• 88 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Vee 2020'de bitirdiğim bir başka kitap, "Dönüşüm". Franz Kafka'nın okuduğum ilk eseri. Bir iki saatte bitirebileceğiniz nicelikte olsa da etkisinin uzun süre zihninizi çok yönlü bir şekilde meşgul edebileceği kanısındayım. Bir sabah uyandığında yatağında kendisini bir böceğe dönüşmüş olarak bulan bir gencin ve onun bu dönüşümü karşısında ailesinin duydu, düşünce ve yaklaşımını anlatıyor.

    Aslında çok basit gibi dursa da verilmek istenen mesaja mercek tuttuğumuz vakit çok derin anlamlar çıkartabiliriz. Açıkcası okurken rahatsız olduğum gerçekle sık sık karşılaştım. Biz insanlar; farklılıklara, görünüşte bizim gibi olmayan veya zihin dünyalarımızın farklı olduğu insanları "ötekileştirmeyi" kendimize bir görev biçmişiz.
    "Farklıysa (düşünsel, fiziksel) gözüm görmesin." prangasıyla yaşıyoruz.

    Bu kitap uzun zaman önce yazmış olduğum bir yazımı anımsattı ve bundan sonrasında o yazımdan bir kesitle kitap kritiğine son vermek isterim.

    "FARKLILIKLARA DİL UZATIP BOZUK ÇALMAK YERİNE GÖZ KIRPMAK"

    Bir evin içinde yaşayan aile bireyleri sayısı kadardır o evin sahip olduğu renkler..
    Evinden daha büyük olan evrenin her karış toprağına ekilen "renk tohumlarından" başka ne olabilir ki insan?
    Her insan kendi potansiyeliyle beraber; tohum olarak ekildiği toprak, su, iklim, güneş ve hatta rüzgardan etkilenerek kendi özünü oluşturur. Tohumları ekildiği topraktan bağımsız olarak görüp tek tip renk düşünmek akıl noksanlığı ve akıl tutulmasından başka bir şey olamaz. Evreni ve içindeki yasaları koyan Tanrı'nın, cömertçe sunmuş olduğu çeşitliliği ve zenginliği tek düze indirgemek cimrilik ve çirkinliktir. Farklı düşüncelere, inanışlara, kültürlere, dillere ve renklere; penceresi "evrensel değerlere" açılan bir açıdan bakmak insani ve barışçıl bir bakıştır. Bu bilinci her daim zihnimizde idrak edip yeni nesillere de inşa etmek her insanın temel görev ve sorumluluğu altında olmalı. Unutulmamalıdır ki; aklımızın ince kıvrımlarından milyonlarca bilgi geçince değil, farklılıkları fark edip onlara saygı duydukça bir arpa boyu yol alabiliriz. Her insanın üzerine düşen sorumluluğu alması temennisiyle. Renkli, bilinçli ve sağlıklı kalın..

    Kübra Değirmenci

    Keyifli okumalar :)
  • 358 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Selamlar olsun sizlere Çorumlu "Nicca" Neneler ve Yozgatlı Shogunlar.. Gördüğünüz üzre keyfim gıcır .. Niye ? Niyesi var mı ? Bütün bir yaz boyunca çalışaYAZDIM .. O resmi tatil senin , bu dini bayram benim demedim iznimi birleştirdim .. Hal böyle olunca , sıçanın sidiği değirmene kardır diyerekten , dereler geçip , tepeler aşaraktan "5", yazıyla beş gün izin arttırdım .. İzin dilekçemi yazıp , "domates biber - BABA gider!" dediğim anda başladı neşeli günler.. Karıncalar kırmızı sakallı da olsa kusura bakmasınlar .. Bizim fikrimiz de zikrimiz de budur caniko !! Her daim İŞSİZLİK !! Ağustos böceği ekolünden devam edeceğiz yaşamaya , nefes aldığımız müddetçe .. Neyse.. Çalışanlara selam olsun diyip hemen girizgah yapalım .. (BEN Mİ ÇALIŞAYIM ?!?! =))) )

    Pek kıymetli tarhanalı jelibonlar ... Burdan sonra okuyacaklarınız esasen bir inceleme değil .. Sizler kitabı merak edesiniz , alıp okumak isteyesiniz diye bu sefer bambaşka bir yoldan gideceğiz .. Yer yer yine goy goyumuzu yapıcaz .. İşsizlik limitleri yine zorlanacak kısmen de olsa .. Ama müsade ederseniz ben size yaşanmış bir olayı öykü babında aktarıcam ilkin..

