• 😁😁😁
    Misafirin yanında dayak yemeyeceğini bildiği için sınırları zorlayan çocuktaki cesaret kimsede yok🤣

    Kavgaların en çok 'ne bakıyon len' diye çıktığı bir ülkede, otobüslere karşılıklı koltuk yapmak çok mantıklı gerçekten 🤣

    Dişini fırçalayan erkeği bulmuş da, macunu ortadan sıkmayanını istiyor. Bak bak lükse bak🤣

    Arabada kemer takmak zorunluyken otobüslerde milletin ayakta gidebilmesini bana bir anlatın🤣

    Türklere özgü ikna şekli, ölümü gör🤣🤣🤣

    Bazen başımı alıp gidesim geliyor ama Müge anlı dan korkuyorum beni de bulur diye🤣

    Asansör çağırma tuşuna defalarca basarak daha hızlı geleceğini zanneden tek milletiz 🤣🤣

    Annem beni ders çalışırken gördü, gözleri yaşardı, bıraktım ders falan çalışmıyorum. Ondan değerli mi, kıyamam ben ona🤣

    Elini öptürmek istemeyipte elini iyice aşağı indirip beni yerlerde süründüren orta yaşlı akraba seni pıçaklarım🤣🤣🤣

    Kulağımda kulaklık var, dürtüp müzik mi dinliyorsun diyor. Yok kuleden iniş izni istiyorum. Pilotum ben🤣

    Pizzayı yuvarlak yapıp üçgen kesip kare kutuya koyanla, evleri kare ve dikdörtgen yapıp adını daire koyan kişi aynı kişi olmalı🤣🤣🤣

    Eve gelen misafirin tuvalet var mı diye soruşuna ayar oluyorum. Yok biz poşete yapıp karşı apartmanın damına atıyoruz🤣🤣🤣

    Anneme, anne ben evlatlık mıyım dedim. Öyle bişey olsa seni mi seçerdik dedi. Haklı kadın🤣

    Gözleri aşka gülen en taze sögüt dalsın diyor şarkıda. Bu hayatımda duyduğum en kibar, en naif ODUNSUN deme şekli🤣🤣🤣

    Her ne yapıyorsun diye sorduğumda napiim sen napıyorsun diyen Bi arkadaşım var. Yıllardır ne yaptığını bilmiyorum🤣

    27653941 keredir diyorum size, şu sayıları okumuş gibi yapıp geçmeyin diye🤣

    Sadece Türklere özel bir ağırlık birimi 'gavur ölüsü gibi' 🤣🤣🤣

    Fırıncı bana sıcak ekmek veriyorum dedi. Abi nasıl olsa eve gidince annem bayatları yedirecek dedim. Sarıldık ağlaştık🤣

    Bizler arkası gelmez dertlerimin şarkısını söylerken göbek atan bir toplumuz. Kimse bana normal olduğumuzu söylemesin. Yemem🤣

    İnsanımız gariptir. Camı siler ayna gibi oldu der, aynayı siler cam gibi oldu der🤣

    En iyi tedavi şekillerimizden biri, git bir elini yüzünü yıka🤣

    Pazarda çocuğunu kaybedince feryat figan ağlayan, buluncada öldüresiye döven anne Türk annesidir.
    BİRAZ GÜLELİM ÇOOOOOOK İHTİYACIMIZ VAR. ....🤣🤣
  • Kendini tanıdıkça annesini de tanıdı. Kendinde ondan bir parça daha buldu her geçen gün. Belki de kendisi gitgide annesine dönüşüyordu, annesinin ortaokulu bitirmiş bir ev kadını, kendisininse başkentin koca bir hastanesinde klinik şef yardımcısı olmasına karşın.
    Erendiz Atasü
    Sayfa 61 - Can yayınları
  • CANINIZ SIKILMASIN 😁😁😁

    Misafirin yanında dayak yemeyeceğini bildiği için sınırları zorlayan çocuktaki cesaret kimsede yok🤣

    Kavgaların en çok 'ne bakıyon len' diye çıktığı bir ülkede, otobüslere karşılıklı koltuk yapmak çok mantıklı gerçekten 🤣

    Dişini fırçalayan erkeği bulmuş da, macunu ortadan sıkmayanını istiyor. Bak bak lükse bak🤣

    Arabada kemer takmak zorunluyken otobüslerde milletin ayakta gidebilmesini bana bir anlatın🤣

    Türklere özgü ikna şekli, ölümü gör🤣🤣🤣

    Bazen başımı alıp gidesim geliyor ama Müge anlı dan korkuyorum beni de bulur diye🤣

    Asansör çağırma tuşuna defalarca basarak daha hızlı geleceğini zanneden tek milletiz 🤣🤣

    Annem beni ders çalışırken gördü, gözleri yaşardı, bıraktım ders falan çalışmıyorum. Ondan değerli mi, kıyamam ben ona🤣

    Elini öptürmek istemeyipte elini iyice aşağı indirip beni yerlerde süründüren orta yaşlı akraba seni pıçaklarım🤣🤣🤣

    Kulağımda kulaklık var, dürtüp müzik mi dinliyorsun diyor. Yok kuleden iniş izni istiyorum. Pilotum ben🤣

    Pizzayı yuvarlak yapıp üçgen kesip kare kutuya koyanla, evleri kare ve dikdörtgen yapıp adını daire koyan kişi aynı kişi olmalı🤣🤣🤣

    Eve gelen misafirin tuvalet var mı diye soruşuna ayar oluyorum. Yok biz poşete yapıp karşı apartmanın damına atıyoruz🤣🤣🤣

    Anneme, anne ben evlatlık mıyım dedim. Öyle bişey olsa seni mi seçerdik dedi. Haklı kadın🤣

    Gözleri aşka gülen en taze sögüt dalsın diyor şarkıda. Bu hayatımda duyduğum en kibar, en naif ODUNSUN deme şekli🤣🤣🤣

    Her ne yapıyorsun diye sorduğumda napiim sen napıyorsun diyen Bi arkadaşım var. Yıllardır ne yaptığını bilmiyorum🤣

    27653941 keredir diyorum size, şu sayıları okumuş gibi yapıp geçmeyin diye🤣

    Sadece Türklere özel bir ağırlık birimi 'gavur ölüsü gibi' 🤣🤣🤣

    Fırıncı bana sıcak ekmek veriyorum dedi. Abi nasıl olsa eve gidince annem bayatları yedirecek dedim. Sarıldık ağlaştık🤣

    Bizler arkası gelmez dertlerimin şarkısını söylerken göbek atan bir toplumuz. Kimse bana normal olduğumuzu söylemesin. Yemem🤣

    İnsanımız gariptir. Camı siler ayna gibi oldu der, aynayı siler cam gibi oldu der🤣

    En iyi tedavi şekillerimizden biri, git bir elini yüzünü yıka🤣

    Pazarda çocuğunu kaybedince feryat figan ağlayan, buluncada öldüresiye döven anne Türk annesidir.

    BİRAZ GÜLELİM ÇOOOOOOK İHTİYACIMIZ VAR. ....🤣🤣/ alıntıdır.
  • Kadının Dünyayı Algılama Şekli Erkekten Farklı / Mülâkat

    Annenin çocuğuna ilk hediyesi ‘duygu kabı’dır!
    Kıymetli okurlarımız, sizler için Psikolog Zühre Çelen Hanımefendi ile ‘Kadın Psikolojisi’ ekseninde röportaj yaptık. Çok verimli bir söyleşi oldu elhamdülilllah. Sizlerin de keyifle okuyacağını; verimli bulacağını ve pay alacağını umuyoruz.

    Mülâkat: Elif Yüksek

    “DÜNYAYI ALGILAMA ŞEKLİMİZ ERKEKLERDEN FARKLI”

    Hocam öncelikle kadın psikolojisi üzerinde konuşalım istiyorum. Bu psikolojiyi nasıl tanımlarsınız?

    Kadın psikolojisinden önce büyütme şekillerimize bakmamız; biraz o tarafı irdelememiz gerekiyor. Çünkü bizim doğuşumuzdan itibaren dünyayı algılama şeklimiz erkeklerden farklı.

    Kur’an-ı Kerim’de bunlar zaten o kadar net anlatılıyor ki; erkeklere verilen sorumluluklara baktığımızda, biz sanki kadınlar eksik gibi algılasak da aslında bu, her iki tarafın da kendi içindeki yoğunlukla alakalı. Çünkü biz kadınlar daha “ınga” dediğimizde (henüz bebekken) beynimizin sol yarımküresini kullanırız. Erkeklerse sağ yarımküreyi kullanıyor. Bu kadar ayrıştırmalı bir şeyde aynı olayı, aynı şekli bambaşka görebiliyoruz.

    Biz kadınlar çok ayrıntılı gidiyoruz, erkekler tek bir işte daha başarılı olabiliyor. Mesela biz mutfağa girdiğimizde dört-beş çeşidi bir arada çıkartabiliyoruz. Buna karşın çok büyük aşçılar erkeklerden çıkıyor ama büyük organizasyonlar yoksa erkekler, küçük işlerle ilgili sonuç odaklı gitmediği hiçbir şeyde mantık oluşturamıyorlar. Ta en başında kadınların algılaması, hayata bakış açısı, estetik yapısı, duygusal yapısı incelendiğinde bambaşka bir altyapı çıkmış oluyor.

    Daha çocuk yaştayken eşitlik algısı ya da farklı şeyler, çok yoğun verildiğinde ya da “Aman çocuğum! Sen okuyorsun, şunu şöyle yapma!” denildiğinde, fıtrata aykırı yetiştirildiğinde; kadınımsı ama kadınımsı özelliklerini yitirmiş kadınlarla doluyor ortalık.

    Feministlik denince, ta insanın ilk yaratılışında “LİLİTH” denilen bir faktör var ve bu, feminizmin de temelini oluşturur. Buna göre; Allah Hz. Adem’i yaratır sonra kalan çamurla da Lilith’i yaratır ve ikisini de cennete koyar. Ama Lilith der ki: “Hop ben de topraktan yaratıldım, biz seninle eşitiz.” Sonra çok sıkılır; cennetten ve Hz. Adem’den şeytana kaçar ve şeytanın çocuklarını doğurur. Feminizm temelinde bu eşitlik algısı vardır. Yani birisi ‘feministim’ diyorsa ve eğer bu algıları kabullenmemişse zaten feminizmin altyapısını oluşturamıyor.

    Biz inanıyoruz ki; Hz. Havva kaburga kemiğinden yaratıldı. Hem en yumuşak, hem bütün organlar için çok hayati bir noktada. Ve ben, genlerimle alakalı bu yumuşaklıkta büyüdüğümü farz ederek kadınlığımı çok seviyorum. Çünkü bizim dünyaya gelme amacımız “üremek”; birinci amacımız bu! Biz kadı olmak için ya da doktor olmak için dünyaya gelmedik. Zaten kadınlara özel meslekler değil bunlar ve ne yazık ki; bazı şeyleri eğer farkındalıkla oluşturamazsak, otomatikman bu meslekler bizim üzerimizde/kemiklerimizde deformasyon oluşturuyor. Erkeğimsi kadınlar çıkartıyor; çok güçlü karakterler… Erkekler de burada hormonal olarak kadınsı davranışlarla eşlerine destek gibi görünen altyapılarda çıkıyor ortaya. Bunlar de ne yazık ki evliliğin dengesine ve kadın psikolojisine ters.


