• Yanına bir şemsiye almadan da yağmur duasına çıkma!
  • 448 syf.
    ·9 günde·7/10
    Jordan Peterson ile tanışmam, bir ay kadar önce, milyonlarca kez izlenmiş youtube videolarına denk gelmem ile oldu. Kendisi Kanadalı bir klinik psikolog, onu ünlü yapan yönü ise, politik doğruculuk ve feminizm konularındaki “genel eğilime” ters görüşleri. Günümüz toplumunda erkeklerin kendi doğal hallerinden utanacakları şekilde yetiştirildiklerini söylüyor. Baskınlık mücadelesi, agresiflik gibi özelliklerin erkeğin yapısında olduğunu, yani yetiştirme ve kültür nedeniyle değil biyolojik nedenlerle böyle davrandığımızı düşünüyor. Ataerkillik karşıtı görüşlerin erkeklerin doğal özelliklerini de lanetlediğini bu nedenle de erkeklerin kendilerinden utanacakları şekilde hissetmelerine neden olunduğunu söylüyor. Cinsiyetler arası meslek ve gelir farklarının tek sebebinin ataerkillik olmadığını, bunun daha farklı birçok nedenden dolayı böyle olduğunu söylüyor.

    Bu kitaba gelecek olursak, burada kendi şahsi görüşlerine dayanarak 12 başlık altında tavsiyelerde bulunmuş.
    Örneğin birinci kuralda, insan da dâhil hiyerarşik düzene sahip birçok hayvan topluluğunda baskın hayvanların daha dik durduğunu, yenilenlerin ise daha kambur ve boynu bükük durduğunu söylüyor. Dik durmanın vücutta daha fazla serotonin salgılanmasına neden olacağını ve bizim hiyerarşi içindeki statümüze faydasının olacağını söylüyor. Veya dördüncü kuralda, kendimizi başkaları ile değil kendi geçmiş halimizle kıyaslamamızı tavsiye ediyor. Çünkü herkesin yaşantısı farklı, bu nedenle sağlıklı kıyaslama yapmak zor. İş yerinde sizden daha iyi olan birinin aile hayatı berbat olabilir, ve sizin mutlu bir evliliğiniz olabilir. Kim daha iyi durumda?

    Bu 12 tavsiyeyi verirken bol bol İncil’deki hikâyelerden örnekler veriyor. Aynı zamanda ünlü roman ve çizgi filmlerden de örnekler veriyor. Tabi psikolog olarak yaşadığı tecrübeleri de paylaşıyor.

    Sonuç olarak kendi yaşam tecrübelerini bizimle paylaşmış. Ben şahsen her görüşüne katılmasam da kendisini samimi buluyorum. Kitapları ve fikirlerinin alıcısı büyük çoğunlukla hayatı anlayamamış genç erkekler. Bunu söylüyorum çünkü sadece bu kitaptan bir milyon dolardan fazla kazandığını kabaca hesaplarsak (basıldığı yılın en çok satan 20 kitabından biri olmuş) bu konuşmaları ve kitapları kendi çıkarı için mi yayınladığı şüphesi doğar. Bence bu adam samimi, evet bu ün ile büyük kazançlar elde etmiş olabilir ama ben fikirlerini sırf kazançlı olduğu için değil, gerçekten bunlara inandığı için anlattığını düşünüyorum. Kanada’da çıkan bir yasa sonrası ifade özgürlüğü ile alakalı aldığı tutum bunun bir örneği, kariyerini riske attığı söyleniyor fikirleri uğruna. Aslında, şu an yazarken aklıma geldi, kitabındaki 7.kural da bir bakıma bu konu ile ilgili.

    Genelde hem youtube konuşmalarında hem kitabında benzer cümleler var. Aynı şeyleri, aynı örnekleri vererek anlatıyor.

    Sonuç olarak, Herkesin kendi yaşına ve hayat tecrübesine göre, belki az belki çok alabileceği bir şeyler var bu kitaptan.
    ---- İnceleme Sonu-----


    ---- Kendime Notlar-----

    1- STAND UP STRAIGHT WITH YOUR SHOULDERS BACK

    Istakozlar üstünlük hiyerarşisine sahiptir. En güçlü erkekler en iyi yerleri kapar, en iyi ve en çok besine ulaşır, en çok dişiyi döller. İki erkek ıstakoz karşı karşıya geldiğinde birbirleriyle boy ölçüşürler. Çeşitli taktiklerle dövüşmeye gerek kalmadan birinin diğerinin üstünlüğünü kabul etmesine uğraşırlar. Mecbur kalırlarsa da dövüşürler. Üstün gelen ıstakoz daha çok serotonin salgılar, bu nedenle de daha dik durur ve kendine güveni yüksektir. Yenilen ıstakoz ise daha az serotonin salgılar, daha kambur ve boyun eğici durur. Bu durum hiyerarşiye sahip tüm hayvan topluluklarında benzerdir.
    Biz insanlar da hiyerarşik hayvanlarız. Bu nedenle bizim içinde benzer durumlar geçerlidir. Hiyerarşinin üst seviyesinde bir erkekseniz, en iyi yerlerde yaşar, en kaliteli yiyeceklerle beslenir ve sizinle cinsel ilişki için kadınlar sıraya girer. Hiyerarşinin üst seviyelerinde bir kadınsanız da en kaliteli erkekleri eş olarak seçebilirsiniz.
    Eğer düşük seviyeli biri iseniz, kötü yerlerde yaşar ve kötü beslenirsiniz. Hem fiziksel hem ruhsal durumunuz kötüdür. Cinsel açıdan arzulanır biri değilsinizdir. Daha çok hastalanır ve daha erken ölürsünüz.
    Beyninizde antik zamanlardan kalma bir sayaç vardır ve bu sayaç başkalarının size nasıl davrandığına bakarak sizin hiyerarşideki seviyenizi saptar. Eğer akranlarınız size değersizmişsiniz gibi davranıyorsa sayaç serotonin salgılanma seviyelerini düşürür. Bu da sizde duygu uyandıracak her türlü duruma karşı hassas olmanıza neden olur, özellikle de negatif duygularsa. Bu hassaslığa ihtiyacınız var. Çünkü hiyerarşinin aşağı seviyelerinde acil durumlar sık gerçekleşir ve hazır olmanız gerekir.
    Ancak bu sürekli tetikte olma haline stres diyoruz ve stres çok fazla enerji tüketir. Hiyerarşinin altlarındaysanız, beyninizdeki bu sayaç en küçük bir beklenmedik engeli, kontrol edilemez sorunlar zincirinin başlangıcı sayar. Böylece aslında gelecek için saklayabileceğiniz enerji ve kaynaklarınızı tetikte olmakla ve panik hareketler yapmakla heba edersiniz. Eğer ne yapılacağını bilmiyorsanız, her şeyi yapmaya hazır olursunuz. Bu da sizi oldukça dürtüsel ve dikkatsiz biri yapar. Sağlıklı kararlar veremez, muhtemel zevk ve fırsatlara balıklama atlayabilirsiniz. Bu acil durumlara hazır olma hali sizi her açıdan tüketir.
    Diğer taraftan eğer yüksek statülü iseniz sayacınız soğuktur. Sürüngen öncesi beyin parçanız yaşadığınız bölgeyi güvenli bir yer olarak kabul eder. Size zarar verebilecek bir şeyler olma olasılığını düşük görür. Genellikle fırsatlarla karşılaşırsınız, felaketlerle değil. Bolca serotonin salgılandığı için kendine güvenen, sakin biri olursunuz. Bölgeniz emniyette olduğu için uzun vadeli planlar yapabilirsiniz.
    Rutin gereklidir. Her gün yaptığımız işlemler otomatikleşmelidir. Böylece kararlı ve güvenilir alışkanlıklara dönüşürler.
    Anksiyete ve depresyon, eğer hastanın günlük rutinleri yoksa kolay tedavi edilemez. Her gün aynı saatte uyanmak bir gerekliliktir. Sabahları yağ ve protein ağırlıklı bir kahvaltı yapma alışkanlığı da faydalıdır.
    Eğer birisi bir travma sonucu incinmişse, üstünlük sayacı, sonradan olabilecek olaylarda incinmenin muhtemel olacağı şekilde dönüşüm geçirir. Bu özellikle çocukluğunda veya gençliğinde zorbalık görmüş kişilerde olur. Kolay hayal kırıklığına uğrayan ve endişeli bir hale gelirler. Savunmacı bir pozisyonda yaşar ve üstünlük rekabeti anlamına gelecek doğrudan göz temasından kaçınırlar.
    Bazen insanlar zorbalık görürler çünkü karşı koyamaz, direnemezler (can’t fight back). Örneğin altı yaşındaki bir çocuk ne kadar sıkı olursa olsun dokuz yaşındaki bir çocukla baş edemez ve büyükleri tarafından kendisine zorbalık yapılabilir. Ancak yetişkinlikle birlikte bu farklar kaybolur.
    Ancak aynı sıklıkta, insanlar zorbalık görürler çünkü direnmez, karşı koymaz, savaşmazlar (won’t fight back). Bu, sıklıkla sevecen ve fedakâr mizaçlı insanlara olur. Bu ayrıca her türlü saldırganlığı hatta öfkeyi yanlış bulan insanlara da olur. Bu insanlar sıklıkla babaları öfkeli ve kontrolcü tipler olurlar.
    Saldırganlık kapasitesi çok dar bir ahlak ile kısıtlanmış, merhametli ve fedakâr (ve saf ve sömürülebilir) bu kişiler kendilerini korumak için gerekli olan gerçekten haklı ve uygun kişisel koruyucu öfkeyi gösteremezler. Eğer ısırabiliyorsan genellikle ısırmak zorunda kalmazsın. Ustaca benimsendiğinde saldırganlık ve şiddetle karşılık verme yeteneği, gerekli olduğunda gerçekten saldırma ihtimalini düşürür. Size karşı yapılmaya başlanan saldırganlığın ilk aşamalarında, eğer hayır diyebiliyorsanız ve bunu kastederek söylerseniz (yani reddedişinizi kesin terimlerle ifade eder ve arkasında durursanız) baskıcı için baskı alanı sınırlı kalacaktır. Yetersizlik veya güç dengesizliği nedeniyle kendi haklarının arkasında durmayan insanlar kadar, bölgesini koruyucu tepkiler vermeyi reddeden insanlar da sömürüye açıktırlar.
    Saf, zararsız (naive, harmless) insanlar genellikle eylemlerini ve fikirlerini birkaç aksiyoma dayandırır: insanlar temelde iyidir, kimse kimseyi gerçekten incitmek istemez, güç kullanmak yanlıştır… Bu aksiyomlar kötü niyetli (malevolent) bireylerin varlığında çöker. Hatta çökmekten de kötüsü, bu düşünceler sömürüye davet anlamına gelir. Çünkü zarar verme niyetindeki insanlar tam da bu tür naif insanları av olarak görür. Dolayısıyla bu zararsızlık aksiyomları yeniden şekillendirilmelidir.
    Saf insanlar içlerindeki öfke kapasitesini keşfettiklerinde ciddi anlamda şaşırırlar. Bunun örneğini travma sonrası stres bozukluğu yaşayan yeni askerlerde görüyoruz. Nedeni de sıklıkla kendilerine yapılan değil kendi yaptıkları şeylerden dolayı oluyor. Çatışma yerlerinde yaptıkları canavarlıklardan dolayı. Belki o zamana kadar dünyada kötülük yapanların kendilerinden tamamen farklı türde insanlar olduklarını düşünüyorlardı. Belki kendilerindeki zulmetme kapasitesini görmemişlerdi.
    Uyanma gerçekleştiğinde – Naif insan kendindeki kötülük tohumlarını ve canavarlık potansiyelini gördüğünde ve kendini tehlikeli olarak gördüğünde korkuları azalır. Kendine saygısı artar. Sonra belki baskıya karşılık vermeye başlar.
    Güçlü bir karakter ile yıkım kapasitesi arasında çok az fark vardır. Bu hayatın en zor derslerinden biridir.
    Eğer etrafta yenilmiş ıstakozun durduğu gibi (boynu bükük, kambur, omuzlar önde ve düşük, göz temasından kaçınan) dolanırsanız insanlar sizi düşük statülü olarak görür ve kendi beyniniz de sizi düşük statülü olarak kabul eder. O zaman da fazla serotonin salgılanmaz: Bu sizi daha az mutlu, daha endişeli ve hakkınızı savunmanız gereken durumlarda boyun eğmeye daha yatkın yapar. Ayrıca daha iyi yerlerde yaşama, iyi beslenme ve iyi eşler bulma şansımızı da azaltır. Alkol uyuşturucu gibi keyif verici maddelere daha meyilli yapar. Kısacası yenilen ıstakozun durduğu gibi durmak kötü bir şeydir.
    Ancak durumlar değişir, öyleyse siz de değişebilirsiniz. Positive feedback loops sizi dibe çekebildiği gibi ileri de götürebilir. Beden dilindeki değişimler buna önemli bir örnek teşkil eder. Gülümserseniz daha mutlu hissedersiniz. Mutlu hissederseniz de gülümsersiniz.
    Eğer duruşunuz bozuksa, başkaları sizi zayıf biri olarak görür ve siz de kendinizi zayıf görürsünüz. İnsanlar da ıstakozlar gibi birbirlerini tartarlar. Eğer dik durursanız size ona göre davranırlar.
    Dik ve omuzlar geride durmak sadece fiziksel bir şey değildir. Ayrıca metafizikseldir. Dik durmak var olma yükünü/sorumluluğunu gönüllü olarak kabul etmek demektir. Hayatın gerçekleri ile gönüllü olarak yüzleşirseniz sinir sisteminiz de ona göre davranır. Bir felaket beklemek yerine bir meydan okumaya karşılık verirsiniz.
    Dik durarak hiyerarşideki yerinizi almak için adım atmış oluyorsunuz. Bölgenizi işgal etmiş ve onu savunma ve genişletme niyetinde olduğunuzu ilan etmiş oluyorsunuz.
    Dik ve omuzlar geride durmak hayatın korkunç sorumluluklarını kabul etmek demektir.
    Yani duruşunuza çok dikkat edin. Dik yürüyün ve ileri bakın. Tehlikeli olmaya cesaret edin. Serotoninin vücudunuzda bolca dolanmasını teşvik edin. Kendiniz de dâhil herkes sizin yetkin ve yeterli biri olduğunuzu varsaymaya başlayacak ( en azından daha ilk bakışta sizi zayıf göremeyecek). Aldığınız olumlu tepkilerin verdiği cesaretle de daha az endişeli biri olmaya başlayacaksınız.
    Böylece, güçlenmiş olarak, sevdiğiniz birinin ölümcül hastalığında veya anne babanızın ölümün halinde bile dik durabileceksiniz ve diğer insanların aksi halde umutsuzluğa boğulacakken, sizin yanınızda sizden güç bulmalarına izin verebileceksiniz.