    Gecenin kör karanlığı .. Simsiyah bir yorgan örtülmüş tüm evlerin üstüne .. Gri gri , cansız fersiz dumanlar tütüyor bacalardan.. Sinik , solgun ,varla yok arası bulgur aşının kokusu çalınıyor ara ara burnuma.. Yemeğimi yiyeli çok oldu gerçi.. Sobam usul usul yanıyor .. Çay koydum üstüne ki içim ısınsın .. Hemen bir bardak döktüm kendime ..Sardım ellerimi ince beline bardağın.. İçim ısınsın derken ellerimizden olmanın "nüzumu" yok .. Abone olduğum dergilerden daha önce gelmişleri aldım yine önüme .. Döndür allah döndür okuyorum evin içinde.. Diğer sayıların gelmesine daha koca bir ay var çünkü ..Sırtımı az şöyle sobaya vereyim..Kemiğim ısınsın.. Bugün çok yoruldum .. Yoruldum diyorsam sanma ki bir serzeniş bu .. Mutlu bir hayat benimkisi.. Hem benim yorulmak gibi bir lüksüm de olamaz ..Kavacık'ta köy öğretmeniyim ben .. 110 tane çocuğum var ..Boy boy .. Çeşit çeşit.. Devamsızlık yok çok şükür .. Nalbant ' ın kızını bile kazandırdım okula .. Göndermemiş babası onu okula 16 yaşına kadar .. Okuma yazma öğrettim neyse ki çarçabuk ..Şimdi üçe gidiyor .. Şu an böylesine mutluyum onu okutabildiğim için ama bu Nalbant' ın sonrasında köylere bakan jandarma komutanı ile bir olup başıma türlü türlü belalar açacağından haberdar değilim henüz.. İsmim öğretmen ama muhtardan sonra en çok kapısı çalınan adam yine benim bu köylük yerde .. Kapımı çalanlar arasında muhtar da var .. Var gel sen anla artık .. Tarla tapan işinde anlaşmazlık mı çıkmış? Alacak verecek davası mı var? İş senete sepete mi varmış?

    - "Yörü Fakir hocanın yanına!"
    - "Yaz hocam yaz !! Dehaa şooordaki sınırların içindeki tarlamı verdim , ahanda şo parayı da tanıkların önünde tam olarak aldım yazıverebilecenni ? Gozel yaz ki yarın gıymatlı Cumhuru ireisin önüne mönüne gider , minibosa atlayıp cumhuriyetin yünsek mahkemelerinin huzuruna çıktığımızda yüzümüz yere gelmesin .. Irazı mısığız arkadaşlar? Şahit misiniz?"

    Her gelene çay kahve yaparım .. Sonra işlerini görürüm ama para almam asla .. Üstüme atarlar , ısrar ederler ama almam.. Ne biçim insanım ben ? Rakı , şarap , sigara içmiyorum .. Tütüne , alkole gidecek parayı kitaba dergiye veriyorum .. Çok iyi oluyor .. Böylece Akçaköy'de aldığımız öküzün , kardeşimin düğününün borcu bitti ..Gazi'den öğretmen çıktım çıkalı daha henüz bir kat elbise dikinebildim ama olsun .. İstanbul'daki arkadaşım ona olmayan giysilerini kazağını , elbiselerini ben giymiyorum götür sen giy diye bana vermedi mi ? Bu insanlar bana bunca iyilik yapıyor .. Ben köylüme yapmayacak mıyım ?