    “KADIN GÜÇLÜ OLMALI AMA ALANLARINI İYİ BELİRLEMELİ”

    Kadın güçlü olmasın mı yani?

    Kadınlar tabi ki güçlü olmalı ama alanlarını iyi belirlemeli diye düşünüyorum. Osmanlı, sağlık ve eğitimi kadına verdiği için yükselme dönemini dorukta yaşamış. Çünkü eğitim, sağlık ve vakıflar kadınların elindeymiş. Sadaka verecek insan kalmamış çünkü bu alanda kadınlar çok iyi. Kadınlar çok iyi gözlemler ki; beyninin sol tarafını kullanmak burada işe yarıyor. Erkeklere de savaşmak ve toprakları genişletmek kalıyor. İyi bir iş bölümü… Bu hususlara dikkat edilirse kadın psikolojisinden önce yetiştirme alt yapısında kesinlikle ayrıştırmacı değil bütünleyici bir yol elzem görünüyor. Erkeğin görevleri, kadının görevleri… Tabii ki eşit yapabileceği görevler, siyah beyaz gibi ayrıştırılmadan bu denge içerisinde, pazılın birbirine girebilecek altyapısında verilirse; güzel sonuçları hep birlikte göreceğiz inşallah.

    “HIRSLA, ÖFKEYLE BÜYÜYEN ÇOCUKLAR YETİŞTİRİYORUZ”

    Yani tıpkı pazıl parçaları gibi ki; ikisi birbirinden tamamen farklı ama bir araya geldiğinde birbirini tamamlıyor.

    Şimdi biz kadınımsı erkeğe, erkeğin rollerini; erkeğimsi kadına da kadının rollerini yükleme çabasındayız. Bir kadın birçok şeyi, en kötü anında yapabilir ama savaş anındaymış gibi bu dengesizliği sürekli yaşadığımızda; ortaya savaş içinde büyümüş ve ne yazık ki mağdur olmuş çocuklar çıkıyor. Öyle ki; hırsla, öfkeyle büyüyen çocuklar yetiştiriyoruz. Tabii ki ideallerimiz olacak ama önce kadınlığımız, anneliğimiz, evlatlığımız, kadın naifliğimiz geliyor/gelmeli. Evet, biz çok güçlüyüz. Ama o gücümüzü de doğru alanda doğru yerde, sadece egosal savaşlarda değil de merhamet noktasında farklı boyutlarda da geliştirmeliyiz. Otomatikman farkındalıklarla herkes yerini bilmiş olacak. İçişleri bakanı da ödevini bilecek; çok önemli bir bakanlık o. Dış işleri bakanı da o boyutuyla görevini bilmiş olacak. Denge galiba böyle kurulacak.

    “ANNE OLMANIN OKULU OLMALI”

    Şimdi sizin sözünü ettiğiniz bu dengenin, büyük oranda olmadığını görüyoruz maalesef. Bu da birtakım psikolojik sorunlar doğuruyor. Bunların başında ne geliyor sizce, kadın açısından baktığımızda?

    Kimliksizlik geliyor. Biz sadece şartlı sevgiyle çocuklara bakıyoruz. Kız ya da erkek olarak bakmıyoruz; ayrıştırılmış özelliklerini geliştirmeden, seçici algılamasını vermeden…

    Toplumun kabullendiği şu aşamada; ders başarısı olabilir, konuşma yeteneği olabilir, birazcık amiyane olabilir ama fazla savunmacı bir kimlik, edepsiz bir kimlik (kim güçlüyse o alır gibi) bıraktığımız bir altyapı, özellikle kardeşler arası hiyerarşide ne yazık ki çok oturmuyor evde. Çünkü herkes öne çıkmış, sivrilmiş bir altyapı oluşturuyor.

    Ben hep şunu söylüyorum: kadınlar hamile kaldıklarında -genel anlamda demeyeyim de- hastalıklı bir bakış açısı geliştiriyorlar. Kendilerini Hz. Meryem gibi hissediyorlar; karnında bir canlı büyüyor ve doğan çocuk Hz. İsa oluyor. Şimdi bu dengeyi kuramayınca bu çocuğa yüklenmenin ne anlamı var? Annenin geçmişte alamadığı, yaşayamadığı, yapamadığı bütün her şeyi, 0-3 yaş çocuğun eleştirme yeteneğinin %50’sinin oturduğu bir dönemde anne akıtıyor. Annenin bu konudaki yapamadıkları, başarısızlıkları, -kız ya da erkek çok fark etmiyor aslında- kendi yaşayamadıklarını çocuğunun yaşamasını istediği bir altyapıyı oluşturuyor. Ve çocuk bu duygularla, kendi isteklerini eşleştiremediği zaman, ortaya kırılmış bir kimlik çıkıyor.

    Güzel bir söz var; yarım doktor candan yarım imam imandan alır, diye. Birçok şeyi yarım bırakıp çocuğun kendi ‘mitokondrisini’/geçmişini oluşturmasına izin vermeden, bizim doğrumuzla ya da bizim egomuzla ya da bizim isteklerimizle şekil alan bir kimlik, ‘kendi’ olmaktan çok uzaktır. Zaten 0-3 yaşta bir çocuğun, akıl hastası olup olmadığı belli oluyor. Psikoz yaşayanlar, 0-3 yaştaki o yanlış kodlamalardan dolayı yaşıyor. O yüzden bizde çok esprilidir: “Hadi çocukluğuna bir geri dönelim.” 0-3 yaş; hiçbir eleştirme yeteneği yok ve hatırlayabildiği bir dönem değil. Ancak o dönemde ne akıtılırsa iz kalıyor. Eğer çok öfkeye, kötü muamelelere, tacizlere ya da farklı şeylere maruz kaldıysa; hatırlamadığı bu dönemde (bir nevi) bir kitap var ve kitap onu yazıyor zaten. Ve o yazdığı kitap bile ne yazık ki bunları hatırlamıyor. Hatırlamadığı şeyler davranışlarına çok ciddi bir şekilde yansıyor. Ve o yansımalarda kendi olmayan karakterleri yansıtıyor.

    Anne olmanın okulu olmalı bence. Kesinlikle. İçimizde bir psikoloji kitabı var ama bazen bu kitabı okumadan hazırlıksız yakalanabiliyoruz. Ya da o anda ‘çocuk anlamaz’ deyip kendi egolarımızı öne çıkartabiliyoruz. Doğduğundan itibaren… Bak çok ilginç bir şey anlatayım Elif Hanımcığım:

    Şimdi çocuğa bebekken takılan altınlar var ya; sen nasıl benim çantamdan altınları alamazsan o çocuğun altınlarına da dokunamazsın. Çok ilginç bir şekilde dinen bu böyle… Ancak burada bile saygı yok. Anne diyor ki: “Bunlar benim altınlarım!” Hayır efendim, onlar senin altınların değil! Buradan başlayan bir ego var. Sonra o çocuk ne kadar başarılı olursa ve bir yerlere gelse; anne diyor: “Ben senin annenim. Sayemde buralara geldin. Şunu yapmazsan sütümü helal etmem.” Vs. Ya da başka bir şeyle sürekli kendine bir kimlik bulmaya çalışıyor.

    Şimdi biz kimliklere eğer bu kadar müdahale ediyorsak; “Benim yaşayamadığımı sen yaşayacaksın” diye içini kakıtıyorsak o yarım kadın oluyor, kadınlığını da inkâr ediyor. Kadınlığı reddedince diplomasıyla yaptığı şeyle kendince bir kimlik oluşturmaya çalışıyor. Sonra anne olunca üzülüyor, korkuyor, annesine tekrar yapışıyor. Ve o annenin tekrar eli uzuyor; kırık eli… Onu aşağılıyor. Ona ‘ablamsı anne’ rol ve modelini verip çocuğuyla ömür boyu bağlarını kopartıyor ve yahut da çok iyilik yapıyor. Onun çocuğuna bakıyor; “Kızım çalışsın, doktor olsun, öğretmen olsun” diyor. Oysa bu dünyaya gelme sebebimiz anne-baba olmak; üremek. Birinci amaç bu… Şimdi bu birinci amacın etrafında diğer amaçları; büyük taşı yerleştirip de küçük taşları da ona göre yerleştirip aile hayatını çok iyi oluşturabilirsek, zaten otomatikman bu sorunların hiçbirini yaşamamış olacağız. Ben annemin kimliğini yaşıyorum, annem de annesinin kimliğini yaşıyor. Gerçek zamanlama ve oranlamayı hiçbir zaman yakalayamıyoruz. Aklımız başımıza geldiğinde de bunları düşünmekten Alzheimer oluyoruz. Türkiye’de (istatistiklere göre) ne yazık ki; her iki kişiden birisi Alzheimer ya da Parkinson yaşıyor.

    Bunun sebebi; yaşayamadığımız kimliklerimizi, yaşlılıkta tamamen yok etmeyi hedeflemek. Aslında Avrupa’da ya da başka yerlerde bu kadar yoğun değil. Çünkü kendi sınır ve yaşanmışlıkları var. Düşünün ki: kadın, çocukken evin küçük kızı; abisine veya babasına hizmet eden kız. Büyüyor ve evleniyor; kayınvalidesine, kocasına hizmet eden, çocuklarına hizmet eden kız. Yani hiçbir zaman kendi olamıyor. Kendi talepleriyle değil. Hep birisinin yönetmesiyle… Biz ‘eksik etek’ değiliz bu noktada. Bizim sınırlarımızı öncelikle anneler düzeyleyecek. Çocuklarını, evvela o birey olarak kabul edecek. Az önce anlattığımız altın hikâyesi gibi “Nasıl yani, o benim altınım. Ona verilmez ki!” Çok duydum bu cümleyi. Allah katında benden bir borç aldığınızda ödemeye nasıl çaba sarf ediyorsanız; aynen bunda da aynı borçtasınız ve bunların da yazılması gerekiyor. Ama biz bunlara ne yazık ki hiçbir zaman dikkat etmiyoruz.

    “ANNELİK/BABALIK BU DÜNYANIN İMTİHANI”

    Bu, aynı zamanda bir kimlik ve aidiyetinin göstergesi değil mi? Daha doğar doğmaz Allah-u Teâlâ o çocuğa bir kimlik veriyor. Saygı, şahsiyet noktasında direkt mesajı veriyor anne-babasına ve çevresindekilere. Benim yarattığım kulum/halifem, vurgusuyla…

    Çok ilginçtir: annelik veya babalık bu dünyanın imtihanı! Ahrette, inançlarımıza göre böyle bir şey olmayacak. Ama ailedeki bu imtihanın bedelini, olumlu ya da olumsuz ödeyeceğiz. Biraz farkındalığı da anlamamız lazım. Biz direkt olarak ne yapıyoruz? Zamanlama ve oranlamayı kaçırarak direkt ya ruhlar âlemindeki gibi ya din kisvesini kullanıyoruz. Hani oradaki inançla yapılanlarla ya da yargılama şekliyle şu andaki yaşadığımız hayatla alakalı aynı semptomda; aynı bakış açısında değiliz. Çünkü burada zamanlı bir bedenimiz var ama ruhumuz, iki yaşında da yetmiş yaşında da aynı. Bu dengeyi kuramadığımızda otomatikman beden; bu konuda çok yaşlanarak, çok sıkıntıya girerek kendi içinde çok şekilsiz bir hal alıyor. Yarı akıllı ya da aşağılanan bir kimlikte oluyor. Belden aşağı konuşuluyor. Oysa ben hep şunu anlatırım: Tasavvufta namus kiminle anlatılır? Diye. Size de sormak istiyorum. Tasavvufta namus dendiğinde kim gelir aklınıza?

