• EYLÜL İNCE'DEN

    Bir kitap düşünün ki içinde aşk olsun; babanın üvey evladına duyduğu, annenin öz kızına… Yine babanın alkole ve sigaraya, hepsinin 6 rakamına!...
    Biraz karışık oldu değil mi? Evet, kitap da böyle zaten; karışık, karmaşık, zor ama özel, farklı bir eser.
    Belki türünün ilk örneği, belki de postmodernizm romanın bir adım ötesi.
    Roman dediğime bakmayın, öykü türüne de dâhil edilebilir. Uzun öykü, kısa roman.
    Adından belli değil mi kitaptaki başkalık?
    6!
    Neden 6?
    Kitapta her yol 6’ya çıkıyor.
    Bazıları 6 bölümden oluşan toplam 6 öykü.
    6 ile ilgili birtakım şifreler var, kitabın sonuna değin çözemeyeceğiniz şifreler.
    Sonra anlıyorsunuz ki ya da anladığınızı sanıyorsunuz diyelim, 6’nın hem yapısal hem de anlamsal bir özelliği var.
    Sık sık yinelenen “1+4+1=6 eder” motifi de bunun işareti. Bu konuya daha fazla değinip kafanızı karıştırmak istemiyorum.
    Bir bölümde resim çizdiriyor yazar size, bir bölümde müzik dinletiyor, bir bölümde film izletiyor, bir diğer bölümde şiir okutuyor. Hayatın Anlamını Arayan isimli altıncı bölüm ise tamamen kafa karıştırıcı ve âdeta çıldırıyorsunuz. Zaten kitabın adı da “Çıldırmış Kitap” konulmuş.
    Dini ve felsefi göndermelerle Nietzsche’den Newton’a, Freud’dan Pisagor’a, Nasreddin Hoca’dan Simurg Kuşları’na kadar pek çok tanıdık isme değinilmiş ve bu bölümde mekân yok, zaman yok. Sanki siz de bu öyküde kayboluyorsunuz. Herkes bir arayış peşinde. Peki buluyorlar mı aradıklarını? Bilmem, belki.
    Kitapta devamlı bir kayboluş/arayış/buluş motifi var.
    Daha fazla yazarsam içinden çıkamayacağımı hissediyorum.
    Paranoyak bir anne, obsesif bir baba, histerik bir üvey evlat ve kitapta neredeyse hiç olmayan silik karakter küçük kız kardeşten oluşan bu sorunlu ailenin “saçma” öyküsünü okumak istiyorsanız, kitabı biraz karıştırın!
    Saçma demişken, varoluşçu edebiyatın “saçma”sı bu.
    Emre Karadağ Bu güzel kitabı topluma kazandırdığın için teşekkürlerimi sunuyorum.

    KUZEY ÜMİT MUTLU'DAN

    Emre Bey'in de tanımladığı gibi dağılmış bir ailenin "saçma" öyküsünü okumayı bekliyordum. Biraz ironi, biraz drama belki biraz komedi. Daha önce bu kitap hakkında yorumları okumuştum ama sanıyorum hiç biri bu kitabı tam olarak açıklamaya yetmez. İlk 4 sayfayı iki kere okudum. Kitabın dilini kavradıktan sonra benim açımdan anlaşılabilir olmaya başladı. Daha sonra 6 ile ilgili okuduğum yorumlarda, okuyucuların kağıt kalemle kitabı takip ettiği geldi aklıma ve hemen elime kağıt ve kalemi aldım.
    Nasıl yorumlayacağıma karar vermek için bayağı düşündüm.

    İlk bölümünde karakterlerin kim olduğunu ve genel itibariyle yapılarını kavrıyoruz. ama aralarda "neden bu böyle" ya da "neden böyle yapmış" sorularını size sorduruyor.

    H: Evlat edinilmiş bir çocuk. Mavi gözlü, alımlı, becerikli, zeki ve müzik konusunda yetenekli. Baba tarafından sevilmiş ama annesinden sevgi görmemiş. Annenin öz çocuğuna gösterdiği ilgi ve sevgiden küçük bir pay bile alamamış. Anne tarafından her fırsatta dışlanmış, şiddet görmüş histerik mutsuz abla.
    İ: Ailenin öz çocuğu. Ablası ile arası küçükken iyi olsa da zaman içinde aile içindeki tavırlardan etkilenmiş.
    Özel bir yönü yok; ne güzellik ne başarı ne baskın bir karakter. Annesinin ona olan sevgisi dışında silik bir karakter. Kitapta belirtildiği gibi iki boyutlu insan, uzakta okuyan hayırsız evlat
    O: Baba, okb'li, alkolik, yalnızlık çekiyor. H ile arasında güzel bir ilişki olsa da annenin fiziksel ve psikolojik şiddetine dur diyemiyor hatta kendisi de bu psikolojik şiddetten muzdarip.
    P: Anne, sinir hastası aynı zaman da temizlik hastası ve bu iki özellik sanki birbirini tetikliyor. Kısır olduğunu zannederek apar topar evlat edinmiş H'yi hatta kocasına rağmen bile denilebilir. Ama sonra hamile kalıyor ve biyolojik evladı varken evlat edindiği çocuğu sevemiyor. Onun gözünde tam bir günah keçisi. Büyüdükçe meziyetleri sebebiyle günahları da büyüyor. Anne içten içe onu kıskanıyor çünkü biyolojik çocuğu kendisine çok benziyor ve mavi gözlü H onlarda olmayan çok şeye sahip.
    Okurken P sizi çok sinirlendiriyor. Paranoya bölümünde sık sık vicdanının sesine kulak veriyoruz ama kendini affettiremiyor bana.

    Bu saydığım tüm detayları bölümler ilerledikçe kurgu ağı içinde, cümle aralarında buluyorsunuz. 5. Bölümün sonuna geldiğimizde ailenin öyküsünü kavrıyorsunuz. Bu arada bulmaca çözüyorsunuz.

    Şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplardan farklı bir tarzı var 6'nın. Kendine has, değişik ve özel bir kitap 6.
    Dili yalın, bol bol kafiyeli cümleler var. Bazı paragraflar son derece şiirsel. Hikayeler bazen sondan başa, bazen baştan sona gidiyor. Anlatım dili bazen birinci tekil, bazen ikinci tekil üzerinden. Kitabın sonunda da yazarımız neden böyle olduğunu size açıklıyor; kendi içinde bir matematiği var bu kitabın. Dikkatinizi vererek okumalısınız, 120 sayfa olması sizi aldatmasın.

    İçinde sanat olan bir kitap ama sanat tarihi kitabı değil! Histeri bölümünde ki 6 hikayede bir klasik müzik eserinin bestecisi ile bağdaştırıcı özelliği bulunan H'nin hikayesi var mesela.. Bu güzel tavsiyeleri mutlaka dinleyin derim.

    Babanın olduğu bölüm "obsesyon" tabi ki 6 bölümden oluşuyor ve hepsi sanki bir film sahnesi gibi tasarlanmış.

    İki boyutlu insan bölümünde "İ" yi okuyoruz ama tabi 6 bölümde ve bu sefer
    sanat akımları üzerinden.. Oldukça eğitici bir fikir.

    6. Bölüm (hayatın anlamını arayan) Yazarımız benim yorumuma göre bu aile üzerinden hayatın anlamını arayıp yorumlamaya çalışmış. Burada da bir çok felsefeci ve düşünürün önemli yorumlarına rastlıyoruz. Genel kültür açısından oldukça faydalı. Düşünce ve ideolojiler birbirine sarmal şekilde bağlanmış. Böyle bir bölüm yazabilmek için oldukça iyi bir alt yapıya ihtiyaç var. Kendisini takdir ettim.

    7. Bölüm 6'nın anlamını açıklayan bir "son" söz aslında.

    Kitabın sonuna geldiğimde ben de yarattığı hayranlık verici şaşkınlığın karşılığını '6 hakkında' isimli bölümde buldum.

    # "Bu karalama varoluşçuluğun saçmasıyla saçma'nın saçma'sı arasında bir yerlerde olabilir!" diyor yazarımız. Kendinizi; birikimlerinize ve ruh halinize göre herhangi bir saçma'lığa yakın bulabilirsiniz.

    # "Neyse idi, neyse" yorumumu toparlayacak olursam ilk kitabını yazmış biri olarak ben, bu işin içine girdiğimden beri artık kitaplara farklı gözle bakıyorum.
    6 değişik bir kurgu ve anlatım diline sahip. Herkesin yapabileceği bir tarz olmadığını düşünüyorum. Şahsen 40 yıl uğraşsam böyle bir kitap yazamam. Yer yer cüretkar çünkü böyle bir kitap yazmak cesaret işi. Bu yaratıcılığından ve kurgusundan ötürü Emre Bey'i yürekten tebrik ediyorum.
    Kitabın düzenlemesi de güzel yapılmış, kayda değer bir hata görmedim.

    DİLEK KÖKSAL FİLİZ'DEN

    Çok çok ilginç bir kitaptı.Sayfa sayısı az diye hemen bir günde okurum diye düşünmeyin döngü sürüyor yine yeniden okuyorsunuz her cümleden içiniz ürperiyor ve yeni bir bilgi buluyorsunuz aile hakkında..Ruhsal sorunları olan bir ailenin içseslerinden bulmaca çözüyorsunuz.İçsesler öyle karışık ki bir geçmişten bir şimdiki zamandan konuşuyorlardı.Temizlik hastası ve şizofren bir anne piyano çalıyor kelimeler tekrarlanıyor sürekli ve notalar . İki kızından birine şiddet, kıskançlık ve o mavi gözlerine kızgınlık ama neden Ona? Diğerine aşırı sevgi..Ama sonunda görüyor hangisi yanında ...Sürekli sarhoş ve düzen hastası takıntılı bir baba ve 6 rakamı 1+4+1=6 formülü ...kitabın sonunda kavrıyorsunuz 6 yı ve döngü tekrar okutuyor kitabı..bol bol araştırma yapıyorsunuz..Kitapta adı geçen klasik müzik eserlerini dinledim.. Beethowen gerçekten sağır,Chopin'in neden öldüğü anlaşılmayınca kaç yıl kalbi kavanozda bekletilmiş ve veremden öldüğü anlaşılmış.. Kuğugölü balesi Çaykovski ve Tristan ve İsoldeyi de ve o iksiri de araştırdım Wagner 'in , kör olan ünlü besteci Johann Sebastian Bach...
    Obsesyon !Çok zor :(
    Sonunda kitabı çözüyorsunuz ama öyle miymiş diyerek tekrar başa dönüş..Matematik de var,sanat resim müzik de herşey var kitapta...korkular gerçekmiş gibi olan hayaller..Arada vicdan sesleri de konuşuyor.Annenin nefret ettiği o kız en çok ona üzüldüm nasıl dayandı ?Sadece babasından gördüğü sevgi ve sır...neden gitti.. ?Sürekli resim yapan kız O da normal değildi.. Sebebi belli bu ailede yaşamak zor...O kuyu, bekleyiş ve meğerse..Off garip ama çok etkili bir kitaptı ... konu ne aşk ne korku ne macera çok farklı çok .. ben çok etkilendim..7 sonsuzluk...
    Emre Bey kaleminiz daim okurunuz bol olsun...

    SELMAN BİLGİLİ'DEN

    Selman Bilgili
    9 Aralık 2018
    Emre Karadağ ın "6" İsimli Kitabı Üzerine İnceleme, Tahlil, Yorum VS.......

