• 287 syf.
    ·5 günde·2/10
    Yazar: Mehmet Rauf

    Karakterler: Suad, Süreyya, Necip, Fatin, Hacer, Beyefendi, Hanımefendi

    Kitap Hakkındaki Düşüncelerim: Bitmek tükenmek bilmeyen mekân ve hava betimleri beni gerçekten sıktı. Kendimi hava durumu okuyormuşum gibi hissettim. Karakterlerin psikolojileri üzerinde fazlaca durulmuş olması aşırı detay verilmesi de sıkıyor insanı psikolojik romanlardan uzun bir süre uzak duracağım sanırım. Kitabı yıllar önce almıştım tavsiye üzerine. Konusu yasak aşk olan kitapları itici buluyorum. Bu tür kitapların toplumu olumsuz yönde etkileyeceğini düşünüyorum. Kitapta eşini onun bir akrabasıyla aldatan bir kadının yasak aşkı masumane ve yüce gösterilmeye çalışılmış. Güya çok namuslu bir kadın olduğu çünkü adamla sadece manevi anlamda aşk yaşadığını yazar defalarca vurgulamış. Aldatmak partnerinin yanında yapamayacağın davranışları yapmak, sözleri söylemektir. Yani sadece fiziksel aldatmadan bahsedilemez manevi olarak da aldatma söz konusudur. Biriyle beraberken ama ben başkasına aşığım onun için ölüyorum demek saçmalığın daniskasıdır. Ayrıl ne halt yiyorsan ye derler adama. Toplum kurallarına aykırıdır. Bu konu üzerine bir roman yazmanın bunun için zaman harcamanın ve insanların bu kitabı okumasının vakit kaybı olduğunu düşünüyorum.

    Suad: Sabırlı, Süreyya’ yı kaybetmekten korkan ve onun kendisinden uzaklaşmaması için babasından para alıp yalı kiralamasına yardımcı olan, hayatta kendini ikinci plana atan, çocuğunu kaybetmiş bir anne, iyi niyetli bir kadın. Zamanla Süreyya’ nın ilgisizliğinden dolayı bunalıma girer. Eskisi kadar mutlu bir evliliklerinin olmadığını düşünür. İçten içe Süreyya’ ya kızsa da bu kızgınlığını dile getirmez. Necip Tifo hastalığına yakalanır, iyileşir onu bağ evinde ziyarete giderler. Hanımefendi ve Hacer bir hanım eldiveni sayesinde iyileştiğinden bahseder. Bu sırada Suad eldivenin kendine ait olduğunu anlar. Necip’ in uzun süredir kendine aşık olduğunu öğrendikten sonra ona ilgi duymaya başlamıştır. Eylül’ de başlayan bu aşk hikayesi iki ayın sonunda Süreyya’ nın İstanbul’ daki konağa gitmek istemesiyle epey karmaşık bir hal alır. Bu evde Süreyya’ nın ailesiyle yaşadıklarından dolayı Suad Necip’ le konuşmaktan göz göze gelmekten ve bu yasak aşkın ortaya çıkmasından korkar. Bu nedenle yavaş yavaş birbirlerinden uzaklaşırlar ve neredeyse düşman olurlar. Suad Necip’ in Hacer ile ilişkisi olduğunu düşünmektedir. Oysa Necip için Hacer aşklarını gizlemenin bir yoludur. Suad Necip’ i artık görmek dahi istemez ve yavaş yavaş ölmeye başlar. Necip kafasındaki sorulara cevap bulamaz bir türlü. Suad’ ın neden kendisini terk ettiğine anlam veremez. Alkole sığınır, tiyatro kumpanyalarında kadınlarla gönül eğlendirdiğini Suad duyar ve kendisinin sadece geçici bir heves olduğunu düşünerek kocası Süreyya’ ya sarılır yine teselliyi onda bulur. Tam onu unuttuğunu düşünürken Necip’ in bir gece sarhoş bir halde köşke gelmesiyle sarsılır. Necip kadınları aşağılayan bir konuşmadan sonra hanımefendiye ne büyük acılar içinde olduğunu, yanlızlıktan ve unutamadığı bir kadın yüzünden bu hallere düştüğünü ağlayarak itiraf eder. Suad ve Hacer konuşmaları dinler Suad bu acıya dayanamaz oradan uzaklaşır ve ağlamaya başlar o an her şeyi anlamıştır. Necip Suad istemediği için köşke gelmemiştir bunca zamandır. O gece Necip hastalanır. Ertesi gün aile doktor çağırıp düğüne gider. Necip ve Suad yanlız kalırlar. Necip Suad’ ın yanına gelir ve onu sevip sevmediğini sorar. Suad ağlamaya başlar bu Necip için evet demektir. Beraber kaçmayı teklif eder Suad Süreyya’ yı düşünerek bu teklifi kabul etmez Necip ona hak verir. Sevgi dolu anlar yaşayarak ayrılırlar. Şubat-Mart aylarında köşkte yangın çıkar Süreyya ve Necip Suad’ ı kurtarmak için köşke girer. Süreyya alevleri görünce cesaret edemez. Necip tereddüt etmeden kendini alevlerin içine atar aşkı için can vermeyi göze almıştır.

