Murat Sezgin, Kuşlar da Gitti'yi inceledi.
17 May 01:22 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 8/10 puan

“Kafesin biri kuş aramaya çıktı” Franz Kafka

Hemen kafesin ne olduğuyla başlayalım. Kuşlar da Gitti'de aslında kuşların kafese konması değildir bu kafes dediğimiz şey. İnsanlıktır bu kafese konan. Şu düzende kafese konan kuş kadar çaresizdir insanlık. Kafesler artık insanlığımızı tutuyor. Şehirlerin sokaklarında insanlığın çöp yığınları birikiyor. Artık insanlığın kötü rüzgarları yağmur getiriyor. Sait Faik'in dediği gibi zamanlar başka türlü oldu.

Kitap anadolunun farklı yerlerinden kopup İstanbul’a gelen üç arkadaşın, Uzun Süleyman, Hayri, Semih’in, hikâyesini anlatır. Bu üç arkadaş azat buzat beni cennet kapısında gözet geleneğine uygun olarak satmak için kuş tutarlar. Azat buzat geleneği kişinin işlediği günahlardan, yaptığı kötülüklerden havaya kuş salınmasıyla arınması hesabına dayanan bir gelenektir. Üç arkadaş gece gündüz kuş tutarlar. İçleri kuşları satıp para kazanmanın ümidiyle doludur. O yüzden tıka basa kafesleri doldururlar. Onlar kötü bir şey yapmazlar, insanlar kuşları alacak ve kuşlar yeniden özgür olacaklardır. Peki, umutları ne kadar doymuştur ki? Bu kuşları satın almazsanız açlıktan onları yiyeceğiz diye bağırırken mi? İnsanın yaptıklarının kefareti için kafeslerin özgür kuşları hapsetmesi ne büyük çelişkidir. Bu çelişki bir ustanın elinde işte böyle roman olur. Üç arkadaş kopmuş gelmiş başka yerlerden, kuşlar göçmüş gelmiş başka yerlerden. Kuş da çocuk da doymanın peşinde. Çocuk kuşa tuzak kuruyor, şehir sahipsiz çocukları yutmanın peşinde. Ama çocuklar saf, hırsızlık yapmayız, çalmayız, hakkımızla para kazanırız derdinde. Şehir çocuklara bunu verebilmiş mi, o kuşları kafese koydurmadan gökyüzünde kanat çırpmasına izin verebilmiş mi? Bir çocukla bir kuşun saflığına nasıl başkaldırırız biz! Bu çelişki bir ustanın elinde işte böyle roman olur.

Giden kuşlar mıydı? Yoksa insanlığımız mı? Her ikisi?

Biz hep eski zamanlara özlem duyarız ama eski dönemdeki insanlar kendi dönemlerinden memnun değilmişler. Yaşar Kemal “"İnsanlık öldü mü? "Yok" dedi, "ölmedi, ölmedi ama bir şeyler oldu, başka bir yerlerde sıkıştı kaldı herhalde?" diyor. Biz bu dönemde bir yerlere sıkışan insanlıktan bahsedebiliyor muyuz? Artık küçük bir huzur adına kafamızın içini aynalarla kaplatıp kendi dünyalarımıza o kadar dalmışız ki etrafta olanlara çok uzağız. İnsanlığa uzağız. Artık karşı düşüncelere tahammül edemez durumdayız. Günlerdir Dede’nin birine gülüyoruz. Gidiyeahhh! Bırakın şu dedeyi artık. Bizim insanlığımız elden gidiyeahh. Bunun şakası olmaz işte. Yaşar Kemal açık açık bana bakın, ben öyle tatlı matlı yazı yazamam, kırarım bu kalemi, dileyen okur, dilemeyen okumaz diyor. Bize Yaşar Kemal gibi kalemini kıracak yazarlar lazım. Lazım ki inadına kapalı tuttuğumuz gözlerimiz açılsın. Bize Yaşar Kemal gibi kuşların gitmesine üzülecek duyarlı insanlar lazım. Çünkü ''Kuşlar gelsin hafız, onlara dair kötü hatıraları yoktur gökyüzünün, onlar intihar nedir, ihanet nedir bilmezler.” Bize Yaşar Kemal gibi insanlık kavramının altını doldurabilmiş insanlar lazım. Lazım ki insan olma bilincine erişelim. Erişelim ki kuşlarımız gitmesin. “Ah, beni vursalar bir kuş yerine!”

Kuşları seven bir yazarın kitabının incelemesinde kuşları anmadan geçmek olmaz diye düşünüyorum. Kuşlar özgürlüğü ve barışı simgelemesiyle insanlığa en çok yakışan hayvanlardandır. Çünkü eşsiz gökyüzü kanatlarının altına dolar. O mavilikler bizim değil kuşlarındır. Bundan olacak ki edebiyatımızda çokça rastlarız kuş imgesine. Bizzat Yaşar Kemal’in içinde kuş geçen kitapları, kitap isimleri var. Yine bir sürü şiire konu olmuşlardır. O kadar güzel dizeler vardır ki. Örnek olsun diye birazını bırakıyorum buraya: https://onedio.com/...2-siir-dizesi-330944

Yaşar Kemal, kalemin ''Öyle güzel ki, kuş koysunlar yoluna'' bir okur demiş.

Bir arkadaşımın dediği gibi ‘hikâyem bu kadar.’ Keyifli okumalar.

