• Herkese Şimdi den iyi okumalar der
    ilk inceleme mi ilk okuduğum şiir kitabına yazmak da anlamak kadar zor olacak :)

    (.....)
    Çünkü bir tuhaf burada her şey,
    Denizi sel basıyor, hayret
    Hayret, şehir sığmıyor taksiye
    Ve terör estiriyor rüzgar
    Kaldırıyor dağın eteklerini bile.


    (.....)
    Bir jeton
    Yanağıma getiriyor da yanağını
    Kokunu rüzgâra salsan
    Bana getirmiyor

    (....)
    Baba yarısıdır ölüm, götürür bizi parka
    Geri getirmez ama kalırız oracıkta...


    İki yada üç kere okuyup Anladığım dizeler. Şaşırdım, anlayıp kafama toslatan cinsten di hepsi

    Bilek işe yaramaz, cüzdandır sıkı yumruk
    Kaşlarımız açılır gülsün diye çocuklar.

    Ahh İbrahim Abi ahh

    Paranın putlaştığını iki cümle ile anlatmak buna denir galiba

    Ve Bayram öncesi içimi titreten şu dize gözlerimi doldurdu

    Bezden Anne yapıyor öksüz
    Öpmek için kendisine...

    Şunu söylemeden geçemiyeceğim kaybetmeden değer anlaşılmıyor emin olun siz sahip çıkın değerlerinize sevdiklerinize gerçekten hayat kısa

    Neyse 48 sayfalık kitabı ne anlattın arkadaş diyeceksiniz ilk deneyim galiba ondan dır.

    Ama şiir severlere sorum şu nasıl anlıyorsunuz o sözleri banada yazarsanız sevinirim...

    Tavsiyesi içinde
    Kubilay Karaer
    Zalım baba teşekkürler :)
  • Ah, Tanrım! Zaman geçecek, bizler de sonsuzca ayrılıp gideceğiz yaşamdan. Yüzlerimiz, seslerimiz, kaç kişi olduğumuz, hepsi unutulacak. Ama acılarımız, bizden sonra yaşayacak olanlar için sevince dönüşecek; mutluluk, dirlik düzenlik egemen olacak dünyaya. Minnetle, hayır duasıyla anımsayacaklar bugün yaşayanları. Ah, sevgili kardeşlerim... Hayatımız henüz sona ermedi. Yaşayacağız!
    Anton Çehov
    İş Bankası Kültür Yayınları
  • Şans olarak buradayız.Ve uzaklara gideceğiz ve gezegen iyileşecek, gezegen iyileşecek çünkü o bunu sürekli yapıyor.O kendini iyileştiren bir organizma, gelişir ve değişir, ölü şehirlerimizi kendine katacak ve başka bir şeye dönüşecek, fakat güneşin etrafında hala dönüyor olacak.En azından birkaç milyar yıl boyunca yada her neyse artık !.. Bana göre biz büyük hediyeleri boşuna harcadık.Bence insanlığa muhteşem, muhteşem hediyeler verildi.Ayakları üzerimde durma, gözü kullanma gibi mümkün biçimler.. Büyük beyin aletler yapar,aletler yapan beyin gelişir,gelişen beyin daha iyi aletler yapar. Konuşabilme , bir dil olmalı. Bunu al buraya koy.. Dil öğrenik, dili dahada büyüttük, büyüdük.Muhteşem hediyelerimiz vardı ve hepsinden vazgeçtik.Sadece para ve OH TANRI uğruna. Hepsini batıl inançlara kurban ettik.İlkel inançlara, ilkel saçmalıklara !! Görünmez adam gök yüzünde sana bakıyor ve ne yaptığını gözlemlemeye devam ediyor, yanlış bir şey yapmadığından emin olmak istiyor.Eğer yaparsak bizi sonsuza dek yanacağımız cehennemine atacak. Bu tür saçmalıklar çok kısıtlayıcı, sahip olduğumuz bu beyin için çok kısıtlayıcı.Böylece kendimizi kısıtlı tutuyor ve oyuncak, gizmo, altın gibi parlak şeyler istiyoruz.Fişe taktığımızda bizim için büyük, büyük işler yapacak şeyler istiyoruz.Ve ve ve.. Tüm bunlar bir hiç... Herneyse biliyorsunuz olan oldu artık. İşte bu yüzden şimdi tüm bunlarla bağımı kopartıyorum. Belli bir mesafeden bakıyorum, kenara çekildim. Kendime dedim ki: George bunlarla duygusal hiçbir bağın yok, nerede olduğunda umrunda değil , öyleyse izle ve eğlen!! Bunun için ne diyorum biliyor musunuz? Bu dünyaya geldiğiniz zaman bir ucube gösterisine biletiniz vardır. Eğer Amerikada doğduysanız size ön sıradan yer verilir. Ve bazılarımız oraya not defterleriyle oturur. Ve ben bir defter tutucuyum. Aman tanrım.. Şunu gördün mü ?!! Gördün mü ?!! Ucube gösterisini izlerim, notlar alırım, hikayeler uydururum ve ucubelerden bahsederim. Ucubeler hep insandır. Benim gibiler ve hepsi aynı. Hepimiz aynıyız. Daha iyi değilim, daha farklı değilim, sadece onlardan ayrı duruyorum. Ben ayrıyım, burada duruyorum.! Çünkü kendimi karışımdan ayrı tutuyorum, bundan hiçbir çıkarım yok. Amigo değilim !!
  • İlk kez bir kitabını okuduğum, keşfettiğim bir yazar, Brad Thor. İyi ki de keşfetmişim.