    RULE 2 – TREAT YOURSELF LIKE SOMEONE YOU RESPONSIBLE FOR HELP

    İnsanlar evcil hayvanlarının ilaçlarına ve tedavilerine kendi ilaçlarını almaya dikkat ettiklerinden daha çok dikkat ederler.
    Deneyimlerimiz bilimsel açıklamalardan çok bir film sahnesi, bir roman gibidir. Babamızın ölümü hastane listesindeki bir kayıttan daha fazlasıdır.
    Maddenin bilimsel dünyası atom, molekül gibi temel elementlere ayrılabilir. Deneyim dünyasının da aynı şekilde temel elementleri vardır. Biri kaos ve diğeri de düzendir. Üçüncüsü ise ilk ikisinin arasında bir denge kurma süreci, modern insanın bilinç dediği şeydir.
    Kaos bilinmeyendir. Düzen ise aksine bilinen şeydir.
    Biz milyonlarca yılda yoğunlukla sosyal olarak evrildik. Yani bizim çevremiz sadece objelerden oluşmaz, aynı zamanda kişiliklerden de oluşur. Beyinlerimiz de bu sosyalliğe göre şekillenmiştir. Aklımız insanlıktan çok daha eskidir. Aklımızdaki kategoriler de kendi türümüzden çok daha eskidir. En temel kategorimiz: erkek ve dişi.
    Sadece düzenin alanında kalırsak yeni şeyler öğrenemeyiz. Sadece kaos içinde kalırsak da bilinmezlik içinde boğuluruz. Bir ayağımız düzende yere sağlam basarken diğer ayağımızla kaosu keşfedersen kendimizi kaybetmeden gelişebiliriz.
    Adem ve Havva hikayesinde yılanın cennette bulunuyor olmasının nedenini çok düşündüm. Belki de yılan kaosu ve cennet de düzeni temsil ediyor. Ayrıca şu şekilde de yorumlanabilir: Ne kadar korunaklı bir düzen kursanız da kaos bir yerlerden ortaya çıkabilir.
    Düzeni abartarak potansiyel tüm tehditleri ortadan kaldırdığınızda başka bir tehlike ortaya çıkar: Çocuksu bir insanlık ve mutlak bir boşunalık. Buradan da anne babalara şu soru sorulabilir: Çocuğunuzu emniyet içinde tutmak mı yoksa onun güçlü olmasını mı istiyorsunuz? Çünkü ikisi birbirine zıt şeyler.
    Yılan Havva’ya yasak meyveyi yerse ölmeyeceğini aksine iyi ile kötünün bilgisine sahip olacağını söyledi. Havva da meyveyi yedi ve uyandı/bilgilendi. Bilinçli bir kadının bilinçsiz bir adama hiçbir zaman katlanmayacağı üzere meyveyi Adem’le paylaştı. Böylece o da bilinçlendi/farkında oldu. Zamanın başlangıcından beri kadınlar erkekleri bilinçlendirmekte/olgunlaştırmaktadır. Bunu öncelikle onları reddederek yaparlar. Bazen de onları sorumlu davranmazlarsa utandırarak yaparlar. Kadınlar üreyip çoğalmanın yükünü taşımaktadır.
    Meyveyi yedikleri zaman Âdem ve Havva farkındalığa sahip olunca, kendilerinin çıplak olduklarını fark ettiler. Ve bundan utandılar. Tanrı geldiğinde Âdem’i göremeyince ona nerede olduğunu sordu. Âdem “Çıplaktım, o yüzden saklandım” dedi, çalıların arasından. Tanrı “Kim sana çıplak olduğunu söyledi? Yoksa cennette yememen gereken bir şeyi mi yedin” diye sordu. Âdem Havva’yı işaret ederek “Kadın bana onu verdi” dedi… Böylece ilk kadın ilk erkeği uyandırmış/bilinçlendirmiş oldu. İlk erkek önce kadına sonra, tanrıya lanet etti. Bu o zamandan beri tüm erkeklerin hissettiği şeydir.
    Önce sevdiği kadının potansiyeli karşısından kendini küçük hisseder. Ardından Tanrıya küfreder, kadınları böyle şirret, kendisini böyle işe yaramaz ve varlığı da derinden kusurlu yaptığı için. Ardından intikam almayı düşünür. Ne kadar aşağılıkça ve ne kadar da anlaşılır. En azından kadın yılana lanet etti. VE görüyoruz ki yılan şeytanın kendisi. Yani aldatıcıların en iyisi tarafından aldatıldı kadın. Ama Âdem? Onu kimse zorlamadı.
    Tanrı önce yılanı lanetledi ve onu bacaksız yaptı. Böylece daima kızgın insanlar tarafından ezilme tehlikesi ile yaşayacak. Sonra kadına üzüntülü çocuklar dünyaya getirme ve onları büyütmekte değersiz ve bazen de kızgın erkeklere dayanma zorunluluğu verdi..
    Erkeğe ise ileri görüşlülük verildi. Böylece gelecek için şu anı feda etmesi gerekecekti. Emniyet için zevki kenara bırakması gerekecekti. Kısacası çalışmak zorunda olacak ve bu zor bir çalışma olacaktı.
    Böylece bölümün başındaki soruya dönebiliriz, insan evcil hayvanına kendisine baktığından daha dikkatli bakıyor çünkü insan kendi kötülüğünü, kusurlarını biliyor ve hataları için kendini cezalandırabiliyor. Ancak köpek kendisi gibi uyanmış değil, o masum.
    Eğer bu ikna edici değilse diğer hikayeye geçebiliriz.
    Bizim aksimize köpekler veya kediler kendi zayıflıklarını bilmezler. Bizler kesinlikle nerede ve nasıl zarar görebileceğimizi biliriz. Bu bilinçliliğin (selfconsciousness) iyi bir tanımıdır. Bizler kendi savunmasızlığımızın, sınırlarımızın ve ölümlülüğümüzün farkındayız.
    Bizler bilinçli olduğumuz için diğer insanlara dehşet verebilir. Onlara işkence edip, aşağılayabiliriz. Bu köpeklerin avlanmasından çok başka bir şeydir. Bu iyi ve kötünün bilgisine sahip olmaktır.
    Eğer kendimize düzgün bir şekilde bakmak istiyorsak kendimize saygı duymalıyız – ama duymayız. Çünkü biz cennetten kovulmuş yaratıklarız.
    Eğer doğrulukla yaşar ve doğruyu konuşursak tekrar Tanrı ile birlikte yürümeye başlar kendimize ve dünyaya saygı duymaya başlayabiliriz. Böylece kendimize de baktığımız canlılara baktığımız gibi bakabiliriz.
    Carl Jung’dan iki önemli ders öğrendim. Birincisi “Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran” ve “Komşunu kendini sevdiğin gibi sev” cümlelerinde hiçbir iyi ahlakın olmadığı gerçeğiydi. İkincisi ise ben birinin arkadaşı, sevdiği vs isem benim kendi adıma onun da kendi adına pazarlık yapması ahlaki zorunluluktur. Eğer böyle olmazsa durum birinin diğerinin kölesi olmasına gider. Bunda ne tür biri iyilik var? Tarafların ikisinin de güçlü olduğu bir ilişki daha iyidir.
    Kliniğimde danışanlarıma kendilerine başkalarına değer verdikleri gibi değer vermelerini söylüyorum.
    Kendinize bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın. Bu sizi ne mutlu ediyorsa onu yapın demek değil. Bir çocuğa tatlı bir şeyler verdiğinizde çocuk mutlu olur. Ancak bu çocuğu sürekli şekerle beslemelisiniz demek değildir. Mutlu ile iyi aynı şeyler değildir. Çocuğun dişlerini fırçalamasını da sağlamalısınız. Kışın dışarı çıkarken kalın giyinmesini de sağlamalısınız, kendisi itiraz etse bile. Bir çocuğun erdemli, sorumlu, farkındalık sahibi biri olmasına yardım etmelisiniz. Aynı bakış açısını kendinize neden uygulamayasınız?
    Geleceğinizi düşünün ve “kendime düzgün bakarsam hayatım nasıl olur” sorusunu sorun. Boş zamanım olursa kendimi, sağlığımı ve bilgimi nasıl geliştirebilirim diye sormalısınız kendinize.
    Rotanızı çizmek için şu an nerede olduğunuzu bilmeniz gerekir. Kim olduğunuzu bilmeli hem silahlarınızı hem de zayıflıklarınızı anlamalı ve kendi sınırlarınıza saygı duymalısınız.
    Nereye gideceğinize karar vermelisiniz. Böylece kendi çıkarınız adına pazarlık yapabilirsiniz. Kendi prensiplerinizi açıkça belirlemelisiniz böylece sizden faydalanmak isteyenlere karşı kendinizi savunabilirsiniz.
    Kendinizi dikkatli bir şekilde disipline etmelisiniz. Kendinize verdiğiniz sözleri tutmalı, tuttukça kendinizi ödüllendirmelisiniz. Böylece kendinize güvenir ve motive olursunuz. Friedrich Nietzche’nin dediği gibi “Kimin hayatında bir ‘neden’ vardır o kişi her türlü ‘nasıl’ ile başedebilir.”
    Dünyayı bir parça daha iyi bir yer yapmak herkes için iyidir. Cennete biraz daha yakın cehennemden biraz daha uzak bir yer yapmak. Kendi cehenneminizi de inceleyin. Böylece ondan uzaklaşmayı amaç edinebilirsiniz. Hatta hayatınızı buna adayabilirsiniz.
    Kendinize, bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın.