En çok istanbula benzeyen gözlerini sevdim
gözlerinde devrik cümleler gibi bakan kederi
esirgeyen bağışlayan aşkın adıyla başladım sana
erkekliğim bedeninde kimbilir kaç kez hatim indirdi
kimbilir kaç kez yazdım kendimi arka sayfalarına hayatının
faili meçhul bir cinayet haberi gibi kırlangıç fırtınalarına benzeyen yüzünü sevdim
jilet yansıması gibi yüzüme çarpan yüzünü
yüzünün avuçlarımdaki yasa dışı hüznünü
hani geceyarıları gökgürültülerine kulak kabartır gibi
hani bir ırmağın kendini denize dökmesi gibi
hani iki arada bir derede telaşlı sevişmeler gibi
hani anlarsın ya suçüstü bir aşk gibi
bulup bulup yitirmeyi sevdim seni ustura suskunluğuna benzeyen ellerini
bana olmadık şeyler düşündüren ellerini
beni içimin gizlisinden alıp her karartma gecesi
en argo şiirlere rehin bırakan ellerini sevdim
bana bu kenti bu ülkeyi ve bu dünyayı
bana bu en ahlaksız çağını zamanın
bana güneydoğudaki çocuk ağlamalarını unutturan
dokunduğun heryerinde bedenimin
sigara yanığı tırnak çiziği yaralar açan
bana kendi uçurumlarında çığlıklar yakıştıran
ellerini sevdimaruz veznine benzeyen yalnızlığını sevdim.

Ben senin kendi yalnızlığında
iş çıkışlarındaki caddeler gibi çoğalmanı
cuma akşamları beyoğlunun çalgılı sokakları gibi
bir korsan gösteriye dört koldan katılmak gibi
içimde kalabalıklaşmanı sevdim
çocukluğuma benzeyen yalanlarını
yalanlarında yakaladığım gerçeklerini
gerçekler ki zaten saatli maarif takvim yapraklarının
arkalarındaki maniler gibidir bu ülkede
ülkelerini sevdim her gidişinin ardındaki mide kanamalarımı
nöbetçi eczanelerin uykusuz kalfalarıyla korkuttum
korkularını da sevdim
düşmemek için bir elinle sımsıkı tuttuğun
merdiven korkuluklarına benzeyen korkularını
mutedil dalgalı denizlere benzeyen sevişmelerini
sevişmelerindeki acemi dilsiz alfabesini
patladı patlayacak bir fırtınanın tam ortasında
kendini ölüme bu kadar genç hissetmeni
senin gecikmelerini sevdim tebdil-i kıyafet beni sevmeni sevdim
dudaklarında bir karanfil gibi ısırdığın fahişe gülüşünü
komisyon vermemek için bir otobüs durağında
tam on altı yerinden bıçaklayıp kaçarak pezevengini
sadece kendin için sattığın gülüşünü sevdim
bir şiire benzeyen uzaklıklarını sevdim
yalnız denizlerde kürek çektiıim uzaklıklarını
bir mülteci gibi bana hep ülkemi özlete
kendimden kaçtıkça seni bulduğum
sana gittikçe kendime vardığım uzaklıklarını
imkansızlığını sevdimben seni arkamda bırakacağım en son sözcük gibi
ben seni bir intihar gibi sevdim.

Ben senin gözlerini daha önce de gördüm
hani ter kokulu bir belediye otobüsünde
cüzdanını çarptığım kadından kaçarken
sırtımdan vurulup da ellerine düşmüştüm ya
hani bileklerimi jiletlediğim bir akşam
başucumda oturup saçlarıma dokunmuştun
aramızdan imkansız şarkılar geçiyordu
çocuk bahçeleri gibi umutsuzdunben senin gözlerini daha önce de gördüm
hani ıssız bir sokağın yankılanması gibi
hani son dizesi henüz yazılmamış bir şiir gibi
dudaklarımdan uzak okyanusların bütün mavisini
dudaklarımdan söyleyemediğim bütün sözcükleri
bir öpüşte çekip almıştın ya haniben senin gözlerini daha önce de gördüm
hani birinci şube kapısında dipçiklendiğim akşam
hani bir paket sigara için yeni pabuçlarımı sattığım akşam
hani bir gülüşüne gül olduğum akşam
hani bir damlasına gözyaşının la ilahe illallah
bin dolunayı kurban ettiğim akşam
hani yaklaştıkça kendine doğru kaçan bir ufuk
dokundukça kendine kapanan bir kapı
uçurumlarında sesimi yitirdiğim bir çığlık
ve suskunluğunda burnumun direğini sızlatan
zifiri karanlığında kendimi aradığım bir çocukben senin gözlerini daha önce de gördüm
ben senin gözlerinde daha önce de öldüm.

Bu şehri benzetebildiğim kadar sana benzettim
en sensiz gecelerimde rum batakhanelerinde girit rakısı içtiğim
sabahlara kadar sokaklarında ana avrat dümdüz gittiğim
denizlerine kustuğum caddelerinde yittiğim bu şehre
meydanlarında on bin ağızdan on bin lanet ettiğim
köprülerinde ateşler yakıp aşka boyun eğdiğim
çingene rengi şiirler söyledim diye polislerine rüşvet verdiğim
karakollarında körkütük kan işediğim bu şehre
gündoğumlarında salya sümük ağlayıp kendime geldiğim
kalbimi varoşlarına sığdıramadığım bu şehre benziyorsun
sen çaresizliğimin jilet yarası
annemin konfeksiyon atölyelerindeki hüznünü öğüten
şehir hatları vapurlarında çocukluğumu sattığım
iki yakasını biraraya getiremediğim bu şehre benziyorsun en çok
uğruna bileklerimi kestiğim orospulara benziyorsun
imkansızlığın anlamı kadar imkansızsın artık
kalbime dinamitler döşüyorsun.

