• " Birini kandırmak değil bile bile kanmaktır aşk."
  • ↬ Burcu Büyükyıldız'ı ilk "Çilek Mevsimi" ile tanımıştım. Çilek Mevsimi'ni sevmemiştim. Yani sadece aşk vardı, arkada dönen bi olay olsa da... Dolu dolu sadece onu okuyosunuz ve bunu beni baymıştı. Elimdeki "Bir Günah Gibi"yide daha okumadan önyargımın sonucu direk satmayı düşünmüştüm.
    Hatta kitapçıya gitmek için hazırlık yaparken elime almıştım. Kitaplıkta duralı iki yıl olmuştu resmen. Elime almışken de biraz karıştırayım/kurcalayayım dedim ve farkettim ki ben bunu vermek istemiyorum ∩▂∩

    Sonra o ele alışla başlamam bir oldu. Ama iyiki de vermemişim kitabımı. Çünkü o önyargılarım yıkıldı ve iyi bir ders oldu bana. Hemen ilk kitabı beğenmeyip yazarın diğer kitaplarını da yok saymak yanlış bir davranış olduğunu iyicene öğrenmiş bulundum efenim :)

    ↬ Evett! "Bir Günah Gibi" çok severek okudum. Çünkü heyecan vardı. Olaylar tıkır tıkır işledi. Heleki ilk 400 sayfayı çok zevkle okudum. İlk 400 sayfa kalpti benim için. ∩﹏∩

    ↬ "Çilek Mevsimi"inden aşina olduğum Sarp Aras'ın hikâyesini bu denli farklı olacağını düşünmezdim. "Çilek Mevsim"indeki o gizemli Ela'nın da olayının bu denli üzücü olacağını da bilemezdim.
    》Belki de beklemediğim bir kurgu olduğu içindi bu merak ve heyecanlı okuyuşumla sevgim...

    ▪ Ama şöyle bi gerçekte var ki! 400-500 arası sırf aşktı ya sırf yani o sayfalarda çok sıkıldım, bir geçip gidemedi. Tamam böyle bir kurgu, hikaye, için aşkları dolu dolu anlatılmalı zaten ancak bu denli uzun olması beni sıktı biraz. Fazlaydı ya! Belki siz seversiniz bu tam anlamıyla zevk meselesi ama o sayfalarda baygınlık geçirdiğimi anımsıyorum

    》O baygınlığın ardından, sayfa 500 den sonra yine bi olaylar dönmeye başlayınca beni kendime getiridi. Güzelcene okudum. Bitirdimm..
    Sonuç → mutluyum!

    ↬ Kitap her şekilde akıcıydı. İlk 400 sayfayı çok severek okuduğum için hele o sayfalar ne ara gelmişim ne ara geçmişim hiç farketmemiştim. 400'den sonrası da akıcı bi şekilde okunmadı mı? Okundu. Ancak o sayfalar bana ekstra uzatılmış geldi. Bu kadar uzatılmadan da özüyle bitebilirdi. Tabi kitabın fanları için onlara dolu dolu gelmiştir. Bundan eminim... Ama benden biriyseniz sizede uzun geleceğini eminim :)

    ▪ Cidden bir şans daha verip başlayıp okuduğuma mutluyum. "Çilek Mevsimi"nin üstünde bir kitaptı. Daha hissederek okudum, duygular daha gerçekçi geldi tabi bazı şeyler de ütopiklik olsada...

    ↬ Burcu Büyükyıldız'in kitaplarını canım efsane bir şekilde 'aşk' istediğinde başvuracağımı belledim. Çünkü dolu dolu bazende bıktıracak düzeyde var kitaplarında...

    ~Eğer ki şöyle dolu dolu bir aşk hikayesi okuyayım efenim biraz da heyecan, gizem olsun diyorsanız işte o kitap budur derim :)

    İyi Okumalar!
  • Aşıksın ama meteliksizsin… ( Aşıksın demişken konuyu saptırmamak olmaz. “ Ne konusu, ne saptırması kardeşim daha başlamadın bile” diyenlere “Deli Kadir” bakışımı atıp bal damlatmaya devam edeyim efenim. Ne diyorduk ? Haaa… Son bir iki üç tıkla: https://www.youtube.com/watch?v=OeuDNaPRi7Q

    Hayallerin, arzuların “daha onnyedi, onnnyedi, onnnnyedi” yaşında iken; elli yaşına bile girmediğin halde kendi vücudun senin hakkında ,orada burada, “ bizimki ne zaman yaşıyor taklidi yapmayı bırakacak” ( COPYRIGHT Murat Menteş) diye senin dedikodunu yapıyor.

    Sevgilini her gün pencereden görebiliyorsun ama uluslararası hukuk un temel taşı olan “ aman el alem ne der” yasası sebebiyle her istediğinde yanına gidemiyorsun… ( Seni kızım gibi seviyorum diyor sürekli ama bence aşık. Menopoza girmiş, kenafir gözlü bir komşu teyze içime kaçmadıysa eğer; kıza yazdıklarından bu sonuca vardım. Günahı boynuna tabüü… )

    “Aman sabahlar olmasın, durmadan konuşayım, anlatayım, paylaşayım” diyorsun ama bunları sadece mektuplar aracılığı ile yapabiliyorsun…

    Suyundan da koyaydın eh be “kader” !!!