    Büyük Oyun'u D&R'da ilk elime aldığımda hemen arkasını çevirip konusunu özetle bir okudum. Ve dedim ki "Bu da ne?!" abartmıyorum bu arada. Polisiye, gerilim, aksiyon, macera hep en bayıldığım türler olmuştur. Ajanlar, savaşlar, stratejiler hep ilgimi çekmiştir ve bu kitap yazdıklarımın çoğunu kapsıyor. Siz de bu türleri seviyorsanız bu kitabı okurken sıkılmanız imkansız.

    Bir cümleyle bu kitabı özetle deselerdi kesinlikle şunu söylerdim: "Film gibi kitaptı."
    Üç kelimeyle de özetlenir, 300 sayfalık kitap. İşte böyle.

    Kitabı direk satın almak istedim, almasaydım gerçekten aklımın bir köşesinde hep kalırdı. Yeni bir kitap aldığımda okumaya başlamadan önce hep 1k'dan bakarım. İncelemelere, alıntılara, diğer okuyucular tarafından nasıl karşılandığına. Bu uygulamaya bayılıyorum gerçekten. Fakat Büyük Oyun için arama yapıp baktığımda kitabın kayıtlı olduğunu ama çok az okunduğunu gördüm. Hakkında hiç alıntı veya inceleme yoktu. Şaşırdım biraz. Bence okunmayı hak eden bir kitap.

    Sanırım bu kitabın ilk incelemesi olacak, umarım güzel bir şekilde bu kitabı açıklayabilirim.
    Not: Ufak spoiler vermiş olabilirim belki :)

    Başrolümüz Scot Harvath. Kendisi eski bir Deniz komandosu ve ülkenin en üst düzeydeki kontra-terör görevlisi. Yakın bir zamanda kendi köşesine çekilmiş ve kız arkadaşıyla beraber sakin bir yaşam sürüyor. Gerçekten görevinde başarılı, zeki ve mükemmel stratejiler kuran, aldığı eğitimler sayesinde insanları ufak bir mimiğinden tanıyan, her adımını özenle takip ettiğiniz bir karakter. Köşeye sıkışıp kaldığında bile muazzam stratejiler üretip en az hasarla kurtulmaya çalışan, hayran kalınası bir başrol. Ve tabi, hayran kalınası bir ekip.

    Bu esnada ülkede yeni bir başkanlık seçimi yapılıyor ve Robert Alden ülkenin yeni başkanı seçiliyor. Seçimlerde başkana fazlasıyla yardımcı olan, eğlence dünyasının devi olarak bilinen ve muazzam güçlere, paraya sahip olan Stephanie Gallo ise bir diğer önemli rolü oynuyor.

    Her şey güzel bir şekilde akıp giderken Stephanie Gallo'nun kızı Julia Gallo, Afganistanda doktor olarak göreve gidiyor ve orada bir takım olaylar neticesinde kaçırılıyor. Durumdan haberdar olan Stephanie ise Başkan Alden'dan yardım istiyor. Bu esnada tehditler havada uçuşuyor çünkü Alden hakkında bildiği ve üstünü örttüğü bir takım olaylar var. Buralar çok eğlenceli ;)

    Alden bunu göze alamayarak Gallo'nun kızını kurtarmak için başlıyor plan yapmaya. Julia'yı kurtarmak için sakin bir yaşam süren Scot Harvath'ı arıyor ve ekibini tekrar kurmasını istiyor.
    Ve olaylar başlıyor.

