• İşte yine o vitrinin önündeyim.
    Lacivert bir kutunun içine özenle
    yerleştirilmiş altın sarısı kaleme
    bakıyorum. Yine. Muhabbetle. Birkaç
    ay önce, kütüphane çıkışında,
    buradan geçerken gördüm onu.
    İmrendim. “Benim olsa” dedim.
    Girdim sordum fiyatını. Yoo. Onun
    için cazip, benim için yüksek bir
    ücreti var. Biraz sabır. Biraz iktisat.
    Bir kalem için değer mi?
    E değer.
    Ben kaleme dalmış bunları
    düşünürken bir amca yanaştı
    yanıma. Tanıdım onu. Üç hafta kadar
    önce bana “Gel de Çık İşin İçinden”ihediye etmişti.
    - İçimden geldi delikanlı. Ne olur
    kabul et. Bahtiyar olurum.
    Dualarımda yâd ederim.
    Demişti. Utana sıkıla “peki”
    demiştim.
    - Hayırdır, pek sevdin galiba
    kalemi.
    Dedi.
    - Evet, dedim, pek latif bir
    duruşu var.
    - Bence bakmaktan vazgeçip onu
    edinmelisin, dedi.
    - Beni aşıyor, dedim.
    - Ne kadarmış? diye sordu
    usulca.
    - 5 Tanpınar istiyorlar, dedim.
    - Ooo, aslında makul bu kalem
    için, dedi. İzin ver sana hediye
    edeyim. Ehline gitsin bari şuncağız.
    - İstirham ederim, ben birikimimi
    yaptım. Şu an 4 Tanpınar’ım var.
    Birkaç güne kadar bir tane daha
    edineceğim ve nasipse bu kalemi
    alacağım, dedim.- Peki delikanlı, dedi, bu kalemle
    yazdığın yazıları muhabbetle
    bekliyor olacağım.
    Uzaklaştı. Bir fısıltı gibi...
    * * *
    Birkaç gün sonra yanımda 5
    Tanpınar ile girdim vitrinin
    ardındaki loş dükkâna. Selamı
    kelama kattım, meramımı döktüm.
    - Nasibin gürmüş babam, dedi,
    kalemci. Bugün indirime girdi. Artık
    o 4 Tanpınar.
    Sevindim. Tanpınar’ımın biri
    elimde kalacaktı.
    “Hemen ödemek istiyorum.” dedim.
    - Hay hay Paşam, dedi. Ve
    seslendi arkaya: “Şu pehlivanın
    ödemesini alıver Nevzat”
    Geçtik yan odaya. Nevzat Abi
    bana Tanpınarların hepsi hakkında
    sorular sordu. Gerçekten
    okuduğuma ikna olunca kitapları
    aldı ve kalemimi verdi.
    Şükür.
    ***Elimdeki Tanpınar’ın birazı ile
    kahve içmek istedim. Şazeli Babaya
    gitmeye karar verdim. Şazeli Baba
    buraların en meşhur, en zarif
    kahvecisidir. Diğer kahveciler 5
    dakika okumaya bir kahve verirken
    Şazeli Baba 10 dakika okumaya bir
    kahve verir. Ama el hak, kahvesi de
    kahvedir hani.
    Şazeli Baba beni görünce sevindi.
    - Hah, elinde Tanpınar’la giren
    oldu bir tane. 4 dakika oku, kahven
    hazır mirim, dedi.
    Oturdum. Okudum epeyce.
    Kahvem geldi. Fazladan birkaç
    dakika daha okudum. Kahvemi
    içtim, biraz daha okudum.
    Sonra kalktım oradan. Dedemi
    göresim vardı. Ne zaman burnuma
    kitapla kahvenin kokusu aynı anda
    değse dedem gelir aklıma.
    * * *
    Dedem zengindir. Kütüphanesi
    doludur. İmam Gazali
    Hazretleri’nden Muhyiddin-i Arabi’ye pek çok yazarı ve hatta
    Tefsir-i Kebir’den Tarih-i Taberi’ye
    kadar nice güzel eseri barındırır.
    Hatta geçenlerde bir adam geldi.
    Bir ev mi alacakmış ne alacakmış.
    Sahibi ille de 15 cilt Esbab-ı Nüzul ve
    Mehmed Zihni’nin Nimet-i
    İslam’ının Osmanlıca olanını
    istermiş.
    - Efendim, dedi adam, bende
    Esbab-ı Nüzul’ün 13 cildi var.
    Duydum ki sizde diğer ciltler de
    varmış. Bana bir takım Tarih-i
    Cevdet karşılığında verseniz de şu
    evi alıversem.
    Dedem sessizce dinledi adamı.
    - Kıymetli hocam, dedi, ben bu
    Esbab-ı Nüzul’ü zor tamamladım.
    Sizi kırmak istemem lakin beni
    görünüz. Başka bir dileğiniz varsa
    telafi etmeye çalışayım.
    Üzülerek ayrıldı adam. Dedem,
    özür kabilinden, bir defter hediye etti
    muhtereme.
    * * *Dedeme geldiğimde onu
    Envaru’l-Aşıkin okurken buldum.
    Bana baktı. Tebessüm etti. Dedeme
    heyecanla yeni kalemimi gösterdim.
    - Zevkli adamsın, dedi. Madem
    böyle bir kalem edindin. Ben de sana
    bu kalem hakkı için bir Kısas-ı
    Enbiya hediye edeyim.
    Dünyalar benim oldu. İçimde
    yeniden kanatlandı Hezarfen.
    - Hakkını vereceksin, dedi
    dedem.
    - Söz, dedim.
    Diğer odaya geçtik. Televizyon
    açıktı. Başkâtip açıklama yapıyordu.
    Bu yıl ihracat hedefimiz bir milyar
    kitapmış. Kişi başına düşen milli
    kitabı 300’e çıkarmayı
    hedefliyorlarmış. Merkez
    kütüphanemizdeki kitap adedi 11
    milyonmuş. Bunun 7 milyonu aktif
    olarak okunmaktaymış. Bu oranı
    daha da artırmaya çalışıyorlarmış. Ve
    saire...
    Ardından başka bir haber çıktı: Ömer Seyfettin hikâyelerini,
    sadeleştirme bahanesiyle, tahrif
    ederken suçüstü yakalanan üç kişi
    tutuklanmış. 46 yıl hapisleri
    isteniyormuş.
    Sonra bir başka haber:
    Dolandırıcılar bir profesörü “Kitap
    çaldığınız tespit edildi. Bu yüzden
    hapse gireceksiniz. Elinizdeki Ahmet
    Mithat ve Uzunçarşılı külliyatını şu
    adrese yollamanız gerekiyor. Ki sizi
    kurtaralım.” diye kandırmışlar.
    Profesör, “Hain adamlar, her şeyimi
    aldılar.” diye ağlanıyordu.
    Ve bir başka haber: Uzak bir
    diyarda bugüne kadar hiç kitap
    okumamış olan bir kabile tespit
    edilmiş.
    Doğu’da bir düğünde rekor
    kırılmış ve geline tam üç tane el
    yazması eser hediye etmişler.
    Dünya Klasikleri Partisi ile Milli
    Kitaplar Partisi, Cengiz Aytmatov
    konusunda yine anlaşamamış.
    Ve bir özel haber: Eline geçen kitabı hiç araştırıp soruşturmadan
    sırf vakit geçsin diye okuyan, iyi
    kitabı kötü kitaptan ayırt edemediği
    için bilinçsizce okuma yapan kişileri
    uyarıyordu bir uzman. “Fazla
    Kitaplardan Nasıl Kurtulabiliriz?”
    başlıklı bu haber de ilgimi çekti hani.
    Ortada ne idüğü belirsiz kitaplar kol
    geziyordu. Uzman: “Kişinin ömr-ü
    Nuh(a.s) gibi sermayesi olsa
    durmadan okusun, ne diyebiliriz.
    Ama ömür kısa, zaman dar. Seçip
    okumak gerek.” diyordu. Çalakalem
    kitap yazan kalpazanların da
    cezalandırılması gerektiğini
    söylüyordu sonra.
    Ardından reklamlar çıktı.
    Harfoğlu’nun yaptığı yeni
    konutlar yalnızca 9000 ciltmiş. Ayda
    700 kitap taksitle ödenebiliyormuş.
    Okuma gözlüklerinde indirim
    varmış. Su geçirmeyen kitap, göz
    dolduruyormuş.
    Kapattım televizyonu. Dedemle
    beraber kendi iklimimize döndük.Çay koy da içelim, dedi dedem.
    Bu haberler hep aynı. Geçen gün de
    bir milletvekiline ayda kaç kitap
    verildiğinden bahsediyordu. Millet
    kitapsızlıktan kırılıyor. Bunlar
    kitabın içinde yüzüyor. Hayır,
    millete anlatsalar neyse.
    Anlatmıyorlar da. Hayatında hiç
    Muhibbî okumamış bir sürü insan
    var. Bazıları Yahya Kemal de
    okuyamıyor. Yazık değil mi bu
    millete!
    Haklıydı dedem. Sükût ettim.
    İkrar ettim. Çayı demledim. Karşılıklı
    çaylandık. Sonra müsaade istedim:
    - Can dedem dua buyur gideyim.
    Üniversite sınavına hazırlanacağım.
    Biraz çalışayım, dedim.
    Gözleri parladı mübareğin:
    - Sahaflık gelecek mi? dedi.
    - İnşallah dedem. Bütün hayalim
    o, dedim. İçim dua dua büyüdü.
    - Hadi bakalım. Allah gönlünün
    muradını hayra tebdil etsin, dedi.Eve geldim.
    Sınavda bu yıl Nabi’den soru
    geleceği söyleniyordu. Biraz Nabi
    okudum. Nefi’ye baktım biraz. Sonra
    Yedikıta okudum biraz.
    Tacü’t-Tevarih’e göz gezdirdim.
    Sonra dayanamadım Peyami Safa’yı
    araladım.
    Saatler geçmiş.
    Annem sofraya çağırdı. Yemeği
    yedik. Duadan sonra babam oturdu
    köşesine. Önce takvim yaprağını
    okudu.
    Ardından Cenkname’yi açtı.
    Kuzinede kestane...
    Kitapya’da bir akşam daha oldu.
    Yine şükür.
  • Çok birşey istememiştim zaten, bir yer yatağım, bir seccadem, bir de kitaplığım var. Mutluluğu az'da bulmak ne kadar güzel Allah'ım..🌼
