• 1216 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İşte çocukluğumun en büyük korkusu kırmızı burun!
    Yaşıtlarım bilir mc donaldsta doğum günü kutlamak ayrıcalıktı eskiden.
    Sevgili kuzenlerimin doğum günleri için senelerce katılmak zorunda kaldım ben de.
    Aslında gayet keyifli olurdu, hamburger yemek, kola içmek üstüne kesin milkshake, çeşitli oyunlar, hepimize kağıttan taçlar, balonlar, balonlar daha çok balonlar ve o lanet olası palyaço!

    Tüylerimi diken diken eden, gördüğüm yerde donakaldığım kırmızı burun.

    Kaç yaşıma gelirsem geleyim bu korkumu asla yenemedim, hala hepsinden nefret ederim.
    Nedeni çok açık;
    Çok açık ama siz göremiyor olabilirsiniz yada benimle aynı hisleri paylaşıyorsunuzdur zaten.

    Ben minicikken televizyonda görmüştüm ilk O’nu.
    O zaman ailelerde ne izler, neden korkar bilinci yok tabi.
    Bütün filmi asla o zamanlar hatırlamasam da aklımdan asla çıkmayan bir kaç sahne yetiyordu her zaman olduğu gibi hayal gücümü ateşe vermeye.

    Daha sonra yeniden izledik ablamlar, arkadaşlarım evde toplanıp vcd den.
    Hala bende mevcut olan üç cd li film.

    Lakin bazı gerçekler değişmez benim hayatımda.
    “Amann bundan mı korkmuşuz” diyemedik hiç birimiz. O kadar eski bir film olmasına rağmen.

    Lisedeyken kitabını okumaya karar verdim King sevgimden.
    Kitaptan ne kadar korkar insan(!)
    Satırlarda gezinirken göz ucuyla etrafa bakınmak mı dersin, içerdeki sesten korkup kitabı fırlatmak mı, cam açıkken ürperip yazın ortasında kalkıp camı kapamak mı...

    Ve sene oldu 2017!
    Aylarca bekledim çekimlerini, cast seçimlerini deli gibi takip ettim içimde tek bir sesle ‘lütfen eskisi kadar iyi olsun’.
    Ön satıştan biletler alındı, ilk gün film izlendi tabi.
    Çocukluk korkuma o filmde aşık oldum.
    Evet burası biraz saçma oldu tabi ama öyle oldu çünkü oyunculuk beni fazlasıyla etkiledi.
    Çocukların yeteneklerine de bayıldım.

    2019 da filmin ikinci kısmı vizyona girmeden kitabın sansürsüz tam metnini okudum ve ikinci kısma öyle gittim.
    Sarı yağmurluğumu giydim, elimde bir sürü kırmızı balonlar ve yanımda bunca şeye rağmen benden utanmayan King sever arkadaşlar.

    Bir çok kötü yorum okumama rağmen ben sevdim.
    Zaten sevdiğim için de gittim aslında.
    Bin küsür sayfalık bir romanı film yapmak kolay değil.
    Bazı etik değerlere bağlı kalındığı için değiştirilen yerlere sinirlendim o kadar.

    Ayrıca filmde King’in olduğu kısım bu kez beni fazlasıyla etkiledi, bir çok filminde yer alsa da bu filmde kendine atıfta bulunuyordu resmen.



    Bu kadar satır çocukluğumdan ve filmlerden bahsettim evet.
    Çünkü eğer sen sadık bir okuyucuysan böyle büyük bir King eserini kaçırmazsın, e konusu zaten kitabın arkasında yazıyor.

    Eğer sen King’in sadık okuyucusu değilsen bu kitap sana göre olmayabilir, bunca sayfanın altına girmeden bir kez daha düşün derim...

    Korkuların okuyucu, dile getirmeye bile korktuğun, en derinlerinde yatan yada hep suyun üstünde duran korkularınla yüzleşmeye hazır mısın gerçekten?
    Derry’nin çürümüş lağım kokusuyla ciğerlerini doldurmaya...
    Kekeme bir çocuğu lider sayabilecek misin kendine...
    Eşcinsellerin hakkını arayabilecek misin tüm kalbinle...
    Zorbaları taşlar mısın bizimle dayak yiyeceğini bile bile...

    Pennywise ile göz göze geldiğinde dayanacak mı buna kalbin?
  • Ebu Bekr-i Sıddık hazretleri Peygamberlerden sonra, insanların en üstünüdür.

    Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber efendimizin kayınpederi, Hazret-i Âişe'nin babasıdır. Hazret-i Ebu Bekirin Resulullah efendimize fevkalade sadâkât ve sevgisi vardı. Vefatına, Peygamberimizden ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü Ona karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur. Peygamber efendimiz de onu çok severdi.

    Peygamber efendimizin vefat ettiği gün halife seçildi. Hilafeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (m. 634) yılında Cemaziyel-ahir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı, 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefat etti. Cenaze namazını Hazret-i Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Seadete defnedildi.

    Hazret-i Ebu Bekir, Resulullahın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke'den Medine'ye hicrette de devam etti. Ona mağara arkadaşı oldu. Mağara'da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine'ye varıncaya kadar Resulullahın bütün hizmetini O gördü. Medine'deki mescid yapılırken Onunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedakârlıktan geri kalmadı. Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazifesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Tebük harbinde, sancaktarlık görevini yürütmüştür.

    Peygamber efendimizin; son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz, Hazret-i Ebu Bekir'e uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

    Hicri 10 (m. 632) senesinde, Peygamberimizin vefatı üzerine Eshab-ı kiramın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselamdan sonra müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekili ve müslümanların reisi, Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık olmuştur.

    Eshab-ı kiramın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslami ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resulullah efendimiz Onun hakkında "Göğsümdeki marifetlerin, bilgilerin hepsini, Ebu Bekir’in göğsüne akıttım" buyurmuştur, Böylece O, Muhammed aleyhisselamdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette Onun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde Onun veziri oldu. Bir meselede Eshab-ı kiram ile istişare ederken Hazret-i Ebu Bekir'i sağına, Hazret-i Ömer'i de soluna oturturdu. Görülecek mesele hususunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer sahabilerin görüşlerine yer verirdi.