    Gündüz köy yerinde bunlarla uğraşıp , akşam masamın başında mektuplarla , dergilere göndereceğim öykü ve yazılarla beraberim.. Uyuduğum epi topu iki bilemedin üç saat.. Gün aslında 24 değil 42 saat olmalı .. 2 ile 4 yer değiştirmeli ki yetişsin işlerim .. Tüm bunları düşünürken kapı dövülüyor gece gece .. Kalkıp açtım .. Gelen üç erkekle Çilli , küçücük bir kızcağız.. Hoşgelişler ettim her birine ayrı ayrı.. Çay ikram edeyim dedim istemiyorlar ..
    -" Senet yazdıracağız biz," dediler.
    - "Konu ne?" diye sordum..
    Doğrudan: "Ben bu kızı sattım!" dedi Sarı olan.
    Nee? Nasıl sattın?" diye sormadım. "Hayvan mı satıyorsun?" demedim. Anlatılmaz bir keder bedenimi sardı.
    "Bugün götürmeye geldiler. Ama paranın tümünü bulamamışlar. Biz bunlarla 400'e kesiştik, 250'sini getirdiler. 150'si güze kalıyor. Ölümlü kalımlı dünya, öyle değil mi? Bir senet yapalım dedik." Böyle dümdüz anlatıyor. "Ben bunu önce Aşağı mahallede Elif Ağa'nın Osman'a verdim, orada geçim edemedi. İzinnamesi yoktu. Dönüp geldi. Eee kendin de biliyorsun, genç bir kadın, köy yerinde ne kadar kalır? it var, çakal var. İnar'dan bu arkadaşın biraderi Nuri'ye verdik. Yani ona kısmetmiş."
    "Senedi, aldık sattık, 150 borç kaldı diye mi yapacağız?"
    "Hayır; alıp sattık karıştırmayacaksın. Diyeceksin, şu kadar
    parayı, şu gün, bugün ödemek üzere elden ödünç olarak aldım. Alan şu, veren bu; tanıklar da şunlar."

    Köy dünyasında en çok kadınların acıları vuruyor bana.
    Konuklardan biri, "Yani çok basit!" dedi.
    Öbürü onayladı: "EVET ÇOK BASİT!"
    Senedin yazılmasını söylüyorlar. Basitmiş. Şiirlere sığar mı?
    Kaçını görüyorum böyle?

    Bu olaydan seneler sonra köye dönerken rastlar Fakir Baykurt Selver isimli o Çilli kız çocuğuna ve kucağındaki bebeğine.. Burdan sonrasını kendi ağzından dinleyin ..

    "Yıllar sonra, derelerden çok sular aktıktan sonra Selver'i bir külüstür otobüste gördüm. Hasta çocuğunu doktora götürmüş ama kurtaramamış. Kucağında ÖLÜSÜNÜ getiriyordu. Arkada bir koltuğa büzülmüştü. Suç işlemiş gibi küçültmüştü kendini. Hâlâ öyle uysal, hâlâ öyle var kalmaya çalışan haliyle, yeşil gözlerinden yaşlar döküyordu. Beni görünce daha kötü oldu. Şiirlere, öykülere sığar mı bu benim acılarım? Gelen gazeteleri teker teker, satır satır okuyorum. Bizim durumlara değinen harf YOK."

    Ne diyordu bakın daha önce yaptığı röportajda kadınlarımız için Fakir Baykurt..

    "Çalıştığım ve dolaştığım köylerde eli kalem tutan tek insandım. Gazi’yi bitirdikten sonra Sivas’a verildim, Hafik’te çalıştım. Hafta tatillerinde öğrencilerimle köylere gidiyordum. Ana babalarıyla, halkla konuşuyordum. İnsanları tanıdıkça sorunlarını, sıkıntılarını öğrendikçe, “Bunları özellikle ağzı var, dili yok kadınları ben yazmazsam kim yazar?” diye düşünürdüm. Yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yaşamları toza karışıp gidecek. Buna vicdanım razı olmuyordu."

    Huzur içinde uyusun .. Hal böyle olunca kendisi yazdı Fakir Baykurt ..Tıpkı Tırpan'da olduğu gibi bir malmışçasına satılan kız çocuklarını , çocuk gelinleri yazdı.. Farkındayım biraz üzdüm sizi ama bal bal diyince ağızlar tatlanmıyor .. Sene 2019 ve bu zihniyet halen ama halen daha devam ediyor .. Anlattıklarım canınızı sıkmış olabilir ama Tırpan'ın sonunda gülen taraf kim oluyor derseniz yine bir film ile görev dağılımı yapalım .. Spoiler yok ..

