• “Kafesin biri kuş aramaya çıktı” Franz Kafka

    Hemen kafesin ne olduğuyla başlayalım. Kuşlar da Gitti'de aslında kuşların kafese konması değildir bu kafes dediğimiz şey. İnsanlıktır bu kafese konan. Şu düzende kafese konan kuş kadar çaresizdir insanlık. Kafesler artık insanlığımızı tutuyor. Şehirlerin sokaklarında insanlığın çöp yığınları birikiyor. Artık insanlığın kötü rüzgarları yağmur getiriyor. Sait Faik'in dediği gibi zamanlar başka türlü oldu.

    Kitap anadolunun farklı yerlerinden kopup İstanbul’a gelen üç arkadaşın, Uzun Süleyman, Hayri, Semih’in, hikâyesini anlatır. Bu üç arkadaş azat buzat beni cennet kapısında gözet geleneğine uygun olarak satmak için kuş tutarlar. Azat buzat geleneği kişinin işlediği günahlardan, yaptığı kötülüklerden havaya kuş salınmasıyla arınması hesabına dayanan bir gelenektir. Üç arkadaş gece gündüz kuş tutarlar. İçleri kuşları satıp para kazanmanın ümidiyle doludur. O yüzden tıka basa kafesleri doldururlar. Onlar kötü bir şey yapmazlar, insanlar kuşları alacak ve kuşlar yeniden özgür olacaklardır. Peki, umutları ne kadar doymuştur ki? Bu kuşları satın almazsanız açlıktan onları yiyeceğiz diye bağırırken mi? İnsanın yaptıklarının kefareti için kafeslerin özgür kuşları hapsetmesi ne büyük çelişkidir. Bu çelişki bir ustanın elinde işte böyle roman olur. Üç arkadaş kopmuş gelmiş başka yerlerden, kuşlar göçmüş gelmiş başka yerlerden. Kuş da çocuk da doymanın peşinde. Çocuk kuşa tuzak kuruyor, şehir sahipsiz çocukları yutmanın peşinde. Ama çocuklar saf, hırsızlık yapmayız, çalmayız, hakkımızla para kazanırız derdinde. Şehir çocuklara bunu verebilmiş mi, o kuşları kafese koydurmadan gökyüzünde kanat çırpmasına izin verebilmiş mi? Bir çocukla bir kuşun saflığına nasıl başkaldırırız biz! Bu çelişki bir ustanın elinde işte böyle roman olur.

    Giden kuşlar mıydı? Yoksa insanlığımız mı? Her ikisi?

    Biz hep eski zamanlara özlem duyarız ama eski dönemdeki insanlar kendi dönemlerinden memnun değilmişler. Yaşar Kemal “"İnsanlık öldü mü? "Yok" dedi, "ölmedi, ölmedi ama bir şeyler oldu, başka bir yerlerde sıkıştı kaldı herhalde?" diyor. Biz bu dönemde bir yerlere sıkışan insanlıktan bahsedebiliyor muyuz? Artık küçük bir huzur adına kafamızın içini aynalarla kaplatıp kendi dünyalarımıza o kadar dalmışız ki etrafta olanlara çok uzağız. İnsanlığa uzağız. Artık karşı düşüncelere tahammül edemez durumdayız. Günlerdir Dede’nin birine gülüyoruz. Gidiyeahhh! Bırakın şu dedeyi artık. Bizim insanlığımız elden gidiyeahh. Bunun şakası olmaz işte. Yaşar Kemal açık açık bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam, kırarım bu kalemi, dileyen okur, dilemeyen okumaz diyor. Bize Yaşar Kemal gibi kalemini kıracak yazarlar lazım. Lazım ki inadına kapalı tuttuğumuz gözlerimiz açılsın. Bize Yaşar Kemal gibi kuşların gitmesine üzülecek duyarlı insanlar lazım. Çünkü ''Kuşlar gelsin hafız, onlara dair kötü hatıraları yoktur gökyüzünün, onlar intihar nedir, ihanet nedir bilmezler.” Bize Yaşar Kemal gibi insanlık kavramının altını doldurabilmiş insanlar lazım. Lazım ki insan olma bilincine erişelim. Erişelim ki kuşlarımız gitmesin. “Ah, beni vursalar bir kuş yerine!”

    Kuşları seven bir yazarın kitabının incelemesinde kuşları anmadan geçmek olmaz diye düşünüyorum. Kuşlar özgürlüğü ve barışı simgelemesiyle insanlığa en çok yakışan hayvanlardandır. Çünkü eşsiz gökyüzü kanatlarının altına dolar. O mavilikler bizim değil kuşlarındır. Bundan olacak ki edebiyatımızda çokça rastlarız kuş imgesine. Bizzat Yaşar Kemal’in içinde kuş geçen kitapları, kitap isimleri var. Yine bir sürü şiire konu olmuşlardır. O kadar güzel dizeler vardır ki. Örnek olsun diye birazını bırakıyorum buraya: https://onedio.com/...2-siir-dizesi-330944

    Yaşar Kemal, kalemin ''Öyle güzel ki, kuş koysunlar yoluna'' bir okur demiş.