    Resulullahtan çok feyizlere kavuşmuş, Kur'an-ı kerimin manasına ve hakikatine ait bütün bilgileri bizzat Ondan almıştır. Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarmak hususunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin mana ve hakikatlerine hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Eshab-ı kiram ve Tabiinin âlimleri, birçok âyet-i kerimelerin tefsirini Ondan alıp bildirmişlerdir.

    Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddık, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Resulullahın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi Ona da verilmişti. Resulullahtan sonra Allahü teâlâyı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden Odur. Tasavvuf, Resulullahın izinde bulunmak, Onun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır, insanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyâsı Resulullahtan gelen feyizlere, nurlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilayet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hazret-i Ebu Bekir vasıtası ile kavuşmuşlardır. Eshab-ı kiramın hepsi, Allahü teâlâya bu yoldan kavuştular.

    Hazret-i Ebu Bekir'in faziletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların herbiri, Kur'an-ı kerimin, hadis-i şeriflerin ve Eshab-ı kiram ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden sonra olma saadetinin sahibi Hazret-i Ebu Bekir’dir. Çünkü dini kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şanını, şerefini kaybetmekte, öncelerin öncesi odur. Hazret-i Ebu Bekir’in diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imana gelmekte, malının çoğunu ve canını feda etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır.

    Resulullah insanları imana davet etti. Ebu Bekri Sıddık iman edenlerin birincisi oldu. Böylece imanda Onun ikincisi oldu. Sonra Hazret-i Ebu Bekir insanları Allah'a ve Resulüne imana çağırdı. Birçokları bu çağrıyı kabul etti. Böylece davette de ikincisi oldu. Her savaşta Resulullahın yanında idi. Bedir'de de Onun ikincisidir. Resulullah hastalanınca, Onun yerine insanlara imam olup, öne geçti. Bu hususta da ikinci oldu. Resulullahtan sonra Onun türbesine defin olunmada da ikincisi oldu. Bunlar hep Ona en yakın olma delilleridir. Allahü teâlâ, Resulünün arkadaşı olarak, Hazret-i Ebu Bekir’i Kur'an-ı kerimde bilhassa bildiriyor ve, "O vakit Resulüm arkadaşına, mahzun olma diyordu" buyuruyor. Üçüncüleri Allahü teâlâ idi. Allahü teâlânın kendisiyle olduğu bir kimse ise, şüphesiz, şeref ve fazilet yönünden diğerlerinden üstündür.

    Hazret-i Ebu Bekir'in ismi geçince, Hazret-i Ömer şöyle dedi:
    "Ömrümdeki bütün amelimin Ebu Bekrin, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. Onun o mesut gecesi ki, Resulullah ile birlikte mağaraya gitti. Mağaraya varınca, "Allah için, ya Resulallah içeri girmeyin! Ben gireyim, içerde zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübarek zâtınıza bir keder, bir elem gelmesin" dedi ve içeri girdi, içeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda bir çok irili ufaklı delikler gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Sonra Resulullaha, içeri girmesini söyledi. Resulullah içeri girdi ve mübarek başını Hazret-i Ebu Bekir'in kucağına koyup uyudu.”

    Resulullah efendimiz buyurdu ki:

    (Bize her nimeti veren ve iyilik eden kimseye karşılığını verdik. Ebu Bekrin iyilik ve ikramının karşılığını veremedik. Hak teâlâ kıyamette ona karşılığını verir. Ebu Bekrin malının fayda verdiği gibi, bir kimsenin malı bana fayda vermedi. Eğer ben dost edinseydim, Ebu Bekri dost edinirdim. Lakin bilmiş olun, sizin sahibiniz, Allahü teâlânın dostudur.) [Mesabih]

    (Allah, İbrahim aleyhisselamı halil [dost] edindiği gibi, beni de halil edindi. Ümmetimden birini kendime halil edinseydim, Ebu Bekr’i edinirdim.) [Müslim, Tirmizi]

    Hazret-i Ömer buyurdu ki:
    Ebu Bekir bizim seyyidimiz, hayırlımızdır ki, Allah Resulüne hepimizden daha sevgilidir.

    Hazret-i Ebu Bekir, Resulullahın vefatından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Bir gün kızı Âişe-i Sıddıka validemiz bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında, Resulullahın ayrılığı böyle zayıflattı buyurdu.

    Hazret-i Ebu Bekrin kıymetli nasihatlerinden:

    "Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka âsi olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emaneti yerine getirmek en üstün doğruluk sayılır. Hıyanet olarak da, en önde yalan gelir."

    “Ölümü özüne sevdir. Nasıl olsa gelecek."

    "Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme vaktini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanında pişman olur."

    "Ne söyleyeceğine ve ne zaman söyleyeceğine dikkat et!"

    Ordu kumandanlarını bir yere gönderdiği zaman, onlara:
    "Kadınları öldürmeyiniz, çocuklara, ihtiyarlara dokunmayınız, meyve ağacı kesmeyiniz, mamur yerleri tahrip etmeyiniz, haddi tecavüz etmeyiniz, korkmayınız ve gıdadan başka bir maksatla koyun ve deve kesmeyiniz ve manastırlarına çekilmiş insanlara zarar vermeyiniz" diye emirler ve nasihatler verirdi.

    Bir hutbesinde buyurdu ki:
    "Ey insanlar, Allah'tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü mümine, İslam'dan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir."

    "Müslümanlardan hiçbiri, diğerini hakir görmesin! Zira müslümanların küçüğü, Allah yanında büyüktür."

    "Allahü teâlâdan, kendisini, kıyamet gününde Cehennem ateşinden korumasını isteyen bir kimse, müminlere karşı çok merhametli ve ince kalbli davransın!"

    Bir gün Eshab-ı kirama hitaben buyurdu ki:
    "Allahü teâlâ size dünyayı fethettirecek, kapılarını açacaktır. Siz, ihtiyacınızdan fazlasını almayınız!"

    "Bilmiş ol ki, sabah namazını kılan kimse, Allah’ın himayesindedir. Allah’ın hakkını küçümseme, zira yüzüstü seni Cehenneme atar."