    1) Kapak ve Tasarım = Kitabı okumak için elime aldığımda ilk önce kapağını iyice bir süzdüm. Üst tarafında yeşil fon üzerine kahverengi renk tonuyla büyük harflerle yazarı bildiren "EMRE KARADAĞ" yazısı. Orta bölümde Anadolu kilim motiflerini hatırlatan yuvarlak sarı ve kırmızı renklerde muhtemelen bir tepsi. Onun üzerine konumlanan, taze ve bol yapraklı bir çiçek tutan ojeli tırnakları ile hanımefendi eli. Ayrıca bileklerinde muhtemelen Trabzon işi burma bilezik. Kapağın alt kısmına doğru inince gayet büyük punto ile çarpıcı kırmızı tonda "6" rakamı, ki bu eserin ismi. En son olarak kapağın alt kısmında "Dağılmış bir ailenin saçma öyküsü" vurgusu... Bu vurguyu mırıldanarak okuyunca, ojeli hanımefendi elinde bulunan çiçeğin bu aileyi temsil ettiğini ve kitabın bitimiyle beraber yapraklarının dağılacağı hissi uyandı içimde.
    Kitabın arka kapağında ise yazarımızın vesikalıktan biraz geniş ve fotoğraflıktan dar bir ebatta silueti. Hemen altında da "Kadın-Erkek" ilişkisinin karmaşıklığını, Adem ile Havva'dan bugüne damıtmışçasına irdeleyen tanıtım yazısı. Yazının son cümlesi "Biz kadınların tek isteği, birazcık sevilmekti." dikkatimi çekti. Şahsi düşünceme göre yaradılış gereği hiçbir varlık "Birazcık" sevilmek istemez. Çok sevilmek ister. 🤔 Ama hepsi de "Yok" hareketi halinde. Her neyse... Geçelim kitabımızın içeriğine....

    2) Karakterler = "P" Anne, "O" Baba, "H" Büyük Kız, "İ" Küçük Kız... Anneden Başlayalım...

    "P" anne karakteri... tam bir paranoyak. Evham meraklısı, şiir yazmayı ve okumayı beceremeyen şiir ve sinir hastası. Bu hastalığının aslında farkında olan ama hasta değilim diyerek hastanede kalmak istemeyen duygunun Mübtelası. Büyük kızını çocuğu olmuyor diye evlat edindikten sonra küçük kızını doğuran ve bu kızı adına aşağılık kompleksi taşıyan kişilik belası... Ara sıra vicdanıyla hesaba girip onu bile bıktırıyor.... En çarpıcı cümlesi "O kız bu evden gidecek!" haykırışı...

    "O" baba karakteri...Obsesif, zil zurna alkol hastası... Oturacağı koltuğa kaba etini isabet ettiremeyen çünkü muhtemelen mekanda sarhoşluktan bir değil beş koltuk gören edilgen karakter. Kendisinin film karakteri gibi olduğunu fark edememiş bir film düşkünü. Kamera, motor, kayıt... O her zaman az içmiştir. Etrafındaki insanlar abartır aslında. Büyük kızın yegane koruyucusu. En çarpıcı cümlesi "İki kadehle sarhoş mu olunur?" Babacım 20 kadeh olmasın sakın o?

    "H" Büyük kız, abla karakteri... Gerçek ve hayal duygu yükçüsü... Hayatının bir bölümünü öz evlat olarak geçirdikten sonra bir anda üvey olan ve bunun kekremsi tadını ağzı ile yüreğinde hisseden karakter. Hayatına müzik notalarını ve dans figürlerini yayan, becerikli, akıllı, güzel, hayattan ne istediğini az çok bildiği için anne tarafından artık istenmeyen karakter. Sürekli annesinin davranışları üzerinde an be an tahliller yapıp çocukluk hatıralarına inen karakter. En çarpıcı cümlesi "Biliyor musun? Benim çiçeklerimi atmış annem."

    "İ" Küçük kız, öz evlat karakteri... Üzerine söylenecek pek fazla söz olmayan silik karakter. Ortaya koyduğu resim tabloları, tuval ve fırça darbeleri kadar bile yok hükmünde karakter. En çarpıcı tespit "Çok uzaklarda okuyan hayırsız evlat. "

    3) Hikaye... Dağılma nedeni gerçekten saçma bir aile hikayesi işte... 1+4 ve 1 daha eşittir 6 eder. Zaten 4 aile üyesinin sayısı.. Baştaki 1 neden ve sondaki 1 sonuç olabilir. Bu hikayede karakterler hiç bir şekilde bir masa etrafında toplanmıyor, toplanamaz. Bu nedenle sonuç dağılma oluyor. Anne zaten hiç beceremediği "Öfkeli dilimin dolanması, Sesimin boş odada yankılanışı" gibi tarihe geçecek!!! şiirler yazıyor. Baba hayata hep bir kamera hayali ile alkol masasından bakıyor. Büyük kız Mozart 40.senfoni senin Chopinin cenaze marşı benim derken, Çaykovski ile kuğu gölü dansı yapıyor. Ve son olarak silik karakterimiz küçük kız tuvale dokundurduğu fırça darbeleri ile var olmaya çalışıyor. Gülünüyor, ağlanıyor, kızılıyor ama hiç kimse konuşmuyor. Hal böyle olunca dağılmak işten bile olmuyor 🤔

    4) "6" nın Sırrı = 1)Sırra İnan 2)Sırrın Ruhuna İnan 3)Sırrın Yazıldığına İnan 4)Sırrın Yol Göstericiliğine İnan 5)Sırrın Ödülüne İnan 6)Sırrın sırrına inan...

    5) 🤔 Buradaki "Sır" nedir acaba? Benim anladığım "Sır" insanın kendi içsel yolculuğu, yani insanın kendini arayışıdır. "Sır" insanın kendisidir aslında. İnsan... Soru sorma yeteneği sayesinde Dışa vurumculuğu, gerçek üstücülüğü, hayalciliği ve bil umum düşünce aksiyon çeşitlerini keşfeden insan....

    6) Aramak, bulmak.. Sonra tekrar kaybedip aramak ve bulmak yolculuğu... Yani hayat yolculuğu...
    "P" nin ŞİİRLERİ, "O" nun garip FİLM hayalleri, "H" nin MÜZİK ve dans figürleri ve "İ" nin tuval fırça eseri RESİMLERİ ile arayış.. İnsanın kendini arayışının hikayesi... Ciddi ve saçma bir arada. İşte hayattaki bu arayış içinde dağılmış bir ailenin saçma hikayesidir bu kitap. Ben de bu kitabı "6" maddede tahlil etmiş oldum. Sanırım "6" nın "Sırrına" dair bir şeyler buldum. Ve tahlilime ek olarak, "P" anne karakterinin şiirlerinden bir nebze daha iyi olduğunu düşündüğüm kendi şiirimi kondurdum.

    EMEL BOZTAŞ'DAN

    " Biteceğini bildiğim ömrümün hiç bitmeyeceğini sandığım günlerinde..."
    Kitaptan Alıntı
    " Bulacaksın nihayetinde, döneceksin başladığın yere..:"
    Kitaptan Alıntı
    Arkadaşlar, Değerli Yazarımız Emre Karadağ'ın "6" isimli kitabını okudum. Yazarımızın affına sığınarak, yorumumu yapmak istedim. 6, iki kız evlat, anne ve babadan oluşan dört kişilik bir ailenin psikolojisi üzerinden gitmektedir. Böyle sandığınız anda yanıldığınızı hissettirir size. Oysa hayatın tüm döngüsünü içinde barındırır 6.
    6, içerik bakımından bir derya. Okumak, okuduğunu anlamaya çalışmak, okuduğunu ANLAMAK... Anlamak? Anlaşılır bir dili var kitabın. Yalın. Farklı ve denenmemiş bir teknik, DÖNGÜ, SONSUZLUK...
    "ANLAMAK" O kadar derin bir kelime ki... Anladığımızı sandığımız herşeyi bir anda anlamadığımızı bilmek; ya da bildiğimizi sandığımız birşeyi anlayamamış olmak... DÖNGÜ...
    6, müzik, mitoloji, resim, felsefe vb. Gibi pek çok alanı içinde barındırıyor. Bir bakmışsınız:
    - Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum... Diyerek Mozart karşılar sizi. Eserlerinin tınıları ister istemez kulaklarınızda. Sonra bir bakmışsınız Richard Wagner ile karşılaşırsınız bir sonraki sayfa sokağında, Triston ve İsolde' ye zehirli aşk iksirini yudumlatırken. İlerdeki sayfaların sokakları sizi resim akımlarına götürür. Ekspresyonizm, Sürrealizm, Kübizm, Klasizm... Her akım kendi başlığının altında hissettirir kendini. Kimler yok ki: Pisagor, Arşimet, Einstein, Nietszche, Descartes...
    Sona doğru "Hayatın Anlamını Arayan" başlığı çıktı karşıma. Benim dedim.
    Yazarımız Emre Karadağ , "6 Hakkında" başlıklı yazısında kitabının kurgusu hakkında okuyucuya kilit bilgileri sunuyor. Yerinizde olsam bu kısmı not ederim ve okurken yer yer bu nota göz atarım.

    BURCU BUYUKKIRCALI'DAN

    Ben geldim ve tabi ki Kitap Yorumu ile geldim Emre Karadağ
    Kitap Adı :6
    Karakterler H-P-İ-O

    Kitabın kapağında da yazdığı gibi "Dağılmış bir ailenin SAÇMA (!) öyküsü..
    1+4+1 =6 karmaşası. Alkolik bir baba , paranoya bir anne 3.tekil şahıslardan anlatılan Resim delisi kız kardeş ve kulakta Mozart'in bestelerini hatırlatan bir abla ...
    kitabın adı 6 fakat 7 bölümden oluşuyor. Her bölümde kendi içimde simetrilik bulunurken 6 bölümde birbirinden farklı simetri bulunuyor. Okumak sakin kafa gerektiriyor

    Beni En cok.etkileyen mavi gözleriyle dünyaya bakan kocaman gözlü müzik delisi idi.
    Sadece edebiyattan ibaret olmayan bir kitap. Ruh analizleri derin düşüncelere damlanıza sebep olabilir. Psikoloji , müzik , resim , edebiyat bir bütün.

    BELGİN ŞAHİN'DEN

    *Kitap; 4 kişilik,sorunlu bir ailenin ruhsal bunalimlarini, "6" bölümde anlatmis..Ha bir de 1+4+1=6 eder cümlesi var sürekli tekrarlanan anlatimda..
    *Karakter isimleri yok, her karaktere giriş bölümünde harf verilmis.(H,O,P,İ )..Sanirim yazar bunu okuyucunun bulmasini istemis.🤔
    *Evin evlat edinilen HİSTERİK kizi (H)
    Evin alkolik ve OBSESİF babasi(O)
    Evin hasta ve PARANOYAK annesi(P)
    Evin silik kalmis ve İKİ BOYUTLU kizi (İ)
    ( Giris kismini okuyacaklarin daha iyi algilamasi icin biraz tüyo verdim)
    *Degisik,alisilmisin disinda..Karakter ismi yok(siz bulacaksiniz)..Zaman, mekan yok..Anlatimlar bazen "biz", bazen "ben",bazen "onlar"..
    *Ancak;kitabin genelini okuyunca,yazarin karakterlerin duygularini anlatirken ,ilgi duyduklari sanat dallarini da anlatmasi ve bunu yaparken de bu sanat dallarinin akimlari ve onculerinden de bahsetmesi ilgimi cekti..(Resim, muzik,sinema...)
    Örneğin; HİSTERİ bölümünde;evlat edinilen histerik kizin(H) duygulari klasik muzige duydugu ilgiyle, anlatimda beraberinde, Mozart,Bach...(ve diğerleri)da getirmis oykuye..Ya da;
    İKİ BOYUTLU İNSAN bölümünde, evin adeta iki boyutlu silik öz kızı (İ) nin duygulari onu ilgi duydugu resim sanati ile anlatilmis..(Sürrealizm,Kübizm..ve diger..)
    *SONUC OLARAK ;
    Bence anlatigim teknigi ve kurgu biraz karmasik gorunse de kitap, okuyucusunu düsünmeye, analiz e cagiriyor..Sıradısı..🤔
    Uzun seneler analiz yapma yorgunlugunu tasiyan ben ( meslegimden dolayı) bu sefer zevkle yoruldum
    *Dümdüz bir hikaye olmamasi kitaba deger katmis bence..
    Yazarimizin emeğine ve kalemine sağlik..

    NİLGÜN ÖZER'DEN

    Alışılagelmişin dışında farklı bir kitap okumak isteyenlerin düşünmeden alıp okuması gereken ilginç bir kitap Emre Karadağ'ın " 6 " kitabı.

    Kitabi anlatım tekniği ve edebi açıdan yorumlayacak kadar birikim sahibi olmadigim için o konuya girmeyeceğim bile.

    Kitapta bahsi geçen karakterlerin isimleri belirtilmemiş.
    Anne, baba ve iki kız çocuğundan oluşan aykırı, dağılmış dört kisilik bir aile...
    Ailenin her biri farklı psikolojik rahatsızlığı olan kişiler.