    Süreyya: Kendilerine atalarından kalan bağ evinde yaşamaktan bezmiştir içinde yaşadığı durum öyle bir hâl almıştır ki hayatında Süreyya olmasa öleceğini söylemektedir. Hayali boğazda bir yalı kiralamaktır ancak bunun için yeterli maddi olanaklara sahip değildir ailesi kendisiyle alay eder, eşinin babasının yardımı ile yalı kiralanır ve Süreyya istediği hayata kavuşur. Süreyya’nın hayalleri sadece yalı ile sınırlı kalmaz. Kendisinin sandallara da merakı vardır ve bir sandal kiralar. Daha sonra balık avlamaya başlar. Karısıyla eskisi gibi ilgilenmez.

    Necip: Süreyya’ nın kuzenidir bağ evindeyken evlerine kırk yılda bir gelir. Hatta geldiğinde hemen adalara gideceğini söyler. Çünkü Necip sakin yerlerde yaşayamaz. Suad’ın ricası üzerine birkaç gün daha misafir olmayı kabul eder ve onlara yalı kiralamaları hususunda yardımcı olur. Böylelikle Necip, Süreyya ve Suad yakın dost olurlar. Necip tâbiri câizse dengesiz bir karakter. Ne istediğini kendi bile bilemez. Bir gün evlenmek ister sonraki gün bu fikir ona câzip gelmez. Kadınlara güvenmez, aşk hayatı hep hüsranla sonuçlanmıştır. Ona göre Süreyya ve Suad mükemmel derecede uyumlu bir çifttir ve hayalindeki evliliğe sahipler. Onları ziyaret ettikçe kendini ve neden evlenemediğini sorgular bu düşünceler onu üzer. Kendisinin Suad gibi bir kadınla karşılaşmayacağını ve böyle bir evliliğe sahip olamayacağını düşünür ve imrenir. Bir süre sonra Suad’ a aşık olur. Ona göre Suad kusursuz bir kadındır, namusludur. Beykoz’ daki yaşamdan sıkılmıştır. Buradaki hayatı tek renk olarak tasvir eder ancak bir parçası bu hayata özlem duyarken, diğer parçası Suad ve Süreyya’ dan ayrıldığında acımaktadır ve üzülür. Bazı günler neşeli bazı günler düşüncelidir. Kuruntuludur ve kıskançtır.

    Hacer: İstemediği bir evliliğe zorlanmıştır. Hareketli, çapkın, patavatsız, kıskanç ve hırçın bir kızdır. Kocası Fatin’ i hiç sevmez.

    Fatin: İç güveysidir. Tek düşündüğü şey paradır. Cimridir, yalakadır.

    Hanımefendi: Süreyya ve Hacer’ in annesi, sabırlı, itaatkar ve ahlaklıdır.
  • 470 syf.
    ·Beğendi·5/10
    Sevdiğim bir yazarım kitabını okumak ayrı bir keyif verici.
    Lordum tarihi aşk kitabı. Rose bir İngiliz leydisidir. İngiltere'nin dikenli gülüdür. Eider İskoç Lordudur. Tabii bunlar karşılaşmaları ise bol olaylı okurken insanı güldürüyor. Kral Edward William ise herkesten gizlice planlar yapan birisidir onun hiç sevmedim. Tek doğru bir davranışta bulunuyor onuda okurken anlayacaksınız. Eric Eider'in dostu yoldaşı, ama beni bir çok yerde sinir ettiği doğrudur. Edward, Rose ve Eider'e toprakları için onları bir durum ile karşı karşıya bırakır ve hikayemiz başlar. Rose ve Eider birbiriyle didişmeden duramayan ama ayrılamayan da bir çiftimiz, onlarım didişmelerini okumaktan çok keyif aldım. Ama bazı yerlerde Eider'i boğasım geldi insan bu kadar duygusuz daha doğrusu duygularını içinde yaşayabilir? Tabii ki Eider. Onun hakkında Rose iyi geliyor. Kitapta sadece aşk yok bitmeyen sırlarla dolu örneğin; Lisa Eider'in kız kardeşi. Ama ne kardeş onun hırsı bitmek tükenmek bilmeyen tüketici düşünceleri sadece kendisinin sonunu getirdi. Burada sadece Eric'e üzüldüm yazık oldu ona. Onunda mutlu olmasını isterdim. Ve Rose'un çılgın kardeşleri; Johanne, Julie ve Sarah. Eider'i ve kocalarını nasıl deli ettiklerini okumalısınız. Rose ve kardeşlerinin arasındaki bağ okurken insanı duygulandırıyor. Hareketli ve hep bir olaylıydı okurken genel olarak sıkılmadım. Ama tek bir nokta var; Eider'in eşine karşı daha nazik olmalıydı beni rahatsız eden kısmı bu. Bazı noktalarda aşırıya kaçtığını düşünüyorum onun haricinde güzel bir kitaptı. Okumanızı tavsiye ederim.
    Rose'un Eider hakkında duydukları.
    Eric'in pişmanlığı
    Harold ve Julie'nın aşk dolu diyologları
    4 adam 4 kadın
    Her bölüm başındaki Rose'un günlüğünden alıntılar.
    "Adın ne değeri var ki?
    Gül dediğimiz şeyin adı başka olsa da, yine güzel kokardı."
    William Shakespeare-Romeo ve Juliet
  • 125 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap haliyle güzel. Ben bu tarz hoş sözler barındıran kitapları ayrı bir seviyorum. Hani şu başucu kitabı dedikleri saçma sapan aşk romanlarından ziyade böyle sözleri içeren kitapların bu alana girmesi gerektiğine inananlardanım.
    Hayat Dediğin Nedir Ki, Yalnızlık Bir Uçurumdur, Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı (ki Tesla muhteşem bir iş yapmış), Her Şey Bitmek İçin Başlar, Karanlıktır İnsanın Ruhu gibi kitaplar benim görüşümce okunmalıdır. Tabi ben size burada çok daha iyisini, bizler için en özelini de tavsiye etmeyi uygun buldum. Ayrı bir başlıkla onu belirteyim de bitireyim.
    Bağımsızlık Benim Karakterimdir – Mustafa Kemal ATATÜRK.
    Şimdiden güzel bir hafta sonu diliyorum. Bol kitaplı bir tatil diliyor, çalışanlara da kolaylık ve sabırlar diliyorum. Kendinize iyi bakın, kitapla kalın..
  • Rus edebiyatının talihsiz bir dehâsı: Puşkin

