• Size bir sır vereceğim! 
    Bu sır öyle bir sır olacak ki bu zamana kadar hiç bir sır bu kadar açık anlatılmayacak. 
    İstanbulda hayal edin şimdi kendinizi Kız Kulesinin tam karşısında... 
    Kız kulesi gözlerinizin önünde dalgalar ve rüzgar.
    Şimdide kendinizi Mısır Piramitlerinin yanında hayal edin. Biraz ötenizde Mısır piramitleri ve siz. Biraz rüzgar var Rüzgarla beraber uçuşan kum taneleri. İnsan düşüncesi ışıktan daha hızlı hareket eder. 
    Bunları insana yaptıran ruhunuzdur.Bunu yapabilecek güçle donatılmış ruhunuz belli bir müddet e kadar ten kafesinizde hapsedilmiş durumda. Ruh, sadece gece olup melekut alemine gittiğinde özgürdür ve tüm güçleri orada ortaya çıkar. 
    Bunun için Allah, Kuran-ı Kerim de Zümer suresi 42. ayette derki: ' Allah, canları,ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar. Diğerlerini belirlenen bir süreye kadar salıverir. Bunda, iyice düşünen bir toplum için ibretler vardır...


    Peki ya Günde beş defa minarelerden yankılanan ezan nasıl ortaya çıkmıştı? 
    Peygamber efendimiz namaz vakitleri girdiğinde bazen vaktin başında bazende vaktin ortalarında kılardı. Bunu kestiremeyen bazı sahabeler bazen erke gelir bekler bazıları da geç kalır yetişemezdi. buna bir formül bulmak için sahabelerine danıştı. kimi ateş yakmak, kimi boru çalmak, kimide bayrak dikmeyi önerdi. bu yöntemlerin hiç biri Allah resülünü tatmin etmedi. bu düşünceler içerisinde o gece herkes evlerine dağıldılar. O gün orada olan Abdullah ibn Zeyd(r.a) adında ensardan bir sahabe bir rüya gördü. rüyasında yeşil elbiseli bir adam gelmiş. evin duvarında durmuştu. Elinde çan vardı. Zeyd Sordu:
    Onu bana satarmısın?
    Ne yapacaksın?
    Namazımızın vaktinde çalarız. 
    Yeşil elbiseli adam,
    Sana daha iysiini göstersem olmaz mı? Dedi. ve sonra kıbleye karşı durup, "Allahu Ekber"diyerek bugün beş vakit duyduğumuz o muhteşem ezanı baştan sona kadar okudu. 
    Sonra peygamber efendimize giderek gördüğü rüyayı Resulullaha anlatır. 
    Peygamber efendimiz. Gördüğün rüya gerçektir. Müjdedir. Bilalin sesi gürdür Bilale öğret okusun 
    Zeyd ezanı Bilale öğretir ve Bilal (r.a) bir evin damına çıkıp ezanı okudu. 
    Ezanı duyan Hz.Ömer yoldaydı mescide doğru geliyordu. Hz.Bilalin sesini ve söylediklerini yani ezanı duyunca heyecanla koşmaya başladı. Mescide varınca peygamber efendimizin yanına gidip. "Seni hak dini gönderen Allaha andolsun ki, bu sözleri rüyamda duydum yeşil elbiseli bir adam okuyordu. Namaz vakitlerinde okursunuz demişti. Uyandım sevinçle size geliyordum anlatmak için,Bilalin sesini duydum dedi. işte Günde beş defa kesintisiz okunan ezan böylelikle hayatımıza bir rüya vesilesi ile girmiş oldu..

    Rüyalar bizim içimizdeki kader yazgılarından birinden diğerine atlama tahtalarıdır. Sen rüyandaki sırrı bulursan ve gerekli adımı atarsan senin içindeki en ideal kaderine ulaşırsın. 
    peki nasıl olacaktı bu. Kitabı okurken öyle rüyalardan bahsedilmişti ki,kendimin görememe mahcubiyeti yaşarken aklıma sadece şu soru gelmişti. Yaşadığımız hayatta rüyalardan çıkan ilhamlar sayesinde bir çok insanın kaderi değişmişti ve bunlar tüm insanların aklına örnek hikayeler olarak girmişti. Hitlerin kendini rüyasında yaralandığını gördüğü ve sabah uyandığında koluna kurşunun isabet etmesi. Abraham Lincoln suiskasta kurban gitmeden bir kaç gün önce bunu nerde ve ne zaman yaşayacağını rüyasında görmesi. bunlardan en ilginci de 1947 de yaşanmıştı.Boksör Ray Robinson bir sabah terler içinde uyanır. az önce gördüğü rüya açık bir haber niteliği taşıyordu. 
    Rüyasını kendisi şöyle anlatıyordu: 
    " Doyle ile birlikte ringde bulunuyordum hedefi bulan bir kaç yumruktan sonra onu sarsmıştım .Oda donuk bakışlarla bir süre sendeledikten sonra yere düştü. Bense ne yapmam gerektiğini kestiremedim. Hakem 10 a kadar saymaya başlamıştı ki. Seyirciler öldü...öldü...öldü. Diye bağırıyorlardı. 
    Robinson gördüğü bu rüya yüzünden maça çıkmama kararı almıştı. Antrenörü,menajeri böyle bir olayın budalalıktan başka birşey olmayacağını söylüyorlardı tüm ikna çabalarını kullandılar ve sonunda Robinsonu ikna etmeyi başardılar. 
    o günün akşamında karşı karşıya gelen iki rakip 7 raunt boyunca yumruklaştılar. 8. Rauntta Robinson rakibinin açığını yakaladı. Midesine ve yüzüne vurduğu darbelerle rakibini yere serdi. Robinson ayakta duruyordu ve rüyasında olduğu gibi ona bakıyordu. Hakem saymaya başlamış ve nakauntu vermişti. Doyle yerde kıpırdamadan yatıyordu. yenik boksör hastahaneye kaldırıldı ertesi gün öğleden sonra miğdesine aldığı darbeler yüzünden iç kanama geçirmiş ve ölmüştü... 

    Peki böyle bireşy gerçekten mümkünüydü. Eğer yaşanılacak olan olayı görecek olanlar olsaydı bu müslümanlar olabilirdi. peki neden hayatımızın bir çok örneğinde Bir dine mensup olmayanlar batılılar mevcut oluyordu. işte bu Rüyalar aleminin bilinmeyenli tam bir sırrı idi. Çünkü doğru ve gerçek rüya görmek bu rüyayı da gerçekle kıyaslamak için 'YALAN' söylememek gerekiyor. Hayatlarında yalan söyleyen insanlar rüyalarında gördükleri şifrelerin çözülmesi imkansız bir hal aldığı için rüya yorumlamasıda zorlaşıyor hatta imkansızlaşıyor. Halbuki bazı ülkelerde yalan söylemenin çok büyük bir utanç sayıldığı bir çok yerlerde. Rüyalar içinde yaşanılanın gerçekleşme riski çok daha artıyordu. 

    Osmanlı devleti zamanında Rüyalara çok önem veriliyor ve pahidaşların gördüğü her rüya ustaca yorumlanıyordu. Doğru ve hedefini bulan her rüya sonrasında alınan tedbirler de Osmanlı devletinin daha da güçlenmesine sebep oluyordu. Yalan konuşmayan Halkını benimsemiş, Hakları koruyan bir padişahsa tahtta oturan bunun haberi tez yayılır dünyaya. gücü anlatılır İyiliği anlatılır ve bu sadece padişahın değil bir devlete maal edilir. Ve işte öyle zamanlardan birinde Daha Osmanlı devleti Viyana kapılarına dayanmadan önce. Osmanlının vatanseverliği insan haklarını koruması iyilikleri Dünyanın bir ucunda olan insanlara ulaşmıştı. Bu ulaşanlarda bir taneside ileride dünya çapında bir müzisyen olacak olan Mozarttı. Türkleri çok seviyor ve herşeyini türk usüllerine göre yapmaya çalışıyordu. Hatta Hatta Bir çok elbisesini İstanbuldan getiriyor. Mozartın el yazması eserinde Türklerden aldığı elbiselerin içinde huzur bulduğunu ve bu huzurun çok doyumsuz bir lezzet olduğnu söylüyordu. Ve bu sayede Türklere olan sevgisini daha fazla içinde saklayamayarak bunu Notalara dökmüş ve Türk senfonisi adlı eseri yapmıştı...

    Aslında rüyalar bu kadar önemli iken rüyalarla Amel edilebilirmiydi. bunun en güzel örneğini 1898 yılında kaleme aldığı Titan adlı Eserde gizliydi. Morgan Robertson 1 yıl gibi bir zamanda yazdığı kitap. 1912 yılında acı bir şekilde batacak olan binlerce insanın öleceği titanik kazasını birebir anlatıyor hatta kitabın içinde yaşanan aşka kadar hepsini kaleme alıyordu. yüzlerce cilt satmasına karşılık sadece hikaye olarak bakan insanlar 14 yıl sona olacak olan bu elim sonda kaçamadılar. peki Morgan 14 yıl önce bunu nasıl bilmiş ve aynı yaşandığı gibi 14 yıl önce bunu nasıl kaleme almıştı. 
    işte bu sırların çok daha ötesinde bir sırdı. 
    Bazı seçilmiş insanlar rüya aleminde gezebiliyor ve istedikleri yerlere gidebiliyorlardı. buna üstün bir yetenek olarak bakıldığında bu özelliğe sahip bir elin parmaklarını geçmeyecek şekilde bilinen insanlar mevcuttu. Bunu nasıl geliştirdiklerine gelince " Canlı su içiyorlar,soğan ve sarmısak yemiyorlar ve asla yalan söylemiyorlardı." Rüyalar alemine açılan kapının gizli üç anahtarı buydu. 

    14 yıl önce bir gemi kazasını en ince ayrıntısına kadar kaleme alan insanı anlayınca. Aslında çinde izin verilmeyen Türklerin atalarının yaptığı söylenen piramitlerin içinde 2023 şifresini anlamakta zorlanmayacağımızı düşünüyorum. Kendi görüşüm olarak belirtmem gerekirse ve kitabı okurken aklıma gelen durumu göz önünde bulundurursam peygamber efendimizin "İlim çinde de olsa gidip alın" hadisi ile binlerce yıl öncesine mesaj gönderip 2023 yazan bir konuyla bağlantı kurulabilirmiydi? Bunuda sizin takdirinize bırakıyorum.

    Konun anakahramanı olan Tekin zengin su ve rüyalar üzerine araştırma yapan firmaların sahibi. Lise yıllarında rüyaların tabirlerini merak edip araştrmakla başlayan hayatı Şemsin türbesine gidip Karşısına çıkan adamın ona verdiği bir kitapdan sonra hayatı değişir ve her anlatılan rüyanın aslını görmeye başlar. Sonrasında Allah rızası için yaptığı her iyilik ve öğrenme azmi onu yıllar sonra çok zengin biri yapar. Rüyalarıda arkadaş ortamında yorumladıkça ve gerçekleştiklerni görünce kısa zamanda tüm ülke tarafından bilinen rüya tabircisi olur. istemeye istemeye de olsa bir çok rüya tabiri yapan tekin. hocasına söz verdiği gibi umreye gitme niyeti ile havalimanina gitmeye karar verir. hocası onu havalimanında beklemekte ve biraz sohbet etmek istemektedir. Umre programını 15 gün ertelemesini ister ve istanbula gidip orada onu 40 lardan biri( Hızır Aleyhisselama verilen 40 kişilik,Allahı sevenler listesi) beklemektedir. Bunu nasıl bulacağını sorduğunda. gözün yerde olsun Görüşeceğin kişinin gölgesi yoktur sırrını verir....
  • ACI
    YAZAN: Şahan BİLGİN

    BÖLÜM 1: AYAZ’ IN SESİ

    Geldi, gördüm, sustum. Dudaklarımdan çıkacak kelimelerin yanlış olmasından korktum. Geldiği anda sanki depremle sarsılan dayanıksız gecekondular gibiydim. Dayanıksız ama içi sevgi dolu. Gördüğümde gözlerimin yuvalarından fırlayıp, onu biraz daha yakından görmek uğruna uçtuğunu hayal ettim. El ve ayak parmaklarımın uyuştuğunu hissettim. Bağırmak istedim; seni seviyorum. İçime bağırdım, feryatlarım kalbimin nehirlerine kayıkla binip geldiler. Sustum. Sustuğum anda öldüm, öldüğümde onu gördüm. Etrafa ışık saçan yıldız kadar parlaktı. Boynunu koklayabilmek için tüm ömrümü feda edebilirdim. Karşılıklı ömür boyu susabilirdik ya da. Fena fikir değildi. Ya da o anlatırdı ben dinlerdim. Sabahlara kadar, iki ayrı sandalyede ortadaki masaya aldırmadan dinlerdim onu. Zamanın bir önemi kalmazdı. Saatlerin, akreple yelkovanın kaç kere üst üste geldiğinin. Gündüz veya gece olmasının hiçbir önemi olmazdı. Tek bir noktaya takılı kalmış bakışlarımı, çalan telefonuyla geri çektim. Dedikoducu teyze kılığına bürünüp kiminle konuştuğunu anlamaya çalışıyordum. Masada ki altı kişiden çift olmayan yalnız ikimizdik. Belki de şimdilik.

    ‘’Alo’’

    Sonra sustu. İki dakika kadar konuşan kişiyi dinledi. ‘’Tamam, hemen geliyorum.’’
    Ağlamaya başlamıştı. O anda telefondaki kişinin gidip gırtlağını kesmek istedim. Ne olmuştu şimdi. Ne demişlerdi benim yarenime. Kim ağlatmıştı lan onu. Kim? Bu güzel gözlerden yaş akıtmaya utanmıyor muydu? Yoksa sevgilisi mi vardı? Ondan mı ayrılmıştı? Bilmiyordum. Geldiğinden beri selfie çekilmekten başka bir işe yaramayan aptal kız konuştu;

    ‘’Canım, iyi misin? Ne oldu? ‘’

    Hıçkırıkları cümle kurmasına engel oluyor, burger king’te çalışan kasiyer dahil tüm meraklı gözler bizim masamızda toplanıyordu.

    ‘’Annem’’ diyebildi. Sonra, ‘’Babam’’ dedi.

    ‘’Evet, annenle babana mı bir şey olmuş canım?’’

    Tekrar hıçkırmaya, hıçkırıkları inlemelere dönüştü. Yutkunmakta güçlük çekiyordum. Babamın ‘’Allah’ın emri peygamberin…’’ diye kız isteyeceği kayınbabam, yıllardır süren anne hasretimi dindirecek kayınvalidem mi ölmüştü yani. Başlayamadan kaybetmek. Oysa

    bayramlarda gidip ellerini öpecek, annemin yaptığı tatlıdan yiyecek, orta şekerli kahvelerimizi içip, Beşiktaş’ın şampiyon olup olamayacağını konuşacaktık daha. Olmadı. Kısmet olmadı…

    İçime dolan hüzün beni ele geçiriyordu. Hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim aşkımın, hiç tanışmadığım adını dahi bilmediğim anne ve babası için ağlamaya başladım. Kankalarım şaşırdılar. Arkadaşlık kurumunun saygıdeğer üyeleri omzuma dokunarak beni teselli etmeye çalıştılar. Fakat ben susmak istemiyordum. Onun yerine ağlamak, göz pınarları kurumasın diye kendiminkileri kurutmak, belki de anne ve babası yerine ölmek. Evet, en azından beni tanımıyordu ve onların yerine ben ölürsem üzülmezdi. Onun, ölümleri olmak istedim. Üzülmesin, ağlamasın, gülsün diye. Yanında dahi olmaya fırsatım olmadan, ölmek istiyordum. İdama mahkum edilen adamın garip hüznü doldu içime. Beklemek. Ölmeyi beklemek. Sonra duruldum, kendi içimde ayağa kalktım ve yemin ettim. O bir daha asla ağlamayacaktı. İzin vermeyecektim. Kendime verdiğim sözü zihin tahtama yazarken arabalara bindik. Hastanenin yolunu tuttuk…

    Hastaneye geldiğimizde genç doktor bize olayın trafik kazası olduğunu, hastaneye geldiklerinde çok kan kaybettiklerini ve yarım saat sonra öldüklerini söyledi. Sevdiğim yere yığıldı, bayılmıştı. İlk görüşte aşka inanmayanlarda başı çeken ben, adını bile bilmediğim kadına nasıl da tutulmuştum. O anda aklımda hiçbir şey yoktu. Sadece ve sadece gülümsemesi. Ama en zor ihtimal buydu. Yanında olmak, destek olmak, güç vermek istiyordum. Ama nasıl?
    Dışarı çıktık. Hava almanın hepimize iyi geleceğini söyleyen Cemre’ydi. Devlet hastanesinin eskimiş banklarından birine oturduk. Kızlarda tam yanımızdaki banka geçtiler. Kederliydik. Konuşmanın şu anlık bir işe yaramayacağını biliyorduk. Mehmet hepimize kahve alıp getirdi. Kahvemden bir yudum aldım, sigaramı yaktım ve içime çekip dumanı saldım.

    ‘’Oğlum bu nasıl kader lan? ‘’

    ‘’Harbiden ya, hem annesi hem babası. Resmen felaket.’’ ‘’Nerden dönüyorlarmış?’’
    ‘’Almanya’ dan.Gurbetçi annesi ve babası. Kız da babaannesinde kalıyordu. Okul için Türkiye’yi kazanınca gitmek istemiş, ailesi de izin vermiş. Zaten yılda iki kere görüyormuş.’’

    ‘’Tüh, çok yazık olmuş lan. Allah sabır versin’’ ‘’Aynen, elden ne gelir ki. Allah rahmet eylesin.’’
    Yanımda konuşan Mehmet ve Semih’ in bakışları üzerimde toplanınca konuşma gereği hissettim.

    ‘’Sıçarlar böyle kadere lan. Ne yapacak bu kız şimdi?’’

    ‘’Öyle deme kardeşim, çok günah. Valla çarpılırsın bak. Allah’ın işi. Vardır bir bildiği’’

    Semih’ in söylediklerini duyuyor fakat anlamak istemiyordum. Bu güzelliğin hayata bu kadar erken acıyla başlaması gücüme gidiyordu. Düşüncelerimi bölen Mehmet oldu.

    ‘’Ulan, sende amma şanssız adammışsın. Kızla seni tanıştırmaya niyetlendik, aldığı habere bak. Kader dedikleri bu demek ki. Senin işte kaldı kardeşim.’’

    Doğru söylüyordu. Cevap vermedim. Gökyüzündeki yıldızlara baktım. Bir cevap aradım. Bütün bu olan bitenle ilgili. Cevap yoktu. Kader’di, o kadar. Sigaramı bitmek üzere olanın ateşiyle yaktım.

    Aşk bütün yaraları sarabilir miydi? Ya da şöyle diyelim; benim aşkım onun bütün yaralarını iyileştirir miydi?

    Bilmiyordum. Tek bildiğim ona aşık olduğum ve bunu söylemek için, doğru zamanda olmadığımdı. Sustum. Yüz yıllık susuşun başlangıcında, acı iliklerime işledi. Gece üstüme geliyor, bildiğim tüm doğruları unutuyor, yorganın altına girip sabaha kadar ağlamak istiyordum. Aşk ile böyle tanıştığım için küfrediyor, bir ağız dolusu küfrü içime tepiyordum. Anneme sıkıca sarılıp;

    ‘’Buldum, aradığımı buldum. Ben buldum ama o ailesini kaybetti. Seni seviyorum anne, onu da seviyorum. Fakat onun aşka ayıracak vakti yok. Vakitsiz miyim ben anne? Suç kimde?’’ demek istedim. Var etmek istiyordum. Olmazdı. Ben ölümlüydüm. Kahraman değildim ve sadece basit bir işçiydim. İşçilerin özel yetenekleri olmaz. Sıradan hayatıma gitmek için dolmuşa bindim. Aklımda ki sorularla eve doğru ilerledim.

    Eve vardığımda babam çoktan uyumuştu. Odama geçtim. Orhan Gencebay açtım. ‘Batsın bu dünya, bitsin bu rüya, ağlatıp da gülene yazıklar olsun’’…

    Acı üç harflidir ama dört harfli kalbin anasını ağlatır. Kendinden bir harf büyüğüne saygısı olmayan serserinin tekidir acı. Girer, üzer, çıkar. Çıkarken küçük parçacıkları kalbin içinde bırakır ki unutulmaz olsun. Mutlu olmak istenen her anda hevesi kursağında kalsın.