    "Allahü teâlâya olan halis sevginin zevkine varan, dünyalıktan vazgeçer ve bütün insanlardan yüz çevirir."

    "Kişinin kelamı, aklının beyanı, faziletinin tercümanıdır."

    Bir hutbesinde buyurdu ki:
    Bütün hamd ve senalar Allahü teâlâya mahsustur. Ona hamd eder Ondan yardım dilerim. Ondan af niyaz eder, Ona inanır, Ona güvenirim. Hidayeti Allah'tan bekler, sapıklık düşüklük, şüphe ve körlükten Ona sığınırım. Allah'ın dürüst yürümeyi nasip ettiği kişi dosdoğru yol alır, Onun saptırdığı ise ne bir dost, ne de bir rnürşid bulabilir... Bütün varlığımla inanırım ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk ve saltanat Onundur, hamd Onadır. Dirilten de öldüren de Odur. Ve O, hiç ölmeyen diridir. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltır. Bütün hayırlar Onun elindedir, O, her şeye gücü yetendir.

    Bütün varlığımla inanırım ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve Peygamberidir. Onu bütün insanlığa bir rahmet ve bütün insanlık için bir dayanak ve delil olarak göndermiştir. O gönderildiği zaman insanlar, olabilecekleri hallerin en kötüsü içindeydiler. Bilgisizlik karanlıklarına gömülmüş durumdaydılar. Dinleri uydurma, davetleri yalan ve sahte idi. Allahü teâlâ hakikat dinini Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam ile aziz kıldı.

    Ey müminler, Allah sizin gönüllerinizi birbirinize ısındırdı. Onun nimeti sayesinde sizler kardeş haline geldiniz. Daha önceleri bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz. Sizi oradan çıkaran O oldu. O halde ey iman edenler! Allah'a ve Onun Resulüne tam uyun! Allahü teâlâ,"Resule uyan, Allah’a uymuş demektir” buyurmaktadır. (Nisa, 3)

    Ey iman edenler! Size her işte, her durumda Allahü teâlâdan korkmanızı nasihat ederim. Hoşunuza giden işler kadar, size zor gelen durumlarda da hakikate sarılın. Şunu bilin ki, doğru söz dışında hiçbir kelam hayır ve yarar getirmez. Yalan söyleyen, yaradılış hikmetini saptırmış, bunu yapan ise, helak olmuştur. Ey insanlar! Büyüklenmekten sakının. Topraktan yaratılıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi de, ne demek oluyor? Bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar anlamsız!..

    Ey insanlar! Çalışın ve nefslerinizi, içinde yer alacakları ahiret için hazırlayın. Önünüzde çözümü zorlaşan şeyleri Allah'ın ilmine havale edin. Öbür âleme geçmeden önce bir şey hazırlayın ki, oraya vardığınızda karşınıza çıksın.

    Allah'tan korkun, Onun emir ve yasaklarına iyice kulak verin. Sizden önce gelip geçenlerden de ibret alın. Ve unutmayın ki, Rabbinizin huzuruna mutlaka çıkarılacak ve küçük-büyük bütün davranışlarınızın karşılığını bulacaksınız.

    Bununla beraber Allah dilediğini bağışlayabilir. O bağışlayıcı ve affedicidir.

    Kendinizi iyi tanıyın, sadece kendi noksanlarınızla meşgul olun. Yardım istenilecek tek kudret sahibi Allahü teâlâdır. Onun dışında hiçbir güç ne yapabilir, ne bozabilir.”

    Hazret-i Ebu Bekir’in faziletini bildiren hadis-i şeriflerden birkaçı şöyledir:

    (Ebu Bekir, insanların en üstünüdür. Yalnız Peygamber değildir.)[Deylemi]

    (Ebu Bekir’i sevmek ve ona şükretmek her mümine vaciptir.)[Deylemi]

    (Allahü teâlâ, Ebu Bekir’e “Sıddık” ismini verdi.) [Deylemi]

    (Kıyamette, Ebu Bekir’den başka herkese hesap sorulur.) [Hatib]

    (Ebu Bekir’in imanı, herkesin imanları toplamı ile tartılsa, hepsinden ağır gelir.) [M.Ç.Güzin]

    (Göğsümdeki marifetlerin, bilgilerin hepsini, Ebu Bekir’in göğsüne akıttım.) [Reddi revafıd]

    (Her Peygamberin halili vardır. Benim halilim Ebu Bekir’dir.)[Deylemi]

    (Cebrail bana geldi. Elimden tuttu. Ümmetimden birinin, Cennet kapısından içeri girdiğini, bana gösterdi. Ebu Bekir dedi ki, (Ya Resulallah! Orada, seninle beraber olmak isterim). Ya Eba Bekir! Ümmetim içinden Cennete en önce sen gireceksin, buyurdu.)[Tirmizi]

    Sevgi, bağlılık çok oldukça, faydalanmak da o kadar çok olur. Bunun içindir ki, Hazret-i Ebu Bekir bütün Eshabın en üstünü oldu. Resulullaha bağlılığı da, herkesten çok idi. (Ebu Bekir’in üstünlüğü, namaz ve orucunun çokluğu ile değil, onun kalbinde bulunan bir şey iledir) hadis-i şerifinde bildirilen şey, Resulullahın sevgisidir. (İ. Gazali)
  • 696 syf.
    ·42 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Not: Bir miktar Yüzüklerin Efendisi' ni de içine alan bir inceleme olacak. Hatta genel olarak Arda sevgim.

