• ÖLÜM VE BORCU ÖDEMEK

    “vefa ~ Ar wafāˀ وفاء [#wfy msd.] sözünü tutma, borcuna sadık olma, görevini yerine getirme

    vefat Ar wafā وفا sözünü tuttu, borcunu ödedi, görevini yerine getirdi → vefa”

    Biraz kasvetli bir konuyu aktaracağım, yazımın girişindeki alıntıdan anlaşılmıştır sanırım. Sevan Nişanyan'ın sözlüğünü fırsat buldukça karıştırırım. Genellikle ilginç açıklamalara denk geldiğim sözlükte bu kez iki derin kelime dikkatimi çekti. Nişanyan'ın Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü'ne göre vefa ile vefat kelimeleri Arapça'da aynı kökten geliyormuş: ''wft''kökü, ikisini de dünyaya getiriyormuş.
    Yukarıdaki alıntıda görüldüğü üzere ''vefa'' kelimesi ''Sözünü tutma, borcuna sadık olma, görevini yerine getirme'' anlamlarında kullanılıyormuş. Dolaşımdaki güncel dilden biraz daha farklı. Günümüzde ''eşi dostu unutmamak, onların zor zamanlarında yanında bulunmak'' anlamlarında kullanılıyor.
    Vefatın ilk karşılığı ise tabii ki ''ölüm'' olarak gösterilmiş. Vefa ile vefat kelimeleri arasında bağlantı kuran Nişanyan, vefatın ikinci anlamına ''sözünü tuttu, borcunu ödedi, görevini yerine getirdi'' anlamlarını eklemiş. Böylece ortalamaya uygun, alaelade bir kimliğe bürünmüş ''vefat'' kelimesi, gerçek hüviyetine kavuşmuş.
    Vefa ile vefat kelimelerinin aynı anneden doğmuş ikiz evlatlar olmalarının üzerine uzunca düşündüm. Vefa ile vefat arasında derin bir anlam bağı var mıydı? Var olsa bile insanlar böylesi ağır bir gerçeği bu kadar net ifade edebilirler miydi, ölümleriyle yüzleşebilirler miydi; hem de dolaşımdaki güncel dili kullanarak? ''Yüzleşebilirler miydi?'' diyorum, çünkü sokaktaki insan için bu kabulleniş çok külfetli bir zihni savaş olurdu! Ardından fark ettim ki insanlar eskiden daha bilinçliymişler, vefat etmenin doğuştan gelen bir borcun ödenişinin sonu olduğunu idrak edebiliyorlarmış.
    Hayatın manasını; borç ödeme, borcuna sadık olma, bu sayede rahata ulaşma, kadime/sonsuza uzanan mutluluğa erme gibi değerlerindiren birçok düşünce sistemi kurulmuş bugüne kadar. Bilinçli olarak veya olmayarak pek çok insan bu rahatlatıcı yolu bulmuş, psikolojisini rahatlatmak için hayatında denemiş. Şimdi, bu örneklerden bazılarını aktaracağım.

    Örnekler ve Örneklerin Yorumu

    1) Oğuz Atay'ın o güzelim günlüğünde yazdıkları arasında ölüm gerçeği de vardır. Ani rahatsızlığı yüzünden kendi ölümüne yaklaşan Atay, Anadolu'nun bazı köylerinde evlerle mezarların iç içe olduğundan bahseder. Halk, mezarlarıyla/geçmişte kaybettikleri yakınlarıyla yan yana yaşıyordur. Bu dünya görüşü çok rahatlatıcı olsa gerek. Çünkü vefat edenlerle birlikte yaşamak iki açıdan fayda sağlar. Birincisi, insanlar vefat eden yakınlarından ayrı kalmazlar. Onları unutmalarına ihtimal kalmaz, daima onların yanlarındadırlar. İkincisi, insanlara ''Sevdiklerimi kaybettim, ama şükürler olsun ki yaşıyorum. Hayatımın değerini bilmeliyim. Dünyaya bir güzellik getirmeden ölmemeliyim.'' dedirtebilmesidir. Muhtemelen insanlara mutluluk enjekte ediyordur, toprakla barışmalarını sağlıyordur değil mi? Çağımızın televizyon kültürüyle yetişmiş taşra neslinin dünya görüşünü saymazsam tabii ki.

    2) Hıristiyan inanışında da borç ödeme meselesi genişçe bir yer kaplamış. Doğan her insanın dünyaya suçlu sıfatıyla gelmesi yüzünden, suçunu affettirebilmek için insanların dünyaya uzunca bir süre armağanlar verebilmesi gerekmektedir. İlk günah kültü, her yerde yeterince işlendiği için İncil''den yapacağım bir alıntıyla konuyu kapatıyorum: ''Yaşamını kazanmak isteyen, onu kaybedecektir.''

