• Yaşama ile yasama arasında bir nokta farkı vardır. Kanunların gölgesinin üzerine düştüğü insanlar, bir arada yaşama hastalığına tutulduğundan beri yasama denen mevzunun da peyda olması şiiri doğurdu. Çünkü bana göre tüm şiirler bir itirazdan doğar!

    Aziz Mahmut Öncel’in 2016 Ocak ayında çıkardığı ilk şiir kitabı Pasaportsuz Türk, adından ve dahi kapak resminden başlayarak bir itirazın simgesi niteliğinde okurunun masasına ilişti. Şık, hiddetli, itirazcı lakin incitmeyen bir öfkenin kitabıdır Pasaportsuz Türk.

    Kitabı ilk elime aldığımda hissettiğim şey, inandığım bir doğrunun sonucunun beni yanıltmaması sevinci idi. Şiirlerini çoğunlukla Aşkar dergisi üzerinden yayımlayan şairi, dergiden sonra iki kapak arasında görmek bir okur olarak sevincimdi. Kitabın üzerinden iki yıl kadar geçti ve şiirler hâlâ ilk günkü kadar diri tutuyor okurunu.

    Pasaportsuz Türk ilk yüz görümlüğünü “Ağır Ceza Şiiri” ile istiyor okurundan. Şiir beş bölümden oluşuyor ve Öncel beş bölüme bir dünya sığdırıyor. Şiirde masumiyet karinesi almak isteyen biri gibi kadınlara şöyle sesleniyor: “Şu Kadınların damalarından kabaran nifaktan/ Nasiplenmedi gözlerim ellerim/ Ne isyan eden kadınlar oldu yanımda/ Ne reklamlara alet olmuş kızlar öptüm/Yalnız öptüğüm bir yüzüktü yüzük parmağımda/Sevdiğiyle sevdiğim yazılmıştı üstüne [syf-10].

    Şiirde yenidünya düzenine uyan kadınların modern koşturmacaları olan çalışma hayatlarına ve dahi yorgunlukları arasında vakit ayırmakta zorlandıkları çocuklarına, birkaç mısra ile selam ediyor yine: “Ah çocuğunu her gün terk eden akşam geri dönen kadınlar/Suçunuzun altı aydan iki yıla kadar cezası var”[syf-11]. Lakin burada ben de şaire biraz itiraz etmek istiyorum. İki binler şiirinin modern bir hastalığı belki bu, kadınlardan dizeler, hikâyeler yahut romanlar üzerinden çokça şikâyet ediliyor olması. Hiçbir annenin gönüllü bir mevzuyla çocuğunu bırakacağını düşünmüyorum yahut ben hâlâ masum düşünüyorum bu konuda. Yenidünya düzeni kadını ve hatta erkeği çocuğuna ayıracağı vakitten maalesef men etmiş durumda, bunun çaresi öze dönmek farkındayım lakin çok geç gibi geliyor bana. Şiirin genel havasına baktığımızda adalete olan inancın da fazla üst seviyede olmadığını görüyoruz, buna delil olarak şu mısralar gösterilebilir: “Hâkimler savcılarla birlikte yalancısıdır üst katın/ ve tekrar ettirir bize durmadan: İstisnalar kaideyi bozmaz” [syf-12]

    Adaletten ve yaşamaktan yana tüm yasama kanallarıyla, fazlası ile kirli olduğumuz bu dünyaya “Şiddetli Günler” isimli şiirde şöyle bir not düşmüşüm: Kalbim patlayacak, çatlayacak dörtnala koştuğu bu dünyada, bizi temiz bir ölüm paklayacak inşallah!

    Şairin, şiirin ve okurun çokça yorulduğu yerler var, bu gidiş nereye diye soruyoruz çoğumuz, lakin bence şiir de şair de gittiği yeri çok iyi biliyor ancak güzergâh dünya haritasıyla uymuyor. Geldiğimiz yere gidince muhtemelen gitmek istediği yeri bulacak şiir ve dahi şair ve bendeniz okur!

    “Nar” şiirine baktığımızda şairinin geleneğe dair izler taşıdığını, inancını ve milli benliğini algılamakta gecikmiyoruz. “Sükûtu Kutsamak”ta şairin sloganik tavrıyla muhatap oluyoruz. Bu birçok şairin içine düştüğü bir durum. Şiir bir bayrak gibi kimi yerlerde göndere çekilip rüzgârla dalgalanmak istiyor ve bu dalga görevini mısralarda bu tarz söylemler yerine getiriyor.