Geçmiş bir zamandı kalabalıktık
gelincik tarlalarında bahar çağrıları gibiydi yüzün
hayra yorulmayacak düşler gibiydin
bir ayeti ezberler gibi ezberliyordum yüzünü
sen susuyordun
kuşatılmış bir kent nasıl susarsa öyle
elimi kolumu sallaya sallaya dolaştım senin o ıssız caddelerinde
dilimde dinamitler patladı öyle doluydum ki
uzatsam ellerim göğe değecekti sanki gökyüzüme dokunsan ağlayacatın
mavinin kaç tonu var bulutlardan öte
ağladığın zaman anlayacaktın çığlık çığlığa sevişmeler gibiydin
dağ koyaklarında eşkiya ateşleri gibi gizli
ve namlu yatağında sabırsız bir mermi kadar gerçektin
sendin
senin ellerindi akdenizdi
senin gözlerindi bir balıkçı teknesi gibi heyamollarla geçip gitti
sendin
hiçliğimin ilk gecesiydin olmadık şarkılar dinliyorum şimdi
en ölümcül intiharlar besteliyorum uykulardan uyanıp
zaman zaman mavi yüzlü çocuklar adıyorum tarihe
sonra susuyorum
sonra mutlaka bir şiirle bağırıyorum senibütün umutsuzluğumu
bir mayın patlaması gibi gibi bin parçaya ayır
yarın olsun
sen ol
gözlerin olsun
ve hep olsun
aşkın hiçliğimin önüne barikatlar kursun
ne dersin
yolundan dönebilir mi bu kurşun.

İşte yine gittin
ortalığı toplamadım
karnımı doyurmadım yağmura bile aldırmadım
örneğin darmadağın ettiğin alnım
yaktığın ateşin koru
yatağıma bıraktığın deniz kokusu
ve kalbimden silmeyi unuttuğun parmak izlerin
öylece duruyor cinayet delilleri olarak
kanıtlasın diye yokluğunu aklında bir yerlerde yüzde hesapları
ondalık kesirler ve enflasyon oranları
toplanıp çıkarılamayacak
bölünüp çarpılamayacak kadar karmaşık
hiç bilinmeyenli bir denklemi çözmek için
sözlüye kalktım
aşkın kare kökünü aldım sen çıktın
ezbere anlattım bütün intihar yöntemlerini
ve bütün matematik kuramlarında
sıfırın kendine bölünemediğini herşey bir hesap hatasıydı
yani oradan bakınca vardın
buradan bakınca yoksun
alnımdan güvercinler havalanıyor görmüyorsun
dudaklarım ne zaman bir sözcüğe dursa
kalbim iki rekat aşk için kıblene dönüyor bilmiyorsun.

Zamanı bin parçaya bölüyorum her sabah
her parçaya bin gül ekiyorum koklamıyorsun
avuçlarımda ormanlarını biriktiriyorum
dağlarına çıkıyorum yağmurlarını yağıyorum
ırmaklarını döküyorum okyanuslarıma duymuyorsun
bütün fiil çekimlerimi senin öznene
bütün aylarımı senin gecelerine
bütün sabahlarımı senin alnına
ve bütün sancılarımı seni doğurmaya adıyorum
katlime ferman çıkarıyor gözlerin
şiirler tutukluyor ellerimi anlamıyorsun
kendimi sırtlayıp apansız giriyorum hudutlarına
mayın tarlalarında acemi bir asker gibi
nasıl bir telaş içinde kalbim
nasıl firar ediyorum kendimden yakalamıyorsun
seni hep büyük harflerle düşünüyorum parantez içinde
ve hep adını tanrının adıyla yazıyorum okumuyorsun
bir denklemin en bilinmez noktasına koyuyorum seni yakışıyorsun
kılıçtan geçirilmiş bir ordunun son neferi gibiyim
yorgun ve terli suskun ve aç mahçup ve yenik
bir sabah ezanı gibi dolaşıyorum sokaklarda
- abonman vay bilet vay
yüreğim dolunay.

Sırtımda iki bıçak yarası
birbirini bulamayan iki ırmak yatağı
ve yağmurun camlarda bıraktığı
jilet kesiği su yolları gibiyim şimdi
bir cinayet dolaşıyor ki parmaklarımda öyle kalleş
ne zaman yokluğuna açsam gözlerimi
ellerim şairliğimi ispiyonluyor kağıtlara
sabıka kayıtlarımın arasında unutulmuı bir kadın
bulut yüzlü gök yüzlü yağmur yüzlü
yazsam hiçbir şiire sığmaz
yazmasam ellerimde kalır hüznü.

Avuçlarını bir yokluğa benzetirdim
ve ne zaman avuçlarına sığınsam
aşka ve hiçliğe dair kederler gelirdi aklıma hiçliğe dair kederler gelirdi aklıma
aklıma gelen başıma gelirdi
sen giderdin
sen gidince ben de giderdim
biterdimben bütün başka kadınlarda seninle sevişmiştim
seviştiğim bütün kadınlarda seni sevmiştim.

Gün ortalarında ateş böcekleri kadar yalnız ve sahipsizim
artık gitme
yokluğuna uzamasın ellerim.

Bir göçmen türküsü gibi sevdim seni
bir vatan nasıl özlenirse öyle özledim
çingene kızların ceyizleri kadar rengarenk
bıçkın delikanlıların yürekleri kadar yalansız
ve anamın ak sütü gibi helaldim sana
şimdi terkedilecekse bir sehir
senin gibi terkedilmeli
bir yaranın kabugunu kanatır gibi
bir martı havalanır mı dudaklarımın arasından
maviye keser mi hüznüm
bırak bu dalgalar kırılsın dilimde
kan tadında bir bakış olsun yüzüm.

Rezil rusva oldum şiirlerime uykusuzluktan
beynim kalbime yaylım ateşler açıyor şimdi
öyle yoksun öyle yoksun ki
içimde bir vatansız gibi dolaşıyorsun
şakaklarıma dayadığım bir revolverin
son kurşunu gibi saklıyorum seni
ben burada dudaklarımı ısırıyorum
sen orada kanıyorsun
sen kanadıkça bana benziyorsun
ben kimselere anlatamadıkça ellerini
sen bile ben olduğunu bilmiyorsun.