    RULE 3 – MAKE FRIENDS WITH PEOPLE WHO WANT THE BEST FOR YOU

    Yaşadığım kasabadan birkaç çocukluk arkadaşım vardı. Akıllı, meraklı, yetenekli çocuklardı. Gençlik yıllarında üniversite döneminde farklılaşmaya başladık. Onlar esrara takıldılar. O tip insanlarla arkadaş oldular. Ben kendi yolumda gittim. Sonraları onların çok kötü hayatları olduğunu, berbat işlerde çalışıp kötü yerlerde yaşadıklarını öğrendim. Neden insanlar kendileri için iyi olmayan kişileri arkadaş seçerler?
    Bazen, kendilerini değersiz gören insanlar, değişim için bir şey yapmazlar. Bazen de geçmişten ders almayanlar aynı hataları yapmaya devam ederler. Belki biraz kader; biraz yetersizlik, öğrenme isteksizliği..
    İnsanlar başka nedenlerle de kötü arkadaşlar edinirler. Bazen birisini kurtarmak istedikleri için onunla arkadaş kalırlar. Bunu genelde saf kişiler yapar. Yardım etmenin erdem olduğunu söylerler. Ancak yardıma edilenlerin ne hepsi kurbandır, ne de hepsi kurtulmak ister.
    Gerçekten yardıma ihtiyacı olup da yardım isteyen biri ile sizi kullanmak/sömürmek isteyen birini ayırt etmek zordur. Kurtarmak istediğiniz kişinin, hayatın gerçek sorumluluklarını yüklenmekten kaçtığı için, amaçsız ve sefil hayatına devam edip etmediğinden emin misiniz?
    Birine yardım etmeden önce onun neden o durumda olduğunu anlamanız gerekir. Hemen onun bahtsız bir kurban olduğunu düşünmemelisiniz.
    Dipte yaşamak, tembellik, yarını düşünmeden yaşamak kolaydır. Zor olan sorumluluk alıp dik durmaktır. Yardıma ihtiyacı olduğunu sandığınız kişinin kolaya kaçmadığından emin misiniz?
    Kız kardeşinizle, babanızla veya oğlunuzla arkadaş olmasını istemeyeceğiniz birinin sizinle de arkadaş olmasına izin vermeyin. Arkadaşlık karşılıklıdır. Dünyaya bir hayrı olmayan birine yardım etmek gibi bir ahlaki zorunluluğunuz yoktur.
    Eğer etrafınız sizin ileri gitmenizi destekleyecek insanlardan oluşursa, sizin dağıtıp dibe vurmanıza hoşgörü göstermezler. Kendiniz için iyi şeyler yaptığınızda sizi teşvik ederler, aksini yaptığınızda ise sizden uzaklaşarak sizi cezalandırırlar. Bu da sizi doğru yolda olmaya zorlar. Kaliteli bir hayat yaşamak istemeyen arkadaşlar ise tersini yapar. Sigarayı bırakırsanız, size sigara uzatırlar. Sizin de onlar gibi alt seviyelerde kalmanızı isterler.
    Sizin için en iyisini isteyen insanlarla arkadaş olun.

    RULE 4 – COMPARE YOURSELF TO WHO YOU WERE YESTERDAY, NOT TO WHO SOMEONE ELSE TODAY

    Eğer küçük bir kırsal yerleşim yerinde yaşıyorsanız, bir şeylerde iyi olma ihtimaliniz yüksektir. Köyün en hızlı koşan çocuğu siz olabilirsiniz veya en güzel kızı, eğer hepsi beş kız varsa köyde. En güzel sesi olanı, en iyi börek yapanı vs. olabilir ve serotonin ile dolmuş halde keyiflenebilirsiniz.
    Şimdilerde milyonda bir görülen bir yeteneğiniz bile olsa bu, sadece İstanbul’da sizin gibi 15 kişi daha var demektir. Ayrıca artık sanal dünya ile birbirimize bağlı olduğumuza göre bunu yedi milyar insanla hesaplayın.
    Bu da şu sonucu doğurur. Her hangi bir konuda ne kadar iyi olursanız olun, bir yerlerde sizden daha iyisinin olma ihtimali çok yüksek.
    Bu can sıkıcı gerçeklere karşı iyi hissetmemizi sağlayacak bir şeyler var mıdır? Bir nesil psikolog, kendinizi iyi hissettirecek olumlu hayallerin ruh sağlığı için güvenli bir yöntem olduğunu düşünmüşlerdir. Bu aslında çok karamsar bir felsefedir ve şu kapıya çıkar: Hayatın gerçekleri korkunçtur ve sadece hayaller bizim sağlıklı kalmamızı sağlayabilir.
    Kıyaslamalar aslında gereksiz değildir. Eğer şu an yaptığınız bir şeyin alternatif şeylere göre daha iyi olduğunu düşünmüyorsanız, o şeyi yapmamalısınız. Bir şey bir şekilde yapılabiliyorsa, o şey daha iyi veya daha kötü bir şekilde de yapılabilir. Eğer daha iyi veya kötü diye bir şey yoksa yapmaya değer bir şey de yoktur. O halde bir değer de yoktur ve bir anlamda. Eğer bir şeyi yaparak bir ilerleme elde etmeyeceksek o şeyi neden yapalım ki? Anlamın kendisi daha iyi ve kötü arasındaki farka gereksinim duyar. Peki, kıyaslamalar gerekli ise bu can sıkıcı düşüncelerden nasıl kurtulacağız?
    Öncelikle başarılı veya başarısız olunacak tek bir alanın olmadığını görmek gerekir. Birçok alan var ve bu alanlardan bazıları size uygun olabilir. Doktor olmak ayrı bir hayat yoludur; tesisatçı, fırıncı, bankacı, mühendis olmak da. Var olmanın bir çok yolu var. Ayrıca eğer birinde başarısız olursanız başka bir alanı deneyebilme ihtimaliniz var.
    İkincisi aynı anda sadece bir alanda mücadele etmiyorsunuz. Birçok alan var. Yaptığını iş bir alan, arkadaş çevreniz de öyle ve aileniz de. Birindi vasatken diğerinde iyi olabilirsiniz.
    Son olarak mücadele ettiğiniz alandaki kıstasların çok çok özel olduğunu ve bu nedenle kendinizi başkaları ile kıyaslamanız, kısaca uygunsuzdur. Hepimizin ailesi var ancak hepimizin ailesi birbirinden farklı. Eşlerimiz ve çocuklarımız birbirinden farklı. İş arkadaşınız sizden daha iyi olabilir ancak berbat bir ailesi var, buna karşılık sizin mutlu bir evlilik hayatınız var. Kim daha iyi? Hayran olduğunuz ünlü aynı zamanda alkolik ve yobaz. Onun hayatı daha mı tercih edilesi?
    Kendinizi tanıyın. Ne istediğinizi ve kim olduğunuzu kendinize sorun.
    İçerlendiğiniz, kızdığınız şeyleri inceleyin. İçerlenme aydınlatıcı bir duygudur. Çok zararlı olan kötü üçlünün bir üyesidir: kibir, hilekârlık ve içerlenme. Ancak içerlenme iki türlü olur. Birincisi olgunlaşmamış kişinin yaptığı çocukça içerlenmedir. Ki bu durumda mızmızlanmayı bırakıp susmanız gerekir. İkincisi ise gerçek bir zorbalığın/tiranlığın sonucudur ve bu durumda ses çıkarmak ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü sessiz kalmanın sonuçları daha kötü olur. Konuşmanız gereken yerde susmak da bir yalandır. Ve zorbalık yalandan beslenir. Ne zaman tehlikesine rağmen baskıya karşı çıkmalısınız? İntikam hakkında hayaller kurmaya, hayatınız zehirlenmeye ve yakıp yok etme hayalleri ile zihniniz dolmaya başladığında.
    Başarısız olduğunu söyleyip durarak üzdüğünüz kendi benliğiniz ile barışın. Kendinize şu hedefi belirleyin: Günün sonunda hayatımın, küçücük bir parça olsa bile, sabahki halinden daha iyi olmasını istiyorum. Bu küçücük şey ne olabilir düşünün ve o şeyi yapın. Yaptığınızda da kendinizi ödüllendirin. İşte şimdi sıcak bir kahveyi hak ettiniz. Belki bunun saçma olduğunu düşünüyorsunuz. Yine de yapın. Ertesi gün de aynı soruyu sorun ve yine küçük bir ilerleme yaratın. Ve her geçen gün kendinizi eski halinizle kıyasladığınıza fark büyümüş olacak. Bunu üç yıl boyunca yaparsanız hayatınız tamamen değişmiş olacak.
    Görme eylemi vücut için çok karmaşık ve pahalı bir eylemdir. Bir şeyleri yüksek çözünürlükte görmek beyin için bir yüktür. Bu denenle etrafımızdaki şeyleri düşük bir çözünürlükte görürken sadece odaklandığımız şeyleri yüksek çözünürlükte görürüz. Bu nedenle neyi görmek, neye odaklanmak istediğimizi dikkatlice seçmeliyiz.
    Mutsuz biri olduğunuzu düşünün. İhtiyacınız olan şeyleri elde edemiyorsunuz. Bunun nedeni belki de istediğiniz şeylerin kendisidir. Arzularınız sizi kör etmiş olabilir. Belki de ihtiyacınız olan şey tam önünüzde duruyor ama siz başka bir şeye odaklandığınız için göremiyorsunuz. Odaklandığınız şeyler sizin hayata bakışınızı biçimlendirir. Ve kolay kolay değiştirmeleri zordur. Ancak zor da olsa bazen parçaları değiştirmek gerekir. Başka bir değişle belki de problem hayatta değil sizdedir. Hayatınız iyi gitmiyorsa belki bu sizin hayat hakkındaki yetersiz bilginizdendir, hayatın kendisinden değil. Hayatınızı daha iyi yapmak sorumluluk üstlenmek anlamına gelir ve bunu yapmak aptalca yaşayıp, kıskançlık ve kızgınlık hisleri ile dolmaktan daha çok emek ister.