    Bir arkadaşımın dediği gibi ‘hikâyem bu kadar.’ Keyifli okumalar.
  • En çok istanbula benzeyen gözlerini sevdim
    gözlerinde devrik cümleler gibi bakan kederi
    esirgeyen bağışlayan aşkın adıyla başladım sana
    erkekliğim bedeninde kimbilir kaç kez hatim indirdi
    kimbilir kaç kez yazdım kendimi arka sayfalarına hayatının
    faili meçhul bir cinayet haberi gibi kırlangıç fırtınalarına benzeyen yüzünü sevdim
    jilet yansıması gibi yüzüme çarpan yüzünü
    yüzünün avuçlarımdaki yasa dışı hüznünü
    hani geceyarıları gökgürültülerine kulak kabartır gibi
    hani bir ırmağın kendini denize dökmesi gibi
    hani iki arada bir derede telaşlı sevişmeler gibi
    hani anlarsın ya suçüstü bir aşk gibi
    bulup bulup yitirmeyi sevdim seni ustura suskunluğuna benzeyen ellerini
    bana olmadık şeyler düşündüren ellerini
    beni içimin gizlisinden alıp her karartma gecesi
    en argo şiirlere rehin bırakan ellerini sevdim
    bana bu kenti bu ülkeyi ve bu dünyayı
    bana bu en ahlaksız çağını zamanın
    bana güneydoğudaki çocuk ağlamalarını unutturan
    dokunduğun heryerinde bedenimin
    sigara yanığı tırnak çiziği yaralar açan
    bana kendi uçurumlarında çığlıklar yakıştıran
    ellerini sevdimaruz veznine benzeyen yalnızlığını sevdim.

    Ben senin kendi yalnızlığında
    iş çıkışlarındaki caddeler gibi çoğalmanı
    cuma akşamları beyoğlunun çalgılı sokakları gibi
    bir korsan gösteriye dört koldan katılmak gibi
    içimde kalabalıklaşmanı sevdim
    çocukluğuma benzeyen yalanlarını
    yalanlarında yakaladığım gerçeklerini
    gerçekler ki zaten saatli maarif takvim yapraklarının
    arkalarındaki maniler gibidir bu ülkede
    ülkelerini sevdim her gidişinin ardındaki mide kanamalarımı
    nöbetçi eczanelerin uykusuz kalfalarıyla korkuttum
    korkularını da sevdim
    düşmemek için bir elinle sımsıkı tuttuğun
    merdiven korkuluklarına benzeyen korkularını
    mutedil dalgalı denizlere benzeyen sevişmelerini
    sevişmelerindeki acemi dilsiz alfabesini
    patladı patlayacak bir fırtınanın tam ortasında
    kendini ölüme bu kadar genç hissetmeni
    senin gecikmelerini sevdim tebdil-i kıyafet beni sevmeni sevdim
    dudaklarında bir karanfil gibi ısırdığın fahişe gülüşünü
    komisyon vermemek için bir otobüs durağında
    tam on altı yerinden bıçaklayıp kaçarak pezevengini
    sadece kendin için sattığın gülüşünü sevdim
    bir şiire benzeyen uzaklıklarını sevdim
    yalnız denizlerde kürek çektiıim uzaklıklarını
    bir mülteci gibi bana hep ülkemi özlete
    kendimden kaçtıkça seni bulduğum
    sana gittikçe kendime vardığım uzaklıklarını
    imkansızlığını sevdimben seni arkamda bırakacağım en son sözcük gibi
    ben seni bir intihar gibi sevdim.

    Ben senin gözlerini daha önce de gördüm
    hani ter kokulu bir belediye otobüsünde
    cüzdanını çarptığım kadından kaçarken
    sırtımdan vurulup da ellerine düşmüştüm ya
    hani bileklerimi jiletlediğim bir akşam
    başucumda oturup saçlarıma dokunmuştun
    aramızdan imkansız şarkılar geçiyordu
    çocuk bahçeleri gibi umutsuzdunben senin gözlerini daha önce de gördüm
    hani ıssız bir sokağın yankılanması gibi
    hani son dizesi henüz yazılmamış bir şiir gibi
    dudaklarımdan uzak okyanusların bütün mavisini
    dudaklarımdan söyleyemediğim bütün sözcükleri
    bir öpüşte çekip almıştın ya haniben senin gözlerini daha önce de gördüm
    hani birinci şube kapısında dipçiklendiğim akşam
    hani bir paket sigara için yeni pabuçlarımı sattığım akşam
    hani bir gülüşüne gül olduğum akşam
    hani bir damlasına gözyaşının la ilahe illallah
    bin dolunayı kurban ettiğim akşam
    hani yaklaştıkça kendine doğru kaçan bir ufuk
    dokundukça kendine kapanan bir kapı
    uçurumlarında sesimi yitirdiğim bir çığlık
    ve suskunluğunda burnumun direğini sızlatan
    zifiri karanlığında kendimi aradığım bir çocukben senin gözlerini daha önce de gördüm
    ben senin gözlerinde daha önce de öldüm.