Bir hiçliğe demir atmıştık seninle
ışıklarımız sönüktü pusulamız bozuk
bir kere bir olalım demiştim eşittir birdi
kendine bölünemeyen tek sayıydı o unutmuştuk
beyoğlunun arka sokaklarındaydık
belki de beyoğlu bizim arka sokaklarımızdaydı bilinmez
nefeslerimizde nasıl bir anason kokusu
ve gülücüklerimizin arkasında nihavent makamında kanayan
nasıl fitil işlemez bir şiş yarasıydı hüzün
yağmur arabesk bir şeydi bu saatlerde içimize işliyordu
sen siyanür buharı gibi dolaşıyordun içimde
yasaklanmış afişler gibiydi yüzün
yüzünde bir serçe kendine uyandı bir tek ben gördüm
bu yüzden benim bile umurumda değildi artık
bir mayıs bin dokuz yüz yetmiş yedide
bu sokaklarda kaç kez öldüğüm.

Ben sana bir uzun yol şöförü gibi geldim
gözlerimden şerit şerit akıyor hala serseriliğim
üç kağıtçılara uykumu kaptırdım yankesicilere şarkılarımı
şarkılarım ah çocukluğumun allı güllü şarkıları
güldüm mü bu yüzden bir çocuk gibi gülerim
ve kimseler görmez benim dışıma ağladığımı
(artık suskunluğu kendinden menkul bir aşkız
aşkın hiçliğe vardığı noktadayız)
ben senden bir uzun yol şöförü gibi gidiyorum
cantamı topladım artık arkama bile bakmıyorum
hangi kapı daha yakındır bana bilinmez
hangi deniz daha uzak
kalsam
gözlerin beni sırtımdan vuracak.

Yağmur yağıyordu
bütün aşk siirleri böyle başlar biliyorum
ama yalanım yok yağmur yağıyordu
bir tek ben ıslanıyordum
(bir ateşi beraber koruduk rüzgardan
avuçlarımızda bir yerlerlerdeydi aşk
bir sigara içimlik zaman kadar yakın
aramızdaki masa kadar uzak)
dokuz kalibrelik iki mermi çekirdeği gibi
ceplerimi ısıtıyorsun şimdi
yastığımın altında ruhsatsız bir silahsın sen
bütün aramalardan saklıyorum seni.

Kalabalık bir sokağında yürüyorduk zamanın
omuzlarımız çarpıştı bakıştık
ben gözlerindeki yalazı çaldım kimse görmeden
sonra arkama bile bakmadan kaçtım senin arka sokaklarında arıyorlar beni
kalbim sabıkalı
adım komiserlerin uyurken bile aklında
sen gözlerindeki yalazı çaldırmış bir mağdursun artık
ihbar ediyorsun beni karakollara iki şişe şaraba satacağım seni
biri rüşvet olsun polis amcalara.

Ben orospu kasıklarda uyumuşum dokuz ay on gün
hangi genelevin hangi odasında hangi uykusuz şöför
çarpıştıysa anamın döl yolunda bilinmez
dna testlerinden dna testlerine koşmuş kadın
ille de bir babam olsun diye
her ne kadar kimyasal yapıları birbirine benzese de gözyaşlarımızın
benimkiler biraz daha piçtir sevgilim
gerisi inleyen nağmeler
gerisi uzun hikaye kafa kağıdımdaki baba adım beyoğludur
bana sorarsan tüm istanbul geçmiş kadının üstünden ya neyse
gözlerim üçüncü sınıf muhallebici dükkanlarının
sinekli vitrinlerinden yansıyorsa sevgilim
ceplerim gönlüm kadar zengin olmadı benim
gerisi zil zurna sosyalizm
gerisi uzun hikaye sana viski bardaklarının üzerindeki parmak izlerini anlatmış mıydım
ucuz viski bardaklarının üzerindeki parmak izlerini
anam konsomasyona giderdi üç kuruş beş paraya
assolistler gerdan kırar göbek oynatır
ben bally koklardım hayat bilgisi niyetine
sana bally kokusunu anlatmış mıydım sevgilim
gerçi gerisi halusinasyon
gerisi uzun hikaye bana bu çatal dil babalarımdan mı kalma
muhtemelen aşıktı onlar da yattıkları her orospuya
belki de bu yüzden bir denizim olmadı hiç
süslü püslü yelkenliler düşünemedim hiç
oysa ben ölmeyi böyle anlamıştım
oysa ben bu martıları senin için ağlamıştım
senin için hazırlamıştım döl yollarımda hayatı
mesela sular gibi çocuklar doğuralım diye
mesela suları maviye boyayalım diye
susalım diye be sevgilim anlarsın işte
en kurak yerlerimizde birbirimize susayalım diye
kendimi senin mecburi istikametlerinde mi yitirdim
işte gerçek bu sevgilim
gerisi uzun hikaye.

Gözlerindeki istanbulu gördün mü nina
ben gördüm
istanbul ya bu
sokar böyle her şarkıya burnunu
yürek desem artık modası geçmiş bir laf
kalp desem mayın tarlası
alkol acemisi bir yeni yetme gibi içimin
en olmadık yerlerine anason kusuyorum nina
bütün sözcükleri jiletliyorum bu akşam aç parantez
elma dersem cık armut dersem çıkma istanbul ya bu
hani o en orospu halini bilirsin ya istanbulun
hani arkadan vuracakmış gibi bakar ya adama
parantezi kapat nina
gözleri istanbulun en kalleş haliydi
benim ellerim kaburgalarımın arasında
ve iş işten çoktan geçmişti bu dilde bir şiir yazmamıştım hiç
ağzımda kükürt gibi çiğnememiştim sözcükleri
kıl kadar yalanım varsa namerdim nina
ne me quitte pas... ne me quitte pas.