    *Histerik , evlatlık alınmış kız çocuğu
    *Paranoyak bir anne
    *Obsesif bir baba
    * ikinci boyutlu insan bölümünde daha detaylı karşımıza çıkan evin küçük kızı.

    Karakterlerin içsel, vicdanı hesaplaşması ... Farklı sanat dallarına ait terimler ve göndermeler anlatıma hareketlilik katıyor ve merak uyandırıyor.

    Koyu renkle belirginleştirilmiş cümleler , karakterlerin psikolojik rahatsızlıklarının özelliklerini, belirtilerini vurgulamak için kullanılmış sanırım.

    Teşekkürler sevgili Emre Karadağ kalemine, emeğine sağlık.

    GÜLŞEN GÜNEŞ'DEN

    6
    Bir okudum bitti deyip tek avazda yorumlanmasi güç bir eser.
    İcinde barındırdığı 4 karekterden ic sesimize uzanan devasa bir yolculuk.
    Bazen hasta oluyorsun bazen sarhos bazen öfkeden kan kusuyorsun bazense yanlizca yapayalnız.
    Bir uçtan bir diğerine yol alirken her karekterde kendine rast geliyorsun mutlaka.Ustelik bunları yaparken hep arkada sanatsal bir fonla adimliyor oluyorsun.
    Her bölümde rastladığın şey,bir bilinmeyeni sorgularken düşüncelerini saçma ötesine kadar varıp Ne Ne icin Ne kadarlarla öyküye yeniden dalıyorsun.
    Son olarak üsluplardaki ikilemler başta belirtmeliyim ki ömrümü yemisti ama her vurgu içime seslenişte etkenmiş.
    Sandığım dan fazla büyüsundeyim şu an. Olağanüstü döngüyle derinlerime uzandığı için kendisine ne kadar teşekkür etsem az Emre Karadağ ‘in.
    Elime gectiginden beridir neden okumadim erteledim diye de oturup sorgular şimdi kendimi beynim ((:
    Hersey icin burda olduğum icin kitap icin seni tanıdığım için.....
    Minnetarim Emre bey

    BAŞAK DOĞRUYOL'DAN

    6 Bitti mi?Bitti gibi mi yaptı?
    Delirmeye hazır mısınız?Saçma bir öyküye dalıp kendinizi kaybetmeye,bir solukta okumak istedikçe bitmesin diye sayfalarla bakışmaya ve zaten iflah olmaz bir deli iseniz derecenizi yükseltip huninizi büyütmeye... ;) Hazır mısınız?
    Evet sevgili Emre Karadağ'ın kitabı 6 ile tanışmaya çok hevesli iken veda etmeye niyetli değilim.
    Uzun bir yorum yapıp sizleri sıkmak istemem ama birkaç kelam etmeden bu kitabı okudum diye geçiştirmek de istemem.
    Saçmalıklarla dolu bir kitap. Ciddiyim.Saçma olduğu kadar çarpıcı,realist,sarsıtıcı,oturduğunuz yerden şöyle bir sallayıcı.
    Edebiyatı hiçbir zaman salt bağımsız bir sanat olarak görmedim.Sanatın her dalının birbiri ile bağlantılı olduğuna inanlardanım.
    Bu kitapta edebiyat,felsefe,müzik,resim,tiyatro,sinema.Hepsi var!Günlük hayatın realitesi,gerçek olmayacak kadar hayali kuramlar bir o kadar da kendinizi,ailenizi,seni,beni,onu,bizi bulabileceğiniz bir kitap!Uzun süre etkisi altında kalacağınızdan eminim
    Herkes okusun mu?Bence herkes okumasın.Kendine güvenmeyen ve 6 zamanı gelmeyen okumasın.Hazır olunmadan okunmayacak bir kitap.
    Derli toplu,aşk dolu,sakin bir kitap arıyorsanız da okumayın.
    6' yı sanırım kıskanıyorum ve kimse okumasın istiyorum :) Nacizane yorumuma göz gezdirirken size bir de arka fon müziği ayarladım.Malum 6 klasik müzik olmadan olmuyor ;)

    ASLAN NAZ'DAN

    Bir düşünün, her hangi bir konu için;
    “Aa öyle olduğunu hiç fark etmemiştim.” dediniz mi hiç?
    “Yaa öyle miymiş, hiç farkında değilim.” dediğiniz oldu mu?
    Peki ya “Bunca zamandır önünden geçiyorum şimdi fark ettim.” dediniz mi?
    Fark: ayırım demektir temel anlamda.Farklı olmak ise temel anlamdakinden kendini ayırmaktır.Ben farklı olmayı orijinallikle aynı anlamda kullanmaya çalışıyorum.Yani hiç kimsenin yapmadığını yapmak tek olmak, örnek olmak gibi.
    Emre Karadağ 6 da kendi deyimine göre saçma sapan hikayelerde farkı yakalamış.Farkı öyle bir yakalamış ki olayları bazen tualler üzerine resmetmiş, bazen de diojene somuş ne aradığını.Darvinle resmetmiş insanın nerden geldiğini, ha maymunu da ihmal etmemiş.Cenneti cehennemi ayağınıza getirmiş siz zahmete katlanmayın diye.Tanı ve tedavi de 6 da.Her kesimin bir parçası sayfalarda gizlenmiş bu gizi keşfetmek okuyucuya kalmış bir anlamda.
    6’nın ne anlama geldiğini de merak ediyorsanız 111. Sayfaya kadar sabretmeniz gerekecek.

    Sevgili Emre Karadağ; başarıyı yeni söylem ve farklarda yakalaman dilek ve temennilerimle.

    KAMİLE ÖZTEMEL'DEN

    SİNDİRE SİNDİRE OKUDUM VE BİTİRDİM...
    Öncelikle Yazar Emre Karadağ 'ın kalemine yüreğine sağlık.Tebriklerimi sunarım...
    Böyle bir kitabı yazmak gerçekten cesaret ister.Bana göre çok büyük bir başarı
    Gönül rahatlığıyla okunmasını tavsiye ederim...
    Şimdi 7 Bölümden oluşan kitaptan anladıklarımı bölüm bölüm kısaca özetleyeyim ;
    NEVROZ BÖLÜMÜ ; Anladığım kadarıyla iyi niyetle başlanmış bir evliliğin , sonradan babanın ilgisizliği ve annenin ( iletişimsizlikten ve içine kapanmasından ) Paranoya hastası olması sebebiyle huzursuz ve kopuk bir aileye dönüşmüştür..
    HİSTERİ BÖLÜMÜ ; Öyle bir ortamda hastalıklı bir ruh haliyle yetişen evlatlık kız kendi kafasından kendine göre bir dünya kurmuş orada yaşıyor...
    PARANOYA BÖLÜMÜ ; Annenin kendi iç dünyasındaki kendisiyle ve yaşadıkları ile çekişmesi...
    OBSESYON BÖLÜMÜ ; Babanın kendi hayal dünyasında kurguladığı sahnelerde yaşaması...
    İKİ BOYUTLU İNSAN ; Böyle bir ortamda büyümüş bir kızın ablasından etkilenerek gölgesi altındaki silik hayatı...
    HAYATIN ANLAMINI ARAYAN BÖLÜMÜ ; Yazarın , kainatın var olma sebebini tüm varlıkları konuşturarak araştırması...
    7 BÖLÜMÜ ; Sürekli 4 Kapıdan bahsedilen bir bölüm.
    İlk kapı ; insanın doğumu
    İkinci kapı ; Çocukluk ve gençlik çağı
    Üçüncü kapı ; Orta yaş ve yaşlılık çağı
    Dördüncü kapı ; Ölümün kapısı
  • 176 syf.
    Yazdıklarımı okuduktan sonra beni takip etmeyi bırakacak, tedavi olmamı önerecek ve engelleyecek okurlar olacaktır mümkün müdür? Evet hem de çok mümkün :)

    Deliliğin aşamaları, rütbeleri dönem dönem değişen ünvanları vardır. İnanmıyor musunuz? Benim yaşadığım yıllarda karşılaştığım olaylara verdiğim tepkileri anlattığım zaman farklı yıllarda farklı ünvanlara uygun görülerek deliliğin atladığım kademelerini bir dinleyin belki de hak verirsiniz:))

    Ortaokulda türkçe dersinde öğretmen en büyük hayalinizi kompozisyon olarak yazın ödevi verdiğinde; en büyük hayalimin bir aşiret reisinin ilk karısı olmak istediğimi yazınca ‘’ evladım sen deli misin böyle hayal mi olur’’ eleştirisi ile ilk delilik ünvanımı elde ettim ettim de öğretmenim hayalimin asıl amacının belki bu tür bir evlilik yaparsam evlendiğim adamın benden sonra ikinci, üçüncü hatta sıralamaları artacak evlilik yapmasına engel olmak için olduğunu sorma gereği bile duymadı.

    Güzide bir kentimizin gözde bir şubesinde meslekte ilk haftam. Yine çok revaçta olan bir üniversite kantininde gençlerin pullama, afişleme yapacakları ihbarının gelmesi üzerine çok çok gizli görevli olarak gençlerin kimlik tespitlerinin yapılabilmesi için kantinde yerimi aldım. Ellerinde afişlerle gelen öğrenciler, duvarlara afişleri yapıştırmak için benden yardım istediklerinde yardım ettiğim için görev bitimi amirimce ‘’ kızım sen deli misin, ne demek ben tuttum onlar yapıştırdı afişleri’’ fırçasının ardından öğrencilik sonrası mesleki delilik aşamama ulaştım. Tabii ki amirime ‘’ ya geçin bunları, tabii ki çocuklar YÖK ü de eleştirecek, okul yönetimini de . Hatta o kadar gizledim ki kendimi polis olduğumu kimse anlamadı ‘’ diyemezdim diyemedim :)))

    En afilli ünvanım bir türlü unutulmayan kademem ise (beni takibi bırakmanıza vesile olacak olan) ; evlendiğim adam, genç bir hatun ile fingirdeşiyor gerçi bir çok incelememde bu durumdan bahsettim sürekli tekrarı oluyor affola efendim. Adam hem fingirdeyeyim hem de evlilik bitmesin çabasında. Hatta birkaç kez Allah’ım çocukken en büyük hayalimi kabul mü ettin , adam aşiret reisi de değil ama diye kendimi tiye aldığım anlarım çok oldu. Nerede kalmıştım evet bir türlü boşanmaya yanaşmıyor, annesi yani o zaman ki kayınvalidem oluyor o da arabuluculuk yapmak için bizimle. Bir akşam tekrar sordum, ‘’ boşanma protokolünü imzalıyor musun anlaşmalı boşanmak için ‘’ dediğimde pis pis sırıtınca çektim silahı bomm !!! . Gerçi anlık bir refleksle yaralanmadan kurtuldu. Kendine gelince üstünü başını yokladı ki vuruldum da sıcağı ile anlamıyor muyum diye. Annesi hemen başladı oğluna yalvarmaya ‘’ oğlum ne olur boşan bu gelin deli deli’’ diye. Sonrasında geçirdiğim soruşturmalarda her ne kadar silahı temizlerken kazara patladı şeklinde ifade vermem istenilse de serde mertlik var dedim, teklif edilen ifadeleri reddettim ve olanı biteni anlattım. Sıktım hedef şaştı ama adam can korkusundan boşanmaya yanaştı.

    Boşanma bitti, ister istemez çevre de değişiyor dostluklar da. Evli olduğum dönemlerde ailece evime gelen meslektaşım başladı olur olmaz zamanlarda ‘’ sıkılırsan ara, gezmek istersen ara, bir çay içelim’’ telefonuma mesaj atmaya. Bunlar sadece burada yazabildiklerim . Cevap vermiyorum , görmezden geliyorum engelliyorum yok abicim adam manyak vazgeçmiyor. Dulsun artık eee potansiyel eğlence. Baktım olmuyor karısını çağırdım evime kahve içmeye asıl sebep muhabbet değil şikayet. ‘’ Bak dedim canım senin kocan haftalardır beni mesajla taciz ediyor, denk geliyoruz taciz ediyor, görevdeyiz taciz ediyor. Hatta mesajlarını silmedim bana yardım et lütfen bu iş mahkeme boyutuna varmadan’’ Kadın bin bir öfke ile ‘’deli misin nesin kadın kocam ben dururken seni ne yapsın adam yardım etmek istemiş sen kendini nimetten saymışsın’’ dedi ve yeni bir ünvan da ekledi deliliğime. O kadar zavallı idi ki kocası müdür ya müdür karısı olmadan yaşamaktansa, onursuz yaşarım daha iyi zihniyetinde olunca bu yaşadıklarım bir gün senin de başına gelir demedim demek istemedim.