    Yüz yılın en büyük katilidir acı. Bir kanser gibi ele geçirdiği insana ilk olarak görme duyusunu yitirtir. Mutluluğu göremeyen insanı, hüzünle kanka eder. Kurbanlarının adlarının, yaşadıkları şehirlerin, evli ya da bekar olduklarının bir önemi yoktur. Tek ortak noktaları acı ile tanışmış olmalarıdır. İçine kapattığı insanları delirtmek gibi yetenekleri de olan ‘acı’ piçtir. Duyguların en gösterişlisidir. En çok iz bırakanı…

    Tavana gözlerimi sabitledim. Bu yalnızlık, alnıma yazılmış bir yazımıydı. Sokağa çıkıp karşıma ilk çıkan palyaçoyu tokatlamak istedim. Mutlu olmak istemiyordum, kimse de mutlu olamazdı. Seviyordum. Yağmur sonrası ortalığa yayılan kokuyu içime çeker gibi, gökkuşağını seyrettiğim çocukluk yıllarım gibi. Tasoların, misketlerin, sokakta top oynayanların geldiği yerden geliyorum ben. İnsanların birbirlerini sevgiyle kucakladığı, karşılıksız iyiliklerin yapıldığı yerden. Salçalı ekmekle açlığımızı bitirdiğimiz, terli terli su içtiğimiz sokaklardan. Hayriye teyzede annemi beklediğim saatlerden geliyorum, geçmişin tertemiz sayfalarından…

    Bu depremde kaybolan benliğimi bulmak için buzdolabına yürüdüm. Babamın imparatorluğundaysanız buzdolabında kesin alkol olurdu. Yıllardır içerdi babam. Kimseye aldırmadan, kimseyle konuşmadan, evin ücra köşesindeki eski sallanan koltuğunda. Rakı tercih eden babamın üstüne cila niyetine içtiği biralardan iki tanesini alıp odama geçtim. Mezeye gerek yoktu. Eğer sarhoş olmak için içiyorsanız, damağınızda alkolün gezmesi yeterlidir. Camımı açıp bir sigara yaktım. Gecenin yarısında sokağımızın köpekleri bile uyumak üzere köşe başlarına uzanmıştı. Hiçbir hayat belirtisi olmayan sokağımıza uzun uzun baktım. Kendimi sorguladım. Ne için yaşadığımı, yirmi yedi yaşıma gelmeme rağmen niye hala babamla yaşadığımı, kanser denen illetten annemi kaybetmenin acısının neden geçmediğini düşünürken hocanın ezan sesiyle irkildim. Sabah olmuştu…
    O günün üzerinden tam iki yıl geçti. Onu görememenin verdiği hayal kırıklığı, içimdeki son ümit tanelerini de öldürüyordu. Depresyona yatkın olan kişiliğimi kontrol etmekte zorlanıyor, alkol nöbetlerimi sonlandırmadan uyuyamıyordum. Nerdeydi? Bilmiyordum. Tek bildiğim buralardan gittiği, çok ünlü bir ressam olduğu, şöhretin kucağında oturduğuydu. Eserlerinden üç tanesini yazıcımdan renkli çıktı alarak odamın başköşesine asmıştım. Oturup saatlerce bakıyor, aşık olduğum kadını çizdiği resimlerden tanımaya çalışıyordum. Portakal sever miydi acaba? Ya da enginar, belki de şeftaliyi sevmiyordu. Hatta belki de tiki bile olabilirdi. Bilmiyordum. Tualin üzerinde gezdirdiği fırça darbelerinden karakter çözümlemesini yapamadığım kadın, beni günden güne öldürüyordu. Aşk’ım katilimin ta kendisiydi. Bu ruhani enkazın altında işe gitmeyi de bırakmış, babamın bana acıyarak bakan bakışlarına aldırmadan bi’ asalak gibi yaşıyordum. Oğlunun üç resme sabahlara kadar gözlerini dikip baktığını gören babam başlarda umursamasa da, artık beni doktora götürmesi gerektiği fikrini anlamıştı. Odamın kapısı yavaşça açıp içeri girdi. Gözlerimi resimlerden çevirip ona baktım. Gözlerinde yıllardır görmediğim şevkat parlıyordu. Üzgün bakışlarının altında yatan sesiyle konuştu;
    ‘’Oğlum, iyi misin? Bırak artık şu resimleri. Gel biraz dışarı çıkıp hava alalım. Beş aydır odandan dışarı çıkmıyorsun.’’

    ‘’Ben imkansız bir aşkın yorgun savaşçısıyım baba. İnsanlar beni avutacak cümlelere, kalbimi heyecanlandıracak bakışlara sahip değiller. İstediğim iki çift gözün sahibi uzakta. Çok uzaklarda. Ona ulaşacak cesareti kalbimde bulamıyorum baba. Biliyor musun? Onunla doğru düzgün konuşamadım bile. Adını bizim çocuklardan öğrendim. Annesi ve babası tanışacağımız gün öldü baba. Onun ölümleri olmak istedim. İnsan bir kere gördüğü kadına nasıl böyle ihtirasla bağlanır. Anlamıyorum. Aklım yitip gidiyor baba. Dokunmak, sadece

    tenine dokunmak istiyorum. Hayal ediyorum, sonra yatağıma oturup konuşuyor benimle. Sevgilim diyor, aşkım diyor. Sonra tavandaki ışığa doğru uçup kayboluyor. Onu yakalamak istiyorum olmuyor, ne yapsam olmuyor baba…’’

    Babama ilk defa anlatıyordum. Şaşkınlığını gizlemedi. Hiç kitap okuduğunu görmediğim babam beni şaşırtmaya devam ediyordu.

    ‘’Aşk bir erkeği süründürür evlat. Sahip olma arzusunu kamçılar. Erkek sahip olamadığı kadını daha çok arzular. Doyumsuzuz evlat. Bizler, Tanrı’nın sınav kağıtların da yanlış şıkları işaretleyenleriz. Hadi gel. Sana göstermek istediğim şeyler var’’

    Filozof edasıyla konuşan babam içimdeki, belki de yüzleşmekten korktuğum yere parmak basmıştı. İyi de nerden biliyordu bu adam bu afilli cümleleri. Annemin ölümünden beri uzun sohbetlerimiz olmamıştı babamla. Ne zaman görsem sallanan sandalyesinde rakısını yudumlar, Orhan Gencebay dinlerdi. Orhan baba bağlamanın tellerine ustaca basarken babam; sandalyesinde dikleşir, saygı duruşunu andıran ciddiyetle kulaklarına bayram ettirirdi. Beş aydır bana, neden işi bıraktığımı sormamıştı, neden odamdan çıkmadığımı merak ettiğini sanmıyordum. Yalnız bir adamı acılarıyla baş başa bırakmanın en doğrusu olduğuna karar vermişti.

    Odadan dışarı çıkıp evin içinden yukarı kıvrılan merdivenleri geçtik. Çatı katına ömrüm boyunca hiç merak edip çıkmamıştım. Kapıyı açtığımızda duvar boyunca uzanan kütüphane gözüme takıldı. Evde kitap okunduğuna şahit olmamıştım. Bu kütüphane de neyin nesiydi. Babam rafların arasından küçük, kilitli, kahverengi ahşap bi’ sandık çıkardı.

    ‘’Yaklaş’’ dedi.

    Yanına doğru sokuldum. Tozlu yere bağdaş kurup oturduk.

    ‘’Bunlar evlat, yıllardır sana gösteremediğim mektuplar. İçinde hayatımın en önemli anlarını barındıran, cümleleri gibi aşkın da yitip gittiğinin kanıtları. Bir gün aşık olursan sana vereceğime söz vermiştim ve sen oğlum. Aşkın imkansızına demirlemişsin. Al bunları oku. Bu arada ben bira almaya gidiyorum, içecek misin?’’
    ‘’Evet’’ dedim, babamı şaşkın gözlerle süzerken.

    Kapıyı çekip tek kelime etmeden çıktı. Sandığın içinde değişik tarihlerde postalanmış en az otuz mektup vardı. Hep aynı adrese, aynı kişiye postalanmış mektuplar.İyi de bu kadın kimdi? Geçmişi hakkında az bilgi sahibi olduğum, daha doğrusu merak etmediğim babamın aşk hayatına bodoslama dalmadan önce, bir sigara yaktım. Duman tavana yükselirken, rastgele bir mektup açıp okumaya başladım.

    Sevgilim,

    Bugün seni görmeden geçirdiğim 365. Gün. İçimde buruk hatıranı yad etmek istedim. Seni beyazlar içinde, yağan kar taneleri kadar bembeyaz görmek isterdim. Kısmet olmadı. Bu yasak aşkın kalbimde ne kadar tekrar edeceğini bilmiyorum. Yok olmakla var olmak arası bir yerde sıkışıp kaldım. Ölmek istedim, günlerce içtim. Acıyı dindirecek bi’ ilaç bulamadım. Kahrolası, içimi yakıyor sevgilim. Kor ateşlerde dövülmüş kılıç kadar keskin ve yakıcı. Kalbimin orta yerine saplayıp gittiğin hançeri çıkarmaya cesaretim yok. Hayalinle yaşamayı öğrendim. Izdırabımı dindirecek mi bilmiyorum. Bugün bir kadınla tanıştım sevgilim. Eğitimli, şevkatli, düzgün birisi. Seni unutturacak mı bilemiyorum ama bu boşlukta ölmek zoruma gidiyor artık. Kurduğumuz hayalleri fırlatıp attım pencerelerimden. Konuşmadım, yıllarca anlatamadım seni. Rakı masalarında aradığım silüetin rüyalarıma girdi bazen de. Seviştik, sabahlara kadar, sıcaklığınla uyudum. Bütün korkularımın gırtlaklarını sıkıp öldürdüm. Seni öldürdüm içimde. Senin de beni öldürmüş olman dileğiyle…

    BÖLÜM 2: ARYA’NIN RÜYASI
    Koşuyordu. Birbiri ardına dikilen çam ağaçlarının arasında yolunu bulmaya çalışıyordu. Tepesine bombardıman gibi yağan kar saçlarını ıslatmıştı. Uzun siyah saçlar karın etkisiyle birbirine dolaşmıştı. Bir an gökyüzüne kaldırdı kafasını. İnsanı büyüleyen beyazlığın ardında uzayan, bir uçtan başlayıp gökyüzünün diğer ucunda son bulan yedi harika rengi gördü yeşil gözleri. İnsanın nefesini kesecek kadar muazzam bir gösteriydi. Üstelik Tanrı’nın tablosunu seyretmek bedavaydı.

    Tekrar koşmaya başladı. Kulaklarının içinde çınlayan ve her duyduğunda kalbinde sancılara sebep olan ses, Arya’yı çağırıyordu. Bu öyle bir sesti ki, sahibini görmek için her şeyi feda edebilirdi genç kadın. Kadife, içten, samimi… Şairin sesindeki kasvet kadar gizemli, ruhuna hitap edecek kadar da toktu bu ses.

    Biraz daha ilerlediğinde, geniş ovanın başladığı yerde; sarının en açık tonuyla boyanmış, bacasından dumanların yükseldiği, pembe renkli ahşap kapının süslediği ve pencerelerinden beyaz ışığın sızdığı kulübeyi gördü. Duyduğu ses giderek artmıştı. Adımlarını kulübenin olduğu yöne doğru attığında bileklerinde bir ağırlık hissetti. İki büyük metal ayaklarının hareket etmesini engelliyordu. Olduğu yere çakılmış ve çaresizlik içinde ağlamaya başladı. Yere düşen gözyaşları havada küçük yuvarlak taneler oluşturuyordu.

    Kısa bir an sonra kulübenin pembe kapısından, Arya’nın boyuna yakın, gri, tüylü kurt çıktı. Koşmaya, koştukça da Arya’nın çakılıp durduğu yere geliyordu. Gözyaşları yerini korkuya bıraktı. Kurt üzerine atladı. Arya, uyandı…

    Terden sırılsıklam olmuş yastığından kafasını kaldırıp, sağ tarafındaki komidinin üzerinde duran bardağı kavradı. Kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atıyor, titreyen elleri bardağa hakim olmasını zorlaştırıyordu. Lanet bir kabustu. Ve kabus gören herkes gibi Arya’da şoktan çıkmakta zorlanıyor, üzerine saldıran kurdun sivri dişlerini baktığı duvarda görüyordu. Bu aynı kabusu üçüncü kez görüşüydü.

    Yataktan kalkıp, yatak odasında bulunan banyoya ilerlerdi. Vücudunun hatlarını örten saten mavi geceliğinin omuz askılarını ince parmaklarıyla çözdü. Geriye doğru attığı omuz hareketiyle gecelik, sırtından beline, oradan da ayak bileklerine inip banyonun kül rengi fayanslarıyla buluştu. Zach’in aldığı boy aynasında kendine baktı.

    Yirmi beş yaşındaydı. Kusursuz vücudunu beline kadar inen siyah dalgalı saçları izliyordu. Çıkık elmacık kemiklerinin hemen ortasında beliren zarif ve küçük bir burnu vardı. Kumral tenine derinlik katan iri yeşil gözlerine hayran olmamak mümkün değildi. Kalemle çizilmiş kadar düzgün ince kaşları ve dolgun dudaklarıyla gerçekten nefes kesici özelliğe sahipti.

    Çıplak vücudunu sıcak suyun altına sokup, rahatlamaya çalıştı. Zach bir haftadan beri iş için gittiği Malezya’daydı. Gittiği iş seyahatinden yarın dönecekti ve Arya’yı bu şekilde görmesi ilişkileri açısından sorun teşkil edebilirdi. Toplamalıydı kendini. Yedi gün içinde gördüğü üçüncü kabusu unutmak için uzun süre suyun üzerinde akmasına izin verdi.

    Banyodan çıkıp giyindikten sonra saatine baktı. Bayan Watson’la randevusuna daha bir saat vardı. Dışarı çıkıp, açık havada kahvaltı veren yerlerden biri olan Green Village’a gidip, biraz kendini şımartabilirdi. Pencerenin kenarına gelip kapalı perdeyi açtığında hevesi kursağında kaldı. Yağmur yeryüzüne garezi varmışçasına hızlıca yağıyordu. Çokta fazla şaşırmadı çünkü yaşadığı şehir olan Londra’da bu mevsimde güneşli güne uyanmak oldukça düşük bir ihtimaldi.

    Mutfağa geçip kendine sert bir kahve yaptıktan sonra, maillerini kontrol etti. Müzayede evinin sahibi Bay Bernard’tan beklediği mail sonunda gelmişti. İki hafta sonra yapılacak olan açık arttırmada ‘Gecenin Kadını’ adını verdiği tablosu satışa çıkarılacaktı ve açılış fiyatı olarak kurulun belirlediği fiyat 125.000 pounddu. Arya daha önce iki tablosunu satan ve işini düzgün yaptığını bildiği Bernard’a güvenmekle doğru karar verdiğini fark ederek gülümsedi. Günde beş adet olan sigara hakkının bir tanesini kullanmanın tam sırasıydı.

    Oturduğu sitenin çıkış kapısına geldiğinde, güvenlik görevlisi olarak çalışan Pedro’nun bakışları, Arya’nın üzerinde toplanmıştı. Karşısındaki diğer çalışanla hararetli bir tartışmanın içinde olan Pedro, Arya’nın arabasını gördükten sonra, elleriyle saçlarını düzeltip kendine çeki düzen vermeye başladı. Arya bir anlığına Pedro’ya baktı. Zach’e oranla daha uzun boylu ve düzgün fizikliydi. Uzun saçlarını jöle yardımıyla geri yatırmış hali Arya’ya Antonio Banderas’ın gençlik hallerini anımsatmıştı. Evlendiği günden beri oturdukları sitenin güvenlik bölümünde çalışan Pedro ile bugüne kadar hiç konuşmamışlardı. Sürekli aynı ritüeldi. Arya arabasıyla kapıya yanaşır, Pedro siyah gözleriyle ona bakar, Arya ona baktığı anda bakışlarını kaçırır ve kapının açma düğmesine basardı. Arya, genç adamın kendisinden etkilendiğinin farkındaydı. Ve bazı sabahlar genç Antonio Banderas gözüne o kadar yakışıklı geliyordu ki etkilenmemek için kendini frenlemek zorunda kalıyordu. Hoş bir adamdı, oldukça hoş.

    Pedro; Katalan olan babası Alfonso’nun gençlik yıllarında kaçak yollarla girdiği İngiltere’de beraber olduğu hayat kadını Megan’dan doğmuş ve küçük yaşlarda babasının ölümüyle sokaklarda yaşamaya başlamıştı. Alfonso kaçak göçmen olarak yapması gereken en son şeyi yapmış ve uyuşturucu baronlarının teslimat için verdiği çantadaki iki kilo kokaini çalıp kayıplara karışmıştı. Oğlu Pedro ile beraber Dublin’e giden trenin kompartımanında, şans eseri Pedro’ nun tuvaletini yapmak için orada olmadığı anda, boğularak öldürülmüştü Alfonso. Ne yapacağını bilmeyen Pedro’nun yaşamı geçen iki yılın ardından tanıştığı Alex’in onu evlat edinmesiyle tamamen değişmişti. Pedro’yu maddi imkanları sınırlı olsa da okutan Alex, altmış altı yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştü. Manevi oğluna Londra’da bir ev, bir de yetmiş sekiz model chevrolet bırakmıştı. İş aradığı sırada gazetedeki ilanı gören Pedro, iri fiziği ve uzun boyu ile güvenlik şirketinin personel müdürü bayan Tompson’a

    kendini sevdirmiş ve işe girmişti. Düzenli olarak bir yıldır, beladan uzak durarak işine gidip geliyordu.

    Arya, Pedro’nun kapıyı açmasıyla yüksek binaların oluşturduğu siteden çıkıp işlek caddeye doğru sürdü arabasını. Yağmurun ıslattığı İngilizler alışkın oldukları havadan memnun şekilde ağır ağır ilerliyorlardı. ‘’Şu insanlara bakar mısın? Türkiye’de olsa yağmur yağdığında herkes koşarak kaçar, oysa bu insanlar biraz ıslanmayı dert etmiyorlar’’ diye mırıldandı kendi kendine. Arabanın teybine belleğini takıp sesi sonuna kadar açtı. Metallica söylüyordu. ‘’Nothing Else Matters’’.



    Yüksek binaların çevrelediği işlek yollardan geçip, şehir merkezinden çıkılan ilk sapaktaki kırmızı ışıkta durdu. Kırmızı ışığın yeşil renge dönmesini beklerken, sağ tarafına siyah bir mercedes yanaştı ve oda ışığı beklemeye başladı. Arya gözlerini bir an için arabanın içine kaydırdı. Önce şöför koltuğunda oturan uzun sakallı adamı sonra da yanında oturan kara çarşaflı, camdan görebildiği kadarıyla çocuk olduğunu düşündüğü kızı gördü. Siyah peçesinin örttüğü bedeninin tek açıkta kalmış yeri, kurşun karası gözleriydi. Arya kıza ışığın yeşile dönme süresi kadar baktı. Gözlerindeki çaresizliği gördü. Aynı çaresizliği ortaokulda Menekşe’nin gözlerinde de görmüştü.


    Ortaokulda en iyi arkadaşıydı Menekşe. Gülümsemesi, dünyadaki tüm acıları çekmiş birisini bile tebessüm ettirecek kadar içtendi. Örgü yaptığı uzun kahverengi saçları vardı, sağ yanağının hemen orada da bir gamzesi. On dört yaşındaydı Menekşe. Ne çocuk, ne genç kız, ne de kadındı. Hayattaki en büyük dertleri kırılan kurşun kalemlerinin ucu ve sökülen çoraplarıydı. Çocuktular. O yaştaki diğerleri gibi mutluydular.
    Arya bir sabah okula gelip sınıfına girdiğinde, sıra ve en iyi arkadaşı Menekşe’nin okula gelmediğini gördü. Mutlaka hasta olmalıydı. Çünkü Menekşe kadar okulu seven başka bir çocuk tanımamıştı Arya. Ertesi gün Menekşe yine gelmedi, ertesi gün yine ve sonraki bir hafta boyunca yine gelmedi. Mayıs ayının ikinci haftasıydı. Arya konuşan anne ve babasının dudaklarından çıkan kelimelere inanmak istemiyordu. Duyuyordu ama duymak yerine ölmeyi tercih ederdi.
    “Aklım almıyor. Küçücük kızı parayla satmışlar. Gidip konuştum babasıyla ama herif öküzün önde gideni. Şikayet edeceğim dedim. Biraz gözü korktu ama yine de bilmiyorum” dedi babası. Annesi gözyaşlarını mutfaktan kopardığı kağıt havluyla kurularken cevap verdi;
    “Gidelim buralardan. Yalvarırım, bu insanlardan her kötülük gelir” demişti. Arya günlerce Menekşe’nin babasını öldürme planları yapsa da beceremedi. Çocuktu. Sadece ağlamaktı elinden gelen. Arya, Menekşenin kendisinden kırk yaş büyük bir adama satıldığını, Suriye’de yaşadığını ve on altı yaşında anne olduğunu on yıl sonra öğrendi. Menekşe’nin gelin gittiği gece, kocası Resul hiç utanmadı. Korku dolu gözlerle bakan çiçeği soldurdu. Yapraklarını

    ezdi, köklerini kuruttu. Bütün şehir utandı o gece. Bütün insanlık utandı. Resul utanmadı. Menekşe ağladı, gözyaşları içindeki umutlarının üzerine aktı. Kırmızı renk her yere bulandı. Menekşe ağladı, sevmeden, sevilmeden geçecek hayatına ağladı. Göz pınarları kurudu, sabah oldu, Resul utanmadı.


