• 301 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Eserin ismine bakıldığında, sanki konusu 16. ve 17. yy.'da geçiyor hissi verse de; konu, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında yani 1925'de geçiyor. Elimizdeki bu roman, günümüzde de hala tartışılan ve Türk insanını ikiye bölen bir Cumhuriyet devrimi üzerine inşa edilmiş bir konu çerçevesinde inşa edilmiştir. Bahse konu olan devrim ise 30 Kasım 1925'te gerçekleştirilen "Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması"dır.

    Kahramanımız eski bir Mevlevî Dedesi olan Âli Bey'dir. Mevlevî kültürü ile yetişmiş olan Âli Bey aynı zamanda Türkçü ve sıkı bir Türk Ocağı müdavimidir. Çanakkale Savaşı ve akabinde İstiklâl Harbi'nde de bilfiil mücadele eden Âli Dede'nin en yakın dostu ve silah arkadaşı ise Yüzbaşı Nejat'tır. Yüzbaşı ise kabına sığmayan bir Türkçüdür. Âli Bey'e göre Yüzbaşı'nın tek sıkıntısı ise rakı müptelası olmasıdır. Yine de O, yetişmiş olduğu Mevlevî geleneğinin hoşgörüsünü barındırdığı yüreğine dostuna yer açmasını bilmiştir. Bununla birlikte, Âli Dede'nin hayatındaki en büyük destekçisi ve aynı zamanda eşi Mehpâre Hanım, Mevlevî bir babanın kızıdır. Tekkelerin kapanmasının üzerine ise Âli Bey'in düştüğü girdaptan çıkaran kişi Mehpâre Hanım olacaktır.

    Genel itibari ile romanda tekkelerin kapatılmasının ardından uygulama sahası kalmayan Mevlevî Âli Dede'nin iç dünyasında yaşadığı sorgulamaları ve çelişkileri ile birlikte dönemin havasını teneffüs ettirme çabası hakimdir, diyebiliriz. Türkçü olan ve Cumhuriyet rejimini destekleyen Âli Bey kendisini bulduğu dergahının kapatılmasından dolayı Gazi Paşa'ya kızgın değildir. Aksine olarak suçu kendisinde ve Mevlevî müritlerinde buluyor; Allah'ın rızasının bu şekilde tecelli ettiğine inanıyordu: "Asla hocam asla, açan da Hak'dı kapatan da, demek ki ömürleri tamam oldu, değilse hak kapısını kul kapatabilir mi?" (s. 65) "Hak belki de farklı biçimde tecelli edecek, yol başka bir hânede, başka bir meydanda, başka kitaplarla gönüllere ulaşacaktı; tekkeler artık yoktu ama mektepler vardı; şeyhler, mürşitler gayrı mevcut değildiler fakat hocalar duruyordu yerlerinde; dervişler de yoktular lâkin talebeler vardı. Bak Mevlevîhâne mektep olmuştu, değişen neydi ki ikisinde de insan yetiştirilirdi. Üstelik Rabbim, babasından aldığı eğitim hilatini kızına giydirmişti. Aşk-ı Hak nesillerden nesillere böyle akıp gidecekti artık." (s. 51) Eserde sadece tekkelerin kapatılması işlenmemiş; aynı zamanda uygulamaya geçmiş veya geçecek olan devrimlerinin topluma yansımaları işlenmeye çalışılmıştır. Özellikle de Harf Devrimi konusunda Latin ve Orhun alfabeleri münakaşası eserde sık sık yer bulmuştur.

    Eserin müellifi A. Yılmaz Soyyer, özellikle de akademik mana da yıllarca Bektaşilik ve Mevlevîlik üzerine çalışmıştır. Bu ise romanın ortaya çıkışında ve Mevlevîlik hakkında yorucu ve derin bilgilere sahip olmasında birinci etken olmuştur. Soyyer'in kendine has üslubu gayet akıcı ve sadedir. Aynı zamanda Türkçe'ye olan vukufiyeti ise romanın her satırında kendisini belli etmektedir.