    Öncel, kendisiyle yapılan bir söyleşide kitaba daha evvel yayımladığı şiirlerinden seçerek oluşturduğunu söylüyor. Bu da titiz bir şair tavrıdır. Çünkü yayımladığı her kelimeyi kutsal bilip, sayfasına iki dize koyup şiir kitabı çıkarttığını, şiir yazdığını ve şair olduğunu iddia edenlerin ülkesinde, yükselen bir ivme ile şiir kaleme almak kolay bir mesele değil. Hele ki bunu edebiyatın mutfağa yakın olmakla yapılacağına inanan bir güruhun içinde taşra sayılan bir yerde yapmak iki katı zor bir mesele. Ama Pasaportsuz Türk’e baktığımızda ya da Mustafa Çiftçi öykülerini okuduğumuzda mutfak edebiyatı söylemlerinin yersiz olduğunu görüyoruz. Zihni tarım toplumunda kalan edebiyatçılar artık sanayi toplumunu da aştığımızı ve bilişim toplumunda post modern hayatlar sürdüğümüzü kabul gibi bir gerçekle karşı karşıyalar. Bir arada olmak ve birlik olmak elbet önemli lakin bunu Servet-i Fünuncular gibi Babıâli’ye, post modernler gibi mutfağa bağlamaya hacet yok! İyi eser her devirde kendi dağını aşar, mekâna ait olmasına gerek yoktur.

    Şiirin Derdi Şairin Meselesi

    Pasaportsuz Türk, meselesi olan bir kitap. Şairinin bana göre yazarken yorulduğu şiirler barındırıyor içinde. Özellikle kitaba ismini veren şiire bakacak olursak, İsmet Özel’e ve Karakoç’a selamı dikkat çekiyor şairin. “Bu yaşta seyri süluka gebe dilinin altındaki bakla/ Şeyhim sen onu kitaplar okuyan bir kurtla aşkın şehvetinde s/akla” [syf-23]dizesi ise, okuyanını mest ediyor!

    Şairin üslubu çağdaşlarının kapalı ve imge soslu anlatımına nazaran daha açık, bir dizesine hava almak için kalbinizi koyabilirsiniz mesela, başka bir dizesinde bir kekliği avlamadan gözlerinde durabilirsiniz. Yani demem o ki Öncel açık bir tavırla şiirinden yana davasını savunmaktan çekinmiyor. Anlaşılır olmak onu korkutan bir mesele değil. Kapalı ve fazla imgesel bir üslubun götürüsü şairlerinin eleştiriyi hiçbir şekilde üstlenmemesi olarak karşımızda bugün. Ne söyleseniz “siz orayı yanlış anlamışsınız” kıvamında bir zırh giyiyorlar üzerlerine, kapalı anlatımların çoğunda şairin eleştiriden gizlenmek namına üzerine bir yorgan çekmek istediği görüşünde olsam da istisnalar elbet var ve Öncel’in dediği gibi kaideyi bozmuyorlar.

    Kitabın geneline yayılan tasavvufi bir hava da göze çarpıyor, milli tavrı ise zaten şairin derin meselesi lakin bu öyle dozunda kullanılan bir şey ki zehirlemeden şifa veriyor okuruna. Şefkatli bir el şairin meselesinden doğan öfkeli hali ehlileştiriyor sanki. Başta da söylediğim gibi şairin incitmeyen öfkesi şiirinin en albenili tarafı bence.

    Pasaportsuz Türk okurunu ilk şiirlerinde epeyce taşlı, ayaklarını acıtan bir tarlada yürüttükten sonra, sonlara doğru eteklerine pıtraklar batırıyor sadece. Bu duruma şairin öfkesinin sakinlemesi ya da okurun öfkeye alışması da diyebiliriz belki.

    Öncel’in şiiri yer yer nesire yaklaşan mısralar barındırsa da şiir formunu çoğunlukla muhafaza ediyor, derdini anlatıyor, yer yer güçten düşse de tekrar toparlıyor kendini. Taşradan selam ederken, birbirini alkışlamaktan elleri patlayan mutfak tayfasının her sayıda yayımladığı kokuşmuş şiirlere burnumu kapatarak diyorum ki, edebiyat Anadolu’dan yükselen bir ses olarak ukbaya mührünü vuracak ve bunu Aziz Mahmut Öncel gibi şöhret zehrini içmeyenler yapacak.

    Son söz olarak şairin “sakıncalı bir kız çocuğu mutlu olabilir mi?” [syf-27]sorusuna cevap versin okur, yasalar yaşama hakkı verdiğinden beri bir nokta farkıyla tüm sakıncalılar olarak mutsuzuz Sayın Öncel!

    Âh ettik, ses geldi mi?

