• Bir gün bu bazı akrabalarımdan şeytan kadar nefret edeceğimi hiç tahmin etmezdim. O gün geldiğinde hepsi helak olacak.
  • Öldüğünde evine gidiyordun.

    Bir araba kazasıydı. Özellikle dikkat edilecek bir şey yok ama ölümcüldü. Arkanda eşini ve iki çocuğunu bıraktın. Acısız bir ölümdü. İlkyardım görevlileri seni kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar ama faydasızdı. İnan bana, vücudun tamamen parçalanmıştı.

    Ve işte benimle tanıştın.

    “Ne… Ne oldu?” diye sordun. “Neredeyim?”

    “Öldün” dedim, gerçeği söyleyerek. Yumuşak sözlere gerek yok.

    “Kamyon… Patinaj yapan bir kamyon vardı…”

    “Öyle” dedim.

    “Ben.. Ben öldüm mü?”

    “Öyle. Ama o kadar üzülme. Herkes ölür.” dedim.

    Etrafa bakındın. Hiçbir şey yoktu. Sadece sen ve ben. “Bu yer de ne?” diye sordun. “Ahiret mi?”

    “Fazlası ya da azı.” dedim.

    “Sen tanrı mısın?” diye sordun.

    “Öyle” diye cevapladım. “Ben Tanrı’yım.”

    “Çocuklarım.. Karım,” dedin.

    “Ne olmuş onlara?”

    “İyi olacaklar mı?”

    “İşte görmek istediğim bu,” dedim. “Az önce öldün ve tek derdin ailen. Bulunduğun yerde bu iyi bir şey.”

    Bana büyülenmiş bir şekilde baktın. Sana göre, Tanrı gibi görünmüyordum. Tıpkı öylesine bir adam gibiydim. Ya da belki bir kadın. Belirsiz bir otorite figürü belki de. İlkokul öğretmeni gibi güçlü birisi.

    “Üzülme,” dedim “İyi olacaklar. Çocukların seni her yönden mükemmel biri olarak hatırlayacaklar. Seni küçümseyecek kadar büyümemişlerdi. Karın dışarıda ağlayacak, ama gizlice rahatlayacak. Adil olmak gerekirse, evliliğin çöküyordu. Teselli istersen, rahatladığı için epey suçluluk duyacak.”

    “Oh,” dedin. “Peki şimdi ne olacak? Cennete ya da cehenneme falan mı gideceğim?”

    “İkisine de değil,” dedim. “reenkarne olacaksın.”

    “Ha,” dedin. “Demek ki Hindular haklıymış.”

    “Tüm dinler kendi açılarından haklılar,” dedim. “Benimle birlikte yürü.”

    Boşluk boyunca ilerlerken takip ettin. “Nereye gidiyoruz?”

    “Aslında hiçbir yere,” dedim. “Sadece konuşurken yürümek güzel oluyor.”

    “O zaman anlamı ne?” diye sordun. “Tekrar doğduğumda sadece boş bir levha olacağım öyle değil mi? Bir bebek. Yani bütün tecrübelerimin ve bu hayatta yaptığım hiçbir şeyin önemi kalmayacak.”

    “O kadar da değil!” dedim. “Geçmiş hayatlarındaki tecrübe ve bilgilerin tamamen içinde. Sadece şu an onları hatırlamıyorsun.”

    Durdum ve seni omzundan tuttum. “Ruhun hayal edebileceğinden çok daha muhteşem, güzel ve büyük. Bir insan zihni yalnızca ufak bir parça sen içerir. Sanki elini sıcaklığını ölçmek için soktuğun bir bardak su gibi. Küçük bir parçanı bir kaba koyuyorsun ve eğer açabilirsen tüm tecrübelerini kazanıyorsun.”

    “Son 48 yıldır bir insanın içindeydin, yani daha uçsuz bilincini tam olarak keşfedemedin. Eğer burada çok fazla takılırsak, her şeyi hatırlamaya başlarsın. Tabi bunu her yaşamın arasında yapmanın bir anlamı yok.”

    “Daha önce kaç kez reenkarne oldum?”

    “Çok kez… Çok çok kez…” dedim. “Şimdi M.S. 540 civarında Çinli bir köylü kız olacaksın.”

    “Bekle, ne?” diye kekeledin. “Beni zamanda geriye mi gönderiyorsun?”

    “Sanırım teknik olarak evet. Bildiğin zaman yalnızca sizin evreninizde var. Benim geldiğim yerde işler biraz daha farklı.”

    “Sen nereden geldin?” dedin.

    “Ah, tabi” açıkladım. “Ben bir yerden geldim. Başka bir yerden. Ve orada benim gibi başkaları da var. Orada neler olduğunu merak ettiğini biliyorum. Ama dürüstçe söylemek gerekirse bunu anlayacağını sanmıyorum.”

    “Hmm.” dedin ve biraz duraksadın. “Ama bekle. Eğer zamanda başka başka yerlere reenkarne olursam o zaman kendimle karşılaşabilirim.”

    “Tabi. Her zaman olur. Ama her iki hayat da sadece kendi ömürlerini fark edebilirler. Ne olduğunu anlamazsın.”

    “O zaman bütün bunların anlamı ne?”

    “Cidden?” diye sordum. “Cidden mi? Bana hayatın anlamını mı soruyorsun? Bu biraz klişe değil mi sence de?”

    “Elbette anlaşılabilir bir soru,” diye inat ettin.

    Gözlerine baktım. “Hayatın anlamı ve bütün bu evreni yaratmam senin olgulaşman içindi.”

    “İnsanoğlunu mu kastediyorsun? Olgunlaşmamızı mı istedin?”

    “Hayır, sadece sen. Bütün bu evreni sadece senin için yaptım. Her yaşamda daha da bilgili, olgun ve büyük bir zeka haline geliyorsun.”

    “Sadece ben mi? Peki ya diğer herkes?”

    “Başka kimse yok,” dedim. “Bu evrende sadece sen ve ben varız.”

    Bana boş boş bakmaya başladın. “Ama dünyadaki bütün o insanlar…”

    “Hepsi sensin. Senin farklı vücut bulmuş hallerin.”

    “Bekle. Ben herkes miyim!?”

    “Şimdi anlıyorsun,” dedim ve sırtına tebrik eder gibi vurdum.

    “Yaşamış her insan ben miydim?”

    “Ya da yaşamış her şey, evet.”

    “Ben Abraham Lincoln müyüm?”

    “Ve John Wilkes Booth’sun da,” diye ekledim.

    “Hitler ben miyim?” dedin dehşetle.

    “Ve onun öldürdüğü milyonlar da sensin.”

    “Ben İsa mıyım?”

    “Ve onu takip eden herkes.”

    Sessizliğe gömüldün.

    “Ne zaman birini öldürsen” dedim, “kendini öldürüyordun. Yaptığın her iyiliği kendine yapıyordun. Herhangi bir insan tarafından tadımlanmış her iyilik ya da kötülük, senin tarafından tadımlanmıştı.”

    Uzun bir süre düşündün.

    “Neden?” diye sordun. “Neden bütün bunları yaptın?”

    “Çünkü bir gün, tıpkı benim gibi olacaksın. Çünkü bu sensin. Benim türümdensin. Sen benim çocuğumsun.”

    “Vay,” dedin inanmayarak. “Yani bir tanrı mıyım?”

    “Hayır, henüz değil. Daha bir ceninsin. Hala büyüyorsun. Tüm zamanlar boyunca varolan tüm insan hayatlarını yaşadığında doğmak için yeteri kadar büyümüş olacaksın.”

    “Yani tüm evren” dedin, “sadece…”

    “Bir yumurta,” diye cevapladım. “Şimdi diğer hayatına geçmenin zamanı.”

    Ve seni yolcu ettim."