    Buraya kadar yazdıklarımdan sonra Cumhuriyet'in ilk yılları ve devrimlerinin akislerini edebiyat vasıtasıyla anlamak isteyen herkese bu eseri şiddetle öneriyorum. "Mevlevî" romanının okumama vesile olan Oğuzhan Saygılı Hocam'a çok teşekkür ediyor ve A. Yılmaz Soyyer Hocam'ın da ilmine ve kalemine sağlık diyorum.
  • 584 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Nihilistlerin el kitabı olarak görülen bu kitapta siyaset, toplum düzeni, sosyalizm, aşk, evlilik hayatı gibi çok geniş bir yelpazede farklı okuma deneyimleri yaşatıyor yazar. Çizdiği “yeni insan” ütopik de olsa gerçek hayatta rastlanabilecek sıradan insanlar gözüyle anlatıyor kahramanlarını. Ben onları çok sevdim açıkçası. Keşke her insan onlar gibi “bencil” olsa dedim okurken. Bakış açınızı değiştirecek, ufkunuzu açacak bir kitap... Daha ayrıntılı inceleme için aşağıdaki linkten YouTube kanalıma ulaşabilirsiniz.
    https://youtu.be/NVOEFgDxCD8

    Bu arada kanalıma abone olup ve kitap sever dostlarınızla paylaşırsanız çok mutlu olurum.
  • Dilerim Dubrovnik'te bir aşk ezgisi bir çellonun tellerinden yavaşça aşağıya kayar, ayaklarımızın ucundan geçer, kırgın sokakları aşar, rıhtımdaki tekneye biner; yeni boyanmış, hatta dokun bak, tam da kurumamış kızıl bir adaya gider ve ben seni öperim.
    Dilerim Buenos Aires'te, Astor Piazzola'nın ruhu bandoneonunu omzuna asar, penceresinde yağmur damlalarının kafede masamıza gelir; “Yaklaş bana kalbimi duyacaksın / mutlu atan büyülü bir saat gibi…” diye başlayan tangoyu, “Esta Noche de Luna“yı çalar ve ben seni öperim.
    Dilerim Köln Katedrali'nin yüz elli yedi metrelik kulesinin ucuna kalp şeklinde bir bulut takılır, buluttan bir parça kopar, anılarımızdan içeri girer, yalnızca tesadüfleri çeken mıknatısa tutunur, dudağım istekle boynuna iner ve ben seni öperim.
    Dilerim Lizbon'da, Pessoa, sevgilisi Ophelia için yazdığı şiiri otel odamızda unutur. Saramago aşkın en büyük devrim olduğunu gözlerimizin içine bakarak söyler, karısı Pilar gelir çarşaflarımızı serer, gece dantellerinden sıyrılır, yanımıza kavuşur, askıların düşer, düğmelerim çözülür ve ben seni öperim.
    Dilerim bir gün El Escorial'de, içinde yitip giden aşk hikâyelerinin gizlendiği elyazması kitaplarla dolu o kütüphanede, elim senin ıslak sayfalarına gider, onları bir bir açar, soluklarımız raflarda unutulmuş arzulu ortaçağ şarkılarını söylemeye başlar, dudaklarımız raflarda unutulmuş arzulu ortaçağ şarkılarını söylemeye başlar, dudaklarımız tozdan biraz kurur ve ben seni öperim.
    Dilerim New York'ta bir gece, Metropolitan Müzesi'ne yakın ve duvarına Benoir'ın çıplak kadınlarının resmedildiği bir barda, içtiğin şarabın son yudumu dudağından akar, eteğine dökülür, bakmak için eğildiğinde başın döner, canın çeker, ağzın uçar ve ben seni öperim.
    Dilerim bir akşamüstü St Antonin Noble Val'de, Ağlayan Söğüt Lokantası'nda yemek yerken film icabı bir uçak gelir, masamıza konar, içinden Marcel adında bir adam çıkar, garson kız Edith sevinçten hüngür hüngür ağlar, sen ondan da çok ağlarsın ve ben "Ama bak, asla pişman değiller” der, seni uzun uzun öperim.
    Dilerim Montevideo'da, içinde Helena adında bir kadının rüyalarını yazacak adamı tutku ve sabırla beklediği Cafe Brasilero'nun önünde, elinde sarı laleler tutan bir çiçekçi görür; deliliğimi demetin içine saklar, çiçekleri o gece kasıklarına bırakır; sen gözlerin kapalı, her mum yaktığında içinden geçirdiğin gibi hiç ayrılmamamızı diler, kollarını bir nehir yatağı gibi açarsın ve ben seni öperim.
    Dilerim Mexico City'de kedi bıyığına yazılmış öykü kitapları satan bir kitapçı vardır, orada Octavio Paz yalnızlık dolambacından devrimler çıkarır; bir şenliktir, bir fiestadır gider, kapanmayan yara kalmaz, nergisler solmaz ve ben seni öperim.
    Dilerim Havana'da Hemingway'in izini bulur, ona bahçesindeki çan çiçeklerinin neden çalmadığını sorar, o yanıt ararken elindeki av tüfeğini alır, “Silahlara Veda'ya kitap ayracı yaparız ya da "İhtiyar Adam ve Deniz” için olta sapı; ama dilerim biz oradayken Barbarito Torres laud çalarken sahnede ölmez, Buena Vista konseri yarım kalmaz ve ben seni öperim.
    Ve dilerim ki sevgilim, Paris'te ya da Prag'da, altında öpüştüğümüz o sokak lambalarına bir gün ikimizin adını verirler; kalırız öylece sarmaş dolaş; sarmaş dolaş sonsuza kadar; işte o zaman ağzın yeniden uçar ve sen beni öpersin.
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Savaşın, yoksulluğun, çaresizliğin işlendiği romanın çok samimi bir anlatımı var. Bilinç akışı tekniği ile yazıldığı için zaman zaman kopukluklar ve çevirideki ufak tefek hatalar okuma ve anlama zorluğu yaşatıyor.
    Hikayeyi bize, dünyayı çocuk gözleriyle sürekli hayret ederek izleyen Natalia anlatıyor. Bu arada her bir eşyanın bolca tasviri var. :)