    Çok güzeldi. Gerçekten çok güzeldi.
    Koyu bir Yüzüklerin Efendisi(filmi) hayranıyım.(tabi o Tolkien ve Orta Dünya hayranlığına evrildi o ayrı) Gerçi biraz geç keşfetmiştim. Çünkü fantastikle uzaktan yakından alakası olmayan bir insandım. İki kişi sayesinde filmi izledim. Aşık oldum. Sonra kitaplarına merak saldım ve seriyi okudum. İnanılmaz bir yolculuktu. Okurken biraz ağır gelmişti tabi. Hatta bitirdikten sonra tekrar okuyacağımı sanmıyorum demiştim bir arkadaşıma.(Şu an ise mutlaka okumalıyım diyorum) Aradan zaman geçti Hobbit okudum. Daha sade, daha farklıydı, pek Yüzüklerin Efendisi gibi değildi. Öyle olmasa bile onu da sevdim. Pek kıyaslama yapmayı sevmem ama aynı yazara göre oldukça farklı bir anlatım olduğundan belirtmek istedim. Neyse en sonunda Silmarillion göz kırpmaya başladı. Yorumlardan dolayı sürekli erteledim. Ya çok ağırsa diye. Fakat hiç de sandığım gibi çıkmadı. Çok akıcı bir kitap. Tek sorun sanırım o kadar ismi bir anda hazmetmeye çalışmak, ondan sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Yine de her şey bir kitaba göre çok fazlaydı. Mesela tüm Muharebeler ayrı bir kitap olabilirdi. Ya da Arda'nın kuruluşu. Gerçi kitapta bulunan başlıkların hepsinden bir kitap çıkabilirdi. Eğer vakti olsaydı çıkardı da bence. İşte o zaman Silmarillion bir tarih kitabı gibi değil de müthiş bir fantastik roman olurdu. Öyle olmasa da sevdiğim bir evren hakkında bu kadar çok bilgiye sahip olduğum için çok mutluyum. Her karakteri, mekanı, olayı böylesine düşünmesi Tolkien' i inanılmaz bir yazar yapıyor benim gözümde. Düş dünyamı harekete geçiren kavramları; ışıklar, karanlık, ağaçlar, müzik vs. beni oldukça etkiliyor. Bir de şiirselliği. Fakat ben aşırı sevsem de gerçekten Orta Dünya hayranı olmayan insanlara çok da önermiyorum. Bence sevenleri okumalı.

    Not: En sevdiğim karakterler; Finrod Felagund, Fingolfin, Fingon, Tuor, Idril, Círdan ve Yeşil Elfler oldu nedense.
  • UMUT ASLA BİTMEZ

    “Her sene olduğu gibi bir senenin daha degerlendirmesini yapalım bakalım 😏 25.12.19

    Ve bu yazıyı Ash - Give a little 🎶 şarkısıyla yazıyorum.
    I’ve been walking on roads
    ‘Till I found myself walking
    I’m walking alone :) biraz moda girdiğimize göre nerdee kalmıştık 🤣🎶🎶

    Bu yıl
    Hatalarımla, rezilliklerimle,bataklıktan çıkıp dünyaya kavuşmamla, hayatıma bir anda girenlerle, çıkanlarla, dostlarımı öğretişinle deli dolu bir yıl oldun. Nefesimi kesip önüme boş oksijen tüpünü koyuşunla meşhurdur. Bence, gerçekten büyük insanlar, dünyada büyük acılar çekmek zorundadır. Kalabalıklar içindeki yalnızlığımı dibine kadar yaşattın. Güldürmekten daha çok gözümden damla düşmemesi uğruna yoğun çaba sarf ettiğim, tam mutlu olacağım derken tokadını yüzüme sertçe vurduğun bir yıldın. ve bir Sezen Aksu şarkısı 🎶 gelir aklıma işte biz o gün tükeneceğiz...

    Gidenlerin geri döneceğini ve dönse dahi hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını öğrettin. Yaşamaya çalıştığım şeyin hayat olmadığını gösterdin. Bir koşuşturmacanın içinde heba oluyormuşum meğer. Aslında 2019 bana kim olduğumu, bundan sonrasında kim olacağımı gösterdi. Nereye ait olduğumu gösteren efsane bir yıldı. Hiç yaşamamış olduğumu gösterdi bu yıl bana, 23 yıllık ömrümü boşa geçirmişim aslında. Bunu gerçek ve saf sevgiyi bulduğumda anladım. Arayıp bulamadığım mucizeyi önüme oturttu 2019.
    Aşkın varlığına inandım. İnatla reddettiğim bir şeyin nasıl gerçek olabileceğini gözlerimle görmedim ama kalbimde hissettim. Bir insanı sevebilmenin ne müthiş bir his olduğunu yüzüne her bakışımda her bir zerremde hissettim. Daha doğrusu bir insanı hissedebilmeyi öğrendim. Bu yaşıma kadar sevmemiş olduğumu gördüm.
    ‘Ben bundan öncesinde eksiktim ve seninle tamamlandım, diyebildim. Bu zamana kadar hiç sarhoş olmadığımı her yüzüne baktığımı dengemi kaybedişimle anladım. 2019 bana bir insanda kaybolabilmeyi öğretti.
    Ağlatırken güldürdün, kim olduğumu gösterdin, mucizemi verdin. Sana sonsuz teşekkürler Allahım ama ne yazıkki insanlar yanıltır işte. Sonuçta insanlar tam bir hayal kırıklığı değil mi ? Ve ya her insan bir tecrübe değil mi ? Aslında okuduklarımı hissettiklerimi yazmak isteyen bir insan olmadım veya olmak istemezdim .Daha çok kafamdaki kütüphanemde saklamayı tercih ederdim. Ve sanırım biraz dolduğunu hissettim :) Neyse...

    Hayat her zaman ilerleyen ve her zaman kendi kararında devam etmekte olan bir yol gibidir. Ve bazen bu yolda ilerleyebilmek sandığımızdan daha da zor olabilir. Ama unutmamak gerekir ki iyi şeyler birden bire olmaz ve manzarayı görebilmek için önce yokuşu çıkmamız gerekmektedir.Hayattaki iyi şeyler her zaman kendi kendine olmaz. Ve ben de kendi hayatımda yaşadığım birkaç tavsiyeyi sizinle paylaşmak istiyorum.

    1- Elindekilerin Anlamlılığını Hisset: Sahip olduğun birçok şey var. Ve bu sahip olduğun şeylerin hepsinin senin için bir anlamı var. Bazen kötü bazen iyi ama senin hayatını yönlendirecek birer anlama sahipler. Bu yüzden sana tavsiyem hayatında olan biten her şeyin bir anlamı olduğunu kabul et. Anlamı olan şey her zaman iyi olmak zorunda değildir. Bazen kötü olan şeyler hayatımıza anlam katar.