    En son çalıştığım kadroda popüler bir parti meclis üyesinin bilmem neresinin kılı ağarmış , verilen kariyerinin haksız elde edilişi ile halen çapkınlık peşinde ; iş yerinde evraklarını tamamlarken asılması üzerine attığım tokat ile birkaç yer değiştirmeme sebep olan deliliğim oldu. Herkes bana yaptığım hareketin deliliğimden kaynaklandığını, adama hiç cevap vermememi duymazdan gelmemin çok daha akıllıca bir hareket olacağını söyledi de bir Allah’ın kulu ‘’yahu ellerine sağlık iyi yapmışsın ‘’ diyemedi.

    Sizce ben deli miyim, delirmiş miyim? İçimde yaşayan onlarca kadın hepsi de mi deli? Çocuk Ferah, memur Ferah, aldatılan Ferah, taciz edilen Ferah azıcık da olsa akıllı değil mi?
    Deli kadınları sevin dizeleri vardır bir çok şaire ait. Sevmeyin arkadaşım deli kadınları sevmeyin. Onlar ayak ve gönül bağı olan akıldan kurtulmuşken bir de siz yük olmak için uğraşmayın. Bırakın , onlar salya sümük ağlayan , iki cilve bir naz erkekleri kendilerine bağlayan , akıllı olduklarına inanan kadınlardan olmasınlar.
    Gerçeği görmemek değildir delilik. Gerçek şu ki gerçek, gerçekten çok acıtıyor...Bazı "an"lar var..ne unutmak mümkün ne hatırlamak kıymetli. Allah bu şekilde olaylara maruz kalan, sesini duyurmaktan korkan , tüm delirenlerin yardımcısı oldun..
    Yaşasın , deliren , deliliğin farkında olan tüm kadınlar.
    Keyifli okumalar.
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tüketiyoruz;
    Tükettikçe TÜKENİYORUZ!

    Kendimden geriye, sizden ileriye, Tyler’dan sonsuza, Chuck Palahniuk’ten günümüze. Sistemi eleştiren sistemin yazarına, sistemin içinde çifte kavrulmuş benden, tersten sistemsiz bir inceleme.

    Dövüş Kulübü=Biz, Biz=Hiç

    Hiçlikte doğmuş, hiçliğe gidiyoruz. Durup bir bakıyoruz, gördüğümüz tek şey, koskoca bir HİÇ!

    “Biz tarihin vasat çocuklarıyız. Çünkü televizyon izleyerek büyütüldük ve bir gün milyoner, film veya rock yıldızı olacağımıza inandırıldık, ama olmayacağız. Ve sadece bu gerçeği öğreniyoruz.”

    Sistemi eleştiren kitapları yazan yazarlar dahil, yazdıklarının tüketilmesi sonucunda bir kazanç ve ün sağlıyorlar. 1999 yapımı Dövüş Kulübü filminin bütçesi 63 milyon dolardır. Sistemi eleştiren kitabı beyazperde de insanlara aktarmak için bile, sistemin başrolüne en sistemsel para kazananlar başroldedir. Yani, sana kapitalist sistemin zararlarını anlatan kitabın, aslında tam bir kapitalizm koktuğunu söylüyorum. Çok sevdiğim bir kitap ve film ama gerçekler böyledir. Acıtır…

    Kapitalizmin damarlarımızda gezdiğini, ona direnmenin ya da onun hakkında masal anlatmanın bir mantığı olmadığı gibi, onunla ilgili akıl verenlerinde en büyük kapitalistler olduklarını aklınızdan çıkarmayın. Herkesin bir çıkarı vardır, o çıkar uğruna her şey yapılır. Kapitalizmi yıkıp yerine FreddieMercuryizm de getirseniz konu değişmez. Her zaman pasta payı, en baştakilerin olur. Bu sistemleri halk uğruna kullananlar olmadı mı, belirli oranda oldu. Lakin, o iş öyle olmuyor. İçeriden nemalanamayan herkes, çomak sokar. En temiz düşünceli lider, sistemin içinde ki çarkları beslemek zorundadır. Beslemez ise; Devrim’in karşısına her zaman Karşıdevrim çıkar. Ve bu oyun sürer gider…

    Hayal dünyası ile gerçekler arasında ki fark, 400km hızla giderken Lamborghini ile duvara çarpmak gibidir. Dışarıdan baktığınızda o araçtan sağ çıkacağınız düşüncesi vardır ama o araba sadece dünyevi maddelerden üretilmiş, özel bir kalkanı olmayan, lüks döşemesi ve özel tasarımından ibarettir. Duvara çarpar ve ikiye katlanır, parçalanır, patlar ve parçalarınız dahi bulunmaz. Kapitalizmin karşısında durmakta buna benzer. Hepimiz en büyük antikapitalistler olabiliriz lakin lafta. Neden mi lafta?

    Bu incelemeyi yazdığım bilgisayarım Amerikan malı, işletim sistemi Amerikan malı, yazıyı yazdığım program Amerikan malı, kullandığım fare Amerikan malı... Hepsi konforuma özel, özenle seçilmiş bir birleşimden ibaret. Kapitalizmin en kapitalist ülkesinin markasını kullanıyorum. Sözde Türk malı kullansam ne olur, ne değişir. Hiçbir şey. İçinde ki işlemci Amerikan malı, ekran Amerikan malı, Anakart Amerikan malı. Kapitalist düzen böyle bir şeydir. Sen istersin, onlar üretir. Onlar üretir sen alırsın. Sen alırsın onlar zenginleşir. Sonra bir bakmışsın hiç ihtiyacın olmayan şeyler almaya başlamışsın. Unutma, bu yazıyı okuyan sen, kapitalizmin doruklarında halay çeken ülkelerin markalarını kullanıyorsun.

    Her aldığın yeni şey, muhtemelen birinci derece de ihtiyacın olmayan şeydir. Kapitalist düzen, sen de olanın bir başka türünü sana sessizce aldırır. Hatta aynısını aldırmaktan geri durmaz.

    Şimdi Tyler Durden’a kulak verelim:

    "Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından, kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak.. Perdeler.. Halılar.. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur."

    Konfor alanı, sizin ölüm fermanınızdır aslında. Konforunuz varsa, daha fazlası için asla durmazsınız. Daima daha iyisi için çalışırsınız. Mesai yapar, canınız çıkana kadar çalışırsınız. Peki ne için, ortalama 240 Dolar maliyetle üretilmiş bir Iphone’a 1000 Dolar vermek için. Ülkemizde KDV’si ile birlikte "minimum" 8000TL’ye karşılık buluyor. Peki ne içinmiş, çok daha ucuza işinizi görecek olanı almak yerine, belki de kullanmayacağınız özelliklerle dolu ve o parayı hak etmeyen bir cihazı almak için. Peki ne için, gösteriş için.

    Hayat böyledir. Zaman; değecek olan şeylere değil, değmeyecek olan şeylere harcanır.

    Fight Club bir fenomendir. Sistem eleştirisi ile birlikte, bizim içimizde bulunduğumuz toplumu ve dünyayı eleştirir. Buna karşı seni hazırlar ve olman gereken şeye dönüşmeni sağlama çabası güder. Bu eleştiriyi okudukça, hepimizin hoşumuza gider. Bir sol yumruk yeriz, ardından sağ yumruk, sonra meşhur Aparkat!

    Aslında günlük hayatta gizlenen insanlar, kuralsızca ve dilediklerince istediklerini yapmak, kuralsızlığa karşı kuralların olduğu dövüş kulübüne içlerinde biriktirdikleri öfkeyi kusmak için gelirler, fakat; evrim kendisini tam tamamlamaz. Çok karıştı değil mi, sistemsizlik bile kendi içinde sistem doğurur diyorum!

    Sistemin içinde olup sistemi eleştirmek o kadar kolaydır ki, o sistemin içinde olup sistemi değiştirmek ise imkansıza yakındır. Dünya bir sisteme sahip olmasaydı, Saramago’nun Körlük kitabında ki her şey büyük oranda gerçekleşir, körler ülkesinde tek gözü olan kral olurdu. Tek gözü olmasa da aklını kullanan bir kör, diğer körlere hükmedecek bir yol bulurdu. Eşit doğmadık, eşit ölmeyeceğiz. Bir tek toprak altında eşit olacağız. O da kimisi gül ağacından tabutla iniyor yeraltına, kimisi çam ağacı. En iyisi mi şöyle diyelim, sadece çürüdüğümüzde eşit olacağız. Onun dışında, hepimiz bir sistemiz.

    Sistemle barışmak, onun zararlarını minimuma indirmek bir seçenektir. Sistemi çökertmek kaosa sebep olur. Kaos anarşizmi doğurur. Kargaşa herkesin bir baş olmasını, güçlünün güçsüze hükmetmesine olanak sağlar. The Walking Dead, çok uzak bir örnek olmasa gerek? Ne yazık ki insanlar doğası gereği, boyun eğmek ve itaat etmek zorundadır. İnsanlar kendilerine emir verilmesini ve denilen şeyleri yapmak isterler. Asla kendi başlarına bir şey yapmak için çaba sarf etmezler. Dünyanın %99’undan bahsediyoruz burada, %1lik kısmın hayalciliği, %99’un altında ezilmesindendir. Hayaller insanların sözde direncini ayakta tutar. Söz de direnç aslında tek bir parmak şaklatmasıyla yok olur. En iyi sistem sistemsizlik olmadığı gibi, olağan durumda ki sistemde değildir. Çünkü; duyduğumuz ve gördüğümüz şeylerden çok, duymadığımız ve görmediğimiz şeylerin itaati altında yaşarız.
    Sistem üzerine kendimden yeterince yazdım sanırım? Şimdi Kitap üzerinden sisteme bir göz atalım.

    Dövüş Kulübü bir başkaldırıdır. Neye? Her şeye!

    Bizler dünyanın ürettiği hiçbir mal değiliz, doğamız gereği biyonik değil biyolojiğiz. Düşünerek yaptığımız bir çok şey gibi düşünmeden yaptığımız bir çok şeye de gebeyiz.

    “Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.”

    Birçok insan tam olarak bu tanıma uyuyor. Bunlar distopik kitaplarda, zorla itaat eden insanların, zorla değil kendilerince hipnotize olmuş hallerini temsil ederler. Kalkarlar, işe giderler, çalışırlar, eve gelirler, yemek yerler, televizyon izlerler, propaganda ile beslenir, sistemin kölesi olurlar. Kendi bireysel istekleri yerine, sistemin kendileri yerine seçim yapmasına razı olurlar.

    “Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.”

    Son yıllarda tüketim çılgınlığı iyice arttı. İnsanların daha çok alması için değişik stratejiler geliştirildi. Blackfriday, Cybermonday, 12.12, 11.11, En uzun gece, vsvsvsvsv… İhtiyacımız olan şeyler yerine, hiç ihtiyacımız olmayan şeylerin üretilmesine sebebiyet verdik. Bu hiç ihtiyacımız olmayan şeyler satın alınmasa, bir başka ihtiyacımız olmayan şeyler üretilir miydi? Efendim? Cevap belli…

    Hayata geldiğinizden itibaren kendiniz olmaktan ziyade sistemin bir varlığı olursunuz. Kendini sistemin dışında tuttuğunu söyleyen insanlar gerçek değillerdir. Bunu yapmaları için, tamamen doğal koşullarda yaşamaları ve tamamen sanayi üretimi şeylerden arınmış olmalıdırlar. Kısacası ilk insanın yaşayış biçimine yaklaşması gerekmektedir. Yoksa bilmem kaç bin TL’ye alınmış karavan ile doğaya gidip, ben sistemi yendim demek tam olarak sisteme yenilmek hatta sistemin bokuna batmış olmak demektir. Net olarak diyebiliriz ki; sen kimi kandırıyorsun ULAN!