    ~ devamı spoiler içerebilir~

    .
    .


    Natalia çok genç yaşta Quimet ile evlenir. Kocası ona Colometa (güvercin) adını takar. Böylece güvercin olur Natalia. Olayların akışı içinde güvercinler hayatını kabusa çevirir. Evini ve hayatını kaplayan güvercinlere karşı bir mücadeleye girişir. Hiçbir şeye karşı çıkmayan, başkaldırmayan Natalia için bu bir devrim niteliğindedir.
    Savaş çıkar ve güvercinler gider sonunda. Bununla beraber her şey gider. Tutunacak hiçbir dalı kalmaz Natalia’nın. Yaşamın kıyısından bir başkası döndürür onu.

    Romanın sonunda ise Natalia, geçmişine dair sembolik bir devrim daha yapar. Hüzünlü güzel bir aşk hikayesiydi severek okudum.

    Merce Rodoreda kitabın sonunda, romanın yazılış öyküsünden söz ediyor. İyi edebiyat eserlerinin nasıl birbirini beslediğini anlatırken, Dante, Lawrence,  Voltaire, James Joyce, Tolstoy, Balzac, Proust, Bernat Metge gibi ünlü yazarlarının isimlerini ekliyor.
  • 184 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Öncelikle Ahmet Batman’ın kitaplarını seviyorum. Bu okuduğum 4. Kitabıydı. Toplumda bazı düşünürler (gittiğim ikinci el kitapçı) Ahmet Batman’ın boş yazdığı kanısındalar ama ben öyle düşünmüyorum. Her yazarın kendine özgü anlatımı var. Ayrıca Ahmet Batman’ın özlü sözlerini çok beğeniyorum. Bence yabana atılacak bir yazar değil. Önyargınızı kırın.

    Kitaba gelecek olursak; ben daha “aşk” üzerine bekliyordum ama beni şaşırttı. Daha çok bir kahramanın çocukluğundan başlayan hikayeyi konu alıyor. Her zaman olduğu gibi dili gayet yalın ve sade. Özlü sözleri tabi ki var. Ve hikayenin seyiri, benim tahminlerimi hep yanılttı. İlk başta basit gibi geldi ama olaylar tahmin ettiğim gibi gelişmedi. Genel olarak güzel okunabilir bir roman.

    Bir dikkatimi çeken başka nokta ise; diyaloglar, konuşma metinleri çok yapmacık geldi bana. Canlandırma gibi olmuş, kısa cevaplar vs. Baba ile oğulun veya abi ile kardeşin konuşması bu kadar sade olamaz herhalde. Diyaloglar daha derin daha içten olsaydı çok daha güzel olurdu. Ve bir kaç ayrıntı daha gerçekçi olabilirdi.(Bunları açıklamayacağım spoiler olur.) Bahsettiğim ayrıntılar hikayeyi biraz da olsun yapmacık hale getirdi benim adıma. Ve son olarak yazarımızın ölümü çok kullandığını düşünüyorum. Ölüm okuyucuda merak uyandıran ve okuyucu hüzünlendiren olay olduğu için tabi doğal olarak beni de hüzünlendirdi. Ama hikayeyi daha da hüzünlü yapmak için bu kadar ölüm kullanmasına gerek yoktu. Ya da yazarımız bu niyetle kullanmadı ama tamamen bende hissettirdikleri bu şekilde oldu.