    Andy Weir - Yumurta
  • *Bugün ki konumuz "HER NE HALİNİZ VARSA GÜLÜN PSİKOLOGLAR AÇ KALSIN" 😊*
    Hepiniz hoş geldiniz sefalar getirdiniz. Allah'u Teala hepimize hayr, hasenat, ilim, amel, ihlas, samimiyet ve şükür nasip etsin. Çünkü biliyorsunuz şükür olmazsa şeytan orada kadar kılar. Şeytana karar kılacak bir yer oluşturmamamız için kalbimizi şükre bağlamamız gerekir. Kalbini şükre bağlayan kişiler Allah'ın izniyle şikayetten geri kalırlar, şikayet ettikçe daha kötü olur. Şikayeti şükre çevirdiğimiz zaman bütün alem şefkat üzere sabit olur.
    Her birerlerimizin aklı, fikri Allah'ın şefkatini isterken insanlar birbirine şefkat göstermezse bu hiç uygun olmaz.
    Allah'u Teala Hazretleri cümlemize inayet eylesin, her birerlerimizin atmış olduğu adımlara hac ve umre sevabı nasip eylesin.
    Benim listemde bazı psikolog arkadaşlar var. Durumumda görünce dersin konusunu "Hayırdır hocam biz niye aç kalıyoruz?" dediler. "Siz aç kalın kastım yok tabii ki. Allah hayırlı, uzun ömür versin. Sağlığını sıhhatini ziyade etsin sevgili kardeşim. Psikologa ihtiyaç hissetmesin kimse benim kastım bu."
    Bir psikologa gittiğiniz zaman o psikoloğunda başka psikologlara gitmesi gerekiyor. Ama insan kendi kendine yetebilen bir varlıktır her şeyden önce.
    İlaçlara kesinlikle ve kesinlikle karşıyız. İlaç şu demek, "Benim zihnimde bir sıkıntı var ama ben bununla baş edemiyorum. Ve bu sıkıntıyla baş edebilme gücünü de istemiyorum. Sen beni uyuştur, sen benim beynimi süngere çevir. Ben böyle bir problemle baş etmek durumunda kalmayayım" demektir. Yani ilaç içmek kaçmaktır, kaçıştır.
    Bir medresenin hocası yada bir ailenin annesi yada babası herhangi bir şekilde ilaçlarla iştiğal ediyorsa aslında şunu söylüyordur. "Evet benim bir problemim var ama ben bunu keşfedebilme ve bununla mücadele edebilme gücüne sahip değilim. O yüzden siz beni uyuşturun. Ben böyle hayata devam etmeye razıyım ama şuanda bu sıkıntıyla baş edebilme gücünü gösteremiyorum" diyor.
    Bir Müslümana bu yakışmıyor.
    Mesela bir yeri ağrıyor birisinin, o ağrıya ağrı kesici verilir. Ağrı kesici demek "ağrıyı yok etmek" demek değil, "ağrıyı sen hissetme" demek. Yoksa o ağrı orada hala var. Senin beyninde bir blokaj oluşuyor ve o blokaj sebebiyle sen ağrıyı hissetmiyorsun.
    Mesela sen denize girdiğin zaman denizde ıslanmıyorsun. Niye? Çünkü denizde kayık var, çünkü gemi var. Ama su var mı? Var. Aynı bunun gibi.
    Sevgili arkadaşlar hemen Ayet-i Kerime ile başlıyoruz bakalım ne olursa psikologlardan geri kalırız, onlara gitmek zorunda kalmayız. Rabbim ikram etsin biiznillah. Enfal süresi 46. Ayet-i Kerime;
    *EÛZÜ BİLLAHİ MİNEŞŞEYTÂNİRRACÎM*
    *BİSMİLLAHİRRAMANİRRAHÎM.*
    *Ve etîullahe ve rasûlehû velâ tenâzeû fetefşelû ve tezhebe rîhuküm vasbirû. İnnallâhe meassâbirîn*
    Allah'u Teala kullarına burada çok güzel bir emir veriyor ve aynı zamanda kullarını nasıl sıcacık sevgiyle, şefkatle sarıp sarmaladığını ve onları ne kadar çok düşündüğünü onlara hissettiriyor.
    *Ve etîullâhe ('eğer gerçekten muhabbetli, güzel bir ömür sürmek istiyor ve psikologlardan uzak olmak istiyorsanız herşeyden önce' Allah'a itaat edin)*
    Sen hem Allah'a isyan edersin, itaat etmezsin hemde çoluğunun çocuğunun sana itaat etmesini istersin. Burada bir zıtlık var. Senin değil o evlatlar Allah yarattı. O evlatlar senin değilse Allah'ın kulu ise sende Allah'ın kulu isen itaat edeceksin. Bana diyeceksiniz ki "Hocam Nuh (a.s) Allah'a itaatsiz miydi ki onun evlatları ona itaat etmedi?" O imtihandır, her şeyi onunla asla kıyas yapmayın.)
    *Ve rasûlehû (Allah'ın Rasulüne'de itaat edin)*
    (Bakın anne ve baba itaat noktasında değildir. İsyan noktasında da değildir. İhsan noktasındadır. Yani *annene ve babana ihsan eyle* *Velivâlideyye ihsânâ* İhsan ne demek? Iyilik demek. Annene babana iyilik et. Eğer Ayet-i Kerime'de 've etîullâhe ve rasûlehû velivâlideyye' olsaydı o zaman "Annem veya babam bana namaz kıldırmıyor" olacaktı. Bak burada bir itaat sözü yok. Sadece itaat Allah'a ve Rasulüne. Bu itaatin arkasından Allah'u Teala bize öyle bir şey söylüyor ki itaatin arkasından gelen en önemli şeydir.)
    *Velâ tenâzeû (nizâlaşmayın, kavga etmeyin)*
    (Arkadaşlarımın bana yapmış olduğu en büyük sitem bu. Ya seninle bir ağız tadıyla dalaşamıyoruz." Niye atışalım, niye dalaşalım ki! Kavga etmenin ağız tadı mı olur? Muhabbet etmek varken niye karşılıklı nizalaşsın ki insanlar? Yani karşılık vermeyin, mücadele etmeyin. "Peki ne yapalım hocam?" Allah'a ve Rasulüne itaat edin geri çekilin. Ondan sonrasına gerek yok. Sen Allah'a ve Rasulüne itaat ettikten sonra çocuğun ne yaparsa ne yapmazsa o artık onun kendisiyle alakalı bir durum. Artık ondan sonrasından sorumlu değilsin. Sen Allah katında sadece bu nizalaşmanın hesabını vereceksin.
    Arkadaş niye nizalaşıyorsun? "Öyle mi peki, öyle olsun." "Bu dediklerine katılmıyorum." Bunu da söyleyebilirsin.
    Dedim ya psikolog arkadaşlar konu başlığını görünce "Hayırdır biz aç mı kalacağız?" Dedim "Sende başka psikologlara gidiyorsun. Benim dediklerimi dinle sende aç kalmazsın." Şuan içimizde 6-7 tane psikolog var. "Bir dinleyeceğim şu dersi" diye geldiler. Hoş geldiler, sefa geldiler. Allah'ın izniyle onlara da güzel kapı açılmış olarak buradan ayrılacaklardır inşallah.
    Nizalaşma, mücadele etme. "Ekmeği niye öyle kırdın?" Soru sorma. Hele ki çocuklara.
    Eğer bir insan çocuğunun buluğ dönemini çok kötü geçirmesini ve buluğdan sonra anne babasına isyan etmesini ve hemen akabinde nefret edilesi bir insan olmasını istiyorsa buluğa kadar ona soru sorsun. "Bunu niye böyle yaptın? Onu niye oradan aldın?" Çocuk üç yaşında ne bilsin niye almış. "Niye kardeşine vuruyorsun?" Ne bilsin çocuk niye vuruyor beş yaşında daha. Bakın 'NİYE' ile başlayan bütün cümlelerin başından 'NİYE'yi kaldırın.
    Mesela ayağında ayakkabı yokken çorabıyla dışarıda çamura bastı diyelim. "Aa niye bastın çamura?" Çocuk 3-4-5 yaşlarında nereden bilsin niye yaptığını! Bu soru çocuğun zihninde bir çengel olup takılıyor, ondan sonra o çengele neler takılıyor neler!
    Hayat boyu kendisini, ailesini sorgulamaya başlıyor. Hayatı sorgulamaya başlıyor. Annesine diyor ki "Niye bu yemeği yaptın?" Babasına diyor ki "Niye az para getirdin?" Hayatı sorguluyor, yağmur yağsa "Niye yağmur yağıyor?" Bakın 'NİYE'yi öğrendi.
    Ama sen desen ki "Aaa sen çoraplarınla çamura basmışsın." Gerçi sizi hastaneye götürebilirler "Bu kadın normal değil" diye.😊
    Çocuk bunu öğrensin, durumu anlatın ona. "Aa çoraplarınla çamura basmışsın. Çorapla çamura basılınca ayaklar ıslanır. Hadi çıkaralım mı?" Bunu sorabilirsiniz.
    Çocuk neyi ne için yaptığını bilmiyor. Ama o çocuğun yerinde büyük biri olsa o çocuk şöyle diyebilir sorunuza karşılık "Çünkü ben çocuğum, çünkü yeni öğreniyorum, çünkü çamura basmadan ayağımın ıslanacağını öğrenemem."