    Bu şehri benzetebildiğim kadar sana benzettim
    en sensiz gecelerimde rum batakhanelerinde girit rakısı içtiğim
    sabahlara kadar sokaklarında ana avrat dümdüz gittiğim
    denizlerine kustuğum caddelerinde yittiğim bu şehre
    meydanlarında on bin ağızdan on bin lanet ettiğim
    köprülerinde ateşler yakıp aşka boyun eğdiğim
    çingene rengi şiirler söyledim diye polislerine rüşvet verdiğim
    karakollarında körkütük kan işediğim bu şehre
    gündoğumlarında salya sümük ağlayıp kendime geldiğim
    kalbimi varoşlarına sığdıramadığım bu şehre benziyorsun
    sen çaresizliğimin jilet yarası
    annemin konfeksiyon atölyelerindeki hüznünü öğüten
    şehir hatları vapurlarında çocukluğumu sattığım
    iki yakasını biraraya getiremediğim bu şehre benziyorsun en çok
    uğruna bileklerimi kestiğim orospulara benziyorsun
    imkansızlığın anlamı kadar imkansızsın artık
    kalbime dinamitler döşüyorsun.

    Geçmiş bir zamandı kalabalıktık
    gelincik tarlalarında bahar çağrıları gibiydi yüzün
    hayra yorulmayacak düşler gibiydin
    bir ayeti ezberler gibi ezberliyordum yüzünü
    sen susuyordun
    kuşatılmış bir kent nasıl susarsa öyle
    elimi kolumu sallaya sallaya dolaştım senin o ıssız caddelerinde
    dilimde dinamitler patladı öyle doluydum ki
    uzatsam ellerim göğe değecekti sanki gökyüzüme dokunsan ağlayacatın
    mavinin kaç tonu var bulutlardan öte
    ağladığın zaman anlayacaktın çığlık çığlığa sevişmeler gibiydin
    dağ koyaklarında eşkiya ateşleri gibi gizli
    ve namlu yatağında sabırsız bir mermi kadar gerçektin
    sendin
    senin ellerindi akdenizdi
    senin gözlerindi bir balıkçı teknesi gibi heyamollarla geçip gitti
    sendin
    hiçliğimin ilk gecesiydin olmadık şarkılar dinliyorum şimdi
    en ölümcül intiharlar besteliyorum uykulardan uyanıp
    zaman zaman mavi yüzlü çocuklar adıyorum tarihe
    sonra susuyorum
    sonra mutlaka bir şiirle bağırıyorum senibütün umutsuzluğumu
    bir mayın patlaması gibi gibi bin parçaya ayır
    yarın olsun
    sen ol
    gözlerin olsun
    ve hep olsun
    aşkın hiçliğimin önüne barikatlar kursun
    ne dersin
    yolundan dönebilir mi bu kurşun.

    İşte yine gittin
    ortalığı toplamadım
    karnımı doyurmadım yağmura bile aldırmadım
    örneğin darmadağın ettiğin alnım
    yaktığın ateşin koru
    yatağıma bıraktığın deniz kokusu
    ve kalbimden silmeyi unuttuğun parmak izlerin
    öylece duruyor cinayet delilleri olarak
    kanıtlasın diye yokluğunu aklında bir yerlerde yüzde hesapları
    ondalık kesirler ve enflasyon oranları
    toplanıp çıkarılamayacak
    bölünüp çarpılamayacak kadar karmaşık
    hiç bilinmeyenli bir denklemi çözmek için
    sözlüye kalktım
    aşkın kare kökünü aldım sen çıktın
    ezbere anlattım bütün intihar yöntemlerini
    ve bütün matematik kuramlarında
    sıfırın kendine bölünemediğini herşey bir hesap hatasıydı
    yani oradan bakınca vardın
    buradan bakınca yoksun
    alnımdan güvercinler havalanıyor görmüyorsun
    dudaklarım ne zaman bir sözcüğe dursa
    kalbim iki rekat aşk için kıblene dönüyor bilmiyorsun.