    “Az” paralılıktan “hiç” paralılığa doğru giden süreçteki, gururluluktan yüzsüzlüğe yönelik evrimi çok iyi aksettiriyor.

    Para adamı bozar, hepimizin malumu; ancak parasızlık ise, ortada adam bırakmaz diyor...

    “Türkiye de olsa” geyiği olacak ama söylemem lazım. Bu yazdıklarından arakladıkları ile formül senaryolar yapar parayı kırar, “telif” dediğinizde biliyorum Yozgat’ın bir ilçesi diyerek dalgasını geçer, bu da yetmezmiş gibi Kemalettin Tuğcu’ya yaptıklarından daha beter örseler ötelerlerdi. “ ıyyy fakir edebiyatı… Ama dur gitme, yan cebime, yan cebime…”

    Bir kez daha gözümüze sokuluyor ki; Coğrafya sıkıcı bir ders değil, kaderdir…

    Kitabın her yerinde, tüm Dosto ( Leyla Mecnuncular anladı ) kitaplarında olduğu gibi, buram buram çaresizlik kokuyor. Hem maddi, hem manevi… Ama çaresizliğin maddi yönü olan “beşparasızlık” hali çok daha göze batıyor. Sanki her kitabında Yılmaz Güney’in “Umut” filmini tekrar tekrar seyretmiş gibi oluyorsun.

    Kısacca; “haksızlık hali” ni anlatır, birinde “çok” varken birinde “hiç” olduğunda...

    Hadi “ gavur” anlamıyor, ama biz hala nasıl burada bir yanlış var diye düşenemiyoruz.

    Biz mi kimiz ?

    Diyanet İşleri Başkanlığının yaptığı ankete göre %99. 2 sinin Müslüman olduğu ancak yine aynı ankete göre %92 sinin Kuran’ın mealini okumadığı bir ülkede ( Mucize diye buna derler...Hadi Ateyizler bunu da açıklasın !!!) bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olamam ben abi deyip okuduktan sonra inanan veya inanmayan azınlığız biz. Triplere girme hemen, siyasi bir yer altı örgütü demedim. Kitap okuyan demek istedim.

    ( Tamam,tamam korkma ! Aynı anket Müslümanların %88 inin şans oyunları oynamadığı sonucuna da varmış. “ İvit, her haftaki çekilişe katılanların sayısını alırsam, x’ i öbür tarafa atıp, e eşittir m c kare den sonucu bulursak: Anammmm ! Ben aslında Hinduymuşum. Yine dış mihrakların oyunu… )

    Kuran’ı henüz okumayanlar için söyleyeyim neredeyse her yerinde “kul hakkı yeme ben bile seni kurtarmam” diyor.

    Aslında; Sosyal güvencesi olmayan makyözün bol bol sürdüğü pudra nedeni ile kendisi bile “nurlu” olduğuna inanan “din soytarıları” değil; Yeşil parkalı fabrikatör kızı bile anlatır, anlayana, haksızlığı, kul hakkını…

    ( gomünüstmüsünlağsendiyengileller’e özel not: Değilim balım… Ancak; aç adama, bir parça ekmek verip azizliğini ilan edilenlere inat bu adam niye aç diye sorangillerdenim. Takacağın yafta senin fantezine kalmış. Bana kızıp da narin cildine zarar verme. Hak aramak kavramını “Hak” tan bu kadar uzak siyasi bir jargon diye yutturanlara yönel lütfen…)

    Bahsetmem gereken başka bir konu ise; çevirmen Ergin Altay, Rusçadaki samimiyet bildiren bir kelimeyi “ anacığım” diye çevirmeyi tercih etmiş. Erkek karakterin mektuplarında çok fazla bu kelime kullanılmış. Önce kulağınızı tırmalamaya başlıyor bir süre sonra ise “zincirleme çağrıştırma kazası” na maruz kalıyorsunuz ve “babacuğum” kelimesi, zihninizin karanlık kalması gereken köşelerinde neon ışıklı tabela içinde görünür hale geliyor. Ağa dizisi senaristi kılıklı bilinçaltı durur mu hemen ardından, bu kelimeyi kullanma rekoru kıran, Mahallenin Muhtarları dizisinin kibar muhtarının “kıl” kızı Fadime’yi hatırlıyor. Ve ardından bombardıman başlıyor. “Temel”, “Çaydanlık” “ Direksiyonlu Deli” … Kitaba tekrar dönebilmek için birkaç reenkarnasyona ihtiyacınız oluyor.

    Sözün özü,kitap seni omuzlarından tutup silkeleye silkeleye, haksızlığa karşı gerçekten karşı gelmek istiyorsan söyle yapacaksın diye bir formül veriyor:

    Kırmızı minibüsü altına çekip, kötülüğün vücut bulmuş haline kendini benzetip onun gibi giyindikten sonra, kendini onun kadar güçlü hissettikten sonra değil; Geceliğin olmadığından yırtık atletinle yattığın zamanlarda, ona yancılık yapmayacak ve işte o zaman karşısına geçip bağıracaksın:

    ŞAKİRE ÇAY YOK !!!

    Güfteye “etanşın” edenler için aşağıda bir “zıpır” emanet var. Çıkarken alırsınız.

    https://www.youtube.com/watch?v=RqgDVE4NN94