    Şehir trafiğinin azaldığı, ağaçlık yollara geldiğinde hüzünlenmişti Arya. Kalbi, göğüs kafesinden çıkacak gibi hızla atıyor, acı dolu anıları gözlerinin önünde canlanıyordu. Öğrenmişti Arya, korkmamayı, güçlü olmayı, her erkeğin sevmeyi bilmediğini ve yaşamın düz bir çizgide seyretmediğini. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü sonra. Zach hem kibar hem de çok anlayışlı bir adamdı. Arya’nın ne giydiğine karışmaz, telefonunu karıştırmaz, onu sıkmazdı. Bir senedir beraberdiler ve Arya Zach’in sesini yükselttiğini hiç duymamıştı. Diğer tüm erkeklerin aksine Zach beyefendi sıfatının hayat bulmuş haliydi adeta.
    Oysa herkes onun kadar şanslı değildi. Namus cinayeti, kan davası, alkol nöbetleri sonucunda öldürülen kadınlar Arya kadar şanslı değildi. İnsanın kaderini kendi yazdığına inanıyordu Arya. Onu da evlendirmek isteseler kabul etmezdi, kaçardı. Zorla güzellik nerde görülmüş. Hem üzülüyor hem de kızıyordu kendi kendine.


    Dr. Watson’un ofisinin önüne arabasını park etti. Yağmur hızını azaltmış, ilkbahardan kalan güneşli güne uyanıyordu Londra. Girişe doğru ilerlerken biraz önce gördüğü siyah mercedes’ in üç araba yana park edildiğini gördü. Durdu. Arabaya doğru yürümeye başladı. İçinde kimse yoktu. Demin gördüğü arabanın aynı model ve aynı rengiydi. Emin olamadı Arya. Öğrenmenin tek bir yolu vardı. Cevabı bulmak için kapıdan içeri girdi.


    Bayan Watson’un aşırı derece sevdiği heykel sevgisi yüzünden bütün köşe başlarında bir tane vardı. Bekleme salonuna geçip, özenle imal edildiği belli olan ve her oturduğunda onu rahat hissettiren deri siyah koltuğa oturdu. Arya’dan başka bekleyen kimse yoktu salonda. Saatine baktı yirmi dakika erken gelmişti. Geç kalmak yerine erken gelmeyi tercih edenlerdendi Arya. Hiçbir buluşmaya geç kalmazdı, dakikti. Bayan Watson’un sekreteri yanına gelerek;
    “Bir şey içer misiniz Arya Hanım?”

    Diye sordu. Belden oturtmalı siyah bir etek ve üzerine de köşeleri dantel işlemeli bir gömlek giymişti. Eteğin boyu diz kapaklarından biraz daha aşağıda son buluyor, oturan yeri göbeğinin fırlamasına engel oluyordu. İçine korse giydiğine bahse girerdi Arya.
    “Teşekkür ederim. Bir kahve alayım, sütsüz” dedi ve etrafa göz gezdirmeye devam etti.

    Kadın ne ara pişirdiğini anlayamadığı kahveyi sadece iki dakika sonra getirip Arya’nın eline tutuşturdu. Arya kahvesinden aldığı yudumu midesine gönderdi. Tadı harikaydı. Oysa Afrika’da günlüğü bir dolara çalıştırılan herhangi bir çocuk işçinin ellerinden geçip, milyon dolarlık fabrikaların patronlarının ceplerini dolduran kahvenin, hangi yollardan geçip ne bedeller ödettiğini bilse bu kadar keyif almayabilirdi.


    Kadın yalandan bir gülümseme fırlatıp, çalışma masasının başına geçti ve telefonuyla ilgilenmeye başladı. Sosyal medya hesaplarına akşam koyduğu jartiyerli fotoğrafının beğeni sayısını görünce rahatladı ve süper egosu tatmin oldu. Bugün şanslı günündeydi çünkü akşamdan beri takipçi sayısı elli bini geçmiş, koyduğu fotoğraflarına yeni yorumlar gelmişti. Kadının gözlerinde orgazmı andıran rahatlama belirirken, Arya Mercedes’ deki küçük kızın burada olup olmadığını düşünüyor, eğer buradaysa onu kurtarması için neler yapabileceğini sıraya koyuyordu.


    Bayan Watson’un odasının beyaz kapısı açıldı ve içeriden iki kişi çıktı. Doktorun uzanan elini tutup tokalaşmak yerine, sağ elini kalbinin üzerine doğru koyup şükranlarını bildiren uzun sakallı adam ve yanındaki siyahın içinde kaybolmuş küçük kız.
    “Unutmayın haftaya bugün tekrar gelin.”

    Bayan Watson’un sesi küçük bekleme salonunun duvarlarında yankılanıyordu.

    “Tamam” dedi bozuk İngilizcesi ile uzun sakallı adam. Kıza beklemesini işaret edip, tuvaletin yönünü gösteren sekretere teşekkür ederek bekleme salonunun kapısından çıktı.


    Arya kalktı. Yavaş adımlarla, bakışlarını yerden ayırmayan kıza doğru yürüdü. Bu defa kurtarabilirdi. Bu defa çocuk değildi.


    Küçük kız, ilk defa tek başına kalmıştı. Ebubekir, ilk defa yanından ayrılmıştı. Küçük kızın adı Kader’di. On dördündeydi. İki yıldır sakallı adamın dördüncü karısıydı. Evdeki en genç beden onundu. Londra’daki Müslümanlara liderlik eden Şeyh Cevat hazretlerinin en büyük oğlu ile evliydi. Satılmıştı. Yirmi beş bin Türk Lirasına. Paraları sayan babasının içi hiç acımamıştı. Babasının adı Hamza’ydı.
    Ya da bir orospu çocuğu. Kader böyle diyordu babasına, ama içinden…


    Yanına yaklaşan kadının ayaklarını gördü Kader. Kafasını kaldırmadı. Yasaktı. Yapamazdı. Ebubekir görürse o geceki gibi canını acıtırdı. Hem ne demişti en son konuştuklarında;

    “Dışarıdayken kafan kalkmayacak, yoksa boynunu kırarım”

    Hafızasından gelen cümle korkuttu Kader’i. Bir saniye için başını kaldırıp, yanına gelen kadına bakmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Kimdi ki bu kadın? Neden geliyordu yanına? Ne istiyordu? Ebubekir görmemeliydi. Nerde kalmıştı bu adam. Hala yoktu.


    “Merhaba” dedi Arya sesini kibar tonda tutmaya çalışarak. Küçük kız cevap vermedi. Bu defa Türkçe söyledi Arya. Kız yine cevap vermedi. Ama hareketlerinden ikinci söylediğini anladığını belli eder gibi sallanıyordu.


    Klozetin beyaz yüzeyine oturan Ebubekir’ in yüzü acıdan şekilden şekle giriyordu. İlaçlar işe yaramıyordu. Nasıl bir iletti bu? Halk dilindeki adıyla bağsuru olan Ebubekir, Kader’i tek başına bırakmanın verdiği rahatsızlıkla daha da zorlandı. Bayan Watson’un günde üç defa temizlenen tuvaletleri kırmızıya boyanıyordu.


    Kader olduğu yere çakılmış gibi kıpırdamadan duruyordu. Arya konuşmaya devam etti; “Nerelisin? Konuştuğumu anlıyor musun?”
    Küçük kız Arya’nın sesi dışında başka bir ses duymuyordu. Ebubekir hala tuvalette olmalıydı. Biraz olsun rahatladı ve cevap verdi, başını kaldırmadan;
    “Türküm” dedi. Devamını getirmedi. Arya, kızdan cevap almanın verdiği mutlulukla, aradığı cevaba giden sorularını sıraladı;
    “Kim bu adam? Baban mı? Nerde oturuyorsun?”

    Küçük kız bir an için cesaret edip kafasını kaldırdı. Kadının pürüzsüz suratına, deniz kadar mavi gözlerine ve en sonda gülümsemesine baktı. Yüzünde şevkat vardı. Annesinin yüzünde de olan bu ifade, kurtarmamıştı onu. Sadece acı çekmeye yarardı. Yakıcı ve çaresiz bir acı.
    Kadının gözlerinin içine bakarak “bu şerefsiz benim kocam.” Demek istese de yapmadı. Bir anlamı yoktu. Konuşmanın, cümle kurmanın, cevap almanın, soru sormanın ve çarelerin tükendiği yerdeydi. Cevap vermedi. Zaten anlatsa da anlamazdı.


    Arya, sekreterin önündeki not kağıtlarından bir tane çekip kalemle bir şeyler yazdı. Kıza uzattı ve konuştu;
    “Bu benim numaram. Ne zaman istersen beni arayabilirsin. Unutma” diyip kıza uzattı. Kadının elinde tuttuğu küçük not kağıdına baktı Kader. Aldı. Çarşafının içindeki gizli cebe koyup, Ebubekir’in gürültüsüyle kapıya ilerledi. Siyah bir karaltı uçtu, siyahi doktor Bayan Watson’un ofisinde. Kız kapıdan çıkarken bir saniyeliğine kafasını çevirip Arya’ya baktı.

    Arya, yutkundu. Her şeyi anlamıştı. Gidip adamın kafasını koparmak istese de doktorun sesiyle odaya girdi.


    Siyah araba, üç katlı evlerin olduğu, nüfusunun çoğunluğunu Türk ve Orta Doğulu Müslümanların oluşturduğu mahalleye doğru ilerlerken, Kader biraz önce gördüğü genç kadını düşünüyordu. Ne kadar da sevecendi. Tıpkı annesi gibi o da gözlerinin tam içine bakıyordu konuşurken. Sesi de en az annesinin ki kadar huzur doluydu. Annesi Fazilet her banyodan sonra Kader’in saçlarını tarar ve özenerek örerdi. Daha sonra sobanın üzerinde kestane pişirip hep birlikte yerlerdi. Bu güzel günler babasının çıkan çatışmada sağ bacağını kaybetmesi ile tersine dönmüştü. Hızla dönen dünyasında Kader kurtarıcı rolüne layık görülmüş, ‘’Bizi kurtarıyorsun kızım, zamanla seversin, merak etme’’ diyen annesinin, ‘’Şu halime bak kızım, ne yer ne içeriz? Sık dişini, bizi düşün, aileni düşün’’ diyen babasının ısrarlarıyla, 125 adet 200 lük banknota geleceğini satmıştı.
    Ebubekir camı açıp bir sigara yaktı ve rüzgar arabanın içine doldu. Yüzüne vuran rüzgarın serinliği ve Ebubekir’in sesiyle düşüncelerinden sıyrılıp irkildi Kader.
    “Kimmiş o ?” dedi Ebubekir. “Ne istiyormuş?”

    “Kim kimmiş?’’ diye soruya soruyla yanıt verdi Kader. İki eliyle sıkıca kavradığı direksiyondan sağ elini kaldırıp, kızın çarşafla kapanan ağzına tokat attı Ebubekir ve devam etti;
    “Sen benimle nasıl konuşuyorsun lan! Ağzını topla. Ben tuvaletteyken konuştuğun kadın diyorum. Sizi gördüm. Ne söyledi sana?”
    “Hiç bir şey…” dedi Kader. Sesini olabildiğince normal tutmaya çalışarak. “Bana ismimi sordu sadece. Onunda kızı mı ne varmış, ölmüş. Çocukları sevmeden duramıyormuş o yüzden” dedi. Yalan söylüyordu. Ebubekir’ de Kader’in yalan söylediğini anladı ama daha fazla üstelemedi. Çünkü çok ağrısı vardı. Çünkü canı çok yanıyordu. Çünkü kanıyordu Ebubekir, bütün akıttığı kanların bedeline karşılık.


    Turkuaz tonlarında boyanmış, etrafındaki diğer binalara göre daha yeni gözüken apartmana girdiler. Üç katlı apartmanın en alt katında Rümeysa ve Rabia, bir üst katta Feyza en üst katta da Ebubekir ve Kader oturuyordu.
    Rümeysa kardeşinin karısı, Rabia abisinin karısı, Feyza babasının en son karısıydı. Koşarak tuvalete giden Ebubekir’ in ardından baktı Kader. Kurtulamamıştı. İki yıldır kurtulamamıştı. “Orospu çocuğu” diye bağırmak istedi ama sustu. İçinden söyledi, kimsenin duymayacağı kadar içinden. Sonra “Geber köpek. Kıçının üstüne oturama inşallah” dedi. Yine içinden. Dışından konuşmaya gücü yetmiyordu. Hem içinden konuştuğu için söylediklerinde özgürdü. Dolayısıyla Kader çoğu zaman içine konuşur dışına susardı.

    Akşam yemeği hazırlıkları için dört kadın mutfakta çalışıyor ve aralarında konuşuyorlardı. İlk konuşan Rümeysa’ydı.
    “Ne dedi doktor?” dedi Kader’ e bakarak.

    “Tahmin ettiğim gibi” et doğradığı bıçağı suyun altında tutarak devam etti Kader; “Bende bir sıkıntı yokmuş. Doktor bundan da tahlil istedi de vermedi deyyus.” “Vermez” dedi Rümeysa. “Kabullenmez itin dölü. Sorun onda ama anlamıyor” Sohbete salata yapmaya uğraşan Rabia’da katıldı.
    “Öyle valla Bu körpecik kız kısır olabilir mi Allah aşkına” dedi.

    Kader gülümsedi. İlk başta yadırgadığı bu kadınlar zaman içerisinde dert ortağı olmuştu. Hepsinin farklı bir hikayesi vardı, içlerine kadar işleyen derin acıları. Kapalı kapılar ardında geçirdiği yılları. Dört kadın aynı apartmanda aynı kaderi yaşamaya mahkum edilmişti. Hepsi de para ile satın alınmış ve yaşadıkları evlerin hepsinin kapısı dışarıdan kilitlenirdi. Hepsi de defalarca intihar etmeye çalışsa da en büyük günah olduğunu hatırlayıp vazgeçmişlerdi. Her şeyden. Kendilerinden, kaderlerinden. Kabullenmişlerdi. Biri hariç…


    Yenen yemekten sonra kadınları evlerine götürüp kilitledi Ebubekir. Babası, abisi ve kardeşi yeni aldıkları arsaya dikecekleri binanın işlemleri için Newcastle’a gitmişlerdi. Mafya ile pazarlık yapıp, gereken komisyonu ödeyerek geri geleceklerdi. Dün gitmişlerdi ve gelmelerine daha iki gün vardı. Babasından aldığı talimat doğrultusunda Ebubekir bekçi sıfatıyla ödüllendirilmiş, babasının ve kardeşlerinin eşleri ona emanet edilmişti.


    Yavaşça merdivenleri çıkarken belindeki kemeri söküp sağ eline doladı. Kapını kilidine gri anahtarı sokup sağa doğru çevirdi. Antreyi geçip yatak odasına doğru ilerledi. Kader yatağa uzanmış, uyuyor gibi yapıyordu.
    ‘’Uyumadığını biliyorum, kalk!’’ diye bağırdı Ebubekir. Kader yataktan doğrulup, oturdu. Ama konuşmuyor sadece üzerine gelen hakaretleri sindirmeye uğraşıyordu. Bazı geceler, sihirli bir zarla kulaklarını kapatır Ebubekir’ in sesi yerine kemanın eşsiz melodilerini dinlerdi. Dedesinin eski kasetlerinden birinde duymuştu iki dakikalık solo atan kemancının çıkardığı sesleri. O günden sonrada hafızasına kazımış ve kendini ne zaman umutsuz hissetse bu melodiyi anımsardı.
    Hakaretler bitti. Küfürlerin ve iftiraların yerini derinden gelen acı inlemeler aldı. Biri hınçla vuruyor, diğeri ağlıyordu. Bir ara ‘’Yapma, Allah’ın adını verdim, yalvarırım’’ dedi Kader. Faydası olmadı. Metal tokalı kemer değdiği her noktada kırmızı noktalar oluşturuyor ve bu gözler zamanla mor gözlere dönüşüyordu. Ağladı Kader.

    O gece Ebubekir Kader’e döve döve sahip oldu. Sesi sadece adamın kulaklarında yankılandı. Kanayan Ebubekir acısını karısından çıkarıyordu. Hala çocuk verememişti zaten ona. Bu yüzdende vuruyordu. Erkekliğini hissetmek için. O her vurduğunda Kader bağırıyordu ama kimse duymuyordu. O gece Şeytan bile utandı. Ebubekir utanmadı. O gece Kader yemin etti, kaçacaktı.


    Aynı saatlerde Arya, yatak odasındaki aynada makyajını son kez gözden geçirip merdivenlere yöneldi. Kırmızı, üzerine tam oturan balık elbisesini, at kuyruğu yaptığı saçları ve halka küpeleri ile tamamlamıştı. Güzel olmak istiyordu, diğer bütün gecelerden daha güzel. İçinde duyduğu özlemi gidermek için sürekli saate bakıp kavuşma anını bekliyordu. Zach’i üç kere aramıştı. Tekrar aramanın onu rahatsız edeceğini düşünüp, vazgeçti. Telefonu kapalıydı. Hala uçakta olmalıydı. Endişelenecek bir durum yoktu. Evet, evet boşuna kafaya takıyordu. Her şeyi hazırlamıştı. Stres yapmasına gerek yoktu.


    Kafasındaki düşüncelerle geniş salona geldi Arya. Hazırladığı masanın karşısında kollarını birleştirip bir süre baktı. Gülümsedi. Kusursuz bir masa hazırlamıştı. Kendiyle gurur duydu ve müzik setinin kumandasına bastı. John Lennon ’un sesi her yere dağıldı. Çalan şarkı ‘Stand By Me’ ydi. Müziğin ritmine kendini kaptırıp istemsizce sallanan sağ bacağına baktı. Biraz daha gülümsedi. Her şey yolundaydı. Mutluydu, aşıktı. Geceyi tamamlamak için sadece biraz sarhoş olmalıydı.


    Kapı çaldı. Koşarak ilerlediği kapıdan hayal kırıklığı içinde ellerinde poşetlerle geri döndü. Yemekler gelmişti ama Zach hala yoktu. Yemek pişiremediğinden evde yedikleri gecelerde çoğunlukla restoranlardan sipariş ederlerdi. Bu gece de öyle olmuştu.
    Yemekleri tabakları yerleştirip önündeki sandalyeyi çekip oturdu. 1968 yılında tıpalanmış Cabarnet Souvignon kırmızı şarabı açtı ve kadehe doldurdu. Tek dikişte bardağı midesine yolladı. Saate baktı. Bir saat daha geçmişti. Sonra saate bir daha baktı. İki saat geçmişti. Sonra şişeye baktı, bitmişti. Sonra tekrar saate baktı beş saat geçmişti. Biten şarap şişesini Ballentines viski şişesi izledi.Arya ağlamaya başladı. Sonra güneş doğdu, John Lennon sustu, şişe bitti, Arya sustu ve sızdı. Masanın üzerinde.


    Güneş, perdelerden kapanmış pencerenin arasındaki küçük boşluktan ışığını evin büyük ahşap masasının üzerine gönderdi. Bulutlar dağılmıştı. Bütün gece yağan yağmurdan nasibini almış olan ağaçlar kurtarıcıya dönüp kurulandılar. Günlerden pazardı. İnsanların erken kalkmadığı bu sihirli günde tüm şehir terk edilmiş gibiydi. Saat dokuz buçuktu.

    Yüzüne yansıyan ışığın sıcaklığında gözlerini araladı Arya. Başında keskin bir ağrı hissetti. Beynini uyuşturan, düşünmesini zorlaştıran bir ağrı. Çok fazla içmişti. Dolayısıyla alkolün vücuduna oynadığı oyun, başında son bulmuştu. Uyuşan bacaklarını elleriyle ovaladı. Her yeri tutulmuştu. Kırmızı elbisesinin üzerine döktüğü viski damlalarının keskin kokusu geldi sonra burnuna. Normalde asla bu kadar içmezdi. Midesine sıkışmış olan bulantı uyanmasıyla Arya’yı dürttü ve koşarak tuvalete gitti.


    Yüzünü yıkayıp aynada kendini gördü. Bütün makyajı akmış ve rimelleri yanaklarına doğru küçük siyah yollar oluşturmuştu. Sürdüğü kırmızı ruj dudak çevresindem taşıp burnuna doğru yolculuğa çıkmıştı. Korkunç görünüyordu. Başını soğuk suyun altına sokup on dakika kadar ayılmaya uğraştı. Bir işe yaramıyordu. Kurulanıp, banyodan çıktı.