    RULE 5 – DO NOT LET YOUR CHILDREN DO SOMETHING THAT YOU DISLIKE THEM
    RULE 6 – SET YOUR HOUSE IN PERFECT ORDER BEFORE YOU CRITIZE THE WORLD

    Hayatta trajik olaylar olur. Bazıları bu olayları yaşadıklarında hayatın adaletsizliğine, kötülüğüne kinlenir, kızgınlık ve mutsuzluk içinde yaşar. Bazıları ise bu olaylardan ders alır ve hem kendilerini hem de başkaları başka trajediler yaşamasın diye eyleme geçer. Birinci yol mutsuzluk ve acı getirirken, ikinci yol anlamlı şeyler yapmanıza vesile olur.
    Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir soru var. Yaşadığınız trajedi kaçınılabilir miydi? Kaçınılabilir bir şeydi ve siz önlem almak yerine kaderi suçladıysanız bir kez daha düşünmelisiniz.
    Öce kendi durumunuzu düşünün. Kendi kariyeriniz için yeterince sıkı çalışıyor musunuz? Yoksa başkalarının başarılarına kin, kıskanma duygularıyla mı karşılık veriyorsunuz? Ailenizle ilişkilerinize dikkat ediyor musunuz? Sağlığınızı veya hayatınızı olumsuz etkileyen kötü alışkanlıklarınız var mı? Kısaca hayatınızı toparlayıp, düzene sokabildiniz mi? Eğer cevabınız hayır ise öncelikle yanlış olduğunu bildiğiniz şeyleri yapmayı durdurarak işe başlayabilirsiniz.
    Dünyaya, kapitalizme, devlete, adaletsizliklere lanet etmeyi bırakın. Kendi aile sorunlarınıza çözüm bulamazken, devletin sorunlarına çözüm bulduğunuzu nasıl düşünüyorsunuz? Hayatınızı gereksiz yere zorlaştırmayı bırakın. Önce kendi hayatınızı düzene sokarsanız, belki de var olmanın aslında iyi bir şey olduğunu görecek ve tüm savunmasızlığınıza rağmen bunun kutlanacak bir şey olduğuna karar vereceksiniz.
    Dünyayı eleştirmeden önce kendi hayatınızı düzene sokun.

    RULE 7 – PURSUE WHAT IS MEANINGFULL (NOT WHAT IS EXPEDIENT)

    Hayat acı verir. Bu doğrudur. Bunu Âdem ve Havva’nın cennetten kovuluş hikâyesinde ve yine Habil ve Kabil’in hikâyesinde görüyoruz. Âdem ve Havva neden cennetten kovuldu?
    Anlamlı olan yerine o an canlarının istediği şeyi yaptıkları için. Dürtülerine uydukları, sadece anı yaşamayı düşündükleri için.
    Descartes’ın her şeyden şüphe ettiği gibi ben de her şeyden şüphe ederek gerçeği bulmaya çalıştım. Şüphe edemeyeceğim ne vardı? Acının gerçekten var olduğu. Acı kesinlikle gerçektir ve acı çektirmek de kesinlikle kötüdür. Bu benim ahlak anlayışımın temel taşlarından biri oldu. Her insanın çok büyük bir kötülük kapasitesine sahip olduğunu gördüm. Temel ahlaki çıkarımlarımı da buna göre yaptım. Bir şeyleri hedefleyin. Düzeltebileceğiniz şeyleri düzeltin. Kendi yetersizliğinizin, korkaklığınızın, kötü niyetinizin ve içerlenmelerinizin farkında olun. Birilerini suçlamadan önce kendi caniliğinizi göz önüne alın.
    Gereksiz acıyı hafifleten her şeyi iyi olarak düşünün. Anlam düzen ve kaos arasındaki dengededir.
    Anlamlı şeyler yapın, çıkarınıza uygun şeyler değil.

    RULE 8 – TELL THE TRUTH – OR AT LEAST DON’T LIE

    Dünyayı manipüle etmek için kelimelerle oynayabilirsiniz. Buna politik konuşmak denir. Bu pazarlamacıların, satıcıların, reklamcıların ve psikopatların bir özelliğidir.
    Hayatı böyle yaşamak, bazı hastalıklı arzulara sahip olmak ve sonra bu arzuları gerçekleştirmek için uygun görünen bir şekilde konuşmak ve davranmak demektir. Tipik olarak da elde edilmesi beklenen şey şunlardır: “ideolojik inançlarımı dayatmak”, “haklı olduğumu göstermek”, “sorumluluktan kaçınmak”, “herkesin beni sevmesini sağlamak”, “naifliğimi sürdürmek”. Tüm bunlar, Alfred Adler’in “hayat yalanları” dediği şeylerdir.
    Başkalarını rahatsız edecek olsa de her zaman doğruyu söylemek önemlidir. Hayır demeniz gereken yerde diyemiyorsanız karakterinizi zayıflatıyorsunuz demektir.
    Güç düşkünü biri işyerinizde yeni bir kural koydu. Gereksiz bir kural; zarar veren, rahatsız edici bir şey. Ama siz kendinize “boş ver” dediniz. Söylenip durmayayım dediniz. Böylece aynı hatayı yapmış oldunuz. Olay anında tepki vermek yerine, böyle şeylerin olması için izin verdiniz. Artık daha az cesur birisiniz. O kişi ise, karşı çıkan olmadığı için daha güçlü.
    Eğer doğru bildiğiniz şeyleri çekinmeden söyleyerek yaparsanız var olmanın getirdiği sorunlarla yüzleşebilirsiniz. Bunu yaptıkça daha olgun ve daha sorumlu biri olursunuz.
    Hayatınız olması gerektiği gibi değilse, doğru bildiğinizi konuşmayı deneyin. Eğer zayıf, reddedilmiş, umutsuz, kafası karışmış hissediyorsanız, doğruyu konuşun. Cennette herkes doğruyu konuşur, orayı cennet yapan da budur.
    RULE 9 - ASSUME THAT THE PERSON YOU ARE LISTENİNG TO MIGHT KNOW SOMETHİNG YOU DON'T
    RULE 10 - BE PRECISE IN YOUR SPEECH

    RULE 11 – DO NOT BOTHER CHILDREN WHEN THEY ARE SKATEBOARDING
    Erkek çocukları kız çocuklarından farklıdır. Erkek çocukları tehlikeli oyunlar oynayarak kendi yeteneklerini, sınırlarını, başkalarının sınırlarını öğrenirler. Genç erkekler araçları ile yarış, patinaj, drift gibi şeyler yaparak kendi araçlarının limitlerini, kendi sürücülük yeteneklerini, kontrolü kaybettiklerinde neler yaşayacaklarını test ederler. Öğretmenlerine söylendiklerinde aslında otoritenin gerçekten var olup olmadığını test ederler.
    Eğer sağlıklılarsa, kadınlar çocuk gibi davranan erkek istemezler. Adam olmuş erkek isterler. Mücadele edebilecekleri birilerini isterler. Eğer kadın sağlam ise, daha sağlam birisini arar. Eğer kadın zeki ise, daha zeki bir erkek ister. Kendilerinin yapamadığı bir şeyleri yapabilecek bir erkek isterler. Dayanıklı, zeki ve çekici kadınlar bu nedenle kendilerine uygun erkek bulmakta zorlanırlar. Çünkü kadın ne kadar başarılı ise kendisinden başarılı erkek de o derece daha az sayıda olacaktır.
    Erkeksi özelliklerin kötü olarak gösterilmesi yanlıştır. Günümüz toplumunda erkekler kendi yapılarından utanmaları gerekiyormuş gibi yetiştiriliyor. Bu çok yanlış bir düşüncedir.
    RULE 12 – PET A CAT WHEN YOU ENCOUNTER ONE ON THE STREET
    Hayat acı vericidir. Hepimizin sorunları var. Bunlar da hayatın gerçekleri. Bütün bu mücadelenin içinde bazen kendimizi kaybedebiliyoruz. Nihayetinde kısa bir var olma döneminin ardından sonsuza kadar yok olacak mahlûklarız. İş ve aile hayatımızın koşuşturmacalarına boğulmuş haldeyken karşımıza çıkan bir kedi bize bu gerçeği hatırlatır. Var olmanın saçmalığını bize gösterir. Koşuşturmacaya devam etmeden önce o kediye bir bakın. Aynı şekilde, dikkatsizce yanından geçtiğiniz insanlara, binalara, küçük ayrıntılara. Eğer yeterince dikkat ederseniz, kötü bir gününüzde bile olsanız, böyle küçük fırsatları yakalayabilirsiniz. Belki küçük bir kızı sokakta dans ederken göreceksiniz. Belki vaktinizin on veya yirmi dakikasını kafanızı dağıtacak komik bir şeye vereceksiniz . Şahsen ben Simpsons bölümlerini 1.5 kat hızlı oynatarak izlemeyi seviyorum.
  • 288 syf.
    Fatma Fatma’dır.