Yarın çok geç olabilir sevgilim
mesela yarın ben ölebilirim
ağır ağır demir alır gibi limanından yaralı bir gemi
kıyısız bir denize açılabilirim
artık ne bir fırtına anlatabilir beni sana
ne de alelacele seviştiğimiz zamanların tehlikesi
yarın kendimi bir yaprak gibi dökebilirim sonbahara
yarın kendimi bu şiir gibi kanatabilirimyarın çok geç olabilir sevgilim
yarın çocuklarımız bile olamayabilir
gülüşlerini şimdiden sana benzettiğim
gülüşlerini şimdiden dudaklarına armağan ettiğim
denizlere gebe kalamayabilirim yarın çok geç olabilir sevgilim
bir kılıç kınından sıyrılıp boynumu vurabilir
bir kent bütün sokaklarımla beni alıp götürebilir
yarın çok geç olabilir sevgilim
bilirsin tahammüle kısıtlıdır serseriliğim
öyle deli sevişmeler adadım ki ben sana
yarın çok geç olabilir.

Sana bütün insanlığımla gelmiştim
kavgalarım yenilgilerim ve bütün varoluşlarımla
dilimde artık unutulmuş eski bir denizci lehçesi
yüzümde hep vedalaşır gibi bakan gözlerimle
yalansız riyasız ve dolambaçsızdım
sana bir dağ getirmiştim küçük bir dağ
henüz doruklarına çıkılmamış
sana bir ülke öyle bir ülke ki
sokaklarında çarpışıp
ölmeyi deneyeceğim şimdien terbiyesiz şiirlerle seviştim her gelişinde
her gidişinde intiharlar özledim
bekleyişlerinde eskiyen yüzüm
yağmurlar biriktirdi her mevsimden
uzun upuzun bir köprü oldum önünde
geç beni yürü beni bul beni diyeyenildim
dünyanın bu en aşifte yüzünü
asil bir duruş gibi yüzüme yakıştırmayı
yalanları yalanlarla dölleyip sahte cümleler kurmayı
ve plastik aşklar yaşamayı beceremedim
ucundan kenarından tutmaktansa
bir kez dokunup yanacağım seni
doğmamış bir çocuğu yetim bırakıp
ölmeyi deneyeceğim şimdi...

Şiir: Uğur Özakıncı

-Yusuf-, bir alıntı ekledi.
16 Mar 00:43 · Kitabı okuyor

...her dizesi bir şiir...
Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yasa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim
Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın başından başlayabilirim.

Erbain, İsmet ÖzelErbain, İsmet Özel
Kıvılcım Y., Yaz Geçer'i inceledi.
 04 Mar 16:59 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yaklaşık bir ay önce, bekleyişin en huzursuz zamanlarını yaşarken huzur bulabildiğim kitapların arasına kendimi atmak suretiyle girdiğim bir kitapçıda karşılaştım bu kitapla. Yine aynı huzursuz zamanları sayfalarıyla paylaştım. Huzuru çok yanlış bir kitapta aradığımı fark ettim ve uzun bir süre rafların arasındaki varlığını yadsıyarak arkama bile bakmadan yarım bırakıp terk ettim "Yaz Geçer"i, çıktım kitapçıdan.

On dakika sonra yaşayacağım kaderi, bir kitap, ellerimi alıp avuçlarımın içine bakarak mırıldanıyordu adeta. Duyguların en derin yerlerine dokunuyordu. Uzun bir süre yüzleşmek istemedim. Kendimi hazır hissedene kadar. Yaraya tuz basmak mıydı, acıyla yüzleşmek miydi bilmiyorum en sonunda aynı satırların üzerinden geçme cesaretini gösterebildim. Böylelikle plansız bir şekilde Murathan Mungan'ın okuduğum ikinci öykü kitabı arasına almış oldum şiir kitabını.

1986-1992 yılları arasında yazılmış on şiirden oluşan kitap, üç bölüm şeklinde, aşk ve ayrılık temasının en dokunaklı örneklerinden biri. Yalnız Bir Opera şiirinin bendeki yerini ayrı tutmak üzere, ikinci bölümde bazı istisnalar haricinde genel anlamda çok sevdim şiirlerini. Her dizesi, her kelimesi tekrardan okunma hissi uyandırıyor. Bu şekliyle de aşkın acı veren ama yine de vazgeçilmeyen halini andırıyor kelimelerinin sızısı.

Öykülerindeki başarısını bu alanda da gösterebilmiş olduğunu görmüş olmak son zamanlarda müptelası olduğum diline iyice bağladı beni. Her satırını ezbere bilebileceğim şekilde başucu kitaplarım arasına ekledim. Ve zihnime de şu etkileyici dizelerini:


"Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saat tiktakları
kaplar tekin olmayan göğümüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi

kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

göremeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar"


*Battı balık yan gider bonusu: https://youtu.be/kL2GwQHrVnc

Sevgi, Yatar Bursa Kalesinde'yi inceledi.
 03 Mar 13:31 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Nazım Hikmet namı diyar "Mavi Gözlü Dev"

"O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan bir ev."

Bu şiiri kitapta yer almasa da yazarı tanımlamada çokça kullanılan bir şiir. Aynı zamanda beyazperdeye ilham kaynağı olmuştur.

Edebî kişiliğinin yanında çapkınlığı ile bilinen Nazım, bu eserini sağlığında derlemiş fakat basımı ölümünden sonra gerçekleşmiştir. Eser şiirselleştirilmiş mektuplardan, hapisteki gözlemlerinden ve Piraye'nin mektuplarından oluşmaktadır. Nazim'ın hayatının, yaşama dair bakış acısının, kadınlara verilen haklara ve kadının sürekli ikinci plana atılmasına değinmiştir. Kadını unutmadı ve unutturmadı. Anadoluda gözlemlediği kadın profilini Nazım bu dizelerle anlatmıştır.

"....Korkunç ve mübarek elleri
Ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz,
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

ve sofradaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp, uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki,
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
Isiltısında yere saplı bıçakların
Oynak ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

kadınlar
bizim kadınlarımız..."