    Tabi bunlar kendi şahsım adına eksik yönleri ama hikayenin güzelliği ve verdiği mesaj kesinlikle bu eksiklerini gölgede bırakmış. Ağır, kalın, yorucu, beyin yakan kitap okuyanların böyle bir kitapla mola vermesini tavsiye ederim

    Son olarak burdan ikinci el kitapçı amcaya ve onun gibi düşünenlere sesleniyorum; Ahmet Batman hakkında önyargılı ya da okuyupta boş yazıyor diyenler bu kitabı okuyup verdiği mesajı görmelerini isterim. Okuduğum bir çok şişirilmiş kitaptan daha güzel, daha anlamlı mesajı var.

    Naçizane fikirlerim bu yöndedir. Böyle güzel eserleri eleştirmek bize tabi ki kalmaz ama kendimi geliştirmek adına bir kaç yorum yapmak istedim.

    Saygılarımla...
  • İsmet Özel şiirleri hemen hiçbir surette kadın yahut ona duyulan aşk üzerine değilken yine hatrı sayılır mısrasının kadını ve ona duyulan aşkı anımsatması bana hep ilginç gelmiştir. Bu, sadece benim ilgimi çekmemiştir veya sadece ben şiirde bunu görüyor değilimdir.

    Şiir bizzat güzeli imlediği için her ne kadar konu o olmasa da onu göstermesidir belki sebebi. Belki de Özel şiirinde işlenen yalnızlık, öfke, tutku, çocukluk, güvenlik, devrim, inanç, hak, hukuk ve diğer mefhumlar yine o güzelden kopuk değildir ve işte bundandır o hissi anımsama. Hepsi aralara serpilmiş birer izdüşüm.

    gülümsüyor, kıracak! (Ils Sont Eux)

    Sarp bir güvercin düşüyor yüreğimden
    buna dayanmalıyım (Partizan)

    aşk -bir tanım değil midir-
    kusturucu güzellikler ardından (Davun)

    hani savaş patladığında sevdiğim kız
    koynundan senin artık çıkmam deyivermişti
    bunu bir fısıltı halinde çarçabuk
    ve yeminle söylemişti (Savaş Bitti)

    kızlardan geçilmiyor köprüler, ayak bileklerime dek
    yükseliyor kız tortuları (Kan Kalesi)

    Ağlamadan
    dillerim dolaşmadan
    yumruğum çözülmeden gecenin karşısında
    şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı
    üzerime yüreğimden başka muska takmadan
    konuşmak istiyorum (Mazot)

    Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere (Yıkılma Sakın)

    Halkım
    pıçaklamış bir kadın gibidir
    kaygular içinde yapayalnız (Yaşatan)

    Üşüt, yırtsın öpüşlerimi paslı tenekeler, soyunup org çalayım
    ceketimle örteyim gecenin bütün itliğini
    tanrım, Pekos Bil'im uçur beni (Geceleyin Bir Korku)

    Benim hayranlığımdan inlerdi şehir
    ben atlara ve uzaklara hayrandım
    kendi ehramlarını bile tanımayan kadınlar
    ansızın patlak verirdi baharda (Yaşamak Umrumdadır)

    aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
    adımı aşkın üstüne kendim yazarım (Sebeb-i Telif)
  • Her lamba yeşil, her polis güleç, üst geçitten konfetiler yağar. Sanırsın devrim olmuş.
    Şafak gecenin elinden kurtulmuş.
    Meğer işçi sınıfı iki kişilikmiş anlarım.
    Duvarlara slogan diye adını yazarım.
    Paris bir kol uzakta, Moskova'yı çektik üstümüze.
    Hemen omzunda durur aşk çeşmesi, bir para atarım dilek falan tutamam artık.
    Tuttuklarımdan cayarım. Münih'ten Marmaris..
    İki bisikletle gidelim geçmişe;
    Ölenleri diriltelim, yazmadıklarımızı silelim.
    Bugün neymiş güzelim;
    Biz seninle filmin sonunu görelim..!