    Mükemmel!

    Aslında anlattıklarımın hepsi kitabın giriş kısmı. Devamı anlatılmaz çünkü ful spoiler. Bu giriş kısmı kitaba ilk başladığımda biraz sıkıcı gelmişti, artık olaylar başlasın istiyordum ama buna rağmen keyifle okudum.
    Ve anlattıklarım kitapta gerçekleşen olayların belki %20'si falan. Aynı anda daha o kadar çok olay oluyor ki. Scot ekibiyle Afganistan'a gidiyor, orada muazzam heyecanlı olaylar olurken bölüm orada bitiyor ve bir iki bölümlüğüne Washington'a geri dönüyorsunuz. En heyecanlı yerinde reklama girer gibi oluyor. O iki bölümü hemencecik okuyup çatışmaların arasına dönmek istiyorsunuz.
    Scot ekibini kurup göreve başladığında zaten kitap akıyor. Gerçekten tek kelimeyle film gibi. Bütün sahneyi kafanızda ister istemez kuruyorsunuz. Okurken gerçekten aynı zamanda bu kadar film izliyor gibi hissettiğim bir kitap daha olmamıştı.

    Keşfettiğim için son derece mutluyum. Eğer okumadıysanız -ki bu uygulamanın üyelerinin büyük bir kısmı belli ki okumamış- ve bu türü seviyorsanız gerçekten okuyun.
    Anlamlı, heyecanlı, akıcı, sürükleyici... Kısaca muazzam bir kitap.

    Teşekkürler Brad Thor.
  • Sevgili Dost,
    Bu başladığım yazı ilk ve sanırım da son mektubum olacak. Hep mektupla haberleşilen zamanlara gıpta ile bakmış, hiç mektup alamayacağımı ve yazamayacağımı düşünüp dertlenmişimdir. Bugün bu yazıyla bu heyecanı yaşamaya çalışıyorum. Karşımda çay var soğutma da iç beni, der gibi bakıyor. Çok sevmem de aslında, ama hayatımda sevmediğim halde vazgeçemediğim şeylerim hep olmuştur benim bugünün yıldızı da o, bozmuyorum. Düşüncelerim kafamda daha fazla kemirecek yer bulamadığı için işi bırakmış, bu kadar umarsız olmayı ben de istemezdim ancak Cem Karaca çalıyor kulağımda bunları konuştukça:
    "Beni siz delirttiniz evet, evet siz delirttiniz beni
    Hiç kuşkum yok bundan eminim

    Darılmaca yok ben bir deliyim ama beni siz delirttiniz
    Gelin siz de katılın siz de bize, bizde herkese yer var
    Dostlarım hep Napolyon hepsi Sezar Bol miktarda Hitler de çıkar!
    "

    Sevgili Dost,
    Bu mektubu hiç okuyamayacaksın, göremeyeceğiz birbirimizi hiç, ama tanıştık seninle haberin yok. Seni o kadar güzel tanıdım ki hem de her cümlende duraksadım, düşündüm, umutlandım, sevinçle doldum sonra kederlendim, kederlendim ve kederlendim...
    "Sevgili Dost,
    Yüzümüzdeki tebessüm hangi sevincin gecikmesi acaba?" demiştin ya bana, bu cümleyi okurken tebessüm ettim ve galiba ilk defa yerinde bir tebessüm oldu.