Kadınların toplumdaki yerini yaşantısını anlatırken "sanki hiç yaşamamış gibi ölen" dizesi, kadın açısından tüm zamanları tanımlıyor. Bunun gibi kadınlara yönelik bir çok şiirini görebiliriz.

Piraye Nazım'a yazdığı mektupların siirsellestirilmesini istememistir. Nazım bunun üzerine Ayşe'den hapisteki eşi Halil'e yazılan mektuplar şeklinde siirsellestirip yayınlamıştır. Hapiste yatan birine verdiği gücün yanında, edebî değerlerine dikkat çekmiştir. Mektuplarda Ayşe küçük kızı Leyla ile yaşadığı evi, komşularını, yanan evleri, gözemlerini anlatır. Yıllar içinde Ayşe'nin ruh hali değişir, hatıralar aklına gelir yaşlanıyor hissine kapılır. Ayse'nin mektubundan;

"Her kadın saçmadır sevdiği zaman
bırak da içimden seveyim seni
açığa vurmadan."

Diğer bir yönü Nazım bütün hayatını büyük bir coşku ve ciddiyetle yaşamış bir adamadır. Şiirleri ile ciddiyet ile yaşadığı hayatını ciddiyetle yazdığı şiirleriyle aktarmıştır dünyaya. Yaşama Dair'de de dediği gibi:

"Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi meselâ,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey
beklemeden
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,"

Bu ölümsüz şiiri Genco Erkal- Fazıl Say'dan dinlemek bambaşka bir tad.

https://youtu.be/SEbsNaWA7-I

Nazım insanlığa bakışı ve dünyanın neresinde olursa olsun, yaşanan zulüm, baskı, iktidar zorbalıkları ve katliamları kendi yaşamış gibi hissetmiş, karşı çıkmış ve bunu devrimci kişiliği ile kült bir ruha çevirip yansıtmıştır.

Sergilediği cesareti ile yasamak zorunda kaldığı hapislik hayatını, ömründen geçen her günün kendisine ve yakınlarına olan yansımalarını şiirinde konu edinmiş ve;

"Kardeşlerim, bu ne biçim iş,
şu dokuz yıldır eli elime değmeden,
ben burda ihtiyarladım,
o orda."

Hapiste geçirdiği günleri, yaşadığı haksızlığı "Ben içeri düştüğümden beri" diyerek akan giden zamanın değiştirdiği hayatları anlatmıştır. Yine Fazıl Say ve Genco Erkal yorumu ile bu eser ilgiyi daha fazla üzerine almıştır.

https://youtu.be/0Mq9Ri8CjMg

Işte böyle hayatını satırları ile bize yansıtan koca bir çınardır Nazım Hikmet. Onun şiirlerini, hayata bakışını burda bir incelemeye sığdırmak mümkün değil. Zira yazar "Zafer aşkın ve hayatındır" derken dolu dolu hayatını hissettirir.

"Yatar Bursa Kalesinde" yazarın hayatının harmanlandığı bir eser. Şiir severler için mutlaka okunması gereken bir yapıt. Mükemmel bir Türkçe, asil bir anlatimı ile Romantik Devrimci şairdir. Ayrıca Tahir ile Zühre, Hoş geldin, Yaşama Dair, Ölçü... gibi bir çok tanımış şiirleri bu eserdedir.

Nazım okuyan kötü olabilir mi hiç. Tanımadığı tüm insanlar için onlarla yaşıyorcasına acı çeken Nazım'ı okumak için kominist olmaya gerek yok insan olmak yeterli.

(Not: kadın hakları ile bildiğimiz Nazım, hayatında olan kadınları ki bu kadınlar eşleri bile olsa kendi aşkları için hiçe sayan biriydi. Aşk için egoist olduğu aşikardır. Tüm bunlara rağmen şiirlerinde aşkı hissetirmekten öteye geçtiği için ramantik şairdir.)

Keyifli okumalar!

Arzunalbant, Yaşıyoruz Sessizce'yi inceledi.
 26 Şub 03:35 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

“Yaşıyoruz Sessizce”

Şükrü Erbaş’ın her bir satırında ruhunun bir parçasını bıraktığı şiirlerinden önce bu kitabı nasıl aldığımdan bahsetmek isterim.

Cuma günü en yakın arkadaşımla okuldan kaçtım, nadide şehrimde bulunan tek sahaftan kitap almak için. Sahafcı amca tam da kapıyı kapatırken yetişitiğim sahaftan kitabımı alıp çıktım. Eve doğru giderken daha önce bir kitabımın arasında ayracını bulduğum fakat bulunduğu caddenin neresi olduğunu bilmediğim için gidemediğim kitapçıyı karşımda gördüm. Hemen içeri girdim. Ben kitapları incelerken bir adam ve bir kadın girdi içeri. Adam tam da kitapların pahalı olmasından hayıflanırken ben seçmiş olduğum 5 kitabın arasında fiyatı en uygun olanı seçmeye çalışıyordum.(ee öğrenci olunca aylık belli bir bütçenin üstüne çıkamıyorum malum). O sırada kitapçı amca belirli bir miktarın üstüne çıkınca indirim yaptıklarını söyledi. Ben de bir anda sohbetin ortasına balıklama atlayarak o belirli bir miktarın ne kadar olduğunu sordum. Kitapçı amca 100 tl olduğunu söyleyince bir anda “abi öğrenciyim ben sorsana ayda kaç kere 100 lira görüyorum” dedim. Benim bu cevabı vermemle birlikte ben, adam, kadın ve kitapçı amca arasında bir konuşma başladı. (üçümüz kitapçı amcaya karşıydık.) kitapçı amcanın ve adamın öğrencilik yılları, 80’ler’den başlayan konuşma kitapçı amcanın dükkanı 3 kere iflas edip tekrar kurmasına, hatta ben geldikten birkaç dakika sonra çıkan iki polisten birinin daha önce dükkanından kaç tane kitap götürdüğüne kadar geldi konu. Ve ne sonunda “öğrencileri desteklemeliyiz, bir de dersiniz gençler kitap okumuyor” ile son buldu muhabbetimiz. Biz yer yer hararetlenen bu konuşmaları yaparken “Yaşıyoruz Sessizce” bizi dinliyordu. Belki de amma lakırtı ettiniz diyordu, bilemiyorum. Ben tam kitapçı amcaya ne kadar ödeyeceğimi sorarken adam elimden kitabı aldı bunu da benimkilerle hesapla dedi. Ve dudaklarından hiç unutmayacağım o sihirli sözcükler döküldü “bu kitap benden sana hediye olsun” dedi. Ben o anda merdivenleri üçer beşer çıkmanın sevincini yaşadım içimde. Burada kutsal mekanım 1000k’da siz aziz okurların huzurunda sesleniyorum o adama “teşekkürler yüreği güzel insan”