    Ey güzel ülke! Uzak ülke.
    Ey bilmediğim ülke!
    Ne kendi isteğimle geldim sana,
    Ne de soylu bir atın sırtındl
    Beni bu yiğit delikanlıyı,
    Gençliğin ateşi sürükledi sana.
    Bir de başımdaki şarap dumanları..

    Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği, Nadir Göktürk'ün bestelediği Tanju Duru'lu, Emin İgüs'lü ‘’Ezginin Günlüğü'nün’’ seslendirdiği ve severek dinlediğimiz bu dizeler Puşkin’in bir şiiridir.

    Nâzım Hikmet'in; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘’öldü diye her seferinde dehşetli bir keder duydum.’’ dediği şairdir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘'yeryüzünde batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi içinde sevdiğin dört şair say deseler, bu dörtten biridir.’’ dediği şairdir Puşkin.

    Nâzım'ın çevirdiğini bahsettiği Puşkin şiiri ise ‘’Kleopetra ve Âşıkları'’dır. ‘’Kleopetra ve Âşıkları’’ şiirinde Puşkin aşağıdaki dizeleri bir şarkıcıya söyletir;

    Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
    Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
    Benimle bir olabilirsiniz.
    İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
    Aşkımı satıyorum ben,
    Hayatı pahasına bir gecemi benim
    Söyleyin, kim satın alacak içinizden?

    Aleksandr Sergeeviç Puşkin 26 Mayıs (bazı kaynaklar Puşkin’in doğum tarihini 06 Haziran olarak verirler) 1799’da doğdu ve 29 Ocak 1837’de Moskova’da vefat etti.

    Annesi ve babası çok kültürlü, soylu ve aristokrat insanlardır. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberler ve Fransızca şiirler yazmaya başlar.

    Kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen yaşlı dadısı Arina Rodionovna ona Rus halkının ruhunu aktarır ve Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

    Puşkin, dönemin baskıcı ortamına ve yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini eserlerinde ustaca yansıtır. Bir şiirinde bunu net bir şekilde görmekteyiz:

    Çünkü yasak tanımaz rüzgâr, 
    Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine. 
    Şair de öyledir işte 
    İçinden geldiği gibi yaşar... 

    Eserlerinin bir kısmını görevli olarak gittiği Kafkasya’da yazar. Burada ünlü "Kafkas Esiri" (Kavkazskiy Plennik -1822, şiir) ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bakhchisarayskiy Fontan – 1824, şiir) adlı eserlerini yazar. Bu dönemdeki şiirlerinden birisinin adı da ‘’Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın’’dır:

    Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
             Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
    Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
             Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
    Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
             Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
    Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
             Sevmemesi olanaksız çünkü.

    Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma, bu aşk ve bu yanlış tercih; yeryüzünde çoğu insanın yaptığı gibi… Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur.

    Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyarak Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, Natalya’yı unutabilmek amacıyla bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına Erzurum’a kadar gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatır.

    İşte bu yolculuğunda Sibirya’dan Polonya’ya kadar bilinen bir aşk şiirini Erzurum’da yazar; Türkçe okunuşu ile  "Ya vas lyubil"; ‘’Seviyorum Sizi’’ Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle Türkçesi; (Seviyorum Sizi, Aleksandr Puşkin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 2006)

    Seviyordum sizi ve bu aşk belki
    İçimde sönmedi bütünüyle.
    Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
    İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
    Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
    Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
    Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
    Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

    Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in.

    Ayrıca rejim karşıtı söylemleri nedeniyle de bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeni Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum tragedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü ‘’Ölü Canlar’’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.

    ‘’Şair’e’’ şiiri ise bu döneminin eseridir; Sefer Aytekin’in çevirisiyle ‘’Şair’e’’ şiiri;

    Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
    O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
    Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
    Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
    Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
    Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
    Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
    Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.
    Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
    Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
    Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
    Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
    Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
    Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.

    Evde mutluluğu bulamayan Puşkin’in kadınlara aşırı bir düşkünlüğü oluşur. Şu sözü bu özelliğini anlatır: ‘’Mutluluğun iki biçimi vardır. Biri bir kadına sabırsız bir halde umutla giderken ve diğeri bir kadından ve tutkudan kurtulmuş olarak geri dönerken.’’

    Evime çekinmeden, serbestçe
    evimin kadını olarak gir...

    diye söyler Puşkin şiirinde bütün güzel kadınlara…

     ‘’Erzurum Yolculuğu’’ kitabında, Anadolu halkı ile İstanbul şehri halkının ve sarayın çözülmesini, halk ile yönetimin kopukluğunu, kendi yarattığı yeniçeri Eminoğlu karakterinin ağzından güzel bir şiirle anlatmıştır, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle;

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    (Şiir uzun, şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum.)