    “FITRATIN BENCE KADIN VEYA ERKEK KİMLİĞİ YOK”

    Namus kavramı ve iffet denilince benim aklıma ilk Hz. Yusuf geliyor, ne hikmetse…

    Neredeyse bu sorunun cevabını ilk doğru bilen sizsiniz. Herkesin aklına kadınlar geliyor, işte Hz. Aişe, Hz. Fatıma. Ve üzülerek söylüyorum ki; Kur’an-ı Kerim’de bahsi edilen iffet olayının, şu anda toplumda tam tersi yapılıyor. Gömleği arkadan yırtan bir kadın var ve sonra biz ondan ‘Züleyha annemiz’ diye bahsediyoruz. Çok ilginç. Bu, dengeyi kuramamakla alakalı… Kur’an-ı Kerim’de şeytanın Allah-u Teâlâ’ya sorduğu soru var ya hani: “Kur’an’ı değiştiremezsin” diyor rabbi ona, “mealini de mi değiştiremem?” diye soruyor şeytan. “işte onu değiştirebilirsin” diyor Allah. Geleneklerle, göreneklerle ne yazık ki din kisvesi altında bozulmuş zihniyetleri akıtılan bir sürü farkındalıklar var. Ve çocuk büyütürken de biz, ne yazık ki bunları ön plana koyuyoruz. Böylece kadın psikolojisi değil de kadınımsı erkek mi, erkeğimsi kadın mı belli değil; ortaya bir yaratık çıkıyor. Fıtratın bence kadın veya erkek kimliği yok.

    “ANNENİN ÇOCUĞUNA İLK HEDİYESİ ‘DUYGU KABI’DIR!”


    Peki, insan hayatının en mühim aşaması hangisi sizce?

    0-3 yaşında, benim hatırlamadığım dönemde kişiliğimin %30’unun oturduğu bir dönem var ve o dönemde de üç tane aşama vardır hayatımla ilgili. İsterseniz önce o aşamalara bir bakalım: 0-2 aylık bir dönem var, çocukların hayatında. ‘Lohusalık’ dediğimiz dönemde. Bu dönemde çocuğun duygu kabı oluşuyor. Hayatımız boyunca annemizin bize hediye edebileceği en önemli şeydir: duygu kabı.

    Bütün duyguları taşıyacak bir duygu kabı! Avucumun içi kadar da olabilir, bu oda kadar da olabilir; demirden, çelikten, kâğıttan olabilir. Çocuk, ömür boyunca, yaşayacağı bütün duyguları bu kap üzerinden tanıyacak. Şimdi kâğıdın içine koyduğu duygu, çok çabuk deforme olup kaybolmaya başlayacak. Çelikten olursa; çok sert bir çocuk olacak. Bu oda kadar olursa; çok derin bir çocuk olacak. Küçük olursa; odun gibi bir çocuk olacak. Lohusalıkta neden bir kadını 40 gün yatırmak gerekir? Çocuğu sevmek değil buradaki amaç. Çocukla, onun duygularını bozmadan, ona bir kap hediye etmek. Annenin ilk hediyesidir o çocuğuna…

    Öfkeli ya da mutlu ya da kompleksli; isteyen ya da istemeyen bir anne çocuğuna dokunuyor. Çünkü o bir beton ve ne düşerse o anda üzerinde bir iz yapacak. Misal; çok stresli bir gebelik olmuş olabilir. Koca ile boşanma aşamaları olabilir. Ciddi bir kayıp olabilir. Ya da farklı başka bir şey olabilir. Ama bu bebeğin kaderini değiştirmez. Çünkü onun annesinden alacağı bir kaba ihtiyacı var. İşte bu aşamada anneler, çocuklarına ya nefret kusuyorlar ya da çok sevip “sen hiçbir şey yapamazsın” diyorlar. Ve çocuk hayatı boyunca hiçbir şey yapamıyor gerçekten. Hep annesinin korumasında falan…

    “Ben çocuğuma bilmem şu yemeği yedirdim, benim çocuğum nasıl şizofren oldu” diyorlar. “Ama ben duygu kabında onu çok sevdim!” diyorlar.

    “Kedi gibi sevmişsin” diyorum. “Kimliksizce sevmişsin. Duygu kabını oluşturmamışsın. ‘Benim duygu kabım ikimize de yeter canım. Sen bana bak bunun dışında hiçbir şeyin önemi yok’ demişsin.”

    Biliyor musunuz, nefis üzerine bir araştırma yaptığımda hiçbir şey bulamadım. Ne olduğu hakkında hiçbir fikir yok. Çok ilginç. Şekil, yaratılış… Hiçbir şey yok. Sadece aç kalınca… Pavlov’un köpekleri gibi… Bir disipline girmeden adam olacak bir şey değil nefis. Yani sınırları çok net. O kadar net ki; o sınırları ona oluşturmazsan aç kalırsın. Ya da hapis kalırsın. O asla ıslah olmuyor. Bu kadar açık ve net… Şeytan onu çok güzel yola getiriyor. “Hadi gel” diyor. Ortaya yemi atıyor. Nefis de bunu alıyor. Şimdi beden ve ruh bununla uğraşsın dursun. Hele bir de ‘duygu kabın’ küçükse; hadi geçmiş olsun! Bizim duygularımızı ruhumuz yönetir. Kap yok duygu da yok. Hani bazen bakarız birine: “ne ruhsuz” deriz. Ruhsuz değil; o aslında duygu kabı olmayan insan.

    0-1 yaş, bizim ‘oral dönem’ dediğimiz emme dönemi…

    Hemen sonrasında 2-2,5 yaşlarında tuvalet dönemi. O dönemde çocuğun Allah inancı oturuyor. Allah inancı otururken de ilk tanrı kim çocuğun hayatında? Baba! Kayıt sistemi oluşmayınca baba, her kapıdan çıktığında ölüyor. O yüzden ağlıyorlar babanın peşinden. Beş karış boyuyla görsellikte gördüğü en büyük şey: Baba! Eğer o baba, eli-kolu dolu iyi bir tanrı olarak geliyorsa; çocuk Allah’a inancını güvenle oturtuyor. Ama baba eziyet eden bir babaysa… Ateizm psikolojisinin odak noktasında işte bu vardır.

    Diyorlar ki: “Biz çok dindarız, çocuk hep namaz gördü, abdest gördü, şunu gördü. Niye Allah’a inanmıyor benim çocuğum?” İrdeliyoruz: “Evet” diyor “Baba o dönem sapıtmıştı; eve gelmiyordu, bizi dövüyordu.” O canavar baba ve anneyi çıkartmadan psikoz vakaları da çok kolay olmuyor tabi. Biraz zorlanıyoruz. Ve tabi uzun soluklu çalışmak gerekiyor.

    0-3 yaş bitti. Babayı artık baba olarak dünyaya alabiliriz. Artık sosyalleşme dönemi geldi. Anne-baba, kardeşler, komşu, anaokulu, kreş gibi farklı şeylere hazır hale geldi. Burada da kitabın %40’ı yazılıyor. Yine çocuk; eleştiri yeteneği yok.

    Bir gün bir anaokulunda bir çalışma yapıyordum; çocuk yeni geldiği için çok fazla tutmak istemedim. Aşağıda yemekhanede benimle oturuyor. Çocuğu oturttum. Bana dedi ki: “Öğretmenim ben acıktım mı?” Annesini çağırdım. “Aman hocam” dedi, “Tabi ki saat bekliyorum.” Muz saati, şu bu saati… İrdeliyorum: Çok açlık çekmişler çocukken, fakir bir ailenin kızıymış…

    Şimdi fallik dönemde çocuk sosyalleşmeye başladı. Anneye diyor ki: “Ben senden birkaç saat ayrı kalabilirim. Artık yemeğimi de yiyebiliyorum, tuvalete de gidebiliyorum. Senden ayrı kalabilirim.” Ama anneler, bu dönemde çocuklarını çok fazla incitebiliyorlar. Özellikle anaokulunda biz bunu çok fazla yaşıyoruz. Kadın diyor ki: “Bensiz durmaz.” Ben de diyorum ki: “Sizsiz durur. Siz buraya güvenecek misiniz? Siz buraya güvenmediğiniz için durmaz. Çünkü ‘annem buraya güvenmediyse burası güvenilir değil’ algısı oluşuyor. Kadın bu tavrıyla adeta şunu söylüyor: “Ben kesinlikle bensiz durmanı istemiyorum. Bana bağımlı olmanı istiyorum.”

    Bu aşamada (0-6 yaş) kişilik %90 oluştuğundan, çok ehemmiyet gerektiren bir dönemdir…

    Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz…

    Rica ederim.



    Zühre Çelen Kimdir? 1974 yılında Karabük’te doğan Çelen, Newport Psikoloji Bölümü mezunu olup bu bölümde yüksek lisans yapmıştır. Evli ve iki çocuk annesidir. Hastane, danışmanlık merkezi, anaokulu ve belediye gibi kurumlarda aile ve grup terapistliği alanında danışmanlık yapmıştır. Halen aile terapistliğine devam etmektedir.
    Kaynak: nisanurdergisi.com

    https://www.kastamonur.com/...6tDWKiu8z7SdMwNVMxv0
  • 176 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    HİÇ GÜZEL ŞEYLER DUYMAYACAKSINIZ!

    Kadın açık giyinmiş, hak etti (!)
    Kadın tenhada gezdi, hak etti (!)
    Kadın gece sokağa çıktı, hak etti (!)
    Kadın taksiye yalnız bindi, hak etti (!)
    Kadın erkekle yemeğe çıktı, hak etti (!)

    "Tabii ki şeffaf bir bluz ya da kıçına kadar çıkan bir mini etek giyen kadının tecavüze uğrama olasılığı daha fazladır." (24 ya­şında bekar bir erkek).

    Bütün suç kadınlardadır (!)
    Erkekler hep masumdur (!)

    "Erkek bir sorunu olduğu için tecavüz ediyor, yoksa başka bir nedenle değil. Benim olay­da kadın tecavüze uğradıysa, bu sadece kendi suçuydu" (30 ya­şında evli bir erkek)."

    Erkek zaten hastadır.
    Erkek zaten teşhircidir.
    Erkek zaten sübyancıdır.
    Erkeğin psikolojik sorunları vardır.