    Zamanı bin parçaya bölüyorum her sabah
    her parçaya bin gül ekiyorum koklamıyorsun
    avuçlarımda ormanlarını biriktiriyorum
    dağlarına çıkıyorum yağmurlarını yağıyorum
    ırmaklarını döküyorum okyanuslarıma duymuyorsun
    bütün fiil çekimlerimi senin öznene
    bütün aylarımı senin gecelerine
    bütün sabahlarımı senin alnına
    ve bütün sancılarımı seni doğurmaya adıyorum
    katlime ferman çıkarıyor gözlerin
    şiirler tutukluyor ellerimi anlamıyorsun
    kendimi sırtlayıp apansız giriyorum hudutlarına
    mayın tarlalarında acemi bir asker gibi
    nasıl bir telaş içinde kalbim
    nasıl firar ediyorum kendimden yakalamıyorsun
    seni hep büyük harflerle düşünüyorum parantez içinde
    ve hep adını tanrının adıyla yazıyorum okumuyorsun
    bir denklemin en bilinmez noktasına koyuyorum seni yakışıyorsun
    kılıçtan geçirilmiş bir ordunun son neferi gibiyim
    yorgun ve terli suskun ve aç mahçup ve yenik
    bir sabah ezanı gibi dolaşıyorum sokaklarda
    - abonman vay bilet vay
    yüreğim dolunay.

    Sırtımda iki bıçak yarası
    birbirini bulamayan iki ırmak yatağı
    ve yağmurun camlarda bıraktığı
    jilet kesiği su yolları gibiyim şimdi
    bir cinayet dolaşıyor ki parmaklarımda öyle kalleş
    ne zaman yokluğuna açsam gözlerimi
    ellerim şairliğimi ispiyonluyor kağıtlara
    sabıka kayıtlarımın arasında unutulmuı bir kadın
    bulut yüzlü gök yüzlü yağmur yüzlü
    yazsam hiçbir şiire sığmaz
    yazmasam ellerimde kalır hüznü.

    Avuçlarını bir yokluğa benzetirdim
    ve ne zaman avuçlarına sığınsam
    aşka ve hiçliğe dair kederler gelirdi aklıma hiçliğe dair kederler gelirdi aklıma
    aklıma gelen başıma gelirdi
    sen giderdin
    sen gidince ben de giderdim
    biterdimben bütün başka kadınlarda seninle sevişmiştim
    seviştiğim bütün kadınlarda seni sevmiştim.

    Gün ortalarında ateş böcekleri kadar yalnız ve sahipsizim
    artık gitme
    yokluğuna uzamasın ellerim.

    Bir göçmen türküsü gibi sevdim seni
    bir vatan nasıl özlenirse öyle özledim
    çingene kızların ceyizleri kadar rengarenk
    bıçkın delikanlıların yürekleri kadar yalansız
    ve anamın ak sütü gibi helaldim sana
    şimdi terkedilecekse bir sehir
    senin gibi terkedilmeli
    bir yaranın kabugunu kanatır gibi
    bir martı havalanır mı dudaklarımın arasından
    maviye keser mi hüznüm
    bırak bu dalgalar kırılsın dilimde
    kan tadında bir bakış olsun yüzüm.

    Rezil rusva oldum şiirlerime uykusuzluktan
    beynim kalbime yaylım ateşler açıyor şimdi
    öyle yoksun öyle yoksun ki
    içimde bir vatansız gibi dolaşıyorsun
    şakaklarıma dayadığım bir revolverin
    son kurşunu gibi saklıyorum seni
    ben burada dudaklarımı ısırıyorum
    sen orada kanıyorsun
    sen kanadıkça bana benziyorsun
    ben kimselere anlatamadıkça ellerini
    sen bile ben olduğunu bilmiyorsun.

    Bir hiçliğe demir atmıştık seninle
    ışıklarımız sönüktü pusulamız bozuk
    bir kere bir olalım demiştim eşittir birdi
    kendine bölünemeyen tek sayıydı o unutmuştuk
    beyoğlunun arka sokaklarındaydık
    belki de beyoğlu bizim arka sokaklarımızdaydı bilinmez
    nefeslerimizde nasıl bir anason kokusu
    ve gülücüklerimizin arkasında nihavent makamında kanayan
    nasıl fitil işlemez bir şiş yarasıydı hüzün
    yağmur arabesk bir şeydi bu saatlerde içimize işliyordu
    sen siyanür buharı gibi dolaşıyordun içimde
    yasaklanmış afişler gibiydi yüzün
    yüzünde bir serçe kendine uyandı bir tek ben gördüm
    bu yüzden benim bile umurumda değildi artık
    bir mayıs bin dokuz yüz yetmiş yedide
    bu sokaklarda kaç kez öldüğüm.

    Ben sana bir uzun yol şöförü gibi geldim
    gözlerimden şerit şerit akıyor hala serseriliğim
    üç kağıtçılara uykumu kaptırdım yankesicilere şarkılarımı
    şarkılarım ah çocukluğumun allı güllü şarkıları
    güldüm mü bu yüzden bir çocuk gibi gülerim
    ve kimseler görmez benim dışıma ağladığımı
    (artık suskunluğu kendinden menkul bir aşkız
    aşkın hiçliğe vardığı noktadayız)
    ben senden bir uzun yol şöförü gibi gidiyorum
    cantamı topladım artık arkama bile bakmıyorum
    hangi kapı daha yakındır bana bilinmez
    hangi deniz daha uzak
    kalsam
    gözlerin beni sırtımdan vuracak.