    1833'te tamamladığı şiirsel romanı ‘'Yevgeni Onegin’' Rus edebiyatı’nın en büyük başyapıtı olarak görülür. Bu eseri 1879 yılında operaya uyarlanır. Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov  '’Yevgeni Onegin’' için ‘’yabancı bir dilde anlam derinliğiyle verilmesi mümkün değildir”  diye ifade eder.

    En büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’

    Puşkin Rus ve dünya yazınına, aralarında ‘’Ruslan ile Ludmila’’, ‘’Çingeneler’’; ‘’Bahçesaray Çeşmesi’’, ‘’Kafkas Tutsağı’’, ‘’Yevgeni Onegin’’ gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ‘’Byelkin′in Hikâyeleri’’, ‘’Dubrovski’’, ‘’Yüzbaşının Kızı’’ vb. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir.

    Şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanınmaktadır. Her şair Puşkin’den izler taşır. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. Son yazdığı şiirlerinden birisidir;

    Tüm arzularımı yaşadım ben 
    Hayallerime de soğudum artık 
    Sadece acılarım kaldı içimde 
    Meyveleri kalbimdeki boşluğun...

    38 yaşına rağmen tüm arzularını yaşamıştır artık, hayallerine de soğumuştur, sadece acıları kalmıştır içinde. Bu yaşta sanki intiharına karar verir; çünkü ömrünün bu anında kader George Charles d'Anthès adında Fransız Ordusunda görev yapan birisi ile karşılaştırır O’nu.

    Puşkin, o sıralarda kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının eşi Natalya Puşkin’e kur yaptığını, Natalya’nın da buna kayıtsız kalmadığını öğrenir. 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir.

    27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında düellonun yapılmasına karar verilir. Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır.

    "Yüzbaşının Kızı" romanındaki yazdığı şekilde gerçekleşen düello sonucu iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak 1837 yılının soğuk bir öğleden sonrası yine bir hikâyesinin kahramanı gibi hayata gözlerini yumar.

    Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve ‘’Yevgeni Onegin’’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

    Rus edebiyatı uzmanı Ataol Behramoğlu bir yazısında Puşkin’in Çar karşıtı olması nedeniyle bu düellonun bir komplo olabileceğini yazar.

    Moskova’da Kremlin’e dik inen Tverskaya Ulitsa (caddesi) üzerinde hemen Puşkinskaya Metrosundan Tverskaya çıkışının açıldığı yerde heybetli bir heykeli bulunmaktadır.

    26 Mayıs 1880’de Moskova’da yapılan bu Puşkin Heykeli’nin açılış törenine, Dostoyevski bir konuşma yapması için davet edilir. Kendi çalışmalarına ara veren Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehâsı olarak gördüğü Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Tören Çar’ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle yola çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında “büyük bir olay” ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır.

    Puşkin’in heykelini çevreleyen küçük park, Moskova’da sevgililerin önemli buluşma mekânlarından birisidir.  Bu parkta amatör müzik grupları konserler verir. Puşkin’in heykelinin önünde her daim taze bırakılmış çiçekler bulunur. Nedeni bir Rus’a sorulduğunda; ‘’Puşkin’i sevmek Rusya’da bir gelenektir’’ cevabı verilir. Çünkü oralarda hâlâ vefa vardır, sanata, edebiyata saygı vardır, kadir kıymet bilme vardır, bizde olduğu gibi şairlerin mezarları tahrip edilmez.

    Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Tüm Rus kitaplarında adı "bir dâhi" olarak anılır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan şair ve yazardır. Rusların Dante'si olduğu söylenir. Dante nasıl İtalya'ya bir dil armağan ettiyse Puşkin de Ruslara o enfes edebiyat dilini hediye etmiştir. Dostoyevski onun için '’Rus edebiyatının peygamberidir’' der… Tolstoy da Puşkin hakkında söyle der: "Ondaki güzellik duygusu kimsede olmadığı kadar gelişmiştir. Sanatçıya gelen ilham ne kadar güçlü olursa, onu esere yansıtmak için gereken çaba da bir o kadar büyük olur. Puşkin’in şiirleri öylesine sade ve pürüzsüzdürler ki, aynen bu şekilde ona aktarıldığını düşünürüz. Oysa onun bu sadelik ve pürüzsüzlüğe ulaşmak için ne kadar emek sarf ettiğini bilmeyiz."

    Puşkin çevirileriyle bilinen ünlü Türk edebiyatçı ve şair Ataol Behramoğlu Puşkin hakkında şunları söyler: ‘’Ben, Puşkin’in hemen hemen tüm şiirlerini de Türkçeye tercüme ettim. Türkiye’de basılan ‘Sizi Seviyorum’ kitabında Türk okuyucuları Puşkin’in pek çok lirik şiirlerini bulabilirler. Puşkin’in doğum günü olan 6 Haziran, herkes için, Rus edebiyatı ve tüm Ruslar için çok önemli gündür. Puşkin’in eserlerinden hiç olmazsa bazı satırlar bilmeyen bir tek Rus insanı, hatta bir tek Rus çocuğu bulunmaz sanırım. Puşkin’in sanatı, Rus dili hazinesidir.’’

    Tarihçi İlber Ortaylı Siyaset Bilimi doktora derslerinde annesini derse getirir ve annesi de öğrencilerine Rusça Puşkin'in şiirlerini okurdu... .