    "Sevgili Dost,
    Seni seçtiğime pişman değilim. Sen de pişman olmayacağın seçimler yap." demiştin yine bana.
    Bu kitap elime geçip beni seçmişken sen benim başka seçenek düşünmem bile vefasızlık olmaz mıydı?
    Tercih konusu açılmışken yine demiştin ki bir ara;
    "Sevgili dost,
    Köpekbalığının kanı, yarasanın karanlığı sevmesinde ne var? Hüner, geceye rağmen güneşi, kana rağmen hayatı sevmekte. Oruçken su içmemekte ne var! Hüner,ölürken suyu reddedebilmekte. 'İsâr' deniyor buna. Yani tercih. Yani sevmek, yani göstermek üstün olanı."
    Senin cümlelerini yazınca bana bir şey kalmıyor, yazasım gelmiyor çünkü anlatıyorsun ortak hisleri isâr olarak seni seçiyorum Sevgili Dost'um...
    Sevgili Dost,
    Benim mektubum diye başladım ancak olmadı çok rol çaldım senden, senin konuşup benim susmam gerektiği kanaatine vardım çünkü yine yaptın yapacağını;
    "Sevgili Dost,
    Bugün bayram.
    Ama parlamıyor gözlerin."
    ...
  • Neden çocuk yaparız? Bugüne kadar duyduğum cevapların içinde en aklıma yatanı, insanın bir çocuk sahibi olmadıkça kendini eksik hissettiği. Bazılarımız iki, üç, hatta dört çocuk yaptıktan sonra da kendini eksik hissedebiliyor. Başka cevaplar da duydum. En popüler olanı, ölümsüzlükle ilgili. Ben öleceğim, ama çocuğum aracılığıyla yaşamaya devam edeceğim. Çocuk yapma konusu insanın sınıfıyla da bağlantılı. Toprakta çalışacak olabildiğince çok insana ihtiyacı olan köylüler bir sürü çocuk yapıyor. Şehirde, daha az çocuk sahibi olmak daha ekonomik. Ama bu bilgiler, temel soruya cevap vermiyor. Doğum sıklığını etkileyen faktörler ayrı konu, niye çocuk yaptığımız ayrı konu.

    Çocuk sahibi olmamızın en temel nedeni, bunu yapma gücüne sahip olmamız tabiî. O kadar maymun iştahlıyız ki, yapabileceğimiz ne varsa çoğunu yapmaya çalışıyoruz. Yapabildiğimiz için yapıyoruz, yapmayı seçtiğimiz ya da yapmaya karar verdiğimiz için değil. Sırf yapabiliyoruz diye çocuk yapmak olacak iş mi?

    Neden çocuk sahibi oluyoruz? Başkaları oluyor da ondan. Ana babamız bizden torun bekliyor da ondan. Sırf çocuk sahibi olmayı istediğimiz için, sırf çocuğu istediğimiz için bu işe kalkıştığımız pek ender. Çocuk sahibi olmamızın bir sürü nedeni var, ama bu nedenlerin içinde çocuğun kendisi en sonda geliyor. Çocuğu kendi geleceğimizin düşlerinin bir parçası olarak istiyoruz. Peygamberler, generaller, nineler ve dedeler, kendilerine yeni nesillerde mürit arayanlar bizi çocuk yapmaya yöneltiyor. Çocukla olan özel bağımız, çocuk için duyduğumuz istek en arkadan geliyor, o da genellikle hamilelikten sonra. Yani, çocuğu ancak ana rahmine düştükten (doğduktan) sonra istemeye başlıyoruz. Çocuk ancak başlı başına bir maddi varlık haline dönüşünce isteniyor, hakkında düşünülüyor ve bazen de vazgeçiliyor.

    Çocuğu neden sırf kendi hatırına istemediğimizi açıklayan binlerce neden sayabiliriz. Bunların içinde en acı olanı, miras kaygısıdır. Servetimizi başkalarıyla paylaşmayı pek istemesek de, eğer ille biriyle paylaşacaksak, bari kendi çocuğumuz olsun diye düşünürüz. Böylece, servetimiz başkalarının eline geçmesin diye çocuk yaparız. Eşimiz bizi bırakıp gitmesin diye çocuk yaparız. Ya da tam tersi, birbirimize olan aşkımızı ispatlamak için çocuk yaparız. Çoğu durumda aşkın en yüce ifadesi olarak görülmez mi bu? Ve tabiî, bizi seven birisi olsun diye çocuk yaparız.

    Hükümetlerin, sosyal güvenlik sistemlerinin ve çeşitli kurumların sağladığı avantajlardan yararlanmak için çocuk yapanlarımız da var. Bazı ülkelerde çocuk sahibi olmak, maddi yardımların yanı sıra, tatsız iş hayatından uzunca bir süre kaçabilmek gibi bir avantaj da içeriyor. Pek çoğumuz, sırf çocuk sahibi olanları kıskandığımız için çocuk yapıyoruz. Çocuğumuz olduğunda, çocuksuzlara sanki bir eksikleri varmış gibi bakıyoruz. Onları kıskandırıyoruz, bize gıpta etsinler istiyoruz, çocuk sahibi olsunlar diye onları yüreklendiriyoruz. Kısır olmayan, sağlıklı kadın ve erkekler olduğumuzu kendimize ispatlamak için çocuk yapıyoruz. Sayısız çocuk bu yüzden dünyaya geliyor. Ama artık iş işten geçmiş oluyor. Çocuk sahibi olmanın bin bir biçimi içinde, çocuğun kendisi nadiren işin içine giriyor. Zaten bizatihi çocuk sahibi olmak deyimi onların üzerinde kurduğumuz mutlak totalitarizmin bir ifadesi değil mi?