    Telefonuna baktı. Gelen arama kaydı yoktu. Zach’in uçağının dün saat dokuz sıralarında Londra’ya inmesi gerekiyordu ama gelmemişti. Arya rehberden kırmızı kalplerle süslediği kocasının ismini tuşladı. Kapalıydı, hala…


    O anda bütün benliğine yayılan şüpheyi hissetti. Alçak bir şüphe gelip, kalbinin tam ortasına kondu. “Acaba” dedi Arya. “Olabilir mi?” Sesi sadece onun duyabileceği yükseklikte çıkıyordu.
    Kalbinden başlayan şüphe kısa sürede tüm bedenine yayılmaya başladı. Kahvaltı etmedi. Bir sigara yakıp yeni bir kadeh viski daha doldurdu. Düşündü.”Zach aynı hatayı tekrarlayabilir mi? “ diye düşündü. “Üstelik onu hiçbir kadının yapmayacağı gibi affetmeme rağmen!”
    Kocaman salonda kendi kendine konuşuyor, sorduğu soruları kendi yanıtlıyordu. Tekrar aradı. Cevap yoktu. Bir kadeh daha doldurdu ve sigara paketini yarıladığını fark etti. Günde beş taneden fazla içmeyi kendine yasaklamıştı. Kural koymuştu. Gülümsedi ve “Kuralların canı cehenneme” diye bağırdı. Şüphe, acıyla birleşince dayanılmaz oluyordu. Yakıyordu, kemiriyordu en kötüsü de şüphe sürekli konuşuyor ve susmuyordu.

    BÖLÜM 3: KAÇIŞ

    Titriyordu, her yeri. Küvetin içine çivilenmiş gibi duruyor, üzerine akan damlalara aldırış etmiyor ve istemsizce ağlıyordu. Oysa ağlamak gelmiyordu içinden. Oysa ölmek istiyordu sadece, diğer bütün gecelerde istediği gibi, ölmek ve çekip gitmek buradan. Dünya’dan, bu evden, kendinden, Ebubekir’ den, dayaktan, korkmaktan, hepsinden siktir olup gitmek. İki kere denemişti, ölmeyi. Birinde pencereden aşağıya saldığı bedeninden, sağ bacağı kırılmış ve başka hiçbir yara almadan, basit bir alçıyla tedavi edilmiş, diğerindeyse evde bulduğu çamaşır ipini avizenin asılı durduğu kancaya bağlamış ama ağırlığına dayanamayan ipin kopmasıyla hüsrana uğramıştı.
    Banyoya özenle döşenmiş fayanslardaki karanfil motiflerine takıldı gözleri. Ne çok severdi eskiden karanfilleri. Bir keresinde köydeki en yakışıklı çocuk olan Süleyman ellerinde bir demet karanfille gelmiş ve Kader heyecandan ne yapacağını bilmediğinden koşmuş ve kaçmıştı. Dolayısıyla Süleyman’ın getirdiği karanfiller Kader’e verilemeyince o da annesinin salondaki yemek masasında duran boş vazoya koymuştu onları. Kırmızı renk nasıl bir çiçeğe çok yakışıyorsa, küçük bir kadına da o kadar yakışmıyordu. Kızarmıştı her yer. Banyo, küvet, Kader’in dudakları, burnu, her yer adi bir kırmızıya boyanmıştı. Aslında o kadar çok acıyordu ki kalbi, sızlayan diğer yerlerini önemsemiyordu. Sadece sihirli bir değneğin kafasına değmesi ve çok uzak diyarlara onu göndermesini diliyordu. Hala çocuk olabileceği, uzaktaki yeşilliklerin göbeğine, hala çam kokularının göğe yükseldiği ormanlara, hala papatya toplayabileceği kırlara, hala korkmadan gezebileceği herhangi bir yere.
    Bir adama eş olmadan önce hayalleri vardı Kader’in. Kocaman, gökyüzü kadar büyük hayalleri, yaşamak istediği sevinçleri ve kurtarmak istediği hayatlar vardı. Doktor olacaktı Kader. İsminin başında doktor yazacak ve odasının kapısı tıklanmadan içeriye girilmeyecekti. İnsan kurtaracaktı o. Belki bir cerrah olup, kalp nakli yapacak, belki de yaşamaz bu denilen hastayı hayata döndürecekti. Gittiği köy okulundaki sınıfında sadece o kaldırırdı parmağını sorulan her sorunun sonrasında. Çalışkandı, zekiydi. Öğretmeni Sedat’ın ısrarlarını dinleseydi babası, gelin olarak kurtaracağına inanmasaydı onları, doktor olarak ta kurtarabilirdi. Ama bu uzun bir süreçti ve babasının bekleyecek zamanı yoktu. Apar topar, kutuya konulup postalanan bir eşya gibi, kısa veda konuşmaları ve acıklı birkaç sözle uğurlamışlardı kızlarını. Doktor olacakken, kadın olmuştu. Hayat kurtaracakken, Kader, gırtlağını sıkan adaşının ellerinde ölmüştü. Belki bedenen değil ama ruhen bir ölüden farkı yoktu. Yürüyen bir ceset, nefes alan, dinleyen ama duymayan bir ceset…
    Evin kapısını açıp, antreyi geçen Feyza banyo kapısına iki adım kala durup düşündü. Nefret ediyordu bu durumdan. On beş dakika önce evden çıkan Ebubekir;
    ‘’Git bir bak şuna, iki saat sonra döneceğim. Doktora gideceğiz’’ demiş, Feyza’da ;

    ‘’Daha yeni gittiniz ya abi’’ diye karşılık vermiş, kızan Ebubekir yükselttiği sesini Feyza’nın sararmış yüzüne fırlatarak;

    ‘’Bu başka doktor, o salak karı bir şeyden anlamıyor. Daha iyiymiş bu doktor, öyle söylediler.’ demişti.
    Bakıcılık yapmaktan nefret ediyor ve evli olduğu adamın çocuğunun şiddet merakının sonucu olan ağlama ve hıçkırıklara başta üzülse de artık sıradan geliyordu. Kendisi de küçük yaşta köyünden satın alınıp, Londra denilen şehirdeki bu apartman dairesine sıkışmış olsa da her koyun kendi bacağından asılıyordu ve Feyza’nın yaşlı adama hizmetten başka sorumluluğu bulunmuyordu. Bazı geceler yaşlanmış kocasının isteklerini geri çevirmeyip, yalandan attığı naralar dışında çoğu zaman, kendi kendini tatmin ediyordu. En azından Regaip sakin bir adamdı. Gerektiğinde konuşuyor, gerektiğinde yemek yiyor, gerektiğinde uyuyor, çoğu zamanda Kuran okuyordu. Feyza’ya zararı yoktu aksine onu el üstünde tutar, ölen iki karısında bulamadığı aşkı onda bulduğunu her fırsatta söyler, bazı gecelerse saçlarını tarayarak onu uyuturdu.
    ‘’Hadi, kalk bakalım Kader. Topla kendini.’’ dedi Feyza. Yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmiş ve sanki Kaderi’ i önemser gibi kızın çıplak vücuduna bakıyordu.
    ‘’Defol!’’ diye bağırdı Kader. ‘’Defol, hepinizin Allah belasını versin. Hepinizin…’’


    Yarım saattir yoldaydılar. Şehir merkezinden uzaklaşmışlardı. Chelsea’ de olan doktorun muayanesine yarım saat daha yolları vardı. Arabaya bindiklerinden beri tek kelime konuşmamışlardı. Ebubekir bol bol sigara içmiş, Kader’de susmuş ve camdan görebildiği her şeye bakmıştı. Yüksek binalar görmüştü, büyük pencereleri olan devasa binalar. Binaların içindeki insanları düşünmüştü. Sonra içinden hepsine küfretmiş, ellerini birbirine sürterek kıvılcım çıkarmaya uğraşmıştı. Eğer alev çıkarabilseydi ellerinden Kader yakardı dünyayı, bir an bile tereddüt etmeden. Ama yakarsa insanlarla beraber, bu güzel ağaçlar, hayvanlarda yanardı. O yüzden sadece insanları yakardım diye düşündü. Özellikle de erkekleri.
    Sevilmek nedir bilmiyordu Kader. Bir erkeğin aşkla öpmesinin tadını hiç tatmamıştı. Dolasıyla yaksaydı eğer erkekleri, haklı olması için birçok sebebi vardı. En büyük sebebi de hemen yanındaki koltukta oturan, çirkin adamdı. Kısa bir an Ebubekir’in yüzüne baktı sonra döndürdü kafasını tekrar cama ve küfretti içinden. Bu güne kadar öğrendiği ne kadar küfür varsa onla çarptı, ve her ne kadar dışına söylemese de içine bağırdı.
    Benzin istasyonunun giriş tabelasından ilerleyen araba dizel pompanın önünde durdu. Ebubekir, bugüne kadar asla yapmadığı ve belki de sarkan bağırsağının acısı ona tedbir almayı unutturmasa asla da yapmayacağı bir hata yaptı. Arabanın kapısını açtı ve pompacıya fulle dedikten sonra koşarak tuvalete gitti. Kader beklediği anın nihayet geldiğini fark etti. Birlikte dışarı nadir çıkarlar ve bu çıktıkları süre zarfında arabadan indiğinde otomatik kumanda ile arabanın kapılarını kilitlerdi Ebubekir. Ama bu sefer anahtarı bile kontağın üzerinde unutmuştu.
    Kader, sakince torpidodan pasaportunu ve kimliğini alıp, çarşafın içine giydiği kot pantolunun cebine koydu. Pompacı, deponun dolduğundan emin olduktan sonra biraz ilerideki diğer pompaya yanaşan arabanın yanına gittiğinde, siyah mercedes’in ön sağ kapısı açıldı.