    Puşkin’i okumadan bu dünyadan gitmemek lazım! Puşkin’i tanımak için en azından "Yüzbaşının Kızı" okunmalı diye düşünüyorum.

    Osman AYDOĞAN

    Erzurum Yolculuğu  

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    İstanbul peygamberin yolundan ayrıldı
    onu baştan çıkardı kurnaz batı
    dalarak utanç verici zevklerin koynuna
    o ihanet etti duaya ve kılıca
    küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
    şarap saati oldu dua saatleri

    Söndü inancın kutsal ateşi
    dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
    her kocakarı her hacı ana
    hareme sokarlar erkekleri
    işbirlikçi harem ağası uykuda

    Ama Erzurum öyle mi ya?
    bizim dağlı, çok yollu kentimiz
    kapılmadık biz zevkü sefaya
    yüzvermedik isyan şarabına
    günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

    İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
    kutsal sulardır doyuran bizi
    düşman üstüne rüzgâr gibi
    uçup gider atlılarımız
    girilmez haremlerimize
    serttir harem ağalarımız
    kadınlar rahatça otururlar içerde

    Puşkin’in Eserleri

    Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
    Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
    Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Çeşmesi (1824) (şiir)
    Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
    Poltava (1829)
    Küçük Trajediler (1830)
    Boris Godunov  (1825) (dram)
    Papaz ve uşağı Balda'nın Hikâyesi (1830) (şiir)
    Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina – İvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (Beş kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
    Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
    Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
    Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
    Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
    Altın Horoz (1834, şiir)
    Balıkçı ve Altın Balığın Hikâyesi (1835, şiir)
    Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
    Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
    Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
    Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
    Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
    Gavriliada
    Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikâyesi (bitirilmemiştir)
    Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikâyeleri
    Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
    K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
    Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
    Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
    Graf Nulin – Kont Nulin
    Zimniy vecher – Kış akşamı
  • 144 syf.
    (Bu yazı, hikâyenin içeriğine dair detaylı bilgi içermektedir!)
    “Elveda Issık Göl, bitmemiş türküm benim. Seni nasıl beraberimde götürmek isterdim bilemezsin.Mavi sularını, sarı topraklı sahillerini. Ama yapamam bunu.Nasıl sevdiğim kadını beraberimde götüremiyorsam, seni de götüremem.” 

    Cengiz Aytmatov’un "Selvi Boylum Al Yazmalım " adlı hikâyesinde, olaylar bir gazetecinin ağzından anlatılmaya başlanır. Aytmatov’un bir çok hikâyesinde olduğu gibi bu eserde de geçmişe dönülür ve yaşananlar başlangıcından itibaren bir kaç kahramanın ağzından nakledilir. Bu eserdeki gazeteci; İlk Öğretmen veya Cemile hikâyesindeki anlatıcıdan farklı olarak, olayların tamamen dışında kalan bir kişidir ve zaten onun hikâyedeki fonksiyonu tarafsız bir gözlemci olmaktan ibarettir. “Şoförün Hikâyesi” adını taşıyan bölümde, İlyas'ın ağzından hikâyesi şöyle anlatılır.

    İlyas, on yıl süren bir okul devresinden sonra kamyon sürmeye başlamıştır. Tien Şan yollarında yük taşımaktadır. Günlerden bir gün Kolektif çiftliklerden birine taş ve tahta götürme görevini üstlenir. Bir dağın eteğinde olan köyün yolundan giderken bir çamura saplanıverir. Ne olduğunu anlayabilmek için kamyonun altına girer. O sırada kamyonun önünde lastik çizmeli biri peydâ olur. İyice sinirlenen İlyas, kızgınlıkla çizmelerin sahibine seyredilecek bir şey olmadığını, oradan gitmesini söyler. Lastik çizmenin sahibinin çamur izleriyle dolu eski eteğine bakarak ona “nine” diye hitap eder. Ancak “nine” İlyas’a itiraz eder ve nine olmadığını genç bir kız olduğunu söyler. İlyas, bu defa kızı alaya alır ve “Güzel bir kız mı bari?” diye sorar. Genç kız, bu söz üzerine oradan uzaklaşmak ister; ama İlyas kamyonun altından çıkarak onu lafa tutar. İlyas, çatık kaşlı, başında al bir yazma taşıyan genç kıza sahiden güzel olduğunu söyler ve “Bir de ayağında güzel pabuçlar olsa” diye de ilave eder. Genç kız, bu sözler üzerine oradan hızla uzaklaşır. İlyas da onun peşinden gitme arzusuyla kamyonu çamurdan kurtarır ve kızı kamyona bindirmeyi başarır. Kızın adı Asel’dir[1] ve İlyas bir görüşte, "siyah lüle lüle saçları yazmasının içinden omuzlarına dökülen, gözleri ışıl ışıl gülümseyen bu nârin kıza' âşık olmuştur.