    Geçtiğimiz haftayı ablamla geçirdim. Küçük bir yavrumuz var daha iki yaşını doldurmadı. Dedesinin çay bardağını annesine getirdi, doldurulup çay götürmek istiyor. Annesi de "Çay sıcak sen götüremezsin" diyor. Oda ağlıyor tabii ki. "Boş bardağı getirebildim, dolusunu niye götüremeyeyim ki" diyor. Zihin öyle çalışıyor çünkü, ablam dedi ki "Bırak elini dokundursun" dedi. Oda itaat etti sağolsun, elini dokundurmasına müsade etti. Elini dokununca "uff" yaptı. Oradaki hareketi, "uff" olacağını ona iki saat anlatsan anlatamazsın. Çay bardağının tabağını tutturdu, kendisi de bardağı tuttu, götürüp dedesine verdiler. Ve "aferin"leri de aldı. Ama çocuk ağlamadı. Şu kadarcığına müsade edelim. "Aa hocam sen ne biçim konuşuyorsun? Ben nizalaşırım. O çocuk o örtünün ellenmeyeceğini bilmesi lazım."
    Beş ay evvel evlenmiş bir kardeşimiz aynen şöyle söylüyor. "Hocam benim beyim ömrümü verdiğim câânım dantellerimi serdirmiyor. Yeni evliyim, her tarafa serebileceğim çok güzel fiskoslarım var ama serdirmiyor." "Neden?" dedim. "Çünkü onlardan nefret ediyor." "Ya koskoca adam dantelin neyinden nefret edecek?" dedim. "Çünkü o daha üç yaşındayken annesi o danteller yüzünden eline o kadar vurmuş ki! Teyzesi o kadar çok kızmış, anneannesi 'cıss' demiş örtülere dokundurtmamış." Kızcağız şimdi birde hamile, gelenler oluyor evine. "Aaa ne kadar sade bir ev" diyorlar. Bebek için dantelli battaniyeler getirmişler. Diyormuş ki "Bunu yavrumuza örtmesek olur değil mi aşkım?" Niye? Çünkü çocuğunun üzerinde bile görmek istemiyor.
    Hakikaten söylüyorum, bizlerin yapması gereken şey nizalaşmak değil. Bakın Allah'a ve Rasulüne itaat olsa ve Müslümanlar aralarında nizalaşmasa psikologlar aç kalacaklar. O zamanda "Biz niye boş boşuna burada oturuyoruz biz gidelim" diyecekler.
    Bakın hacamat ve sülükler ile %25 ilaç satışları azaldı. Yahudi bunu fark etti. Neden bu kadar anti depresan sayısı azaldı diye araştırdılar. Ve şuanda Eminönüne ani baskın yaparak sülük satanları zabıtalar karakola aldılar. Hacamat yasak, sülük yasak. Niye? "Çünkü senin kanını senin beynin depresif hareketlerle zehirlesin ve kanın pıhtılaşsın. Ondan sonra ben sana ilaç satayım. Ve sattığım ilaç senin beynini bloke etsin ve ben sana daha yüksek doz bir ilaç vereyim. Ondan sonra daha yüksek bir doz derken sonunda seni mantar kafaya çevireyim. Sende buna itiraz etme. Niye benim işime çomak sokuyorsun" diyor yahudi.
    Bakın nizâlaşmayın, tartışmayın. "Eyvallah" deyin geçin öbür tarafa. O zaman o kişi ne yapar biliyor musunuz? Yavaşça döner "Ya tamam bir daha konuşalım" der. Demiyor mu bırak yine de. Belki ona özür dileme fırsatı vereceksin.
    Eğer bir Müslüman mantar kafaya dönerse ki *ilaç kullanan arkadaşlar sakın ilaçlarını birden bırakmasınlar bir anda bıraktıkları zaman otomatikman çıldırmaya gidiyor Allah korusun.* Onun için biz psikologlara gidip 300-500 lira vererek bir saat, iki saat dert anlatmamız yerine Allah'a ve Rasulüne itaat ve aynı zamanda nizalaşmamak. "Ya ben böyle görüyorum ama demek ki senin tarafından öyle görünüyor. Gel şunun bir ucunu, orta noktasını bulalım. Bulamazsak zamana bırakalım" deyin tebessümle. Ama müstehzî bir gülüş değil, sabırlı bir gülüş.
    Şunu bir kere daha tekrarlamak istiyorum. Hacamat ve sülük reklamı yapmıyorum burada. Kanımızı pıhtı haline getirip karaciğerimizde öfke birikimleri oluşturan şey bizim nizalaşmamız.
    Anne yeni evli oğluna şöyle söylüyor. "Ben o kadar bekledim sizi, yemekleri de hazırladım. Niye gelmediniz? Sonra duyuyorum ki karının annesine gitmişsin. Heh görürsün sen. O kadar allı güllü besleyeyim, bu kadar güzel yetiştireyim seni. Sen git karının annesine. Hee o doğurdu seni." Halbuki söylemesi gereken şey şu idi. "Yavrucuğum bana söz vermiştin ama herhalde son anda rota değişti." "Ya anne öyle oldu. Bir akrabası gelecekmiş yurt dışına gidecekmiş bir dahada gelemeyecekmiş, o tarafa gidelim dedi hatun. Bende oraya geçtim."
    Tamam bitti bu kadar. Niye nizalaşıyorsun ki!
    Ben size bir sır vereyim mi? Nizalaşmanın evvelinde değersizlik duygusu var. "Hee sen ona gittin beni bıraktın. Sen beni değersiz hissettirdin." Ondan sonra hanım efendi günlerce kafasına takıyor, sonra günlerce dünürüne küsüyor, sonra günlerce ağlıyor, sızlıyor. Artı buna benzer bir çok hadise daha vukû buluyor.
    Nizalaşmayınca zaten hayatının akışına kendini bırakmış olur insan. Bir insan ya yüzmeyi iyi bilir yada yüzmeyi bilmiyorsa kendini bayılmış gibi suyun üstüne bırakır. Kendini bırakırsa dalga onu kıyıya kendisi zaten getirir. Ama mücadele ederse dalgalar onu boğmadan bırakmaz. Ve boğduktan sonra yine kıyıya getirir. Ben size diyorum ki siz böyle de olmayın. Öyle olanlar deliler. Siz ne yapın? Yüzmeyi öğrenin dünya imtihanının denizinde. Hatta yüzmeye uğraşmayın bir kayık bulun, onu da geçin bir gemi bulun. Onu da geçin bir translantik bulun. Hayat hakkında daima muhabbetiniz olsun.
    Eğer "Dünyayı sevmiyorum, dünya hiç güzel bir yer değil, çok para istemiyorum" diyorsanız dünya size ona göre davranacaktır.
    Arkadaşınızın yüzüne karşı "Seni sevmiyorum" dedikten sonra ondan size muhabbetli bir dönüş bekleyemezsiniz.
    Dünya ile olan ilişkimiz bir Hadis-i Kudsî'de şu şekilde özetlenmiştir. Mevla buyuruyor ki *Ey dünya! Her kim senin peşine koşuyorsa ondan kaç. Kim senden kaçıyorsa onun peşine sen koş*
    Bana bir çok network sistemi yapanlardan bazıları geliyor. Özellikle evime kadar gelip "Emine hoca sen şu kadar üye yaparsan, oda sana şu kadar üye yaparsa,  oda şu kadar üye yaparsa seni kimse tutamaz." Niye? Çünkü ben o kadar ürün satarsam bana üç beş milyar, ileride belki yirmi, yirmi beş milyar para gelecek. Ama ben o parayı elde edebilmek için daha çok ürün satmam lazım. O zaman ben gece gündüz dua edeyim millet hastalansın ben onlara ürün vereyim. Böyle bir şey olabilir mi? Allah korusun.
    Ama cemaatimi şuraya iki buçuk saat yol gelmiş hanım efendiler var, tekrar iki buçuk saat geri gidecek, iki saat de burada. Bana toplamda 7 saatini ayıran bir insana ben şurada "Şu network bilmem nesine üye ol da para kazan" diyemem. Allah sorar bana. Der ki "Ben sana ilim nasip ettim, ben sana gırtlak nasip ettim, ben sana kürsü nasip ettim, sen bunu nereye kullandın?" diye Allah bana sorar. Bana diyorlar ki "Hocam nasıl geçiniyorsun?" Doğal taş yapıyorum şifalı, gece gündüz çalışıyorum. Arkadaşlarım da bana yardım ediyorlar. "E peki nerede satıyorsun?" Kenarda duruyor öyle. Geliyorlar bana "Hocam talebelere hediye alacağım" diyorlar. Veya "Hocam şu rahatsızlığım var" diyorlar. Onun şifasına uygun bir doğal taş veriyorum bende. Ufaktan ufaktan geçiniyorum. Allah katında Allah'a sığınırım böyle bir şeyi tavsiye etmeye. Kaç senedir beni tanıyorsunuz hiç böyle bir şey tavsiye ettim mi? Hayır.