    Kendi kişiliğini kendisi inşa etmek isteyen her kadın için bir "şahit"ti.”


    Kitap, kimi yerde “Kadın” kimi yerde “Fatma Fatma’dır.” olarak geçiyor. Özellikle kitaplara başlık koyma konusunda yazarın kitaplara çekiciliğini iki kat arttırdığını söylemeden geçmek istemiyorum. Ve bu başlık “Fatma Fatma’dır.”

    Peygamber kızı,
    Ali’nin eşi,
    Hasan, Hüseyin’in annesi,
    Zeynep’in annesi,
    Babasının annesi,
    Müminlerin annesi,
    Hatice’nin yalnızlık yoldaşı,
    Mücahedelerin rehberi,

    ...

    Birinden birini bir yerde duyarsak aklımıza direk adı gelecek olan Fatma. Ama yazar bunu istemiyor, toplumsal kimliğine dikkat çekiyor. Toplumda varoluşuna, sözlerine, danışılan konulardaki zekasına, bir birey oluşuna değiniyor. Sadece bu yön ile kadının nasıl bir adı olduğuna dikkat çekiyor. Sıfatlar olmadan kendi başına var olabildiğine. Kitabın bu yönünü çok sevdiğimi belirtmeliyim.

    Kitapta kendi cümleler ise şöyle:

    “Bin yedi yüz senedir tüm sanatçılar, ressamlar, heykeltıraşlar Meryem'in simasını ve tutumunu gösterebilmek için mucize sanat eserleri meydana getiriyor.
    Ama tüm bu söylemler, düşünceler, çabalar ve yüzyıllar boyunca yapılan tüm bu sanat eserleri şu tek kelime kadar Meryem'in azametini anlatmaya yetmedi:
    "Meryem, İsa'nın annesidir"...
    Ben de bu tanımı Fatıma'ya uyarlamak istedim:
    Dedim ki; Fatıma yüce Hatice'nin kızıdır.
    Ama baktım ki bu Fatıma değil.
    Ardından Fatıma Muhammed'in kızıdır, dedim.
    Fakat bu da Fatıma değildi.
    Fatıma Ali'nin eşidir, diyecek oldum.
    Ancak gördüm ki, Fatıma bu da değil.
    Fatıma Hüseyin'in annesidir, diyeyim dedim.
    Ama yine gördüm ki bu Fatıma değil.
    Bir an için Fatıma Zeynep'in annesidir, dedim içimden.
    Oysa gördüm ki Fatıma bu da değil.
    En sonunda şu neticeye vardım:
    Evet, bunların hepsi doğrudur, fakat Fatıma bunların hiç birisi değildir.

    Fatıma Fatıma'dır.”


    Toplumda Fatma’yı anlatmak için ise şöyle devam ediyor:


    “Fatıma hakkında konuşmak zordur. Fatıma bir "kadın"dı. İslam'ın öngördüğü gibi bir kadındı. Onun çehresinin tasvirini peygamber kendisi resmetmişti. Onu zorluk, fakirlik, mücadele ocağında, kendi derin insani eğitim merkezinde yetiştirmişti. Onu eşsiz bir insan kılmıştı.
    O, birçok açıdan örnek bir "kadın"dı.
    Babası için bir "kız"
    Kocası için bir "eş"
    Çocukları için bir "anne"
    Yaşadığı döneme ve toplumuna karşı sorumluluk bilincine sahip "direnişin ve bilincin sembolü" bir kadın.
    O bir "imam", bir numune, bir ideal, bir "örnek insan"dı. Kendi kişiliğini kendisi inşa etmek isteyen her kadın için bir "şahit"ti.”


    Kitabın içeriği ilk başta Hz. Fatma’nın nezdinde tüm ailesini tanıtmakla başlıyor. Hasan, Hüseyin ve Zeynep’e; eşi Hz.Ali’ye olan övgülerini görüyoruz. Tabi konu Hz. Ali ve ailesinden başlayınca bir Şia sempatisinin hissedilmemesi işten değil. Arda sahabe ve Halifelere karşı görüşleri çok sert bir şekilde hissediliyor. Bu aynı fikirde olmadığım konuların başında gelir. Diğer bölümlerde kadının toplumdaki yerine değinip son bölümde İslam toplumunda kadını 3 sınıfa ayırır.


    1. Gelenekçi kadın.
    2. Modern kadın.
    3. Fatmavari kadınlar.


    Bu tanımlar üzerinden anlatırken gelenekçi ve modern kadının Fatma gibi kadınlardan çok uzak olduğu vurgulanır. Zamanla değişen dünyaya ayak uydurma ki bu değişimi durdurmanın imkansız olduğuna değinir, değişimle beraber hayatımıza en başta var olan kadın modeli Fatma’dan gelenekçi ve modern kadın olma yoluna giden aşamalardan söz eder.


    Gelenekçi kadınlar yetiştirdikleri kızları ile kendi aralarında zamanla bir benzerliğin kalmadığını arada 30 yıl gibi bir farkın 30 asır fark gibi durduğunu düşüncede, fikirde ve eylemde iki neslin birbirinden tamamen ayrı olduğunu ve ortak tek yönlerinin aynı evi kullandıklarına değinerek anneler nezdinde babaları da eleştirir. Fatma ve Ali gibi örnek bir aile hayatı yaşamış insanları bu kadar az tanıyıp onları çocuklara örnek gösterememenin izahının olmadığını söyler. Sosyal bir açıdan baktığı için toplum nezdinde alimler aileleri ailelerle aile bireylerini yetiştirmemişlerdir. Ve durum giderek daha acınası bir hal almaktadır.


    Bırakın Fatma gibi kadın olmayı modern kisvesi altında kadınları şekilden çekile koyan hayatta bakış açılarını kınar.


    “Kadın,en ağır yüklerin altında boğulmuş ve boğulmaktadır.Rahat nefes alabilmek ve bu boğucu yükün altından kalkabilmek için düşünüp taşıniyor, "Nasıl özgür olacağım? Nasıl ayağa kalkacağım?" Kadın özgür oluyor. Ama kitapla, bilgiyle, icatla, kültürle, şuur ve bakış açısınin genişlemesiyle değil, duygu ve dünya görüşü sathının yükselmesiyle değil ; aksine makasla! Çarşafanın makasla kesilmesiyle! Kadın bir anda aydın oluveriyor! Doğulu ve Müslüman kadınların kompleksleri sosyolog ve psikologların araştırma konusu olmuştur. Dünya iktisat ve sömûrüsünün hizmetinde olan kadın için şöyle bir tanım yaparlar : " Kadın alışveriş yapan hayvandır!"


    Modern hayatta var olma çabası içinde olan kadının özgürlük sınırlarının ya baba ya eşten gelen bir baskılama ile sağlanıldığını ve bunun sonunda kadınların kendi hayatlarında var olan erkeklere bakamazken bir defa dışarıya açılınca büyük bir değişim ile birden çok rahat tavır sergilediğini bunu sadece kızlarda değil, baskı altında yetişmiş dindar ailelerin çocuklarında gördüğümüze değinir. İmamın manken kızı gibi konuların bir ara çok revaçta olduğunu düşünürsek baskının toplum üzerinde dini nasıl etkilediğine şaşırmayız.



    Baskıcı aile tutumları ve toplumsal yapılar kadınlara ikinci sınıf muamelesi yapar. Diri diri gömülen kızlardan Peygamber omzunda taşınan kız çocukları zamanına yükleselen İslamiyet, Peygamberin gidişi ile diri diri gömmeseler de kadınlara hep arka sıralarda, çarşaf arkalarından, çocuklarına bak! Sus! Nidaları ile yeni toplum adı altında cahiliyeye devam etmişleridir.



    “Onlara göre, kadın kıyamet gününe kadar dinin vazettiği şekilde, yani şuan olduğu gibi kalmalıdır. Dünya değişebilir, her şey değişebilir hatta bizzat beyefendinin kendi şahsı ve oğlu değişebilir ama kadın olduğu yerde durmalıdır.”


    Bu düşüncelerle yıllarca gelenekçi kadınlar yetiştirildi. Ailesi için yaşayan, kendi olamayan kadınlar yetiştirildi. Tek hayali evlenmek, çocuk sahibi olmak ve onları büyütüp evlendirmek olan kendi adına konuşma şansı olmayan ona dayatılan her koşul ve şartı kabul eden kadınlar. Dinde en günahkar varlıklar diye nitelendirdikleri kadınlar. Onlarsız yapamadılar ama onlarla da onları yüceltmediler.



    "Kadın, din adına, gelenek adına ve Fatıma'ya benzemek adına perdenin arkasına itilerek hayattan soyutlanmıştır. Bu bahanelerin hepsine de kılıf uydurulmuştur. İffet adına, namus adına ve ''Kadın çocuklarının eğitiminden sorumludur.'' bahanelerine sığınılarak yapılmıştır bütün bunlar. Anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu. Geri kalmış, yeteneksiz, bir tahtası eksik olan; okuma, eğitim, öğretim, tefekkür, kültür, medeniyet ve toplumsal terbiyeden yoksun olan bir kişi; nasıl olur da yarının nesillerini eğitmeye layık olabilir?"