    Siyah çarşafın kapattığı ince bir bacak asfalta değdi ve koşmaya başladı Kader. Arkasına hiç bakmadan koşuyordu. Özgürlüğe doğru, yüz metre koşucusu gibi koşuyordu. Stefan Zweig’in bahsettiği Amok Koşusucusu gibi tek bir noktaya kilitlenmiş koşuyordu. Her şeyi yıkabilirdi o an, önüne çıkan her şeyi. Panzer gibiydi artık Kader ya da tonlarca ağırlıktaki bir tank. Evet, böyle hissediyordu kendini. Bütün engelleri aşabilir, bütün yolları geçebilir, onu durdurmak isteyen ne varsa yok edebilirdi. Kara çarşafın içindeki yok edici Kader, yolun kenarında çam ağaçlarıyla başlayan ormana girdiğinde, doktorla randevularına on dakikadan daha az kalmıştı.
  • Evet, çok uzun ama okumaya değmez mi.? :)))
    Nâzım Hikmet'in, Yazılar'ında bahsettiği Sabahattin Ali Öyküsü:
    **************************************************************
    Gece, hafif yağmur çiseliyordu.
    Asfalt yolda yürürken yeni rugan iskarpinleri nemli nemli parlıyor ve siyah, çizgili pantolonu bunların üzerine tatlı bir akışla dökülüyordu. Paltosunun geniş yakasını kaldırmış, kalın eldivenli ellerini arkasına bağlamıştı.
    Dalgın dalgın yürüyor ve boş gözlerle ayaklarına, ıslak asfalttan biraz yukarıya doğru kalkıp sonra kolayca ileri uzanan ve yine ıslak asfalta dokunan iskarpinlerine bakıyordu.
    - Hayat bu rugan iskarpinlere ne kadar benziyor.! dedi, Tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız..
    Sonra bu düşünceleri istediği kadar ince ve zekice bulmadığı için dudaklarını büktü. Biraz evvel bir arkadaşının evinde oynadığı pokeri aklına getirdi. Otuz lira kazanmıştı.
    - Yanıma o karı oturmasaydı daha çok kazanabilirdim! diye söylendi, Kadın hem kocasının parasına güvenerek cesur oynuyor, hem de eğilip kağıtlarıma bakıyordu.
    Ağır, fakat tatlı bir pudra, esans ve saç kokusu burnuna gelir gibi oldu, yutkundu.
    Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi.! Gündüz daire.. Hafif bir iş, bol para.. Akşamüzerleri güzel bir yemek, bazan sinema.. Çay.. Poker.. Sonra uyku.. Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi.
    Şimdi evine dönerken gene bu boşluğun farkına vardı. Gününü güzel geçirdiğini, hatta otuz lira da kazandığını düşünüyor ve içinde gene doyurulmamış bir yer kalmasına şaşıyordu. -Belki bu hayat, sık sık uykusuzluk sinirleri bozuyor.! dedi.
    Evinin önüne gelmişti. Aralık duran bahçe kapısını ayağıyla itti. İki tarafı çiçekli çakıl yolda yürümeye başladı. Geceleri eve hep arka taraftaki küçük kapıdan girerdi. Salona ve ön kapıya yakın bir yerde yatan hizmetçiyi uyandırmak istemediği ve yatak odası bu kapıya daha yakın olduğu için farkına varmadan kendini buna alıştırmıştı.
    Başı yukarıda yürüyordu. Kapıya yaklaşınca elini cebine götürüp anahtarı çıkardı ve ileriye baktı.
    Şiddetle ürkerek olduğu yerde kaldı: Bir karaltı kapının hafif girintisine büzülmüş, kımıldamadan duruyordu.
    Elini cebine götürdü. Tabancasını almamıştı. Karaltı birdenbire kımıldadı.
    Genç adam bağırmak ve kaçmak ister gibi bir tavır aldı, fakat karaltı parmağını ağzına götürerek yavaşça -Suss! dedi.
    Bunu o kadar tabii, o kadar emirden uzak, fakat hakim bir sesle söyledi ki, öteki, elinde olmayarak durdu ve merakla o tarafa baktı.
    Karaltı yaklaştı:
    - Şurada biraz uyumuş kalmışım. Bir fenalık için geldim sanmayınız… Yatacak yerim yok.! dedi.
    O zaman ev sahibi yabancıyı dikkatle süzdü ve hayret etti:
    Bu, ne bir dilenciye, ne de bir serseriye benziyordu. Kılığı oldukça düzgün, boyunbağlı, adeta efendi soyundan bir şeydi.
    Lakayt görünmeye çalışarak yabancının yanından geçti ve elindeki anahtarı kapıya soktu.
    Sonra birdenbire korkarak durdu. Bu herife pek çabuk inandığını düşündü ve bir an, kafasına bir şey inmesini bekledi.
    Öteki, ayaklarını sürükleyerek birkaç adım gitmiş, sonra durup yüzünü tekrar genç adama dönmüştü:
    - Bu gece bahçenin bir köşesinde yatmama müsaade etmeyecek misiniz.?
    Bunu söyleyerek ufak bir leylak ağacının altına doğru bir adım attı.
    Evin sahibi geriye dönerek yabancıya baktı. Yüzünü dallar ve yapraklar gölgelediği için pek göremiyordu. Yalnız sesi o kadar emniyet verici idi ki, bütün korkularını ve tereddütlerini silip götürüyordu.
    Kafasında bir ışık parlayıp söner gibi oldu. Bu sesin emniyet vericiliğinin bir tanışıklıktan geldiğini zannetti. Şimdi bu sesin dimağındaki akisleri ona bir ahbabın sesi gibi geliyordu.
    Birkaç adım daha ilerledi. Yağmur durmuş, bulutlar birbirlerini kovalamaya başlamıştı. Gece yarısından sonra çıkan yarım bir ay dalların arasından geçerek yabancının yüzünü yer yer aydınlatıyordu.
    - Müsaade etmiyorsanız gideyim.! dedi ve etrafına bakındı.
    Fakat genç adam onun ne söylediğini anlamadı. Dalların arasından geçen ışık yabancının ağzını ve çenesini aydınlatmıştı. Bu dişleri, söz söylerken iki kenarı aşağı doğru çekilen bu dudakları tanır gibi oldu.
    Eğilip karşısındakinin yüzüne bakmak istedi, o geri çekildi.
    O zaman sordu:
    -Siz şey değil misiniz.?
    Öteki, elini ağzına götürdü:
    - Sus.. Oyum.! Ben seni görür görmez tanıdım. Fakat beni hatırlayacağını sanmamıştım..
    Ev sahibi karşısındakini bileğinden tuttu, kendine doğru, ay ışığının altına çekti.
    - Pek az değişmişsin, dedi.. Sonra ilave etti:
    - Hayır.. Çok değişmişsin.. Gerçi yüzünün hatları değişmemiş gibi ve ağzın, burnun hep aynı.. Hele ağzın.. Fakat nasıl söyleyeyim, ihtiyarlamış gibisin; ama bu ihtiyarlık da değil, benden daha genç duruyorsun.. Hulasa bir başka türlü olmuşsun. Yüzünün dışı değil, içi değişmiş gibi. Aman canım.. Anlatamadım işte..
    Öteki hafif bir gülüşle dinliyordu. Sadece:
    - Sen de biraz değişmişsin.! dedi.
    Kapıya yaklaşmışlardı; ev sahibi yanındakine döndü:
    - Dışarısı serin değil mi.? İçeri girelim.!
    Öteki büsbütün güldü ve mırıldandı:
    - Beni evinin içine sokmak tehlikelidir.!
    Genç adam birdenbire durdu. İlk şüpheleri tekrar kafasına gelmişti. Onun bu duraklayışının farkına varan arkadaşı:
    - Yok canım, dedi, evini filan soymam. Fakat polis tarafından aranıyorum..
    Ev sahibi arkadaşına dikkatle baktı. Sonra gülerek:
    - Kim bilir ne işler karıştırdın.! Gel bakalım.! dedi.
    Karanlık koridordan geçtiler, bir merdiven çıktılar ve bir salona girdiler.
    Ev sahibi elektriği açtı.
    Misafir dudaklarında hep o hafif gülümseme ile etrafına bakmaya başladı:
    Oldukça iyi döşenmiş, bilhassa fazla süsten kaçılmış olan oda biraz dağınıkça idi. Sahibinin bekar olduğunu, yazıhaneye benzer bir masanın üstündeki perişan kağıtlar gösteriyor ve hizmetçinin bu oda ile meşgul olmaktan menedildiği anlaşılıyordu. Yerde küçük bir halı, alçak sigara iskemleleri, rahat iki koltuk ve köşede bir sedir vardı. Pencereleri krem renginde tül perdeler kapatıyordu.
    Ev sahibi:
    - On iki sene oluyor, değil mi.? dedi.
    - Evet; mektepten çıktığımızdan beri görüşmedik.!
    - Ne yaptın da seni polis arıyor.? Ben bir zamanlar tehlikeli fikirlere saplandığını ve işinden çıkarıldığını duymuştum.!
    - Tahmin edebileceğin şeyler.!
    - Dünyayı değiştireceğini mi sanıyorsun.?
    - Siz dünyanın değişmez olduğuna inanmaya mecbursunuz.!
    Bir müddet sustular. Her biri birer koltuğa oturdu ve ev sahibi sağ tarafındaki radyoyu karıştırmaya başladı. Biraz sonra uzaklardan gelir gibi hafif bir müzik duyuldu.
    İkisi de ses çıkarmadan dinlemeye koyuldular. Bir operanın son kısımları çalınıyordu. Gürültülü aletlerin derinden gelen sesleri yavaşlayınca kavala benzer tatlı nağmeler işitiliyor ve her ikisinin de yüzlerinde yumuşak, ılık bir hava dolaşır gibi oluyordu.
    Misafir gözlerini yerdeki halıya dikmişti. Yüzünde yine bir gülümseme vardı, fakat bu seferki gülüşü, biraz evvel dudaklarının kenarına yerleşip, sahibinin etrafına bir duvar çekilmiş gibi, yaklaşmak isteyenleri uzaklaştıran bir gülüş değildi. Bir çocuğun tebessümü kadar içten ve yaklaştırıcı idi.
    Başını yavaşça kaldırdı. Arkadaşına döndü:
    - Ne güzel değil mi.? dedi, sonra ilave etti: Dört senedir müzik dinlemedim.!
    - Neden.?
    - Fırsat düşmedi.
    Radyodan uzun ve sürekli alkışlar geldi. Arkasından Almanca sözler başladı ve ev sahibi elini uzatarak düğmeyi çevirdi.
    Odayı birdenbire bir sessizlik kapladı.
    İkisi de birbirlerinin yüzüne baktılar ve gülüştüler. İçlerinde bir saniye için on iki sene evvelde yaşıyorlarmış hissi uyandı. Bakışları o kadar arkadaşça idi.
    Ev sahibi kalktı, ötekinin yanına geldi, elini omuzuna koyarak:
    - Anlatç! dedi.
    - Sen anlat.!
    - Görüyorsun.. Normal yollarda yürüdüm ve eh, bir parça bir şeyler oldum.!
    - Normal yollarda yürüdüğüne bu kadar emin misin.?
    - Neden.? Çalıştım, faydalı oldum ve ilerledim.!
    - Yürüyüşünü bilmem.. Normal olabilir.. Fakat üzerinde yürüdüğün yola bu kadar inanıyor musun? Hele faydalı olduğuna..
    Cevap vermedi, öteki tekrar sordu:
    - Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi.?
    - Biraz.!
    - Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı.?
    Ev sahibi üzüntülü bir tavırla elini salladı ve gülmeye çalışarak:
    - Bırak şu derin lafları canım.! dedi.
    O zaman misafir de ayağa kalktı:
    - Hiç derin laflar değil, dedi, bir kere görebildikten sonra o kadar açık ve elle tutulur şeyler ki.. Fakat doğru, bırakalım.. Çünkü insanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz sanıyorum.
    - Seni böyle düşüncelere götüren sakın bu rahat koltuklara erişemediğinin kızgınlığı olmasın..
    Bu sözler üzerine arkadaşının yüzü birdenbire değişti. Dudaklarının ucundaki yumuşak gülümsemenin yerine acı ve yukarıdan bakan bir sırıtma geldi:
    - Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin..
    - Bilmem.. Mektepte en ilerimizdin.!
    - Şimdi.?
    - Şimdi en ayrımız.!
    Bu lafı rastgele söylemişti. Fakat söyledikten sonra ağzından çıkanın nasıl çıplak bir hakikat olduğunu anladı. Karşısındaki ile eski arkadaşı arasında hiçbir münasebet yoktu. Eski uysal, laf söylemekten utanan, iştirak etmediği fikirleri bile itiraz etmeden dikkatle dinleyen çalışkan ve dürüst çocuğun yerinde, inattan ve sabit fikirlerden yapılmış gibi tırmalayıcı bir adam vardı. Eskiden hep yumuşak ve tatlı bakan ve insana yanına sokulmak hissini veren bol kirpikli siyah gözleri şimdi vakit vakit donuk bir parıltı ile karşısındakine çevriliyor ve onu tepesinden basarak küçültür gibi oluyordu. Bu bakışların altında ezilerek başını başka taraflara çevirdi. Sonra misafirinin yüzüne bakmaya çalışarak:
    - Yorgunsun, sana yatacak yer göstereyim! dedi.
    - Demek beni evinde yatırmaya cesaret edeceksin.!
    - Niçin bana hakaret etmek istiyorsun.?
    Cevap vermedi, yavaşça ayağa kalktı.
    Başka bir şey konuşmadan salondan çıkarak merdiveni indiler, biraz evvel girdikleri kapının yanındaki odayı açan ev sahibi:
    - Burada yat.. Benim odamdır. Ben yukarıda sedire uzanırım.! dedi.
    Misafir ses çıkarmadan içeri girdi.
    - Rahat uykular, diyerek eline kapıya götürürken durdu, arkadaşına döndü:
    - Gel seni bir kere kucaklayayım. Belki bir daha görüşemeyiz.! dedi.
    - Neden.? Yarın burada değil misin.?
    - Ben erkenden kalkar ve usulca giderim. Evinde kaldığımın duyulması iyi olmaz. Gel, seni öpeyim, bilirsin ki eskiden seni çok severdim..
    Öteki
    - Şimdi.? diye sormak cesaretini kendinde bulamadı.
    Birbirlerini kucakladılar. Öpüştüler. İkisinin de gözleri yaşarmıştı. Misafir tekrar:
    - Rahat uykular.! dedi.
    - Rahat uykular.!
    Kapı yavaşça kapandı.
    Ağır ağır merdiven basamaklarını çıkarken, içinde, bir azası yerini değiştirmiş, bir yeri boşalmış yahut bir yerine fazla bir şey dolmuş gibi hisler duydu.
    - Söylediği şeylerde bir hakikat bulunabilir mi ki? diye düşündü. Zannetmem.. Bütün dünya budala mı.? İnsan acayip mahluk.. Kafası bir kere bir şeye saplanıverince en akıllısından böyle bir mecnun doğuyor.!
    Tekrar salona girince radyoyu karıştırdı. Birkaç İngiliz istasyonu, senelerden beri nevileri değişmeyen dans havaları çalıyordu. Düğmeyi sağa sola çevirdi; Leningrad’ın verdiği bir İngilizce konferanstan başka bir şey bulamadı. Masasının başına geçip oturdu.
    Bir türlü uykusu gelmiyordu. Dışarı çıkıp bir dolaptan bir battaniye getirdi. Sedirin üzerine bıraktı. Uzun ve yorucu bir mükalemeden (konuşmadan) çıkmış gibi kafası yorgun ve dağınıktı. Halbuki bir şey de konuşmuş sayılmazlardı.
    Arkadaşının tepeden bakan gülüşü ve söz söylerken:
    -Bu en açık hakikatleri de bana ne diye söyletirsin sanki?
    demek isteyen kendinden emin ve isteksiz tavrı gözünün önünden gitmiyordu.
    Ona kızar gibi oldu. Ruhunun durgun suyuna attığı bir taşla onu böyle rahatsız eden, iyi kurulmuş bir makine gibi senelerden beri hiç aksamadan muayyen birkaç formül içinde işleyen maneviyatını birden sarsan bu küstah eski dostun buna hiç hakkı olmadığını düşündü.
    - Gidip onu kaldırayım ve münakaşa edeyim.! dedi.
    Aşağı indiği zaman arkadaşının uykuya dalmış olduğunu gördü. Elektriği yaktığı halde uyanmamıştı. Yüzü kendisini hayrete düşürdü: Bu çehre, sanki demin yukarıda ona karşı buzlanıveren gergin, sinirli yüz değildi. Burada, kendi yatağında, çocuk gülümsemeleri ile mışıl mışıl bir delikanlı uyuyordu. Bu uyuyanın polisten kaçan bir sergüzeştçi, cemiyete diş bileyen bir adam olmasına imkan var mıydı.? Şu anda muhakkak ki aşk rüyaları görüyordu.
    Onu uyandırmaya kıyamadı. Tekrar odasına döndü. Sonra düşündü ki, birkaç müphem manalı ve keskin cümleden başka aralarında bir şey konuşulmuş değildi. Kendisi zihninde bu mükalemeleri devam ettirmiş ve bir çıkmaza girmişti. Fakat bunu düşününce titredi. Demek ki aşağıda uyuyanın dediği doğruydu: Farkında olmadan bile biraz düşününce insanın rahatı kaçacaktı.
    Masanın üzerindeki gazeteleri karıştırmaya başladı ve üçüncü sayfada gözü bir yere ilişti, dikkatle okudu:
    Arkadaşının ismi geçiyor ve polis tarafından şiddetle arandığı, fakat artık yakalanacağı, çünkü zabıtanın iz üzerinde bulunduğu yazılıyordu.
    Birkaç satırla da, şimdiye kadar yaptığı cürümlerden bahsediliyor; bu adamın iyi bir tahsil görmüş olmasına ve bir zamanlar memlekete faydalı olacağı ümitlerini vermesine rağmen bugün sosyal nizam için bir tehlike haline geldiği ve cemiyetin sarih bir düşmanı olduğu anlatılıyordu.
    Uzun zaman bu satırlara baktı. Sonra ağır ağır mırıldandı:
    - Düşman.!
    O zaman gözünün önüne geldi ki, arkadaşı ona hakikaten bir düşmandan başka bir gözle bakmamıştır.
    Yüzü uzaklaştırıcı bir hava ile sarılan ve eski günleri hatırlayınca yumuşar gibi olsa bile, bugüne döner dönmez bir kale gibi kapanıveren ve ancak hücum için açılan bu adam bir -düşman-dı..
    - Bir gün o ve onun gibiler hakim olursa.. dedi ve ürperdi. O zaman onunla karşı karşıya gelmeyi düşünmekten bile korkuyordu.
    Sonra, aşağıda; polisten kaçan ve kendi evine sığınan bir zavallının kendisini bu kadar korkuttuğuna kızdı.
    - Aptal.! dedi,
    - Kuvvetin kendilerinde olmadığını bilmiyor.!
    Evet, kuvvet kendisinde idi ve bütün bir devlet, polisleri, candarmaları, mahkemeleri, hatta bankaları, mektepleri ve gazeteleri ile kendisini koruyordu.
    Bir an içinde bütün bu müesseselerle olan yakınlığı ve arkadaşının kendisinden hızla uzaklaşıp sisler, karanlıklar içinde kaybolduğunu hissetti.
    Kendisine daha çok emniyet vermek için pencereye gidip sokağa baktı. Ta ilerideki köşede bir polis dolaşıyordu. Hemen pencereyi açıp onu çağırmak istedi; çünkü aşağıdaki orada kaldıkça burada rahat uyuyamayacaktı. Fakat bağırsa sesinin onu uyandırabileceğini düşündü ve geri döndü. Gazeteyi tekrar karıştırdı. Demin bulduğu yeri bir daha okudu ve söylendi:
    - Polis izi üzerinde imiş… Ya benim evimde bulunursa.?
    O zaman gözünün önünden karakollar, hapishaneler, mahkemeler geçiverdi. Etrafına bakındı.. Bu sıcak odadan, bu alıştığı eşyalardan ayrılmayı düşündü ve bunun korkusuyla bütün etrafındaki şeylere adeta yapıştı.
    Hayır, daha fazla duramazdı. Bir eli yavaşça telefona gitti; öbür eliyle de rehberi karıştırıp numarayı bulduktan sonra telefonu açtı.
    Karşısına gelen nöbetçi komisere meseleyi anlatıp telefonu kapayınca bir rüyadan uyanır gibi oldu. Elleriyle başını tutarak odada dolaşmaya başladı.
    Birçok fikirler birbirini kovalayıp başının içinden geçiyorlardı. Kah: ''En büyük alçaklığı yaptın, evine sığınan birini ele verdin.!'' diyor, kah: ''Bir düşmanı elimle saklamak beni koruyan kuvvetlere hıyanet etmektedir.. '' diye düşünüyordu.
    Dakikalar geçtikçe büsbütün yerinde duramaz oldu. Demin onun kendisini nasıl kardeşçe, nasıl içten ve nasıl inanarak öptüğü aklına geldi: Yanakları tutuştu. Nihayet daha fazla dayanamadı, aşağı inerek onu kaldırmaya,
    - Kaç, geliyorlar.! demeye karar verdi.
    Merdivenleri hızla atlayarak alt kata vardı. Arkadaşının yattığı odanın kapısını açtı:
    - Kalk.! diye bağıracaktı, sesi boğazında kaldı.
    Bir anda zihninden geçen bir düşünce onu durdurdu:
    Şimdi bir çocuk gibi uyuyan bu adam, doğrulur doğrulmaz işi anlayacak, o insanı ezen gülüşüyle, o çelik gibi parlayan gözleriyle kendisine bakacak ve bu onun karşısında küçülecek, küçülecek, kaybolacaktı.
    Bu manzarayı gözlerinin önüne getirince ürperdi. Üzerinde arkadaşının korkusuz, alaycı, kendine güvenen bakışı dolaşıyormuş gibi silkindi. Onun karşısında bu perişan halde görünmek, onu bütün sözlerinde tasdik etmekten başka bir şey değildi. Dakikalar geçiyordu. İki birbirine zıt his arasında ne yapacağını şaşıran genç adam kapıda durmuş, yatağın üstüne elbiseleri ile uzanarak kaygusuz bir serseri uykusuna dalan arkadaşına bakıyor, ara sıra onu uyandırmak için bir adım atar gibi olduğu halde, uyanınca onun nasıl bu güç vaziyette bile derhal kuvvetli olacağını ve kendisinin, bütün büyük yardımcılarına rağmen nasıl küçülüp zayıf kalacağını düşünerek duruyor ve terliyordu.
    Dışarıda ayak sesleri duyar gibi oldu ve her şeye rağmen kararını verdi, birkaç adım ilerleyerek elini uykudakinin omuzuna koydu. Tam bu anda sokak kapısına yavaşça vuruldu. Hemen oraya koşarak kapıyı açtı. Bunlar, ikisi sivil, ikisi resmi dört polisti.Sessizce içeri girdiler. Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı.
    ***
    (Sabahattin Ali, Ayda Bir, Ocak 1936)
  • "Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok, burada dursun."
    Birhan Keskin, fakir kene

    "Sabahları kitap mürekkebinin kokusunu içime çekmeyi severim."
    Umberto Eco

    "Biraz param olduğunda kitap alırım; param artarsarsa yiyecek ve giysi alırım."
    Desiderius Erasmus

    “Kendini yanlış hikayede bulursan ayrıl.”
    Mo Willems

    “Yorgun olduğumuzda, uzun zaman önce fethettiğimiz fikirlere saldırıyoruz.” -
    Friedrich Nietzsche

    “Halkın işine kayıtsızlık için iyi adamların ödediği bedel, kötü adamlar tarafından yönetilir”
    Platon

    “Kazanırsan, açıklamana gerek yok… Kaybedersen, açıklamak için orada olmamalısın!”
    Adolf Hitler

    “Mutluluğu, en karanlık zamanlarda bile, sadece ışığı açmayı hatırlarsa bulur .”
    JKRowling

    “Bana kapitalist göster, ben de sana kan emici göstereceğim.”
    Malcom X

    “En iyi intikam düşmanınız gibi olmamaktır.”
    Marcus Aurelius

    “Kafanı aslanın ağzına sokarsan, bir gün onu ısırırsa şikayet edemezsin.”
    Agatha Christie

    “Her insan, yapmadığı tüm iyiliklerden suçludur.”
    Voltaire

    Sakın unutma, ellerin cebindeyken başarı merdivenlerini çıkamazsın.

    Bir kadın seninle konuşurken, söylediklerini gözlerinle birlikte dinle.
    Victor Hugo

    Diktatörlük gerçek olduğunda, devrim bir hak haline gelir.
    Victor Hugo

    Kıskanç olmayan aşk ne doğrudur ne de saf.
    Victor Hugo


    “Hayatta daima gerçekleri savun! Takdir eden olmasa bile, vicdanına hesap vermekten kurtulursun.”
    Che Guevara

    “Paranla şeref kazanma, şerefinle para kazan ki; paran bittiğinde, şerefin de bitmesin.” – Nicanor Parra

    Başarı bir bilimdir; Eğer şartların varsa sonucu alırsın. – Oscar Wilde

    Kadınlar sevilmek için yaratılmıştır. Anlamak için değil... – Oscar Wilde


    Kalbinde sevgiyi koru. Onsuz bir hayat, çiçekler öldüğü zaman güneşsiz bir bahçe gibidir. (Voltaire)

    Suçlu bir adamı kurtarmak riskini masum birini mahkum etmekten daha iyidir. (Voltaire)

    Gözyaşları, kederin sessiz dilidir. (Voltaire)

    Önyargılar, aptalların sebeplerden dolayı kullandıkları şeydir. (Voltaire)

    "İnsanların, senin hakkında ne düşündüklerini önemsemeyerek, ömrünü uzatabilirsin" – Bukowski

    "Güzeli güzel yapan edeptir, edep ise güzeli sevmeye sebeptir." – Mevlana



    “Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer ve bilirsin, o nehir asla durmaz.” – Grange

    Kadınlar sözleriyle değil, gözleriyle konuşur aslında. Bu yüzden onları anlamak için dinlemek yetmez, izlemek gerek...

    Bilge adam hiçbir zaman yaşlanmaz. Sadece olgunlaşır! - Victor Hugo



    İtaat ettikleri zincirlerden aptalları serbest bırakmak zordur. Voltaire

    Dünyada iki farklı insan var, bilmek isteyenler ve inanmak isteyenler. Friedrich Nietzsche

    Engelsiz bir yol bulursanız, muhtemelen hiçbir yere gitmez. Frank A. Clark

    İntikam ve aşkta, kadın insandan daha barbardır. Friedrich Nietzsche



    İçinde dans eden bir yıldız doğurmak için kaosun olması gerekir. Friedrich Nietzsche

    Zihin paraşüt gibidir. Açık değilse işe yaramaz. Frank Zappa

    Karakter kolay ve sessizce geliştirilemez. Sadece acı ve deneyimiyle ruh güçlenir.

    Hayat bir bisiklete binmek gibidir. Dengenizi korumak için hareket etmeye devam etmelisiniz. Albert Einstein

    Akıl, doldurulacak bir gemi değil, yakılacak bir ateştir. Plutarkhos

    Kalbini değiştirerek hayatını değiştirirsin. Max Lucado

    Gücüm onun gücü kadar, çünkü kalbim saf. Alfred Lord Tennyson

    Bir şeyi sevmenin yolu, bunun kaybolabileceğini fark etmektir. Gilbert K. Chesterton

    Dünyayı değiştirmenize gerek yok; kendini değiştirmek zorundasın. Miguel Angel Ruiz


    Affetmek geçmişi değiştirmez ama geleceğin önünü açar. -Paul Boese

    Beni mahveden şey; bana yalan söylemiş olman değil, sana bir daha inanmayacak olmamdır. -Victor Hugo

    İnsanlar seninle konuşmayı bıraktığında, arkandan konuşmaya başlarlar. -Pablo Neruda

    Öğrenmek, akıntıya karşı yüzmek gibidir ilerleyemediğiniz taktirde gerilersiniz. – Çin Atasözü

    Yapmacık olup sevilmektense, kendim olup nefret edilmeyi tercih ederim. -Tom Robbins

    Senin için yapraklarını kopardığım papatyalardan özür diledim dün gece. “Haklısınız dedim, ne sevdiği belli, ne sevmediği. -P. Neruda



    Geleceğimin tam olarak nasıl olacağını hala bilmiyorum ama, bildiğim bir şey var ki içinde sen yoksun. - Post Grad

    Hayattan korkmayın çocuklar;iyi ve doğru bir şeyler yaptığınız zaman hayat öyle güzel ki. - Dostoyevski

    Aslında hayatın en güzel anı; her şeyden vazgeçtiğinde, seni hayata bağlayan birinin olduğunu düşündüğün andır. -Balzac

    Sen benim hiçbir şeyimsin, yabancı bir şarkı gibi yarım, yağmurlu bir ağaç gibi ıslak, hiç kimse misin bilmem ki nesin? -Attila İlhan

    Hayatta bir gayesi olmayan insanlar, bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzerler; onlar gitmezler, ancak suyun akışına kapılırlar. -Seneca

    Ve uyandığınızda ilk hatırladığınız yine “o” olur, nasıl ki uyumadan önce o olduysa! - Kahraman. Tazeoğlu

    Politika politikacılara bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. - Charles De Gaulle

    Metodu olan topal, metotsuz koşandan daha çabuk ilerler. - Francis Bacon



    Mutluluğu tatmanın tek çaresi, onu paylaşmaktır. - Byron

    Kadın kocasını daha az sevmeli, fakat daha çok anlamalı; erkek, karısını daha çok sevmeli, fakat anlamaya çalışmamalıdır. - Oscar Wilde

    İnsan aklındakilerle gündüzleri, yüreğindekiyle geceleri uğraşıyormuş. - Can Yücel

    İyi olduğunuz için herkesin size adil davranmasını beklemek, vejetaryan olduğunuz için boğanın saldırmayacağını düşünmeye benzer. - Dennis Wholey

    Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir. - Eflatun

    Anlamlı Özlü Sözler 2019

    Gönlüne en yakın olan kişi, sana en çok zarar verebilen kişidir.


    Eğer aԁaletin temeli intikama ԁayalı ise, bu daha çok adaleti tetikleуecek ve bir nefret zincirini oluşacak.

    Maalesef gerçek bir barış bu dünyada var olamaz.

    Mutluluğun sırrı özgürlüktür. Ve özgürlük sırrı cesarettir. Thucydides

    Bir rüya büyü ile gerçek olmaz; ter, kararlılık ve sıkı çalışma gerektirir. Colin Powell

    Yapabileceğiniz en büyük macera, hayallerinizin hayatını yaşamaktır. Oprah Winfrey

    Bilgelik, herhangi bir zenginlikten daha önemlidir. Sofokles

    Kendisine itaat etmek isteyen, nasıl emredeceğini bilmesi gerekir. Niccolo Machiavelli


    Dünü kurtarmak bizim elimizde değildir, fakat yarını kazanmak ya da kaybetmek bizim elimizdedir.