  • Deylemîlerden Adudu’d-devle’den akh daha pek, kavrayışı tez, feraseti daha yeğin birisi yok idi. Bayındırlık ve imar işlerinden haz duyan âlicenap ve meselelere her yönüyle vâkıfİdi. Günlerden bir gün bir casus ona şöyle bir haber ulaştırdı: “Emir buyurduğunuz meselenin halli için yolladığmız şu bendeniz, şehir kapısından iki yüz adım kadar yol almıştım ki yol kenarında beti benzi atmış, surat ve boynu yara bere içinde bir delikanlı gördüm. Beni görünce selam verdi. Selamım aldıktan sonra ona orada ne diye dineldiğini sordum.”Delikanlı; “Adaletle hükmeden padişah ve kadısı olan bir şehre gitmek için yoldaş aramaktayım.” dedi.Ben:“Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu, Adudu’d-dev- le’den daha adil ve âlâsını, şehrimizin kadısından daha âlimini nereden bulacaksın?” dedim.Delikanlı:“Eğer padişah adil ve meselelere vâkıf olaydı, atadığı kadı da doğru dürüst olurdu; kadının nizamsızlığından hükümdarın pek ihmalkâr olduğunu anladım.”Ona:“Padişahın ne ihmalini ve kadının ne nizamsızlığını gördün ki.?” dedim.Delikanlı:“Hikâyesi uzundur, lâkin yol aldıkça kısahr.” dedi.Ben:“Hay hay, bana her şeyi anlatabilirsin.” dedim.Delikanh:“Hadi öyleyse, kıssayla yolu kısaltalım.” dedi.Yolda ilerledikçe hikâyesini anlatmaya koyuldu: “Bil ki ben falanca tüccarın oğluyum. Babamın konağı bu şehirde falan civardadır. Babamın nasıl bir adam olduğunu ve dahi malik olduğu mal ve mülkün ne idüğünü şehirde bilmeyen yoktur. Babam cihandan göçünce ben de birkaç yıl kendimi gönül eğlencelerine, iyş ü işrete, şaraba verdim. Nihayet hayattan ümit kesesiye çetin bir hastalığa müptela oldum. Tanrı azze ve celleye eğer bu hastalıktan kurtulursam hacca gideceğimi ve Allah rızası için gaza eyleyeceğimnpzrettim. Ardından Tanrı azze ve celle şifa verdi; sağlık ve Selametime kavuştum.Takat bulunca evvela hacca gitmeye ardından gazaya katılmaya niyet ettim. Bütün cariye ve gulamlarımı azat eyleyip birbirlerine nişanlayarak altın ve gümüş ve tarladan tifyim var ise onlara bağışladım. Kalan mal ve mülkümü de pili bin dinar bedelle elden çıkardım. Sonra kendi kendime ^oyle bir düşündüm: “Çıkacağım şu iki sefer tehlikelerle dolu olduğu için şunca altım da beraberimde götürmek akıl kârı değildir.” Ben de otuz bin dinarı yanımda götürüp yirmi binini bırakmaya karar verdim. İki bakır ibrik, her birisine onar bin dinar koyarak içimden: “Şimdi bunları kime teslim etsem...” diye düşündüm. Âlim, hâkim ve bizzat padişahın Müslümanların canına, malına asla hıyanet etmeyeceği için kendisine emanet ettiği birisi olduğundan dolayı şehir ahalisi içinden altınları sadece kadıya teslim etme fikri içime yattı. Bu niyetimi kendisine açtığımda kabul etti ve gayetle sevindim. Sabaha karşı uyanıp altın dolu iki ibriği tutup hanesine götürerek, mütevekkil, emanet ettim. Yola düşerek haccımı eda ettikten sonra Mekke ve Medine’den gazilere katılmak için Deryâ-yı Rûm’a gittim. Birkaç yıl cihat ettikten sonra bir gazada kafirlerce kıstırılıp surat ve muhtelif azalanmdan yaralanarak, dört yıl Rumîlerin elinde esir kaldım, zincire vurulup zindanlarında yattım. Bir gün Rum kayseri hasta düşünce bütün savaş esirleri ve mahpuslar azat edildiler. Böylelikle ben de hürriyetime kavuştum. Yol masraflarımı karşılayacak miktar para kazandım. İhtiyacımı karşılayacak yirmi bin dinarı bir zaman kadıya emanet ettiğim için rahat idim.İşte bu ümit ile harap ve bitap bir şekilde tam on yıl sonra kalkıp Bağdat’ın yolunu tuttum. Bağdat’a varır varmaz soluğu kadının yanında aldım. Yanma vardığımda perişan halimden ötürü beni görmezden gelerek bana hiç teveccüh etmedi. Bir iki defa yanına vardım ettim derken iki gün buşekilde geçti ama hiçbir şekilde bana teveccüh etmiyordu. Üçüncü gün huzuruna vardığımda, ortalık sessizleşince ona: “Ey Müslümanların kadısı, ben falanca kişi, falanca tacirin evladıyım, hacca gittim ve cihada katıldım. Nice mihnetler çektim. Yanımda götürdüğüm elimde avcumda her ne var ise hepsini yitirdim ve gördüğün gibi bu sersefil hallere düştüm. Zırnık altına hükmüm geçmez. Yanına emaneten bıraktığım o iki ibrik altına şu anda ihtiyacım vardır.” dedim.Kadıdan hiç ses seda çıkmadı, bahse konu olan şeye hiç kulak asmayarak kalktı hücresine gitti. Kalbim kırık oradan çıktım. Takatim kesilmiş, halim perişan olduğundan ötürü evime gidecek mecalim yok idi. Geceleyin mescidde uyuyor, gündüzün bir köşede kıvrılıyordum. Meseleyi on kere kadıya açtığım halde hiçbir sonuç çıkmadı. Bir gün yanına vararak ağır konuşunca bana: “Git be adam, sevda başına vurmuş ve malihülyadan dimağın kurumuş abuk sabuk konuşmaktasın. Ne seni tanırım ne de neden bahsettiğin hakkmda en küçük bir fikrim vat Sözünü ettiğin o delikanh da böyle pejmürde değil; eli yüzü düzgün, gayetle şık ve yakışıklı biriydi.” dedi. Ben; “Kadı Efendi, ben tam da o kişiyim. Ama feleğin sillesini yediğimden ve yokluktan bu haldeyim.” dedim.Kadı:“Kalk şuradan be adam ve daha fazla da başımızı ağrıtma bizim!” dedi.Ben:“Kadı hazretleri, yapmayın etmeyin, Allah’tan korkunuz yok mu, kabir azabından, hesap korkusundan pervanız yok mu?” dedim.Kadı:“Kalk git şuradan, canımı da sıkma.” dedi.Ben:“Altınlarımdan beş binini al senin olsun, bakiyesini de tarafıma verin, çünkü elim darda.” dedim. İş o raddeye vardı ki kadıya;Ey kadı, o iki bakraçtan biri, kendi rızamla, senin olsun, diğerini de bana ver ki mesele kapansın.” dedim.Kadı:“Delilik iyice başına vurmuş senin, böyle yapmaya devam edersen aklını kaçırmış biri olduğuna hükmeder ve seni ömrühayatın boyunca kurtulamayacağın zincirlere vurarak tımarhaneye kapatmalarını emrederim.” dedi. Bu sözler üzerine gözüm korktu. Kadının altınlarımın üstüne yatmayı kafasına koyduğunu anladım. Ferman onun fermanıydı, her ne buyursa icra edilirdi. Ben de huzurundan usulca ayrılarak kendi kendime: “Kadı da şeriata muğayir davranıyorsa şimdi hakkımı almak için hangi kapıyı çalayım?” dedim. Ne kadar kafa yordumsa da bir hal çaresi bulamadım. Kendi kendime: “Eğer padişah Adudu’d-devle adil bir hükümdar olaydı benim bu yirmi bin dinarımı gasp eden kadının avuçlarında olmazdı.” dedim.“İster istemez kendi mal ve mülkümden umudumu keserek işte böyle bu şehri terk etmekteyim.”Adudu’d-devle’nin casusu bu sözleri işitince adamın haline acıdı ve ona şöyle dedi: “Aziz dostum, ümit ümitsizliğin akabinde gelir. Neylerse güzel eyleyen mevlaya tevekkül eyle, çektiğin meşakkatleri es geçmez. Şu köyde misafirperver, eli açık bir dostum var. Ben onu ziyarete gidiyorum. Seninle karşılaştığıma oldukça sevindim. Kerem et bu gece bu dostumun yanında kalalım. Yarın ola hayır ola.” Ardından onu dostunun evine götürdü. Evde hazu: olanla onlar da karınlarını doyurduktan sonra casus, bir odaya çekilerek adamın başına gelenleri başından sonuna bir kâğıda döktü. Ertesi gün padişah Adudu’d-devle’nin sarayına götürmesi için kâğıdı bir köylüye vererek ona: “Saraya vardığmda falanca hadimle görüş ve bu yazıyı ona takdim ederek bunu falancanın gönderdiğini, derhal Adudu’d-devle’ye kâğıdın iletilmesi gerektiğini söyle.” dedi. Köylü saraya vararak yazıyı hadime takdim ettikten sonra, hadim yazıyı Adudu’d-devle’ye ulaştırAdudu’d-devle yazıyı okuyunca kan beynine sıçradı. Derhal bir ulak yollayarak, “Falan kişiyi derhal huzurda hazır eyle!” dedi. Ulak, casusa gelerek emri bildirdi, casus da delikanlıya: “Kalk şehre gidelim zira Adudu’d-devle ulak göndererek seni emrediyor.” dedi.Adam; “Hayırdır inşallah!” dedi.Casus: “Galiba bana yolda anlattığın şeylerden kendisi haberdar olmuş, Allah’ın izniyle muradına ereceksin.” dedi.Ardından ikisi de kalkıp padişahın huzuruna geldiler. Haksızlığa uğrayan adam Adudu’d-devle’nin huzuruna vararak tazimde bulundu. Adudu’d-devle delikanlıya hürmetle davranıp haline vâkıf olmak için odayı boşaltarak konuyla ilgili etraflı sorular sordu. Delikanh da hikâyesini baştan sona beyan etti. Adudu’d-devle olanları işitince yüreği burkuldu. Adama şöyle dedi; “Bundan böyle için rahat olsun, mesele artık bize intikal etmiştir. Allahü Teâlâ bu saltanat ve devleti haksızlığa maruz kalanların ve düşkünlerin derdine derman, Müslümanların malına göz kulak olalım diye bize ihsan buyurmuştur. O kadıyı oraya atayıp kendisine Müslümanların canını ve malım emanet eden biziz. Müslümanlar arasında hakkaniyetle hüküm versin de adaleti sağlasın ve kimseye ne gönlü kaysın ne de kimseden pervası olsun ve de rüşvete tevessül etmesin diye ona beytülmâlden emeğinin hakkını verip maaş bağladık. Gel gör ki daru’l mülkümde bunlar meydana geliyor. Önceleri mahrumiyet içinde yaşayan bir kişiyi arazi sahibi olmasını, aile ocağı kurup mülk ve servet yığmasını sağlayan bu vazifeyi ona Müslümanlara böyle hainlik yapsın diye mi verdik Sen gönlünü ferah tut, Allah’ın izniyle hakkın olan şeye seni kavuşturacağım. Şimdi gidip hâzineden nafakam alıvererek buradan İsfahan’a doğru yola çık. Seni çağırmcaya kadar orada falanca kimsenin yanında kal.”Ardından adama hâzineden 200 dinar altın ve beş kat elbise vererek aynı gece onu İsfahan’a yolcu ettilenAdudu’d-devle, kadıya neylesem de gasp ettiği malı elin- çekip çıkarsam diye gece gündüz kafa yoruyordu. Kendi kendine şöyle düşünüyordu: “Kadıyı derdest edip işkence- k-r yapsam hiçbir şekilde cürmünü itiraf edip eylediğini ikrar etmez. Kendisine toz kondurmadığı gibi o Müslümanm malı da arada zayi olur. Diğer yandan halk da Adudu’d-dev- Ic’nin kadıya zulmü reva gördüğü dedikodusunu yapar.”