    Kısacası erkeğin yaptığından aklanması için mazereti çoktur. Ama kadın yaşadığı olaydan dolayı yıllarca silinmeyecek izler taşır.

    "Kendimi aşırı derecede sınırlanmış hissediyorum. Bitkisel bir hayat yaşar gibiyim. Sürekli bir korku içindeyim" (27 yaşın­da bekar bir kadın).

    En önemlisi erkeğe güveni kalmamıştır. Yalnız sokağa çıkmaya gücü kalmamıştır. Tenhalarda zaten istese de dolaşamaz artık. Çünkü her an birileri gelip boğazına bıçağı dayar ve istediğini alır. Kadın yaşadığı olayı anlatmak istese de anlatamaz. Çünkü toplum erkeği değil de kadını suçlar, sanki kadın istemiş gibi.

    "Teca­vüze uğramış kadınların en aciz kaldıkları durumlardan biri, kocanın, erkek arkadaşın ya da baba ve annenin başından geçenlere inanmamaları, tersine ondan kuşkulanıp, aşağılamalarıdır."

    Gitmeseymiş yemeğe!
    O saatte ne işi varmış orada!
    Kadın zaten bu yolun yolcusu (!)
    Aslında tecavüzü kendisi istedi (!)

    Yıllarca duyduğumuz cümleler. Hiç düşünmeden söylenen sözler. Ne kadar acı oysa. En acısı da hemcinsle­rinden duymaları. Yardımcı olacakları yerde kadını suçlarlar. Empati ne kadar da zor (!)

    Bizler tecavüzün hep sokakta yaşandığını sanırız, ama yanılırız. Aslında tecavüzün en acısı ve en şiddetlisi yatak odalarında yaşanır. Ama bunlar hiç şikayet edilemez. Çünkü erkeğin hakkıdır. Çünkü o karısıdır. İmzayı attıysa her şeyi kabul etmek zorundadır.

    "Karım üzerinde hakkım var. Evde şef benim. Kadının yönetil­mesi gerekir. Güçlü bir erkeği olmayan kadın, insanlığın karşı­sında çaresiz ve her tür tehlikeyle yüz yüzedir." (50 yaşında boşanmış bir erkek).

    Kadın zaten artık evdedir. Çocuklarının annesidir. Onları yetiştirmekle görevlidir. İstese de boşanamaz. Çünkü ekonomik özgürlüğü yoktur. Yani kocasının tecavüzüne katlanmak zorundadır. En önemlisi de yaşananlar evde kalmalı. Kimse duymamalı. Artık kadın yıllarca susar ve değişmesini umut eder.

    "... kötü koca bir gün düzelebilir, bü­tün olup bitenden herhalde birazcık kendi de sorumludur; zaten ba­şından beri bu böyleydi: Sonuç, susmak ve katlanmaktır."

    Erkek kadının HAYIR dediğinde biraz empati yapsa belki birliktelikler daha güzel olur. Kadın yıllarca ruhunda silinmeyecek yaralar taşımaz.

    "Evlilik içi tecavüz insan ruhundaki tüm canlılığı son kıvılcımı­na kadar öldürür. Artık gitme zamanıydı ve ben de bırakıp git­tim" (50 yaşında ayrı yaşayan bir kadın).

    Bizler tecavüzü hep toplumun en alt tabakasındaki erkeklerin yaptığını sanırız, ama yanılırız. Çünkü topluma göre kadının amacı para sızdırmaktır. Zenginlerin yaptığı yanına kar kalır.

    "Tecavüz yabancı, anormal erkeklerin işidir; karanlık bölgelerde cereyan eder; edepsiz, hafif giyimli, genç ve güzel kadınlara yöneliktir."

    Bizler tecavüzü hep yabancıların yaptığını sanırız, ama yanılırız. Bazen en güvendiğimiz arkadaşımız, akrabamız yapar. Ama şikayet edemeyiz. Çünkü kendimizi suçlu görürüz.

    Toplumun ön yargıları, tecavüze bakışı kadının elini kolunu bağlar. Çoğu tecavüz gün yüzüne çıkmamıştır. Yazar, çoğu gün yüzüne çıkmamış tecavüzleri araştırmış, tecavüz suçlularını ve mağdurlarını konuşturmuş.

    Cinsel Şiddet "Kadına Şiddete Hayır" ve "İstanbul Sözleşmesi Yaşatır" Okuma etkinliği #80024404 kapsamında okuduğum üçüncü kitap. Okudum ama ne okudum, nasıl okudum, siz gelin bir de bana sorun. Okurken bile nasıl yazacağımı düşünüp durdum. Kadınların cinsel şiddete uğradıklarını nasıl anlatabilirdim? Ama anlatmalıydım. Anlatmazsam kendimi tüm o kadınlara karşı borçlu hissedecektim. Ben bir kadınım çünkü. Kendimi onların yerine koymayı denedim. Ve hiç bu kadar aşağılanmış hissetmedim.

    Cinsel Şiddet bir araştırmayı kapsıyor. Cinsel şiddeti yaşatan (erkeklerin) ve cinsel şiddeti yaşayanların (kadınların) anlatımlarından yola çıkılarak hazırlanmış bir araştırma. Kısacası kitabın ön kapağında da belirtildiği gibi "Yaşayanların ve Yaşatanların Anlatımlarıyla" gerçekleri yüzümüze çarpıyor.

    Kitapta çok şey bulacaksınız. Yazarın yaptığı araştırma kimi zaman tutuklu kişilerin tecavüzlerini anlatırken, kimi zaman da gün yüzüne çıkmamış tecavüzleri anlatıyor. Erkeklerin çoğu, yaptığı tecavüzü haklı görürken, çok azı kendini suçlar. Araştırma tablolarla bize sunuluyor.

    Alberto Godenzi'un dikkat çektiği en önemli nokta ise "cinsel şiddetin uygulanmasında aslolan, şiddete dayalı cinsellik değil, cinsellik görünümlü şiddettir." Aslında erkekler cinsellik adı altında kadınlara şiddet uyguluyor.

    "Cinsel şiddet, kadınları sömüren, onlara sistemin kıyısında bir yer gösteren erkek politikasının önemli bir halkasıdır."

    KADINLAR, bu kitabı OKUYUN!
    Kendinizi suçlu görmemek için.

    ERKEKLER, bu kitabı OKUYUN!
    Kadınların çektiği çileleri öğrenmek için.

    1K, bu kitabı OKUYUN!
    Cinsellik adı altında kadınlara uygulanan şiddeti öğrenmek için.

    .
  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    Milli Mücadele Dönemi yazarlarımızdan Halide Edip Adıvar’ın Dağa Çıkan Kurt adlı romanından bazı hikâyeleri özetledim:

    Dağa Çıkan Kurt

    Hikâyede savaş döneminde vatanımızın düşmanlar tarafından nasıl bölünmek istendiği anlatılmıştır. Bu konu bir kurt masalıyla sembolleştirilerek anlatılmıştır. Asıl verilmek istenen mesaj , verilen toplu kararların meydana getirdiği yıkımdır.Toplumda bazen bir kesimin göz göre göre feda edilmesi ve buna göz yumulmasıdır. Hikâyede mekan; Fazılpaşa, çocukken yaşadığı Üsküdar’daki ev ve kurt masalındaki ormandır. Zaman belli değildir. Hikâyedeki şahıslar; bir Türk şairi, anlatıcı kahraman ve onun hayal ettiği kurt masalındaki hayvanlardır. Buradaki hayvanlar semboliktir. Fil, güç sahibi büyük ülkeleri temsil eder. Çakal, çıkar sahibi , sinsi ülkeleri temsil eder. Kurt ise Türk milletinin sembolüdür. Cesareti ve soyuna bağlılığını temsil eder.

    Bir Türk şairi, Fransız bir kurt masalından bahseder. Daha sonra hikâyedeki kişi bir kurt hülyasına dalar. Hülyasında çocukluğuna döner. Karacaahmet’te kırık, tahta bir evde oturan bir çocuktur. Babasını savaşta kaybetmiştir. Çocuk her gün annesinin gelmesini bekler. Annesi o gün gecikir. Gece çocuk yatağında bir şeyin kıpırdadığını fark eder. Bunun yaralı bir kurt olduğunu görür. Sonra başka bir kurt masalını hatırlar. Bu masalda hayvanlar arasında savaş olur. Fil, hayvanlara artık birbirlerine zorbalık etmeyeceklerini söyler. Küçük ve zayıf hayvanlar, kuvvetliler tarafından ne haraca kesilecek ne de onların besini olacaktı. Daha sonra köpekler ayaklanırlar. Bu uysallık ve sessizlik ancak bir cins hayvanı herkese yemlik ve av diye feda etmekle sağlanırdı. Kurt feda edilir. Kurtların diyarına yürürler. Her yeri yağmalarlar. Bunun üzerine kurtlar öç almak için dağlara çıkar. Yazar Fazılpaşa’da gözlerini açar ve hayal biter.

    Hikâyedeki cümleler kısa ve anlaşılırdır. Anlatım sade ve üslup akıcıdır. Hülyasındaki masalın akıcılığı hikâyeyi sürükleyici kılmıştır. Hikâyeyi beğendim çünkü hikayede verilmek istenen mesaj sembolik ögeler kullanılarak ve sembolik bir kurt masalıyla verilmiştir. Bu da benim hikayeyi merakla okumamı sağlamıştır.

    Cehennem Dağı, Cennet Dağı

    Hikâye savaştan dönen askerin ve günahkâr sevdiğinin aşkıyla adını alan Cennet ve Cehennem Dağı hikâyelerini ele alır. Hikâyede Ankara’ya bakan Cennet Dağı ve Cehennem Dağı ana mekandır. Zaman belli değildir. Vurgulanmak istenen vicdan azabının ağırlığıdır.. Dört ana karakter vardır. Çoban, anlatıcı kahraman, siyah kadın ve subay. Subay, savaştan dönen küçük yaşta bir subaydır. Kalbi bembeyaz ve en temiz hasretlerle dolu olduğu için cennete gider. Siyah kadın, sevdiği Kafkaslardan dönerken günah dakikalar yaşadığından günahkârdır. Aslında altın ekini saçlıdır fakat saçları matemden siyaha boyanır. Daha sonra pişmanlık duyar. Çoban, kahramana Cennet Dağı ve Cehennem Dağı hikâyesini anlatan bir çocuktur. Anlatıcı kahraman ise siyah kefen örtülü kadının hikâyesini anlatır.

    Ankara’ya bakan iki dağ vardır; biri yüksek sarı, çorak ve yanık bir taş toprak yığını. Tepesinde bir volkanın sönmüş, kararmış, siyah ağzı vardır. Bu sarı, çıplak dağın eteğinde de yeşil bir dağ yavrusu vardır. Yeşil çiçeklerle bezenmiş, ince hatlı bir dağdır. Bir akşamüstü küçük bir çoban kahramana Cennet Dağı’nın hikâyesini anlatır

    93 Savaşı’nın başında Kafkaslardan küçük bir subay izinli gelmiş. Bir kandil akşamı bu yeşil tepenin üstüne çıkıp batısındaki hasretiyle kandilleşmek istemiş ve o sırada eşkiyalar tarafından vurulmuş. Kalbi bembeyaz ve en temiz hasretlerle dolu olduğu için cennete gitmiş.. Fakat aslı topraklardan olduğu için vücudu gömülememiştir. Ara sıra bu tepeye gelir kavuşamadığı hasretine uzun uzun bakarmış. Bu hayal gelir ve kaya yığınları üzerinden fanilere görünürmüş .Çoban bir akşam gök alev içindeyken küçük beyaz askeri görmüş. Uğurlu ve güneşli bir görüntü olduğunu söylemiş. Ancak bu görüntüyü kadınlar görürse hasretlerine kavuşacaklarını söylemiş.