    Pasaportsuz Türk

    Aziz Mahmut Öncel

    Ebabil Yayınları

    80 syf
  • Bir şiir Kitabı incelemesi elbet zordur zira şiir herşeyden daha kişiseldir...ilk gördüğümde çok yüz vermediğim daha sonra ısrarla karşıma çıkan "Gidiyorum Bu" kitabını neticede açtık baktık ve şaşırdık..Birazda pişman olduk neden daha evvel bakmadık diye..Zira Muhsin Ünlü'nün her dizesi tabiri caizse ateş etmekte. Modern şiir usulleriyle yazdığı her mısra; kelime oyunlarıyla, kaçamak kafiyelerle zeki anlam içerikleriyle dolu ve bizim ile çok iç içe..En güzelide tüm bu süsüne püsüne rağmen oldukça açık ve akıcı. Dahasıda gelmeli..
  • Hani sayfalarda gezinirken işte bu benim, beni anlatıyor, bana yazılmış der altını çizersiniz ya satırların. Bu kitapta böyle alıntı çizmek imkansız. Şiirin her dizesi o kadar diğeriyle bağlantılı ki birini koparsam şiirin kalan kısmı üzerime yıkılacaktı sanki. O derece bütünlük oluşturan bu şiirler okuyanı delice bir sevdanın pençesine düşmüş gibi hissettiriyor. Aşka davet ediyor adı üstünde.
  • Gönlümün kırsalında, Şiirlerden bir örgüt kurup, adını da sen koydum.
    Her dizesi sana bilendiğim bir kamp yeriyken;
    Virgüller,
    Susturucusu takılmış mavzer gibi sessizce akıyordu satırlar arası çatışmalarda

    Erdal Karadağ ~ Bölücü Şiir
  • Şiir okumayı sevmeyen birisi bile kendinden bir parça bulur illaki bu kitapta.
    Şiirlerin her dizesi insanı bir düşünceden diğerine savuruyor.
    Şiir güzeldir her mısrasında alıp götürür seni ama zordur da anlatması şiiri
    Özdemir Asaf, gerek yaşantısından esintilerle gerek samimi ve kendine has üslubuyla kelimelere hayat vermiş.
  • 1970’lerin karanlık yapısı olağanüstü çatışmalarla, darbe dönemini hazırlayan sağ-sol kavgalarıyla geçti, herkes kendi kavgasını veriyordu. Gençlik sağ-sol çatışmalarının içinde boğulsa da hepsi düşünen toplumun bireylerini yansıtıyordu. Her ne kadar dönemin hükümeti bunu farklı onaylasa da gençlik bir şeylerin kavgasını veriyordu. Bu çatışmacı siyasi ortam; edebiyatın güçlü isimlerini ortaya çıkardı. 1958 plaka doğumlu “ Erhan Bozkurt “ bir nevi Ahmet İzzet’in oğlu, babasının ön adını alan şair Ahmet Erhan bu isimlerden biriydi. Kuşak itibariyle arkadaş çevresi tarafından benimsenen bir isimdi. Kuşağının ağırlığını fazlasıyla taşıyordu. Ahmet Erhan, daha 70’lerin gençlik fırtasında, ve sonrasında 20’li yaşların ertesine taşıdığı kitabı “ Alacakaranlıktaki Ülke “ bir nevi Ahmet Erhan’ın ülke için karanlık bir kuşağı temsil edecekti.

    Hüzün, Ahmet Erhan için her zaman en büyük temsilciydi, bunu anlayanlar çoğunlukta olmasa bir köşede yerini beklemişti. “ Alacakaranlıkta Ülke “ kitabında Adnan Özer “ hiçliğin çekimi: Ahmet Erhan’ın yalnızlığı “ demişti. Bununla kalmayıp dönemin karanlığı hakkında diğer bir önsöz olan “ Ölüm Nedeni Bilinmiyor “ bölümünde “ Kitabın yayımlanma tarihi, Eylül Balyozunun ülke omurgasına inme tarihinden hemen sonraya rastlıyordu ( Mart 1981) ki artık devrimciler darağaçlarında sıranın kendilerine beklemişlerdi bile “ diyor Adnan Satıcı 1994 ‘te yazdığı eleştiri köşesinde. Belirtmek çok mu gerekli bilmiyorum Ahmet Erhan bu kitabıyla 1981, Behçet Necatigil Şiir ödülünü de almıştır ( ödüllerin kendisi için önemli olacağını sanmıyorum-kişisel olarak)