İşte bu mütalalarla iki ay geçti. O adamı bir daha görmeyen kadı da şöyle düşünüyordu: “Yirmi bin dinarı götürdüm. Adamın o perişan haline bakılırsa şimdiye kadar çoktan ölmüştür.”Hadiseden bir süre geçtikten sonra sıcak bir öğle vakti Adudu’d-devle bir elçisini yollayarak kadıyı huzura getirmesini emretti. Kadı geldiğinde onunla baş başa görüşerek şöyle dedi: “Kadı hazretleri seni ne sebepten çağırdığımı biliyor musun?” Kadı: “Hünkârımız bilirler efendim.” dedi. Adudu’d-devle; “Bu mesele yüzünden başıma ağrılar girmiş, uyku gözlerime haram olmuştur. Mevzuyu enikonu mütalaa ettim. Feleğin meşrebi dönektir; saltanat da baki ve bel bağlanası değil. Ben, Allah’ın kulları, mütavazı çoluk çocuğum ve kendi adıma nice sıkıntılara göğüs gerdim. Ecel çataı; düşman baş gösterip de Allah etmesin bu saltanat hükmümden çıkar da Tanrı azze ve celle mülkü başkasına ihsan ederse çoluk çocuğumun yoksul ve esir düşeceği geldi aklıma. Memleket sathında itimada senden daha layık, daha mütedeyyin, emanete senden daha sadık Müslüman bir kimseyi ne gördüm ne biliyorum. Zira sen âlim, basiretli, takva ehli, Allah’tan korkan ve dürüst bir kimsesin. Sana 2 milyon dinar nakit, mücevherat ve inciler emanet edeceğim. Bunu bir sen, bir ben ve bir Tanrı azze ve celleden gayrı kimse bilmesin. Yarın bir gün başıma bir şey gelirse çoluk çocuğum darda kalıp ele güne muhtaç olmasmlar. Sen şehrin kadısı olduğundan ötürü ihtiyaç duydukları kadar aralarmda pay eder; kızlarımı da iffetlerine leke gelmesin diye everirsin. Saray ve hasodanda sağlam alt geçidi olan bir sığmak inşa edesin. Zindandan çağırttığım katli vacip olmuş 20 katilin sırtına malı yükleyip senin sarayına getirerek sığınağa bırakıp geri dönsünler; ardından kimsenin ruhu duymasın diye bu canilerin boyunlarını vurmalarını emretmem içün inşayı bitirdiğinde beni haberdar kılasm.” Kadı: “Başım üstüne efendim, elimden gelen azami gayreti sarf ederim.” dedi.Daha sonra Adudu’d-devle, bir hadimi çağırarak “Koş, hazîneden 200 mağribî altın dinarı bir surreye koy ve derhal getir!” dedi. Hadim bir koşu giderek altını getirdi. Adudu’d- devle surreyi kadının önüne koydu ve: “Şunu al ve hemen o sığınağı yapmaya koyul; bu yetmezse başka da yollarım.” dedi.Kadı: “Padişahım, müsaade buyrun da bu hizmeti biz görelim.” dedi.Adudu’d-devle; “Masrafları kendi cebinden karşılaman gerekmiyoı; sen sadece tez elden bu işi halletmeye bak.” dedi.Kadı, “Baş üstüne efendim.” diyerek o 200 mağribî altın dinarı yenine yerleştirek oradan ayrıldı. Sevinçten çocuklar gibi şen bir halde, “Ömrümün bu son faslında bahtım açıldı; talih yüzüme güldü. Olur da Adudu’l’un başına bir hal gelirse bütün bu mal, mücevherat bana ve çoluk çocuğuma kalıp hanem altınla dolup taşacak.” Ardından sığınağın yapımına koyulup bir ay gibi kısa bir sürede hemencek müstahkem bir sığınak inşa ettikten sonra Adudu’d-devle’nin sarayına bir gece yarısı vardı. Adudu’d-devle onu huzuruna kabul ederek: “Bu saatte hayırdır.^” dedi. Kadı ona, “Sığınağın inşasını bitirdiğimden sultanı haberdar kılmak istedim.” dedi. Adudu’d-devle: “Ellerine sağlık kadı efendi, iyi etmişsin, dört elle işe sarıldın ve yüreğimize su serptin. Sana sözünü ettiğim miktarı tamamlamak için 500.000 dinar daha gerekmektedir. Libasından ûduna, anberinden kâfuruna ne varsa hepsini nakite çeviriyorum. Bir iki güne sabret hazır olur, yarın gece de sığınağı bir görmek için gelirim. Şöyle birbakıp hemen döneceğim için de herhangi bir zahmete girme- yt'sin.” diyerek kadıya gitmesi için müsade buyurdu. Ardından da derhal İsfahan’a bir elçi göndererek davacı adamın sıiratle gelmesini emretti. Ertesi gün kadının sarayına giderek sığınağı incelediğinde pek beğendi. Kadıya: “Falanca salı günü yanıma var da hazırlanan şeyleri bir gör.” diyerek kadının hanesinden ayrıldı. Ardmdan hazinedara 140 ibrik dolusu sultanî altın hazırlamasını, yanına da birkaç inciden süra- hi; yakut la’l ve mücevherat ile dolu altın bir şişe koymasını finretti. Hazinedar emredilenleri hazırlayınca, kararlaştırılan salı günü çattı.Adudu’d-devle kadıyı çağırıp elinden tutarak birlikte hâzineye indiler. Kadı altınlarla dolu ibriklerle birlikte onca mücevheri bir arada görünce donakaldı. Ardından Adudu’d- devle kadıya: “Haberin olsun, bu hafta içinde bir gece yarısı müteyakkız ol ki sana bunları yollayacağım.” diyerek kadıyı evine uğurladı. Kadının sevinçten içi içine sığmıyor idi. Derken o iki ibriğin asıl sahibi adam çıkagelince Adudu’d- devle ona dedi ki: “Ayaklarına sağlık, isabet oldu, şimdi senden kadıya gidip ona; ‘İtibarını zedelememek için bir müddet sabrettim, canıma artık tak etti ve bütün şehir ahalisi babamın sahip olduğu servetten haberdardır. O iki ibrik altınımı bana geri verirsen ne âlâ; yok eğer vermeye yanaşmazsan çıngar koparıp Adudu’d-devle’nin huzuruna varu: senden şikâyetler eyler de seni rezil rüsva ederim; cümle âleme ibret olursun.’ dedikten sonra bak bakayım ne karşılık verecek. Şayet altınını iade ederse akınlarla yamma gel, yok vermez ise olayın nasıl cereyan ettiğini bana haber ver.”Davacı adam vakit geçirmeden kadının yanına varıp yanı başına oturarak kararlaştırıldığı gibi kadıya meseleyi açtı. Kadı şöyle düşündü; “Eğer bu herif Adud’a varıp hakkımda bir yaygara koparırsa Adud’un içine benle ilgili bir kurt düşer ve o malları da haneme göndermekten cayar. İyisi mi herifin malmı vereyim. Nereden baksan 150 ibrik iki ibriktenevlâdır.” Ardından kadı adama: “Az sabret, zaten seni kendim çağırmayı düşünüyordum.” dedi. Biraz sonra adam yerinden doğruldu; bir odaya girip adamı yanına çağırarak: “Sen benim can dostumsan; seni bir evladım gibi görüyorum, ne yaptıysam sırf iyiliğin için yaptım. Tekrar görüştüren Allah’a hamdolsun. Altınların olduğu gibi duruyor.” diyerek iki ibriği adama getirdi ve;“İşte bunlar senin emanetlerin değil mi?”Davacı delikanlı:“Evet, ta kendileri.” dedi.Kadı: “Al canının istediği yere götür.” dedi.Delikanlı, iki hamalı kadının sarayına getirerek o iki ibriği sırtlarına vurup Adudu’d-devle’nin sarayına götürdü.Delikanlı saraya vardığında, tüm devlet erkânının huzura gelmesi için Adud destur buyurmuştu. Delikanlı huzura vararak kulluklarını sunup altın dolu ibrikleri Adud’un huzuruna bıraktı. Adud’un yüzüne bir tebessüm yayıldı ve: “Hele şükür ki muradına erdin. Böylece kadının da hilekârlığı ortaya çıktı. Bizim hangi yolları izleyerek, nasıl hesap kitap ederek bu altınlarını ortaya çıkarıp onlara kavuşmanı sağladığımızla ilgili pek az şey biliyorsun.” dedi. Orada hazır bulunan ekâbir cereyan eden hadiseden haberdar olmak isteyince Adudu’d-devle adamcağızın başına gelenleri, kendisinin yaptıklarını onlara beyan etti. Meclistekiler bu sözleri hayretlerle dinledi. Adudu’d-devle ardından baş hacibi çağırıp, “Sarığını alarak başı üryan bir halde huzuruma getir.” diye emretti.*Kadı emredildiği gibi başı üryan bir halde Adudu’d-dev' le’nin huzuruna çıkarılınca, gözleri orada bulunan delikanlıya ilişti; iki ibrik de Adud’un yanında, hemen oracıkta duruyordu. Kadı, “Eyvah, mahvoldum!” dedi. Zira Adud’un söyledikleri ve eylediklerinin hep şu iki ibrik altından ötürüolduğunu anlamıştı. Adud kadıya: “Sen yaşını başını almış bir ayağı çukurda âlim ve hekim biri olup böyle namussuzluklara tevessül ederek emanete hıyanet eyliyor isen diğerlerinden ne beklenir? Şu halde varını yoğunu Müslümanların mallarından ve ondan bundan aldığın rüşvetlerden temin ettiğin aşikâr olmuştur. Bu dünyada hak ettiğin cezaya kati surette seni çarptıracağım; diğer cihanda da Tanrı azze ve celle layık olduğun şekilde sana muamele edecektir.” Devlet büyükleri; “îhtiyar ve âlim bir zat olduğundan ötürü canını bize bağışlayınız efendim, ferman sizin fermanınızdır.” diye araya girince Adud kadının cümle malına mülküne el koyup büyüklerin yüzü suyu hürmetine canını bağışladı; bir daha da onu kadı olarak atamadı. İki ibrik altını da o delikanlıya takdim etti. Böylece hesabını kitabını iyi yaparak ve güzel si-, yaset takip ederek o Müslüman hakkına kavuşmuş oldu.
  • Allah'ın Sevmediği Amel