    İlyas, Asel’i evine kadar götürür. Kız tedirgindir, çünkü evde görücüler onu beklemektedir. Çok yakında adetlere uygun bir şekilde akrabasının oğluyla evlendirilecektir.  İlyas, bu durumu tesadüfen öğrenir ve oradan kafasında düşüncelerle uzaklaşır. İçini kemiren hislerin ne olduğuna bir türlü karar veremez. Asel’i bir kez yolda görmüştür o kadar. Üstelik kızın nişanlısı da vardır. Kendini bu konuda ikna etmeye çalışır; ama duyguları mantığına galip gelir ve Asel’in köyüne bir kaç kez daha gider. İkinci gelişinde kızı göremeyen İlyas, üçüncü gelişinde Asel’le tekrar karşılaşır. Bu defa kızın ayağında lastik çizmeler yerine iskarpinler vardır ve bu dikkat bile İlyas’ı mutlu etmeye kâfi gelmiştir. Mevsim ilkbahardır ve Asel ve İlyas’ın ilk bilinçli buluşması, dağların yamaçlarına kırmızı bir halı gibi yayılmış olan gelincik tarlaları içinde gerçekleşir. İlyas, çiftliğe bir sonraki gelişinde,  genç kızın cuma günü evlendirileceğini öğrenir. Delikanlı bu haberi alır almaz ilk buluştukları yere koşar ve Asel’i beklemeye başlar. Ve derken Asel görünür. İlyas, umut dolu bir sesle “Var git yoluna nine” diye seslenir. Genç kız da bu oyuna iştirak eder ve nine olmadığını söyler. Ve Asel kaderinden kaçarak mutluluğu İlyas’ta aramaya karar verir. İlyas’ın kamyonu kuş gibi uçmaktadır mutluluktan. İki genç, bütün kaygılardan âzâde, Issıkgöl’ün üstündeki tepede durup sözde mutluluk getirdiğine inanılan kuğuları seyrederler.

    İlyas ve Asel’in birlikte oldukları ilk gece; tabiat, onların başlarına gelecek felaketleri haber vermek ister gibidir. Peş peşe şimşekler çakmakta, yağmur gürültülü bir şekilde yeryüzünü dövmektedir. Kabaran gölün dalgaları kıyıya vurmaktadır. Fırtına başladığı gibi hemen bitmiş; ama göl hemen durulmamıştır. Sular hala heyecanlıdır ve inceden yağan bir yağmur sevgilileri ıslatmaktadır. Tabiat ve aşk arasındaki bu münasebet Aytmatov’un Cemile hikâyesinde de görülür. Cemile ve Daniyar’ın kaçtıkları gün de onların aşklarının yasaklığını ve imkânsızlığını hissettiren şiddetli bir yağmur ve fırtına vardır.

    Hikâyede müzik ve aşk arasında da yakın bir ilişki vardır. İlyas’ın gazeteciye trende hikâyesini anlattığı gün radyoda kopuz eşliğinde bir türkü çalınmaktadır. Bu türküye gazeteci “yalnız binicinin türküsü” adını vermiştir. Yitik bir aşktan geriye kalan İlyas da artık yalnız bir binicidir ve uçsuz bucaksız bozkırda hürce söylenen bu türkü, İlyas’ın yüreğindeki acıları seslendirmektedir.  İlyas ve Asel’in beraber oldukları ilk gece, kamyonun radyosunda Çolpon balesinin müziği çalınmaktadır. Balenin müziği İlyas ve Asel’in aşklarının üzerine bestelenmiş gibidir. Mutluluğunu aramaya çıkmış Çolpon kızın kaderi iki sevgiliyi etkisi altına almıştır. İlyas’ın sabahyıldızı, Çolpon’u yanı başında, kollarının arasında uyumaktadır ve İlyas mutluluğun zirvesine çıktığı bu geceyi bir ömür boyu unutamayacaktır.  İlyas ve Asel ayrıldıktan sonra da İlyas, Asel’i her hatırladığında ona “bitmemiş türküm” diye seslenecektir. Aytmatov’un Cemile hikâyesinde Daniyar’ın içli sesiyle söylediği türkülerin aşkı tutuşturucu bir unsur olarak kullanıldığı görülmektedir. Yine Aytmatov’un İlk Öğretmen hikâyesinde de ikiz kavakların Duyşen ve Altınay’ın sonu olmayan aşklarının türküsünü söyledikleri aşikârdır.

    İlyas ve Asel evlendikten sonra ulaştırma merkezindeki küçük kulübeye yerleşirler. Çok geçmeden mutluluklarına küçük Samat da ortak olur. Bu küçük oğlanla birlikte genç çiftin mutluluğu zirveye çıkmıştır. Ancak bu mutluluk İlyas’ın hırsı ve üst üste yaptığı hatalar neticesinde çok geçmeden bir felakete dönüşecektir.

    Bu arada Tien Şan dağlarında kış gelip çatmıştır. Çin’deki bir şirketin işçileri telgraf çekerek sipariş edilen malzemenin acele gönderilmesini istemişlerdir. Ancak yükün miktarı çok fazladır ve mevcut şartlar altında malzemenin verilen süre içerisinde gönderilmesi mümkün değildir. İlyas, malzemeyi taşımak için kamyonun arkasına treyler bağlamayı teklif eder. Ama herkes onun delirdiğini bilhassa mevcut şartlarda bunun imkânsız olduğunu söyler. Ancak İlyas kimseyi dinlemez ve yol emrini alarak arkasına treyleri bağlayıp yola çıkar; fakat başaramaz. Yüklü treyler kayalara çarparak durur ve hendeğe girer. İlyas çaresiz bir şekilde treyleri orada bırakır ve ulaştırma merkezine geri döner. Çıldırmış gibidir, başarısızlık onu çileden çıkarmıştır, bunun acısını hiçbir şeyden haberi olmayan Asel’den çıkarmaya çalışır, onunla kavga eder. Geceyi bir handa geçirir. Kamyonu ve içindeki yükü merkeze bırakır, kimseye görünecek cesareti yoktur.