    Yağmur yağıyordu
    bütün aşk siirleri böyle başlar biliyorum
    ama yalanım yok yağmur yağıyordu
    bir tek ben ıslanıyordum
    (bir ateşi beraber koruduk rüzgardan
    avuçlarımızda bir yerlerlerdeydi aşk
    bir sigara içimlik zaman kadar yakın
    aramızdaki masa kadar uzak)
    dokuz kalibrelik iki mermi çekirdeği gibi
    ceplerimi ısıtıyorsun şimdi
    yastığımın altında ruhsatsız bir silahsın sen
    bütün aramalardan saklıyorum seni.

    Kalabalık bir sokağında yürüyorduk zamanın
    omuzlarımız çarpıştı bakıştık
    ben gözlerindeki yalazı çaldım kimse görmeden
    sonra arkama bile bakmadan kaçtım senin arka sokaklarında arıyorlar beni
    kalbim sabıkalı
    adım komiserlerin uyurken bile aklında
    sen gözlerindeki yalazı çaldırmış bir mağdursun artık
    ihbar ediyorsun beni karakollara iki şişe şaraba satacağım seni
    biri rüşvet olsun polis amcalara.

    Ben orospu kasıklarda uyumuşum dokuz ay on gün
    hangi genelevin hangi odasında hangi uykusuz şöför
    çarpıştıysa anamın döl yolunda bilinmez
    dna testlerinden dna testlerine koşmuş kadın
    ille de bir babam olsun diye
    her ne kadar kimyasal yapıları birbirine benzese de gözyaşlarımızın
    benimkiler biraz daha piçtir sevgilim
    gerisi inleyen nağmeler
    gerisi uzun hikaye kafa kağıdımdaki baba adım beyoğludur
    bana sorarsan tüm istanbul geçmiş kadının üstünden ya neyse
    gözlerim üçüncü sınıf muhallebici dükkanlarının
    sinekli vitrinlerinden yansıyorsa sevgilim
    ceplerim gönlüm kadar zengin olmadı benim
    gerisi zil zurna sosyalizm
    gerisi uzun hikaye sana viski bardaklarının üzerindeki parmak izlerini anlatmış mıydım
    ucuz viski bardaklarının üzerindeki parmak izlerini
    anam konsomasyona giderdi üç kuruş beş paraya
    assolistler gerdan kırar göbek oynatır
    ben bally koklardım hayat bilgisi niyetine
    sana bally kokusunu anlatmış mıydım sevgilim
    gerçi gerisi halusinasyon
    gerisi uzun hikaye bana bu çatal dil babalarımdan mı kalma
    muhtemelen aşıktı onlar da yattıkları her orospuya
    belki de bu yüzden bir denizim olmadı hiç
    süslü püslü yelkenliler düşünemedim hiç
    oysa ben ölmeyi böyle anlamıştım
    oysa ben bu martıları senin için ağlamıştım
    senin için hazırlamıştım döl yollarımda hayatı
    mesela sular gibi çocuklar doğuralım diye
    mesela suları maviye boyayalım diye
    susalım diye be sevgilim anlarsın işte
    en kurak yerlerimizde birbirimize susayalım diye
    kendimi senin mecburi istikametlerinde mi yitirdim
    işte gerçek bu sevgilim
    gerisi uzun hikaye.

    Gözlerindeki istanbulu gördün mü nina
    ben gördüm
    istanbul ya bu
    sokar böyle her şarkıya burnunu
    yürek desem artık modası geçmiş bir laf
    kalp desem mayın tarlası
    alkol acemisi bir yeni yetme gibi içimin
    en olmadık yerlerine anason kusuyorum nina
    bütün sözcükleri jiletliyorum bu akşam aç parantez
    elma dersem cık armut dersem çıkma istanbul ya bu
    hani o en orospu halini bilirsin ya istanbulun
    hani arkadan vuracakmış gibi bakar ya adama
    parantezi kapat nina
    gözleri istanbulun en kalleş haliydi
    benim ellerim kaburgalarımın arasında
    ve iş işten çoktan geçmişti bu dilde bir şiir yazmamıştım hiç
    ağzımda kükürt gibi çiğnememiştim sözcükleri
    kıl kadar yalanım varsa namerdim nina
    ne me quitte pas... ne me quitte pas.

    Yarın çok geç olabilir sevgilim
    mesela yarın ben ölebilirim
    ağır ağır demir alır gibi limanından yaralı bir gemi
    kıyısız bir denize açılabilirim
    artık ne bir fırtına anlatabilir beni sana
    ne de alelacele seviştiğimiz zamanların tehlikesi
    yarın kendimi bir yaprak gibi dökebilirim sonbahara
    yarın kendimi bu şiir gibi kanatabilirimyarın çok geç olabilir sevgilim
    yarın çocuklarımız bile olamayabilir
    gülüşlerini şimdiden sana benzettiğim
    gülüşlerini şimdiden dudaklarına armağan ettiğim
    denizlere gebe kalamayabilirim yarın çok geç olabilir sevgilim
    bir kılıç kınından sıyrılıp boynumu vurabilir
    bir kent bütün sokaklarımla beni alıp götürebilir
    yarın çok geç olabilir sevgilim
    bilirsin tahammüle kısıtlıdır serseriliğim
    öyle deli sevişmeler adadım ki ben sana
    yarın çok geç olabilir.