    ZULÜM

    Zalim:Haksızlık ve zulüm eden, kötü kıyıcı, merhametsiz, gaddar kimse demektir.

    Zulüm:Haksızlık, eziyet, işkence, baskı, adaletsizlik demektir.

    Zulüm: bir şeyi kendine ait olmayan yere koymak, sınırı aşmak doğru davranmamak, günah işlemektir.

    Mazlum:Zulüm görmüş, zulme, haksızlığa uğramış kimse demektir.

    Bazen arabalarda, eşyalarda “zalim” yazıldığını, yazdırıldığını görüyoruz ki, bu son derece yanlıştır. Zalim, Allah'ın lânetlediği, zulmeden kimse demektir. Düşünülürse bu, kabullenilebilecek bir isim olamaz.

    Zalime, zulme özenilmez. Çünkü zulmün ömrü kısadır. Cenab-ı Allah zalime mehil verir, amam zalimin yaptığını yanına bırakmaz. Şair:

    Allah tokatının sedâsı yoktur

    Vurduğu zaman devâsı yoktur

    diyerek Allah'ın zalime, vakti saati gelince, devası olmayan tokat atacağını ifade etmiştir.

    Allah'ın zalime cezası, yıldırım gibi iniverir. Çünkü mazlumun âhı, insanların kulağına gelmese de Allah’a yükselmesinde bir perde yoktur.

    A) Zalim, lânetli kimsedir:

    Kura’n’da: “Allah'ın lâneti, zalimlerin üzerine olsun“ buyrularak zalime lânet okunmuştur. (A’raf:44)

    Yavuz Sultan Selim, kendisinden borç alınan Yahudi’nin ölümü üzerine, o paranın hazineye aktarılması teklifinde bulunan defterdara: “Ölene rahmet, malına bereket, çocuklarına âfiyet, gambaza da lânet” diyerek karşı çıkmıştır.

    Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurur:

    “Altı kişiye ben lânet ettim ve duası kabul edilen her peygamber de lânet etmiştir”

    1- Allah'ın kitabını tahrif edene,

    2- Allah'ın kaderini yalanlayana,

    3- Allah'ın haram kıldığını helâl sayana,

    4- Allah'ın zelil kıldığını aziz, aziz kıldığını, zelil kılana,

    5- Sünnetimi terk edene,

    6- Gücü ile halka musallat olana (Büyük Hadis Külliyatı:4/277)

    B) Zulmün sonu hüsrandır:

    Geçmişte öyle olaylar olmuştur ki, her birinde günümüze uzanan mesajlar vardır. Kur'an'da bildirildiğine göre, zalimin sonu helâk olmaktır. Bu konuda birkaç ayet meali nakledelim.

    1- “Resulüm! Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak Allah onları cezalandırmayı, korkudan dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim:42)

    2- “Yusuf (AS), kapıyı kapatıp, hükümdarın hanımı çağırdığı zaman, Yusuf (AS), asla deyip Allah'a sığındı. Gerçek şu ki: Zalimler iflah olmaz” dedi. (Yusuf:23)

    3- “De ki: Söyler misiniz; Size Allah'ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helâk olur?” (En’am:47)

    4- “Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez.” (Bakara:258)

    - Bir zamanlar Tavas’ta bir çoban oduna giden bir kadının kirletip öldürür, gömer, üzerinde ateş yakar. 10 yıl sonra başka birini öldürürler, katil bulunamaz. Çoban tutuklanır, hapse atılır. Bir çobanda ziyarete gider. Geçmiş olsun der. Dama yemin billah göz yaşları ile ben yapmadım der. Ziyarete gelen der ki:

    - Bende inanıyorum bunu sen yapmadın. Ama sen hani bir ateş yaktıydın ya işe seni kayan o ateş demiş

    Eninde sonunda çıkar, ayağı dolaşır.

    * * *

    Adam karısını zulümle öldürürken, kadın yalvarır… Bak şu rüzgarın sürüklediği otlar söyler der. Adama acımadan öldürür ve tekrar evlenir. Onunla otururken rüzgârlı bir havada onunla otururken otlara bakıp gülmüş kadın:

    - Ne var ne oldu derken adam anlatır:

    Bir zaman gelir ki araları açılır. Kadında şikayet eder. Adam da tutuklanır.

    Yani otlar söylemiştir…

    “Alma mazlumun âhını çıkar aheste aheste” Demişler.

    5- “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, orada hiçbir insan kalmazdı. Onları takdir edilen bir müddete kadar erteliyor. Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” (Nahl:6)

    Geçmişteki zalimlerin nasıl helâk olduğunu Kur’an şöyle anlatıyor:

    1- “Onların her birin günahı sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar göndermedik. Kimini korkunç bir ses yakaladı. Kimini yerin dibine geçirdik. Kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyor; asıl onlar kendilerine zulmediyorlardı.” (Ankebut:40)

    2- “İşte haksızlık yüzünden çökmüş evleri, anlayan bir topluluk için elbette bunda bir ibret vardır” (Neml:52)

    3- “Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı ve orada diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç oturmadılar. Biliniz ki, Semud kavmi Allah'ın rahmetinden uzak kılındı.” (Hud:67-68)

    Zalimlerin kıyamet günündeki halleri de şöyle anlatılır:

    1- “Kıyamet günü, yüzünü azabın şiddetinden korumaya çalışan kimse, kendini ondan emin kılan gibi midir? Zalimlere kazandığınızı tadın” denilir. (Zümer:24)

    2- “Bir memleket vardır ki, o memleket halkı zulmetmekte iken biz onları helak ettik. Şimdi o ülkelerde, duvarlar çökmüş, tavanların üzerine yıkılmıştır. Nice kuyular kullanılmaz hale gelmiş, ıssız kalmış saraylar vardır.” (Hac:45)

    Allah Rasûlü’nün ifadesiyle : “Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm kalblerinizi harâb eder.” Kalb harâb olduysa harâb gelir ki, kula zulmü allar ve Resûlü haram kılmıştır. Peygamberimiz şöyle buyurur:

    1- “Müslüman müslümanın kardeşidir, ona hıyanet etmez, onu yalanlamaz, onu utandırmaz. Her müslümanın diğer müslümana ırzı, malı, kanı haramdır. Takva, işte bunlardır. Bir kimseye şer olarak, Müslüman kardeşini hor görmesi kâfidir.” (Riyâz’üs-Salihîn Trc: C.1, S.276)

    2- “Birbirinize haset etmeyiniz. Alış-verişte birbirinizi aldatmayınız. Birbirinize dargın durmayınız ve birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Birinizin bitmek üzere olan pazarlığını bozmayınız. Allah'ın kulları, kardeş olunuz. Müslüman müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, ona hor bakmaz. Rasûlüllah üç defa göğsüne işaret eder, Takva işte buradadır. Bir kimsenin şerir olması için Müslüman kardeşi hor görmesi kâfidir. Müslümanın müslümana kanı, malı, ırzı haramdır.” (Riyâz’üs-Salihîn Trc: C.1, S.277)

    Allah Rasûlü, hayatı boyunca bir müslümana sıkıntı vermeyi, eziyet etmeyi, zulmetmemeyi ve öldürmemeyi kesin olarak yasaklamıştır.

    Süheyl bin Amr, İslâm düşmanıydı. Hep İslâm aleyhine çalışırdı. Bedir savaşında esir düşünce, geçmişinden dolayı Hz. Ömer:

    - “Ya Rasûlüllah, bana müsade et, Süheylin ön dişlerinden ikisini dökeyim de bir daha senin aleyhinde konuşmasın” dedi.

    Hz. Peygamber, razı olmadı ve şöyle buyurdu:

    - “Hayır, ona eziyet verme konusundaki Allah'tan korkarım.”

    İslâm’da zarar vermemek eziyet etmemek vacibtir.

    İnsanı öldürme konusunda Cenab-ı Allah şöyle buyurur:

    “Haksız yere bir cana kıyan bütün insanları öldürmüş olur.” (Miada:10)

    Peygamberimiz de: “Zulümden kaçının. Zira zulüm, kıyamet günü karanlıklar olacaktır. Cimrilikten kaçının. Zira cimrilik sizden öncekileri helâk etmiş, onları birbirlerinin kanını dökmeye, haramları helâl addetmeye sevk etmiştir.” (K. Site:16-312) buyurarak zulümden kaçınmamızı istemiştir.

    Yunus 44’de

    - “Allah insanları hiçbir şeyle zulmetmez, lakin insanlar, kendi kendilerine zulmederler.”

    Kehf 57’de

    - “Kendine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden, kendi eliyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır?”

    Bakara 114’de

    - “Allah'ın mescidlerinde onun adının anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olması için çalışandan daha zalim kim vardır.”