    Merkezde yol emrini hazırlayan Kadica’nın öteden beri İlyas’a yakın ilgisi vardır. Kadica, eşinden ayrılmış güçlü ve cesur bir kadındır. İlyas’ın arzusunu kıramayarak yol emrini de o hazırlamıştır. Bu sonuç onu da zor durumda bırakmıştır. Buna rağmen İlyas’ı teselli etmeye çalışır. İlyas, seferden alındığı haberini de Kadica’dan öğrenir. Genç kadın uzun zamandan beri sevdiği İlyas’ı bu zor döneminde kendine bağlamayı başarmıştır. İlyas, onunlayken Asel’i ve Samat’ı tamamen unutmuş gibidir. Suçluluk duymakta, suçluluk duydukça Kadica’ya daha fazla yaklaşmaktadır. Bir çamurun içinde debelenir gibidir. Bu arada Asel de İlyas’ı merak etmekte, ne yapacağını bilmez bir halde herkese onu sormaktadır. İlyas, Asel’e gitmiş onu yeni yalanlarla teselli etmiştir; ama onunla kalmaktan korkmaktadır.  Tek tesellisi içki ve Kadica’dır artık. İki ateş arasında kalmış gibidir. İşini bitirir bitirmez soluğu Kadica’nın yanında almakta, yalnızca onun kendisini sevdiğini ve anladığını düşünmektedir. Ama ne yazık ki gerçekler uzun zaman gizli kalamaz. Asel, İlyas’ın kendisini aldattığını öğrenir. Kadica’ya bunun doğru olup olmadığını sorar ve gerçeği duyunca da İlyas’ı terk eder. İlyas bin pişmanlıkla Asel’in yanına gittiğinde artık çok geçtir. Asel bir daha dönmemek üzere gitmiştir. İlyas ise hiç olmadığı kadar yalnızdır artık ve bu yalnızlık bir ömür boyu sürecektir. Aytmatov, hikâyede Issıkgöl ve İlyas’ın duyguları arasında bağ kurar. Issıkgöl o gece hiç olmadığı kadar huzursuzdur ve dalgalar da İlyas’la birlikte pişmanlık dolu bir iç çekişle kıyıya vurmaktadırlar.

    Asel gittikten sonra İlyas, Kadica’yla birlikte Anarkay bozkırını otlak yapmak için deney çalışmaları yapan bir heyette iş bulur. İlyas, durmadan çalışmakta kederini çalışarak unutmaya çabalamaktadır. Kadica da İlyas’ın içindeki boşluğu dolduramamakta hatta ona azap vermektedir. İlyas sonunda Kadica’dan ayrılmaya, Tien Şan’a, Issıkgöl’e, tek aşkını tanıdığı bozkıra dönmeye karar verir. Turnalar Anarkay’ın güneyine doğru uçmakta İlyas da kuzeye Tien Şan’a doğru gitmektedir.

    Hikâyede Aytmatov’un bütün kahramanlarına karşı tarafsız bir bakış açısıyla baktığı görülmektedir. Yazar, İlyas’ın evliliğinin çıkmaza girmesine ve bitmesine sebep olan Kadica hakkında bile olumsuz yorum yaparak okuyucusunu yönlendirmez. Onu ve içinde bulunduğu şartları öylesine başarıyla çizer ki sevdiği adamı karısından ayırıp kendine yâr etmeye kalkışan bu ilginç kadın, sonunda İlyas tarafından terk edildiğinde okuyucuda acıma hisleri uyandırır. Esasen Aytmatov, hikâye ve romanlarında zaaflarıyla, iniş ve çıkışlarıyla “insan”ı çok iyi yakalar. Onu büyük romancı yapan da bu husûsiyetidir zaten. Bu hikâyedeki İlyas da aşkıyla, hırslarıyla, cesareti ve zaaflarıyla buna çok iyi bir örnektir.

    İlyas, Asel’i aramak için Asel’in köyüne gider; fakat onun evlendiğini öğrenir. Çaresizdir İlyas, Asel’i kaçırdığı gün geldikleri yere gelir. Her şey aynıdır: Mavi, beyaz dalgalar el ele sarı sahilleri dövmektedir. Güneş, uzaktaki dağların ardında batmakta, sular kırmızıya dönmektedir. Kuğular yorulmadan dairelerini çizerken bir yandan da sevinç çığlıkları atmaktadırlar. Her şey aynıdır, yalnız İlyas’ın al yazmalı selvi boylu yâri yoktur yanında. İlyas, dinmek bilmeyen acısını votkayla dindirmek için meyhaneye gider ve sarhoş olur. Kamyonuna biner ve Dolon geçidinde kaza yapar. Onu yolda Baytemir bulur, evine götürür ve yaralarını sarar. Ancak İlyas’ı evde ilginç bir sürpriz beklemektedir. Asel, Baytemir’le evlidir ve küçük Samat da ortalarda dolaşmaktadır. İlyas çok çaresizdir. Yüreğindeki yaranın acısı kazada aldığı yaraları unutturmuştur. O gece herkes için zor bir gecedir. Asel için İlyas için ve Asel’e kapısını açan Baytemir için...