    3) Dikkate değer başka bir örnek Mısır mimarisinden gelecek: Ben üniversitede okurken Mısır'a gidip incelemelerde bulunmuş bir hocam anlatmıştı. Oradaki bazı mahallelerde evlerin alt katlarında mezarlar varmış. Üst katta yaşayan ahali, alt katta uyuyan sonsuzluk yurduna göçmüş insanı unutmuyormuş. Sizi unutmadık, siz diyetinizi ödeyip bu dünyadan göçtünüz, sıra bizde, biz de sıramız geldiğinde cezamıza karşılık öngörülen kaderimizi yaşayıp bu dünyaya elveda diyeceğiz; diyorlarmış. Ölüm korkusu ancak bu kadar net mağlubiyete uğratılır.

    4) Budistlerin dünyaya ödeme yapması, her zamanki olduğu gibi içsel alanda gerçekleşiyor. Aydınlanmaya ulaşan Budist'in ölümü de gelmiş oluyor. Budist yaşam tarzını anlatan bazı kaynaklara bakıldığında bazı rahiplerin bir köşeye çekilip huşu içinde öldüğü görülebilir. Gerçekten tam bir dünyayı ele geçirmişlik hali. Hakiki ruhsal aydınlanmaya ermiş bir insan için maddi hayatın ne önemi olabilir? O, yerkürede ıstırapla yaşayışının kefaretini yeterince ödedi ve gitti. Artık kimsenin erişemeyeceği, huzurlu hayatını bozamayacağı metafizik bir evrende huzurlu bir şekilde istirahat ediyor.

    5) Tasavvuf, kişinin özel kıyametinin kendi ölümü olduğunu, genel kıyametinin ise İsrafil'in borusunu öttürmesiyle başlayacak büyük hengame olduğunu iddia eder. Dünya için, maddi kazançlar için çalışılmamalı. Sevdiği işi yapılıp maddi kazanç sağlanırsa kazanılan mal varlığı ya dikkate alınmamalı, insanların karakterlerinde mutasyon yaratmamalı ya da eşin dostun rızası olacak şekilde hayırlı işlerde harcanmalı. Çünkü ''Mal seni kapıya kadar, ailen ise kabre kadar takip edip dönerler.'' Mevlana'nın ölümünü Düğün Gecesi (Şeb-i Arus) ilan etmesi de -sanırım- borçları ödedik, bu fani dünyaya vereceğimizi verdik, artık gitme ve büyük şenliğe katılma zamanı, demenin bir başka türlüsü. Ne mutlu onlara.

    6) Karadeniz menşeili bir Anadolu türküsündeki mısralar dikkate şayanmış gerçekten. Türküyü Marsis ismindeki bir halk müziği grubundan dinlemiştim. Türküde ''Bu dünya bir pencere her gelen bakar gider/ Güneşe çevirelim bu karanlık günleri'' mısraları geçiyor. Saf duyguların biçimlendirdiği Karadeniz insanı, hayatın niteliğine kriterlerini koymuş. Evet, bu dünya bir pencere, ama onun bir kalitesi var. Hayatın kalitesini; pencerenin eninin boyunun genişliği, yani insanların bakış açısının genişliği belirliyor. Pencereyi genişletmeli, bakış açısını genişletmeli, bu sayede ''karanlık günler güneşe çevrilmeli.'' Türküden anladığım kısaca bu.

    Sonuç:

    Başlangıçta yaptığım alıntının doğruluğunu/haklılığını savunmak için verdiğim örnekler kafi gelir sanırım. Bir insanın ölüm gerçeğini anlaması için ailesinden birinin mezarına toprak atması gerekmiyor. Hepimiz öleceğiz. Gün gelecek, kalbimiz duracak, soluk alıp verişimiz kesilecek, vücudumuz soğuk bir halde ruhsuzca bomboş kalacak.
    Bedenin ruhen boşalıp vücudun içi boş bir çuvala dönüştüğü o zamandan sonra insan rahata erecek. Sonsuzca ''istemek'' kalmayacak artık. Bilinç kaybolup yerini sınırsız bir bilinçsizlik durumu alacak. Böylece düşünmek, sıkıntı, kasvet, hırs gibi rahatsızlık verici envai çeşit duygu yok olup insanı huzura erdirecek. Gereksiz stres yaratmanın yanlışlığı sarhoş bir adamın mutluluğundan dahi anlaşılabilir aslında. Sarhoş adam düşünmez, çünkü bilincini devre dışı bırakmıştır. Bilinçsizlik de bir anlamda onun ölümüdür.
    Yazımın sonuna yaklaştığım bu cümlelerde uyumak/uyanamamak konusuna değinmeden geçemeyeceğim. Sabahları uyanmakta genellikle zorlanılır. Saatin alarminin çalması birkaç dakika ileriye ertelenir. İşte birkaç dakikalık o kısacık uyku arzusu, hayat borcunun artık ödenmek istemeyişin, diyetinin yettiğinin küçük bir simgesidir. Bilinç, dünyaya dönmek istemez. Ama borç vardır ödenecek... O borç, sonsuzluğun hissesine düşenler ödenmeden bilincimiz tamamen kararmaz. Ödemenin bittiği gün ise sınırsız bir karanlığın içindeyizdir.