    Dövüş Kulübü’nün içeriği tam olarak bu yazdıklarımı barındırmaktadır. Kitabı okuduğunuzda içinizde sisteme karşı bazı öfke nöbetleri oluşacak, değişik triplere girecek, ben mi sistemden; sistem mi benden büyük göstereceğim diyecek gibi olacak, telefon, doğalgaz, elektrik faturalarını ödeyemediğini anladığınızda, otobüse binecek paranız, kalacak eviniz olmadığında gerçekleri anlayacak ve o eli indireceksiniz. Sistemin askeri olacaksınız.

    Bazı kitaplar gerçektir, yaşamı anlatır, doğrudur. Yaşamın içinde insanlar gerçeklerden uzak durur, günlerini yalana yakın şeyler üzerine kurarlar. Gerçeklerin acıttığı ve birçok düşünceyi ve hayali öldürdüğü doğrudur. Alt tarafı birkaç milyar insan hayalleri ile yaşıyor, umut dolu ponçik bir gelecek planlıyor. Bunlardan olmak kötü bir şey olmadığı gibi olmamakta kötü bir şey değildir. Bazen sadece renk değişir ama lacivertin raylar üzerinde giden, ara sıra peronlara gelirken sinyalizasyon sistemi sayesinde ayrılan, daha sonra yine aynı yolda aynı istikamette birleşen yaşamlarıyız.

    Çok yerine yeteri kadarı ile yaşamayı öğrenirsek, sistemi hissetme oranımız azalır. Varmış gibi ama yokmuş gibi yaşama sanatı. Daha azına razı olursan doruklarda hisseder, şemsiye ile tanışırsın, daha çoğunu istersen en tepeye ulaşsan dahi dibe vurursun.

    Tabi ki şunu da unutmamak ve Tyler’a kulak vermek lazım;

    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun.”

    Ve unutmadan sevgili okur…

    "Kıçına tüy takmak seni tavuk yapmaz"

    Saygılar benden…
    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Bol sistemli günler dilerim.

    Not: Şu incelemeyi okurken bile kaç kb kapitalist interneti harcadın acaba…
  • BH Şeytan ve Din
    Herkesin okumasını şiddetle tavsiye ediyorum...

    Velzevul yukarıya doğru bakarak:

    – Bu gürültü de ne? Ne oluyor orada? dedi. Küçük pelerinli şeytan cevap verdi:

    – Değişen birşey yok, eski tas, eski hamam.

    – Demek yine günah işleyenler var?

    – Hem de bir sürü.

    – Peki, adını ağzıma almak istemediğim o adamın dini ne durumda?

    Bu soru üzerine küçük pelerinli şeytan öyle bir sırıttı ki sivri dişleri göründü. Diğer şeytanlar da kıs kıs gülmeye başladılar.

    Küçük pelerinli Şeytan:

    – Bu din bize hiç engel olmuyor. Çünkü onlar gerçekte bu dine inanmıyorlar, dedi.

    Velzevul:

    – Canım, bu din, onları bizim şerrimizden korumuyormuydu? Hem o, kendini kurban ederek bu dini sağlamlaş-tırmamış mıydı? diye sordu.

    Küçük pelerinli şeytan kuyruğunu hızla döşemeye vurarak:

    – Ben bu dini yeni baştan işledim, dedi.

    – Nasıl işledin?

    – Öyle bir hale getirdim ki, insanlar onun dinine değil benimkine inanıyor ama onun adıyla anıyorlar.

    – Nasıl yaptın bunu?

    – Aslında kendiliğinden böyle oldu. Ben yalnızca destekledim o kadar.

    Velzevul:

    – Kısaca anlat, dedi.

    Küçük pelerinli şeytan başını önüne eğip, düşünüyormuş gibi yaparak anlatmaya başladı:

    – O korkunç olay, yani cehennemin yıkılışı başımıza gelip de sen bizi yalnız bıraktığın zaman, ben neredeyse hepimizin kökünü kazıyacak olan bu dinin yayıldığı yerlere gittim. Bu dine mensup insanların yaşantılarını görmek istedim ve gördüm ki bu din doğrultusunda yaşayan insanlar tam anlamıyla mutlu, bizim bu insanlara yaklaşmamız mümkün değil… Bunlar birbirine darılıp küsmüyor, kadınların cazibesine kapılmıyor, ya hiç evlenmiyor ya da bir tek kadın alıyor, mal-mülk edinmiyor, herşeylerini birbirleriyle paylaşıyor, üstlerine saldıranlara karşı kendilerini savunmuyor, kötülüğe iyilikle karşılık veriyorlardı. Öyle güzel yaşıyorlardı ki bu yaşayış diğer insanları onlara yaklaştırıyordu. Bu hali görünce ben, herşeyden ümidimi kestim ve oradan uzaklaşmayı düşünmeye başladım. Tam o sırada önemsiz gibi görünen bir şey oldu ve ben kalmaya karar verdim. Olay şuydu: Orada bulunan insanların bir kısmı sünnet olmanın zorunlu olmadığını, bir kısmı da sünnet olmanın şart olduğunu ve putlar için kesilen kurbanların yenilemeyeceğini söylüyordu. Ben her iki tarafa da, bu meselenin çok önemli olduğunu, Allah’a kulluk ile alakalı olduğu için davalarını sonuna kadar savunmaları gerektiğini fitlemeye başladım. Onlar da bana kandı ve tartışma büyüdükçe büyüdü, iki taraf da birbirine kızmaya başladı. O zaman onlara, davalarını doğruluğunu ispat-layabileceklerini telkin etmeye başladım. Gerçi hiçbir zaman mucizelerle bir davanın doğruluğu ispat edilemezdi. Fakat onlar, birbirlerine karşı haklı çıkmaya çalıştıkları için bana inandılar. Kimileri kendilerine ilahî haberler geldiğini, kimileri de İsa’yı gördüklerini söylüyordu. Hiç durmadan buna benzer birçok şey uyduruyor, farkına varmadan İsa’ya iftira ediyorlar, bu işi bizden daha iyi beceriyor-lardı. Sürekli olarak birbirlerini yalanlıyorlardı.

    İşler yolundaydı. Fakat bu müthiş aldatmacanın farkına varırlar diye ödüm kopuyordu. O zaman “kilise” diye bir-şey uydurmak aklıma geldi. Onlar ona inanınca rahatladım. Böylece cehennemin yeniden kurulduğunu ve bizlerin de kurtulduğunu anladım.

    Yardımcılarının kendinden daha akıllı olduğuna inanmak istemeyen Velzevul, sert sert:

    – O “kilise” dediğinde de ne biçim şey? diye sordu.

    – Kilise, yalanları Allah’a doğrulatan kurumun adıdır. Bu işi Allah’a dayanarak ve: “Vallahi bu şey doğrudur” diyerek yapar. Kilisenin en büyük özelliği yanılmaz olarak kabul edilmesidir. Kiliseye mensup insanlar da kendilerini yanılmaz gördüğü için ne kadar hata ederse etsin bunda diretirler. Kilise, Allah’ın kitabını doğru olarak anlamanın, Allah’ın seçtiği insanların söylediklerine uymakla mümkün olacağı düşüncesinden doğmuştur. Seçkin olduğunu iddia eden bu grup zamanla yetkilerini başka bir gruba devreder. Böylece bu grup da seçkin olmuş olur. Allah’ın kitabını güya sadece bu insanlar doğru anlar. Bunun böyle olduğuna hem kendileri, hem de başkaları inanır. Bu işi Allah’tan devraldıklarını söylerler. Böylece, kiliseye mensup olan şahıslar Allah’ın talebeleri sayılırlar. Bu mantığın bizim açımızdan faydası şudur: Kilise kendini bu şekilde tarif ettiği için söyledikleri şeyler ne kadar saçma olursa olsun, bunu savunmak zorunda kalıyorlar. Velzevul bunun üzerine:

    – Peki, kilise bu dini niçin bizim lehimize yorumluyor? dedi.

    Küçük pelerinli şeytan devam etti:

    – Çünkü onlar kendilerini Allah kitabının biricik yorumcuları görüyor, insanları da buna inandırıyor, böylece insanların kaderini belirleyen en yüce kurum oluyorlar. Bunun neticesinde havalara giriyor ve yoldan çıkıyorlar. Bunu gören insanlar onlara kızıp, düşman kesiliyorlar. Kilise düşmanlarına karşı zor kullanıyor, onları afaroz ediyor, ölüm cezasına çarptırıyor, diri diri yakıyor. İşte bu duruma düştükleri için dini, kendilerini haklı gösterecek şekilde yorumlamak zorunda kalıyorlar. Böylece de bizim menfaatimize çalışmış oluyorlar.

    Velzevul olanlara bir- türlü inanamıyordu:

    – Peki ama, bu din öyle sade, öyle açık bir dindi ki yorumlanmaya hiç ihtiyacı yoktu. Mesela şu hüküm nasıl yorumlanabilir: “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran.”

    Küçük pelerinli şeytan buna şöyle cevap verdi:

    – Bu iş için, benim öğrettiğim, çeşitli usulleri kullandılar. Bu meseleyi daha iyi anlatabilmek için önce size insanlar içinde anlatılagelen bir hikayeyi anlatayım: “Bir zamanlar bir iyi, bir de kötü büyücü varmış. İyi büyücü, bir insanı, kötü büyücünün şerrinden kurtarmak için, buğday tanesine çevirmiş. Kötü büyücü, birden bir horoz olup, tam taneyi yutacakmış ki iyi büyücü tanenin üzerine bir şinik buğday dökmüş. Böylece kötü büyücü aradığı taneyi bulamamış.” İşte onlar da benim öğütlerime uyarak, Allah’ın kitabının özü niteliğinde olan “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran” ayetini o hale getirdiler. Hak kitap olduğunu iddia eden 49 kitabı kutsal tanıdılar. Bu kitaplardaki her sözün Allah’a ait olduğunu söylediler. İşte bu şekilde, kolayca anlaşılan biricik gerçeğin üstüne yığın yığın sözde kutsal gerçekler serptiler. Bunların hepsini kabul etmek mümkün olmadığı gibi, bunların içinde, insanlara gerekli olan gerçeği bulmak da mümkün değildi. Gerçeği bulmak için uğraşanları da yakarak öldürüyorlardı. Bu, bin yıldır başarıyla uyguladıkları bir usul. Şimdilerde bu usulü terkettiler. Fakat yeni usulün de eskisinden geri kalır yanı yok. Artık, her ne kadar gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan insanları diri diri yakmıyorlarsa da hayatlarını öyle mahvediyorlar ki, foyalarını meydana çıkarmayı göze alanlara binde bir rastlanıyor. Uyguladıkları üçüncü usûl de şudur: Kendilerini kilise, dolayısıyla yanılmaz sayan bazı insanlar, istedikleri zaman, Kutsal kitapta söylenenlerin tam tersini söyleyebiliyorlar. Bu işin içinden sıyrılmayı da talebelerine bırakıyorlar. Mesela Kutsal Kitapta şöyle deniliyor: “Bir tek rehberiniz vardır, o da İsa’dır. Yeryüzünde hiç kimseye Rab demeyin. Çünkü sizin Rabbiniz bir tanedir. O da göklerdedir. Kimseye veli demeyin, çünkü sizin veliniz bir tanedir, o da İsa’dır.” Onlarsa şöyle diyor: “İnsanların rable-ri ve velileri yalnızca biziz.” Yine Kutsal Kitapta şöyle denilmektedir: “Dua etmek isteyince tek başına, gizlice dua et. Allah seni işitir.” Onlarsa: “Herkesin, tapınaklarda, şarkı ve musiki eşliğinde dua etmesi zorunludur” diyorlar. Yine aynı şekilde kitapta: “Asla yemin etmeyin” denilmiştir. Onlarsa insanların kendilerine boyun eğmesi için yemin etmenin gerekli olduğunu söylüyorlar. Yine kitapta: “Öldürmeyeceksin” ibaresi yer almaktadır. Onlarsa savaşta, mahkemede insan öldürülebileceğini, daha doğrusu öldürülmesi gerektiğini söylüyorlar. Yine kitapta: “Benim dinim ruhtur, hayattır. Ekmekle beslendiğim gibi onunla beslenirim” denilmektedir. Onlarsa şöyle diyorlar: “Şarabın içine ekmek doğranıp, bu ekmek parçalan üzerine belli dualar okununca ekmekten et, şaraptan da kan olur. Bu ekmeği yiyip, şarabı içmek ruhun kurtuluşa ermesi için gereklidir.”