    2- Hayalini Belirle: İnsanın en çok sık yaşadığı duygulardan biri boş kalmışlık ve ne yapacağını bilememe durumudur. Böyle hissettiğin ve kendini bir yerde bulamadığın zamanlarda kendine bir hayal belirle. Bir yere gitmek veya bir şeyi
    başarmaya kadar her şeyi kendi hayal gücün çerçevesinde belirleyebilirsin. Hayalinin ve bir idealinin olması yürüdüğün yolda daha anlamlı yürümeni sağlayacaktır.

    3- Her Şeyi Yapabilirsin, Kendine Güven: Yaşadığımız hayat çerçevesinde en önemli olan şey belki de insanın kendine güvenmesidir.
    Kendine güvenmek yeteneklerinin gün ışığına çıkmasını sağlayacaktır, sana yol gösterecek hangi yolda durman gerektiğini sana hissettirecektir.

    4- Her Şeyin Bir Sebebi Vardır: Hayatta yaşadığımız her şeyin bir sebebi var. Hiçbir şey boş yere olmuyor, olmadı, olmayacak da. Başımıza gelenlerin hepsinden bir anlam çıkarmamız gerekiyor ki hayatımızı daha iyi bir şekilde yönlendirelim.
    Sonuç ve durum ne olursa olsun hayatımızı kendimiz yönlendirmek zorundayız. Olan şeyi kabul et ve kendi hayatında emin adımlarla yürümeye devam et.

    5- İyilikleri Hayatından Eksik Etme: Hayatta iyilik kadar güzel ve anlamlı hiçbir şey yoktur. Bir iyilik bir anda bütün içimizdeki buzları eritebilir, yüzümüzü güldürebilir bize birçok anlam sunabilir. Birisi sana kötü bir şey yaptı diye kötü bir şey yapmak ve öcünü almak zorunda değilsin, zaten her şey döner ve dolaşır; kötülükler kötülüğü, iyilikler iyiliği bulur.

    6- Duygularını saklama ne hissedyorsan o an onu yaşa veya içinden geçen aklındaki neyse onu yap kafandakileri söyle her zaman sonuçları iyi olmasada aslında iyi geliyor. Veya benim gibi biraz dengesiz damgası yiyebilirsiniz dikkat :)
    Sinirlendiğinde sana iyi gelen birşeyler bul ben daha çok deli gibi dans etmeyi kendimi müziğe bırakmayı seviyorum. Bu benim terapi yöntemim motive olmak içinse tercihim tabiki kitaplarım sonsuz huzur...

    "İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmek gibi..." sözünde bahsettiği gibi :)

    Şimdilik bu kadar yeter sanırım susmam gerek artık :) Tubiiii
  • Bir gün "Sevmek nedir?" diye soracak olmuştum anama.
    Şarabı dikip gülmüştü. "Sevmek bir kelime.
    Değeri bütün kelimeler kadar.
    Hangi kelime ne anlama geliyorsa odur. 'Sevmek de sevmek' işte.
    'Kıpırtı' gibi bir kelime. 'Kelebek kanadı gibi. 'Atamadığın çığlık' gibi. "Gönül' gibi, 'hayal' gibi, 'fikriyat' gibi bir kelime. Ama hepsinden biraz fazla şu 'sevmek dedikleri.
    'Hayat' diye bir kelimenin çok yakınında durur."
    O gün anlamamıştım, bugün ise herhangi bir manası yok bunların.
    Özen Yula
    Sayfa 64 - EVEREST YAYINLARI 2.BASIM: NİSAN 2011
  • Ebû Süfyân, Kureyş kabilesinin ileri gelenlerindendi. Dedesi, Peygamberimi­zin dedesinin dedesi oluyordu. Bu sebeple akrabalıkları vardı. Ayrıca müminlerin annesi Ümmü Habibe’nin (r.a.) babasıydı. Dolayısıyla Re­sû­lul­lah’ın kayınpederiydi. Muâvi­ye’nin (r.a.) de babasıydı. Mekke’nın Fethi’nde Müslüman olmuştu.

    Ebû Süfyân, 20 yıl kadar Re­sû­lul­lah’a düşmanlıkta bulundu. Düşmanlık­ta o derece aşırıydı ki, bir defasında Re­sû­lul­lah’ı öldürmesi için kiralık bir katil tutup Medine’ye göndermişti. Ancak Cenâb-ı Hak, sevgili Habib’ini bu suikastten korumuştu.

    Ebû Süfyân, Müslümanlara işkence etmekten de zevk alırdı. Hattâ öz kızı Ümmü Habibe (r.a.), işkencelere dayanamayarak Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmıştı. Kızının Hz. Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) eş olmasını bir türlü hazmedemiyordu. Fakat fazla da bir şey yapamıyordu.

    Ebû Süfyân ticaretle meşgul olurdu. Bedir Savaşı’nın çıkmasına onun tica­ret kervanı sebep olmuştu. Bu savaşta azılı müşrik Ebû Cehil’in öldürülmesi üzerine ordu kumandanı olarak yerine geçti. Kureyş’in reisliğini de üstlendi. Peygamberimize ve Müslümanlara karşı ordular hazırladı. Hz. Re­sû­lul­lah ve Müslümanların umre yapması için Mekke’ye girmelerine müsaade etmedi. Ne­ticede Hudeybiye Sulhü imzalandı.

    Hz. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hicret’in 7. yılında birçok hükümdara mektup yaza­rak onları İslamiyet’e davet ediyordu. Dıhye bin Halife’yi de (r.a.) Bizans İm­paratoru Herakliyus’a göndermişti. İmparator mektubu okumuş, mektupta ya­zılanların doğruluğunu anlamış ve kabul etmişti. Ancak gerek saltanat endi­şesi ve gerekse başka mülahazalar, imanını açıklamasına mâni olmuştu.

    O sıralarda, içlerinde Ebû Süfyân’ın da bulunduğu bir ticaret kervanı civarda bulunmaktaydı. Kral acele olarak kervanda bulunanlar içerisinden, Peygambe­rimize neseben en yakın olan Ebû Süfyân’ı huzuruna çağırttı. Herakliyus ile Ebû Süfyân arasında şöyle bir konuşma geçti:

    “Memleketinde peygamberlik davasıyla ortaya çıkan kimdir, bana anlat.”