    “Yol Uzmanının Hikâyesi” adlı bölümde olaylar Baytemir’in ağzından anlatılır. Baytemir, çok sevdiği eşinin ve çocuğunun köye düşen bir çığ altında kalarak ölümünden sonra bir daha kimseyi sevemeyeceğini ve kimseyle evlenemeyeceğini düşünmektedir. Asel’i ve Samat’ı çaresiz görünce onlara evinde bir oda verir. Ancak Baytemir ilk görüşte âşık olduğu bu yüreği yaralı kadına bu hislerle yaklaşmayı uygun bulmaz. Aradan geçen zaman ve Samat’ın Baytemir’e kendiliğinden baba demesi, Asel’in ve Baytemir’in evlenme kararı almalarını sağlar. İlyas’ın kazadan sonra eve geldiği gece, Baytemir onun Asel’in eski eşi olduğunu anlar. Asel’in isterse İlyas’a geri dönebileceğinin farkındadır. Baytemir de bu konuda onu serbest bırakmış, kendi kararını kendisinin vermesini istemiştir. Hikâyede Asel’in bütün bu süreçte neler yaşadığı kendi ağzından aktarılsaydı eser çok daha farklı şekilde gelişebilirdi. Aytmatov, bunu yapmamış, onun duygularını dolaylı olarak önce İlyas’ın, ardından da Baytemir’in ağzından aktarmıştır.

    Asel, hikâye boyunca en fazla rol değiştiren kahramandır. O, başlangıçta İlyas’ı çok sevmiş bir köylü kızıdır. Akrabasıyla zorla evlenmektense, bir kaç gün gördüğü ve neredeyse hiç tanımadığı bir adamla sonunu bilmediği bir maceraya atılmayı tercih etmiştir.  İlyas’la evlendikten ve Samat doğduktan sonra Asel, kocasını çok seven mutlu bir anneye dönüşmüştür. Kocasının kendisini Kadica’yla aldattığını öğrendiğinde ise artık aldatılan kadındır. Baytemir’e sığındıktan ve onunla evlendikten sonra ise artık aşkı ömür boyu yitirmiş, onun karşılığında huzuru elde etmiş yüreği yaralı bir kadındır. Esasen Asel, seven her kadın gibi güçlü, aldatılan her kadın gibi kırgın ve gururlu ve çocuğunu  seven  her anne gibi fedakârdır.

    İlyas’a gelince, o Asel’i ve ona dair her şeyi geride bırakmıştır artık. Hayata yeniden başlayacaktır. Ayrılacağı gün, göle giderek tepenin üzerinde durur ve Issıkgöl’e, bitmemiş türküsüne veda eder. Issıkgöl’e seslenerek,  gittiği yere onun mavi sularını, topraklı sahillerini da beraberinde götürmeyi istediğini söyler. Ama nasıl ki al yazmalı selvi boylu yârini beraberinde götüremiyorsa Issıkgöl’ü de götüremeyecektir. Bundan sonra İlyas, Issıkgöl’e, bitmemiş türküsüne, al yazmalısına sonsuza dek “elveda” diyecektir. Hikâyede Issıkgöl ile Asel arasında bir bağ kurulduğu görülmektedir: İlyas Asel’e de, Issıkgöl’e de “bitmemiş türküm” diye seslenir.

    Atıf Yılmaz, Aytmatov’un bu güzel hikâyesini  filme de çekmiştir. Filmin başrollerini Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin paylaşmışlar, filmin senaryosunu ve diyaloglarını  ise Ali Özgentürk yazmıştır. Filmin sonunda tercihini Cemşit'ten (hikâyede Baytemir) yana kullanan Asya'nın(hikâyede Asel) söylediği şu sözler “Sevgi emek midir?” tartışmalarına yol açmıştır:

    “Sevgi neydi? Issız akan bir dere, sessiz rüzgâr, okyanusun kıyısında kum tanesi, portakal çiçeğinde yağmur damlası... Sevgi emekti... Sevgi ardından gidilen ve bir türlü benim olmayan bir şey miydi?”

    Aytmatov ise bu hikâyeyi yazarken böyle bir tezi olmadığını, edebî eserin her okuyanda farklı düşünceler uyandırabileceğini belirtmiştir. Büyük usta, bu güzel hikâyesinde de her zaman olduğu gibi insanlığın bitmek bilmeyen trajedisini başarıyla yansıtmıştır. Hikâyeyi bu kadar etkileyici kılan, kahramanların son derece gerçekçi bir dille tasvir edilmiş olmalarıdır. Hepimizin yüreği, hikâyenin sonunda İlyas ve Asel’in yeniden birlikte olmasını dilerdi belki de, ama bazı hataların telâfisi olamaz. İlyas da bir hata yapmış ve elindeki mutluluğu bir daha geri gelmemek üzere yitirmiştir.

    [1] “Asel” Kırgızca’da “bal” anlamına gelmektedir. Yazar, kızın güzelliğini vurgulamak için bu ismi bilinçli tercih etmiş olabilir.

    BU YAZIYI JEHAN BARBUR / SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM ŞARKISI EŞLİĞİNDE BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ.:

    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...-boylum-al-yazmalim/
  • 419 syf.
    ·Beğendi
    "Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

    “Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

    Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
    "Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
    "Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
    “Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
    "Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

    Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

    Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
    "Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
    "Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

    Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
    "Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

    Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

    "Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

    BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/
  • Gözler hep aynı bakar yeni rüyalara bitmek için başlar aşklar. Ayrıntılarda yalnızlık gözükür kırık penceremden unutur yüzmeyi boş  tebessümlerin yalansız anlaşılmazlıkları. Çok sevgi yaramıyor aşka, kurtuluşuda yok ama var ayrılık diye bir buluşu her aşk biter sonunda.