    Sana bütün insanlığımla gelmiştim
    kavgalarım yenilgilerim ve bütün varoluşlarımla
    dilimde artık unutulmuş eski bir denizci lehçesi
    yüzümde hep vedalaşır gibi bakan gözlerimle
    yalansız riyasız ve dolambaçsızdım
    sana bir dağ getirmiştim küçük bir dağ
    henüz doruklarına çıkılmamış
    sana bir ülke öyle bir ülke ki
    sokaklarında çarpışıp
    ölmeyi deneyeceğim şimdien terbiyesiz şiirlerle seviştim her gelişinde
    her gidişinde intiharlar özledim
    bekleyişlerinde eskiyen yüzüm
    yağmurlar biriktirdi her mevsimden
    uzun upuzun bir köprü oldum önünde
    geç beni yürü beni bul beni diyeyenildim
    dünyanın bu en aşifte yüzünü
    asil bir duruş gibi yüzüme yakıştırmayı
    yalanları yalanlarla dölleyip sahte cümleler kurmayı
    ve plastik aşklar yaşamayı beceremedim
    ucundan kenarından tutmaktansa
    bir kez dokunup yanacağım seni
    doğmamış bir çocuğu yetim bırakıp
    ölmeyi deneyeceğim şimdi...

    Şiir: Uğur Özakıncı
  • Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
    öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
    saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
    acılar çekebilecek yasa geldiğim zaman
    acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim
    Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim.
  • Yaklaşık bir ay önce, bekleyişin en huzursuz zamanlarını yaşarken huzur bulabildiğim kitapların arasına kendimi atmak suretiyle girdiğim bir kitapçıda karşılaştım bu kitapla. Yine aynı huzursuz zamanları sayfalarıyla paylaştım. Huzuru çok yanlış bir kitapta aradığımı fark ettim ve uzun bir süre rafların arasındaki varlığını yadsıyarak arkama bile bakmadan yarım bırakıp terk ettim "Yaz Geçer"i, çıktım kitapçıdan.

    On dakika sonra yaşayacağım kaderi, bir kitap, ellerimi alıp avuçlarımın içine bakarak mırıldanıyordu adeta. Duyguların en derin yerlerine dokunuyordu. Uzun bir süre yüzleşmek istemedim. Kendimi hazır hissedene kadar. Yaraya tuz basmak mıydı, acıyla yüzleşmek miydi bilmiyorum en sonunda aynı satırların üzerinden geçme cesaretini gösterebildim. Böylelikle plansız bir şekilde Murathan Mungan'ın okuduğum ikinci öykü kitabı arasına almış oldum şiir kitabını.

    1986-1992 yılları arasında yazılmış on şiirden oluşan kitap, üç bölüm şeklinde, aşk ve ayrılık temasının en dokunaklı örneklerinden biri. Yalnız Bir Opera şiirinin bendeki yerini ayrı tutmak üzere, ikinci bölümde bazı istisnalar haricinde genel anlamda çok sevdim şiirlerini. Her dizesi, her kelimesi tekrardan okunma hissi uyandırıyor. Bu şekliyle de aşkın acı veren ama yine de vazgeçilmeyen halini andırıyor kelimelerinin sızısı.

    Öykülerindeki başarısını bu alanda da gösterebilmiş olduğunu görmüş olmak son zamanlarda müptelası olduğum diline iyice bağladı beni. Her satırını ezbere bilebileceğim şekilde başucu kitaplarım arasına ekledim. Ve zihnime de şu etkileyici dizelerini:


    "Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
    kulak verdiğiniz saat tiktakları
    kaplar tekin olmayan göğümüzü
    geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
    suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
    bakınıp dururken duvarlara
    boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
    kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi

    kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
    yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
    başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
    kendimizi hazırlar gibi
    yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
    ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
    ve kazanmış görünürken derinliğimizi
    ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
    bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
    o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
    hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

    göremeseniz de, bilirsiniz
    hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar"


    *Battı balık yan gider bonusu: https://youtu.be/kL2GwQHrVnc
  • Nazım Hikmet namı diyar "Mavi Gözlü Dev"

    "O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Kadının hayali minnacık bir evdi,
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan bir ev."

    Bu şiiri kitapta yer almasa da yazarı tanımlamada çokça kullanılan bir şiir. Aynı zamanda beyazperdeye ilham kaynağı olmuştur.