    Bunları aşıp biraz yol alalım diyince de kadınlar modern oldu. Ama öyle bilimle, ilimle, fikirle değil... Dış görünüş ile, nazla, cilveyle bir erkeğe bağımlılık sürdü.


    Önce kadınlar için isteklerimiz eğitimdi. Kadını yücelten annelik olgusu için gelecek nesiller için eğitim. Ama dini vecibeler arkasına saklanan isteklerin dayatması vardı.



    “Siz hiçbir zaman kadınlar için bir kütüphane açmadınız, bir üniversite kurmadınız. Fikri seviyesi yüksek ve ciddi olan dini toplantıları erkeklere has kıldınız. Kadınları ise bundan mahrum bıraktınız. Kadınları arzu ettiğiniz tipe uygun olarak sadece ağlama meclislerine katılmalarına müsaade ettiniz. Dolayısıyla kadında artık ne fikir ne bilgi ne de şuur kaldı."


    Fırsat verilmeyen kadınlar zamanla değişen dünya ve bilinçle farklı kişilikler ve gelişmeler yaşasada öz de erkek egemenliğini içinde taşıdı.


    Hala bir erkeğin ya da ailesinin isteği için belli kalıplara giren kadınlar var. 20 küsur yıllık hayatında farklı yetişen bir kadın bir anda bambaşka istekleri olan bir insanla karşılaşıp onunla bir hayat kurma uğruna değişiyor. Halbuki erkek onu öyle görüp kabul ediyor, sonra kendi istediği şekilde değişimini istiyor. Zamanla değiştirdiği insanda kusur bulup değiştirdiği eşinin ilk haline benzer birini buluyor. Kadın ise zamanla bu değişimin hata olduğunu fark ediyor. Özgürlük alanına yapılan her müdahale er geç kendisine yapılanın sonuçlarını doğuruyor. Bu yüzden kimse kimse için değişmemeli. Herkes kendine yakıştığını düşündüğü insanla olup başkasına müdahale etmemeli. Ali Şeriati bu bağlamda evliliklerin yıkılma sürecine dair konuşur. Bir evlilik yürümüyorsa iki birbirine katlanmayan insanı aynı ortamda bırakmanın mantıklı olmadığına ve ayrılığın toplum için daha temiz bir yol olduğuna, dinin bu yola erdiğine ve kullanılması gerektiğine değinir. Yoksa kadın ve erkek mutluluğu başka kişilerde nikah altındayken başka insanlarla zinalarda bulur, bu da ruh sağlığı iyi olmayan çocukları oluşturdu. Burda modern bir hayat ve gelenekçi bir hayat arasında sıkışan ruhların hayatlarının kayışını görüyoruz.



    Yazar, İslamın toplum hayatına bakış açısını ve sosyal hayatına hep ilgili bir din olduğunu bu yüzden boşanma konusuna da değindiğini ifade etmiştir. yeni düzende oluşan islamı Amerikan İslamı olarak tanımlar. Geri kalmışlıklarını Avrupa’da kazandığı tüm parayı yabancı sermeyeye adayarak alışveriş merkezlerinde dolaşmayı ve lüks yerlerde yapılan harcamaları modern olmak sananlara karşı fikirlerini cesurca ifade eder.



    Her sözüne katılmasam da farklı bakış açıları kazandırdığı kesin. Değişen erkek değişen kadın oluşturdu. Önce dini adetleştirdiler, ardından adetleri din saydılar. Değişen insan değişen İslamiyet değil.


    Yazar hakkında farklı insanların görüşlerine takılmak yerine kendi bakış açınızı oluşturun derim. Ön yargılı olmayın ve Ali Şeriati’yi tanıyın. Büyük bir sosyolog ve dini anlatımlarda olabildiğince açık anlatımlarda bulunmuştur.

    Herkesin okuması gerekir.

    Keyifli okumalar!
  • 80 syf.
    ·4 günde·7/10
    ''Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
    Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
    Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
    Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
    Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
    Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
    Nerede, nasıl ve ne zaman,
    Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!

    Bu sözlerle aşkın metafiziği adlı kitabına başlangıç yapan Arthur Schopenhauer aşkı şöyle tanımlar: aşk, başta dizginlenebilir bir eğilimken sonrasında bir tutkuya tüm engelleri aşabilme gücüne ve tatmin edilmez bir duygu haline gelirse ölümü bile göze alabildiğine.

    Schopenhauer; bu konuya neden felsefik bir yaklaşım getirdiğini ise şöyle ifade eder. Madem aşkın varlığından, gücünden eminiz bütün yazar ve şairlerin vazgeçilmez konusu aşkı neden bir filozof irdelemesin. Ayrıca aşkı konu olarak ele almasının nedeninin ona öncü olan düşünürlerin tezini çürütmek olmadığını, aşk konusunun onun dünyasına nesnel olarak dayatıldığını söyler.

    Schopenhauer aşka dair düşüncelerini beş bölümde incelediği kitaba gelecek olursak;

    Birinci Bölüm:
    Bu bölümde aşk Schopenhauer 'e göre istediği kadar dünyevilikten uzak, saf tanımlansa bile o bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Birçok insan için zihinlerinin yarısını sürekli meşgul ettiği, en ciddi meselelerde kararları etkilediği, evrakların el yazmalarının arasına saç buklelerini yerleştirmeyi başardığı, en feci kavgaları körüklediği, bazen zenginliği bazen statü ve rütbeyi kendine kurban seçtiği, her şeyi yıkmaya çalışan, altüst eden bu tutkuyu önemli kılan tüm bu gayret ve süreçte yaşanılanlardır. Bu çabanın altında yatan neden ise cinsellik olsa da nesnel bir hayranlık olarak insana kendisini sunar. Bu bir savaş hilesidir. Tüm bu bireyler arasında uygun eşi bulma, seçme ayıklama, aşk oyunlarının amacı sadece bir şeye hizmet eder. Gelecek kuşağı (türü) meydana getirmek. Doğanın kişilere kamufle ederek sunduğu bu amaç doğrultusunda bireyler birbirlerine ne kadar uygunsa aralarındaki tutku o denli fazla, ortaya çıkacak türde o oranda sağlıklı genler taşır.

    İkinci Bölüm:
    Schopenhauer 'e göre iki cinsin inançları, düşünceleri, karakterleri ve zihinsel eğilimleri uyuşuyorsa aralarında cinsel sevgi etkisi olmaksızın bir dostluk kurulabilir. Ancak bunların evliliği çok mutsuz, doğacak çocukta zihinsel ve bedensel düzlemde uyumsuz olacaktır. Bunun tam tersi için düşünecek olursak cinsel tutku var, ancak uyum yoksa bunların evliliği de mutsuz olur.
    İnsanın doğasındaki bencillik türün devamını sağlayacak bakış açısını bir yerde engeller. Fakat bireyin aklına bir şüphe kuruntu yerleştirilirse gerçek sadece tür için en iyi olanın onun için de iyi olacağı gibi görünür. Bu kuruntunun adı içgüdüdür. Cinsel hazzın tatmininde ise türün çirkinliğine, güzelliğine bakılmaz, hiç bir bağ yoktur bu bağlamda. Seçim tamamen ortaya çıkacak yeni türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunması ile ilgilidir. Buna göre herkes en güzel bireyleri, kendi varlıklarında türün katıksız olmasını sağlayacak bireyleri şiddetle arzu edecektir. Diğer bir nokta ise bu seçimde öteki bireyde kendi kusurlarını örtecek özellikler aramasıdır. Örneğin kısa boylu erkekler iri kadınları ararlar, sarışınlar esmerleri severler vb…
    Erkek kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında türün damgasını vurduğu o kadınla sürdürmek istediği türün tipinin korunmasına dayalı eğilimdir. Demek ki insanın içinde taşan hazza verdiği cevap bu çekimle ilgili değil, tür için iyiye yönelmiş bir içgüdüdür. İnsanın seçtiği kişiye ulaşmak için yaptığı tüm rezillikler şan, şöhret, para, onur vs. kaybetme pahasına katlandığı eziyetler doğanın her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak türe hizmet eder. Erkek ulaşmak için kırk takla attığı kadına ulaşınca türe hizmet ettiğini hissettiğinden evlilik dışı her olayda kötü yeni bir bireyin oluşumundan çoğu zaman iğrenir, engellemek ister. Ve o hazza ulaşınca aslında herhangi bir kadınla yaşayacağı hazdan farklı olmadığını görüp hezeyana uğrar. Kendisini aldatan, bireyin bilincine girmeyen türün irade gücüdür.
    Aşkta erkek ve kadının doğası belirgin farklar taşır. Erkek doğası gereği vefasız, kadın ise sürekli sadakate eğilimlidir. Erkeğin aşkı doyum bulduğunda azalırken, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan dolayı erkeğin eşine sadakati yapay, kadının ki doğaldır.

    Üçüncü Bölüm:
    Bu bölüm Schopenhauer ‘in aşkta bireylerin seçimlerinin altında yatan nedenleri incelemesini içermekte. Ona göre seçimlerde öncelikle yaşa bakılır. Doğurganlıktan dolayı 18-28 yaş arası idealdir. Güzellikten yoksun gençliğin gene de çekici olduğu ancak gençlikten yoksun güzelliğin çekici olmadığını ifade eder. İkinci bakılacak unsur sağlıktır. Sağlıklı olmayan bireyler hastalıklarını türe aktaracağı için tercih edilmemelidir. Üçüncü unsur iskelet yapısıdır. Kemik yapısı türün tipinin temelidir. Bu yüzden önemlidir. Dördüncü etken kadının belirli bir dolgunlukta olması ceninin beslemesi açısından önemlidir. Beşinci etken ise yüz güzelliğidir.
    Kadınlar ise erkek güzelliğine çok az önem verirler. Erkeğin kuvveti buna bağlı cesareti cesur bir koruyucusu olması açısından önemlidir. Kadınlar kendi güzelliklerini aktaracakları için çoğunlukla çirkin erkekleri severler. Bir kadının bir erkeğin kültürüne, entellektüelliğine aşık olması gülünç bir iddiadır. Bir annenin çocuğuna güzel sanatlar vs. eğitimi vermesinin sebebi ise güzel kalça ve dolgun göğüsleri yapay yollardan destekleyen bir zekayı ortaya çıkarmaktır.
    Ayrıca tüm bu etkenlere bakılırken her bir birey bedeninin her bir uzvundaki eksiklik ve zaafları karşı cinste düzeltilmesini kovalar, üstelik söz konusu parça ne kadar önemliyse bu arayışta o kadar kararlı ve ısrarlı olur.
    Eğer bir adam çok çirkin bir kadına aşık olursa cinsellikten kaynaklıdır ve kendini eksik görmediği için türe aktarılacak özellikleri kendi tamamlayacağını düşünür ve bu çok üst mertebede aşıklık halidir.