    Cehennem Dağı’na karanlık ve korkunç görüntüden dolayı Cehennem Dağı derlermiş. Bu dağ tipi, kasırga ve fırtına gecelerinde görünürmüş. Kadın mı erkek mi bilmedikleri biri varmış. Baştan aşağı siyah, bol bir kefen örtülü ve etrafında vahşi, beyaz kurt sürüsüyle gezen biri. Uçurumun üstüne gelir kurtlarla beraber derin derin ulurmuş. Hep gece gelirmiş. Etrafındaki kurt sürüsü bu siyah kefene durmadan hücum dermiş. Bu hayali gören kimse tipide yolunu kaybeder ve parçalanırmış. Kahraman çobana, siyah tayfın hikâyesini anlatır.

    Bu siyah, canlı kefenin altında son derece güzel bir kadın varmış. Bu kefen onun matemle boyanan saçlarıdır. O siyah kadın, Cennet Dağı’nda erenlere karışan beyaz sevgilinin hasretidir. Onun beyaz sevgilisi Kafkas’tan dönerken o günah dakikalar yaşıyormuş. Sevgilisinin vurulduğunu duyunca vicdan azabından ölmüş. Cehenneme gitmiş. Hiçbir şey bu kadının kalbinden toprak hasretini giderememiş. Güzelliğiyle zebanileri kandırmış. Sonsuz alevler her yanını sarmış ve beyaz hasretinin hatırasıyla gözyaşı akmış. Fakat cehennemde gözyaşı yanmaz bir yıldız gibi alevler arasından mutlu bir göle akarmış. Bunlar gümüş bir dere olana kadar birikir ancak o zaman bu günahların alevini söndürmek için cehenneme akarmış. Zebaniler onu bu dağa bırakmış yanına da cehennemi unutmaması için bir işkence bırakmışlar. Bu tayf ancak gözyaşı birikir mutlu bir dere olursa o zaman sevdiğine kavuşurmuş.

    Hikâyenin dili ve üslubu oldukça yalın ve akıcıdır. Cümleler kısa ve anlaşılırdır. Hikayeyi beğendim çünkü bir halk hikâyesi tadındaydı. Bu hikayede de sembolik ögelere yer verilmiştir. Kurtlar, siyah kadının günahlarını simgelemektedir. Uluması, sevgiliye seslenişidir. Siyaha boyanan saçlar da kadının matemidir. Bu hikâyedeki en büyük iki sembol ise siyah ve beyazdır. Siyah günahkârlığı, beyaz ise masumiyeti temsil etmektedir. Bu semboller ve masalsı anlatım hikâyeyi sürükleyici ve ilgi çekici hale getirmiştir.

    Efe’nin Hikayesi

    Hikâyede anlatılan olay, Milli Mücadele’nin gizli kahramanlarından olan Efe’nin , Tahkik Heyeti’nin gelmesi üzerine köylerine kadar dayanan Yunan işgalinde yaşanan yıkımları emmisinin kızı Kezban üzerinden anlatmasıdır. Verilmek istenen mesaj, ülkenin her yanı kendi öz vatanımız sayılarak müdafaa edilmelidir. Zaman Milli Mücadele dönemidir. Olay Aydın’da geçmektedir. Efe ve Kezban ana karakterdir. Diğer karakterler; Efe’yle beraber savaşan arkadaşları, Kezban’ın yanındaki kızlar, Tahkik Heyetindeki Türk subayı ve diğer subaylardır. Efe yirmi bir yaşında, olgun, beyaz tenli, düzgün hatlı, ince burunlu, kara gözlü bir çobandır. Kezban, Efe’nin emmisinin kızıdır. Vatan savunması yapmak isteyen cesur bir kadındır.

    Tahkik Heyeti bölgedeki tahribatı incelemek üzere gelir. Genç subay olanları anlatması için Efe’yi götürmeye gelir. Efe en süslü, en parlak cepkenli takımını giyer ve giderler. Türk subayı silahlarını azaltmasını söyler. Efe, “Safa geldiniz paşalar!” der. Bu paşalar Çanakkale’deki Türk askerinin dövüştüğü devletlerin paşalarıdır. Paşa Efe’ye sorular sorar Türk askeri de çevirir. Efe olanları anlatmaya başlar. İzmir’i Yunan bastığını, kadınlara sataştığını, her yeri yağmaladıklarını duymasına rağmen koyunları otlatmaya devam ederler. Yunanlar artık diplerine kadar gelmiştir. Menderes Köprüsü’nün başına Yunan nöbetçi koyulduğunu duymuşlar. Bir gün köye girerken kuzu otlatan kızlar önlerine çıkmış. Başörtüleri parçalanmış, saçları yolunmuş, üstleri başları kan içinde ağlıyorlarmış. Aralarında emmisinin kızı Kezban da varmış. Kezban başörtüsünü çıkarıp suratlarına atar. Siz örtüyü takın biz savaşırız der. Bunun üzerine Efe kızanlarla beraber Menderes Köprüsü’nün başındaki Yunan’larla çatışır. Zeybekler yardıma gelir. O sırada Aydın’ın üstünden dumanlar çıkar ve kasabaya dalarlar. Orayı Yunan’ın elinden kurtarırlar. Efe bunları anlattıktan sonra “Allahaısmarladık paşalar! “ der. Hepsinin elini sıktıktan sonra kapıda Türk subayının elini sıkarken Subay ona bir haber verir. Kezban kendini Menderes’ten atmıştır. Efe’ye bir vasiyet vermiştir. Ona saldıran Yunan neferi ölünceye kadar, Aydın’dan Yunan çıkıncaya kadar kamasını kınına koymamasını vasiyet eder. Efe, onları köye davet eder ve gider.

    Hikâye Milli Mücadele’nin gizli kahramanlarını ön plana çıkarır. Milli Mücadele bireysel bir başarı olarak değil halkın başarısı olarak zihinlerde yer etmiştir fakat bu halk başarısının ardında Efe gibi gizli kahramanlar da vardır. Dili , üslubu diğer hikayeler gibi sade ve yalındır. Cümleler kısa ve anlaşılırdır. Hikâye oldukça akıcıdır. Halide Edip bu hikâyede kadınların cesaretinin ve Milli Mücadele’deki önemini bir kez daha gözler önüne sermiştir.

    Çakır Beyaz Ayşe

    Anadolu’nun bir köyüne nahiye müdürü olarak atanan Hasan’ın Çakır Ayşe’ye aşık olması üzerine ruhunun çok sevdiği eşi ile Ayşe arasında gidip gelmesini konu edinir. Zaman belli değildir. Olay Anadolu’nun bir köyünde geçmektedir. Verilmek istenen mesaj, kalbimizde yaşadığımız ikilemlerin bize zarar verebileceğidir.Hasan, Çakır Ayşe, Seniye ve Şah İsmail hikâyenin karakterleridir. Hasan; zarif, uzun boylu, esmer, çekik gözlü, batı kültürüyle yetişmiş biridir. Anadolu’nun bir köyüne nahiye müdürü olarak atanmıştır. Çakır Ayşe, şehit yadigarı dul bir kadındır. Dar alnının altında ince siyah iki kaş hattı ve altında iki uzun siyah ipek kirpik örtüsü vardır. Yanakları turunç gibi altın sarılığıyla yanmış, burnu küçük ve tuhaf, altında insana acıma hissi veren pembe etli bir çocuk ağzı vardır. Köy erkekleri tarafından arzulanan bir kadındır. Seniye, Hasan’ın eşidir. Şah İsmail, Hasan’ın topladığı milli efrattandır. Kaşları Şah İsmail gibi bıyıkları aynı derecede korkunç, iri kara biridir. Çakır Ayşe’ye sevdalıdır.

    Hasan hasta yatağında yatarken doktordan bir istekte bulunarak hikayesini anlatmaya başlar. Hasan’ın Seniye adında bir eşi bir de çocuğu vardır. Hasan Anadolu’nun bir köyüne nahiye müdürlüğüne atanır. Bir akşam ağaçlar arasından gelen dar alınlı, yeşil gözlü, uzun kirpikli, ürkek, ilkel bir kadın görür ve ondan çok etkilenir. Hasan’da yeni bir duygu türemiştir. Her gün onu gördüğü yere çay kenarına gider. Onuncu günde kadının kim olduğunu öğrenmeye çalışır. Bir akşam kendisinin topladığı milli efrattan İsmail ile Çakır Ayşe’yi birlikte görür. Daha sonra muhtardan onların evli olmadığını öğrenir. Ahlak mücadelesi yapmaya gelmiş bir nahiye müdürü tavrıyla Ayşe’yi köyden süreceğini söyler. Ayşe’yi yanına çağırır ve ona müslüman bir kadına yakışır tarzda yaşamadığını, bu yüzden onu sürmeye mecbur olduğunu söyler. Ayşe ağlar. Ayşe’ye, “Git Mushaf’a tövbe et, seni köyde bırakayım der. Üç gün sonra Hasan muhtarı çağırır be Ayşe’yi ister. Düğün hazırlıkları yapılır. Köyde davul, zurna eğlence devam ederken Hasan Ayşen’in köyüne gider. Derenin kenarında ağlama, yalvarma sesi duyar. Sesin geldiği yere ilerler ve Şah İsmail’in Ayşe’yi dövdüğünü görür. Ayşe’yi zavallı, hasta bir çocuk gibi görür. Daha sonra tabancayla Şah İsmail’in kafasını deler fakat kendisi de ciğerinden yaralanır. Hasan hasta yatağında son nefesini verirken doktora, eşini son nefesine kadar sevdiğini söylemesini ister fakat ölmeden önce söylediği türküde yine Ayşe’yi zikreder.

    Hikâyedeki cümleler kısa ve anlaşılırdır. Dili sade ve üslubu akıcıdır. Hikâyedeki masalsı anlatım hikâyeyi sürükleyici kılmıştır. Hikâyeyi beğendim çünkü dönemin birçok özelliğini gözler önüne sermektedir. Dönemin köy yapısı hakkında, aile yaşantısı hakkında bilgiler içermektedir.

    Duatepe

    Hikâyede Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yaşanan zorluklar gerçek kişi ve olaylar çerçevesinde ele alınmıştır. Kurtuluş Savaşı zamanında Garp Cephesi – Duatepe’de yaşananlar anlatılmıştır. Verilmek istenen mesaj, vatan savunması birçok zorluğa göğüs gerilerek yapılmıştır. Hikâyedeki kişiler tarihteki gerçek şahsiyetler ve yazarın kendisidir. Halide Edip Adıvar, Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Kâzım Bey ve Fevzi Paşa’dır.

