir maharet.

    Ben H. Winters da öyle yapıyor: Altı ay sonra bilmem kaç kilometre çapında bir göktaşının dünyaya çarpacağı açıklanınca insanlar gezegen çapında bir delilik yaşıyor: kimisi işi gücü bırakıyor, kimi hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya çalışıyor, ve insanların bir çoğu intihar ediyor. Baş karakterimiz Henry Palace ise hayatı boyunca istediği şeyi yani dedektifliğinin henüz ilk yılında sürekli intihar vakalarıyla uğraşıyor ama bir tanesi dikkatini çekiyor: bu bir cinayet olabilir mi acaba? Devletler, kurumlar, ve medeniyet denen şey ağır ağır işlevsizleşirken, herkes kaçınılmaz sonuna doğru giderken geriye iç burkucu ve kitabın arka kapağında yazdığı gibi "hüzünlü bir güzellik" hissi veren resimler, manzaralar kalıyor. Hepimizin topluca öleceği ve hiç bir kurtulma şansının kalmadığı bir zaman diliminde bir adamın cinayeti aydınlatmak ve adaleti sağlamak gayreti de alt üst olmuş her şeyin altında yok oluyor.

    Bu güzel, üzücü eser aynen Kıyamete Koşanlar Kulübü'nde olduğu gibi, kıyamet hissini göz boyayıcı ve dikkat çekici felaket sahneleriyle değil insan ruhlarına yaptığı hasarlarla veriyor. Ölmek istememek, yaşamak istemek ve kaçmak istemek arzusuyla kıyamete beş kala hâlâ para peşinde koşan insanlardan intihar eden bir sürü insana kadar, yazar kıyamet kopsa da kopmasa da değişmeyen çok önemli şeylerin altını çiziyor. İnsan türüne dair karamsar bir bakış bu. Bir çeşit gözyaşı. Ya da belki acıyla çıkan bir inleme sesi gibi. Çaresizlik ve her şeyin sonunun geldiği hissini çok güzel, etkileyici biçimlerde veriyor yazar. Bu yüzden sabahın köründe bitirmeyi başardığım Kıyamet Polisi'ni de bu yılın en sevdiğim dördüncü kitabı seçiyorum.

    Kitabın iki devam kitabı daha var, henüz dilimize çevrilmedi, ama okuduğum kadarıyla ödül de kazanan ilk kitaptan daha fazla beğenilmişler. Anladığım kadarıyla odak noktasını insandan ve onun hasar almış ruhundan uzağa çekmeyecek bir yazarın eserleri olarak onları da okumayı düşünüyorum.

    Kıyamet Polisi bize bizim ölüm günümüzden, ölecek olmamızdan ve bir gün burada olmayacak olmamızdan bahsediyor. Her şey yıkılıyor, yıkılacak. Her şey bozuluyor ve bozulacak. Hepimiz şu an buradayız ama bir gün burada olmayacağız diyor bize. Bunlar on binlerce kez dile getirilmiş kaygılar olsa gerek edebiyatta. Bir yaprağın ölmesi gibi, ağır ağır sararmak ve sonra kaybolup gitmek... diğer yaprakların arasına karışarak. İşte bende bu hissi uyandırdı Kıyamet Polisi.

    Kitabı herkese öneriyorum.