    C) Halka görevini yapmayan, onlara zulmetmiş olur:

    İnsan insana, görevli halka, aile reisi ev halkına, yönetici, idaresi altındakilerin işlerin görmek ve onlara hizmet etmekle görevlidirler.

    Peygamberimiz şöyle buyurur:”Allah bir kimseyi insanların herhangi bir işini görmeye memur ederde o kimse Müslümanların eksik ve gediklerine karşı kapısını kapatır, kulak asmazsa, Allah da kıyamet gününde onun ihtiyacına bakmaz.” (R. Salihîn:2/77)

    Anladığımız kadarıyla Firavun zalimdi; ama mert zalimlerdendi. Zulmünü gizleme gereği duymaz, bir şeylerin arkasına saklanma ihtiyacı hissetmezdi. Ne yapacaksa açıkça söyle; mertçe icra ederdi.

    - Ben bu zulmü yapmayı istemiyorum; ama kanunlar bunu emrettiği için mecburum.. filan demişti. Böylesine bir saklanma gereği duymamıştı.

    Açıkça ve mertçe emrini vermişti bir gün zulüm destekçilerine:

    - Bugünden itibaren Mısır’ı mahalle mahalle dolaşacaksınız, hamile kadınların listesini yazıp doğum günleriyle birlikte önüme koyacaksınız…

    Zulüm tatbikçileri anlamadılar, niyetini de sorma gereği duydular.

    - Niçin hamile kadınları ve doğum günlerini tespit edip de getireceğiz size efendimiz?

    Mertçe anlattı Firavun mantığını:

    - Ben kahinlerden dinledim. Bugünlerde doğacak bir oğlan çocuğu büyüdükten sonra benim makamımı elimden alacak, yönetimim sona erdirecekmiş.

    Efendimiz sizin makamınızı elinizden alacak olanın hangi çocuk olduğun nasıl bileceğiz?

    - Bilmenize gerek yoktur. Doğacak çocukların hepsi de potansiyel tehlikedir. Hepsinin de suça iştirak ihtimali söz konusudur. Öyle ise hiçbirini de hayatta bırakmayacak, hepsini de doğar doğmaz öldüreceksiniz. Potansiyel suçlu yaşatmak istemiyorum ülkede…

    Şimdi biraz daha beriye hicretin yetmişinci senelerine doğru geliyoruz. Tarihte zulmüyle şöhret yapmış Haccac-ı Zalim, birçok insanın boynunu vurmuş; mancınıkla Kâbe’yi taşa tutup Beytullah’ı bile yıkmış, kalan az sayıdaki ashabın da hayatlarını zehir etmişti.

    İşte bu adama bir gün şöyle dediler:

    - Sen Hazreti Ömer’in adaletini, halkına karşı takındığını müşfik tavrını biliyorsun. ne olur, biraz da ona benze. Onun gibi ol! O, halkının ayağına bir taş değmesinden bile teessüre kapılıyor; bir sene de olsa, helallik diliyordu.

    Haccac’ın bu isteğe tarihi cevabı şöyle oldu:

    - Doğru söylüyorsunuz! Fakat Ömer’in zamanında Ebu Zerr gibi hak vardı. Siz Ebu Zerr gibi halk olun, ben de Ömer gibi idareci olayım, Siz Ebu Zerr gibi halk olmadıkça benden de Ömer gibi idareci olmamı isteyemezsiniz.

    Ne dersiniz bu tarihi olaya? Tarih tekerrürden mi ibaret yoksa?

    Biz Ebu Zerr gibi olmadıkça başımızdakiler de Ömer gibi olmayacaklar. Haccac gibi mi kalacaklar?

    Biraz da bizim düşünmemiz mi gerek?

    Nasılsanız öyle idare olunursunuz.” hadisini unutmayalım. Layık olmak lazım…

    Hz. Ömer bir hac mevsiminde halkı topladı ve:

    “Ey insanlar! Ben valilerimi size zulmetsinler ve malınızı alsınlar diye göndermedim. Onları, aranızda zulme mani olsunlar, ganimetler adâletli bölüştürsünler diye gönderdim. İçinizden, haksız muâmeleye maruz kalan varsa kalksın”buyurdular. Bunun üzerine sadece bir kişi kalktı ve

    “Ey mü’minlerin emiri! Filan vâli bana yüz kırbaç vurdu” dedi. Hz. Ömer (r.a.) sordu: “Ona niçin vurdun” Sonra da şikâyetçiye: “Kalk ona kısas yap (yani attığı kadar kırbaç vur.)” Bunun üzerine Amr b. Âs söz istedi ve

    “Ey mü’minlerin emiri! Sen böyle hareket edersen, insanların çoğu şikâyetçi olacaktır. Bir zaman sonra âdet olur ve senden sonrakiler de böyle yapar” diyerek itirazda bulundu. Hz. Ömer:

    “Rasûlüllah (s.a.s.) kendisine bile şayet hakkı olan varsa kısas yapılmasına izin verdiği halde, ben kısas yaptırmayayım mı?” diye sordu. Amr:

    “Bırak da onun rızasını alalım” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):

    “Haydi onu razı edin. İki yüz dinar fidye verin, her kırbaç iki dinar” dedi.

    Hz. Ebu Ber (r.a.) da:

    “İçinizde en zayıfınız, benim indimde hakkını alıncaya kadar en kuvvetlidir.” Demiştir.

    Zulümle devlet bile ayakta durmaz.

    Kanuni Sultan Süleyman, devleti zirve noktasına getirdiği bir zamanda büyük alimlerden Yahya Efendi’ye sorar:

    - Bir devlet hangi hallerde çöker:

    - “Sultanım, Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitilenler ne nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlarda sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hale gelir…”

    Derler ki dünya dört şeyle ayakta durur:

    1- Alimlerin ilmi,

    2- Salihlerin ibadeti,

    3- Cömertlerin sahaveti,

    4- Devlet adamının adaleti.

    1509 yılında ki müthiş depremden sonra padişah 2.Bayezid devlet yöneticilerini şöyle hitap eder:

    “Ey vezirlerim, kadılarım, subaşılarım, ağalarım, beylerim!...

    Şu felâketi görüyorsunuz, Ben; bunda, siz kulların zalimlikle zulüm yaptığınız intibaını alıyorum…

    Ayağınızı den atın!.

    Vazifenizi adaletle yapın!..

    Kimseye zulmetmeyin!..

    Bu Cenab-ı Hakk’ın bize bir ikâzıdır.

    Size bildiriyorum ki, zulüm irtikap edeni hâl ederim.”

    Nisâ 168. ayetinde Cenab-ı Allah zalimleri affetmeyeceğini ifade ediyor.

    Hz peygamberde, zulmederek ölen için “Allah ona cennetin kokusunu haram kılar” buyurmuştur. (Tecrid-i Sarih:2177)

    Zulüm, hayatın tadını değiştirir. Zulüm, insanın yapısını bozar. Zulüm, Allah'ın nimetlerinin bile tadını değiştirir.

    İslâm’da, kimseye eziyet yoktur. Bir hadislerinde peygamberimiz: “Komşuya eziyet eden bana eziyet etmiş olur” buyurur. (Ramuz:395/7)

    Bir başka hadislerinde de: “Hiçbir şekilde hayvana eziyet vermeyin.” Buyurur. (K.Sitte:14/125) Kurban edilecek hayvan eziyet edilmeden kesilmelidir. Hayvan, hedef seçilmemeli, aç susuz bırakılmamalı, fazla yük yüklenmemeli, dövülmemeli, dövüştürülmemeli, ateşte yakıp, suda boğulmamalıdır.

    Peygamberimiz: “Merhamet etmeyen merhamet edilmez.” Demiştir. Hayvan ahirette insandan hakkını alacak ve ondan sonra toprak olacaktır.

    İnsana zulüm ise en kötüsüdür. Allah Kur'an'da :

    1- “Adil olunuz, takvaya en yakın olan budur.” (Miada:18)

    2- “İnsanların arasında hakim ve hakem olduğunuz zaman adaletle hüküm veriniz.” (Nisâ:58)

    3- “Allah adaleti emreder.” (Nâhl:90)

    4- “Bir topluluğa olan kininiz sizi adalesizliğe sevk etmesin.”

    İnsanın hak ve hürriyetinin kısıtlanması, elinden alınması zulümdür. Düşünceye, inanca baskı da zulümdür.

    Zulümlerin başında Allah'a isyan geliyor. Bir kutsi hadiste: “Kim geçici nimeti, kısa hayatı ve devamsız bir zevki severse, kendine zulmetmiş, Rabbına isyan etmiş, ahireti unutmuş ve dünyası da onu aldatmıştır.” (40 Kutsi Hadis H.H.Erdem, S.11)

    Kur'an'da şu ayetleri zikredebiliriz:

    - “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir. Bilin ki Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd:18)

    - “Allah'ın ayetlerinden yüz çevirenden daha zalim kim olabilir. Muhakkak ki biz, günahkârlarda lâyık oldukları cezayı veririz.” (Secde:22)

    - “yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphe yok ki zalimler kurtuluşa eremezler.” (En’âm:21)

    Peygambere muhalefette insanın nefsine yaptığı zulümdür. Kur'an'da: “O gün zalim kimse pişmanlıktan ellerini ısırıp şöyle der: Keşke peygamberle birlikte bir yol tutsaydım. Yazık bana! Keşke Batıl yolun yolcusu, falancayı dost edinmeseydim!” diyeceği haber veriliyor. (Furkan:26-27)

    D) Adil olmak emredilmiştir:

    Yüce Allah, menfaatimize zarar verse bile, yakınlarımızın çıkarlarına uygun düşmese bile âdil olmamızı, adaletli iş yapmamızı emrediyor.

    Hz. Peygamber, bizden öncekilerin, âdil davranmadıkları için helâk olduklarını bildirmiştir.

    Biri hırsızlık yapıyor, torpil koyuyorlar. Hz. Peygamber’in cevabı açık ve net: “Kızım Fatıma da çalsa, Vallahi aynı ceza ile cezalandırılacaktım.”

    Allah Rasûlü Müslümanlara, çocukları arasında sevgide bile âdil olmalarını emretmiştir. Ayrıca çocuklardan bir lehine vasiyet de men etmiştir.

    Türk hükümdarları fethettikleri yerin halkına sorarmış: “Askerlerim size zulmetti mi?” diye “Hayır” cevabını alınca da, şükreder ve şükür secdesine kapanırlarmış.

    Hz. Ömer (r.a.) ne demiş: “Adalet mülkün temelidir.”