    Dördüncü Bölüm:
    Eğer aşk bir kişiye yönelmiş ise bu kişiye kavuşamama durumunda dünyanın bütün nimetleri hatta hayatın kendisi bile değerini kaybedip intihara kadar gidebilir. Tür bireyden daha önemlidir. Bu yüzden sevenler çokça çabalar ve bu çabayı yüce ve haklı görür. Aşkın çoğu zaman kişiyi trajik, komik durumlara sokmasının nedeni aşık erkeğin ruhunu türün ele geçirmiş ve hakimiyeti altına almış olmasıdır. Türün istediği gerçekleşince kaybolup giden, geride kalan nefret edilen bir eşin mantığı böyle açıklanabilir. Çoğu zaman aklı başında bir erkeğin canavar ruhlu bir kadınla evliliği buna örnektir. Eskilerde bunu aşkın gözü kördür diye nitelendirir.
    Aşk evliliğinde de uyumsuzluklar çıkınca yine mutsuzluk gelir. Bir İspanyol atasözü der ki ‘’ Aşk nedeniyle evlenen acılar çekerek yaşamak zorundadır. ‘’ Anne baba tavsiyesi ile evlilikte de değerlendirilmiş yönler başta mutlu etse de sonrasında sorunlu bir mutluluk olarak kalır. Bu durumda bir evlilik ya ortaya çıkacak türe ya da sadece bireyin çıkarlarına ters düşer.

    Beşinci Bölüm:
    Bu bölümde ‘’oğlancılığı ‘’ ele alan Schopenhauer oğlancılığı yolu sapmış içgüdü olarak tanımlar. Hem doğaya aykırı hem de tiksinti uyandırıcı bu içgüdü yozlaşmış insanların yapacağı tek tük rastlanacak eğilimken aksine dünyanın hemen hemen her yerinde yaygın ve modadır. O dönemin filozof ve yazarları ozanları da bu işe bulaşmışlardır. Platone ve stoacılar bu aşktan başka aşk tanımazlar. Asya ‘da Galliler ‘de hatta islam toplumlarında, hint çin toplumlarında da yaygın olan bu sapkınlığı ölüm cezasına çarptırılarak durdurmaya çalışılsa da gizli saklı varlığını korumaya devam etmiş.
    Schopenhauer ‘e göre oğlancılık insanın doğasından kendiliğinden doğmakta fakat doğaya aykırı olarakta bir paradoks oluşturmaktadır. Bu paradoksu Aristotales ‘in çok genç ya da çok yaşlı kişilerin çocuklarının zeka ve bedenen geri olacağını bu yüzden çocuk yapılmaması gerektiği tezi üzerinden açıklamaktadır. Yaşlı erkeklerin çocuk meydana getirmemesi için var olan cinsel dürtülerinin genç oğlanlara yönelimi zayıf, çelimsiz, olgunlaşmamış türlerin meydana gelmesini önler. Yani doğa kendince böyle bir çözüm yolu bulur. Doğa iki kötüden daha az kötü olanı tercih eder ve yine türe hizmet etmiş olur.
    ‘’ Doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır ahlaki olanı değil ‘’ … (syf 86)


    Etkinlik kapsamında bu kitabı okuyarak Arthur amcayla tanışmamı sağlayan Quidam ‘a çok teşekkür ediyorum. Schopenhauer ‘in aşka dair felsefesini ince bir kitabı dört günde okuyarak, yürek çatlatan uzunluktaki incelememi de iki günde yazarak özümsediğimi düşünüyorum :)) Kitapta yer alan fikirlerin bir çoğuna katılmasam da Arthur amcanın akıl yürütmelerine hayran kalmamak elde değil.
    Felsefe severlere keyifli okumalar...
  • 376 syf.
    ·Beğendi·5/10
    Sanırım en uzun yorumum bu olacak :) Bir kitaptan bir şey öğrenebilmem benim için çok önemli. Birçok kitabımı da bu sebeple okurum. Ve belki yine bu sebepten klasik dram ve özellikle aşk hikayeleriyle dolu kitapları okumaktan sıkılırım. Bu kitaba da ön yargıyla yaklaşmıştım, yazar şimdiye kadar okumadığım birisiydi ve kitabı dram türündeydi. Ama beni yanılttığını söylemem gerekiyor. Kitap hızlı ilerliyor. Yalın bir anlatımı ve güzel bir Türkçesi var.
    Hikaye, amcası tarafından tecavüze uğramış Vanlı bir genç kız olan Meryem, onun askerden yeni gelmiş ve Meryem'i töre sebebiyle öldürmesi için görevlendirilmiş kuzeni Cemal ve İstanbul'daki hayatından sıkılmış, kendisini bulmak için yola çıkmış bir adam olan Prof. İrfan Kurudal arasında geçiyor. Önce karakterler tek tek ayrı bölümlerde anlatılıyor; onların duyguları, düşündükleri, yaşadıkları.. Daha sonraki bölümlerde üçünün hikayesi birbirine karışmaya başlıyor.
    Benim fikrime göre kitap olay üstüne kurulu değil. Betimlemeler de çok yok. Yani ne durum anlatıyor ne olay. Ana yoğunluk bunların hiçbirinde değil. Nasıl diyeyim kitap sanki bir "bakış açıları sözlüğü", "davranış analiz ansiklopedisi", "Türkiye siyasi/dini/kültürel haritası". Bazı yerlerinde " Ya gerçekten böyle mi düşünüyorlardır, böyle mi yapıyorlardır, hem bunu düşünüp hem böyle nasıl davranabilir insan?" diye ikirciklendim. Ama bu dünya, işte böyle bir dünya..
    Kitaptan çok şey öğrendim, birçok yerinde uzunca düşündüm, kendimi sorguladım, etrafımdaki bu kalıplara uyan insanları değerlendirdim. Bazı şeylerin açıklamasını buldum, bazılarında ise hiç bilmediğim şeyleri ilk defa duyup güldüm/üzüldüm.. Hani bazı tespitler vardır. Aslında durumun farkındasınızdır, bir "durum" vardır ama bunu nasıl açıklayacağınızı ya da kelimelere dökeceğinizi bilemezsiniz. Ve gün gelir, bir kitap ya da bir insan size öyle bir şey söyler ki kafanızdaki o açıklanamayan şeyin tanımına kavuştuğunu anlarsınız, bu kitapta da öyle oldu benim için..
    Ayrıca yazar karakterlerini her açıdan değerlendirmiş. Her bakış açısını yakalamaya, her duyguyu aktarmaya, her davranışın sebebini açıklamaya çalışmış ki bu beni bir kitaba bağlayan şeylerden.. Kısacası kitap benim için farklı bir deneyim oldu. Bu arada, kitabı okurken yazarın kendisini hangi karakterle özdeşleştirdiğini düşündüğümde aklıma İrfan Kurudal gelmişti ama meğer o kendisini Meryem ile özdeşleştirmiş, kendisini ona daha yakın buluyormuş..
    (SÜRPRİZ KAÇIRAN VARDIR!)
    Şimdi kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan bir kaçını aşağıya ekliyorum:
    1- Gerçekten koca koca şehirlerden küçük şehirlere ya da kırsala göç etmeye karar veren paralı,kariyerli,sağlıklı v.b insanlar, yani dışarıdan hayatlarındaki her şeyin normal/iyi gittiği düşünülen insanlar da İrfan Kurudal'ın geçtiği gibi bir süreçten mi geçiyordu? Metanoya (kendi öz benliklerini bulma) amacıyla mı her şeyi bırakıyorlardı? Ve sonu böyle mi oluyordu? Aslında basit bir karar ya da delilik anı diye adlandıracağımız şey bu kadar çetrefilli bir şey miydi? Ve kendini bulmak, kendine yönelmek sadece zenginlere ya da dünyada başka hiçbir şeye bağlı olmayan insanlara mı has bir şey? Şimdiye kadar "pişmiş" dediğim, "kendini tanıyor" dediğim tüm insanlar evli ama çocuksuz ya da sorumsuz, bekar ama yalnızlığının kıymetini bilen insanlardı. Acaba "kendini tanımak" dediğimiz şey, sadece belirli kişilere özgü ya da kendini tanıma fırsatı bahşedilmiş insanlara ait bir şey mi, herkesin yapabileceği bir şey değil mi? Kafamda çokça soru ama cevapların bir kısmı alınmış, bir kısmı ise duruyor..
    2-Hobbes'un "İnsan insanın kurdudur" sözü en çok duyduğum sözlerden birisi. Hele ki kimsenin kimseyi sevmediği, dürüst ve iyi niyetli insanların aptal olarak addedildiği bu dünyada. Zülfü Livaneli'nin ise tam aksini iddia eden "İnsan insanın zehrini alır" sözü sanırım kitabın en etkileyici cümlelerinden. İnsanın bu kadar herkesten kaçarken bu kadar herkese muhtaç olması. İronik bir paradoks..
    3- Neden magazinsel şeyler okunur/izlenir? Kitabın açıklamasına göre (benim anladığım kadarıyla) magazinin ortaya çıkışı şöyle: insanlar kendilerini avutan, oyalayan, dedikodusu yapılan mitolojik tanrılar döneminden tek tanrı dönemine girince sıkılmış; bu eski tanrılar gibi aşık olan, kıskanan, savaşan, bin bir macera yaşayanlar yerine dişi mi erkek mi bilmediği bir Tanrı'yı bulunca, eski alışkanlıklarını devam ettirmek için bu eski tanrıların yerine yeni tanrı ve tanrıçalar yaratmışlar. Bunlar da ya film yıldızı ya futbolcu ya manken ya politikacı ya da ünlü birileri.. Magazin merakını, o evlilik programlarının bu kadar izlenmesini, Survivor gibi yarışmalarda kavgaların, çekişmelerin bu kadar talep görmesini oldum olası anlamamışımdır ve bu açıklama bana nedense çok mantıklı geldi :)
    4- Türkiye'de burjuva neden Avrupadaki gibi değildir? Kitaba göre; Türkiye'deki burjuva tam olarak burjuva olamamıştır çünkü para kazandığı zaman ona yol gösterecek ve zevklerini inceltecek bir aristokrasi örneği yoktur. Aristokrasi örneği olmaması da, Osmanlı dönemindeki anlayıştan ileri gelir. Doğrudan alıntıyla şu şekildedir: "Osmanlı İmparatorluğu'nda bir aristokrat sınıfı yaratılmamasına özen gösterildiğini biliyordu profesör. . Ve (Osmanlı hanedan üyelerini kastederek) kendi karşılarında hiçbir aileyi güçlendirmemek için Türk kızlarıyla bile evlenmemişler; karılarını hep Macaristan, Rusya, İtalya gibi ülkelerden seçmişlerdir.. Böylece Osmanlı'dan bir soylu sınıfı devralamamış, bu da İstanbul eliti denen parası bol ama yaşam kültürü bakımından lümpen, acayip bir kesimin doğmasına yol açmıştı." Açıkçası yabancı eş tercihinin bununla alakalı olabileceğini, bir devlet politikası sebebiyle böyle olduğunu hiç ama hiç düşünmemiştim. Doğruluk payını bilemiyorum tabi, bir iddia da olabilir.
    5- İnsanlar neden televizyona bu kadar bağımlı? Kitap diyor ki: "Yakup ve ailesi sanki gerçek yaşamlarını televizyonda geçiriyor, gündelik yaşamlarını ise geçici olarak katlanılması gereken bir sıkıntı dönemi olarak görüyorlardı." Bu yorumu sadece televizyon bakımından değil; diziler, filmler, sosyal medya v.b ile bir arada düşündüğümüzde, insanlar gerçekten hayatlarını katlanılması gereken bir sıkıntı dönemi olarak görüyor olabilirler mi? Kendimi değerlendirdiğimde, en çok film/dizi izleme dönemimin sıkıntılı ve hayatımdan sıkıldığım zamanlarda olduğunu, üzülerek, kabul ediyorum.
    6- Yine kitapta şöyle bir tespit var: "..bir ülkenin bayrağından da önemli kavram ortak ritim duygusu. Melodi değil, ritim." Bu cümleye pek katılmasam da "ortak ritim" kısmının doğru olduğunu düşünüyorum. İlerleyen cümlelerde bahsedildiği gibi, insanların aynı müziği dinlerken farklı ritimler tutturmaları, birisinin elleriyle tap tap yaparken birisinin bacaklarıyla artistik hareketler yapması ya da gerdan kırıp kalçalarını kıvırması, göbek atması onların hangi kültüre ait oldukları konusunda büyük bilgi veriyor.
    7- İrfan Kurudal adlı karakterin İstanbul'a sığamamasını; hatta bu rahatsızlığının, bunca paraya mala mülke sahipken İstanbul'dan nefret etmesine sebep olmasını çok çok iyi anlıyorum. İstanbul'a ait, oradaki arkadaşlarına ait değerlendirmeleri çok gerçekçi. Kısa, net, temiz ve gerçeğin vuruculuğuna sahip betimlemeler..
    7- Ve askerlerimiz, mehmetçiklerimiz.. Her zaman bu konu içimi dağlamıştır. Okurken de gözlerimin dolduğu yerler oldu. Hele ki Cemal'in kamuflajının içerisinde neden plastik pazar poşeti taşıdığını öğrendiğimde gözyaşlarıma hakim olamadım. Gencecik çocuklarımızın böyle bir hayatı yaşaması, böyle travmalar atlatması.. Gerçekten hepsine çok şey borçluyuz. Allah'ım şehit olanlardan merhametini, gazi olanlardan rahmetini esirgemesin.
    Son olarak bazı şeylerin, bazı kitapların zamanı varmış. İnsanın kendisini tanımasının bir zamanı olduğu gibi.. Çok küçük bir azınlığın, aklı kemale erdiği andan itibaren ne için yaratıldığını, dünyadaki amacının ne olduğunu bilebileceğini; geri kalanların ise eğer yeterince şanslılarsa ve yüreklilerse kendilerini tanıyabileceklerini bir kere daha anladım.. Hani yaşadığımız bu aceleci dünya bize sürekli "Geç kaldın!", "Yaşlanıyorsun ve daha hayat amacını bile bilmiyorsun!" diye diretiyor ya, DİNLEMEYİN. Geç kalmadınız. Babacağızımın dediği gibi "vakti gelmeden çiçek açmıyor" ve vakti gelmeden insan bazı şeyleri kavrayamıyor. Bu kitabı eğer vaktinden önce okusaydım, bu şekilde nemalanamaz, bu kadar etkilenemezdim. Hiçbir kitap, hiçbir insan, hiçbir eylem için geç kalmış değiliz. Umarım sizin de zamanınız gelmiştir bu kitap için. Keyifli okumalar.
  • 288 syf.
    ·6 günde·Beğendi·7/10
    İlber Ortaylı'yı televizyon sohbetlerinde fazlaca dinledim. Dergi ve Gazete röportajlarını bol bol takip ettim. Ama bugüne kadar hiçbir kitabını okumamıştım. Bazı fikirlerine ve duruşlarına katılmasam dahi, değer verdiğim bir tarihçidir. Ancak sözlü aktarımlarında fikirlerini ve bilgisini derli toplu ifade edemediğini ve günlük olayları tarih süzgecinden değerlendirirken duygularını biraz fazla işin içine karıştırdığını düşünürdüm. Hatta hayatımda tanıdığım çoğu tarihçi gibi biraz fazla milliyetçi bulurdum. Açıkçası kitabını okumak bende daha farklı bir etki yarattı.