    Saygıdeğer canikolar .. Esasen bu roman çok öncesinden Terminator dünyasının temellerini atmış köy yerinde .. Gavur Holivud GEÇMİŞİ GELECEK yapıp paraları cukkalamış .. Nasıl dersen hemen olayı açıklayıp görev dağılımı yapalım ..Efenim biliyorsunuz ki çocuklar bizim geleceğimiz .. Özellikle kız çocukları.. Bunu yok etmek için , Terminator evreninde olduğu gibi GELECEKTEN bir müsibet değil de GEÇMİŞTEN bizim yakamıza yapışmış saçma sapan örf ve adetler konu edilmiş romanda.. Bu bağlam içerisinde baktığımızda ..

    SKYNET : Hökümet ve kolluk güçleri
    T1000 : KABAK MUSDU (Sıvı Terminatör vardı ya ..herkeşin şeklini neyin alıyordu ..Ayı gibi güçlüydü falan.. o gavur !)
    TERMINATOR yahut SARAH CONNOR : ULUGUŞ NENE ( cinsiyetten ötürü Sarah Connor daha bir cici olur !)
    JHON CONNOR : DÜRÜ KIZIMIZ ..

    Ha dersen ki TIRPAN ne alaka ? Tırpan , şu izleyeceğin videodaki zihniyete 0:28 ' de ateşlenen ve DUR DİYEN nesnenin ta kendisi !!

    https://www.youtube.com/watch?v=EhoVYkpvJ90

    Ayrıca bkz : https://i.hizliresim.com/NLmGLO.jpg

    FORZA ULUGUŞ NENE!!!

    Bir de parça bırakayım şuraya .. Romanın sonu itibari ile "GEÇİCİ" bir kış geldiyse de baharın gelmesi yakındır!! Bu karanlığa , bu yobazlığa teslim olmayacağız !! Yüzü asılanlar , hüzünlenenler varsa Şener Şen edasıyla diyorum ki "KALK OYNA GIZ !!!"
    Çünkü ÇİÇEKLER EKİLİYOR...

    Çiçekler ekiliyor güzelim haydi haydi
    Bahçeye dikiliyor aman ne edelim nasıl edelim
    Sen orada ben burada güzelim haydi haydi
    Böyle zor çekiliyor aman ne edelim nasıl edelim

    https://www.youtube.com/watch?v=m7AXH7HOz88
  • Hasan Ali Toptaş'ın "Harfler ve Notalar" isimli kitabının "Ayakta Yazmak" bölümünde, Tahsin Yücel'in "Yazın Gene Yazın" adlı kitabında yer alan şu olaydan bahsedilir:

    Fransız yazar Michel Tournier, bir söyleşi yapmak üzere Clericourt hapishanesine davet edilir. Azılı mahkumların bulunduğu hapishanede, mahkumlar marangoz atölyesinde çalışmakta ve kalan zamanda da kitap okumaktadırlar. Konuk yazarın bazı kitaplarını da okumuşlardır. Mahkumlar ve yazar hem bu kitaplar hem de genel olarak yazma üzerine konuşurlar. Sohbetin bitiminde yazar mahkumlara:

    "Ayakta yazmak gerekir" der,
    "Hiçbir zaman diz çökerek yazmamalıdır."

    Toptaş'ın değerlendirmesine göre burada Tournier'nin kastettiği ayakta durarak yazmak değil, kimseye boyun eğmeden yazmaktır, fikirlerini korkusuzca savunmaktır.


    Söyleşinin üzerinden üç ay geçmiştir ve bir gün Tournier'nin evine bir armağan gönderilir. Uzun ayaklı ve eğik yüzeyli bir sehpa... Yanında kısa bir not vardır:

    "Ayakta yazmak için. Clericourt mahkumlarından."


    Yazıyı gene Toptaş'ın değerlendirmesiyle bitirelim:

    "Kapısına getirilen bu ilginç masayı gördüğü zaman Tournier'nin aklından neler geçti bilemiyorum. Ben olsaydım, herhalde onu gönderen mahkumların sözlerimi gayet iyi anladıklarını, kendi sözümü bana hatırlatmak için de anlamamış gibi davranarak şakacı bir ruhla bu masayı yaptıklarını düşünür ve hafifçe gülümserdim.