    Küçük pelerinli şeytanın gözleri parlıyor, sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu.

    Velzevul bunları dinledikten sonra: “Çok iyi,” dedi ve gülümsedi. Onunla birlikte tüm şeytanlar da katıla katıla güldüler.

    Velzevul keyifli keyifli:

    – Demek dünyada eskiden olduğu gibi zina edenler, soyguncular, katiller var? dedi.

    Şeytanların mutlulukları yüzlerinden okunuyordu. Hepsi Velzevul’a bildiklerini anlatmak için can atıyordu. Bir tanesi:

    – Eskisi gibi değil, daha fazla, dedi. Bir diğeri:

    – Zina edenler cehennemdeki koğuşlara sığmaz oldu, diye çığlık attı.

    Üçüncüsü:

    – Şimdiki soyguncular eskilerine taş çıkartıyor, diye bağırdı. Dördüncüsü:

    – Katillere odun yetiştiremez olduk, dedi. Velzevul:

    – Hep bir ağızdan konuşmayın. Kime sorarsam o cevap versin. Zina işlerine kim bakıyorsa çıksın anlatsın bakayım. Birçok kadınla ilişkiye girmeyi, kadınlara şehvetle bakmayı yasak eden o adamın ümmetine bu işi nasıl yaptırıyorsunuz? diye sordu.

    O an, çatlak yüzlü, boyuna birşey çiğneyen sulu ağızlı, kadını andıran bir şeytan kıçı üstünde sürünerek öne doğru çıktı ve:

    – Ben, dedi.

    Sonra dizlerini bükerek oturdu, başını yana eğdi, ucu püsküllü kuyruğunu sallayarak, ince bir sesle anlatmaya başladı:

    – Bu işi senin cennette kullandığın o eski usulle ve de kilise usulüyle yapıyoruz. Bu işi kilise usulüne göre şöyle yapıyoruz. Gerçek evlilik bir kadınla erkeğin birleşmesi olmasına rağmen bunun böyle olmadığını söylüyoruz. Gerçek evlilik, güzel elbiseler giyip, bu iş için düzenlenmiş büyük bir binaya giderek, orada bu iş için özel olarak hazırlanmış başlıklar giymek, şarkılar eşliğinde bir masanın etrafını üç defa dolaşmaktır, diyoruz. Gerçek evliliğin böyle olması gerektiğini telkin ediyoruz. Buna kanan insanlar, bu şartları taşımayan birleşmenin, kendilerini bağlamadığını, yalnızca bir zevk veya sağlık açısından giderilmesi gerekli bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Bunun için son derece umursamaz bir şekilde bu işe kendilerini kaptırıyorlar. Efendim! Cennette uyguladığınız, yasak meyve ve merak usulünü de kullanarak çok parlak başarılar elde ettik. İnsanlar yüzlerce kadınla düşüp kalktıktan sonra, yine namusluca evlenebileceklerini düşünerek evleniyorlar ama sapıklık içlerine işlediği için aynı şeyi kilise evliliğinden sonra da devam ettiriyorlar. Sonra bu kilise evliliği kendilerine biraz sıkıcı gelince küçük bir masa etrafında ikinci defa dönüyorlar ve ilk evlilik böylece hükümsüz sayılıyor.

    Kadını andıran şeytan bunları söyledikten sonra sustu. Ağzını dolduran salyaları kuyruğunun ucuyla silerek başını öbür tarafa çevirip, gözlerini Velzevul’a dikti.

    Velzevul: “Bunun çok sade ve çok güzel bir usul” olduğunu söyledikten sonra: “Peki soyguncalara kim bakıyor,” dedi.

    O an, kıvrık boynuzlu, pala bıyıklı, kocaman pençeli, iri yarı bir şeytan ileri doğru çıkarak:

    – Ben, dedi.

    Bunun üzerine Velzevul dedi ki:

    – Cehennemi yıkan o adam, insanlara gökteki kuşlar gibi yaşamayı öğütlüyor, gömleğinizi alana kaftanınızı da verin, diye buyuruyor; insanın kurtuluşu için malını mülkünü dağıtması gerekir diyordu. Bu sözleri işiten birini nasıl soygunculuğa sürüklüyorsunuz?

    Pala bıyıklı şeytan, çalımlı çalımlı konuşmaya başladı:

    – Biz bunu sizin Saul’un kral oluşunda uyguladığınız usulle yapıyoruz, insanlara birbirlerini soymamaları gerektiğini değil de birisinin kendilerini soymasına ses çıkarmamaları gerektiğini aşılıyoruz. Yalnız bizim usulümüzün yeni bir yönü var. Biz soyguncunun rahat rahat insanları soyabilmesi için onu kiliseye götürüyoruz, başına bir şapka geçiriyoruz, vücudunu zeytin yağıyla yağlıyor. Allah ve İsa adına yağlanan bu adamı kutsal kişi ilan ediyoruz. Böylece kutsal sayılan bu soyguncu insanları istediği gibi soyuyor. Tabii bu işi yalnız yapmıyor, yardımcıları, yardımcılarının yardımcıları halkı soymada ona yardım ediyorlar. Ayrıca

    kimi yerlerde, çalışmayan azınlık, kanunlar çıkararak, yağlanmadan da çalışan çoğunluğu soyabiliyor. Böylece soygunculuk tıpkı yağlananların ülkesinde olduğu gibi, yağ-lanmayanların ülkesinde de sürüp gidiyor. Efendim sizin de gördüğünüz gibi kullandığımız usul aslında eski bir usul. Fakat biz bu usûlü daha genel, daha gizli, daha yaygın ve daha sürekli bir hale getirdik. Bu usul daha genel çünkü, insanlar eskiden kendi iradeleriyle seçtikleri adama boyun eğiyorlardı. Şimdi kendi seçtikleri bir adama değil rastgele birine boyun eğiyorlar. Bu usûl daha gizli çünkü, artık soyulanlar vergiler, özellikler de vasıtasız vergiler yüzünden soyguncuların yüzlerini görmüyorlar. Bu usul daha yaygın çünkü; Hristiyan milletler yalnızca kendi adamlarını soymakla kalmayıp bir sürü usûllerle, özellikle de Hristiyanlığı yaymak bahanesiyle, tüm yabancı milletleri soyuyorlar. Şimdi bu yeni usûl, kamu ve devlet borçlan sistemi sayesinde daha yaygın bir hale geliyor. Şimdi yalnızca yaşayan insanlar değil, gelecek nesiller de soyuluyor. Bu soyguncular kutsal kişiler olduğu ve insanlar onlara karşı gelmeyi göze alamadıkları için bu usûl daha sürekli ve kalıcı oluyor. Baş soyguncu bir defa zeytinyağı ile kalıcı oluyor. Baş soyguncu bir defa zeytinyağı ile yağlandı mı insanları istediği zaman, istediği kadar soyabiliyor. Bir keresinde bu yöntemin gücünü denemek için Rusya’da aptal, cahil ve kötü kadınları birbiri ardısıra tahta geçirdim. Bu kadınların kanunlara göre hiçbir sultanlık hakkı olmadığı gibi aynı zamanda ahlaksız ve katildiler. Fakat yağlanmış oldukları için, aynı durumdaki diğer kadınları cezalandırdıkları gibi onları cezalandırmadılar. Burun deliklerini yırtmadılar, otuz yıl boyunca onlara kölece boyun eğdiler. Onların sayısız aşıklarının, kendi mallarını mülklerini ve de hürriyetlerini çalmalarına hiç ses çıkarmadılar. Öyle ki açık açık yapılan soygunculuklar, yani kese, beygir, elbise çalmak gibi şeyler, makam-mevki sahibi insanların kanun yoluyla yaptıkları soygunculuklar yanında solda sıfır kaldı. Bu şekilde soyguncuların ceza görmemesi ve bu işin çok kolay olması yüzünden insanların başlıca ülküsü soygunculuk oldu ve soyguncular kendi aralarında “Sen daha çok soydun, ben daha az soydum” diye savaşır hale geldiler.

    Velzevul: “Çok güzel. Peki adam öldürme işi ne durumda, bu işe kim bakıyor?” diye sordu.

    O anda ağzından dişleri fırlamış, sivri boynuzlu, kalın kuyruklu, kankırmızı yüzlü bir şeytan ileri çıkarak:

    – Ben, dedi.

    – Söyle bakayım. “Kötülüğe kötülükle karşılık verme, düşmanlarını sev” diyen adamın ümmetini nasıl katil yapıyorsun?

    Kankırmızı şeytan cırtlak bir sesle cevap verdi:

    – Bu işi eski usulle yani insanlardaki açgözlülük, çekişme, tiksinme, intikam ve böbürlenme duyguları uyandırarak yapıyoruz. İnsanların öğretmenlerine, adam öldürenlerin, herkesin gözü önünde öldürülmeleri gerektiğini telkin ediyoruz. Bu usel başlangıçta bize çok katil vermiyor ama sonrası için çok sayıda katil hazırlıyor. Bize en çok katil sağlayan, kilisenin yanılmazlığını, Hristiyan evliliğini, eşitliği yayan yeni mezhebin hükümleridir. Kilisenin yanılmazlığı hükmü eskiden bize pek çok katil sağlardı. Kendilerini yanılmaz kilisenin üyeleri sayan insanlar, dini kendi yorumlarına ters yorumlayan insanların halkı baştan çıkardığını, buna göz yummanın bir cinayet olacağını, bunun için de bu gibi insanları öldürmenin sevap olduğunu söylerlerdi. Böylece yüzbinlerce insanı yakarak öldürürlerdi, işin komik tarafı, gerçek dini anlamaya başlayan, bizim baş düşmanımız olan bu insanlar şeytanların uşağı olarak nitelenir. Oysa ki insanları diri diri yakan, bu şekilde Allah’ın emrini yerine getirdiklerini sanan, bu kutsal (!) kişiler, bizim en sadık uşaklarımızdır. Şimdilerde ise bize en çok katil sağlayan Hristiyan evliliği ve eşitliği inancıdır. Hristiyan evliliği en başta bize, karı-kocanın birbirlerini ve çocuklarını öldürmelerini sağlıyor. Bu şekilde evlenen çiftler, birbirinden sıkılınca birbirlerini öldürüyor. Kilise evliliğinin haricindeki birleşme evlilik olarak kabul edilmediği için, kadınlar da bu birleşmeden meydana gelen çocuklarını öldürüyor. Bu tür öldürmeler, her zaman görülebilen öldürmeler artık, insanların eşitliği hükmünden kaynaklanan cinayetler ara sıra olur, ama bir olursa tam olur. Bu hükme göre insanlar kanun önünde eşittir. Sömürülen insanlar bunun yalnızca soyguncuların insanları daha kolay soymaya yaradığını, kendilerine bu imkanı vermediğini anlayınca öfkelenip soygunculara saldırıyorlar. İşte o zaman karşılıklı cinayetler başlıyor, bir anda binlerce insan ölüyor.

    – Ya savaştaki öldürmeler? insanları kardeş sayan, düşmanlarınızı sevin, diyen o adamın ümmetini buna nasıl sürüklüyorsunuz?

    Bu soru üzerine kankırmızı yüzlü şeytan sırıttı. Ağzından alev püskürterek, kaim kuyruğunu keyifli keyifli sırtına vurdu:

    – Bu işi şöyle yapıyoruz: Her .millete, kendisinin yeryüzündeki milletlerin en üstünü olduğunu aşılıyoruz. Almanlar: “Deutschland über alles”* diyor, her millet (Fransa, ingiltere, Rusya) “Biz en üstünüz” diyor. Böylece her millet, diğer milletlere kendilerinin hükmetmesi gerektiğine inanıyor.

    * Biz en üstünüz

    Herkes böyle düşündüğü için her ülke, kom-şususun tehlikeli olabileceğinden korkuyor ve savunma hazırlıkları yapmaya başlıyor. Bir tarafın savunmaya hazırlandığını gören öbür taraf daha fazla hazırlık yapıyor. Artık öyle bir hale geldiler ki, bizlere “katil” diyen o adamın dinine inanan tüm insanların belli başlı işi insanları öldürmek ve bunun için hazırlıklar yapmak.