    E) Zalime yardım Zulümdür:

    Zalime destek olunmaz. Zulme sebep olan, arka çıkan, rıza gösteren,hatta ses çıkarmayan da zalimdir.

    Allah Rasûlü: “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır” demiştir. Bir başka hadislerinde de: “Bir kimse bir zulme yardım etse, bundan vazgeçinceye kadar Allah'ın gazabındadır.” buyurmuştur. (Ramuz:406/4)

    Kur'an'da da: “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (Cehennemde yanarsınız)” uyarısında bulunulmuştur.

    Peygamberimizin bildirdiğine göre bir insan bir şeye sebep olursa, onu bizzat işlemiş gibi olur. Kötüyse ceza görür, o iş iyi ise mükafata nâil olur.

    Dünyada zalimlere çok yardımcı olabilir, ama ahirette zalimin asla yardımcısı olmayacaktır.

    Nasıl yardım:

    Hz. Peygamber: “Kardeşine zalimde olsa mazlumda olsa yardım et.” Biri:

    - “Mazluma yardım edelim, ama zalime nasıl yardım edelim?” der.

    - “Onu zulmünden alıkoyarak” (K.Sitte:9/380) buyurur.

    F) Kul hakkına tecavüzde zulümdür:

    Cenab-ı Allah iki hakkı helâl etmeyeceğini bildirmiştir: Kul ve Hayvan hakkı, insanın haccı kabul aslada, şehid olsa da üzerinde bu iki hak varsa affa uğramıyor.

    Peygamberimiz: “Kıyamet gününde boynuzsuz koyun, boynuzlu koyundan hak alacaktır.” buyurur. (Ramuz:345/10)

    Hak sahibi hakkını almadan, kıyamet günü kimse yerinden kımıldamayacak. Hak yiyenin zulmedenin iyilikleri mazlum olanlara verilecektir. İyilikleri kalmazsa, yani yetmezse, hak sahiplerinin kötülükleri alınıp hak yiyen zalime verilecektir.

    Musalla taşında helâlaşma olmaz. Rasgele hakkını helâl et, helâl olsun demek de insanı kurtaramaz. İnsan ne zaman kurtulur? Hak iade edilip de, helâllaşılırsa kurtulur.

    Hiç unutmam bir hak sahibi, musalla taşındaki tabuta eğildi ve: “Benim hakkımı ne yapacaksın?” dedi.

    Hz. Peygamber vefatından önce: “Kimin bende hakkı varsa gelsin alsın” demiştir. (Ruhul-Beyan:2/132)

    Zulmün küçüğü büyüğü olmaz; Zulüm zulümdür. Zulmedenden, hep zalim diye bahsedilmiştir. Tarihi bir örnek verelim:

    Emevi Halifesi, bahçesine bir köşk yaptırmak ister, arsa yetmez, komşuda satmaz. Halife köşkü yapar. Biraz komşunun arsasına taşmıştır. Mâdur, Kadı Beşire şikayet eder. Beşir bir heybe getirir o arsadan toprak doldurur, penceredeki seyreden halifeye çağırır:

    - “Bana yardım et de, şu heybeyi eşeğe yükleyeyim” der.

    - “Ya Halife! Bu bir parça topraktır. Sen bunu burada kaldıramıyorsun. Yarın şu gasbettiğin toprağı yedi kat boynuna geçirecekler, o zaman ne yapacaksın?” Bunun üzerine halife bahçe sahibini çağırır helâlaşır, Hakkını verir, razı eder.

    Adaletiyle meşhur Nuşirevan ziyafet veriyordu. Bir hayvan kesilmiş, ateşte kebap ediliyordu. Ancak yanlarında tuz yoktu. Getirsin diye köye birini gönderdiler.

    Nuşirevan:

    - Tuzu para ile al ki, gasben bedava alma âdeti çıkmasın, memleket zulüm ile harap olmasın, dedi.

    - Bir tuzdan en zarar gelir? Diye soran adamlarına Nuşirevan şu cevabı verdi:

    - Cihanda zulmün temeli ufacık bir şeydi. Ama her gelen onu büyüttü. Nihayet şimdiki duruma ulaştı.

    Ufak bir şeyde olsa hak haktır. Haksızlık az bir şeyde olsa zulümdür.

    - Balkonda et kızartıp kokusunu ona buna koklatmak, göz hakkına riayet etmemek zulümdür.

    - Hak hukuk karışmış, servet, pis kokular yayar.

    Peygamberimiz: “Özürsün borcu geciktirmek zulümdür” demiştir. Ayrıca: “Bir kimse bir şeyin ayıbını açıklamadan satarsa daima Allah'ın gazabına ve meleklerin lânetine mâruz kalır” buyurur. (K.Sitte:17/263)

    Kur'an'da: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar, O düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl:90) buyurarak, ölçülü ve dikkatli yaşamamız istenmiştir.

    Peygamber (A.S.): “Zenginin borcunu geciktirmesi zulümdür.” Buyurur. (R.Salihîn:1611) Çalışanlarına ücretini zamanında ödemezse, zulmetmiş olur.

    Bir gün Allah Rasûlü şöyle anlatır ve öyle bir mesaj verir ki:

    - Sizi helâke götüren şeylerden sakının, gücünüzün yettiği kadar zulümden sakının. Zira insan, kıyamet gününde dalar gibi ibadetlerle mahşer yerine gelir. Ve bu amellerin kendisini kurtaracağını sanır. O sırada birisi çıkar:

    - “Ya Rabbi bu adam bana zulmetti” der.

    Cenab-ı Allah Meleklere der ki:

    - Onun defterinden ibadetleri, sevapları silin, bu adamınkine yazın” der.

    Böyle böyle bütün hak sahipleri gelir, haklarını alırlar. Adamın elinde sevap diye bir şey kalmaz.

    Bu şuna benzer:

    Yola çıkan kimseler ateşe ihtiyaçları olunca sağa sola koşuşup odun toplarlar, ateş yakarlar ve ondan istifade edemeden oradan ayrılıp giderler.

    İşte zulmedenlerde, ibadet ve güzel amellerinin sevaplarından istifade edemezler. (İhya:4-937)

    Böyleleri için peygamberimiz (A.S.) “müflis” ifadesini kullanmıştır.

    Yıldırım Bâyezid Han, Konya önlerine gelmişti. Halk şehre çekilip, kapıları kapattı, hasad zaman ı olduğundan, bütün arpa buğday tarlalardadır.

    Yıldırım, Konya halkına der ki:

    - “Bize arpa, buğday satın, atlarımıza yedirelim.”

    Bu arada askerlerine:

    - “Sakın halka zulmetmeyin, kul hakkına riayet edin. Kendi istekleri ile satsınlar.

    Fiatı, Konyalılar belirler ve mahsüllerini satarlar ve Yıldırım Bâyezide Konyalılar şöyle bir istekte bulunur.

    - “Bizi siz yönetin” derler.

    - Geçmişte Türk atlarının çeşmelerinden su içmesini isteyenler…

    - Kardinal Külahı değil, Türk sarığı görmek isteyenler…

    - Hülasa Müslüman Tür idaresin tercih edenler, adalet istemişlerdir.

    Hz. Peygamber bizi şu sözleri ile uyarmıştır:

    - “İnsanlara dünyada haksız yere eziyet edenlere Allah, ahirette azab edecektir.” (R.Salihîn:3/177)

    - “Mü’mine zara veren veya hile yapan mel’undur.” (K.Sitte:16/314)

    - “Kim mü’mine zarar verirse, Allah da onu zarara uğratır. Kimde mü’mine eziyet verirse, Allah ona da eziyet verir.” (K.Sitte:16/314)

    G) Zulme mani olmak:

    Zulme karşı olmak ve zulmü önlemek için gayret göstermek, Yüce dinimizin emridir. Bakara Sûresinin 190. ve 193. ayetlerinde zulümle, zalimle bütün gücümüzle ve en etkili biçimde mücadeleye çağrılıyoruz.

    İslâm’da savaş hoş görülmediği halde zalime, zulme karşı müsaade vardır. Zulüm ortadan kalkınca da, haddi aşmamak konusunda uyarı vardır. İslâm tarihinde savaşların sebebi hep “Hakkı hakim kılmak” maksadıyla olmuştur.

    Allah Rasûlü, en kritik anda bir Hıristiyanın hakkını gasbeden Ebu Cehilin kapısın yumruklamış, mazlumun hakkını almadan kapıdan ayrılmamıştır.

    Peygamberimiz şöyle buyurur:

    “Zalime de, mazluma da yardım edin!” Ashab:

    - “Mazluma anladık, ama zalime nasıl yardım edelim Ya Rasûlallah?” deyince Allah Rasûlü şu cevabı vermiştir:

    - “Onu zulümden vazgeçirerek”

    Bir hadislerinde de: “Haksızlık karşısında susa dilsiz şeytandır.” Buyurarak zulme ve zalime karşı suskun kalınmamasını emretmiştir.

    İnancımızda bana ne yok, nemelâzım yoktur.

    Peygamber efendimiz, daha genç yaşta iken haksızlıklara karşı koyacak, haklıların hakkını alacak ve zulmü önleyecek olan Hılfü’l-Füdul cemiyetine katılmıştır.

    Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurur:

    “İnsanlar zalimi görünürlerde, Onların zulmetmesine mâni olmazlarsa, Allah'ın bütün insanları azaba uğratması pek yakındır.” (R.Salihîn:1/238)

    Allah adına zulme ve zalime karşı mücadeleye etmeye yemin eden cemiyet üyelerinin icraatlarından örnekler:

    “Bir Yemenli, ticaret için kızı ile birlikte Mekke’ye gelmişti. Mekke’nin güçlü kişilerinden Nübeyh b, el-Haccac, zor kullanarak bu kızı alıkoymuştu. Kızın babasına, Hılfü’l-Füdul direniş komitesine başvurması tavsiye edildi. Baba söylenileni yaptı. Komite üyeleri ise zorbanın evini kuşatarak kızı elinden alıp babasına teslim ettiler.”

    “Bir yabancı Mekke’nin ileri gelenlerinden Ubeyy b. Halef’e bir miktar mal satmıştı. Ama parasını bir türlü alamıyordu. Yabancı komite üyelerine başvurdu. Füdul üyeleri de adama, dediler. Adama gidip bunları Ubeyy’e aktarınca Ubeyy, parayı ödemek zorunda kaldı.”