    Bir kısmımız özgürlüğü özgür olmak için isteriz. Bir kısmımız, güç kazanmak için özgür olmak isteriz. Yani, belirli bir düzende güçsüz durumda olanlar, başka bir düzende güce daha kolay ulaşma şansları olacağını umarlar. Kendilerini güçlendirmek, başkalarına hükmetmek için özgürlük ve demokrasi peşinde koşanlar, kendi totaliter arzularını yansıtmak suretiyle en temel özgürlükleri çiğnerler. Çocuğun kendisini istedikleri için değil, belirli bir gereksinimi karşıladığı için çocuk yapanlar da öyledir. Bu gibi durumlarda çocuk kullanılmış olur. Bir insanı kullanmak tabiî ki totalitarizmdir. Ama, kendisiyle ilgisi olmayan bir nedenle bir çocuk yaratmak, insan türünün totaliterliğinin zirvesidir.

    Çocuk sahibi olmak, geri dönüşü olmayan bir eylemdir. Servetimiz yok olup gider, eşimiz hayatımızdan çıkar, herkes kısır olmadığımızı görür, kıskançlığımız diner, ama çocuk hâlâ oradadır. Artık var olmayan gereksinimlerin bir kalıntısı olarak çocuk bizim yanımızdadır.

    İşte o zaman, tüm totaliter ilişkilerde olduğu gibi, büyük yalan başlar. Büyük yalan SEVGİ’dir elbette. Bu yalan bilinçli ya da bilinçsiz olabilir. Ama çoğu zaman bilinçsiz olur. Gerçekten çocuğu sevdiğimizi düşünür, öyle davranır, öyle hareket ederiz. Başkaları görsün diye, yüzümüzden hemen hemen hiç çıkarmadığımız bir sevgi maskesi taşırız. Bu sevgiyi de, o çocukla hiç bağlantısı olmayan, ama ona müstakbel bir mürit olarak bakan, toplumun tüm tutucu kurumları her fırsatta destekler. Çünkü herkes, ama herkes, çocukların sevilmesi gerektiğini düşünür. Belki en büyük ikiyüzlülüğümüzün sonucu olarak, utançla, büyük yalana katılırız. Çocukla aramızda totaliter bir bağ oluşur, çünkü çocuktan da bizi sevmesini bekleriz, ona bizi sevmesi gerektiğini öğretiriz. Çocuk, bizim YALAN’ımızı bilmemenin masumiyeti içinde, gerçekten de bizi sever tabiî. Ama çocuğun gerçeği ilk keşfedişi belki de sevgi yalanını keşfedişidir. Aynı zamanda masumiyetin sonudur bu.

    Çocuğun kendisiyle hiç ilgisi olmayan gereksinimler yüzünden çocuk sahibi olunduğunda, dünyaya gelen çocuk bir sıkıntı kaynağı haline de gelir. Anne ve babanın yaptığı bir fedakârlığa dönüşür. Yaşamlarının çocuğun hatırına kökünden değişmesi gerekir.

    Çocuğun yaratılmasıyla birlikte -çocuk gerçekten istendiği için yaratılmış olmadığından- yaratıcıların talepleri de başlar. Yaratıcılar diyorum, çünkü anne babalar büyük bir kendini beğenmişlikle kendilerini çocuğun yaratıcısı olarak görürler. Sanki yaratmak, erkekle kadının bir-iki dakikalık çiftleşmesine bakacak kadar basit bir şeymiş gibi. Anne ve babalar çocuğun kendi özgürlüğü içinde büyüyüp gelişmesine nadiren izin verirler. Çocuk çoğu zaman, anne ve babasının kişisel arzu ve hayalleri ile mevcut toplum düzeninin standartlarına göre yoğurulur.