    Atların etrafında bir toz bulutu var . Sağdan soldan uzun cephane kolları geçiyor. Karapınar’ın arkasındaki toplar faaliyete geçiyor ve Kâzım Bey Duatepe’ye hücum etmeleri için tümenlere emir veriyor. Türk neferleri Duatepe’ye hücum ediyor. İsmet Paşa telefonu dinliyor, Fevzi Paşa dağlara bakıyor. Türk askerinin kalbinin hepsinde bir Battal Gazi yatıyor. Fevzi Paşa dua eder gibi eğiliyor. Başkumandanın mavi gözleri yükseklere bakıyor, göğe akar gibi. Bir otomobil kumandanları götürüyor. Onlar boğuşmaya daha hakim olmak ve yakından görmek için gidiyorlar. O sırada anlatıcı kahraman Tanrı’ya Türk’ün sesini dinlemesi için dua ediyor. Bir tümen arkadan Çekirdeksiz’e giriyor ve düşman tarafından çevriliyor. Kumandan anlatıcı kahramana, “Siz artık gidin” diyor. Anlatıcı kumandanın elini sıkıyor ve dua ederek gidiyor. Dua ederken kendi sesi bütün Türk kadınlarının duasını tekrar eder gibi oluyor. Giderken Duatepe’nin üstünde bir adamı dua ederken görüyor. “Allah’ım ! Türk milletini daima koru!” dediğini düşünüyor.

    Hikâyedeki cümleler kısa ve anlaşılırdır. Savaşın canlı şahidi olan birinci kişinin ağızdan dinlemek hikâyeyi sürükleyici kılmıştır. Bu yüzden beğendim. Halide Edip yine gerçekliği ön planda tutmuştur. Kurtuluş Savaşı döneminde yaşananları gerçek kişi ve olaylarla aktarmıştır. Hikâyede mitolojik ögelere yer verilmiştir. Bu mitolojik öyküden şöyle bahsedilmiştir:“Birbirine dağdan dağa haykıran devler, eski Türk hikâyelerinde dört yüz düşmanın ödünü patlatıp canını cehenneme gönderen nara buymuş.”

    Kırmızıtepe

    Yazar ve Sakarya Savaşı kumandanı Kemalettin Bey aracılığıyla Sakarya Savaşında yaşananlar, bölge ziyaret edilerek konu edinilir. Zaman Sakarya Savaşı zamanıdır. Olay Kırmızıtepe’de geçmektedir. Verilmek istenen mesaj, savaşın, kızıl ve korkunç facianın nasıl bir heyecan olduğudur. Yazar, Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Akçura ve Kemalettin Bey hikâyenin şahıslarıdır. Kemalettin Bey, kuvvetli ve geniş omuzlu Sakarya ordusunun hakiki bir cephe kumandanıdır.

    Yazar Eski Polatlı’daki kolordu karargâhına gider. Bir köy evinin önünde Sakarya ordusunun kumandanı Kemalettin Bey’le karşılaşır. Orada hayvanlarına atlarlar ve muzaffer kumandanla beraber, en kızıl harplerden birini yaşamış olan Kırmızıtepe’ye giderler. Kemalettin Bey yolda harp menkıbelerini anlatır. Kırmızıtepe’nin eteklerinde yarısı top ateşi altında yıkılmış küçük bir köy varmış. Oradaki kadınlar, gençler, ihtiyarlar Kemalettin Bey’in yanına gelir. Kadın koyunlarının Yunan tarafından alındığını söyler. Kumandan koyunları kendisinin sakladığını söyler ve koyunları geri verir. Daha sonra otomobile atlayarak Kırmızıtepe’ye tırmanmaya başlarlar. Çal Dağı’ndaki uçurumlardan gömülmemiş Yunan cesetleri görürler. Kemalettin Bey taze bir boğuşmanın kalıntısını gösterir. Bu sırada yazar o kızıl sahnenin hayaline dalar. Yazar 23 Ağustos’un ilk ışığı, Sakarya Harbinin ilk karargâhında başkumandanlık odasına girer. Mustafa Kemal, İsmet Paşa’ya “ Sen her şeyi yaptın ! Bundan sonraki iş Allah’ın !” der. İsmet Paşa, “Yarın düğün başlayacak !” diyerek karşılık verir. Bu ıstırabın ve zevkin birbirine karışmış halidir. Zihninde kanlı siperler, Türk -Yunan boğuşması canlanır. Türk askerinin Allah Allah seslerini işitir gibi olur. Bu uzun hayalden önlerindeki bir tümsek sayesinde uyanır. Şehit mezarlarına gelmişlerdir. Genceli Şehit Hüseyin Avni Efendi’nin mezarını görür. Yazar şehide dualarla veda eder

    Hikâyede cümleler kısa ve anlaşılırdır. Üslup sadedir. Savaşın tasvirinin kuvvetli oluşu hikâyeyi sürükleyici kılmıştır. Sakarya Savaşının gerçek tarihi kişilerle anlatılması ve birinci ağızdan dinlemek gerçekliği ön planda tutmuştur.

    Fadime Nine ile Kerem Dede

    Köylerinde mutlu mesut yaşayan Kerem Dede ile Fadime Nine’nin hayatının Yunan işgaliyle alt üst olması konu edinir. Olay Milli Mücadele döneminde Oğlakçı’da geçer. Verilmek istenen mesaj; savaşın, vatanın her yerinde herkeste hasara sebep olduğudur. Fadime Nine, Kerem Dede, Havva ve Ahmet hikâyenin karakterleridir. Fadime Nine, öksüz be üvey annesi elinde çocukluğunu acı ve şefkatsiz bir halde yaşamıştır. Siyah gözlü, kar gibi saçları olan, ince yüzlü bir kadındır. Kerem Dede, beyaz sakallı, uzun boylu, güzel yüzlü bir âşıktır. Ahmet, öksüz bir muhacir çocuğudur. Kerem Dede ile Fadime Nine onu büyütmüştür. Havva, Fadime Nine ile Kerem Dede’nin kızıdır.

    Anlatıcı kahraman, Fadime Nine’yi onun çadırına geldiği an tanımaya başlar. Oğlakçı köyünün Kerem Dede diye anılan beyaz sakallı, uzun boylu, güzel yüzlü, âşık bir şairi varmış. Bu şair çok kitap okur, çok şeyler bilirmiş. Onun eşi de Fadime Nine imiş. Kerem Dede ile Fadime Nine birbirlerini sevmişler. Fadime Nineye üvey annesi iki kuru tarla, beş ziynet altını vermiş. Bunlarla ev kurmaya başlamışlar. Bitmeyen saadet günlerinde oraya aşklarının bucağını kurmuşlar. Daha sonra bir kızları olmuş. Bu kız büyüyünce, Fadime Nine ile Kerem Dedenin evlat ettiği öksüz, muhacir çocuğu Ahmet ile Fadime Nine ve Kerem Dedeninki gibi bir aşk yaşamışlar. Ahmet bir gün savaşa gitmiş. Şehit mi esir mi bilmiyorlarmış. Bir gün Yunanlar Oğlakçı’ya girmiş. Gerisi; yangın, kan , utanç…

    Hikâyede cümleler kısa ve anlaşılırdır. Üslup sade ve akıcıdır. Bu hikâye diğer hikâyeler gibi savaşın etkilerini anlatmaktadır. Savaşın açtığı izler bu sefer Fadime Nine, Kerem Dede, Ahmet ve Havva da etkisini göstermiştir. Halide Edip, bu hikâyede savaşın yol açtığı yıkımları tüm gerçekliğiyle gözler önüne sermiştir.

    Şebben’in Kara Hüseyin’i

    Vatanı için savunmaya giden eşinin hasretiyle yanıp tutuşan Anadolu kadınını konu edinir. Olay K.köyünde geçer. Zaman belli değildir. Anadolu insanının özlemi ele alınmıştır. Şebben, Kara Hüseyin, Ayşe Kadın ve evdeki diğer kadınlar hikâyenin karakterleridir. Şebben kuvvetli yuvarlak omuzları, kuvvetli kolları olan yuvarlak yüzlü, kocaman kırmızı dudaklı, kısa burunlu, samimi, kocasının hasretini çeken bir Anadolu kadınıdır. Hüseyin, iri, esmer, genç, iyi bir askerdir. Köyde hocadan daha önemli bir kişidir. İstanbul’da arabacı, dülger, demirci olmuş ; köye her yeniliği o getirmiştir. Ayşe kadın, Hüseyin’in baldızıdır. Uzun ve yürüyüşü zarif , genç, ince çeneli, siyah gözlü, düzgün burunlu, seyrek beyaz dişlerini gösteren büyük ağzı olan bir kadındır.

    Anlatıcı kahraman gittiği köyde yoldaşıyla beraber bir evde kalır. Kadınlar onları karşılaşırlar. Sohbet etmeye başlarlar. Şebben bu anlatıcı kadın kahramanın asker olduğunu anlayınca şaşırır. “Sen asker misin?” diye sorar. Anlatıcı “Evet “diyince ona Kara Hüseyin’i sorar. Şebben ona Kara Hüseyin’in mektuplarını okutur. Anlatıcı kahraman anlar ki Kara Hüseyin köyde hocadan önemli bir kişidir. Köye her yeniliği o getirmiştir. Kara Hüseyin iyi bir askerdir fakat izin istemeye utanırmış. Kara Hüseyin’in taburunu aramaya koyulurlar. Bu sohbet faslı bittikten sonra anlatıcı uyumaya gider ve orada bir insan olduğunu hisseder. Bu Şebben’dir. Şebben ona Kara Hüseyin’e duyduğu özlemden bahseder. Anlatıcı Kara Hüseyin’in künyesini not eder ve Şebben’e dönünce Kara Hüseyin’in izni için çalışacağını söyler. Bir ay sonra evine gider. Sonra bu köye geri dönünce tekrar Şebben’in evine gider. Şebben’in yüzünün sararıp , süzüldüğünü fark eder. Şebben’le sohbet ederken Şebben, Kara Hüseyin‘den mektup geldiğini söyler. Mektubu vermekte çekingen davranır. Mektubu verirken “Bana darılma e mi?” der . Anlatıcı kahraman mektubu okurken bir şey fark etmez fakat sonra Kara Hüseyin’inin yazdığı “ Allah bana o rezaletle gelmeyi nasip etmesin “ cümlesinden olanı anlar. Şebben ondan kaçmasını istemiştir. Şebben hasretinden yanıp tutuşmaktadır. Şebben ve Ayşe’yle beraber uyumaya giderler. Kızların türküleri eşliğinde kolları bomboş, mustarip ve hasretli Anadolu kadınını düşünmeye başlar. Ertesi sabah yola koyulur. Artık Şebben birinin daha hasretini çekecektir.

    Cümleler kısa ve anlaşılırdır. Üslubu ve anlatımı yine akıcı ve sadedir. Hikayeyi beğendim. Hikâyeyi beğenmemin en büyük nedeni Milli Mücadelede geride kalan kadınların özleminden bahsetmesi oldu. Hikayede Şebben’in kardeşi Ayşe’nin kızlarla beraber asker olmak istediklerini söylemesi anadolu kadınının cesaretinin örneğidir. Halide Edip yine bu hikâyede de kadın kavramı üzerinde durmuştur.