    “Bir tüccar, Mekke’ye üç deve yükü ticaret malı getirmişti. Ebu Cehil, diğer müşterilerin bu kişinin malına alıcı olmamalarını ayarladı. Böylece tek alıcı konumunda adamın malının çok düşük fiyata kapatmak isterdi. Adam da Füdul üyelerinde Hz. Muhammed’e başvurdu. Efendimiz de adamın malının değeri fiyatından alarak memnun etti. Bu nedenle de Fendimiz ile Ebu Cehil arasında bir tartışma olduğu söylenir.”

    “Hılfül-Füdul, Hz. Peygamber ‘in ölümünden sora bile tesirini devam ettirmiştir. Muaviye döneminde Medine valisini haksız davranışına karşı adına yardım isteneceği iletilmişti.”

    Esaslı bir uyarıda Rabbimizden:

    “Ben izzetim ve Celalim hakkı için zulmedenden er geç intikamımı alacağım. Mazlumu görüp de ona yardıma gücü yettiği halde yardım etmeyenden de intikamımı alacağım.”

    H) Zulme rıza da zulümdür:

    Zulme destek olunamadığı gibi, rıza da gösterilemez. Müslüman, zulümden nefret etmek ve zulme karşı durmakla mükelleftir. Rıza göstermek, sessiz kalmak, Müslüman için büyük hata olur.

    Zulme sessiz kalmanın bir sakıncası da, zalimi cesaret vermek, zulme fırsat vermektir. Engelle karşılaşmayan zalim, zulme devam eder, kimseden çekinmez. Bunun da vebâli susanlara ait olur. Demek ki, susan zulme ortak olur.

    İ) Allah Zulmetmez, zalimi de asla sevmez:

    Kur'an'da şöyle buyrulur:

    - “Allah kimseye haksızlık etmez.” (Al-i İmran:108)

    - “Allah insanları hiçbir şekilde zulmetmez. Fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus:44)

    - “Kim iyi bir iş yaparsa, kendi lehinedir. Kimde kötü iş yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir.” (Fussılat:46)

    - “Bu dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.” (Ali İmran:182)

    - “Allah zerre kadar haksızlık etmez. İyilik olursa onu katlar. Kendinden de büyük mükafat verir.” (Nisa:40)

    Bir kutsi hadiste de: “Ey kullarım! İyi bilin ki ben, zulmetmeyi kendime haram ettim. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Sakın birbirinize zulmetmeyiniz.”(İlâhi Hadisler:86)

    Zembilli Ali Efendi, padişahla her karşılaşmasında: “Allah Zalimleri sevmez” diye söze başladığı bilinen bir husustur. Evet Allah zalimleri sevmez.

    J) Zulümden kaçınmak:

    Büyüklerin küçüklere yaptığı nasihat ve vasiyetlerde “Zulümden kaçın!” “Lakin zalim olma” sözlerine sıkça rastlarız.

    Zalimler içinde şair:

    “Ne kendisi eyledi rahat, ne halka verdi huzur

    göçtü gitti bu cihandan dayansız ehl-i kubur” demiş.

    Kötü insan ölür giderde gene kötülüğü devam eder. Bir köy ağasının halka yapmadığı kötülük kalmamış. Ölüm döşeğinde öleceğini anlayınca köylüleri çağırıp hakkınızı helâl edin demiş. Hep bir ağızdan: “Helâl olsun demişler. Ağa, olmaz siz içten demediniz. Ben ölünce beni köy girişindeki armudun dalına ayaklarımdan asacaksınız, gelen yüzüme tükürecek giden tükürecek diyerek bir tekme vuracak ve hakkım helâl olsun” diyecek. “Ben böyle istiyorum” der. Olmaz öyle şey derler.

    Adam ölür. Öldüğünden emin olunca dediğin aynen yaparlar. Fakat köye gelen jandarmalar durumu görür ve köylüleri karakola götürürler. Sorgu, sorgu… Dertlerini anlatamazlar. İçlerinden biri ayağa kalkar. “Sağken yapmadığını kötülük kalmadı. Öldün gitti hâlâ yakamızı bırakmadın.” Der. lânet okur.

    Zalimin birisi bir Allah dostuna sorar:

    - İşlerin en hayırlısı nedir? Allah dostu cevap verir:

    - Senin için öğleye kadar uyumandır. Tekrar sorar:

    - Neden? Cevap:

    - “Sen uyurken insanlar senden emin olur da ondan” der.

    Zalimlerden biri de Ulu kişiye:

    - “Benim için hayır dua et.” Deyince o:

    - “Ya Rabbi! Bu adamın canını bir an önce al” der.

    - “Bu ne biçim dua” diye kızar. Ulu kişi:

    - “Uzun ömür, zulmü arttırır, zulmün çokluğu, günahları arttırır. Sonra hesap vermen güç olur” cevabını verir.

    Kur'an'da : “Kim tevbe etmez zulümden kaçınmazsa, işte onlar zalimlerdir.”

    - “Onlar kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde, Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe ve istiğfar ederler…” (Ali İmran:135) buyrulur.

    Peygamberimiz de: “Gücünüzün yettiği kadar zulümden sakının.” (Ramuz:13/13) buyurur.

    Bir hadiste de şöyle buyurur:

    - “Zulümden kaçının! Çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıklara sebeptir.” (R. Salihın:565)

    Kur'an'da:

    - “Takva sahipleri bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki, bir de onlar işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Ali İmran:135) buyrularak iman sahiplerinin kötülük yapmayacağı ve yaptığı hatadan da hemen döneceği, kötülükte ısrar etmeyeceği bildirilmiştir.

    K) Mazlumun duası red olmaz:

    Hz. Peygamber (S.A.V.): Allah şu kimselerin duasını red etmez:

    1- Misafirin ev sahibine yaptığı duayı,

    2- Anne babanın evladına yaptığı duayı,

    3- Mazlumun zalime yaptığı duayı, (Ebu Davud, Salat:1536)

    Zalimden, zulümden, bilhassa zalimin akıbetinden ders almak ve zulümden kaçmak lazımdır.

    Bazen zulmün, vereceği ders ve adaleti sağlaması yönüyle faydası da vardır. Bir de bir zalim, başka bir zalim vasıtasıyla cezalandırılmaktadır. Onun için herşey de bir hayır vardır. Hayra vesile olan yönü vardır.

    Kimse, zalimden öç alma peşinde koşmamalıdır. Allah'a havale etmelidir. Allah zalimin hakkından gelir. Ayrıca zalime bedduada etmemelidir. Yoksa ahirette alacak bir şeyi kalmaz.

    Hz Peygamber şöyle buyurur:

    “Mazlum, zalime sövmekte onda hakkı kalmaz.” (Kitabü’z- Zühal Ve’r-Rekaik:169)

    Eşyasını çalan hırsıza biri beddua etmeye başlar. Peygamberimiz: “Beddua ederek onun ahiretteki cezasını hafifletme” buyuru.

    Atalarımız: “Sövmekle şeytanın sayısı artar” demiştir. Onunu için beddua ve sövmek zalimin lehinedir, onun daha ucuz kurtulmasını sağlar.

    L) Mazlumun Ahı yerde kalmaz:

    Cenab-ı Allah züntikamdır, zalimin hasmıdır. Zalimi asla sevmez ve mazlumun intikamını eninde sonunda zalimden fazlasıyla alır.

    Şair : “Zalimin zulmü varsa,

    Mazlumun Allah'ı var” demiş.

    Bir başka şair de:

    “Zalim bir zulme girifkar olur âhir,

    Elbette olur ev yıkanın hanesi virân” der.

    Bir şairimiz de şöyle haykırır:

    “Alma mazlumun âhını,

    Çıkar âheste âheste.”

    Evet mazlumun âhı yerde kalmaz. Allah zalime mühlet verir, ama ihmâl etmez. Eden bulur . bu dünya, etme bulma dünyasıdır. Yapılan kötülüğün mutlaka karşılığı görülecektir.

    Büyüklerimiz: “Küfür devam eder, ama zulüm devam etmez.” demişler. Küfrün cezası ahirettedir. Ama zulmün cezası hem dünyada hem de ahirettedir. Zulüm bundan devam etmez. Bir de zulüm haddi aşar, mazlum Allah sığınırsa, zulüm devam etmez.

    Bir Kutsi hadiste: “İşçiyi çalıştırıp hakkını ödemeyenlerin Kıyamet gün hasmıyım” diyor Allah. (Buhari, Büyu:6/1020)

    Kur'an'da : “İşledikleri günahlardan dolayı zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.” (Enam:130) buyruluyor.

    Hz. Peygamber de: “Zulümden dolayı gelen ceza günahlara kefaret değildir,” buyurur. (K.Sitte:16/315) Yani zulmün dünyada da ahirette de cezası çekilecektir.

    Buradan şunu anlıyoruz:

    1- Allah zalimi cezalandırmakta acele etmez.

    2- Zulmü cezasız bırakmaz.

    Bir zamanlar kamçısı boynuna dolanmış olan mazlum:

    “Seni Allah'a havale ediyorum. O bana yeter, demekle iktifa etmiş.”

    Biraz ileriye varınca, zalimin atının, bir kuştan ürkerek üzerindekini yere çarpıp kaburga kemiklerini kırdığını, hayretle görmüş.

    Yerde inleyerek yatan zalim:

    “Baba! Sana ettiğim zulmün cezası olarak, Allah beni yere çarptı, görüyor musun”, demiş.

    Fakat Allah adamı itiraz etmiş:

    “Hayır, hayır, senin kaburga kemiklerinin kırılış bana ettiğin zulümden dolayı değildir. Çünkü Allah bir zulmün cezasını, böyle acele vermez. Olsa olsa, senin bu cezan, çok evvel âhını aldığın bir başka mazlumun intizarıdır, bana çarptığın kamçının cezası, ileride verilecektir.” demiş.

    Bir zamanlar köyünden medreseye giden delikanlının önüne geçen zalim:

    - “Nereye?” demiş,

    - “Medreseye” deyince

    Atından inmiş cebinden tekke tesbih çıkınca bir güzel dövmüş.

    Çocuk medreseye gelince hocası:

    - “Bu halin ne?”

    - “Bir atlı beni dövdü” demiş.

    - “Ne dedin?”

    - “Hiçbir şey demedim.“

    - “Keşke deseydin. Allah intikamını alacaktır.”

    Bu sıralarda Karayük pazarında atı ürker. Öküzlerin asıldığı çengele boğazından takılır orada bağıra bağıra can verir.