    Burada yapmamız gereken şey insanların ahiretini düşünmek, ahiretini düşünmeye gayret etmek. Çünkü insanlar ahiretini düşünmediğimiz takdirde dünyasından sizden razı olmazlar ve olmayacaklar.
    O zaman sen yavruna ne söylüyorsun? "Çocuğum neden öyle yaptın? Niye buraya gittin?" diyorsun. Deme.
    Onun yaptığı işi söyle "Aa sen kardeşine vurdun muuu? Ama bak çok üzüldü, ağladı. Hadi gel kardeşini sevelim." Bu şekilde yaparsan hayat boyu mutlu bireyler yetiştirmeye başlarsın. "Niye vurdun?"un cevabı yok.
    Ayet-i Kerime'ye devam edelim.
    *Fe tefşelû ('eğer Allaha ve Rasulune itaat etmezde nizalaşma, tartışma peşine giderseniz' dağılırsınız)*
    *Ve tezhebe rîhuküm (ve takva rüzgârınız gider)*
    Buradaki "RÎH" *rüzgar yani Kuvve-i Maneviyyedir.* Eğer Kuvve-i Maneviyyenizi kaybederseniz dağılırsınız. Hiddetten deliye dönen bir anne, öfkeden deliye dönen bir baba, dede gibi kişilerin önünde yetişen evlatlar ileride kendileri anne-baba oldukları vakit ne olacaklar?
    Eğer hiddetten deliye dönen annenin üzerinde çarşaf varsa Vallahi çarşaftan nefret ediyor çocuk.
    Eğer hiddetten deliye dönen bir hocanın üzerinde üst başörtüsü varsa, elinde tesbihi varsa Vallahi o talebe medreseden uzaklaşmaya başlıyorlar. Yapmayın arkadaşlar.
    Allah Rasulünün hayatı bize en güzel örnek değil mi? Hayatının başından sonuna kadar Allah Rasulünden daha çok eziyet çeken var mı? Yok. Allah Rasulünden daha çok tebessüm eden var mı? Yok. O zaman sünnete gerçekten ittiba etmek istiyorsan akşamın ardından dizlerin ağrıya ağrıya 6 rekat evvabin kılan sen gözyaşları ile dua eden sen iki hata işledi diye karşındaki evlada, talebeye nasıl hiddetlenirsin?
    6 rekat evvabinde sünnet. Tebessümde sünnet. Tebessümle sabırla "Ah evladım! Bu böyle oldu ama bir daha olmasın ne olursun. Ben sana kıyamıyorum. Ben seninle karşılıklı köşklerde uçmak istiyorum. Ben seninle beraber sut ırmağından, bal ırmağından içmek istiyorum. Ne olur evlâdım,  ne olur talebem sakın ola böyle bir şeyi yapmaya kalkışma" dese o çocuğun o kişinin Allah katındaki kadr-u kıymetini daha yükseltmiş olur bir. Kalbi ona buğzetmemiş olur iki. O Allah'ın kuludur üç. Bakın 7 milyar insanın içinde bir tek odur senin dostun, arkadaşın, kardeşim, yavrun, taleben.
    Arkadaşlarımızdan birisi demişti ki "Hocam ben seni çok seviyorum ama siz benim için ne yaptınız ki? Bir şey yapmadınız!" Bende dedim ki ona "7 milyar içerisinde seni bulmuşum, seçmişim ve sevmişim yetmez mi?" Seni seviyorum, sende beni seviyorum bu bize yetmeli. Öyleyse evladımız için Allah'a şükredelim. Şükür yoksa şikayet var.
    Hayat boşluk kabul etmez. Biri der ki "Bu bardağın yarısı doludur." Diğeri der ki "Bu bardağın yarısı boştur." Gerçek hakkânî insanlar der ki "Bu bardağın yarısı su, yarısı hava doludur."
    O zaman tebessüm etmiyorsan somurtuyorsun demektir.
    O zaman gülümsemiyorsan ağlatıyorsun ve ağlıyorsun demektir.
    Dişi ağrıyan bütün insanlar dişi ağrımayan insanların ne kadar mutlu olduğunu düşünürler.
    Bacağı ağrıyan insanlar "Meğersem şimdiye kadar ağrımadığı için ne kadar mutluymuşum da haberim yokmuş" derler.
    Ayet-i Kerime'ye bakalım bir daha;
    Fe tefşelû (dağılırsınız. 'Eğer dağılırsak bir daha kim toparlar bizi?')
    Ve tezhebe rîhukûm (ve rüzgârınız gider.)
    Eğer psikologların kapısını aşındırmak istemiyorsan rîhını muhafaza et. Şimdilerde 'aura' diyorlar. Kabul etmiyoruz biz bunu tabii ki ama Kuvve-i Maneviyyemiz var. Elhamdülillah biz Müslümanız. Allah buyuruyor ki; "Rüzgarını muhafaza et." Ne demek o rüzgar? Takvanı muhafaza et.
    Hiddetten deliye dönen iki hayvan. Birisi çakal, diğeri tilki. Çakalların gözü kırmızıdır. Çakal çayırları kırmızı görür.  Çakal "Her yer kıpkırmızı" demiş, tilki "Hayır her yer yeşil" diye kavga etmişler. Kral aslana gitmişler, huzuruna çıkıp "Sen bizim kralımızsın, sen bizim kadımızsın. Hüküm verenimiz, hakimimizsin. Bize hüküm ver çimenler yeşil mi kırmızı mı?" Aslan ikisini de dinlemiş dönmüş çakala "Evet haklısın, her yer kıpkırmızı." Çakal donmuş tilkiye "Yaa gördün mü ben sana demedim mi? Sen boş boşuna uğraşıyorsun." demiş gitmiş. Tilki demiş ki "Efendim Çok özür dilerim ama sizde biliyorsunuz bende biliyorum ki bu çimenler yemyeşil. Acaba böyle bir hukuk verenizdeki sebep ne ola? Çakalı benim üstüme niye güldürdünüz?" Aslan demiş ki "Bana bak a tilki sen tilki olduğun halde bir çakalla nizaya giriyorsun ya sen bu hükmü hak ettin" demiş.
    Bakın Allah muhafaza 10.000 sahabe bir yerde toplanmış olsa oraya 1 tane münafik gelse o münafikla tartışmayı asla tercih etmezler ve 10.000 sahabe orayı boşaltırmış. Nizâlaşmayın, tartışmayın. Öyle nizalaşıyorsunuz ki hanginizin haklı olduğunu kimse kestiremiyor. Tartışma lütfen.
    Şimdi size cok onemli bir sır vereceğim.
    Benim anne tarafımdan da, baba tarafımdan da dedelerim okurdu, cinci idi yani. Bizim köyde öyle derler. Zincire bağlı delileri getirirlerdi, akıllanır giderdi. Sonra Allah rahmet eylesin Ebu bekir olcayto dedemden de. 16 yaşındaydım daha. Ali Haydar Efendi babamın dört kabir yanında yatar. Ebu Bekir Olcayto benim hocamdır. Mesnevî ilmini de ondan aldım Allah'a şükürler olsun. Hepsinin ilmi birbiriyle örtüşüyor. Verecek olduğum bu büyük sırrı size ögrenince ömrünüz boyunca cinlenmezsiniz ve kimseyi cinlendirmezsiniz.
    Şimdiye kadar bir sıkıntı varsa okunursunuz geçer Allah'ın izniyle. Ama bundan sonra olacakların önüne geçebiliriz.
    Şimdi herkes benim yaptığımı yapsın. Çok aşırı bir şeyden korktunuz "hiii" diye nefesinizi tutun dehşetle bakıyorsunuz, tutulma hali. Sonra "aa" yaptınız bıraktınız, bu çözülme halidir. O anda bu rîh ve takvanız gider. Veya aşırı endişe anında gider. Bizim etrafımız boş olur.
    O Özellikle gece vakti veya ikindi vakti ise cinler girmeye müsait beden bulmuş olur. Şuanda onlar bizi görmüyor. Çünkü biz tebessümlüyüz, kahkaha yok.
    *El kahkahatü mineşşeytân. Ettebessümü minerrahmân*
    *Kahkaha şeytandandır. Tebessüm Rahmandandır*
    *En çok lazım olduğu anda o koruma niye gidiyor? Çünkü Allah'u Teala Hazretleri kuluna darılıyor orada. "Benim gibi bir Rabbin varken sen niye korkuyorsun? Allah demeli değil miydin?" buyuruyor.*
    Şimdi yapın korkmuş gibi ama hemen *Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh* *Subhânallâh* deyin.
    Ben bunları size yaptırıyorum çünkü;
    Söyle unutayım, bana yaptır hiç unutmayayım.
    Der büyüklerimiz.
    Yani siz bunu dediğinizde size hiç bir şey olmaz. Hiç bir yer rîhınız gitmez, hiç bir cin size musallat olamaz.