    Her Ahmet Erhan dizesi gibi kitabının isminin bile “ Alacakaranlıktaki Ülke “ olması bile bir nevi içeriğinin ne kadar buhran olduğunu gösteriyordu. “ Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede, suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağında elimde henüz açmamış bir gül var “ ülkenin karanlığını gerçekçi sözlerle anlatıyordu. Silahların patladığı zamanların başka türlü olanağı da yoktu, Ahmet erhan sonra devam ediyor “ çocuklar ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını. “ bir yan da silah sesleri ve korkular, diğer yanda çocukların oyuncak dünyaları. Tarifi zor bir dünyaya gerçekçilik parolasıyla yaklaşıyor Ahmet Erhan. “yitirecekleri ne kaldı şimdi onların, doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri “ diyor. Sözler etkisini arttırdıkça, o alacakaranlığa yaklaşmak daha da müsait oluyor.

    “ Tedirginlik ve acı
    Böyle yaşar halkım. Evlerde, sokaklarda yarınlardadırlar
    Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun”

    sözleriyle nokta atış dizelerle ülkenin bulunduğu o karanlığı balıkların ağa takılmasına benzetmesinin açıklaması da yok benim neznimde. Her söz gerçekliğin haritasını suratımıza vuruyor adeta, gerçekliğin haritası sözünü yazdıran da Ahmet Erhan’ın kendisi oluyor. Çağına, arkadaşlarına, kuşağına öyle sesleniyor ki, okurken dönemin o siyasi havasını yaşayan insanlar bunu en derinlerde hissetmişlerdir. Şiirin her bölümünde ülkedeki buhran yükseliyor. Bir kısımda silah sesleri, bir kısımda polisler, elinde şişesiyle geçen sarhoş. Her birinin farklı bir hikayesi aynı noktada birleşiyor. Sözler birbirinden ayrılmıyor, temas eden noktada hep karanlık hayatlar var. “ gece oluyor bakıyorsun kimseler yok sokaklarda, karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi “ sözü kadar can yakıcı şeyleri anlatıyor bize.

    Hiçbirimize yabancı değil dönemin getirdiği buhran, ama yaşayanların gözünde daha derin olduğu daha malumdur. 23 yaşında’ki Ahmet Erhan’da o çatışmaların ortasında ölümü öyle gerçekçi anlatıyor ki daha gerçek ne olabilir diyoruz başka. “ sana nasıl anlatayım, her gün ölüme gider gibi ayrılıyorum evden “ derken gerçekliğin son noktası belki de bu cümle oluyor. Her noktada bir ölüm kokusu var. Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaşlı anaların feryatları bir yanda, bir yanda herkesin birbirine sorduğu soru “ bugün kim ölecek.

    “ bana bir çelenk yap kardeş
    Üstüne de bir şey yazma
    Ölüler okumayı bilmez ki “

    23 yaşında Ahmet Erhan’ın yazdıkları kuşağının bütün hissiyatını bu sözlerle anlatıyor, ölümün kokusu da korkusu da bu cümleler de yer alıyor. Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke aslında şiir vari değil, bir hikaye anlatır gibi ilerliyor, hikayesini de kendi üzerinden yaşantılardan sunuyor bize. Sonra soruyor; “ Ölen kim, öldüren nereye kaçtı “ ölüm ile yoksulluk bir aradadır, çatıların evlerinden yağmurlar dökülüyor, bir yandan da sokakta öldürülen insanların kanları o yağmurun akıntısıyla gidiyordur.

    “ sevişilmez böyle bir gecede, uyuyamaz da insan “ diye bazı anları da böyle anlatıyor ahmet erhan. Hüzün, buhran kuşağı acılar içindeyken hangisi olabilirdi?

    Alacakaranlıkta Alke, isminden bahsedileceği gibi karanlık ve buhran bir dönemde hem yoksulluk hem de yoksunluk temalarıyla devam eder. 1978 yılının çatışmalarının bitmediği ortamda “ Bugün de Ölmedim “ bölümünde Ahmet Erhan “ Ülkemde Bir Gece “ şiirinde “ hayat hiç bu kadar güzel olmadı, ölüm böylesine gerekli “ sözleriyle sertlikte okuyucuya derin bir söz söylemeyi ihmal etmez. Bu aynı zamanda bir tezatlık barındırır, silah sesleri patlarken sokaklarda hayatın güzelliğinden dem vurup ölümün gerekliliğinden bahsetmek bir nevi tezatlık da sayılabilir.