    Ne demiş şiirde: ''İşte geldik gidiyoruz / Şen olasın Halep şehri.''

    NOT: Bu yazıyı çoook yıllar önce üniversitede okurken yazmışım. Bugün şu #42615734 yazıyı yazdıktan sonra aklıma geldi. Bilgisayarın dip bucağını tarayıp buldum, buraya ekledim. Tabii o zaman neyime güvenip böylesi ağır bir konuda yazmışım bilmiyorum. Cahil cesareti olmalı.
  • “Bir de biz bâtıla, bâtıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki, ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi.”



    “Evet, boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamızı da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk.” Yarın mizana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mizana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur.



    Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beğenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da oltu taşı olacak diye onun peşine takılıyor. Adam tesbih alacak 150 sene toprağın altında kalmış olacak. Adam henüz evlenmemiş, boşanmayı tartışıyor. Kadın, kendisine farz olmayan Cumayı tartışıyor, kocalarının cuma işlerini ayarlamaya çalışıyor. Ya da Etiyopya’yı, Arjantin’i konuşuyorlar. Gerçekten bunları konuşmamızı Allah mı istedi, bir düşünelim. Eğer yarın bunlar bizim mizanımıza konacak cinsten şeyler değilse, yarın bizi cennete götürecek şeyler değilse, boş şeylerdir. Bir bakış, bir düşünce, bir konuşma, bir okuma, bir davranış eğer cennetimize vesile değilse, boştur.



    Bugün sabahtan akşama kadar konuştuklarınızı bir düşünün. Neler konuştuk? Dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeyler miydi, yoksa mîzanımıza konulacak cinsten şeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü şeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasına dü-şürecek şeyler miydi? Nasıl yani, bir söz insanı cehenneme götürür mü? Evet, bakın Allah’ın Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarılan bir hadislerinde şöyle buyurur:



    “Bir insan manasını düşünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doğusu ile batısı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşüverir.”



    Allah korusun. Kızdıktan sonra ağzınızdan bir söz dökülecek, siz ne dediğinizin farkına bile varamayacaksınız, sonra onun cezaya çarptırılacak bir söz olduğunu anlayacaksınız. Bunu sakinken bile ya-pamazsınız. Bir sözün sonunda bakıyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanıp gidiyor.



    Birisine yanlışlarını hatırlatıyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapması gereken şeyleri hatırlatıyoruz, adam sonunda öyle bir değerlendirme yapıyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alıp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fırça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduğunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kılınsın, onun hayatında benden nasihat, benim ha-yatımda ondan nasihat olarak din yaşansın diye konuşuyorum, adam sonunda diyor ki beni fırçaladı. Dilimizin döndüğünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalışıyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun ağzından çıkan bu söz dinleyenlerde ne iştah bırakıyor, ne ilgi bırakmıyor. Bu sözün neye mal ol-duğunu bilmiyor adam.



    Bir de öğrendiği âyet ve hadislerin ne anlama geldiği, kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini düşünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir şeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya başlayayım. Başlıyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malı mülkü, karısı kızı, hısım akrabası onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalır.” Ya öyle mi, nerede olurmuş bu iş diye ben sormaya başlıyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayım; karşımdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç şey onunla birlikte mezara kadar gider. Malı, ehli ve ameli. Bunlardan malı ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalır.



    Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamın yatağı, yorganı, masası, sandalyesi, atı, arabası, bürosu, mağazası, köşkü, yalısı hepsi be-raber altına tekerlekler takılarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarının hepsi değilse de bir kısmının iyi kötü geldiğini görüyoruz da ötekilerin geldiğini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malı mülkü nasıl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüş bunların mezara geldiği? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalıyor. Peki ya şekerleri? Hattâ o da onun değildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalıyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düşünme-den anladınız? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öğrenmeden önceki ben ile öğrenen ben nasıl davranmalıydım, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadınız dedim.



    Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanın bir başka müslümana üç günden fazla küsmesi helal değildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacağız bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasını bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir başka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaşına elli gün küsmüş sahabe. Nasıl olacak şimdi bu? Üstelik başlarındaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem şey? Ay-rıca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taş atan bir başka sahabeye diyor ki; eğer bunu bırakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak şimdi bu? Diye onları öğrenilenlerle amel etmeye teş-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptığına gıcıklık desek olmaz mı dedi. Yok, ağzınızdan çıkan şeylere dikkat edin. Ne dediğinizi, neden dediğinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduğunu bilin.



    Bir adamla anlaşmak istediniz, didindiniz, uğraştınız, çabaladınız olmadı. Sonunda dediniz ki; yok olmadı be arkadaş, onunla yıldızlarımız bir türlü barışmadı dediniz. Ne o? Yıldızlarınız barışmadı. Hiç düşündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmış yıldızlara tapan. Onların inancına göre her insanın bir tanrı yıl-dızı varmış gökyüzünde. O benim yıldızımla onun yıldızı, yani benim tanrımla onun tanrısı gökyüzünde anlaşırlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaşırmışım. Onlar küser barışmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaşamazmışım. Söyleyin peygamberin yıldızıyla bugünkülerin gökteki yıldızları barışmadı da ondan mı görüşmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaşmı-yorlar peygamberin hadislerine? Haşa neredeyse Allah’ın yıldızlarıyla bizimkilerin de irtibatı yok galiba.



    Öyleyse ağzımızdan çıkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediğimizi düşünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanımıza konulacak olduğunu bilerek konuşalım. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduğunu anlatmak için yemin billah’ın da ötesinde diyor ki; “anam avradım olsun ki” diyor. Bu ne mennem şey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasıl söyleyebiliyor adam? Şakası bile olmaz ki bunun.



    Veya meselâ iki kişi tartışırlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atılıp; “bırak la havleyi! La havle karın doyurmuyor! La havlene başlarım!” diyor. Nasıl söyleyebilir bunu bir müslüman?



    Meselâ adamın kalemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna, biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında, “aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu?” diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların!



    Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse, tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun.



    Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ı dinî ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!!



    Bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bizim dinimizi de, dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da, Kitabı, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mizanımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediği şeylerin peşinde olalım.

    Bir de din gününü yalan sayıyorduk biz. Ahiret endişemiz yoktu bizim. Yukarıdaki suçların temel sebebi, asıl sebebi budur işte. Ya-ni bir adamın ahiret inancı bozulmuşsa, hesaba çekilme şuuru pörsümüşse, o adamın tüm hayatı bozulmuş demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayıyorduk” diyorlar. İnkar etmekle yalan saymak ayrı ayrı şeylerdir.



    Yalan saymak, inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanıyor ama kılmıyor, örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Yani inanıyor ama inancının gereğini yap-mıyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma!” Adam kar nedir, soğuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa, işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor ama yine de kılmıyor. Bakın burada da aynısını görüyoruz:



    “Biz din gününü yalan sayardık.”



    Bakın, “din gününü inkâr ederdik” değil, “yalan sayardık.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaş ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mı?” “Tamam.” “Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu?” Tamam, hepsine inanıyor adam. Ama ba-kıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki, adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok.



    Yani imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi ge-rektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk-çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri a-mele dönüştürmeye çalışalım inşallah.



    Bizler böyle dünyaya dalmış bir biçimde yaşayıp giderken:



    Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatıverdi bize. Tam yapacaktık, tam başlayacaktık ama ölüm geliverdi. Hanıma ders başlatacaktı ama iki sene sonra. Küs olduğu bir Müslüman kardeşiyle barışacaktı, onu affedebilecekti ama beş sene sonra. Kur’an’ı tanıyacaktı, anlayacaktı, ama yarından sonra, diyordu. Çocuklarını eğitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ı ve sünneti tanıyacaktı ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktı ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsız bir biçimde ölüm gelip işini bitiriverdi.



    Bizler ahireti gündemimizden çıkarmıştık ta bu haldeyken ölüm geliverdi! İşte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müşteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksı, halı, mobilya derken hiç beklemediğimiz bir anda ölüm geliverdi. İşte cehennemin kapısının önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inşallah.



    Anlıyoruz ki işte cehenneme gidecekler bunlardır. Anlıyoruz ki bunlar bedenî kulluklarını, ya da bireysel kulluklarını yapmıyorlarmış. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarından kaçıyorlardı. Veya namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyorlardı. Ya da namazla Allah’tan mesaj alıp infakla da bu mesajı Allah kullarına ulaştırma dertleri yoktu bu adamların
  • Şiirlerini çok melankolik bulurdum. Trajik hayat hikayesini okuduktan sonra "Ümit Yaşar Oğuzcan" bu yüzsen olmuş diyor insan.
    Hikayemizin kahramanı ünlü şairimiz Ümit Yaşar Oğuzcan. Bir çoğumuz bestelenmiş de olan o meşhur dizelerden tanır.