    Ben gördüm ki anne çocuğunu bir dakika kaybetti. Ayakkabı mağazasındayız, anne ayakkabılara dalmış, çocukta arka tarafta ne var diye merak edip perdenin arkasına girmiş, 'personel harici girilmez' yazan yere. Bir dakika boyunca anne çıldırdı, tabii ki çok korktu Allah herkesi muhafaza etsin. Personelin biri çocuğu bulup getirdi. "Arka tarafa geçmiş" dedi. Anne çocuğun kolundan tutup "Niye ayrılıyorsun yanımdan" diye öyle bir tokat çarptı ki çocuk "hii" yaptı ve kaldı. Bakın o çocuk orada çok ağır bir travma yaşadı. Bu aileyi tanıyorum aradan 7-8 sene geçti. Kadıncağız bana diyor ki "Hocam benim çocuğum çok güzel konuşuyordu ama şimdi kekeliyor." Dedim "Ne zaman başladı?" "İşte şimdi 12 yaşında kekeliyor 6 yaşlarında falan başladı." Halbuki çocuk o gün orada kekeledi ve hiç bir şey söyleyemedi. Ne yaptığını da bilemedi. Orada başladı o. Yapmayın arkadaşlar! Beyinde travma oluşturmayın. Psikologlar aç kalsın mı? Kalsııın. Eyvah eyvah çıkışta yandım içimizde 6 tane psikolog var. 😊
    Hepimiz Allah'ın izniyle bu Ayet-i Kerime'ye göre amel ettiğimiz zaman hiç bir şekilde bir zarar görmeyiz. Biz kendi rüzgârmızı muhafaza etmiş oluruz.
    Ayet-i Kerime'ye devam edelim;
    *Vasbirû (sabredin)*
    "Ya Allahım sabredeceğim ama karşılığında ne olacak? Anam böyle yaptı sabrettim, kardeşim şöyle yaptı sabrettim, babam söyle yaptı sabrettim de bende sabir taşı değilim çatlayacağım. Ne yapayım? Bunun mükafatı Ne?" diye sorar insan değil mi? Bakalım değer miymiş, değmez miymiş? Siz karar verin.
    *İnnallahe (muhakkak ki Allah)*
    *Meassâbirîn (sabredenlerle beraberdir)*
    Senin sabrın sana  *mea* yı kazandırıyor. Yani Allah ile beraberliği kazandırıyor senin sabrın. O zaman Allah'ın beraberliğini sana kazandıran olaylar ve hadiseler, seni sabra teşvik eden olaylar ve hadiseler sen sabrettiğin zaman senin karşına Allah'ın beraberliğini verecek şekilde çıkıyor. Değmez mi arkadaşlar? Değer.
    Ama biz Allah'tan sabır istemiyoruz, oda var.
    Efendi Hazretleri başımızın tacı, yüreğimizin biriciği, şefkatli kıymetli şeyhimiz ne buyuruyor? "Allah zaten verecek olduğu acının, ızdırabın, sıkıntının sabrını beraber verir."
    Hangi hediye paketsiz verilir ki? Dışında bir kağıt olur ama sen o kağıdı açarsın, kullanmazsın.
    Bakın ama o sabrıyla gelir zaten sakın Allah'tan sabr istemeyin, çünkü sabır istemek bela istemekle eş değerdedir. Sabır belası ile gelir.
    Allah'ım bana çok sabır ver diyen insan" "Allah'ım bana çok bela ver de ona sabredeyim" demiş oluyor.
    Ne diyecek peki? "Allah'ım a(ayn harfi ile hemze değil)fiyet ver."
    A(hemze ile)fiyet demek 'âfat'dan gelir Oda acı, ızdırap, sıkıntı demek Allah korusun.
    Allah'u Teala Hazretleri hepimizi sevsin, korusun, muhafaza eylesin inşallah. Ve her zaman sizinle beraber olsun. Öyle ki sabrın haricinde de beraber olsun.
    Cebrail (a.s) a Allah'u Teala Hazretleri soruyor. "Ey cebrail! Bana sormak istediğim bir şey var mı?" Mevla mekandan münezzeh, herşeye vakıf, biliyor da soruyor yine. Cebrail (a.s) "Evet ya Rabbi! Bir şeyi çok merak ediyorum." "Nedir?" "Ya Rabbi! Senin en sevgili kulun olduğu halde habibin Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)i annesiz ve babasız bırakmanın hikmetini çok merak ediyorum daha çocukken bile?" Allah'u Teala Hazretleri buyurdu ki "Ey Cebrail! İstedim ki her ne isterse benden istesin ve bunu hissetsin."
    O yüzden en çok yardıma ihtiyaç hissettiğin zamanda bazen yalnız kalabilirsin. Bazen başka bir şeyler olabilir. Öyleyse sabret.
    Bizim önce sabır eşiğimizi düşürdüler.
    Filmlerde kadınlar kocalarına tokat atıyorlar. Neden tokat atıyorlar. Çünkü kocası bir suç işlemiş ondan.
    Arkadaşlar bizim can damarlarımızı kurutmaya çalışıyor bu kafirler, münafıklar. 1963'de bizim zeytin ağaçlarımızı kestiler, odun olarak ithal ettiler. Ondan sonra bize sana yağlarını tıkadılar. Afedersiniz ama öyle gerçekten de, damarlarımızı tıkadılar.
    Sonra insanların, dedelerimizin, nenelerimizin üzerindeki mis gibi kaşmir, keten, pamuk kumaşlarını üzerimizden alabilmek için bize Sümer bankı dayattılar. Bizi naylonların içine hapsettiler. Maddi-manevi, içimiz-dışımız tüm dengelerimizi bozdular. Ve onun arkasından 1960'larda yapmış oldukları bu erozyon bugün 2018 bizim yavrularımızı kanserden tutun, daha nerelere nerelere götürdü Rabbim muhafaza eylesin. Bizi kilitlemeye başladı ki zaten yıllardır da oluyor. Hiç adı duyulmadık hastalıklar ortaya çıkmaya başladı.
    Bütün bunları yaptılar, tereyağını bizden uzaklaştırdılar. Sana yağlarını bize yerleştirdiler. sümer banktan bize allı pullu naylonları giydirdiler. Bir şey daha yaptılar. Kocalarımıza olan itaatimizi bizden kestiler. Neden kestikleri belli fakat nasıl kestiler? Sadece bir şarkı ile kestiler.
    Zeytinyağlı yiyemem aman
    Basmada fistan giyemem aman
    Senin gibi cahile
    Ben efendi diyemem aman" dediler
    Ve bu şarkıyı hit yaparak yükselterekve her yerde çaldırarak insanların ar, haya, edep damarlarını kuruttular.
    Şimdiki şarkıları dilime bile alamıyorum. Felek'e küfür, kadere küfür, isyan, şirk diz boyu gidiyor. Bütün bunların içerisinde psikologlara özel kapılar açılıyor. Bütün psikologlardan özür dileyerek söylüyorum. İçimizde 6 tane psikolog var şuan, bende aldım o eğitimleri biliyorum. Gerçekten sizin derdini kendilerine içsellestirmesinler diye ve sizin arkanızdan gelecek olan kişiye gülebilsinler diye sizin derdinizi dinlerken (beni affetsinler bu sırrı açmak zorundayım. Çünkü ben bu sırrı açmazsam Allah benden sorar) gözleri ile size bakarken içlerinden çarpım tablosunu sayıyorlar. Hadi biri çıksın itiraz etsin. "Yoo ben saymiyorum" desin. Diyemez. Bizim bu sohbetimiz kaç bin kişiye gidecek yazılı olarak, hiç birinden korkum yok, hiç birinden de çekinmiyorum. Çarpım tablosunu sayıyor. Neden? Çünkü sol beyin aktif olsun diye. Seni gerçekten düşünerek "Ah yavrum, canım! Ne yapalım şimdi bu konuda? Dur sana yardımcı olayım" diye seni sarıp sarmalayacak sıcacık şefkatli bir el değil o. Verdiği psikiyatrik ilaçların hepsi zehir.
    Yıllar evvel bir talebemizi psikologa götürdük, intihar etmek istiyor diye. Bir tane hap verdi. İçeriğine bakıyoruz, prospektüsü okuyoruz. "İntihara meylettirebilir" yazıyor. Çocuğun problemi zaten intihar etmek. Dedim ki "Sen bu ilacı kullanma. At bunu çöpe. Gel anlat bakayım senin derdin ne?" Desi ki "Hocam beni hiç kimse sevmiyor." "Biz seni cok seviyoruz" dedim. "İnanmıyorum" dedi. "Neden?" dedim. "Çünkü hissedemiyorum, kalbim buz" dedi. "Ne zaman başladı?" dedim. "4 sene oldu hocam" dedi. "Sen zaten 14 yaşındasın 10 yaşında ne oldu?" Bu sefer böyle yaptı "Iıhh hocam şey halamla annem bir ara konuşuyorlardı. Halam hamileymiş de. Annem ona dedi ki şey 'Bizde Zeyneb'i istemedik, istemeden hamile kalmışım, çok uğraştım düşüremedim." "Eee" dedim. "İşte ben istenmeyen bir çocuğun annem babamda istememiş ki zaten." "Sonra?" dedim. "Şey hocam ben doğduktan sonra babam 10 gün eve gelmemiş." "Niye?" "Kız olmuşum diye."