Şimdi gelelim Şükrü Erbaş’a… Paramparya sayesinde “seni yalnızlığından tanıdım/Kirpikleri kırık çocuk” dizesi ile başlayan şiiri ile tanıştım Şükrü Erbaş ile. Sonra “ömür hanımla güz konuşmaları”na şahit oldum. Ve şimdi de bu kitapla bir ölümün hepimizin canından olduğunu öğrendim. Ve en çok en yakınımızın verdiğini canını… Soluğu canımızdan çekilenin canı çekilince nasıl da cansız kaldığımızı…

Aşk ve ölüm; hayatımıza giriyor yüzlerce şiirin içinden geçerek. Şükrü Erbaş bu iki kavramı yaşatıyor şiirlerinde. Bir de aşkın ve ölümün doğurup, emzirdiği, büyüttüğü yalnızlık dökülüyor kaleminden. Öylesine durgun ve öylesine dalgalı şiirleri.
Her dizesinde bir parça bıraktım ruhumdan tam da Şükrü abinikilerin yanına.

Şiirle ve kitapla kalın Sevgili dostlarım…Alın elinize bir şiir kiabını bir parçanızı bırakın, bir parçasını görün şairin. Yarım tümden değerlidir, eksilin şiirlerle ve tamamlanın aynı anda. kendimize iyi bakamadığımız bu çağda, izin verin şiirlerin size iyi baksın ve siz de iyi bakın onlara...şiirle kalın dostlarım.

~, Dokuza Kadar On'u inceledi.
07 Şub 19:59 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Şiir ayrı bi’ şeydir. Bilen bilir.. Hisler ve düşünceler cümlelerle ifade edilemezken bir şiir dizesi her şeyi anlatmaya yeter kimi zaman. Bazı şiirler vardır ki kalbe, ruha dokunur.
Özdemir Asaf ruhuma en yakın şairlerdendir. Öyle ki bazen tek bir tümcelik şiiri tüm hayatınızı altüst edebilir..

Parmenides
Parmenides doğa hakkında adlı didaktik şiir'inde 1)varlık-hiçlik, 2)hakikat-sanı 3)birlik-çokluk ayrımları dile getirir. Bu eser Batı tarihinin dikkate değer ilk metni sayılabilir. Şiir, Helios'un(Güneş'in kızlarının Parmenides'i adalet tanrıçası Dike'ye götürdüğü bir mistik yolculukla başlar ve bu yolculuğun sonunda Dikè Parmenides'e hakikat, fanilerin aldanışları ve Heraklitosun içinde bulunduğu gafletten bahseder Parmenides'in doğa hakkında didaktik şiiri'nden günümüze yaklaşık 150 civarı dize kalmıştır. Şiir, giriş, hakikatler ve doksa olmak üzere üç bölümden oluşmuştur Parmenides, giriş bölümünde Helios'un bakireler eşliğinde Dike'ye götürülüşünü ve adalet tanrıçası Dike'nin onu karşılamasını dizeleri dile getirir. Şiirin ilk dizesi muhteşem yolcuğun nasıl başladığını anlatır ilk dizleri şöyle başlar.
Atlar beni taşıyordu efsanevi yol boyunca eşlik ediyorlardı bana bakireler. Tüm bu çabalar Tanrıçaya ulaşmak içindi.
Tanrıça ise parmenides'e hem hakikatin sarsılmazlığını hemde fanilerin aldanışlarını öğretmek ister.
Dike parmenides'e düşünebilecek iki yol olduğunu söyler birincisi var olanın olduğu hakikat yolu diğeri ise var olanın olmadığı yani girilmez çıkılmaz yol olduğunu söylemiştir. Dike şiirin devamında Var olanın özelliklerinin siralamaya koyulur.
Varolanın tek, değişmez, mükemmel, bir küre yığını gibi tam ve eksiksiz olduğunu söyler daha sonra ise hakikat yolunun dışında fanilerin dolandıkları yoldan söz eder bu yolu ise iki başlılar diye adlandırır hiçbir şey bilmeyen fanilerin dönüp dolaştığı yoldur bu yol.
Ve şiirin son bölümünde ise parmenides sözünü ettiği küre şeklindeki mükemmel biricik tek bir varolanın sadece Tanrı olabileceğini bize gösterir. Ve bu şiir kitabı ise benim nasıl düşünmem gerektiğine bir yol gösterdi kitabın her sayfasında sanki bende atlarla birlikte o muhteşem yolculuktaydim çok az sayıda sayfaları olmasına rağmen sizi resmen büyülüyor ve biranda kendinizi o yolculuğun içinde buluyorsunuz ve şimdi gafletten kurtulmanın vakti.

Cemal Süreya
Edebiyat dünyasına damgasını vurmuş, ünlü, değerli şairimiz Cemal Süreya'yı 28. ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum. Nurlar içinde uyusun. Mekanı cennet olsun.
( https://melisababy.blogspot.com.tr )

Cemal Süreya, bir şairden öte aynı zamanda çok okuyan bir aydındır. Kendi yaşamını da ele alarak edebi anlamda sayısız sözcüğü kendi filtresinden geçirerek edebiyat dünyasının gündemini oluşturmuştur. Sadece şiirleri değildir elbette, düz yazıları ile de farkındalığını koymuştur. Şiirlerinde ise oldukça cesur satırları ile "erotizm kokusu"nu hissettiren bir ADAM diye ekleme yapmak istiyorum kendimce.