    "Ümit Yaşar Oğuzcan
    Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
    Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
    Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
    Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.

    Okuduğumuz da bize büyük bir aşkın ardından bırakılmış bir insanın, terk eden insanı kendinden bir parça gibi görüşünü fark edip biraz abartı gibi görebilir ve bir insanın başka bir insanın başka bir insanın arkasından bu dizeleri yazmasını abartı bulabilirsiniz fakat Ümit Yaşar bu dizeleri sıradan bir insana değil canından bir parça olan oğluna yazmıştır.

    Dizelerinde özlem ve hüznün hakim olduğu Ümit Yaşar hayatı boyunca hep melankolik bir kişilik olmuştur. Çok küçük yaşlardan itibaren intihara meyilli olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Öyle ki babası Lütfi Oğuzcan bir intihar denemesinin ardından oğluna şu dizeleri yazmıştır.

    Bak dünya ne güzel, bu sitem niye,
    Ettim ben adımı sana hediye.
    Mutluyum ey oğul babanım diye,
    Çarptırma hicvinle cezaya beni.

    Buna rağmen Ümit Yaşar düşüncesinden vazgeçmemektedir. Evlenir iki de çocuk sahibi olur fakat her fırsatta ölmek istediğini söylemekten çekinmemektedir. Bir gün iş çıkışı Galata Kulesi’nin yanından geçerken bir kalabalığın toplandığını görür ve kalabalığa doğru yaklaşır. Bir intihar vakasıdır, Ümit Yaşar dikkatli baktığında intihar eden kişinin oğlu Vedat (17) olduğunu fark eder. Oğlunun cebinden bir de intihar notu çıkmıştır: Öyle ölünmez böyle ölünür baba…

    6 Haziran 1973, pırıl pırıl bir yaz günüydü,
    aydınlıktı, güzeldi dünya,
    bir adam düştü o gün galata kulesinden.
    kendini bir anda bıraktı boşluğa;
    ömrünün baharında, bütün umutlarıyla birlikte paramparça oldu.
    bir adam düştü galata kulesinden;
    bu adam benim oğlumdu gencecikti Vedat,
    ışıl ışıldı gözleri, içi,
    bütün insanlar için sevgiyle doluydu
    çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
    kendini bir anda bıraktı boşluğa,
    söndü güneş, karardı yeryüzü bütün zaman durdu.
    bir adam düştü galata kulesinden
    bu adam benim oğlumdu; açarken ufkunda güller alevden,
    çıktı, her günkü gibi gülerek evden,
    kimseye belli etmedi içindeki yangını
    yürüdü, kendinden emin sonsuzluğa doğru.
    galata kulesinde bekliyordu ecel,
    bir fincan kahve, bir kadeh konyak,
    ölüm yolcusunun son arzusuydu bu,
    bir adam düştü galata kulesinden;
    bu adam benim oğlumdu.
    küçücüktü bir zaman,
    kucağıma alır ninniler söylerdim ona,
    uyu oğlum, uyu oğlum, ninni.
    bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat.
    6 haziran 1973 galata kulesinden bir adam attı kendini;
    bu nankör insanlara bu kalleş dünyaya inat,
    şimdi yine bir ninni söylüyorum ona,
    uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat.

    Bütün bu yaşananlardan sonra Ümit Yaşar özleme, hasrete ve beklemeye dair birçok şiirini kaleme almıştır. Bunların birçoğunun arka planında oğlu Vedat vardır.

    “Bir ayak sesi duymayayım
    Kapıya koşuyorum
    Gelen sen misin diye
    Bir sarı saç görmeyeyim
    Yüreğim burkuluyor
    Ağlamaklı oluyorum
    Her şey bana seni hatırlatıyor
    Gökyüzüne baksam
    Gözlerinin binlercesini görürüm
    Bir rüzgar değse yüzüme
    Ellerini düşünmeden edemem
    Yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer
    Tadı senden gelir
    Yediğim yemişlerin
    İçtiğim içkilerin'
  • Hubris sendromu ve 1000kitap

    Hubris sendromu, kişinin gücü tatması ve olayların mihrağında bulunmasından keyif alması ile başlayan, gücü elinde bulundurmanın artarak devam eden hazzı ile tehlikeli doruklara çıkan, ekseriyetle liderlerde görülen bir kibir rahatsızlığı. "Rahatsızlık" kelimesini nezaketen kullandım zira bir şey bağımlılık haline dönerse haddizatında onun ismi "rahatsızlık" olmaz.