    “Genç birisi.”

    “Soyu nesebi nasıldır?”

    “İçimizde onun nesebi kadar şerefli bir sülale yoktur.”

    “Öyle ise bu, peygamberliğinin delilidir. Doğru birisi midir?”

    “Yalan söylediği duyulmamıştır.”

    “İşte, bir peygamberlik âlameti daha… Onun dinine girdikten sonra ayrılanlar oldu mu?”

    “Hayır.”

    “Bu da peygamberliğinin bir delilidir. Ona tabi olanlar halkın zenginleri mi, yoksa fakirleri mi?”

    “Bilhassa fakirler…”

    “Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?”

    “Devamlı artıyorlar.”

    “İşte, bir peygamberlik delili daha… Savaşırken cepheyi terk ettiği oldu mu?”

    “Hayır. Savaştan korkmaz. Bazen yener, bazen yenilir.”

    “İşte, peygamberlik delillerinden biri daha… Sizi neye davet ediyor?”

    “Bir olan Allah’a ibadet etmeye, putları terk etmeye ve iffetli olmaya…”

    Bu sözler Herakliyus’un imanını bir kat daha takviye etmişti. Ebû Süfyân’a şöyle dedi:

    “Senin bu söylediklerine bakılırsa, bu zat bir peygamberdir. Ben bu sıralarda bir peygamberin çıkacağını biliyordum, ama sizden olacağını zannetmiyor­dum. İnanıyorum ki, ayağımın bastığı yerler onun olacaktır. Eğer ona ulaşabile­ceğimi bilseydim, kendisiyle karşılaşmak için bütün güçlüklere katlanırdım. Eğer yanında olabilseydim, ayaklarına su dökerdim…”

    Ebû Süfyân o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Fakat kayserin bütün soru­larını doğru olarak cevaplandırmıştı. Kendisi bu hususta şöyle der:

    “Vallahi onun hakkında bana sorulanlar hususunda söyleyeceğim yalanımın arkadaşlarımın orada burada anlatmalarından korkmasaydım muhakkak yalan söylerdim!”

    Diğer taraftan, kendilerinin yalanladıkları, savaştıkları birinin buralarda tas­dik edilmesi onu düşündürdü. O, bununla ilgili olarak da şu itirafta bulunur:

    “Dışarı çıkınca arkadaşlarıma, ‘Muhammed’in davası iyice büyümeye başladı. Baksanıza, Benî Asfarların hükümdarı bile ondan korkuyor!’ dedim. Allah kal­bime İslamiyet’i sokuncaya kadar, onun davasının zafer ve başarıyla sonuçlana­cağına kesin olarak inanmakta devam ettim.”[1]

    Ebû Süfyân başka bir gün de şöyle bir itirafta bulunmaktan kendini alamaz:

    “Müşrikliğin boş ve batıl olduğunu anladım. Ne var ki biz akılları başlarında ol­duğuna inandığımız bir toplulukla birlikte bulunuyorduk. Onların tutup gittik­leri yolu tutuyorduk. Şerefli ve yaşlı kişiler, putlarından yardım dileyerek ayak­landıkları ve ataları yüzünden ona kızdıkları zaman onlara uyduk.”[2]

    Bu hadiseden birkaç sene sonraydı… Mekkeliler, Peygamberimizin müttefiki olan Huzaalılara saldıran Benî Bekirlere destek oldular, onlardan birçoğunun öldürülmesine yardımda bulundular. Bu hareketleriyle Hudeybiye Sulhü’nü ihlal etmiş, tek taraflı olarak bozmuş oluyorlardı. Bu hadise Ebû Süfyân’dan ha­bersiz olarak cereyan etmişti. O, sulhün bozulmasına değil, devam etmesine ta­raftardı. Çünkü Re­sû­lul­lah’ın Mekke’yi fethetmesinden korkuyordu. Bu sebep­le, Peygamberimizle görüşmek üzere Medine’ye gitti. Peygamberimizin huzu­runa çıktı. Şöyle dedi:

    “Yâ Muhammed, ben Hudeybiye Barışı’nda bulunamamıştım. Bu anlaşmayı yenile ve anlaşma müddetimizi uzat. Gel, aramızdaki anlaşmayı bir yazıyla ye­nileyelim.”

    Peygamberimiz, “Biz aramızdaki ahit üzere duruyoruz. Yoksa siz bir hadise çıkarıp onu bozdunuz mu?” buyurdu.

    Ebû Süfyân, Re­sû­lul­lah’ın hadiseyi duymadığını zannediyordu. “Allah koru­sun, öyle bir şey olmamıştır. Biz ahdimizin ve barışımızın üzerinde duruyoruz. Ona ne aykırı bir davranışta bulunuruz, ne de onu değiştiririz.” dedi.

    Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Biz de o anlaşma üzerinde bulunuyoruz. Ne aykırı bir harekette bulunuruz, ne de değiştiririz.” buyurdu. Ebû Süfyân muahedeyi yeni­lemek hususundaki isteğini tekrarladı, fakat Peygamberimiz ona cevap verme­di.[3]

    Bundan sonra Ebû Süfyân sırasıyla Hz. Ebû Bekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Os­man’a ve Hz. Ali’ye müracaat etti. Onlardan vasıta olmaları ricasında bulundu. Fakat hepsinden de, “Ben bunu yapamam; bu, Allah ve Resûlüne ait bir iştir.” karşılığını aldı. Her birine de teker teker, “Öyle ise beni himayenize alır, bunu açıklar mısınız?” diye sordu. Hepsi de ayrı ayrı, “Benim himayemde olanlar, Re­sû­lul­lah’ın himayesinde bulunanlardır.” dediler.

    Ebû Süfyân daha birçok kimseye müracaat ettiyse de hepsinden birbirine ya­kın cevaplar aldı. Sonra da çaresizlik içerisinde Mekke’ye döndü. Olup biteni Mekkelilere anlattı. Müşrikler çok kızdılar: “Demek sen hiçbir şey yapamadan döndün ha! Demek bize hiçbir şey getirmedin. Vallahi biz senin gibi eli boş dönen bir elçi hiç görmedik! Bize ne savaş haberi getirdin ki hazırlanalım, ne de barış haberi getirdin ki güvenlik içinde bulunalım…” Bu, müşriklerin çaresizliği­nin, kendi vatanlarında da artık emniyet içinde olmayışlarının bir göstergesiy­di.