    Şimdi arkadaşlar bakın! Bunu bilen bir çocuğa psikiyatrik ilaçların deposunu yedirseniz bir işe yarar mı? Yaramaz. "Ben kendimden ailemi kurtarmak istiyorum" diyor. Bakın dibine indiğinizde orada bir problem var. Psikolog saatine bakıyor, parasına bakıyor. Ama Allah onlarsız da bırakmasın şimdi, oda var. İhlasli, ilimli, amelli eylesin. Hee beni sevmeyeceklermiş çok da umrumda değil.
    Neden bu duruma geldik? Onu da söyleyeyim bitireyim. Önce Ayet-i Kerime'nin toplu manasını verelim;
    *Allah'a ve Rasulüne itaat edin. Ve çekişmeyin. Eğer böyle yaparsanız dağılırsınız ve takva rüzgarınız gider.*
    Osmanlı döneminde konak vardı, konakta anneanne vardı, anneannenin annesi vardı, babanne vardı, babaanneninde annesi vardı. Yani gelinler kayın validelerine bakarlardı. Kendilerininde gelini vardı. 30 kişi 35 kişi bir konakta yaşarlardı. Bir kere aileyi böldüler. Bana o kadar sıkı tembih ettiler ki "Kızını kayın valideli yere verme" verdim. "Kayın peder olan yere verme kızını" verdim. Allah hayırlı uzun ömür nasip etsin. Allah onların birlikte muhabbetli yaşamasını nasip etsin.
    Kayın valide yol gösterir, ortalığı toparlar.
    "Aa hocam şimdiki kayın valideler öyle değil." Sen öyle ol.
    Bizi çekirdek aileye indirdiler. Bizi yalnızlaştırdılar. Düşünün ki halaların, teyzelerin, anneannelerin, babaannelerin olduğu konakta yetişen bir genç kız veya genç bir delikanlı canı sıkıldığında birine gider. Bir sıkıntısı olduğunda ötekinin dizine yatar. Daima onların arasındaki sevgi, şefkat, muhabbet onları yetiştiren bir durum olur.
    Ama ne zaman ki içimize avrupanın amerikanın çocuk yetiştirme kitapları girdi. (Niye girdi? Çünkü ihtiyaç hasıl oldu. Çünkü aile bölündü.) Onların sistemi bizi daha çok yıprattı.
    Öyleyse daha sık beraber olalım, sıla-i rahmi kesmeden, sıla ederek gidelim.
    Sıla-i rahim kıyamet günü bir insan gibi Allah'ın huzuruna gelir bütün 18.000 alem toplanmışken "Ya Rabbi! Rahmi sıla edeni Cennet ile sıla et." Ya Rabbi! Sen sana kavuştur.
    'E onlar iyi insanlar değil.' Değillerse sen iyi ol. Yani uzaklaşma, uzaklaştıktan sonrası avuç avuç para dökeceksin öbür tarafa.
    5.000-10.000 verene kadar psikologa, verecek olduğun o miktarı çocuğun ile beraber toparla, buluş fakir fukaraya yardım et. Yardım etmenin tadını alsın çocuk.
    Gerçi yardımı doğru öğreterek yardım edin.
    Annenin biri bakmış çocuğun gözü mor. 7 yaşında bir çocuk. "Ne oldu?" demiş. "Çocuklar sınıfta dövdü" demiş. Annesi de "Evlâdım ben sana bir tepsi kurabiye yapayım. Sen yarın sınıfa götür arkadaşlarına ikram et seni dövmesinler artık." demiş. Ertesi gün çocuk götürmüş. Eve gelmiş elinde boş tepsi, diğer gözü de mor. Anne demiş ki "Ne oldu yavrum?" "Anne bir tepsi daha istiyorlarmış." 😊
    Sevgili arkadaşlar öyle de değil. Bir kere onun hesabını sor, hesabını al.
    Halimiyyet çok fazla olursa eğer ağızda çiğnenen sakıza dönersin. Sakız çok yumuşak olduğu için ağızda çok çiğnenir. Ondan sonrada ağızda çiğnerler, çiğnerler, çiğnerler birde ayak alına alırlar ezerler. Neden? Çünkü sen sakız olmayı seçtin de ondan. Sakız ne yapar? Ondanı doyurmaz, ağzı hareketlendirir dahada acıktırır. Sen öyle olma. Sen meyveli bir ağaç gibi ol inşallah.
    Anti depresan kullanmayacağız. Peki ne yapacağız? Birde buna bakalım şimdi.
    İlaçlara karşıyız ama benim kafam rahat durmuyor, benim kalbim rahat durmuyor, benim halim iyi değil ne yapmam lazım? İsterseniz gidelim Fahruddîni Râzî Hazretlerine soralım. Çok kıymetli bir alim. O bize cevap vermeye hazırlanırken biz bütün Alllah dostlarının ortak birleştiği bir sözü ezberleyelim.
    Terki râhât eyle sen
    Râhât andadır bil sen
    Sen rahatı terk eyle ki rahat ondadır.
    Bütün Allah dostları bu noktada birleşmiş. Hepsi mi yanılmış arkadaşlar?
    O zaman rahatı terk eylediğimiz zaman ne yaparız? Mesela gelin kayın validesinin misafirine kendi misafiri gibi özene bezene hazırlık yapabilir, rahatı terk etti ama rahat onda. Arkadaşının kendini aramadığından şikayet eden kişi kendisi gidip arkadaşını arayabilir. Bak rahatı terk etti ama rahat onda.
    Fahruddîni Razî Hazretleri buyurdu ki "İnsan için meşguliyetten daha faydalı bir tedavi yoktur."
    Benim ahiret annem dedi ki bir gün "Edepsizliğin adını ergenlik koydular kızım. Biz hiç vakit bulamadık ergenliğe girmeye" dedi.
    Ama sen bugün ne yapıyorsun? "Aman kuzum sen dersini yap ben yıkarım bulaşıkları, ben toplarım odanı." Ya bu hantallaştı artık. Yapma, terki rahat eyle, rahat ondadır.
    Bugün en kıymetli zenginlerden biri, kıymetli diyorum çünkü çok büyük bir hayır sever birisi, ismini vermeyeyim tanırsınız. "Ben Urfa'lıyım. Urfa'da 4 yaşındayken tepemden aşağı ter akarken, benim anam benim elime buz kovasını verirdi,  buz satardım. (Zaten şimdi 70 yaşlarında var) O dönem, o kadar sıcak zamanda buz satardım. İnsanlar başlarının üzerine koyardı mendillerle. 6 yaşıma geldim,  elimdeki kovaya buz parçaları koyup su şişeleri  ayran kutuları koyardı, satardım. Ama kovam benden büyüktü. Ben kovanın sapını omuzuma takardım. Ben bugüne kadar bir kere bir psikoloğun kapısına gitmedim" dedi.
    Boşluktan kaynaklanıyor hep bunlar. Yapmayın, meşrutiyetiniz olsun, gayretiniz olsun.
    Bir cenazeye gittim, millet ağlıyor. Dedim "Neyiniz Olur?" "Bilmiyoruz yüzünü görsek tanımazdık. Telefon numarama mesaj geldi, öldü diye. Her ay bana 100 lira verirdi. Ben onunla çocuklarıma ekmek alırdım." Ölen kişinin yüzünü tanımıyor ama her ay 100 lirayı alıyor. Düşünebiliyor musunuz?
    Arkanızdan ağlayanınız çok olsun...
    *Yadında mıdır doğduğun gün*
    *Sen ağlardın gülerdi alem*
    *Öyle bir hayat sür ki*
    *Olsun mevtin sana hande, aleme matem*
    Hande= Gülücük demek. Sen gül, gülümseyerek git, aleme matem olsun. "Eyvah çok iyi bir insandı" dedirt arkandan.
    Sen bugün benim keyfim, benim evim, benim kapım, benim ailem, benim arabam, ben, ben, ben" diyorsun ya git bak kabristanalar kendini vazgeçilmez zannedenlerle dolu.
    Kabristanın birinde yazıyordu. Hocalarımız okumayın der kabir taşlarını ama ben çok meraklıyım.
    Efendi Hazretleri birine demiş ki "Nerelisin?" "Trabzon Efendi Hazretleri" demiş. "Neresinden?" "Araklı." Efendi Hazretleri sormuş "Var mı Araklı'dan meraklı?"
    Mezar taşında "Ben kendimi vazgeçilmez zannederdim. Ne kolay vazgeçildim." yazıyordu.
    Ricâlul gayba karışmak için bu dünyada çok hizmet ehli olacaksınız.
    Bugün yorgan bedeninizi örter, ruhunuzu örtemez.
    Yarın toprak bedeninizi örter, ruhunuza dokunamaz...
    Inşallah kabirde ruhu hapis kalanlardan olmazsınız.
    Bak "Terki râhât eyle, râhât andadır" O kadar yol geldiniz, sandalye tepesinde tünüyorsunuz. Benim elimde olsa nurdan minberlerde oturturum ama burası dünya ne yapalım? İnşallah Cennette oda olacak. Şimdi terk-i râhât ettiniz ama iyi ki geldim Elhamdülillah ki buradayız diyor musunuz? Evet.
    Bir insan için çok güzel olan şey iyilikle meşgul olmasıdır, meşguliyet içerisinde olmasıdır.