    Yanında aptal bir kadın olan bir sürü zeki adam görürsünüz ama yanında aptal bir adam olan zeki kadın kolay kolay göremezsiniz. - E.Jong

    Hayat geç kalanları hiç affetmez. - Gorbachov

    Bir gün hayatına birisi girecek ve o gün, daha öncekilerle neden işlerin yürümediğini anlayacaksın. - Elif Şafak

    Mutluluğun değerini, onu kaybettikten sonra anlarız. - Plautus

    Ne kadar hazin bir çağda yaşıyoruz, bir önyargıyı ortadan kaldırmak atomu parçalamaktan daha güç. - Albert Einstein

    Bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir. - Cahit Sıtkı Tarancı



    Hayat bir öyküye benzer, önemli olan yani eserin uzun olması değil, iyi olmasıdır. - Seneca

    Beni mahveden şey; bana yalan söylemiş olman değil, sana bir daha inanmayacak olmamdır. - Victor Hugo

    İyiliğinize inanılmasını istiyorsanız,ondan hiç söz etmeyin - Blaise Pascal

    İnsanlar başaklara benzer. İçleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler. - Montaigne

    Konuşup konuşmamak bir şeyi değiştirmeyecekse, susmamak için bir neden yoktur. - Nuovo Cinema Paradiso

    İyiliğin bilgisine sahip olmayana bütün diğer bilgiler zarar verir. - Montaigne



    Mutluluk her şeyden önce vücut sağlığındadır. - Curtis

    Şikayet ettiğiniz yaşam, belkide başkasının hayalidir. TolstoyBir araya gelmek bir başlangıçtır, beraberliği sürdürmek bir ilerleme…

    Beraber çalışmaksa gerçek başarıdır. - Henry Ford

    Hayatınızın kalitesini hayatınızdaki insanların kalitesi belirler. - J. Brown

    Kaptanın ustalığı deniz durgunken anlaşılmaz. - Lukianos

    Bazen insan öyle özlenir ki; özlenen bilse, yokluğundan utanır. - Aziz Nesin

    Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır. - Honore de Balzac

    Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl için ise insanları eğitin. - Huang-Çe

    Yap gitsin! İnsan en çok hatalarından ders çıkartır. - Al Pacino

    Can paramparça ve ellerim, kelepçede, tütünsüz, uykusuz kaldım, terk etmedi sevdan beni… - Ahmet Arif

    Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir.- Dostoyevski


    İyi kararlar tecrübeden kaynaklanır. Tecrübeler ise kötü kararlardan…- Barry LePatner

    Demokrasi, hakkettiğimizden daha iyi yönetilmeyeceğimizi garanti eden bir sistemdir.- George Bernard Shaw

    Peşinden gidecek cesaretin varsa, bütün hayaller gerçek olabilir! - Che Guevara

    Hakları ve zevkleri ellerinden alınan gençler, onların yerine daha gizli ve tehlikeli olanlarını koyar. - J. J. Rousseau

    Bütün sevgileri atıp içimden, varlığımı yalnız ona verdim ben, elverir ki bir gün bana derinden, ta derinden bir gün bana “Gel” desin. - Ahmet Kutsi Tecer

    Arkadaşlık kuvvetli bir bağdır. Paraya ihtiyaç olunca başvurulmazsa, ömür boyu sürer.- Mark Twain

    En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir. - Cicero

    Herkes tarafından doğru kabul edilen şeyler büyük olasılıkla yanlıştır. - Paul Valery

    Beni güzeI hatırIa. Sana unutuImaz geceIer bıraktım, sana en yorgun sabahIar, güIüşümü, gözIerimi, sonra sesimi bıraktım.



    Can paramparça ve eIIerim, keIepçede, tütünsüz, uykusuz kaIdım, terk etmedi sevdan beni…

    Beni güzeI hatırIa. Sana unutuImaz geceIer bıraktım, sana en yorgun sabahIar, güIüşümü, gözIerimi, sonra sesimi bıraktım.

    Sıradan öğretmen anIatır,iyi öğretmen açıkIar,yetenekIi öğretmen yapar ve gösterir,büyük öğretmen esin kaynağı oIur.

    Kimse kimseyi unutmuyor ama asIa karşı tarafın istediği biçimde hatırIamıyor.

    Farzet ki yazdıklarımı anlayabildin. Ya anlamadıkların. Ya yazıp yazıp sildiklerim. Ya yazamadıklarım…

    Yüzüne gülecek kadar dost sandığın kişilerin aslında arkandan konuşacak kadar yüzsüz.

    Bir insanın zekası verdiği cevaplardan değil sorduğu sorulardan belli olurmuş.

    Her insan yanlış yapabilir ancak sadece büyük insanlar yanlışlarının farkına varabilir.

    Hayatta asıl önemli olan şey istediğini almak değil. Aldıktan sonra onu hala isteyip istememektir.

    Eğer dünya sana soğuk geliyorsa, onu ısıtmak için ateş yak. Lucy Larcom

    Birçok insan yirmi beş yaşında ölür ve yetmiş beşe kadar gömülmez. Benjamin Franklin

    Odaklanmak, hayır demekle ilgilidir. Steve Jobs

    Öğrenmeye devam eden herkes genç kalır. Henry Ford

    Kararlarınıza bağlı kalın, ancak yaklaşımınızda esnek kalın. Tony Robbins

    Aşk, hoşgörü ve alçakgönüllülük varsa dünya daha iyi olabilir. Irena Sendler

    Kendinizi olumlu insanlarla çevirin. Melanie

    Arıza bulmayın, bir çare bulun. Henry Ford

    Bence toplumun ilk görevi adalettir. Alexander Hamilton

    Işığın olduğu her yerde gölgeler de vardır.

    Düşünme: ruhun kendisi ile konuşmasıdır. Platon

    Dua, insanın en büyük gücüdür! W. Clement Stone

    En iyi yol dosdoğru gidendir. Robert Frost

    Kendinizde var olana sadık olun. Andre Gide

    Sağırlık kulakta değil; akıldadır. Marlee Matlin
    özlü sözler


    Kariyer yapmak harika! Ama soğuk gecelerde kariyerinize sarılıp yatamazsınız. - Marilyn Monroe


    Aşk Hatalara karşı Daima Kördür, Daima Mutluluklara Meyillidir, Kanun Tanımaz, Kanatlıdır ve tutuklanamaz. Kafaların Bütün Zincirlerini Kırar geçer. - William BIake

    Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir. - Edward Newton

    Başarının sırrını bilmiyorum ama başarızılığın yolu herkesi memnun etmeye çalışmaktan geçer. - Bill Cosby

    Eğer insanlar hiç salakça şeyler yapmasaydı, akıllıca işler yapılamazdı. - Ludwig Wittgenstein

    Biri sizi bir defa aldatırsa suç onundur. İkinci defa aldanırsanız bilin ki suç sizindir. - Sarah Berhardt

    Zeki bir insan yalnızlıkta, düşünceleri ve hayal gücüyle mükemmel bir eğlenceye sahiptir. - Schopenhauer

    Açalım yüreğimizin kapılarını sonuna kadar, sevelim sevelim sevelim, sevebileceğimiz kadar. - Bedri Rahmi Eyüboğlu



    İdealler yıldızlara benzer. Onlara ulaşamazsınız, ama size yol gösterirler.- Waldo Emerson

    Her şeyi elde edebilirsin. Ama aynı anda değil! - Oprah Winfrey

    Ona şefkatle eğilirken, pır diye uçtu birden, kırık sandığım kanatlarındaki sahtelik ve inancımla birlikte. - Ahmet Muhip Dranas

    Ümit, mutluluktan alınmış bir miktar borçtur.- Joseph Joubert

    Aşk dediğin nedir ki, tenden bedenden sıyrık, çocukların içinde, yaşadığı bir çığlık. - Ahmet Hamdi Tanpınar

    Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider. - C. Bruno

    Bilgili bir ahmak, cahil bir ahmaktan daha çok ahmaktır. - Moliere

    Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek. - Özdemir Asaf

    Tanrı kuşları sevdi ve ağaçları yarattı.İnsan kuşları sevdi ve kafesleri yarattı. - Jacques Deval

    Hayat bazen insanları, birbirleri için ne kadar çok şey ifade ettiklerini anlasınlar diye ayırır. - P. Coelho



    Uzman, dar bir alanda yapılabilecek tüm hataları yapmış kişiye denir.- Niels Bohr

    Sen ne kadar kalsan da geliyorsun benimle. Ben ne kadar gitsem de kalıyorum seninle. - Shakespeare

    Yalnızca bir deli, suyun derinliğini iki ayağıyla anlamaya kalkar. - Afrika Atasözü

    Öyle bir seveceksin ki, yüreğinden kimse ayıramayacak. Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak. - Can Yücel

    Nankör insan, her şeyin fiyatını bilen fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen kimsedir. - Oscar Wilde

    Dünyanın gerçek gizemi görünmeyende değil, görünendedir.- Oscar Wilde

    Kimse kimseyi unutmuyor ama asla karşı tarafın istediği biçimde hatırlamıyor.- Tezer Özlü


    Eskiden ekmek aslanın ağzındaydı şimdi aslan da aç!


    Kız dediğin İstanbul gibi olmalı, Fethi zor, fatihi tek!

    Hani dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimiz var ya; Allah o sözlerin yolunu açık etsin.

    Aşk; eğri bacaklıyı doğru görme sanatıdır.

    Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez.

    Eğer benimle ilgili bir probleminiz varsa bu sizin probleminizdir.

    Aşkın gelişi aklın gidişidir.

    Seni gördüm göreli başım belada,dün gece seni düşünürken kaldım helada.

    Kumarı bırakacağıma bahse girerim!

    Mantık evliliği yapınca ne olacak? Kocanla oturup satranç mı oynayacaksın!

    Bu aralar öyle şanssızım ki hani ağzımla kuş tutsam kuş ağzıma sıçar.



    Bir yıldız gibi kayarım hayatından yapabileceğin tek şey dilek tutmak olur.

    Kartları kader karıştırır biz oynarız.

    Durduk yere sizi terk eden, ya alacağını alamamıştır ya da alamayacağını anlamıştır.

    Kütlesi olmayana yerçekimi dokunamaz.

    Her sinirli kadının arkasında neyi yanlış yaptığıyla ilgili hiçbir fikri olmayan bir erkek vardır.



    Aşk denen zıkkım benim de hakkım.

    Kişinin susması, her zaman söyleneni onayladığı anlamına gelmez. Bazen canı aptallarla tartışmak istemiyordur.

    Mevlana'dan Düşünürlerden Özlü Sözler
    Asalet; boyda değil soyda, incelik; belde değil dilde, doğruluk; sözde değil özde, güzellik; yüzde değil, yürekte olur.
    Ne kadar bilirsen bil, anlatabildiklerin, karşındakinin anlayabileceği kadardır.

    Dost, acı söyleyen değil, acıyı tatlı söyleyebilendir.

    Aşk; topuklarından etine kadar işlemiş bir nasır gibidir. Ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. İki yolda da tek bir gerçek olacak; canın çok ama çok acıyacak…



    Dünyanın en güç işi bir şeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir.

    Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap.

    Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

    Acı su da, tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanma… Görünüşte herkes insandır ama gerçek insan hal ehli olandır.

    Adam savaşmakla çetin er sayılmaz, öfkelendiği zaman kendini tutabilendir çetin.

    Başta dönüp koşan nice bilgiler, nice hünerler vardır ki, insan onunla baş olmak isterse, baş elden gider. Başının gitmesini istemiyorsan ayak ol.

    Başkalarına imrenme, çok kimseler var ki senin hayatına imreniyorlar.



    Bir katre olma, kendini deniz haline getir.

    Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez.

    Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.

    Bir insan bilmiyorsa ne istediğini, hem seni ziyan eder , hem kendini…Dibini görmediğin suya dalmadığın gibi, emin olmadığın sevgiye teslim etme kendini.

    Büyük Allah'tan bizler niye terbiye isteriz? Çünkü terbiyesizler, Allah'ın lütfundan mahrumdurlar.

    Terbiyesiz, yalnız kendine kötülük etmez, bütün utanç ve erdem ufuklarını ateşler.

    Cahil kişi gülün güzelliğini görmez, gider dikenine takılır.

    Cibilliyetsize ilim öğretmek, eşkıyanın eline kılıç vermektir.

    Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.

    Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.

    Kendini noksan gören kişi, olgunlaşmaya on atla koşar. Kendini olgun sanan ise Allah'a bu zannı sebebiyle ulaşamaz.

    Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?

    Nerde akan gözyaşı varsa, oraya rahmet gelir.



    Yunus Emre'den Özlü Sözler
    Cümleler doğrudur sen doğru isen, Doğruluk bulunmaz sen eğri isen.

    Bu dünyaya inanma, vefasın bulam sanma. Ömrün veren ziyana, çoğu pişman içinde.

    Ben sevdiğimi demez isem, sevmek derdi boğar beni.

    Akıl bir kişidir, Allah'a bakar.Uyarsan akla uy, ol buhl'ı (cimriliği) yakar.

    yunus emre en güzel özlü sözler
    Durulduğu zamanları olur insanın, yorulduğu zamanlar olduğu gibi, ama ömür götüren kırıldığı zamanlardır.

    Eğer hor eğer hürmet kişiye sözden gelir. Zehr ile pişen asi yemeğe kim gelir.

    Dil söyler kulak dinler, kalp söyler kainat dinler.

    Edebim elvermez edepsizlik edene, Susmak en güzel cevap, edebi elden gidene.

    Zulum ile abad olanın akıbeti berbad olur.

    Sabır saadeti ebedi kalır Sabır kimde ise o nasib alır.

    Yunus sözi alimden, zinhar olma zalimden, korkadurın ölümden, cümle doğan ölmüştür.

    Miskin Adem oğlanı, nefse zebun olmuştur. Hayvan canavar gibi, otlamağa kalmıştır.

    Ey hayat ırmağından su içenler! Gelin soralım canlara ki güzelliği ne oldu da gidiyor. Ben hep seninim diyordu, şimdi neyi buldu da gidiyor?

    Dünya yalan kardeşim, dünya yalan! Var mı yalan dünyada bakî kalan. Mal da yalan, mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan.

    Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın.

    Dağa düşer kül eyler, gönüllere yol eyler, sultanları kul eyler, hikmetli nesnedir aşk.

    İşitin ey yarenler! Aşk bir güneşe benzer. Aşkı olmayan gönül, misal-i taşa benzer.

    Bu dünyaya gelen gider. Yürü fani dünya, sana gelende gülmüş var mıdır?

    Hoştur bana senden gelen. Ya gonca gül yahut diken. Ya hayattır yahut kefen. Nârın da hoş, nurun da hoş. Kahrın da hoş, lütfun da hoş.

    Cennet cennet dedikIeri, birkaç köşkIe birkaç huri. İsteyene ver onIarı, bana seni gerek seni.

    Eğer bir müminin kaIbin kırarsan hakka eyIediğin secde değiIdir.

    Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır.

    Bir bahçeye giremezsen, durup seyran eyIeme. Bir gönüI yapamazsan, yıkıp viran eyIeme.

    OIsun be aIdırma yaradan yardır..sanmaki zaIimin ettiği kârdir.. MazIumun ahi indirir sâhi.. Herşeyin bir vakti vardır.

    Nefistir seni yoIda koyan, yoIda kaIır nefse uyan. Sabır saadeti ebedi kaIır sabır kimde ise o nasib aIır.



    Annem yaşı ilerledikçe elim kolum ağrıyo diyor, ah be annem benim yaşım kaç ki hergün sol yanım ağrıyor..

    Ufukta bir gemi görsem seni taşıyan, Mavi denize dalardım geriye bakmadan .Uçsuz bucaksız mavilikte arardım beni .Taa ki beni sende bulana kadar.

    Allah’la arandaki perdedir. O perdeyi ateşe at ki ardından Allah görünsün.

    Aklıma gelmek kolay. Marifet, yanıma gelmekte…

    Ben kimim! Beni söylediklerimde arama…!Ben söylemediklerimde gizliyim…!O görmediğin koskoca derya gönlümdür.Gördüğün sahil ise dilim.Kıyılarıma vuran dalgalarıma şaşma..!Onlar aşk’tan gel-git’im.Beni Mecnundan Leyla’dan sorma…! Ben yalnız Mevladan bir izim…!!

    Aşk genellikle Bir Evlilik Meyvesidir. - Moliere



    Gecenin karanlığında, güneşin ışığında, suyun damlasında, selin coşkusunda, kimi yanımdasın kimi rüyamda, ama hep aklımdasın sakın unutma.

    Aşk Güneş Gibidir, Kör Bile Hisseder. - K. KisfaIudy

    Gördüğünü herkes sever, sen onda görmediğini bulacaksın. Eğer gerçek aşk istiyorsan; Ten’e değil, kalbe dokunacaksın. - Bob Marley

    Sen, hayalini kurup, sonunda bulduğum o hayallerimdeki adam değilsin. Sen karşıma çıkıp, bana aşkı hayal ettiren ilk sevgilisin.

    Aşk Dehanın besinidir. - Gustave Flaubert

    Aşk, sakızdan çıkan sözler kadar basit olmaya devam ettikçe, insanlar da onu çiğneyip tükürmeye devam edecekler.

    Ve aşk; hak edenlerin hayali olurken, hak etmeyenlerin oyuncağı oldu.

    Aynaya bakınca kendimi değil kocaman bir yürek .Ve o yürekte ondan da büyük bir sen gördüm.

    O Kadar Yakınsın Ki ,Seni Ben Sandım..Sana O Kadar Yakınım Ki, Beni Sen Sandım..Sen Mi Bensin Ben Mi Senim? Şaşırdım Kaldım..

    Aşk Doğal Değil, insanın Yapısı Bir şey ve onların En yücesidir. - Octavio Pacz



    Aşk bittikten sonra arkadaş kalalım diyenler! Güle başka isim versen değişik kokacak mı?

    Sükut eyledim, ”Kahrı var” dediler. Biraz söyledim, ”Zehri” var dediler. Sustum, kahrından susuyor dediler; biraz konuştum, zehrini kusuyor dediler…

    Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden..Ben sana aşık olduğumu, ölsem söyleyemem..- Özdemir Asaf

    Herkesi tersliyorum şu ara. Solundan mı kalktın diyorlar? Hayır ben değil, o kalktı solumdan diyemiyorum!

    Aşk Gözle Değil, Ruhla Görür. - William Shakespeare

    Bana kalsa gökyüzündeki tüm yıldızlar yerine bütün insanlara .Senin gözlerinde ışıldayan bir çift yıldızı gönderirdim.

    İkimizin hayali de aynıysa ortak bir yerde buluşmanın zamanı gelmiş demektir. Mesela sen ve ben aynı hayatta?

    Aşk Duyuruların Bir Hummasıdır. - La Rochefoucauld

    Hayatta en zor olan şey, gerçek aşkı bulmak değildir. Daha da önemlisi onu her zorluğa karşı sürdürebilmektir aslında.


    ”Sel ister bulanık olsun, ister saf olsun madem ki geçicidir, onu konuşarak vakit öldürme. Dünya malı sele benzer.’

    Yüzde ısrar etme, doksan da olur. İnsan dediğinde, noksan da olur. Sakın büyüklenme, elde neler var. Bir ben varım deme, yoksan da olur…

    Aşk Hatırlamalarla Yaşar, Umutlarla Son Bulur. - Refik Halit Karay

    Sana bu satırları gidip gelen aklımla yazıyorum. Sana gidip, aşka gelen bir akılla!

    Kalbin edebi sükûttur. Susan kurtulur. Güzellik dilin altında gizlidir. Sükût, incelik, edep ve zarafet insanı her gittiği yerde sultan yapar.

    İnan gözümde hiçbir değerin yok, ne varsa kalbimde.

    Aşk Dostluğu, Dostluk da aşkı Mahveder. La Bruyere


    Sonra diyorum ki, bu aşkı içime düşürenin şüphesiz bir bildiği vardır.

    Ne seni unutmak için bir çabam var içimde, ne de aşkımı körükleyen bir rüzgar,ne de seni görmeden durabilecek kadar güçlüyüm,ne de seni görmeye dayanacak bir kalbim var

    Gülüşünü seversin, sesini seversin, sohbetini seversin. Sevmek için illa ki yüzünü görmek şart değil; Yüreğinde duruşunu seversin.

    Sen en mükemmel sevgiyi hak edilecek kadar güzel fakat herkesin seni sevmeyi hak etmeyeceği kadar özelsin…

    Yağmur başladı…Gelse de ıslansak dediği biri olmalı insanın…

    Aşk Hafta beş Lira ile geçinemez. - Somerset Maugham

    Üflesen yıkılır hayallerimiz varmış meğer; titremesin diye nefes almaktan bile korktuğumuz.

    Gönlünde olanı benden gizleme ki benim gönlümdeki de ortaya çıksın…



    Bugün ağlamayı düşünüyorsan sakın yapma çünkü bir yerde senin bir gülüşün için yaşayan biri var.

    Bir insan aşık olunca; kıskanır, bağırır, kısıtlar, hesap sorar, sahiplenir… ama; anlayana işte…

    Bir çift göze aşık ve diğer bütün gözlere körüm..