    Velzevul biraz sustuktan sonra: “Bak, bu zekice bir buluş,” dedi. “Peki, yalanı yutmayan bu bilgin insanlar nasıl oldu da, kilisenin dini bozduğunu görüp, onu aslına döndürmediler?”

    O anda pelerinli, düz yassı alınlı, elleri ve ayakları ipince, kepçe kulaklı, mat siyah tenli bir şeytan ileri doğru çıkıp, kendine güvenen bir eda ile;

    – Bunu yapmaya güçleri yetmez, ellerinde böyle bir imkan yok, dedi.

    Pelerinli şeytanın çalımından hoşlanmayan Velzevul sert sert:

    – Niçin, diye sordu.

    Pelerinli şeytan Velzevul’un sert ve bağırarak konuşmasına hiç kulak asmadı. Telaşsız bir şekilde, diğer şeytanlar gibi diz çökerek değil de bağdaş kurarak oturdu. Sonra hiç kekelemeden, yavaş yavaş, ölçülü bir üslupla konuşmaya başladı:

    – Bunu yapabilmeleri mümkün değil, çünkü ben onların dikkatlerini bilmeleri gereken şeylerden uzaklaştırıyor, hiçbir zaman gereği gibi öğrenemeyecekleri lüzumsuz bilgiler üzerine çekiyorum.

    – Bunu nasıl beceriyorsun?

    – Bunu yer ve zamana göre çeşitli şekillerde yapıyorum.

    Eskiden teslisle ilgili ayrıntılar, isa’nın soyu sopu, özellikleri, Allah’ın sıfatları gibi meseleleri bilmenin çok önemli olduğunu onlara telkin ediyordum. Onlar da bu meseleler üzerinde uzun uzun düşünüyor, tartışıyor ve birbirine küsüyorlardı. Bu konular onları o kadar oyalıyordu ki, ne nasıl yaşadıklarına bakıyorlar, ne de İsa’nın hayatın anlamı hususunda söylediklerini düşünüyorlardı. Sonunda herşeyi birbirine karıştırdılar. Öyle ki ne söylediklerini kendileri bile anlamaz oldular. Sonra ben onlara, bin yıl önce Yunanistan’da yaşamış Aristo adlı bir adamın düşüncelerinin, öğrenilmesi gereken çok önemli şeyin altın yapmaya yarayan taşı, tüm hastalıkları iyi eden, insanları ölümsüz kılan iksiri bulmak olduğunu söyledim. En bilgeleri bile kafalarını bunlara yormaya başladı. Bunlarla ilgilenmeyen kişilere de en mühim meselenin dünyanın mı güneş etrafında, yoksa güneşin mi dünya etrafında döndüğünü bilmek olduğunu telkin ettim. Dünyanın güneş etrafında döndüğünü öğrenip, dünyanın güneşe kaç milyon verst uzakta olduğunu hesap edince çok sevindiler. Yıldızların sonsuz olduğunu, bunlar arasındaki mesafelerin hesaplanmakla bitmeyeceğini, bu gibi şeyleri bilmenin hiçbir faydası olmadığını bildikleri halde bunları çözebilmek için daha büyük bir azimle çalışmaya başladılar. Ayrıca onlara sonsuz sayıda olan bitki ve hayvanların nasıl meydana geldiğini bilmenin çok büyük bir öneme sahip olduğunu öğütledim. Gerçi bunları bilmek onların bir işine yaramazdı. Bitki ve hayvanlar da yıldızlar gibi sonsuz olduğu için bunları tam olarak bilmeleri mümkün değildi, ama onlar olanca kuvvetlerini bu gibi şeyleri bilmek için harcıyorlardı. Bu soruların birisini çözdükleri zaman karşılarına daha çok soru çıkıyor, bu da onları çok şaşırtıyordu. Gerçekte, bilmedikleri şeylerin alanı gittikçe artıyor, araştırılan hususlar daha karmaşık bir hal alıyor, bu araştırmalar neticesinde elde edilen bulguların hayata uygulanamazlığı gittikçe daha çok artıyor ama onlar yine de hiç yılmıyor, uğraşılarının önemli olduğuna yüzde yüz inanıyorlar. Sadece zenginlerin eğlencesine veya yoksulların daha yoksul olmasına yarayan bu bilgileri araştırmaya, yazmaya, bastırmaya, tercüme ettirmeye devam edip duruyorlar. Bütün bunlara ilaveten, onların işine yarayacak biricik şeyi; İsa’nın öğrettiği hayat prensiplerini anlamasınlar diye onlara, peygamberlerin hayatın kanunlarını bilemeyeceklerini, tüm dinlerin boş bir inanç ve yanılma olduğunu, hayatın kanunlarını bilebilmenin tek yolunun, benim uydurduğum, insanların yaşayışını inceleyen sosyoloji bilimiyle mümkün olabileceğini aşılıyorum. Onlar da isa’nın dini doğrultusunda yaşayacakları yerde, insanların yaşantılarını öğrenmekle, bundan birtakım prensipler çıkarmakla uğraşıyor, daha iyi yaşamak için bu uyduruk şeylerin kendilerine yeteceğini sanıyorlar. Onlara, yanılgıları daha bir artsın diye kiliseye benzer birşey daha telkin ediyorum.

    Diyorum ki: “Bilginin bilim temeline oturtulması lazımdır.” Onlar da tıpkı kilise gibi, bilimi de yanılmaz sayıyorlar. Kendini bilim adamı gören kimi adamlar, bilimin yanılmazlığına inandığı için, söyledikleri lüzumsuz ve çoğunlukla saçma olan bu budala sözleri mutlak gerçekler olarak ilan ediyorlar.

    işte bu yüzden şunu kesin olarak söyleyebilirim: Bu adamlar, benim uydurduğum bilime kul köle olduğu müddetçe, bizleri az kalsın yok edecek olan o adamın dinini hiç bir zaman anlamayacaklar.

    Velzevul: “Mükemmel! Teşekkür ederim. Hepiniz mükafaatı hak ettiniz, sizleri gereği gibi ödüllendireceğim,” dedi.

    O anda, geri kalan renk renk, irili ufaklı, eğri bacaklı, şişman ve sıska şeytanlar:

    – Bizleri unuttunuz efendim, diye bağrışmaya başladılar. Bunun üzerine Velzevul:

    – Ya sizler ne yapıyorsunuz? diye sordu. Hepsi birden ileri çıkarak şöyle bağrıştılar:

    – Ben teknik gelişmeler şeytanıyım.

    – Ben iş bölümünün.

    – Ben taşıt ve ulaştırmanın.

    – Ben kitap baskıcılığının.

    – Ben güzel sanatların.

    – Ben tıbbın.

    – Ben kültürün.

    – Ben eğitimin.

    – Ben ahlakın.

    – Ben uyuşturucu maddelerin.

    – Ben hayır işlerinin.

    – Ben sosyalizmin.

    – Ben feminizmin.

    Velzevul bu gürültü karşısında:

    – Hep bir ağızdan konuşmayın, diye bağırdı. Sonra teknik ilerlemeler şeytanına dönerek:

    – Sen ne iş yapıyorsun, diye sordu.

    – Ben, insanlara, birçok yeni şeyi ne kadar çabuk yaparlarsa kendileri için o kadar iyi olacağını telkin ediyorum. Böylece insanlar, hayatlarını, yapanların hiçbir işine yaramayan, diğer insanların da satın alması mümkün olmayan çeşit çeşit şeyler yapmak için harcıyorlar. Bu şeylerin üretimi gün be gün artmaktadır.

    Velzevul daha sonra iş bölümü şeytanına dönerek:

    – Peki, ya sen, diye sordu.

    – Ben, insanlar değil de, makineler daha hızlı üretim yaptığı için onlara insanların makineleşmesinin gerektiğini telkin ediyorum. Onlar söylediğimi yapınca da, makinele-şen insanlar kendilerini bu hale getirene düşman oluyorlar.

    Velzevul:

    – Bu da güzel, dedikten sonra taşıt ve ulaştırma şeytanına dönerek:

    – Ya sen, diye sordu.

    – Ben, insanlara bir yerden başka bir yere çok çabuk varmanın kendileri için daha iyi olacağını telkin ediyorum. Onlar da bulundukları yerde hayatlarını düzenleyecek yerde bol bol yer değiştirip, vakit kaybediyorlar. Saatte 50 km, hatta daha fazla hız yapabildikleri için havalarından yanlarına yaklaşılmıyor.

    Velzevul ona da iltifat etti.

    Sonra kitap baskıcılığı şeytanı ileri çıkıp, işinin dünyada yapılan bir sürü iğrenç ve budalaca işleri elden geldiği kadar çok sayıda insana yaymak olduğunu söyledi.

    Daha sonra güzel sanatlar şeytanı işinin, insanları avutmak, yüce duygular uyandırmak bahanesiyle onları kötülüğe sevketmek olduğunu söyledi.

    Ardından tıp şeytanı, işinin, insanlara kendileri için en önemli şeyin sağlık olduğunu, herkesin her şeyden önce sağlığı için kaygılanması gerektiğini, telkin ederek onları sürekli bu şekilde oyalamak olduğunu söyledi.

    Kültür şeytanı, diğer şeytanların idare ettikleri tüm işlerin insanı mutlu kılacak şeyler olduğunu, bunlardan faydalanan kişilerin üstün insan olacağını onlara telkin ettiğini anlattı.

    Eğitim şeytanı, insanlara, kötü yaşayarak, hatta iyi yaşamanın ne demek olduğunu bilmeyerek çocuklarına iyi yaşama yolunu öğretebileceklerini telkin ettiğini açıkladı.

    Ahlak şeytanı, kendileri kötü oldukları halde, kötü insanları nasıl yola getireceklerini onlara öğrettiğini izah etti.

    Uyuşturucu maddeler şeytanı insanların, kötü yaşantının verdiği acılardan kurtulup iyi yaşamaya çalışmalarını engellediğini, onlara şarap, esrar, tütün, morfin gibi maddelerle kendilerini uyuşturmanın daha doğru olduğunu öğrettiğini söyledi.

    Hayır işleri şeytanı insanları yüce bir toplum düzeni adına kandırdığını, böylece sınıflar arasında düşmanlık başlattığını söyleyerek övündü.

    Feminizm şeytanı kadın ve erkek arasına ayrılık ve düşmanlık soktuğunu söyledi.

    O sırada öbür şeytanlar da Velzevul’a doğru sürünerek:

    – Ben konfor şeytanıyım! Ben moda!… diye ciyak ciyak bağırışıyorlardı.

    Tüm bu söylenenlerden sonra Velzevul:

    – İnsanların hayat görüşü yanlış olunca, aleyhimizdeki herşeyin lehimize döndüğünü bilmeyecek kadar beni aptal mı sanıyorsunuz, diye bağırdı.

    Sonra kahkahalarla gülerek:

    – Yetişir. Hepinize teşekkür ederim, dedi.
  • 'Sen yokken, yani sen evde aşk acısıyla, bittikçe altüst edilen bir kum saati gibi damla damla tükenirken, bu insanların hepsi yaşamaya devam ediyorlar. Elektrik faturası yatırıyorlar, sinemaya gidiyorlar, araç muayenesi yaptırıyorlar, kat karşılığı arsa için müteahhitlerle pazarlık ediyorlar, arabalara, dolmuşlara, teknelere, trenlere biniyorlar, konuşuyorlar, gülüyorlar, kavga ediyorlar, ter kokuyorlar, ayakkabı boyatıyorlar… Bir sen yoksun içlerinde ve bunun farkında bile olmuyorlar. Seni bu hale koyan bile onların arasında dolaşıyor, yaşıyor, ediyor ama sen evde oturmuş, dünya durdu sanıyorsun. “Ben çok yoruldum, biraz ara verelim mi?” dediğinde onlar da mola verdi sanıyorsun. Öyle olmuyor ama. Geç kalırlarsa, hayatta yer kalmayacakmış gibi can havliyle sokaklara koşuyorlar, yaşıyorlar. Uzun süre evden çıkmayınca dışarıdaki ademoğlu kalabalığını kabul etmek zor geliyor iste bu yüzden. Önce hepsini yabancılıyorsun, sonra her birini bir zamanlar bir yerlerde tanımışsın da unutmuşsun gibi gelmeye başlıyor. Öyle bakıyorsun yüzlerine tek tek, bir şeyler arar gibi…'
  • Bağırıyordu avaz avaz. Empati yoksunu herif, ne anlarsın sen kadın ruhundan. Gözlerimi açtım, sarı bir gülün içindeydi kafası. Sinirli sarı bir gül. Uçarak yaklaşmaya çalıştım. İtiyordu sesiyle beni. Nerede olduğumu anlayamadan gözden kaybetmiştim., ama sesi hala kulaklarımda yankılanıyordu. Bir şarkı vardı, kayıp bir şarkı- ya da kayıp olması gerekiyormuş da sanki benim kulağıma saklanmış. Uyanmadan önce son hatırladıklarım bunlar, yardımcı olabilecek misiniz peki bana?