    Erzurum’un büyük velisi İbrahim Hakkı Hazretleri’ni çocukken İsmail Fakirullah Hazretleri’ne teslim ederler. İyi bir terbiye alması için çocukluğunun mühim bir devresini Fakirullah’ın yanında geçiren İbrahim Hakkı, bir gün eline aldığı bir testiyi çeşmeye götürür, doldururken oraya gelen bir atlı:

    “Çekil bakayım önümden be çocuk!” diye İbrahim Hakkı’yı azarlayarak altını çeşmeye sürer.

    Çocuk İbrahim, testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, İbrahim Hakkı’yı bir köşeye sıkıştırır. Kendini kurtarmak zorunda kalan çocuk da testisin bırakıp, canını kurtarmak isterken at basıp testiyi kırar.

    Ağlayarak hocasının huzuruna gelen İbrahim Hakkı;

    “Çeşmeden su alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime sürdü, can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de tepeletip kırdı” der.

    Hocası sorar:

    “Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?”

    “Hayır, hiçbir şey söylemedim!”

    “Çabuk git ve o adama bir fena lâf söyle” der.

    İbrahim Hakkı gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat bir türlü terbiyesini bozup da;

    “Benim testimi niye kırdın zalim adam” diyemez.

    Dönüp geldiğinde Hocası Fakirullah sorar:

    “Ona fena bir lâf söyledin mi?”

    “Söyleyemedim efendim, niyetlendim; fakat bir türlü dilimi çevirip de edep dışı bir söz sarf edemedim!”

    Hocası bağırır:

    “Sana diyorum, çabuk git ve o adama çirkin söz söyleyerek mukabele et! Yoksa felaket!..”

    İbrahim Hakkı bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran atamı, atı attığı çiftelerle çeşmenin gölüne yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır!

    Koşarak gelip, hocası İsmail Fakirullah’a durumu anlatır. Hocası bu hale üzülür:

    “Vah vah! Bir testiye bir adam! Üzüldüm buna doğrusu!” der.

    Huzurundakiler bundan bir şey anlamadıklarını söylerler. Büyük velî şöyle izah eder:

    “O atlı adam, İbrahim Hakkı’ya zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun mukabelede bulunmadı, zalimi Allah'a havale etti. Allah'ın ise gayretine dokunup zalimi cezalandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona hakaret etseydi, ödeşeceklerdi. Fakat İbrahim büsbütün mazlum oldu. Ben ödeştirmek için uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!”

    Vaktiyle bir grup Müslüman tertip ettikleri bir kervanla hacca giderler. Çölleri aşıp vahaları geçerek yol alırlarken, iki dağın arasında eşkıyalar birden etraflarını çevirir. Hacılarda ne var ne yok hepsini alırlar. Ancak kafilede bulunan kadınlara dokunmazlar. Hacı namzetlerinden yaşlı bir zat:

    - “Eyvah, bu eşkiyalar paramızı alıp gidecekler. Hacca gitmek şöyle dursun, evimize dönecek paramız bile kalmayacak” diye sızlanır.

    Tam o esnada eşkiyalardan biri arkadaşlarına seslenir:

    - Hey, biz kadınların üstlerin aramayı unuttuk. Asıl altın onlardadır.

    Bu söz üzerine hep birlikte dönerek, kadınların üzerindeki elbiseleri yırtıp örtülerini atmaya başlarlar. Bu defa yaşlı zat fikrini değiştirir.

    - “Paramızı götüremezler artık, korkmayın” der.

    Nitekim onlar kadınlara hücum ettikleri anda müthiş bir gök gürültüsüyle birlikte şimşekler çakar, eşkıya reisinin başına ansızın korkunç denecek çapta bir yıldırım düşer. Paniğe kapılan soyguncular ne yapacaklarını bilemez hale gelirler. Nihayet yakalanırlar, paraları da iade etmeye mecbur olurlar.

    Ortalık sükûnete erdikten sonra o yaşlı zata sorarlar:

    - “Önce paramızı götüreceklerin söylediniz; sonra da sanki olacakları biliyormuşçasına, ‘Artık götüremezler.’ diye kestirip attınız. Gerçekten de dediğiniz gibi oldu. Paramızı götüremediler. Bunu nasıl bildiniz?”

    Yaşlı zat şöyle cevap verir:

    - “onlara paramızı almakla bize zulmettiler. Ama zulüm vasat derecedeydi; gayretullaha dokunacak seviyeye ulaşmamıştı. Ne zaman ki kadınlar dönüp eziyet ettiler. İşte o zaman zulüm gayretullaha dokunacak dereceye vardı. Zulüm bu dereceye ulaşınca devam etmez. İlahî bir silleyle son bulur. Nitekim öyle de oldu, cezalarını buldular. Elebaşıları öldü, ötekiler yakalandı. Biz de kurtulmuş olduk.”

    Zulüm ebedî değildir. Şair şöyle der:

    Azın cömert cevherinde

    Çoklar tersine döner.

    Varın soylu mayasıyla

    Yoklar tersine döner.

    Yokuşa akmaktan usanır sular

    Arklar tersine döner.

    Dişlilerin dişi kırıldığında

    Çarklar tersine döner.

    Zalimin elinde birgün

    Utancından gerilir yaylar

    Oklar tersine döner…

    M) İnanca baskı zulümdür:

    Kur'an'da Cenab-ı Allah şöyle bildirir:

    “Allah'ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır. Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” (Bakara:114)

    N) Zalim dost edinilmez:

    Zalimin zulmünü bilerek onunla oturmak, onunla olmak, onunla iş yapmak, büyüklerimizin ifadesiyle onunla biraz yürümek insanın imanına zarar verir, gönlünün kararmasına neden olur. Kalbimizi zalimin kalbine benzer, işimiz, onun işine benzer.

    Yapılacak iş, mazlumun yanında olmak ve ona yardım etmektir.

    Kur'an'da şöyle buyrulur:

    - “Mü’min, müminlerin bırakıp da zalimleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, Allah yanında hiçbir değeri yoktur.”

    - “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin.”

    - “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da zalimleri dost edinmeyin. Bunu yaparak Allah'a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa:144)

    O) Müslümanın Müslümana sıkıntı vermesi zulümdür:

    Allah Rasûlü der ki:

    - “Müslümana sövmek fasıklıktır, Onunla çarpışmak küfürdür.”

    - “Benden sonra birbirinizin boynunu vurarak küfre dönmeyiniz.”

    - “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez, yalan söylemez. Onu sahipsiz bırakmaz. Müslümanın ırzı,malı, kanı müslümana haramdır. Bir müslümanın kardeşine hakaret etmesi, kötülük olarak ona yeter.” (Buhari Mezalim:3)

    - “Allah'ın kullarına eziyet etmeyin, onları ayıplamayın ve gizli hallerin araştırmayın. Kim Müslüman kardeşinin ayıbını araştırırsa, Allah da onun ayıbını arar. Hatta öyle ki evinden çıkmasa da, onu rezil eder.” (Ramuz el-Ehadis:465/4)

    - “Bir kimse, bir mü’mini dünyada korkutursa Allah kıyamet gününde o kimsenin korkusun arttırır.” (Age:421/6)

    Kur'an'da: “Kim bir insanı öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kemde bir insanın yaşamasına sebep olursa bütün insanları yaşatmış gibi olur.” (Miada:32)

    P) Zulmedeni Allah kıyamet günü rezil eder:

    Kur'an'da şöyle bildirir:

    “Zalimlerin ne müşvik bir yakını ne de şefaaticisi vardır.” (Gafir:18)

    “Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” (Hac:71)

    Allah dostlarından Fudayl bin Iyâd’ın şu hâli mü’min gönlüne ne güzel bir misâldir:

    Kendisini ağlarken gördüler.

    “Niçin ağlıyorsun?” dediler o da:

    “Bana zulmeden bir zavallı müslümana üzüldüğümden ağlıyorum! Bütün kederim, onun kıyâmette rezîl olmasındandır…” buyurdu.

    Peygamberimiz (S.A.V.) şöyle buyurur:

    1- “Bir kimse bir mü’mini dünyada korkutursa, Allah da o kimseyi kıyamet gününde korkutur.” (Ramuz el-Ehadis:421/6)

    2- “Her kim Müslüman bir kimsenin hakkını yemin ederek ele geçirirse, Allah ona cehennemi vacip cenneti haram kılar.”

    - “Ya Rasûllah az bir şey olsa da mı?” denince:

    - “Misvak ağacından bir çubuk dahi olsa” buyurur.

    3- “Kıyamet günü gasbettiğiniz hakları sahiplerine mutlaka ödeyiniz. Öyle ki, boynuzsuz koyun için boynuzlu koyun kısas edilecek.” (R.Salihın:204)

    4- “Kim bir karış miktarı yeri haksızlıkla zabtederse, o yer kıyamet gününde yedi kat olarak boynuna geçirilecektir.” (R.Salihın:206)

    5- “Kimin üzerinde zulüm varsa hiçbir şeyin para etmeyeceği gün gelmeden, helâllik alıp kurtuluşsun. Aksi halde, zulüm oranında Salih ameli varsa ondan alınır. Şayet iyilikleri yoksa hak sahibinin kötülüklerinden alınıp üzerine yüklenir.” (R.Salihın:210)

    Kur'an'da: “O gün zalimlere, özür dilemeli hiçbir fayda sağlamaz, artık lânet de onlarındır. Kötü yurt da onlarındır.” (Mü’min:52)

    “Zalimler asla iflah olmaz.” (Kasas:37) buyrulmuştur.

    SONUÇ

    Cenab-ı Allah hiçbir kuluna zulmetmez. İnsanları kendi kendilerine zulmederler. Kendisi zulmetmediği gibi kullarına zulmü yasaklamıştır. Cenab-ı Allah:

    Hud:117 de “Rabbin. Halkı birbirlerini düzeltmeye çalışan beldeleri, haksız yere asla helâk etmez.” Buyurarak insanları fesada değil, ıslaha çalışanları cezalandırmayacağını bildirmiştir.

    Yapılan zulmün karşılıksız kalmayacağı da hem dünyada cezalandırılabileceği hem de ahirette cezalandırılacağı gerçeği de bize haber verilenler arasındadır. Hani ne derler:

    “Zulm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur”

    Allah Rasûlü : “Allah'ın kullarına eza etmeyin” buyurur. (Ramuz el-Ehadis:465/4)