    “Açık çay içerdi hep,demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş, Öyle derdi…” - Cemal Süreya

    Aşk Hiç bir Mani Bilmez, insan kendi kalbinin Seçtiği iIe Daima Mesuttur. - Joseph Shearing

    Bilmeyen ne bilsin seni gamlanma deli gönül, gönülden anlamayana bağlanma deli gönül…


    Aşk iki kişilik bencilliktir. - Antoine De Salle

    Al ömrümü koy ömrünün üstüne, senden gelsin ölüm başım üstüne….

    Kalbin hangi sevgi için çarpıyorsa yeni doğan günün güneşi Seni ona kavuştursun.

    Çünkü aşk, yaralıyken asla bulamayacağınız garip bir kan grubudur.



    Her kapının bir anahtarı vardır, ancak önemli olan anahtar değil, kapının ardındakidir. Eğer kapıyı güzel sözle tıklatırsan kapının arkasındaki yol seni hep doğru yere götürür.

    Aklımda işin yok! Durup durup aklıma gelme…Yanıma gel, Mevzu KALBİMDE!

    Aklını Başına Al Da, Fanî Olan Bu Dünya Zindanında Kimseden Vefa Arama! Bu Dünyanın Vefası Bile Vefasızdır

    “Merhaba sevdiğim; ben o sevmediğin. Bugünde mi geçmedim aklının kıyılarından?” - Ümit Yaşar Oğuzcan

    Aşk Evrenin Mimarıdır. - Herodot

    Denizi kurumuş bir balık gibi, halen senin için çırpınıyorum.

    Ey canımın sahibi Yar! Sen benimle olduktan sonra kaybettiklerimin ne önemi var. - Mevlana

    Aşk Hükmetmez, Terbiye Eder. - J.W.von Goeth

    İngilizce Özlü Sözler
    An unexamined life is not worth living. (İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değer değildir.) – Socrates
    Definiteness of purpose is the starting point of all achievement. (Amacı kesinleştirmek her başarının başlangıç noktasıdır.) – W. Clement Stone

    Eighty percent of success is showing up. (Başarının yüzde sekseni ortaya çıkmaktır.) – Woody Allen

    Every child is an artist. The problem is how to remain an artist once he grows up. (Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun büyüdükleri zaman da sanatçı kalabilmektedir.) – Pablo Picasso

    Every strike brings me closer to the next home run. (Her vuruş beni bir sonraki sayıya yaklaştırır.) – Babe Ruth

    I am not a product of my circumstances. I am a product of my decisions. (İçinde bulunduğum durumların ürünü değilim. Kararlarımının ürünüyüm.) – Stephen Covey

    I attribute my success to this: I never gave or took any excuse. (Başarımı şuna borçluyum: Hiçbir zaman bahane üretmedim ve kabul etmedim.) – Florence Nightingale

    I’ve missed more than 9000 shots in my career. I’ve lost almost 300 games. 26 times I’ve been trusted to take the game winning shot and missed. I’ve failed over and over and over again in my life. And that is why I succeed. (Kariyerim boyunca 9000 atış kaçırdım. 300 maç kaybettim. 26 defa oyun kazandıracak son şutu kaçırdım. Defalarca başarısızlığı gördüm . Ve işte bu yüzden başarıyı yakaladım.) – Michael Jordan


    Life is 10% what happens to me and 90% of how I react to it. (Hayatın %10’u başıma gelenler, %90’ı da benim buna karşı ne yaptığımdır.) – Charles Swindoll

    Life is about making an impact, not making an income. (Hayat etki yaratmak demektir, gelir yaratmak değil.) – Kevin Kruse

    Life is what happens to you while you’re busy making other plans. (Hayat siz başka şeyleri planlamakla meşgulken olanlardır.) – John Lennon

    Life isn’t about getting and having, it’s about giving and being. (Hayat almak veya sahip olmak değil vermek ve olmak demektir.) – Kevin Kruse

    Strive not to be a success, but rather to be of value. (Başarılı olmak için değil değerli olmak için çabala.) – Albert Einstein

    The best time to plant a tree was 20 years ago. The second best time is now. (Bir ağaç dikmek için en uygun zaman 20 yıl öncesiydi. İkinci en iyi zaman ise şimdi.) – Chinese Proverb

    The mind is everything. What you think you become. (Akıl herşeydir. Ne düşünüyorsanız, onu olursunuz.) – Buddha

    The most common way people give up their power is by thinking they don’t have any. (İnsanların güçten düşmelerinin en genel sebebi ona sahip olmadıklarının düşünmeleridir.) – Alice Walker

    The most difficult thing is the decision to act, the rest is merely tenacity. (En zor şey harekete geçme kararıı vermektir, geriye kalan ise sadece azimdir.) – Amelia Earhart

    We become what we think about. (Ne olmayı düşünüyorsak onu oluruz.) – Earl Nightingale

    Whatever the mind of man can conceive and believe, it can achieve. (Bir insan her neyi hayal edip inanıyorsa, ona ulaşabilir.) – Napoleon Hill

    Winning isn’t everything, but wanting to win is. (Kazanmak herşey demek değildir, ancak kazanmayı istemek herşeydir.) – Vince Lombardi

    You can never cross the ocean until you have the courage to lose sight of the shore. (Sahili gözden kaybetme cesaretini gösteremezseniz okyanusu geçemezsiniz.) – Christopher Columbus

    You miss 100% of the shots you don’t take. (Kullanmadığınız atışların %100’ünü kaçırmışsınızdır.) – Wayne Gretzky

    Your time is limited, so don’t waste it living someone else’s life. (Zamanınız kısıtlıi bu yüzden başkasının hayatını yaşamakla onu boşa harcamayın.) – Steve Jobs





    Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak lazım. -Necip Fazıl Kısakürek

    Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, dinleyenin de yararlandığı sözdür. -Aristo

    Hayat merdivenlerini çıkarken, insanlara iyi davranalım çünkü inerken gene aynı insanlara rastlayacağız. -Cenap Şahabettin

    Önce biz alışkanlıklarımızı oluştururuz, sonra da alışkanlıklarımız bizi oluşturur. -John Dryden

    Başarı bir yolculuktur, bir varış noktası değil. -Ben Sweetland



    Hayatta başarılı olanlar, kendilerine gereken bilgileri öğrenmekten bir an geri kalmazlar ve hadislerin sebeplerini her zaman araştırırlar. -Rudyard Kıplıng

    Limiti koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebiliği kadar başarılı olur. Yüzde 100 inandığın sürece her şeyi yapabilirsiniz. -Arnold Schwarzenegger

    İnsan sahip olduklarının toplamı değil fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamıdır. -Jean Paul Sartre

    Deneyim düşüncenin, düşünce ise eylemin çocuğudur. -B. Dısraelı

    İyi bir kafaya sahip olmak yetmez; mesele onu iyi kullanmaktır. -Rene Descɑrtes

    ünlü düşünürlerden özlü sözler

    Her eylemin atası düşüncedir. -Ralph Waldo Emerson

    İyi düşünmek iyidir; iyi hareket etmek çok daha iyidir. -Horace Mann

    Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceklerinizi yapın. -Alex Morrison

    Gerekeni yap ve güce sahip ol. -Emerson

    Akli resimler zihni kalıbımızın biçimlenmesine yardım eder. -Robert Collier

    Ya başlamamalı, ya da bitirmeli. -Ovidius


    Eğer onur kazançlı olsayԁı herkes onurlu olabilirdi. -Thomas More

    Fayԁasız bir hayat erken bir ölümԁür. -Johann Wolfgang von Goethe

    Mutluluk erԁemin ödülü değil erdemin kenԁisidir. -Baruch Spinoza

    Bir sorunu çözmenin en iyi yolu nedenini yok etmektir. -Martin Luther King

    Unutmayın ki imparatorluklar diktikleri çarmıhlarda ancak adaleti sağlayabilirler. Ahlak ve erdem çöktüğünde devleti yönetemezsiniz. -Cicero

    Yok etme ihtiyacının kesin nedeni, insan olmaktır, çünkü insan olmak nesne olmayı aşmak anlamına gelir. -E. Fromm

    Beni korkutan kötülerin baskısı değil iyilerin kayıtsızlığı. -Martin Luther King

    Bari hayvan olarak mükemmel olsaydın. Fakat hayvan olmak için masum olmak gerekir. -Friedrich Nietzsche



    İnsanın kinden kurtulması en yüksek umuda götüren köprü ve uzun süren kötü havalardan sonra görülen gökkuşağıdır. -Friedrich Nietzsche

    Cihan bir avuç çamur, gönül de onun mahsulü. İşte cihanın bütün müşkülü bu bir katre kandan başka bir şey olmayan gönülden fışkırıyor. Biz biri iki görüyoruz, oysa herksin cihanı kendi gönlü içindedir. -Muhammed İkbal

    Dünya, insanın düştüğü maymun ruhunun yuvası olsun diye, şeytan çırağı ideoloji ve politika mimarlarınca, hamur gibi yoğruluyor. -Sezai Karakoç

    Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır. Zamanınızı ve neşenizi çalarlar. -Johann Wolfgang von Goethe

    Cesaret de aşk gibi ümitle beslenir. -Napoléon Bonaparte

    Büyük insanların elinde mal, aşığın gönlünde sabır, kalburda ise su durmaz. -Sadi

    Hiçbir merdivenin olmasa bile kendi başının üstüne çımayı başarmalısın, yoksa yukarıya nasıl çıkarsın? -Friedrich Nietzsche

    Taklit, toplum ruhunun firengisidir. -Sezai Karakoç

    Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez. -E. Fromm

    İnsan beyni değirmen taşına benzer. İçine yeni bir şeyler atmazsanız, kendi kendini öğütür durur. -İbn-i Haldun
    Okumak yalnızca zihni bilgi içeriğiyle donatır, okuduğumuz şeyi bizim kılan , düşünmektir.
    John Locke
    Yatmadan önce okuyabileceğiniz iyi bir şeylerin olduğunu bilmek en güzel duygulardan biridir.
    Vladimir Nabokov

    “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
    Sen kendin bilmezsin bu nice okumaktır.” Yunus Emre

    ” Ölünce unutulmak istemezseniz, ya okumaya değer eser yazın veya yazılmaya değer işler başarın.” Benjamin Franklin

    “Yasalar ölür kitaplar ölmez.”Bulwer Lytton
    “İyi kitaplar babalarını ebedîleştiren çocuklardır.” Eflatun

    “Bir kitap içinizdeki donmuş değerleri parçalayarak bir balta olmalıdır.” Franz Kafka

    “İçinde iyi yanı bulunmayacak kadar kötü kitap yoktur.” Geothe
    “İyi bir kitap insana can veren kandır.” John Milton

    “Dünyayı yöneten kalem mürekkep ve kâğıttır.” Jonathan Swift

    “Ben kitaplarımı değil kitaplarım beni ortaya çıkarmıştır.” Montaigne
    “Kitaplardan insanı tanıdım.” Roosevelt

    “Kitaplar soğuk ama güvenilir dostlardır.” Victor Hugo

    “Kitapları seviyor musunuz öyleyse hayatınız boyunca mutlu olacaksınız demektir.” Jules Chore
    “Ahlâk kurallarına uyan veya uymayan bir kitap diye bir şey yoktur kitaplar ya iyi yazılmıştır ya kötü.” Oscar Wilde

    “Kitaplar beynin çocuklarıdır.” J. Swift

    “Bütün iyi kitapları okumak geçmiş anıların o mükemmel kişileri ile konuşmaya benzer.”Anonim

    “Yazarlar ölür kitaplar kalır.” Bulves Ligtton

    “Kâmil odur ki; koya her yerde bir eser
    Eseri olmayanın yerinde yeller eser.”Hadimî

    “Okuduğumuz kitap bir yumruk gibi bizi uyarmıyorsa ne işe yarar?” Franz Kafka

    “Okuduğumuz eser, sizi fikren yükseltip, içinizi iyi duygularla doldurmalıdır.”Alexandre Pope

    “Ümitle açılıp kazançla kapanan kitap iyi bir kitaptır.” Alcott
    “İyi kitaplar okumayan adamın okumuş olmasıyla cahil kalması arasında hiçbir fark yoktur.” Mark Twain

    “Kültür bilginin şuurlaşmasıdır.” Ahmet Selim
    “İyi kitaplar en gerçek dostlarımızdır.” Francis Bacon

    “İlk defa yeni bir kitap okumaktansa okunmuş bir kitabı tekrar okumak daha yararlıdır.” Lord Dudley

    “Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir.” Scilus

    “Bugünün gerçek üniversitesi, bir kitaplıktır.” Carlyle

    “Kitap ruhun ilacıdır.” Japon Atasözü
    “Bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık eser okunmalıdır.” Samuel Johnson

    “Bir insanın değeri okuduğu kitaplarla ölçülür.” Herbert Spencer

    “Bir insana okuma aşkı ve onu tatmin edecek kitap verin; emin olun ki bu adam mutlu olacaktır.” Sir John Herschell”

    “Kitaplar insanların yolunu aydınlatır.” Çin atasözü
    “Kitap aklın ilacıdır.”Ovidius

    “Okula her şey yapabilirsiniz ama okulun kitaplığı yoksa hiçbir şey yapmamış olursunuz.”J. Ferry

    “Bütün boş zamanınızı gazeteye bağlamayın. Ona vereceğiniz zamanın yarısını ayırarak size yeni bir şeyler öğretecek kitapları okuyun.” Dale Carnegie

    “Yabani uluslar dışındaki her ülke kitaplar tarafından yönetilir.” Voltaire

    “Yaşayan insan zekası ölmüş insanlarla en iyi ilgiyi kitaplarla kurar.” Bouee

    “Hiçbir iyi kitap birdenbire gerçek yüzünü göstermez.” Caryle



    “Mümkün olsaydı her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim.” Horace

    “Kitapsız yaşam kör sağır ve dilsiz yaşamaktır.” Seneca

    “Kitaplar zekanın çocuklarıdır.” Jonathan swift

    “Kitaplar uygarlığın önderliğini yapan ışıklardır.” Roosevelt

    “Tanrım bana kitap dolu bir evle çiçek dolu bir bahçe ver.” Konfüçyüs

    “Kitaplarım bana yetecek kadar büyük bir krallıktır.” William Shakespeare

    “Kitapların düşmanları insanlarınki ile aynidir: ateş, nem zaman ve içindekiler.” Paul Valery

    “İçinde bir şey bulunmayacak kadar kötü bir kitap yoktur.” Balzac

    “Kitaplar benim sevgili dostlarım gerçek yol gösterenlerimdir. Çünkü ikiyüzlülük etmeden bana görevlerimi anımsatırlar.” Alphonse Daudet

    “Otuz yaşına gelinceye kadar kitapları sevmeyen, sonraları da onları anlayacak kadar sevmeyecektir.” Clarendon

    “Eğer bizi yaşamaya ve daha büyük bir susamışlıkla içmeye yöneltemiyorsa kitapların ne anlamı
    var?” Henry Miller

    “Kitaplar çoğunlukla kitabı yazan kimselerin en iyi duygularını en doğru düşüncelerini en sağlam kanılarını en temiz umut ve ülkülerini taşırlar.” Victor Hugo

    “Okuduğunuz bir yapıt sizi fikren yükseltir içinizi doldurursa onun hakkında hüküm vermek için
    başka bir kural aramayınız; yapıt iyidir ve usta elinden çıkmıştır.” La Bruyére

    “Size en çok yardım eden kitaplar sizi en çok düşündüren kitaplardır.” Teodor Walker

    “Kitaplar insanlara çoğunlukla kendi talihlerini açmak için yetenek aşılarlar.” Anonim

    “Kitapları iki gruba ayırmak mümkündür: günün kitapları ve her zamanın kitapları.” Ruskin

    “Kitapsız büyüyen çocuk susuz büyüyen ağaca benzer.” Çin atasözü

    “Kitaplık kurmak tapınak yapmak kadar kutsaldır.” Victor Hugo

    “Kitaplar da dostlar gibi az fakat iyi seçilmiş olmalıdırlar.” Jonerianna

    “İyi bir kitap bir hazineye benzer; sıkıntılı zamanlarda onun yerine geçer.” Halig

    “Kitaplar sessiz öğretmenlerdir.” Gellius

    “Yetişen zekaları kitaplarla beslemeyen uluslar, yıkılmaya mahkumdurlar.” Ovidius

    “Kitaplar kendinize ve başkalarına saygı duymayı öğretecek yüreği ve aklı, dünya ve insanlık sevgisiyle dolduracaktır.” Maksim Gorki

    “Bir insanı öldüren Tanrının aynası, akıl sahibi bir yaratığı öldürmüş olur; ama aklın ürünü olan kitabı yok eden aklın kendisini yok etmiş olur.”John Milton

    Kitap hayatı okumaktır…

    İyi kitaplar en gerçek dostlarımızdır. “Francis Bacon”

    “İlk defa yeni bir kitap okumaktansa, okunmuş bir kitabı tekrar okumak daha yararlıdır.” Lord Dudley

    “Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir.” Scilus
    “Bugünün gerçek üniversitesi, bir kitaplıktır.” Carlyle

    “Kitap ruhun ilacıdır.” Japon atasözü

    “Bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık eser okunmalıdır.” Samuel Johnson

    “Bir insanın değeri okuduğu kitaplarla ölçülür.” Herbert Spencer”

    “Bir insana okuma aşkı ve onu tatmin edecek kitap verin; emin olun ki bu adam mutlu olacaktır.” Sir John Herschell

    “Kitaplar insanların yolunu aydınlatır.” Çin atasözü

    “Kitap aklın ilacıdır.” Ovidius

    “Bütün boş zamanınızı gazeteye bağlamayın. Ona vereceğiniz zamanın yarısını ayırarak size yeni bir şeyler öğretecek kitapları okuyun.” Dale Carnegie

    “Ulusları ilerleten, yükselten zengin kitaplardır.” Anatole France

    “Hiçbir iyi kitap birdenbire gerçek yüzünü göstermez.” Caryle

    “Bir ulusun en değerli hazinesi, onu yükselten yayınıdır.” Churchill

    “Kitapların düşmanları insanlarınki ile aynidir: ateş, nem, zaman ve içindekiler.”Paul Valery
    “İçinde bir şey bulunmayacak kadar kötü bir kitap yoktur.” Balzac

    “Kitaplar benim sevgili dostlarım, gerçek yol gösterenlerimdir. Çünkü ikiyüzlülük etmeden, bana görevlerimi anımsatırlar. Alphonse Daudet

    “Kitapların yakıldığı yerde insanlar da yakılır.” Heinrich Heine

    “Eğer bizi yaşamaya ve daha büyük bir susamışlıkla içmeye yöneltemiyorsa kitapların ne anlamı
    var?” Henry Miller

    “İnsan sevmiyorum ben. Gerçek insanları sevmiyorum. Fazla sıkıcılar. O yüzden kitaplarda bulduğum ve gerçek olmadıklarını bildiğim insanlar ruhumu dinlendiriyor. “Ali Lidar

    “Televizyonu çok eğitici buluyorum. Ne zaman birisi televizyonu açsa, yandaki odaya gider ve kitap okurum.” Groucho Marx

    “Kitap, zekâyı kibarlaştırır!” Cemil Meriç

    “Bir adama bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kâğıt, mürekkep ve tutkal satmış olmazsın, ona tamamıyla yeni bir yaşam satmış olursun. Sevgi, dostluk, mizah ve geceleyin denizde dolaşan gemiler, eğer o kitap gerçekten benim anladığım anlamda bir kitapsa, onun içinde bütün gökler ve yer vardır.” Christopher Morley

    “Okumak insanı bin bir gözlü yapar.” Rainer Maria Rilke

    “Bence kitap okumak, âşık olmaktan veya seyahat etmekten aşağı kalan bir deneyim değildir.” Jorge Luis Borge

    “Şu anda hangi kitabı okuyorsun?” sorusu basit bir soru değildir aslında. “Sen aslında kimsin ve nasıl biri olmak istiyorsun” sorusunu sormanın farklı bir yoludur. Will Schwalbe

    “Kitap okumayan bir kimsenin, okuma bilmeyene karşı bir üstünlüğü yoktur.” Mark Twain

    “İyi kitaplar en gerçek dostlarımızdır.” Francis Bacon

    “Kitaplar çoğunlukla kitabi yazan kimselerin en iyi duygularını, en doğru düşüncelerini, en sağlam kanılarını, en temiz umut ve ülkülerini taşırlar.” Victor Hugo

    “Kitapları seviyor musunuz? Öyleyse hayatınız boyunca mutlu olacaksınız demektir.” Jules Chore

    “Kitaplarda kendimize rastladığımızı sandığımız yerlerin altını çizeriz.” Metin Üstündağ