    Bir Padişah bütün âlimleri toplayarak "Bana dünya içerisinde öyle bir ilaç söyleyin ki o ilacın fevkinde başka bir ilaç olmasın bütün hastalıklarımıza şifa olsun. Çünkü benim oğlum çok hasta. Ve ben oğlumun hastalığına şifa bulamıyorum" diyor. Âlimler 3 ay mühlet istiyorlar, araştırıyorlar fakat bulamıyorlar. En son "Hepimizin piri olan bir alim var onu çağırın efendim" diyorlar. Geliyor huzuruna, "Talebelerin bana çare bulamadı. Sen bana çare bulacaksın. Bu çocuğumun hastalığının şifası için bana bir şey söyle, şifa bulsun. Ve aynı zamanda O öyle bir çare olsun ki bütün ilaçların fevkinde olsun. O ilaç varsa hiç bir şeye gerek kalmasın. Eğer bilebilirsen bildin, bilemediysen boynunu ipe vereceğim" diyor. "Senin gibi büyük bir alim bunu bana bulacaksın" diyor. 40 gün süre veriyor. O âlim zat araştırıyor, araştırıyor bulamıyor. 40.günün sabahı hiç kimseye görünmeden saraydan gizlice kaçıyor, bir dağa geliyor. Bakıyor ki bir çoban. Çobana diyor ki "Ben üstümdeki kıyafetleri sana versem, sen üstündeki kıyafetleri bana verir misin?" Çobanda "Veririm efendim" diyor. O arada bir tasta süt ikram ediyor ona. Alimin sinir sistemleri iyice çökmüş, zayıflamış. Ne kadar âlim olursa olsun can korkusu var burada. Çoban diyor ki "Efendim sizden bir ricam olsa bugün cuma sabahı. Ben çobanım ya hiç ailem ile bir araya gelemiyorum. Bir aydır da görmemişim ailemi, hazır sen çoban giysilerini giymişsin. Bende bu giysilerle köyüme ineyim. Ailemi göreyim, cumayı da köyde kılayım, sonra geleyim. Bana bu kadarcık iyiliği yapar mısın? Ama bir şey rica edeceğim. Sürüden bir tane keçi, oğlak kaybolmasın. Zaten üç kuruş para geçiyor elime. Yoksa onu da benden keserler" diyor. Âlim zat da Bana bu kadar iyilik yaptı  bende bu genci yollayayım diye düşünerek "Peki" diyor. Ama şimdi bu alim zat hiç çobanlık yapmamış ki nereden bilsin nasıl çobanlık yapılır? Bir tane oğlak sürüden uzaklaşıyor, uzaklaşınca çomar yani köpek havlıyor ki, birisinin uzaklaştığını haber veriyor alime çoban kıyafetleri içinde olduğu için sahibi odur zannediyor. O zat uzaktan bakıyor ki oğlak gitmiş. Hemen sürüyü bırakıp peşine koşuyor, oğlak da ondan kaçarken iki vadi arasında iki insan boyunda bir yere düşüyor. "Eyvah genç de bana böyle demişti, ne yapacağım şimdi" derken kendisini sarkıtıyor aşağı. Oğlağı alıyor "Nasıl çıkartacağım şimdi? Üstümde de hiç para yok ki parasını bıraksam. Çoban beni şikayet ederse zaten işim bitti" diyor. Uğraşırken, uğraşırken sırtına bağlıyor çoban kuşağıyla çıkmaya çalışıyor. Derken 1-2 saat uğraşın sonucunda oradan yukarı çıkıyor kan ter içerisinde. Sürüye geliyor, oğlağı katıyor sürüye, "Ohh" diyor. (Sizde yoruldunuz 😊 ben sizi cok seviyorum. Allah hepinizden razi olsun. Hak yolunda bu kadar gayretli olan sevgili kardeslerim, ayaklarinizin altindan öperim. Zannetmeyin ki sandalyede oturuyorsunuz, meleklerin kanatları üzerinde oturuyorsunuz. Ve evinizden buraya ilim için, maddi bir çıkarınız olmadan gelene kadar, ayağınızı bastığınız veya arabanızın tekerinin döndüğü tüm yerdeki taşlar çuvallara doldurulur, terazinin mizahına konulur. Hadis-i Şerif ile sabit. Şimdi arkadaşlar) adamcağız bir "ohh" dedi dinlendi. O sırada fark etti ki "Ben iki üç saattir ne padişahı, ne hayati, ne başka bir şeyi hiç bir şeyi düşünmedim." Fark etti ki "Oğlağı sırtıma alıp dışarı çıkarmanın dışında can korkusu dahil hiç bir şeyi düşünmedim." O sırada çoban geldi. Dedi ki çobana "Ben gidecektim ama vazgeçtim. Elbiselerde sende kalsın. Ben geri dönüyorum." Padişahın huzuruna geldi Padişah "Seni yerinde bulamadık, neredeydin?" "Şu dağda bir çoban var ondan akıl almaya gitmiştim" "Aldın mı?" dedi. "Aldım" dedi ve anlatmaya başladı. Efendim siz bir Padişahsınız, sizin oğlunuzun eli sıcak sudan soğuk suya değmiyor, etrafında hizmetçiler dolanıyor. Efendim insan bedeni buna göre ayarlanmamış, insan bedeni harekete, hareketle berekete ayarlanmış."
    Hareket olmadığı zaman, duruşunu düzgün yapmadığı zaman kişi o zaman çöküş başlıyor. Ve psikolojik problemler tavan yapıyor. Öyle bir meşguliyet verin ki çocuğunuza, çocuğunuz o meşguliyetten kendini düşünmeye vakit bulamasın.
    Bakın bütün kardeşlerimiz derdini, ızdırabını yaşayabilecek zaman bulabiliyor. Zaman bulamamalı hâlbuki. Çünkü her şeyi zamana bırak, her şeyi zamana bırak. Zaman ne kadar bilmiyoruz ki!
    Hadi hep beraber söyleyelim benim 11 senedir söylediğim söz;
    "Ömrü dünya bir dakika ömrü insan bir nefes"
    Dünyanın ömrü bir dakika kadardır, insanın ömrü bir nefes kadardır. Aldın veremedin, verdin alamadın bitti. Ne zaman bu ömür geçti anlamazsın.
    Ben sizin yerinizde olsam sorardım "Hocam iyi güzel anlatıyorsun, millet de seni kuzu kuzu dinliyor da ben içim daraldığı zaman, öfkeden kudurduğum zaman  (anneme diyorlar ki 'Emine hoca çok yumuşak, çok iyi bir hanım' diyorlar. Annem böyle yapıyor 'Hee kizdur da gör' 😊 geçen ahiret annem diyor ki 'Yok ya Havva teyze Emine hoca kızmaz ki! Hem nasıl kızar ben bilmiyorum.' Annem böyle yapıyor 'Sen kiz aynaya bak, aynı öyle kizayi' 😊) ben borcumu nasıl ödeyeceğimi bilemediğim zaman, dişlerim ile ellerimi ısırdığım zaman, benim emeklerimi bir başkasının çalmasına göz yumduğum zaman (Geçen bir hanım öyle diyor "Hocam biz iki eltiyiz. Kayın validemler kayın pederim, kocalarımız umreye gittiler. Bizde çocuklarla kayın validemin evinde kaldık. Yemekleri ben yaptım, temizlikleri ben yaptım, her şeyle ben ilgilendim. Eltim odasından hiç çıkmadı, gezmelere gitti geldi bir tek. Kayın validemler umreden geldiler. Bu hanım efendi odaya girmiyor, her bir işe koşturuyor. Bir yandan da 'Nasıl olmuş? Güzel oluş mu?' diye soruyor. Hocam çıldırıyorum, emek hırsızı, gıcık, sinir, böyle bir durumda iki tane anti depresan kullanıyorum 20 senedir de kullanıyorum, bağımlılık da yapmıyor. 😊 Ben rahatlıyorum" diyor. Rahatlamıyorsun kafa mantar oluyor, haberin yok. Ben sizin yerinizde olsaydım bu soruyu sorardım.) O zaman ben ne yapayım? Cevabı verecektim ama süre bitiyor.😊 "Hocaaammmm lütfeeennn" "Ama sormadınız zaten" "Soracaktık hocaammm" "Haftaya söylesek?" 😊 "Yaaaa" "Zaten bunların hepsi bir taktik. Sizin merakınızı arttırıp zihninizi daha çok açılmasını sağlamak için. Tamam tamam söylüyorum hep beraber söyleyelim"
    İnsanın zihnini insanın dili ve bedeni yönetir. İnsan bedeni, bedenin duruşuna göre hormon salgılaması için insan zihni beynine emir verir. Kişilerin beden duruşları nasılsa o şekilde beyinleri hormon salgılar."
    Mesela omuzlarınız düşük, bedenleriniz çökük, burada da *ve tezhebe rîhuküm* yani kuvve-i maneviyyeniz düşüyor. "Ah ah bunu bana nasıl yapar? Bizim köyde huu hep yirtayum yuzumi. Gördün mi bana ne etti hep yirtayum yakalarumi."