    Edebî kişiliğinin yanında çapkınlığı ile bilinen Nazım, bu eserini sağlığında derlemiş fakat basımı ölümünden sonra gerçekleşmiştir. Eser şiirselleştirilmiş mektuplardan, hapisteki gözlemlerinden ve Piraye'nin mektuplarından oluşmaktadır. Nazim'ın hayatının, yaşama dair bakış acısının, kadınlara verilen haklara ve kadının sürekli ikinci plana atılmasına değinmiştir. Kadını unutmadı ve unutturmadı. Anadoluda gözlemlediği kadın profilini Nazım bu dizelerle anlatmıştır.

    "....Korkunç ve mübarek elleri
    Ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
    anamız, avradımız, yarimiz,
    ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

    ve sofradaki yeri
    öküzümüzden sonra gelen
    ve dağlara kaçırıp, uğrunda hapis yattığımız
    ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki,
    ve karasabana koşulan
    ve ağıllarda
    Isiltısında yere saplı bıçakların
    Oynak ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

    kadınlar
    bizim kadınlarımız..."

    Kadınların toplumdaki yerini yaşantısını anlatırken "sanki hiç yaşamamış gibi ölen" dizesi, kadın açısından tüm zamanları tanımlıyor. Bunun gibi kadınlara yönelik bir çok şiirini görebiliriz.

    Piraye Nazım'a yazdığı mektupların siirsellestirilmesini istememistir. Nazım bunun üzerine Ayşe'den hapisteki eşi Halil'e yazılan mektuplar şeklinde siirsellestirip yayınlamıştır. Hapiste yatan birine verdiği gücün yanında, edebî değerlerine dikkat çekmiştir. Mektuplarda Ayşe küçük kızı Leyla ile yaşadığı evi, komşularını, yanan evleri, gözemlerini anlatır. Yıllar içinde Ayşe'nin ruh hali değişir, hatıralar aklına gelir yaşlanıyor hissine kapılır. Ayse'nin mektubundan;

    "Her kadın saçmadır sevdiği zaman
    bırak da içimden seveyim seni
    açığa vurmadan."

    Diğer bir yönü Nazım bütün hayatını büyük bir coşku ve ciddiyetle yaşamış bir adamadır. Şiirleri ile ciddiyet ile yaşadığı hayatını ciddiyetle yazdığı şiirleriyle aktarmıştır dünyaya. Yaşama Dair'de de dediği gibi:

    "Yaşamak şakaya gelmez,
    büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
    bir sincap gibi meselâ,
    yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey
    beklemeden
    yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
    Yaşamayı ciddiye alacaksın,"

    Bu ölümsüz şiiri Genco Erkal- Fazıl Say'dan dinlemek bambaşka bir tad.

    https://youtu.be/SEbsNaWA7-I

    Nazım insanlığa bakışı ve dünyanın neresinde olursa olsun, yaşanan zulüm, baskı, iktidar zorbalıkları ve katliamları kendi yaşamış gibi hissetmiş, karşı çıkmış ve bunu devrimci kişiliği ile kült bir ruha çevirip yansıtmıştır.

    Sergilediği cesareti ile yasamak zorunda kaldığı hapislik hayatını, ömründen geçen her günün kendisine ve yakınlarına olan yansımalarını şiirinde konu edinmiş ve;

    "Kardeşlerim, bu ne biçim iş,
    şu dokuz yıldır eli elime değmeden,
    ben burda ihtiyarladım,
    o orda."

    Hapiste geçirdiği günleri, yaşadığı haksızlığı "Ben içeri düştüğümden beri" diyerek akan giden zamanın değiştirdiği hayatları anlatmıştır. Yine Fazıl Say ve Genco Erkal yorumu ile bu eser ilgiyi daha fazla üzerine almıştır.

    https://youtu.be/0Mq9Ri8CjMg

    Işte böyle hayatını satırları ile bize yansıtan koca bir çınardır Nazım Hikmet. Onun şiirlerini, hayata bakışını burda bir incelemeye sığdırmak mümkün değil. Zira yazar "Zafer aşkın ve hayatındır" derken dolu dolu hayatını hissettirir.

    "Yatar Bursa Kalesinde" yazarın hayatının harmanlandığı bir eser. Şiir severler için mutlaka okunması gereken bir yapıt. Mükemmel bir Türkçe, asil bir anlatimı ile Romantik Devrimci şairdir. Ayrıca Tahir ile Zühre, Hoş geldin, Yaşama Dair, Ölçü... gibi bir çok tanımış şiirleri bu eserdedir.

    Nazım okuyan kötü olabilir mi hiç. Tanımadığı tüm insanlar için onlarla yaşıyorcasına acı çeken Nazım'ı okumak için kominist olmaya gerek yok insan olmak yeterli.

    (Not: kadın hakları ile bildiğimiz Nazım, hayatında olan kadınları ki bu kadınlar eşleri bile olsa kendi aşkları için hiçe sayan biriydi. Aşk için egoist olduğu aşikardır. Tüm bunlara rağmen şiirlerinde aşkı hissetirmekten öteye geçtiği için ramantik şairdir.)