Cemal Süreya'yı uzun uzadıya anlatmak yerine yıllar önce TRT'de yapmış olduğu programdan bir kesit paylaşmak istedim sizlere. Şairimizin kendi anlatımlarıyla hayat hikayesini dinleyelim...
https://www.youtube.com/...37&v=N7vJXtsiLWw

Cemal Süreya’nın, aşka, sevgiye, cinselliğe dair en güzel cümleleri şiir olup akıyordu sevgiliye... Peki kime? Elbette bilindiği üzere en büyük aşkı ve "SAHİP OLUNAMAZ KADIN" (ne muhteşem bir tanım ama!) olarak tanımladığı değerli öykü yazarımız Tomris Uyar’a. “SOLUĞUNDAN ÖPMEK” diyor dizelerinde şairimiz. Nefesini nefesine eşlik edecek kadar tutkuyla sevebilmek, soluğu soluğuna karışacak kadar arzulu olmak ve belki de "öpmek" eyleminin bu kadar özel ve içsel bir başka anlatımı da olabilir miydi bilemiyorum ama her bir dizesi beni benden alıyor...

Aşk kadınına, aşkına ithafen yazdığı “Sayım" şiiri öylesine derin ve etkileciymiş ki Sezen Aksu bile bestesini yapabilmek için 25 yıl düşündüğünü söylemiş, daha ne olsun ki!

Ay ışığında oturuyorduk
Bileğinden öptüm seni
Sonra ayakta öptüm
Dudağından öptüm seni

Kapı aralığında öptüm
Soluğundan öptüm seni
Bahçede çocuklar vardı
Çocuğundan öptüm seni

Evime götürdüm, yatağımda
Kasığından öptüm seni
Başka evlerde karşılaştık
İliğinden öptüm seni

En sonunda caddelere çıkardım
Kaynağından öptüm seni...

https://www.youtube.com/watch?v=OKUqHD_uHaA
Yorum: Hakan Gerçek

https://www.youtube.com/watch?v=E0c1faR72pw
Söz: Cemal Süreya
Beste: Sezen Aksu
Düzenleme: Mithat Can Özer

Rabia, Huzur'u inceledi.
24 Ara 2017 · Kitabı okudu · 15 günde · Beğendi · Puan vermedi

"Ben kimim ki bir Ahmet Hamdi Tanpınar romanı için bir şeyler yazıyorum" düşüncesi içindeyim o yüzden incelememe çok çekimser olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Bence haddim değil bu kitap için bir şeyler yazabilmek çünkü sırf en başındaki Mehmet Kaplan yazısından başlayarak adeta kitabın altında ezildim, kendimi kaybettim. Yine de burada düşüncelerimi bırakmak istiyorum çünkü hem üzerine birileri ile konuşmak istiyorum hem de -ömrüm yeterse eğer- yıllar sonra -muhakkak- tekrar okuduğumda bugünden o güne bendeki etkilerinde neler değişmiş gözlemlemek istiyorum.

Huzur benim için edebiyata olan aşkımı, hayranlığımı ve en önemlisi saygımı kat kat arttıran bir kitap oldu. Bu okuduğum bir romansa diğerleri ne diye sordum kendime okurken. Musiki ile, şiir ile, İstanbul ile işlenmiş Mümtaz ve Nuran'ın aşkı; İhsan ve Suat'ın tartışmaları, münakaşaları, hayat üzerine yargıları; Mümtaz'ın içinde boğulmaya yol açacak iç hesaplaşmaları... Her şey öylesine ince ince işlenmiş ki hakikaten ben okurken yoruldum, bunaldım bazen ama Ahmet Hamdi nasıl bir ustaysa bütün bunları ilmek ilmek dokurken yorulmamış. Yaklaşık 70 yıl önceki tespitleri günümüze bile nasıl böylesine oturuyor, hakikaten aklıma sığmadı. Evet muhtemelen kitapta anlamadığım bir sürü kısım oldu, hatta bazı bölümleri geçmek istedim bir an önce sıkılıp da... Ama inanın ki onlar için bile olumsuz hiçbir şey diyemiyorum, tamamen kendi noksanlığıma bağlıyorum, inşallah bir sonraki okumamda onlar da yerine oturur. (Kendi gelişmemi görmek için de güzel olacak :)

Daha şimdiden özlüyorum Nuran ve Mümtaz'ın hayallerine ortak olmayı, İstanbul'a kendimi bırakmayı, İhsan'ın sohbetini dinlemeyi, Suat'la beynimin içinde münakaşa etmeyi... En önemlisi de Mümtaz ve diğerleri gibi huzuru aramayı... Bilmiyorum belki de bu yüzden bu kitabı çok sevmişimdir, henüz çok genç yaşıma rağmen huzursuzluk belasından bir türlü kurtulamadığım için. Roman denip geçilecek bir kitapla kendime neler kattım halbuki; toplumumu sorguladım, insanlığı sorguladım, aşkın niteliği ve niceliği üzerine çıkmazlara girdim, hatta ki İhsan Mümtaz'a "Halbuki sen tek bir insanın etrafında dünyayı toplamağa çalıştın." (sf 357) eleştirisini yaparken, "haklısın abi" diyip ben kafamı salladım. Keşke Nuran ve Mümtaz için "yaz" hiç bitmeseydi...

İncelememi kitapta geçen, Şeyh Gâlib'in bir dizesi ile bitiriyorum; sırf bu dizenin çarpıcı etkisi bile Huzur'a hayran kalmaya yeter:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

( Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen.
Bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın sen.)