    O uzun ayaklı masayı da, üzerine iliştirilen notla birlikte evin içinde her daim rahatça görebileceğim bir yere koyardım."
  • 556 syf.
    Germinal romanının konusu gerçek olaylara dayanmaktadır. 1860'larda Kuzey Fransa'da grev yapan madencilerden esinlenilerek yazılmış. Emile Zola, bölgeye gitmiş hatta madene de girmiş. Kendisine madenin nispeten iyi yerlerini gösterip çıkarmak isteseler de Zola, bunu kabul etmeyip madenin en kötü ve zorlu yerlerine dahi girmiş. Akabinde madencilerle konuşmuş, onların sorunlarını bizzat kendilerinden dinlemiş. Sonuçta da oldukça gerçekçi ve etkileyici bu romanı kaleme almış.

    Romanın konusu: Etienne Lantier ismindeki bir gencin iş bulmak için Monstou kasabasına gelir ve buranin oldukça kötü şartlara sahip olan madeninde işe girer. Etienne, özellikle içkiliyken öfkesine hakim olamayan birisidir. Aynı zamanda öğrenmeye açık ve heveslidir. Monstou'daki geri kalan işçilere göre daha az kadercidir. Haliyle içinde bulundukları olumsuz şartları sorgulamaya başlar. Kaldığı barın sahibi de eski bir maden işçisidir ve aynı zamanda son greve öncülük etmiş birisidir. Aynı zamanda barda kalan diğer bir maden işçisi olan Suvarin adındaki kişi ise anarşist görüşte biridir ve başarısız bir suikast girişiminin ardından Rusya'dan gelmiştir. Etienne'in fikirleri bu iki farklı yapıda insanla olan konuşmaları ve okuduğu kitaplar ile sekillenecektir.

    Zola kitabın ilk bölümünde özellikle madenin içini ve bu şartlarda çalışan işçileri anlatmaktadır. Yazarın ultra gerçekçi anlatımı ile o anları yaşıyor hissini duyuyorsunuz. Özellikle adını duyduğumuzda engin kırlar gelen atların karanlık ve yerin yedi kat dibinde çalıştırılmasini okuduğumuz satırlarda insanda hem karamsarlık hem de hafiften klostrofobik hisler uyanmaya başlıyor.

    Şu an bile birçok ülkede işçi güvenliği noktasinda ne kadar büyük sorunlar olduğunu görüyoruz. Bir de 1800'lü yılları düşünüp romanın atmosferini hayal ettiğimizde heralde işçilerin çalıştığı şartlar gözümüzde oldukça şekillenecektir diye düşünüyorum. Bu olumsuz şartlar sadece madenin içi ile sınırlı değil, seri üretime dayalı bu yeni düzen, insanın asırlardır alışmış olduğu tarım toplumunu temelinden değiştirmiştir. Usta-çırak ilişkisi Patron-işçi ilişkisine dönmüştür. İlkinde salt çıkar yoktur, aksine samimiyet ve ahlak de ön plandadır. Lakin ikincisinde salt çıkar ön plandadır ve özelikle Patronun işçiyi nasıl daha fazla suyunu çıkarsam, ona daha ne kadar az ekmek verip ne kadar çok ondan yararlanırim düşüncesinin hakim olmasi söz konusudur. Bununla birlikte geleneksel aile sistemi de sarsilmistir. Artık ailelerde dededen toruna, kocadan hanima herkes madenlerde çalışmaktadır. 7-8 yaşındaki çocuklar dahi madenlere inmektedir. Aileler bir odalı evlerde üst üste yaşamakta, gıda, ısınma gibi en temel ihtiyaçlarını zorlukla gidermekte ya da giderememektedirler. Aldıkları üç kuruş maaşla zorlu şartlarda çalışmak ve yaşamaktan bıkıp bir kaçış, biraz kafa dinleme yolu olarak içkiye gömülen insanlar, romatizma, verem gibi hastalıkların kol gezdiği ve üstünde karanlık bir dumanın her daim bulunduğu bu işçi mahallelerin arka sokaklarında ise 14 yaşından orta yaşa kadar her yaştan genç kız ve genç erkeğin seviştiği ve bunların sonucunda plansız programsiz şekilde bu ezici sisteme yeni kurban olarak yeni bebekler doğmaktadir.