    Vurma Fatma

    Yanako Dimitriyadis’in Yunan ordusuna girerek elinde zümrüt yüzüklü adı Fatma olan birini araması ve yaptığı işkenceleri konu edinir. Olay 1921 yılında Dumlupınar’ın Kozaç köyünde geçmiştir. Verilmek istenen mesaj, insanların savaş döneminde suçlu veya suçsuz farketmeksizin gördüğü zulümdür. Fadime , Yanako Dimitriyadis , Aleko ve Dimitri hikâyenin karakterleridir. Fadime, altın gibi uzun perçemli, uzun siyah kirpikli, iri yeşil gözlü bir kadındır. Yanako Dimitriyadis, kunduracı kalfasıdır. Bir Türk düşmanıdır. Daha sonra Tanya’dan etkilenerek Yunan ordusuna girer. İşkence yapmak onun için bir zevktir. Aleko ve Dimitri de Yunan askeridir.

    Yanako Dimitriyadis kunduracı kalfası olarak hayata girdi. Büyüklerinden “ Megola idea” dersleri aldı. Bu düşmanlığını Türk çocuklarına taş atarak, meyhanede kadeh kırarak gösteriyordu. Bunun yetmeyeceğini anlayınca dükkana gelen Çavuş Tanya’nın anlattıklarından etkilenerek Yunan ordusuna girer. Türkçe bildiği ve zeki olduğu için kısa sürede tanınır, çok çabuk çavuş olur. Yanako’nun en büyük zevki işkence yapmaktı. Bu zevkin tehlikeli bir yeri vardır ki sürekli sayısını artırmak ve yeni şekil bulmak lazımdı. Çavuş Tanya elinde Zümrüt yüzük bulunan genç ve güzel kadın Fatma’nın yüzüğünü parmağıyla birlikte almıştı. Bu Yanako’ya ilham oldu ve elinde zümrüt yüzük taşıyan fatma adında bir Türk kadını aramaya koyuldu fakat bir türlü bulamadı. Bir gün Kozaç Köyüne girmeye karar verdiler. Köyün konumu tehlikeli olduğundan sessizce girdiler. Köye girerken elinde üç yaşında güzel bir kız çocuğu, kolunda yeni doğmuş bir kuzu olan güzel bir kadın gördüler. Elinde bir zümrüt yüzük görürler. Adının Fatime olduğunu öğrenirler. Yanako, Fadime’yi himayesine almak istedi. Kızını sevmeye çalıştı. Kızın gürültüsüne köy toplandı. Bu hengamede Fadime savuştu. Öğleye doğru Kozaç’ta korkulu rüya başladı. Yanako, karşısına çıkan herkese Fadime’yi soruyor, kimse söylemiyordu. Akşamüstü Evzan taburu geldi ve her yeri yangına verdi. Giderken Kozaç’la Keçek arasındaki dereye indiler. Büyük bir ateşin ışığında sekiz Yunan neferinin ortasında Yanako Fadime’yi gördü. Kadının altınları gitmiş, ölümde ne kadar bir kız çocuğu cesedi, elleri arkasına bağlı bir şekilde imiş. Durmadan “ Domuzun kunnadığı köpekler, dini gavur oğlu gavur herifler “ diye bağırıyormuş. O gece dereye ve eğlenceye Yanako hakim oldu. Derenin üstünden gelen bir çıtırtı yüzünden kaçarlarken Yanako’nun aklında bir kadın cesedi belirir. Kulağında “Domuzun kunnadığı gavur oğlu gavur” diye bir ses çınlıyormuş. Bundan 11 ay sonra Murat dağından iki sefil, aç Yunan askeri Dumlupınar’a ekmek dilenmeye gittiler. Kadınlardan oluşan intikam fırtınası “Domuzun kunnadığı gavur oğlu gavur” sesleri eşliğinde parçalanırlar. Yanako “Vurma Fatma , vurma Fatma “ diye haykırıyordu.

    Yazarın dili sade ve üslubu akıcıdır. Cümleler kısa ve anlaşılırdır. Hikâyeyi beğendim.. Hikayede hüzünlü bir hava hakimdir. Hikaye yer yer şiveli konuşma içermektedir. Gözleme ve tasvire yer verilmiştir. Gözlemler realisttir. Hikâyeyi beğendim çünkü bu hikâye de tıpkı diğerleri gibi bu ülke kurulurken çekilen zorluklardan ve perdenin ardındaki kahramanlardan bahsedilmiştir. Fadime bu süreçte Anadolu kadının çektiği zorlukların sembolü olmuştur.

    Emine’nin Şehadeti

    Yunan işgaline uğramış bir kasabada, kurtuluşa inancı tam olan Emine’nin namusunu ve kocasını kurtarması konu edinmiştir. Zaman belli değildir. Olay Anadolu’nun bir kasabasında geçmektedir. Bu hikayede vurgulanmak istenen vatan savunmasının da namus savunması kadar önemli olduğudur. Emine, Emine’nin eşi kaymakam ve anlatıcı kahraman hikayenin karakterleridir. Emine, kurtuluşa inancı tam olan ölüm ıstırabı çekerken bile vatanın kurtuluşu için sevinen bir Anadolu kadınıdır. Emine’nin eşi, kıllı, kalın siyah kaşlı, yeşil gözlü, elleri nasırlı işçi eli gibi olan bir adamdır. Eşini Yunanlardan korumaya çalışır.

    Anlatıcı kahraman Yunan işgaline uğramış bir kasabaya girer. Kaymakamın yanına gider ve orada başı sargılı, kollu askılı bir çok insan görür. Kaymakam ona şehit Emine’den bahseder. Emine’nin kangren olmak üzereyken bulunduğunu söyler. Emine’nin kocasını çağırır. Kaymakam kocasından “ dünyanın en korkunç felaketini görmüş bir insan!” diye söz eder. Kocası olan biteni anlatmaya başlar. İkidir muhacir olmuşlardı. Burada düşmandan kurtulduklarını düşündüler fakat düşman buraya da girdi. Emine’nin kurtuluşa inancı tamdır. Kocası onu Yunan askerinden sakınır. Yunanlılar mahalleyi yakmaya başlayınca Emine’nin kocası Emine’yi, ihtiyar teyzesini ve beraberindeki üç kadın alıp bahçe kapısından ovaya kaçırmaya çalışır. Patlıcan tarlasına geldiklerinde çıplak bir Müslüman kızı cesedi görürler. Yunan askerleri ile karşılaşınca Emine’nin bir sopayla çevresindekileri uzak tutmaya çalıştığını görür. Emine’nin kocası ve Emine vurulur. Kırk sekiz saat cesedi ararlarken Emine’yi sağ bulurlar fakat Emine daha sonra ölür. Emine kocasını ve namusunu kurtarır fakat kendi ölür.

    Yazar hikâyeyi olabildiğince açık ve rahat okunabilecek şekilde yazmıştır. Cümleleri fazla uzun tutmayışı okunulabilirliğini kolaylaştırmıştır. Halide Edip, Türk kadınının kurtuluşa olan inancı ve namusu için gösterdiği cesareti bir örneğini daha gözler önüne sermiştir.

    Bayrağımızın Altında

    Hatice Nine’nin öldüğü zaman cesedinin düşman bandırası altında kalmaması, kendi bayrağımızın altında olması için gösterdiği çaba konu edilmiştir. Zaman belli değildir. Olay Salihli‘de geçmektedir. Verilmek istenen mesaj, düşman esareti altında ölmektense bayrağımız altında özgürce ölmek daha iyidir.

    Anlatıcı kahraman Salihli‘de yangın yıkıntıları ortasında ayakta kalan evlerden birindedİr. Savaşın izleri yavaş yavaş geçmektedir. Sokakta dolaşan insanlar bu kabusun geçtiğini inanamamaktadır. Ortalık ağarınca, hâlâ kadınlar gelip gidiyor. En son Hatice Nine geliyor. Hatice Nine’de diğer kadınlarda olan endişe gölgesi yoktu. Hatice Nine anlatıcı kahramanın yanına gider ve hikâyesini anlatır. Hatice Nine’nin beş defa evi yanmış ve beş defa muhacir olmuştur. Üsküp’ten beri beş defa düşman bandırasından bizim bayrağa kaçmış. Bayrağımız altında olmak ister Hatice Nine. Defalarca kaçmaya çalışır ama kaçamaz. Sonunda başarır. Oğluna yolda ölürse onu sırtında bayrağımızın altından götürmesini ister. Sonunda Hatice Nine bayrağımızın altına gelir. Hayatta tek önemli şey vardı: Öldüğü zaman cesedin düşman bandırası altında kalmaması. Basit ve sade.

    Cümleler kısa ve anlaşılırdır. Üslup akıcı ve sadedir. Dil anlaşılabilir ve sadedir. Bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın altında ölmek ise Hatice Nine’nin vatan sevgisi çok derin mesajlar vermektedir bu yüzden hikayeyi beğendim.

    Himmet Çocuk

    Kurtuluş Savaşı dönemindeki çocukların hâli Himmet çocukla sembolleştirilerek ele alınmıştır. Zaman, Kurtuluş Savaşı dönemidir. Olay yollarda geçmektedir, belli bir mekan yoktur. Mekanlardan biri İnay köyüdür. Hikayede anlatmak istenen, savaş dönemindeki çocukların şartlar yüzünden omuzlarına düşen sorumlulukla çocukluklarından eser kalmamış ve güçsüzlüğü kabul etmeyen olgunluğa erişmişler. Halide on başı, Himmet çocuk hikayenin ana karakterleridir. Himmet çocuk on üç yaşında ihtiyar bir nine, genç bir kız kardeş,bir çift de öküzle anasız babasız kalan küçük, zayıf yüzlü, olgun bir çocuktur. Halide Onbaşı, rapor tutmak için Anadolu’ya durum tespit etmeye gider.

    Halide Edip Anadolu köylerinde olan biteni rapor etmek için Elvanlardan ihtiyar bir kılavuz alarak yola koyulur. İnay’a kadar onlara eşlik eder. İnay, bir derenin yamacında kurşuni bir yangın harabesine dönmüş bir köydür. Halide Onbaşı, köylülerden bilgi alarak rapor tutar. Köylüler açlık çekmektedir. Ev yapmak için kereste isterler, ekmek isterler. Halide Onbaşı be beraberindekiler ordan ayrılırken onlara yanlarına aldığı peksimeti verirler ve bir kılavuz isterler. Köylüler Himmet’i kılavuz olarak verir. Halide Onbaşı Himmet çocukla konuşurken, Himmet çocuk ona hikayesini anlatır. Himmet çocuk yedi yaşında ihtiyar bir nine, genç bir kız kardeş, bir çift de öküzle anasız babasız kalmış. Öküzlerle tarla sürmüş ailesini beslemiş, koz kardeşini bile ere vermiştir. Bir gün hayvan hastalığı çıkmış ve iki öküzü ölmüş. Öküzsüz bir şekilde üç yol çalışmış iki kocaman dombay almış. Üç ay önce derede düşmanlar Himmet çocuğu yakalamışlar. Biri öldürmek istiyormuş biri de salıvermek istiyormuş. Arabasında yumurta varsa bırakalım yoksa öldürelim demişler. Ninesi yolda yesin diye iki yumurta haşlamıştır. Himmet çocuk böylelikle kurtulmuştur.