    Çocuğun büyüme ve olgunlaşma süreci, genellikle, bağımlılıktan bağımsızlığa doğru bir geçiş olarak adlandırılır. İnsan yavrusu da diğer tüm hayvanların yavruları gibidir. Bağımsızlığını kazanıp kendine bakabilecek hale gelince, yuvayı terk eder.

    Öte yandan, insan yavrusunun durumunda bu argümanın tam tersi de aynı kolaylıkla ileri sürülebilir. Büyüme süreci, çocuğun kendine özgü ruhsal yapısını ve bağımsızlığını kaybetme sürecidir. Büyüme sürecindeki çocuk, “uygarlaştırılan” bir yerliye benzer. Anne ve babanın görevi çocuğun vahşi ve özgür ruhunu ezmek, okula, topluma ve devlete uysal bir çocuk teslim etmektir. Çocuk okuldaki kural ve düzenlemelere uymayı beceremezse, anneyle babanın onu kötü yetiştirmiş olduğu düşünülür. Çocuk anne ve babasından fiziksel olarak bağımsızlaştığında, çağın ruhuna bağımlı olmaya da çoktan hazır hale gelmiştir.

    Çocuğun sözde uygarlaştırılması sadece toplumsallaşma değildir. Toplumsallaşma toplumun yap ve yapma dediklerini öğrenmektir. Uygarlaşma ise aynı zamanda estetik ve bilişsel koşullandırmadır. Sonsuz bir olasılıklar dizisi içinden bazı algısal kalıpların seçilip dayatılmasıdır. Çocuğun tüm duyularının gelişimi, yine içinde yaşadığı toplum ve uygarlık tarafından koşullandırılır. Tarih boyunca ya da aynı zaman dilimi içinde bir arada yaşayan başka uygarlıklara ait algısal ve bilişsel kalıpları tanıma fırsatı bile verilmez çocuğa.

    Çocuk “sahibi” olmanın totaliter olmaması ancak tek koşulla mümkündür. Yaşamın mucizesinin, yaşamın benzersizliğinin farkında olmaktır bu koşul. Çocuk hangi sebeple dünyaya getirilmiş olursa olsun, yaratılan varlığın bizimle pek az ilişkisi olduğunu kavramamız yeterlidir. Bir bakıma, gökteki bulutlar kadar, kelebekler kadar, mevsimlerin değişmesi kadar bizden bağımsızdır çocuk. Hayatın sayısız mucizesinden biridir. Bize düşen çocuğu kollayıp büyümesine yardımcı olmaktır, ona buyurmak değil.

    Ne yazık ki totaliter denetimimiz aksi yöne doğru uzanıyor. Yüzyıllar boyunca çocuk üzerinde totaliter bir denetim kurduğumuz yetmezmiş gibi, şimdi bir de çocuğun genetik gelişimini ve genetik özelliklerini denetlemeye, hatta gücümüz yeterse tasarlamaya çalışıyoruz. Eğer bir çıkar görüyorsak gelecekte gözleri 360 derece dönebilen ya da bir yerine iki kafası olan çocuklar yaratmamamız için hiçbir neden yok. Belki de hepsi birbirinden şık siparişler verebileceğimiz “çocuk butikleri” de olur. Ancak türümüzün tarihinde önce aileler aşiretlerden, sonra da bireyler ailelerden kısmen bağımsızlaştığına göre gün gelecek çocuklar da kendi isimlerini kendileri koyabilecekler..
  • Yorumuma başlamadan önce bazı kitaplara karşı olan ön yargılarımızdan bahsetmem doğru olacak belki de. Gerek lisedeki edebiyat öğretmenimin “Tanpınar zor okunan bir yazardır.” demesi gerekse sosyal medyada okuduğum muhtelif yorumlar nedeniyle Tanpınar romanlarına biraz mesafeli durmuştum bu vakte kadar. Huzur, 2014 yılından beri kitaplığımda olan ama elimin bir türlü gitmediği bir kitaptı. Tatilde olmam sebebiyle tüm ilgimi, tüm dikkatimi tatil boyunca Huzur’a ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın roman diline vereceğime inandığımdan küçük sahil kasabama yalnızca Huzur’u getirdim. Gerekirse bir ay boyunca elimde tek kitap olacak ama anlayarak okuyacağım düşüncesindeydim.