    “Kitap onu satın alanın malı değildir. Kitabın mülkiyeti olmaz. Kitap, onun parasını ödeyen, alışverişini yapan ve evindeki rafa koyanın malı değildir. Kitap, okuyucusunun malıdır; sayfasını açanın, okuyanın, anlayanın, hissedenin, tat alanın, ondan etkilenenin malıdır. Kelimeleriyle daha çok ünsiyet kuranın, satırlarına daha fazla aşina olanın, harfleriyle arasında gizli bir ruh yakınlığı olanın malıdır.” Ali Şeriati

    “İyi bir kitap, gerçek bir hazinedir.”Bulwer Lytton

    “Kitapların kokusunu seviyordu. Yeni bir kitap açtığında hiç görmediği bir yer, tanışmadığı bir dost gibi kokuyordu.” Rocket Writes a Story

    “Bir kitabın kaderini, okuyucunun zekâsı belirler.”Latin Atasözü

    “Bir kitap yürekten gelmişse, ancak o zaman başka yüreklere ulaşabilir.” Thomas Carlyle

    “Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir.”D. Scilus

    “Kitaplar ruhun gıdasıdır.” Japon Atasözü

    “Size en çok yardım eden kitaplar, sizi en çok düşündüren kitaplardır.” Teodor Walker

    “Para ile mutluluk satın alınabilir mi? -Evet. Kitap alınabiliyor mesela.” La Edri

    “Kitaplar, başka bir yerde olmak isteyen insanlar içindir.”Mark Twain

    “Yatmadan önce okuyabileceğiniz iyi bir kitap ya da dergiye sahip olduğunuzu bilmek zevklerin en büyüğüdür.” V. Nabokov

    “Eski Türk filmlerinde görmüşsünüzdür belki… Genç kızlara düzgün yürümeyi öğretmek için başına bir kitap koyar ve kitabı düşürmeden dik yürümesini öğretirler. Demek ki kitap her ne amaçla kullanılırsa kullanılsın, insana düzgün yürümeyi ve dik durmayı öğretir.” Sunay Akın

    “Binlerce kitap okuyun ki kelimeleriniz bir nehir gibi aksın.” Virginia Woolf

    “İyi kitap, okura ‘Yazar benim hakkımda bunca şeyi nasıl biliyor?’ dedirtebilen kitaptır.” Alain De Botton

    “Okuma hevesimi dünyanın bütün hazinelerine değişmem.”Tolstoy

    “Kendimi unutmak için kendimi kollarına attığım ve başımı göğsüne bastırdığım bu işlerden biri de kitaptı. Ne güzel bir unutmalık.” Ali Şeriatî

    “Kitaplarda aradığım, dürüstçe bir oyalanmanın yarattığı hoş duygulardır sadece, ya da amacım öğrenmekse, kendimi tanımama yardım edecek, daha iyi nasıl yaşanacağını ve ölüneceğini bana öğretebilecek bilgi bulmak isterim. ” Montaigne

    “Kitabı eğlence için okumazdım, kitap benim için yeni bir dünya, yeni bir ben yaratmak, kendi derinliklerimi keşfetmek için bir araçtı.” Ertürk Akşun

    “Kimse hoşuna gitmeyecek şeyleri duymak istemez, ne hayatta ne de bir kitapta!” Ayşe Kulin
    Frédéric Gros "un Yürümenin Felsefesi Kitabından:

    Yokluk hissetmeyen kişi zengindir .

    İşte biz, iki ayağı üstünde hareket eden, büyük ağaçlar arasındaki katıksız güç ve haykırıştan ibaret bir hayvanız.

    Sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana. #HenryDavidThoreau

    Aslında bizi yalnızlığa sürükleyen çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır.

    “Bir kere keşfettin mi, kolayca bulursun artık beni; bundan sonraki zorluk beni kaybetmek olacaktır”

    "Dünyadan bir şeyler beklemeyi bırakır bırakmaz, dünya da kendini size verir, bırakır, teslim olur. Hiçbir şey beklemez olduğunuzda, mevcudiyet için bir takviye, karşılıksız bir lütuf olarak sunulur her şey."

    Bana seyyar bir yaşam gerek.

    Güzel bir havada, güzel bir ülkede telaşa gelmeden yol yürümek ve yürüyüşün sonunda da hoş bir manzarayla karşılaşmak, onca yaşam tarzı arasında zevkime en uygun olanı.

    Gecenin büyüsünden sonra...
    ".... sabahlardır inancı doğuran."

    “Şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.”


    Göğün altında yürüyordum, İlham Perileri!
    Ve kul köleydim size;

    Ah tanrım, ne muhteşem aşklar düşledim!

    Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim etho-sumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir...

    Kitapların amacı yaşamayı öğretmek değil (ders verenlerin hüzünlü görevidir bu), içimizde yaşama, başka türlü yaşama isteği uyandırmaktır: Kendi içimizde yaşama imkanıpnı, yaşamın ilkesini bulmak. İki kitabın arasında yaşam sıkıcıdır ( iki okumanın arası tekdüze, gündelik işlerle doludur), ama kitap farklı bir varoluş umudu uyandırır. Kitaplar, gündelik yaşamın sıkıntısından kaçış değil, bir yaşamdan ötekine geçiş aracı olmalıdır.

    Mümkün mertebe az oturmalı;
    açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli.
    Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir.
    Daha evvel de söylediğim gibi,
    Kutsal Tin'e karşı işlenen esas günah,
    yerinden kıpırdamamaktır.

    Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır.

    "...kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.”

    Faydasızdı ve aylaklığı onu marjinal kılardı. Buna rağmen hiçbir zaman tamamen pasif de sayılmazdı. Hiçbir şey yapmayabilirdi ama her şeyin izini sürer, gözlemlerdi, zihni hep tetikteydi....

    Bir kere keşfettin mi, kolayca bulursun artık beni; bundan sonraki zorluk beni kaybetmek olacaktır. #Nietzsche



    Elimizle yazarız evet,
    ama "sadece ayağımızla" iyi yazarız!

    "Kendi kendimizin esiriyizdir."

    Bilakis, zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir.

    Çıplak gözle bakar çocuklar, ne görüyorlarsa o...
    "... gerçekçi olanlar çocuklardır; onlar hiçbir zaman genellemelere göre hareket etmezler."

    Mutluluk tekrarlanamaz olduğu için hayli kırılgandır; mutluluk anları nadirdir, bu anlar dünyanın kumaşındaki altın iplere benzer, onları yakalamak gerekir.

    Mutluluk “sarsıntısız ve kesintisiz, tekdüze ve ılımlı bir hareket” ister.

    Yürümek şehirli insanın mantığını, hatta en yaygın şartlanmışlıklarını bile tersyüz eder.

    Azar azar unutulmaya başlanır her şey, insanlar başka şeylere, başka husumetlere dalmışlardır. Hepsi bu kadardır işte.

    Yürürken geri dönmek söz konusu değildir. Çekip gitmiş, yola çıkmışsınızdır, işte o kadar. Yorgunluğun, tükenmişliğin, kendinizi ve dünyayı unutmuş olmanın muazzam keyfini hissedersiniz akabinde.

    Beyinlere işlenmesi gereken bir cümle..
    "Maddi olan şey aldatıcıdır, değişken ve görecelidir, beden bir kılıftır, hakikatse ruhta, fikirde ve zihinde gizlidir."

    Her şeyi bastırır yorgunluk.

    Dünyanın kapısını bir kez çaldınız mı, sizi hiçbir şey tutamaz. Adımlarınızı kaldırımlar yönlendirmez artık. Dönemeçler yıldızlar gibi titrek titrek parlar, o kan donduran seçim yapma korkusuyla yeniden karşılaşırsınız; baş döndürücüdür özgürlük...

    Özgürlük, bir düşün farkına varmamızı sağlar:
    çürümüş,kirlenmiş, yabancılaştıran,
    içler acısı bir medeniyeti reddetmenin ifadesi olarak yürümek.

    Gandi'ye göre gerçek zıtlık Batı ile Doğu arasında değil, güçlerin bir araya toplandığı, hız ve makine uygarlığıyla gelenek, dua ve elişçiliği uygarlığı arasındadır.

    Gevezelik sağır eder insanı: Her şeyi saçma kılar, sizi serseme çevirir, pusulanızı şaşırtır. Gevezelik her zaman her yerdedir, dört bir yanı basar, dört bir yana yayılır.

    ...dilimizin çarçur edilişidir gevezelik.

    "Nereye gidersek gidelim, hoşçakal burası..."

    Çalışmak: birikim yapmak, hiçbir kariyer fırsatını kaçırmamak için hep pusuda beklemek, bir mevkiye göz dikmek, iş yetiştirmek, rakipleri düşünüp endişelenmek. Bunu yap, şunu görmeye git, öbürünü davet et: sosyal ilişkilerdeki baskılar, kültürel modalar, iş yoğunluğu... Her zaman bir şeyler yapmak, peki ya “olmak”? Bunu sonraya bırakırız çünkü hep daha iyisi, daha acili, daha öncelikli olanı vardır. Var olmak yarına kadar bekleyebilir. Ancak yarın da öbür günün işlerini getirir. Bitmeyen karanlık bir tünel. Ve buna yaşamak derler.

    Aklınıza estiği gibi atamazsınız adımlarınızı.

    Hangi sapaktan döneceğinizi şaşırırsanız bedelini ağır ödemek zorunda kalabilirsiniz.

    Biraz tuhaflaştım. Derdim tasam yok, hiçbir şeyi umursamıyor, hiçbir dış etkene kapılmıyor ve hep yalnız kalmak istiyorum.

    "...Zaman ve mekandan sıyrılmanızı sağlayan her şey sizi hızdan uzaklaştırır."

    "...tek bir ihtiyacım var artık: hiç durmadan dua etmek."

    Doğadan gelen güç ile...
    Günün geri kalanını ormanda geçiriyor, ilk çağların resimini arayıp buluyor ve öyküsünü cesurca karalıyordum. İnsanların acınası yalanlarını yakalıyor, hiç sakınmadan insan doğasını tüm çıplaklığıyla ifşa ediyor, onu biçimsizleştiren, başkalaştıran zamanın ve olayların seyrini kovalıyor, insanın yarattığı insanla doğal insanı mukayese ederek onlara söz ve mükemmeliyetçileri içinde yer etmiş, sefaletlerinin gerçek kaynağını gösteriyordum. #Jean-JacquesRousseau


    Hiçbir beklentisi olmayan, bir kuş hafifliği ve tazelik hissi
    Korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine
    konumlandırmaktır huzur...

    İlk Hıristiyan teologlara göre, bu dünyada sadece birer yolcu olduğumuzdan, evimizi başımızı soktuğumuz bir sığınak, sahip olduklarımızı fazladan bir yük, arkadaşları da yol üstünde karşılaştığımız insanlar olarak görmemizde fayda vardır.

    "Hatırlamak artık hiçbir yaranın kabuğunu kaldırmamakta veya kayıp bir mutluluğun ruhu yoran hasretini uyandırmamaktadır."

    Şehirlerden gittikçe daha çok tiksinir olmuştur; ona göre şehirler kirli ve pahalıdır.

    Tabiata ilgisi olmayan kişi hayata dâir çok şey kaçırır..
    "Doğanın ona söyleyecek pek bir şeyi yoktur."

    Temel olarak umut bir şey bilmek istemez, o yalnızca inanır. İnanmak, düşlemek ve umut etmek tüm edinilmiş bilgileri, alınmış dersleri ve geçmişi hiçe sayar...

    Zengin, kendininkinden daha dolu olmadığını görmek için komşusunun tabağına göz dikerek tıkınır.

    "Onca insan kitaplarını sadece başka kitapları okuyarak yazmıştır; o kitapların pek çoğu havasız kütüphanelerin kokusunu taşır. "

    Gördüğüm, görebildiğim her şey bana aittir. Ne kadar uzağı görüyorsam, o kadar çoğuna sahibim. Yalnız değilim: Dünya bana ait; benim için ve benimle var.

    "Nietzsche için çıkmak, tırmanmak, yükselmek demektir yürümek."
    Frédéric Gros

    Dünya insanı olmak bunu gerektirir...
    Yaşlı uygarlığımıza karşı doğru düzgün bir bağımsız bakış açısı kazanabilmemiz için çok yol almamız gerek, yavaşça, ama hep daha yukarıya. #Nietzsche

    "... çalışmanın sonunda, haddinden uzun odaklanmak zorunda kalındığı için sinirler yıpranır."

    "Vazgeçişle gelen özgürlük."

    Fakat yalnızlığın içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleşmesinin işaretiydi.

    Fakat yalnızlığın içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleşmesinin işaretiydi.

    Çünkü yürüyen insan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer.

    Yürümeden hiçbir şey yapmam, benim çalışma odam kırlardır. Masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. Çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana, yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

    Huzur artık hiçbir şey beklemiyor olmanın, yalnızca yürümenin, yalnızca ilerlemenin hissettirdiği tazeliktir.

    "Anıların ağırlığı altında ezilmiyorsu-nuzdur. Her şey mümkündür hâlâ."

    Konuşmadan evvel görmelidir insan. #HenryDavidThoreau

    Can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

    O yüzden doğa insana huzur veriyor demek ki...
    "Doğadan; güneşten, rüzgardan, topraktan ve gökyüzünden daha hakiki bir şey yoktur; onların hakikati de sonsuz enerjilerinde saklıdır."

    Doğadan; güneşten, rüzgardan, topraktan ve gökyüzünden daha hakiki bir şey yoktur; onların hakikati de sonsuz enerjilerinde saklıdır.

    Onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde. #Jean-JacquesRousseau

    Geçmişten alınacak ders yoktur, zira ders almak eski hataları tekrarlamaktır.

    "Dil bir talimatname, bir fiyat listesidir."

    Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar...
    Medeni insanın durumuyla vahşi insanın durumunu hiçbir peşin hükme kapılmadan mukayese edin ve elinizden geliyorsa, medeni insanın kötülüğünden, ihtiyaçlarından ve sefilliklerinden başka, acıya ve ölüme kaç yeni kapı açtığını bir araştırın. #Jean-JacquesRousseau

    Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket hâlindeki kadim yaşamdır.

    Ne yazık ki, uzun zamandır pek çoğumuz, doygunluğa ulaşmanın nesnelere sahip olmaya ve toplumsal itibara dayandığı inancını aşılayan kötü imajların tuzağına düşmüş durumdayız. Aslında çok yakınımızda ve çok basit olan -ve belki de bu yüzden zor görünen- neşeyi aramaya çok uzaklardan başlarız. Halbuki biz çoktandır bunun ötesindeyiz, hep ötesindeydik.

    "... zamanın şakası yoktur."

    Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket hâlindeki kadim yaşamdır.

    Bitmeyen karanlık bir tünel. Ve buna yaşamak derler.

    Yürümek öfkeyi söküp alır, insanı arındırır.

    'Kopmak zordur' der Nietzsche, ' bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir'.

    Para ruhları boşaltmak, tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu.

    Amerika yerlileri, toprağı kutsal bir enerji kaynağı olarak görürlerdi.
    ...
    Toprak ebedi bir güç membasıydı, çünkü o gerçek Anamızdı, bizi besler ve ayrıca bağrında atalarımızı saklardı. Tabiatta dönüşüm onda gerçekleşirdi. Bu yüzden Amerika yerlileri, ellerini gökyüzüne uzatıp yıldızlardaki tanrılardan yardım dilemek yerine, toprakta yalın ayak yürümeyi tercih ederdi.

    Kin, güvensizlik ve nefretin kaynağı ilkel vahşilik değildir. Bu duygular, dünyanın yapay bahçesine hapsolmuş bize aşılanmıştır ve o zamandan beri hiç durmadan tomurcuk vermeye, yeşermeye ve tabiatında merhametli yüreklerimizi boğmaya devam etmektedirler.

    Yapaylık, yani söylevlerin, toplumsal düzenlemelerin, siyasi kanunların yapaylığı benliğin bu saf, şeffaf hâlini puslandırır. O hâlde, her daim, bize sunulanları değil, bunların ardında sükunutle varlığını sürdüren hakikati aramak gerekir.

    Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım , yaşamadım, kendim olmadım ...

    Yürümek öfkeyi söküp alır, insanı arındırır.

    "... bazen etabı tamamlamak için önümüzde hâlâ gidilecek birkaç saatlik yol varken, bir de üstüne yol dikleştiğinde, bedenin ağırlığı her adımda kendini iyice hissettirir, dizlerin üstünde bir örs vardır sanki."

    Öldürmek değil de durdurmaya çalışsak....
    Thoreau, “Sanki sonsuzluğu yaralamadan zamanı öldürebilirmişiz gibi,” diye yazmıştı.

    Deniz ve alabildiğine gökyüzü! Bunca zaman ne diye işkence etmişim kendime!

    "Kopmak zordur," der Nietzsche,

    Yoksulun tek zenginliği bedenidir
    Yürüyen kişi toprağın evladıdır .

    Kendimde doğal olan ne bulabileceğim? Kitaplarda değil, sadece yalnız başına yürüyerek bulabileceğim şey ne?

    Tüm dünya gelip geçici bir barınaktır.

    Tecrübenin verdiği rahatlık bu olsa gerek..
    Yetişkin kimse her şeye ardında bıraktığı yılların tepesinden bakar. Tecrübeyle gelen bakış açısıysa her şeyi aynı seviyeye çeker, bir araya yığar, yavanlaştırır. Her şey aynıya döner.

    Gandhi'den...
    Yalnız yürü.
    Çağrına kulak vermiyorlarsa eğer, yalnız yürü;
    Korkar da dehşet içinde duvara dönerlerse yüzlerini,
    Ah sen, kara bahtlı,
    Aç zihnini ve yalnız konuş.
    Yoldan cayar da, bırakırlarsa yabanda seni,
    Ah sen, kara bahtlı,
    Yolun üstündeki dikenleri çiğne ve
    Kana bulanmış o yolda yalnız yürü.

    Kırılma dışarıdan gelmek zorundadır. Bu durum sizi çetin bir sınavla yüz yüze getirir ve arzularınızın ne kadar kısır olduğunu anlarsınız. Canınız sıkılırken her an yinelenen bir tatminsizlik, başlangıçlara karşı bir tiksinti duyarsınız: Her şey başlar başlamaz bıkkınlık verir çünkü başlangıcı yapan sizsinizdir.

    Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçiren o dalgın, soyutlanmış insanları düşünüyorum. Dedikleri gibi ''bağlılar'', peki ama neye? Saniyede bir değişen enformasyona, imaj, sayı, tablo, grafik seline bağlılar. İşten sonraysa doğru metroya veya otobüse giderler, yani hep hıza bağlıdırlar; bu sefer bakışlar telefon ekranına mıhlanır, parmaklar hafifçe de olsa hâlâ hareket hâlindedir, mesajlar, görüntüler akmaya devam eder. Ve daha günü görmeden akşam olur. Sıra televizyondadır, alın size bir ekran daha.
    Peki bu insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekanda, yağmurmuş güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar?

    İlk insanı içinde bulmanın çabası..
    "... bu gün boyu süren yürüyüşlerde kültürle, eğitimle, sanatla bozulmamış doğal insanı bulmaya yönelik çılgın planının çatısını kurar."

    Kırılma dışarıdan gelmek zorundadır. Bu durum sizi çetin bir sınavla yüz yüze getirir ve arzularınızın ne kadar kısır olduğunu anlarsınız. Canınız sıkılırken her an yinelenen bir tatminsizlik, başlangıçlara karşı bir tiksinti duyarsınız: Her şey başlar başlamaz bıkkınlık verir çünkü başlangıcı yapan sizsinizdir.

    "Enerjiyi heba ederek değil, enerjiyi harekete geçirerek ilerlemek..."

    Tecrübenin verdiği rahatlık bu olsa gerek..
    Yetişkin kimse her şeye ardında bıraktığı yılların tepesinden bakar. Tecrübeyle gelen bakış açısıysa her şeyi aynı seviyeye çeker, bir araya yığar, yavanlaştırır. Her şey aynıya döner.

    Erozyon, bağıra bağıra geliyor.
    "... insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekanda, yağmurmuş, güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar? Yollar ve patikalarla bağı kopmuş bu hayatlar, insanlık durumunu unutturuyor onlara, sanki zamanla değişen hava, erozyon yaratmazmış gibi.

    "Ruh bedenin gururudur."

    Azar azar unutulmaya başlanır her şey, insanlar başka şeylere,başka husumetlere dalmışlardır.Hepsi bu kadardır işte.

    Bazı kitaplarsa ferah havayı solur; dışarının zindeleştiren havasını, ulu dağların rüzgarını, göğe uzanan sarp kayalıkların zangırdatan buz gibi soluğunu ya da çamların arasından geçen Güney yollarının taze ve serin sabah esintisini. Bu kitaplar nefes alır. Mağrur, ölü bir bilgeliğe bulanıp ağırlaşmamışlardır."

    On altı yahut yirmi yaşındayken hafif umutlardan başka yükün