    1978 yılı devam etmektedir, gençliğin fırtınası durmadan eser. “ Bugün de Ölmedim Anne “ şiiriyle nasıl şansa yaşadığından bahsedip durur, bunun devamını da “ bugün oturdum ölümü düşündüm “ şiiriyle devam ettirir. 20 yaşında bir genç olan Ahmet Erhan’ın gençliği bu çatışmalarla birlikte şiirlerine yansır. Bir yanda yaşayan dostları, bir yanda darağacında olacak ya da olması beklenen arkadaşları. Köşede de “ bugün oturdum ölümü düşündüm, yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken “ diyen Ahmet Erhan. Daha sonra ağıtlar yakılır, türküler söylenir, analar evlerde evlatlarına ağlar. “ Ağıt “ şiirinde Ahmet Erhan bu durumu “çiçekçi bana bir gül ver, sevgilime değil bir ölü için “ dizeleriyle anlatır arkadaşlarına yaktığı ağıtı.

    Ahmet Erhan’ın dostları bir bir eksilirken yapabileceği tek şey karanlık bir akşamda şiir yazmak oluyor. Herkesin sırları var olduğuna inanıyor, ama dostlarını yitirirken eksik bir şeylerce yaşayıp gidiyor insanlar. “ Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri “ , Ahmet Erhan’ın Albert Camus alıntısıyla başlar, “ güneşin kendisi götürdü beni karanlığa, öylesine yoğundu ki aydınlığı, evreni bütün biçimleriyle pıhtılaştırıyor, bir karanlık parıltıya boğuyordu “ sözleriyle daha da anlam buluyor. Başlangıç şiirine “ aklımda kayalar kopuyor, duvarlar yıkılıyor “ sözüyle giriş yapıyor Ahmet Erhan, şiirin isminden uçurumlara doğru sürüklendiğimize de işaret ediyor. “ Kendi sularınca boğulan bir denizim ben, kendi taşlarınca zaptedilen bir kale “

    Yıl 1980’dir, siyasi ortam yine çalkantılıdır. Sokaklarda silah sesleri eksilmiyordur, bu silah sesleri arasında Ahmet Erhan, şiirini yazmaya devam eder. “ Ölüm tutar köşe başlarını “ diye sözünü söyler, sonraları da “ paltomun bir cebine ölümü, bir cebine hayatı koydum “ hayat ve ölüm karmaşası arasında kayıp giden yaşamları işaret eder Ahmet Erhan. Bu kadar genç ölürken, şiirinde ölüm olmasın da ne olsun? Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri’nde de “ kan mı tutuyorum avuçlarımda “ diye de yeniler bu durumu. Her yazdığı şiirden bir yakma isteği oluşur Ahmet Erhan’ın içinde, arkadaşlarından kopukken, birer birer yitirilmişken ne, neyi nasıl getirebilir kendisine? Bu da “ Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık ( Başkalarının değil, kendi ölümümü “ dizesiyle anlam bulmaya devam eder. Ve yaşamla birlikte ölümleri görenler Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaralı bir cırcır böceğinden ibarettir.

    “Milatta Önceki Şiirler “ gece yarıları söylenen ninni şiirindeki “ artık her şey bitti, geceleri sokağa çıkma “ dizesiyle bitişleri, kopuşları,korku ve umutsuzluk arasında geçip gidiyor. “ her şey bir acının bilincine varmakla başladı “ ile de devam ediyor milattan önceki şiirler. Yarınlar, doğmayacak güneşten söz edenler ve umutsuzluk silsilesinde ilerliyor. Akdeniz’e dönüşü de zor olur Ahmet Erhan’ın. Kelimeleriyle bunu özetler; “ Akdeniz’de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte, bütün insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. Dokunduğum şu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri taşıyan bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. Doğayı yitirdik belki ama bir Akdeniz çocuğu her şey akar diye sesleniyor hala “ dizeleriyle seslenir. Akdeniz arasındaki sıkışmaların resmidir bu sözcükler, bir bilinç alanıdır ki her şeye gebe olunması doğal karşılanmalıdır. Akdeniz’de hüzünle çarpışır Ahmet Erhan, bunu da dizelerine “ insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini “ diye özetler. Kendine bir dönüş karışıklığı içinde ilerler bu şiir, kendine dönmüş müdür bilinmez ama kendinle çarpıştığı bariz ortadadır.

    Yıl 1980’dir, bu şiir burada bitmiştir.

    Sonuç olarak; toparladığımızda Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülkesi; kaybolan kayıp kuşakların, ölümlerin, yitirilen canların umutsuzluğu üzerine ilerleyen bir kara harita gibidir. Gri bulutların üstünüze çöktüğü kasvet ortamını da Ahmet Erhan şiir biterken şöyle özetlemiştir;

    “ Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum
    Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi. “ ( 1980, Ahmet Erhan )