    Bir otobüs yolculuğunda başladım ilk sayfaları okumaya Mehmet Kaplan’ın “Tanpınar Hakkında Birkaç Söz” yazısı güzel bir başlangıç oldu. Son cümlesinde, diyor ki Mehmet Kaplan: “Tanpınar’ı onun istediği gibi, dura dura, içlerine sindire sindire okuyanlar, onu sevecekler, yalnız ona karşı değil, bütün sanata, bütün insana ve kâinata başka bir gözle bakacaklar, kendilerini ebediyete götüren esrarlı ışıklarla dolu bir yolda bulacaklar.”
    Bu cümleyi okuduktan sonra “inşallah Tanpınar’ı onun istediği gibi okuyabiliriz.” duası geçti içimden.

    Sonra çekinerek başladığım kitabı elimden bırakamadım. İstanbul’dan uzakta deniz, kum, güneş üçlüsü dışarıda beni beklerken ben eski İstanbul sokaklarında Mümtaz ve Nuran’ın peşindeydim. Kitabın arkasında da yazdığı gibi İstanbul kitapta ayrı bir roman kahramanı gibi, bir İstanbul bir de musiki. Bu yıl Handan İnci anlatımıyla gerçekleşen “Tanpınar ve Müzik” konulu bir sohbete gitmiştim oradan aslında biliyordum kitabın içindeki eserleri ama okurken aldığım lezzet bambaşka. Bana Neva Kâr gibi muazzam bir eseri tanıttığı için de teşekkür ederim Tanpınar’a. : )

    Kitapta beni en çok etkileyen karakter İhsan. Onun insana olan inancı öyle kuvvetli ki kitabı tekrar karıştırdığımda İhsan’ın insana dair olan tüm cümlelerinin altına çizmişim.

    “İnsan birdir. Çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur, iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur.” (264)

    “Zannetme ki sana kabuğunu kır, diye cevap vereceğim… O zaman dağılırsın! Sakın kabuğunu kırma; genişlet ve kendine mal et, kanınla işle ve canlandır. Kabuğun kendi derin olsun…” (272)

    Hatta İhsan’ın yaşamından olan kesitler ve düşünceleri bana Yahya Kemal’i hatırlattı. Yorumu yazarken etkilenmemek için araştırmadım ama Mümtaz’ın Nuran’a İhsan’ı anlattığı bölümde İhsan’ın Paris’e gitmesi, İstanbul’a dönüşünde kendi kaynaklarımızın etrafında döndüğünü söylemesi Yahya Kemal’i getirdi aklıma.

    Karakterlerin hepsi ince ince işlenmiş hiçbiri birbirine benzemeyen ama özlerinde aynı olan karakterler bütünü gibi. Herkesi sesiyle değerlendiren Macide, insana inanan İhsan, kırık bir Nuran, kırılmış bir Mümtaz, iki yol arasında kalmış Tevfik Bey, unutulmayacak bir sonla gidiveren Suat…
    Macide’nin Mümtaz’a kurduğu: “...çok örtünenler çok hülya kurarlar” cümlesi ile kendi hayalciliğime de bir selâm aldım Macide’den. Şu alıntıdan dâhi nasıl ince ince dokunmuş kahramanları içinde barındıran bir roman olduğunu tahmin edebilirsiniz.

    Romandaki tüm kahramanları bir masa etrafında toplayan yemek sahnesi romanın kalbi gibiydi. Dinlenilen musiki ile ruhlarının üzerindeki tozu silken kahramanlarımızın hayata dair, gelecek Türkiye’ye dair, insana dair, kendi hayatlarına dair konuşmaları ve Tanpınar’ın kahramanlarının duygularını, iç dünyalarını ilmek ilmek işleyişi hem damağınızda hem de dimağınızda lezzet bırakıyor.

    Zor okunan bir kitap olmadığını öğrendiğim Huzur genel olarak sevdiğim ve okumaktan edebi bir lezzet duyduğum bir kitap oldu. Elbette ki okuduğumuz romanlarda öfkelendiğimiz bölümler, kabul etmediğimiz fikirler vardır herkes okuduklarından payına düşeni alır, kendi düşüncesi ile kitaptakini tahlil eder zaten bir kitap bu şekilde okunuyorsa size bir şeyler katıyordur kanaatindeyim. Bunun için her kitabı okurken orada yer alan düşünceleri direkt almak yerine ‘kabuğu derimiz yaparak’ yazılanlardan öğrendiklerimizi tahlil ederek, kendimize katarak ilerlemeliyiz.

    Uzattığım için özür diler, herkese iyi okumalar dilerim.