    Bu "rahatsızlık"ın bu siteye yaraşır çeşitli semptomları var:

    1. Görünüm ve imge(imaj her şeydir)kaygısı

    "Okumak" ile ilgili bir sitede dergi kapaklarındakilere benzer profil fotoğrafları koymak; kızlar Afrodit, erkekler de Eros canına yandığım! Değme felsefecilere ya da tasavvuf ehline taş çıkartacak sözleri profilin sol köşesine yazmak; içinden Nietzsche geçmiş Platon güdümlü Evliya görünümlü nefessiz kalmış balonlar sizi! Dikkat edin üfleyen çok olur!

    2. Kendi hükümlerine aşırı güven duyup, başkalarının öneri ve eleştirilerini ise küçümsemek

    En iyi 100 kitap, 1000 kitap v.s listeleri hazırlayıp iletisine yorum yapıp fikrini söyleyen kişilere "Ne yani! Şimdi senin bugüne kadar okuduğun en iyi kitap bu mu?" ve benzeri cevaplar vermek. En rafine zevklere "Ben" sahibim edasıyla 30 sayfalık 200 tane kitap okuyup (veya okuduğunu gösterip) handiyse şiiri parçalamış(bkz. Arthur Rimbaud), edebiyat sıçıyor sanki! Kamusal insan çöküntüsü seni! Nerde bu devlet!

    3. Güç gösterisinde bulunmanın ve zafer kazanmanın çok önemli olduğunu düşünmek, yüceltilmeye bağımlı olmak

    Breh breh breh! Senin maksadın paylaştığın alıntılarını incelemelerini, yorumlarını ve iletilerini geleceğe arşiv misali taşıyıp ne kadar gelişip gelişmediğini görmek, düşüncelerinin hangi cenahtan hangi cenaha kaydığını görmek değil ise okumuşsun evlad ama adam olamamışsın! Senin alıntın benim alıntımdan daha fazla beğeni alınca ne olmuş oluyor? Evde önüne daha fazla yemek mi koyuyorlar? Tuvalette daha az mı sıçıyorsun? İstenmeyen tüylerin uzamayı mı durduruyor? Rakıyı deniz suyuyla mı içebiliyorsun? Doğum yapmak yerine yumurtlamaya mı başlıyorsun? Ornitorenk değilsin sen! Kendine gel!

    Bunları nereden mi biliyorum? Saydıklarımın hepsi var bu bünyede. Bu arada kendi sağ omzuma öpücük kondurmaya bayılıyorum ben. Hep öperim kendimi! Sen de dene! Yukarıda yazdıklarımı unut nasıl olsa hiçbirini sen yapmıyorsun! Döşemeye devam ederdim ben bu yazıyı fakat elim dolu! Kendim söyledim kendim dinledim... Hadi eyvallah...
  • Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
    En kesîf (kalabalık) orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayâsızca tehaşşüd ki (yığınak ki) ufuklar kapalı!
    Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı!"
    Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
    (hapishanesi ya da kafesi!)

    Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
    (insanoğlunun bütün kavimleri)
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
    Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
    (yeryüzünün yedi ikliminden gelenler duruyor karşında)
    Avusturalya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
    (veba mikrobunu bile utandırır)
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl (soylu yaratık),
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
    Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı (gizlediklerini) hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti (çok güzeldi) o yüz...
    Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
    (Sonra lanet olasının yakıp yıkmak için kullandığı araçlar)
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
    (öylr korkunç ki: her biri bir ülkeyi yıkık eder)

    Öteden sâikalar (yıldırımlar) parçalıyor âfâkı (ufukları) ;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı (derinlikleri);
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam (ateş),
    Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    (insan parçaları)
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
    Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
    Ne çelik tabyalar (siperler) ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'â mı (kale mi) göğsündeki kat kat îman?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
    (hangi kuvvet ona boyun eğdirebilir ki)
    Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.
    (çünkü o sağlam kuvvetli siper Allah'ın eseri)

    Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
    (sağlamlaştırılmış yerler bile sarılır, indirilir)
    Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
    (insanlığın azminden alıkoyamaz insan yapısı eserler)
    Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi (sonsuz sınırı);
    "O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
    ("o benim en güzel eserim, onu çiğnetme" dedi)
    Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

    Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    (Şşehidlerin gövdesinden oluşmuş bir baksana dağlar taşlar)
    O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
    Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i... (birliği)
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makberi (mezarı) kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
    (o tarih kitabı, altüst ettiğin çağlara da yetmez)
    Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
    (sen ancak sonsuzluklara sığabilirsin)
    "Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
    Rûhumun vahyini (ilhamını) duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle (örtü diye),
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle (yıldızlarıyla);
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı (ülker yıldızını) uzatsam oradan;
    Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
    (Türbenin bekçisi gibi gibi ta güneşin doğuşuna dek bekletsem)
    Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
    (gündüzün taze ışıklarıyla avizeni silme, taşkın doldursam)
    Tüllenen mağribi (günbatımını), akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

    Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
    (Sen ki, son Haçlı Ordusu'nun saldırısını kırarak )
    Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline (büyüklüğüne) ettin hayran...
    Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran (azgınlık),
    O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
    (Sen ki, cisimlerde dolaşır ruhun ve adın)
    Sen ki, a'sâra (yüzyıllara) gömülsen taşacaksın...
    Heyhât, (yazık)
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    (yerler, yönler)

    Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber (mezar),
    Sana âgûşunu (kucağını) açmış duruyor Peygamber.