    Buna karşın şehrin diğer ucunda ise çok farklı bir tablo yaşanmaktadır. Bu tabloda zengin kentsoylular yaşamaktadır. Duvarlarında sadece zenginliklerini göstermek için aldıkları şık tabloların olduğu, şehrin diğer kıyısında günün yarısından çoğunu madende çalışarak geçiren çocukların olmasına karşın bu evde, evin biricik kızı günde on iki saat uyumaktadir. Mutfaklarında süregiden tartışma akşama ördek mi yoksa inek eti mi yenileceğidir. Arada da kapılarına yardım edilmesi için gelen işçilerin eline bir iki öteberi sıkıştırıp vicdanlar rahatlatilir lakin işçilere gerçekten uzak tavsiyeler de verilir. Yani kentsoylular ile işçiler arasında derin uçurum bulunmaktadır ve bu uçurum giderek büyür, bu büyüme ise beraberinde kaçınılmaz olarak isyanı beraberinde getirir. Nitekim romanda da bu olur.

    Romanın çoğunda da bu grevin ve devamında artık isyana dönüşümün etkileri farklı açılardan gözler önüne serilir. İtaat ve kadercilik ile büyütülen insanların bile bir noktada patlayabildigini görüyoruz. Bununla birlikte romanda iki farklı papaz karakterine şahit oluyoruz. Birincisi güçlünün yanında olan, halka sürekli itaat etmesini, sabretmesini öğütleyen papaz karakteridir. Bu karakter aslında yüzyıllardir var olan ve köklerini kadim zamanlardan alan, Rahip-Krallardir. Yani eski zamanlarda krallar gücünü direkt Tanrıdan alırlardi ve Tanrı-Kral diye anılırlardi. Daha sonra Kralın bu gücünü doğrulayan, ona destek olan Rahipler sınıfı ortaya çıktı veya kralla es zamanlı çıktı, emin değilim. Ama sonuç olarak tarih boyunca din adamları ile krallar yani yönetimdeki güçler hep yan yana yürüdüler. Din adamları halkı afyonladı, krallara tabi kıldı. İşte bu ilk papaz da bu yapıda biridir. İkinci papaz ise halkı isyana teşvik eden lakin bunu kilise bünyesinde yapmayı teşvik eden karakterdir. Bu karakter ise halkı kentsoylulardan kurtarıp kendisine yani kiliseye tutsak etmek ister. Nitekim bunun derdi, halkı özgür kılmak değildir; derdi gücün kentsoylularda olmasıdır. Gücü kendi eline alsa ilk işi belki de Engizisyon'u yeniden kurmak olacaktır.

    Romanda hakim olan atmosfer çoğunlukla işçi hakları, toplumsal katmanlar arasındaki eşitsizlik ve benzeri olsa da aşk da bulunmaktadır: Etienne ve onun sonradan evlerine taşındığı Maheu ailesinin kızı Catherine ve Chaval adındaki kaba saba bir işçi arasında dönen aşk üçgeni. Roman gerçekçi bir karakterde olduğundan dolayı geri planda işlenen bu aşk da başka romanlarda roman boyunca işlenen aşklardan daha etkileyici olmuş diye düşünüyorum.

    İnceleme yazan herkesin başta belirttiğini ben sonda yazayım; Germinal kelimesi Latince 'tohum, tohumcuk, filiz' anlamına gelen germen kökünden gelmektedir. Benim bunu sonda belirtmemin nedeni şudur: Etienne karakteri, roman boyunca okuduğu kitaplar ve dinlediği konuşmalar ile teorik olarak; liderliğini yaptığı grev ve isyanla da pratik olarak pişmiş, olgunlaşmış bir tohum gibidir. Artık daha boy atmaya hazır hale gelmiş ve daha büyük işler yapmak için yola çıkmaya hazırdır. Nitekim Zola da bunu doğrular:


    "İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu."


    İyi okumalar.