    Keyifli okumalar!
  • “Yaşıyoruz Sessizce”

    Şükrü Erbaş’ın her bir satırında ruhunun bir parçasını bıraktığı şiirlerinden önce bu kitabı nasıl aldığımdan bahsetmek isterim.

    Cuma günü en yakın arkadaşımla okuldan kaçtım, nadide şehrimde bulunan tek sahaftan kitap almak için. Sahafcı amca tam da kapıyı kapatırken yetişitiğim sahaftan kitabımı alıp çıktım. Eve doğru giderken daha önce bir kitabımın arasında ayracını bulduğum fakat bulunduğu caddenin neresi olduğunu bilmediğim için gidemediğim kitapçıyı karşımda gördüm. Hemen içeri girdim. Ben kitapları incelerken bir adam ve bir kadın girdi içeri. Adam tam da kitapların pahalı olmasından hayıflanırken ben seçmiş olduğum 5 kitabın arasında fiyatı en uygun olanı seçmeye çalışıyordum.(ee öğrenci olunca aylık belli bir bütçenin üstüne çıkamıyorum malum). O sırada kitapçı amca belirli bir miktarın üstüne çıkınca indirim yaptıklarını söyledi. Ben de bir anda sohbetin ortasına balıklama atlayarak o belirli bir miktarın ne kadar olduğunu sordum. Kitapçı amca 100 tl olduğunu söyleyince bir anda “abi öğrenciyim ben sorsana ayda kaç kere 100 lira görüyorum” dedim. Benim bu cevabı vermemle birlikte ben, adam, kadın ve kitapçı amca arasında bir konuşma başladı. (üçümüz kitapçı amcaya karşıydık.) kitapçı amcanın ve adamın öğrencilik yılları, 80’ler’den başlayan konuşma kitapçı amcanın dükkanı 3 kere iflas edip tekrar kurmasına, hatta ben geldikten birkaç dakika sonra çıkan iki polisten birinin daha önce dükkanından kaç tane kitap götürdüğüne kadar geldi konu. Ve ne sonunda “öğrencileri desteklemeliyiz, bir de dersiniz gençler kitap okumuyor” ile son buldu muhabbetimiz. Biz yer yer hararetlenen bu konuşmaları yaparken “Yaşıyoruz Sessizce” bizi dinliyordu. Belki de amma lakırtı ettiniz diyordu, bilemiyorum. Ben tam kitapçı amcaya ne kadar ödeyeceğimi sorarken adam elimden kitabı aldı bunu da benimkilerle hesapla dedi. Ve dudaklarından hiç unutmayacağım o sihirli sözcükler döküldü “bu kitap benden sana hediye olsun” dedi. Ben o anda merdivenleri üçer beşer çıkmanın sevincini yaşadım içimde. Burada kutsal mekanım 1000k’da siz aziz okurların huzurunda sesleniyorum o adama “teşekkürler yüreği güzel insan”

    Şimdi gelelim Şükrü Erbaş’a… Paramparya sayesinde “seni yalnızlığından tanıdım/Kirpikleri kırık çocuk” dizesi ile başlayan şiiri ile tanıştım Şükrü Erbaş ile. Sonra “ömür hanımla güz konuşmaları”na şahit oldum. Ve şimdi de bu kitapla bir ölümün hepimizin canından olduğunu öğrendim. Ve en çok en yakınımızın verdiğini canını… Soluğu canımızdan çekilenin canı çekilince nasıl da cansız kaldığımızı…

    Aşk ve ölüm; hayatımıza giriyor yüzlerce şiirin içinden geçerek. Şükrü Erbaş bu iki kavramı yaşatıyor şiirlerinde. Bir de aşkın ve ölümün doğurup, emzirdiği, büyüttüğü yalnızlık dökülüyor kaleminden. Öylesine durgun ve öylesine dalgalı şiirleri.
    Her dizesinde bir parça bıraktım ruhumdan tam da Şükrü abinikilerin yanına.

    Şiirle ve kitapla kalın Sevgili dostlarım…Alın elinize bir şiir kiabını bir parçanızı bırakın, bir parçasını görün şairin. Yarım tümden değerlidir, eksilin şiirlerle ve tamamlanın aynı anda. kendimize iyi bakamadığımız bu çağda, izin verin şiirlerin size iyi baksın ve siz de iyi bakın onlara...şiirle kalın dostlarım.
  • Şiir ayrı bi’ şeydir. Bilen bilir.. Hisler ve düşünceler cümlelerle ifade edilemezken bir şiir dizesi her şeyi anlatmaya yeter kimi zaman. Bazı şiirler vardır ki kalbe, ruha dokunur.
    Özdemir Asaf ruhuma en yakın şairlerdendir. Öyle ki bazen tek bir tümcelik şiiri tüm hayatınızı altüst edebilir..