    Mekke’nin müşrik hâkimiyetinden, Kâbe’nin putlardan temizlenmesinin za­manı gelmişti. Peygamberimiz kısa zamanda büyük bir ordu hazırladı. Mek­ke’ye doğru yol aldı. Bu arada Ebû Süfyân bir yandan Müslümanlarla anlaşma­nın yollarını araştırıyor, bir yandan da İslam’a teslim olmayı içinden geçiriyor­du. Putların faydasızlığını artık iyice anlamıştı. “Ben kimlere arkadaş oluyo­rum, kimlerin yanında bulunuyorum? İslamiyet’in doğruluğu artık belli olmuş­tur.” diye derin derin düşünüyordu. Yine de müşrikler ondan ümitliydiler. Bir defa daha elçi olarak Re­sû­lul­lah’a gitmesini istediler. Başka çıkış yolu olmadığı için, kabul etmek zorunda kaldı ve Ebû Süfyân vakit geçirmeden yola koyuldu. Yanına bir-iki kişi daha almıştı.

    Ebû Süfyân, İslamiyet’e ve Müslümanlara yaptığı sayısız düşmanlıklar sebe­biyle “yakalandığında öldürülecek olanlar”ın arasında bulunuyordu. Peygambe­rimiz, Mekke’ye yaklaştığında Ashâbına, “Göz kulak olunuz, muhakkak Ebû Süfyân’ı bulunuz!” buyurdu.

    Öncü kuvvetler bir müddet sonra onu yolda yakaladılar. Öldürmek üzerey­ken Peygamberimizin amcası Hz. Abbas yetişti. Terkisine alarak Re­sû­lul­lah’ın huzuruna getirdi. Peygamberimiz onları Müslüman olmaya davet etti. Ebû Süfyan’ın yanında bulunan iki kişi hemen Müslüman oldukları hâlde Ebû Süfyân biraz mühlet istedi. Re­sû­lul­lah da kabul etti.

    Ebû Süfyân o geceyi düşünerek geçirdi. Sabahleyin ezan sesiyle uyandı. Hz. Abbas’la birlikte Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktılar. Peygamberimiz abdest alıyor­du. Saha­bi­ler de abdest suyunu yüzlerine sürmek için yarışıyorlardı. Ebû Süfyân şaşırdı. Hz. Abbas’a döndü ve “Ey Fadl’ın babası! Ben şimdiye kadar ne kisrada, ne de Rumların hükümdarında, kardeşinin oğlu kadar büyük saltanatlı­sını görmedim.” demekten kendisini alamadı. Hz. Abbas ise şu cevabı verdi:

    ”Bu, saltanat değil, peygamberliktir. Zaten onun üzerine düşmelerinin sebebi budur. Yazıklar olsun sana! Ona iman et.” dedi.

    Biraz sonra cemaatle namaz kılındı. Ebû Süfyân gördüklerinden bir hayli te­sir altında kalmıştı. Namazdan sonra Hz. Abbas’a sordu:

    “Ey Abbas, Muhammed onlara bir şey emretse onlar o emri hemen yerine ge­tirirler mi?” Hz. Abbas cevap verdi:

    “Evet. Vallahi onlara yemeyi içmeyi bırakmalarını da emretse bunu yapar­lar!” dedi.

    Biraz sonra da tekrar Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktılar. Peygamberimiz, “Ya­zıklar olsun sana ey Ebû Süfyân! Allah’tan başka ilah bulunmadığını kabul etme zamanın hâlâ gelmedi mi? Yazıklar olsun sana! Ben size dünya ve ahiret saadeti getirecek bir din getirdim. Müslüman olun da selamete erin.” buyurdu.

    Ebû Süfyân’ın kalbi İslamiyet’e iyice ısınmıştı. “Babam anam sana feda olsun! Yumuşak huylulukta, şerefte, akrabalık haklarını gözetmekte senden daha üs­tünü yoktur. Sanırım ki Allah’tan başka ilah olmasa gerek; çünkü Allah’tan baş­ka ilahlar olsaydı, elbette beni zararlardan korur ve bana faydası dokunurdu.” dedi. Biraz sonra da Kelime-i Şehadet getirerek Müslüman oldu. Bu durum başta Peygamberimiz olmak üzere bütün Müslümanları çok sevindirdi.

    Ebû Süfyân şair birisiydi. Güzel şiir söylerdi. Bir defasında Re­sû­lul­lah’ı kötüleme bahtsızlığında bulunmuştu. Şimdi hem onu hatırlıyor, hem de yıllardır Müslümanlara yaptığı düşmanlıkları düşünüyor, mahcubiyetinden başını kal­dırıp Re­sû­lul­lah’a bakamıyordu. Söylediği bir şiirle, geçmişte yaptığı hataların affedilmesini rica etti. Şimdiye kadar dalalet içerisinde olduğunu, ancak şimdi doğru yolu bulabildiğini itiraf etti.

    Fakat İslamiyet, önceden yapılan bütün hataları affettirirdi. Peygamberimiz de kendisini affettiğini bildirdi. Ayrıca kendisine bir de imtiyaz verdi. “Karşı çıkmayıp kendisinin evine sığınanlara” dokunulmayacağını bildirdi. Ebû Süfyân (r.a.) bunu az buldu. Pey­gamberimiz, “Kim Kâbe’ye sığınırsa ona da eman verilmiştir.” buyurdu. Ebû Süf­yân (r.a.), “Kâbe’nin ne genişliği var ki?!” dedi. Peygamberimiz, Mescid-i Haram’ı da dâhil etti. Hz. Ebû Süfyân bunu da az bul­du. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.), “Kim evine girer, kapısını kapatır oturursa, ona eman verilmiştir. Kim silahını elinden bırakırsa ona da eman veril­miştir.” buyurdu. Ebû Süfyân (r.a.), “İşte bu geniştir.” diyerek sevincini izhar etti. Bundan sonra da Peygamberimiz, Hz. Abbas’tan, Ebû Süfyân’a İslam ordusunun geçişini seyrettirmesini istedi.