    Bu durumada göre beynimiz hormon üretiyor. O zaman bizim yapmamız gereken emeğimiz çalınmış, belki paramız çalınmış, belki üzdüler, belki ezdiler, zaten koskocaman bir bebek var evde o hiç büyümüyor. Hanımlar en çok koca bebeklerle tartışıyor. 😊 Belki çok büyük ızdırap verdiler. O zaman biz bedenimizin duruşu ile beynimize ültimatom veriyoruz.
    Iki saat boyunca bir şey öğrenmemiş olsaydınız, sadece şu size yeterdi.
    Şimdi biz böyle mahzun, pasif, huzursuz durduğumuz zaman bizim bedenimizi yöneten beynimiz bizim daha çok sıkıntılı olabilmemiz için eski yaşadıklarımızı da hatırlatıyor. "Zaten sen" diye başlayan cümleler. Ve onu susturmak için anti depresan kullanıyoruz.
    Böyle bir durum olduğunda dik duruyoruz. Şimdi insan beyninden salgılanan hormon beyin sapından omur ilikden diğer kısımlara dağılıyor. Bu kısımlara dağıldığı zaman boyundan gelip göğüsteki timüs bezine geldiği zaman guatrdan su kısımda hareketlenme oluyor. Bu sefer kişi kendisini o kadar mutlu oluyor ki oynayan insanlara baktığınız zaman kollar geriye doğru atılır. Hiç söyle üzgün gibi omuzlarını çöküp oynayanı gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü o hormonlar salgılanmıyor o duruşta.
    (Bu sırada hocamız yanındaki bir hanımı ayağa kaldırdı.)
    Şöyle dik dur bakayım adın ne? "Seher." Seher vakti çok önemlidir, Sabâ rüzgarı o vakit gelir. Bak Allah hatırlattı. Efendi Hazretleri buyurur ki "Hava kış da olsa, soğuk da olsa sakın, pencereleri açmazlık etmeyin. Cenneten gelir o rüzgar."
    Evet ızdırabı var, evet sıkıntısı var. Ama omuzlar dik durulduğu zaman ve "Ey derdim ah sana neler derdim. Ey derdim senden büyük Rabbim var. *Tevekkeltü alallah.* *La havle velâ kuvvete illâ billâh*"
    Burada su durusunuz bedene bir salgılama verdi. Ve o bıkkınlık, o sıkıntı gitti.sonra aklıma "Aa şöyle yapabilirim" kapısı açılmaya, çareler yavaş yavaş bedene gelmeye başladı. Ama bu demek değildir ki böyle kasıntı dolaşalım kabadayı gibi. 😊
    Bir medresede böyle bir sohbet yapmıştım da hoca hanım dedi ki "Hocam talebelerimizden biri böyle dolaşıyor." "Neden?" dedim. "Emine hocamız dedi diyor" dedi. Ben öyle bir şey demedim.
    Ama bakın mesela kabadayılar aynı böyle dolaşır "Hallederiz, adamlarımız var" 😊 gibi.
    Bizim böyle bir tavrımız yok Elhamdülillah. Allah güçlü Müslümanı sever.
    Hazreti Ömer (radıyallahü anh) mescidde ellerini bağlamış başını boynuna eğmiş namaz kılan birini gördü. Geldi, kafasını kaldırdı. Ve dedi ki "Allah karşısında senin gibi zelil duran Mümin'i istemez. Başını dik tut". Ama sopa yutmuş gibi de değil tabii ki. Dik dur, edebini muhafaza et. Namazda bile öyle ise sen namaz dışında ne yapacaksın? En güzel şekilde hareket edeceksin. Tevazulu, yumuşak huylu, gayretli, hikmetli ve son derece himmetli. Ama asla kimsenin boyunduruğu (küfür boyunduruğu) altına girmeyecek kadar onurlu ve şerefli. Buda çok önemli.
    Çünkü sen herşeyden önce *Etîullâhe ve etîurrasûl* noktasındasın. "Ay sen olmasan ben ne yaparım?" Allah seni onsuzlukla imtihan eder.
    Talebelerimizden birinin kocası çalışmazdı annesi ona bakardı. Bir gün dedi ki "Hocam annem olmasa ben ne yaparım? Ölmüşüm, gitmişim ben. Anam bana bakıyor." Annesi öldü, kocası çalışmaya başladı.
    Sen Allah de.
  • Belki bu aralar biraz zor gidiyor hayat.Her zamankinden daha fazla hüzün kaplı belki de gönlün.Sonbahar esintisinde dalgalanan küçük bir serçe gibi nereye vursa rüzgar, o tarafa sendeleniyor duyguların.Önceden çok sevdiğin yağmurlar canını yakmaya başlamış, her bir tanesi ayrı bir özlem hatırlatıyor.Geceleri bir sofra kuruyorsun göğe, ay ve yıldızlar ne var ne yok ortak oluyor.Bir dost arıyor bazen gözlerin veya aranacak dost oluyorsun yıkık dökükken için.
    Şu nasılsın sorusuna hiç aldırış etmiyorsun bu aralar, nasıl olduğunu bir sen biliyorsun, anlamazlar.
    Senin bile adını koyamadığın bir şeyler saklı içinde.Bir damla su musluğun ağzında, düşecekmiş gibi ama bekliyor, bekletiyor.Merak ediyorsun.Hep böyle mi olacak, böyle mi geçecek yıllar diye aklını kurcalayıp duruyorsun.Ama böyle gitmeyecek🌸;
    Sabredere, yılmadan, usanmadan ettiğin o duaların hepsi biriktiriliyor.İnsan olarak yaşamak yetmiyor, bu hayatta insanca yaşamak gerekiyor.
    Kurumuş dalı sulamayı, ekmeği yerden kaldırmayı veya insanların hepsine sevgi ile bakmayı iyilik olarak değil olması gereken bir şeymiş gibi görmen gerekiyor.Hiç ummadığın bir yerde ve ummadığın bir anda çalacak kapın.Kucak dolusu mutluluk ve demet demet aşk çıkacak karşına.Çiçek açmış taneler dökülecek gözlerinden.Güneşin sararacak, sabah kalktığın vakitler günlerin gerçekten aydınlanacak.Ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin şunu sakın unutma!
    "İyilik yapan, yalnızca iyilik bulacak."
    Ve bir gün anılar gelecek gözlerinin ardına.Şöyle bir bakıp, iç çekeceksin.Şimdide olduğu gibi, geçmez dediğin ne kadar şey varmış da, hepsi geçmiş tek tek göreceksin.Yaşlar eksik olmayacak yüzünden.Kirpiklerinden sıyrılıp yanaklarından akacak tekrar çiçek açmış tanelerin.Sen güçlü bir insansın.Hayatın canını sıkan her cilvesine şimdilik eyvallah diyeceksin.Kalbinden geçeni yaşayıp, her zaman aslını bürüneceksin.
    Her dua vaktine esirdir.
    O günleri, göründüğün gibi olup,
    Olduğun gibi bekleyeceksin..
  • Suça bir hastalık gözüyle bakılıcak ve bu hastalığın sizin hâkimleriniz yerine doktorları,sizin kürek mahkûmiyetleriniz yerine hastaneleri olacak.Özgürlük ve sağlık bütünleşecek.Kızgın demir ve ateş yerine yağ ve reçine kullanılıcak.Öfkeyle cezalandırılan kötülük şefkatle tedavi edilicek.Herşey çok basit ve çok yüce olacak.Çarmıh darağacının yerini alacak.Hepsi bu...
  • Dünyaya geldik ve bir hiçliğin ortasında bulduk kendimizi. Evet, büyüdük, çalıştık, eğlendik, nadir de olsa mutlu olduk ama yaşadıklarımızın hepsi bir hiç olacak. Ve bir hiçliğin içerisinde yaşadığımızı bilmek, insan ruhuna vurulmuş en büyük darbedir.
  • Karşımdasın işte.
    Bana bakmasan da oradasın,
    Görüyorum seni.
    Ah benim sevdasında bencil,
    Yüreğinde sağlam sevdiğim.
    Kalbime gömdüm sözlerimi,
    Ceset torbası oldu yüreğim.
    Tıkandığım o an,
    Elimi nereye koyacağımı şaşırdığım o an işte,
    Aklımdan o kadar çok şey geçti ki
    Takip edemedim.
    Ellerim boşlukta,
    Ben darda kaldım.
    Ellerim buz gibi,
    Ben harda kaldım.
    Bir senfoni vardı kulağımda çalınan,
    Bitti artık hepsi.
    Köşeme çekildim,
    Hani hep kaldığım köşeme.
    Bakış açım belli oldu yine.
    Geride kalan,
    Ardından bakar gidenlerin.
    Bir meltem olacak rüzgarım dahi kalmadı benim.
    Dağlara çarptım her esişimde.
    Yollara küfrettim her gidişinde.
    Demiştim sana hatırlarsan:
    “Önemli olan ‘zamana bırakmak’ değil,
    ‘zamanla bırakmamak’tır.”
    Şimdi bana,
    Geçen o zamanın unutulmaz sancısı kalır.
    Gittiğim eğer bensem,
    Söyle bana kimden gittim?
    Sende yoktum zaten ben,
    Ben yine bende bittim.