    Yazar hikâyedeki ana karakterlerden biridir. Cümleler kısa, anlaşılır ve sadedir. Üslup akıcıdır. Yazar gerçekleri olduğu gibi aktarmak için çabalamaktadır. Hikayedeki kuvvetli tasvir mekanı adeta fotoğraflamaktadır.Hikâyedeki bu gerçeklik Kurtuluş Savaşı’ndaki çocukların yüklendiği sorumluluğun ele alınmasından dolayı hikayeyi beğendim.

    Mustafa Onbaşı

    Ordunun köylere yerleştiği dönemlerde dul ve evsiz kadını çok olan köylerde çoğalan evlilik olaylarını ele alır. Zaman belli değildir. Olay Sakarya ve Ankara illerinde geçmektedir. Anlatılmak istenen, savaş döneminde yaşanan savaş yıkımlarının yanı sıra toplumun başka bölümlerinde de yıkıma sebep olmuştur. Bu hikaye de aile yapısındaki değişimleri gözler önüne sermektedir. Hikâyenin karakterleri Gülsüm, Süvari Başçavuş Muharrem, Mustafa Çavuş, Mustafa Çavuş’un eşi ve Başçavuş Muharrem ile evlenen kızdır. Gülsüm, Rumeli’den bir tek kızıyla göç etmiş, bu Rumeli göçmen köyüne gelmiş, kendini çevresinden yüksek gören bir kadındır. Mustafa Çavuş’la evlenmek istiyor. Süvari Başçavuş Muharrem bir kızı seviyor ve onunla evlenmek istiyor. Mustafa Çavuş, Gülsüm’ü seviyor. Ankara’nın Solfasol köyünden bir neferdir.

    Ordunun köylere yerleştiği dönemde bu köy ordu için konak yeri olmuştur. Kadınlar bu genç ordudan eşlerini çağırıyorlardı. Gülsüm de bu kadınlardan biriydi. Gülsüm Rumeli göçmeni bir kadındı. Bir de kızı vardı. Mustafa Çavuş’u istiyordu. Ordu Komutanı sert ve bekar bir adamdı ve kesinlikle evlenmeye izin vermiyordu.Anlatıcı kahraman kadınların işine yardımcı olan biridir. Gülsüm onun yanına gider. Ankara’nın Solfasol köyünden Mustafa Çavuş’la evlenmek istediğini söyler. Bir isteği daha vardır. Süvari Başçavuş Muharrem de biriyle evlenmek istemektedir. Gülsüm gittikten sonra tümenin başhekimi gelir. Durumu anlatır. Başhekimle beraber komutana durumu anlatırlar, komutan durumdan haberdar olduğunu söyler ve izin verir. Anlatıcı kahraman beş ay sonra sıtma yüzünden Ankara’ya gider. Solfasol köyünden iki kadın onu görmeye gelirler.Kadının dört çocuğu ve karnında dokuz aylık bir çocuğu vardır.Eşinden haber alamamaktır. Künyesine bakınca Gülsüm’le evlenmek için komutandan izin aldığı Mustafa Çavuş’un künyesi olduğunu görür. Allah’tan af diler.

    Hikâyede cümleler kısa anlaşılır ve sadedir. Üslup akıcıdır. Yazar diğer hikâyelerde olduğu gibi yine dönemin bir gerçeğini konu edinmiştir. Kişi tasvirleri oldukça güçlüdür. Savaşın ardında kalan bazı durumları konu edindiğinden beğendim.

    Kurdun Memleketinde

    Yazarın, Türkiye’nin savaş döneminde yaşadığı zorlukları izlediği sinema filmindeki kurtla sembolleştirerek anlatması konu edinmiştir. Zaman belli değildir. Olay Viyana’da geçmektedir. Hikayede geçen,“Memleket senin seven kalbine, kuvvetli ve erkek kollarının şeref ve namusuna emanet oldukça elbet yeniden can bulacak, şeref ve saadet yurdu olacaktır.” kısmı, hikayenin vermek istediği mesajı açıkça belli etmektedir. Anlatıcı kahraman hikayenin karakteridir.

    Anlatıcı kahraman, Viyana sokaklarında gezerken bir afiş görür.” Kurdun Memleketinde” adlı bir film afişidir. Bilet alır. Başlamasını beklerken yıllar önce dağa çıkan kurdu hayal ettiği günü anımsar. Yaralı memleketin sembolü olan yaralı kurdu düşünür.Film başlar. Batı Amerika’da bir dişi kurdu bir avcı vurmak istiyor, başka bir avcı da onu kurtarmak istiyor. Sonunda öldürülen bu kurdun yavrusunu merhametli avcı alıyor ve büyütüyor. Birbirlerine büyük bir sevgiyle bağlanıyorlar. Kurdun sahibinin bir düşmanı vardır ve kurdu çalmak ister. Diğer üç hizmetin arasına girerek onları kandırmaya çalışır. Bu dört düşman anlatıcıya, Türkiye‘yi paylaşmak isteyen dörtler meclisini anımsatır. Kurt kendisi için olan tehlikeyi hisseder ve oradan kaçar. Dörtler Meclisi şaşkına döner. Kurt çöllere kaçar ve orada bir eş bulur, yavruları olur. Fakat insanlar onların peşini bırakmaz. Dişi kurt yavrularını emzirirken o inin altında dinamit koyarlar ve sevgi yuvası olan o in taze bir mezara dönüşür. Kurt döndüğü zaman ini kazar, koklar ve eşini aramaya çalışır. Anlatıcı, filmi izlerken Anadolu kadınının sessizliği ile ağlar. Sonunda ini dağılmış bu aziz kurt düşmanı kovalamaya başlar. Düşmanı bulur ve yer. Bu sırada anlatıcının gözünde Türkiye’nin neferi canlanır.

    Hikâyede cümleler kısa, anlaşılır ve sadedir. Üslup akıcıdır. Hikâyeyi beğendim çünkü bu hikâye kitaptaki diğer hikayelerle bağlantılıdır. Bu da onu sürükleyici kılmıştır. Hikâyeler arası benzetmelere yer verilmiştir.Örneğin, zafere ulaşan kurt Duatepe’nin üstünden son işgal ortasında dua eden nefere benzetiliyordu. Bir diğer göze çarpan özellik ise sembolik ögelere yer verilmesidir. Yaralı kurt yaralı memleketi sembolüdür. Kurdu çalmak isteyen dört hizmetçi Türkiye‘yi bölmek isteyen dörtler meclisinin sembolüdür.


    İpek Bayrak

    Hikâyede , üniversiteli bir gencin Büyük Savaş’la beraber silah başına çağrılması üzerine yolda yaşadıklarını konu edinir. Zaman Büyük Savaş dönemidir. Hikâyedeki ana mekanlar Şam ve Halep’tir. Onun dışında olay yollarda geçtiği için net bir mekân yoktur. Hikâyenin ana karakterleri Emin, İhya Efendi, Safinaz Hanım, Süheyla, rıhtımdaki kadın ve Süleyman’dır. Emin, üniversiteli bir gençtir. Her Türk genci gibi Büyük Savaş onu da silah başına çağırmıştır. Süleyman, koca boylu, hüzünlü ve çekingen yüzlü, derin gözlü bir gençtir. Rıhtımdaki kadın, sarı kollu, uzun saçlı, kıvırcık uzun kirpikli bir Arap kadınıdır.İhya Efendi, Emin’in babasıdır. Safinaz Hanım, Emin’in üvey annesidir. Süheyla ise Süleyman’ın sevdiğidir.

    Emin Büyük Savaş için okulunu bırakıp yedek subaylar talimgâhına geçmek için yola koyulur. Askerliğin insanları etikli vazife makinesine çevirdiğini düşünür ve en nihayetinde o da öyle olur. Sonunda talim dönemi biter bitmez “Gideceksiniz” derler ve onları gönderirler. Emin’in asıl hayatı bu yolda başlar. Tren kalkmadan, yeşil çarşaflı bir genç kızın Fatihli Süleyman’a küçük kırmızı bir beyaz bayrak getirdiğini, Süleyman’ın birdenbire ağladığını görür. Daha sonra dostlukları başlar ve Süleyman o kızın sevdiği Süheyla olduğunu anlatır. Pozantı’ya varırlar. Bir asker kasabası halini alan Pozantı’da seyahatlerini kararlaştırırlar. Kimi Halep’te ayrılacak kimi Şam’da kimi de Kudüs’te. Şam’da kalanların karargâha katılması ihtimali vardı. Süleyman’ın da kurmay başkanlığına bir tavsiyesi vardı. Bu yüzden diğerleri tarafından biraz eziliyordu. Pozantı’dan çıkarlar. Yolda Lütfi Paşa’nın oğlu Sermet Süleyman’a tavsiyeli olduğundan dolayı sataşıyordu. Fakat Süleyman cepheye gitmek istiyordu. Halep’e varırlar. İlk akşam otelin terasında rakı içerler, eğlenirler. Halep’te biraz dinlenmenin iyi olacağını düşünürler. Süleyman her nedense Bağdat’a cepheye gitmek istiyordu. Bununla beraber karargâha gider, kurmay başkanıyla görüşür. Karargâhta iki subaya ihtiyaç vardır. Süleyman ve Emin orda kalırlar. Karargâh geçici bir zaman için Beyrut’a nakledilir. Onların karargâhı Bristol Oteli’ndedir. Rıhtımda eğlence vardır. Oraya giderler. Bu sergüzeşt gecesinde hayallerini süsleyen bir kadın görürler. Ani bir kararla Şam’a gitmek için emir aldıklarında yola koyulurlar. Ertesi sabah istasyon mahşer yeri gibidir. İnsanlar sıkışarak trene binebilmişlerdir. Süleyman ve Emin posta kompartımanına yerleşirler. Şam’a gönderilmesi gereken bir Türk subayını eşi için yer bulmaya çalışırlar ve onu Süleyman ve Emin’in kompartmanına yerleştirirler. Kadın Emin’i çok etkiler. Peçenin altından farkettiği ince çenesi, uzun kirpikleri ona rıhtımdaki kadını anımsatır.. Süleyman ve Emin yemek yemeye giderler. Kadını bir adamla yemek yerken görürler fakat kadın onlara uyuyacağını söylemiştir. Kompartımana giderler ve kadını uyurken görürler. Şam’a vardıklarında çantalarını alır ve giderler.

    Hikâyede cümleler anlaşılırdır. Dili ve üslubu sadedir. Hikâyedeki yoğun betimlemeler okunmasını biraz zorlaştırmıştır. Hikâyede mektepli bir gencin hayallerini bir tarafa bırakıp vatan savunması yapmaya gitmesi oldukça etkileyicidir.