    Mehmet Akif Ersoy
  • Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O bela ve musibete düşersen اِنَّا لِلّهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de, o belâdan kurtul...

    Hayatın gayesini ve neticesini en veciz şekilde nazarımıza veren İlâhî bir ders:

    “Şüphesiz biz Allah içiniz ( Allah’a aidiz) ve muhakkak O’na rücu edeceğiz.” Bakara Sûresi, 156

    Hepimiz Allah’ın kullarıyız. O’na ibadet etmek ve rızasını kazanmak için bu dünyaya gönderilmişiz. Ve sonunda yine O’na rücu edecek, O’na döneceğiz.

    Yukarıdaki metinde, bu ayet-i kerime riya ve şöhret hastalığının ilacı olarak gösterilir.

    İnsanların ondan söz etmelerini, onu beğenmelerini ve alkışlamalarını hayatına gaye edinmiş bir insan, bu dünyaya Allah için gönderildiğini unutmuş, insanlara beğenilmek için gönderildiği zannına veya vehmine kapılmıştır. Akıl, bunun böyle olmadığını çok iyi bilir. Çünkü, o alkışlarına can attığımız insanlar dün yoktular, yarın yine bu dünyadan göçüp kaybolacaklar. Onların taktirleri, beğenmeleri sadece bu kısa dünya hayatında, bazı hisleri tatmin edebilir, ama ölüm ötesinde hiçbir işe yaramaz.

    Kabristanlar bize bu dersi en mükemmel şekilde verirler. Bir kabristanda yatan bütün kişileri tanıyan birisi, bize onlardan birini göstererek “Şu adam var ya, hayatta iken şunların alkışlarına can atardı. Onlar da bunu çok severlerdi, ama şimdi her biri kendi hesabını vermekle meşgul, birbirlerine bakacak halleri yok.” dese, riyaya aşık olan nefsimize büyük bir ders vermiş olur.

    İnsan hissine mağlup olmayıp şöyle bir düşünse şöhret hastalıktan rahatça kurtulacaktır:

    Benim cebimde on lira olsun. Ama çevremdeki bütün insanlar benim bin liram olduğunu sansalar, onların bu yanlış bilgileriyle benim param artar mı? Hayır.

    Aksini düşünelim: Cebimde bin lira var, ama herkes benim on liram olduğunu sanıyor. Onların bu zannıyla benim param azalır mı? Yine hayır.

    İşte insanların zanlarıyla bizim maddî servetimizde bir artma ve azalma olmadığı gibi, manevî hayatımızda da bir değişme olmuyor. Biz neysek oyuz. İmanımız ne ölçüde kemale ermişse, salih amel ve takvadan hissemiz ne kadarsa bizim Hak katındaki değerimiz de o kadardır. Başkaların bizi şöyle veya böyle bilmeleri sonucu değiştirmez.

    Ve biz, Rabbimize gerçek değerimizle rücu edeceğiz, başkalarının bildiğiyle değil.

    Ayetin açıkça ders verdiği gibi, insan bu dünyaya Allah için gönderilmiştir, diğer insanlar için değil. Ve ölüm hadisesiyle yine Allah’a rücu edecektir, diğer insanlar gibi.

    Bu kısa fakat öz metinde, şöhret ve riya hastalığı hakkında şu iki noktaya önemle dikkat çekilir:

    “Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar.”

    Riya, yani bir işi başkaları görsün ve beğensin diye yapma hakkında Nur Külliyatında “şirk-i hafi”, yani gizli şirk ifadesi kullanılır.

    Açık şirk, insanın doğrudan putlara tapması yahut başka eşyayı Allah’a ortak koşmasıdır. Gizli şirk ise, Allah’ı bir bildiği halde başkalarının teveccühünü ve rızasını öne almaktır.

    “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet-kulluk- etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 56) ayet-i kerimesi insanın yaratılış gayesini açıkça ortaya koyduğu halde, bu dünyaya başkalarına kendini beğendirmek ve onları memnun etmek için geldiğini vehmeden insan, gizli bir şirk hastalığına yakalanmış demektir.