    İlk defa böyle bir rüyayla karşılaşıyorum. Yüzüne daha dikkatli bakıyorum. O eski zaman insanlarına övgü vakur bir hali var, ser verip sır vermeyen. Böyleleri gelmez normalde bana, en yakınlarına bile anlatmazlar kafalarındakilerini, rüyalarını aktarmak şöyle dursun. Paraya ihtiyacı var kuşkusuz, ama o gözler içeri almıyor ki bir türlü.

    Başka bir şey yok değil mi, zaman kazanmam lazım , anlamalıyım karşımdakinin kim olduğunu. Yok, sadece -önemli mi bilmiyorum- uyanınca başım çatlıyor genelde, susuz kaldığımdan herhalde, rüyadayken olduğu gibi. Nereden bileyim ben önemli mi , değil mi- doktor muyum ben? Hiç bir ayrıntıyı gözden kaçırmamamız gerekiyor, ama ilk önce bana güvenmelisiniz. Anladığım kadarıyla ilk defa böyle bir yere geliyorsunuz ve bir parça çekingenlik var. Ama emin olun tek amacım size yardım etmek, hem ruhsal, hem de mali olarak. O yüzden biraz rahatlamanız gerekiyor önce. Kendinizi bırakmanız lazım. Ulan, kasıyor herif kendini. Giremedim hala. Sanki paraların yerini söyleyecek piç.

    Ne yapmam gerek, bırakmak istiyorum ama işte daha önce yaşamadım ki böyle bir şeyi. Bakın Timur Bey, Timur'du, di mi? Ben hayatımı böyle rüyalara adamış birisiyim, bir yerden duymuşsunuz bunu bana geldiğinize göre. Üstelik sizi bunlardan kurtarmak için ödeme bile yapıyorum, ama işbirliğiniz olmadan bunu gerçekleştiremem farkındaysanız. İsterseniz biraz kendinizden bahsedin. Daha iyi hissedersiniz belki

    Aslında hiç düşünmediğim bir şeydi buraya gelmek, eşim ikna etti- Meltem, kendisi sizi internetteki arkadaşlarından duymuş. Israr etti epey, kadın kısmı çok meraklı böyle şeylere. Yani öyle demek istemedim elbette. İstemezsin tabi. Yani sizin yaptığınız işe saygım var tabi ama ne bileyim benim gibi birisine göre değil fazla, hem böyle bir şey yapıp üstüne para almak, kim olsa şüpheye düşer biraz. Ben de gelmeyecektim ama rüyalar dayanılmaz hale geldi artık. Meltem de tehdit etti sonra. Neyse, ayrıntıya girmeyeyim ben daha fazla. Yavaş yavaş gevşiyor, galiba birazdan girebileceğim. Anladım Timur Bey, burada yaptığımız şey tamamen empatik yeteneklerin geliştirilmesi ile ilgili, o rüyadaki gibi değil ama, işte ikimiz de kazanıyoruz işin sonunda, siz o rahatsız rüyalardan kurtuluyorsunuz, bense... işte ben de kendimce bir şeyler öğreniyorum diyelim. Hazırsanız başlayalım, konuştuğumuz miktar yolculuk bittikten sonra hesabınıza yatacak. Buradan sonra uysallaşıyor hepsi. Yavaş yavaş, evet. Bağıran Meltem miydi Timur Bey? Hatırlamıyorsunuz demek. Peki bir fotoğrafı var mı yanınızda, yolculuk sırasında lazım olabilir belki. Tamamen kaybolmak istemem. Nasıl mı olacak, sizi ayrıntılara boğmak istemiyorum. Tamamen güvenli olduğunu bilmeniz yeterli. Ve bir daha görmeyeceksiniz o rüyaları, emin olabilirsiniz.

    İnandı hepsi gibi, buraya geldikten sonra ne yapacaktı ki başka. Birazdan bulanıklaşacak görüşünüz, sonra gri bir uykuya dalacaksınız. Ben de aynı anda sizin uykunuza gireceğim. Sorununuzu anlayıp çözmeye çalışacağım. Söylediğim gibi bunlar olurken hiç bir şey hissetmeyeceksiniz. Gri olacak her yer, gri ve boş. Sizin yerinize o dönemi ben yaşayacağım. Bakın kapanmaya başladı bile göz kapaklarınız. Nihayet, az uğraştırmadı adam. Bakalım ne varmış burada.

    Girmek de zor oldu buna ya, zorlu çıktı gerçekten herifçioğlu, bulanık hala her yer - nerede adam, ha, köşede sızmış. Ne kokuyor burada, kükürt galiba. Zaten garipti anlattığı rüya da. Değişik şeyler iyi oluyor neyse ki. En son gelen kadında aptal soyut şeylerle uğraşmıştım bütün gece. Çaydan nehirler nedir ya, çay manyağı olmuş herkes. Görüş hafiften açılmaya basladı. 3 dakika oldu, kayıt cihazını çalıştırmam gerek artık.

    Etrafta pembe bir sis var, hayır bir duman. Kükürt kokusu içinde yavaş yavaş yürüyorum. Yer çekimi yok gibi, istersem uçabileceğim. Deniyorum , evet havadayım, ama yükseldikçe küçülüyorum karınca gibi sanki. Aşağıya inebilir miyim peki, evet aşağıda kendi halimdeyim galiba. Perspektif tabanlı bir dünya galiba burası, insan rüyalarda oyalanınca bolca kendi jargonunu oluşturmaya başlıyor. Küçük olmayı yayan olmaya tercih ediyorum ve başlıyorum etrafa yukarıdan bakmaya .

    Pembe dumanın üstünde klasik mavi gökyüzü var - güneş ay ikisi de görünüyor. Bir de Mars olduğunu düşündüğüm başka bir gezegen ya da cisim var burada. Aşağıya bakıyorum pembeliğin arasında bir boşluk var, gerçekten büyük görünüyor yukarıdan buradakiler- canlılar var burada evet, insan olabilir mi bilmiyorum. Sanki gözlük takmam gerek. Marsa kaçak bir bakış atıp aşağıya doğru iniyorum, indikçe küçülüyor canlılar, ben gözlüklü oluyorum belli bir irtifada - net olarak görüyorum artık. Net ve küçük. Hemen hepsi karınca, yada karınca boyutunda insanlar. Ben iniyorum yanların , çok küçükler görmek için - ezmemeyi başaramıyorum bir türlü tekrar uçuyorum mecburen, havalanırken bir şarkı söylemeye başlıyorlar. İyice yükselene kadar anlamıyorum ama ne olduğunu şarkının.

    Adamın bahsettiği kayıp şarkının bu olduğunu anlıyorum sonunda. Anladığım anda şarkının ismini unutuyorum, dilimin ucunda dolaşıyor isim, sonra kaçmaya başlıyor benden. Hızlı olmam lazım yakalamak için. Sanki yakalasam çözeceğim her şeyi. Ama hızlı şarkı olabildiğince. Pembe dumanlı bölgeyi geçiyoruz. Bir çiçek bahçesine geliyoruz. Kocaman çiçekler var yine. Biliyorum küçücükler aslında. Alice gibi bir hap lazım bana ya da kurabiye. İstediğim zaman istediğim gibi olabilmem lazım, çıkarabilmem lazım şarkıyı. Aşağıya dalıyor şarkı, ben de peşinden. Mars artık kayıp bir gezegen, güneşle ay pis pis sırıtıyor ben düşerken.

    Yere indiğimizde ben büyüyorum şarkı küçülüyor,çiçekler aynı kalıyor benim gibi. Binlerce farklı çiçek var burada. Sarı gülü bulmam lazım, Teksas'da iğne arıyorum sanki. Burası kükürt kokmuyor, çiçek sadece ama sarı gül kokusunu bilmiyorum. Küçükken sarı güllerim kokusunu öğrenemediğim için lanet ediyorum kendime. Biraz ara vermem gerebilir, çok dolandım bu rüyaya. Duruyorum. Pause düğmesine basıyorum. Durmuyor bu kez rüya eskisi gibi. Stop'a basıyorum, yine durmuyor. Ne oluyor ulan? Niye çalışmıyor bu kumanda. Tekrar deniyorum, tekrar deniyorum. Hep o şerefsizin yüzünden. Bir şey yapmalı. Uçmam lazım, belki uyandırsam. O zaman delirir adam. Geri zekalıdan bana ne, dur şu çiçeği bulayım önce. Belki alakası vardır,kırık bir rüyadayım galiba. Tamamlamak gerekir diye duymuştum böylelerini.

    Tepeye doğru çıkıyorum, ben küçülüyorum çiçekler büyüyor tekrar. Şarkı tekrar çıkıyor karşıma, kaçmıyor ama ben de uğraşmıyorum yakalamak için. Yavaş yavaş beni bir yöre götürüyor bahçenin sonunda. Şarkıya bırakıyorum kendimi, götürdüğü yere kadar gidiyorum her zamanki gibi. Evet, orada sarı gül. Şarkı yaklaşıyor çiçeğe içine giriyor. Ben de yaklaşıyorum, bir yüz var orada , bakıyorum cebimdeki resme. Hayır Meltem değil. Erkeğe benziyor daha çok. Yaklaşıyorum daha çok, Timur olabilir mi? Benziyor biraz, daha fazla yaklaşmasam daha iyi olur belki ama çekiyor kendine beni çiçek, hayır ben girmek istiyorum, ya da çekiyor bilmiyorum, merak sadece belki. İyice yaklaşıyorum, Timur da değil bu, tanıdık bir yüz ama. Anlıyorum birden, durmam gerek, basıyorum tekrar kumandaya sürekli, olmuyor çiçek çekiyor beni ben kumandayı atıyorum çiçeğe. Şarkı bangır bangır çalıyor beynimde, biliyorum şarkıyı artık ve kayboluyorum çiçekteki kendimin içinde.

    Evet doktor bey, aynen dediğim gibi sarı bir gülün içinde bağıran birisi. Ve kayıp bir şarkı. Sizden önce eşimin ısrarlarıyla bir sahtekara girmek zorunda kaldım. Az kaldı verecektim ruhumu. Kaybolmuş adi herif, paramı da vermedi, yok empatik yolculukmuş da, beni rahatlatacakmış da, yalanın biri bir para. Neyse doktor bey kurtarabilecek misiniz peki beni bu kabuslardan?

    Bonus Track :
    https://www.youtube.com/watch?v=PV5oDDelJrM
  • Sonra bir bakıyorsun ki ;
    Eskisi kadar fazla takmıyorsun bazı şeyleri...
    Meselâ eskisi kadar özlemiyorsun kimseyi ve kendine zindan etmiyorsun geceleri...
    Çaya biraz daha düşkün oluyorsun yada kahveyi biraz daha fazla içiyorsun hepsi o kadar...
    Çünkü artık öğreniyorsun ki ;
    Kimse senin gibi ince düşünmüyor,
    Kimse kimse için ölmüyor, yada ne bileyim işte kimse gecenin bir yarısı tatlı uykularını senin için bölmüyor...
    Yani kimse senin gibi üzülmüyor...
    Unutma ki ; hangi duyguyu besliyorsan içinde sadece o büyüyor...
    Hadi artık , lütfen hayatı biraz da kendinde ara...
    Çünkü ne gidiyorsa , ömürden gidiyor...