    Mekke’ye iyice yaklaşılmıştı. Peygamberimiz, Ebû Süfyân’ı önden göndere­rek Mekkelileri uyarmasını, kimlere eman verildiğini bildirmesini istedi.

    Ebû Süfyân denileni yaptı. Hızla Mekke’ye girdi. Müşrikler telaş içindeydi­ler. Ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bilemiyorlardı.

    Ebû Süfyân’ın geldiğini görünce hemen etrafına toplandılar. Ebû Süfyân, kan dökül­mesini istemiyordu. “Re­sû­lul­lah (a.s.m.), sizin karşı koyamayacağınız ve dayanama­yacağınız bir orduyla geliyor. Ben sizin görmediklerinizi ve hiç gör­meyeceğiniz şeyleri gördüm. Sayısız erler, atlar ve silahlar gördüm. Onlara kimsenin gücü yetmez.” dedi. Sonra da kimlere eman verildiğini bildirdi. Ebû Süfyân’ın (r.a.) gayretleri sonunda Peygamberimiz (a.s.m.), Mekke’ye kan dök­meden girdi. Sadece Hz. Hâlid, karşı koydukları için birkaç kişiyi öldürmek zo­runda kalmıştı.

    Birkaç gün sonrasıydı… Ebû Süfyân (r.a.), Mescid-i Haram’da oturuyordu. Peygamberimizin önde yürüdüğünü, Müslümanların onu takip ettiğini görünce içinden, “Yeniden asker toplayıp şununla çarpışsam mı, ne yapsam?!” diye ge­çirdi. Peygamberimiz gelip baş ucuna dikildi ve omuzuna vurarak, “O zaman Allah seni yine hor ve hakir ederdi!” buyurdu. Ebû Süfyân (r.a.) başını kaldırdı. Re­sû­lul­lah’ı (a.s.m.) görünce, “Şehadet ederim ki sen Re­sû­lul­lah’sın. İçimden geçirdiklerim hakkında tövbe istiğfar ediyor, af diliyorum!” dedi.3

    Ebû Süfyân (r.a.) bundan sonra artık İslam’ın kahraman bir mücahidi oldu. “Allah’ın ve Resûlünün arslanı” olarak isimlendirildi. Onun Müslüman olarak ka­tıldığı ilk savaş Huneyn oldu. Bu savaşta, daha önceki hatalarını affettirmek için canla başla mücadele etti. Bir ara Müslümanların Re­sû­lul­lah’ın etrafından dağıl­dığını gördü. Etrafında onu koruyan birkaç kişi kalmıştı. Bunlardan birisi de Ebû Süfyân’dı (r.a.). Atından inmiş, kılıcının kınını kırmış, düşmana kılıç sallı­yordu. Bunun manası, “ölünceye kadar Re­sû­lul­lah’ı korumak” demekti. Sonrasını kendisi şöyle anlatır:

    “Allah biliyor ki, o gün ben Re­sû­lul­lah’ın önünde ölmek istiyordum! O sırada Abbas, Re­sû­lul­lah’ın bindiği hayvanın gemini tutuyordu. Yüzümde miğfer oldu­ğu için Re­sû­lul­lah beni tanımamıştı. ‘Kim bu?’ diye sordu. Miğferimi kaldırdım. Hz. Abbas, ‘Yâ Re­sû­lal­lah, kardeşin ve amcanın oğlu Ebû Süfyân’dır. Ondan razı ol.’ dedi. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), ‘Ondan razıyım. Allah onun bütün düşmanlık­larını bağışlasın.’ buyurdu. Ben hemen gittim, üzengideki ayağını öptüm. Bana döndü, ‘Evet, kardeşimdir.’ buyurdu.”[4]

    Başlangıçta dağılma alameti görüldüyse de sahabiler sonradan tekrar topar­landılar ve düşmanı bozguna uğrattılar. Böylece Huneyn Savaşı da Müslüman­ların zaferiyle neticelendi.

    Ebû Süfyân (r.a.), Peygamberimizle birlikte Tâif Seferi’ne de katıldı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Mugîre bin Şu’be ile kendisini barış için Tâiflilere gönderdi. Fakat onlar barışa yanaşmadılar. Bunun üzerine bir müddet savaş oldu. Bu arada Ebû Süfyân (r.a.) gözünden vuruldu. Hemen Re­sû­lul­lah’a gitti ve “Yâ Re­sû­lal­lah, bu gözümü Allah yolunda kaybettim!” dedi. Peygamberimiz (a.s.m.), “İstersen dua edeyim, Cenâb-ı Hak gözü­nü sana iade etsin. İstersen karşılığında cenneti ver­sin.” buyurdu. Ebû Süfyân (r.a.) böyle bir fırsatı yakalamışken değerlendirmek istiyordu. “Cenneti isterim, yâ Re­sû­lal­lah!” dedi.

    Ebû Süfyân (r.a.), Müslüman olduktan sonra Re­sû­lul­lah’ın sevgisini ve rızası­nı kazanmıştı. Re­sû­lul­lah onun önceki yaptıklarının tamamını affetmiş, birkaç defa kendisine duada bulunmuştu.

    Bir gün de Hz. Ali’yi çağırarak, Allah ve Resûlünün Ebû Süfyân’dan razı oldu­ğunu Müslümanlara bildirmesini emretti.

    Hz. Ebû Süfyân, çok olmamakla beraber zaman zaman Re­sû­lul­lah’a sual sorar­dı. Bir defasında “İhlas nedir, yâ Re­sû­lal­lah?” diye sordu. Peygamberimiz şöy­le buyurdu:

    “Rabb’im Allah’tır, dedikten sonra, emrolunduğun gibi dosdoğru olmandır.”

    Ebû Süfyân (r.a.), Hicret’in 20. yılında hastalandı. Vefat edeceğini anla­mıştı. Aile efradına, “Benim için ağlamayın. Çünkü ben Müslüman olduktan sonra günah işlediği­mi hatırlamıyorum.” diye vasiyette bulundu. Onun cenaze namazını Hz. Ömer kıldırdı.

    Allah onlardan razı olsun!