    Yine Allah kelamında “kalplerin ancak Allah’ı anmakla tatmin olacağı” beyan edilmişken, başkalarının anmasıyla tatmin olan kalpler, manen hastadırlar. Bu hastalığı Üstat hazretleri “zehirli bal yeme” olarak tarif eder. Riya ve şöhret, nefsin ve hissin hoşuna gitmekle kısa bir süre bal tadı verseler de, o zehir, sonunda kalbi öldürür.

    Bu zehirli bal insanın manevi hayatını mahvettiği gibi, dünyada da “İnsanı insanlara abd ve köle yapar.”

    İnsanların teveccühüyle tatmin olan bir şöhret hastası, onlara bir bakıma mahkûm olmuş demektir. Bir köle, “Nasıl yapsam da efendimi razı etsem?” diye düşündüğü gibi, bu adam da insanların beğenmeleri konusunda aynı pozisyona düşmüş, onlara bir bakıma köle olmuştur.

    Dünyanın bir misafirhane olduğunu hepimiz biliriz. O halde, bütün insanlar bir yönleriyle bizim otel arkadaşlarımızdır. Önemli olan onların bizi alkışlamaları değil, gideceğimiz yerde ne ile karşılaşacağımızdır.

    Öyleyse çare, insanların geçici ve manasız teveccühlerinden yüz çevirerek bizi gönderene dönmektir. Bu dönüş, dünyada O’nun rıza çizgisinde yürümekle gerçekleşir, ahirette ise rahmetine ererek.
    Bediüzzaman Said Nursî (r.a)
  • “Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.”[18] Hikmet yağmura benzer. Kaynağında sonsuzdur fakat ne kadar gerekse o kadar yağar. Kışın, baharın, yazın, güzün miktarınca; baharın biraz daha çok yahut az. Amma geldiği yerde sonsuzdur o. Şekerciler şekeri, attarlar ilâcı kâğıda sararlar. Fakat şeker, kâğıtta olduğu kadar değildir. Şekerin ve ilâçların menbaı sonsuzdur; kâğıda nerden sığacak?
    Kur’an-ı Kerim Muhammed’e (a.s.m.) neden ayet ayet iniyor da sure sure inmiyor demişlerdi. Mustafa (a.s.m.) buyurdu ki: “Bu ahmaklar ne söylüyorlar? Bana tam olarak birden inseydi erirdim, kalmazdım ki.” Çünkü bilip anlayan, azdan çoğu anlar, bir şeyden birçok şeyleri, bir satırdan defterleri. Bu şuna benzer: Bir topluluk oturmuş, bir hikâye dinliyordu. İçlerinden biri, anlatılanı tam olarak biliyordu, o olayın içinde bulunmuştu. Bir işaretten olayın hepsini anlıyordu. Sararıyordu, kızarıyordu, hâlden hâle giriyordu. Başkaları, duydukları kadar anlıyordu, çünkü o hâllerin hepsini bilmiyorlardı ki. Fakat bilen, o kadarından pek çok şey anlamıştı.
    Gelelim sözümüze: Evet, aktarın yanına geldin mi şekeri çoktur amma kaç parayla geldin, ona bakar ve o kadar şeker verir. Burada da gümüş para himmet ve itikattır. İtikat ve himmet miktarınca kelam nazil olur. Şeker almaya geldin mi çuvalına bakarlar, ne kadar alırsa o kadar tartarlar ve bir kile yahut iki kile verirler. Fakat adam, tutmuş da deve katarları getirmişse birçok çuvallarla gelmişse kilecilerin gelmelerini isterler. Çünkü bu iş uzun sürecek, çabuk savulmayacak, kilerci gerek derler, kilecileri getirirler. Böylece bir insan vardır, ona denizler bile yetmez. Bir insan da vardır, birkaç katre yeter ona, fazlası ziyan verir. Bu, yalnız âlem-i manada, ulûm ve hikmette böyle değildir. Mallarda mülklerde, altınlarda, madenlerde vs. her şeyde böyledir. Hepsi de sınırsızdır, sonsuzdur fakat adamına göre sunulur. Çünkü insan, fazlasına dayanamaz, deli divane olur.
    Görmez misin Mecnun’u, Ferhat’ı ve diğer âşıkları? Bir kadının aşkı yüzünden dağlara ovalara düştüler. Çünkü onlara dayanamayacakları kadar kuvve-i şehvet verildi. Görmez misin Firavun’u? Ona fazla mal mülk verildi, Hak Teâlâlık davasında bulundu. “Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.” Yani, iyiden ve kötüden hiçbir şey yoktur ki katımızda, hazinemizde sonsuz defineleri bulunmasın; fakat herkese dayanacağı kadar göndeririz, çünkü uygun olanı da budur. (Fasıl 8)
    [18]. Hicr Suresi, 15:21.