    Türk tarihçileri biraz fazla milliyetçi ve mukaddesatçıdır. Bunda çok fazla şaşılacak bir şey yok, çünkü milliyetçilik ve muhafazakârlık geçmişten beslenir. Tarih alanında çalışmayı tercih edenler genelde bu fikir yelpazesinden insanlar olur. Bunun, bu bilim dalındaki olumsuz yansıması ise, kendi içine kapalı bir tarihçiliğimiz olmasıdır. İlber Ortaylı tarihçiliğimizin sefaletine farklı bir açıdan bakarak, kitabın girişinde, başka milletlerin diline hâkim olmayan, başka ülkelerin, coğrafyaların tarihini merak etmeyen bir tarihçiliğimiz olduğunu dile getirmiş.

    "İmparatorluğun Son Nefesi"nde, 1808'de Rumeli Ayanlarının tahta çıkardıkları II Mahmut'la imzaladıkları Senef-i İttifak anlaşmasından itibaren Osmanlı'nın çözülme sürecinin köşe başlarını ele alan Ortaylı, bu süreci Cumhuriyet'te çok partili sürece kadar taşıyor. Kitap, her bir konuyu farklı başlıklar halinde ele alıyor. Son bölümlerde ise İlber Ortaylı ile yapılan röportajlar yer alıyor. Burada da İlber Ortaylı'nın düz yazı ile sözlü röportajlar arasındaki ifade yeteneği farkını görmek mümkün. Sözlü ifadelerinde sert ve keskin yanıtlar vermeyi seviyor. Ancak Ortaylı bilgi ve fikirlerini düz yazı ile daha doğru ve derinlikli ifade edebiliyor.

    Kitabın birçok bölümü Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti adına önemli dönem noktalarına ayrılırken, bazı bölümleri de biyografi derinliğinde olmasa da, tarihi karakterlerin analizine yönelik olmuş. Bu doğrultuda, II. Abdülhamit, Mustafa Kemal Atatürk ve Enver Paşa adına ara bölümler mevcut. Bu tarz ara bölümler iki sanatçı veya özel meslek erbabı için de açılmış. Bu isimler Halide Edip Adıvar ve Turgut Cansever. Her iki isme ait bölümler, özellikle Halide Edip Adıvar’a dair bilgiler benim adıma oldukça şaşırtıcıydı.

    İlber Ortaylı’nın tarihe nasıl baktığı üzerine değerlendirmeye gelecek olursak. Ortaylı’nın biraz kaderci bir tarihçi olduğunu düşündüm. Çünkü olaylara ilişkin değerlendirmesi genellikle “öyle olması gerektiği için öyle oldu” ya da “şartlar öyle olmasına neden oldu” şeklinde. Buradan yola çıkarak, tarihsel olarak birbirine tamamen zıd karakterler olan II. Abdülhamit, Mustafa Kemal Atatürk ve Enver Paşa’yı aynı anda olumlayan, belirli özelliklerini öven, hatalarını ise dönemin şartlarının getirdiği aksaklıklar olarak gören bir anlayış ortaya çıkıyor. İlber Ortaylı birazda, “Türklerin tarihi bir bütündür ve birbirinin tamamlayıcısıdır, bu bütünün bazı parçalarına sahip çıkılıp, bazı parçaları reddedilemez” mantığına sahip. Böyle olunca II. Abdülhamit de, Enver Paşa da, Mustafa Kemal Atatürk de bu doğal akışın birer parçası ve hatta birbirinin tamamlayıcısı. Bunun tamamen olumsuz bir mantık olduğunu iddia etmiyorum ama tarihe bakışımızda bir süzgece de ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

    Elbette zamanın yönü tek ve ne yazık ki, öyle olmasaydı şöyle olsaydı demek tarihçilik adına anlamlı bir bakış değil. Her sonuç bir sebebe bağlıdır. Mustafa Kemal, Enver Paşa’nın, Enver Paşa II. Abdülhamit’in sonucudur. II. Abdülhamit’in baskıcı iktidarı yanında orduya yönelik modernleşme girişimleri olmasa, özgürlükçü söylemlere yaslanan İttihat ve Terakki ve ordudaki kurmay eğitiminin eseri Enver Paşa bu şekli ile sahne almayacaktı. Benzer şekilde, İttihat ve Terakki ile Enver Paşa’nın Türklerde milliyetçi bir damar yaratma girişimleri ve Osmanlı’yı uçuruma sürükleyen maceraları olmasa Mustafa Kemal Atatürk belki de başaktör olmayacaktı. Ama tüm bu birbirine bağlı süreç, sürecin adımlarının her birini olumlamamıza neden olmamalı. İlber Ortaylı’nın “eğer bu bizim tarihimiz ise öyle olması gerektiği için olmuştur” mantığı ile bakması açıkçası beni yeterince ikna etmedi.

    Yukarıda eleştirdiğim noktalara karşın, İlber Ortaylı’nın özellikle milletlere, kavimlere dair tespitleri oldukça çarpıcı ve bu noktada herhangi bir subjektiflik içermiyor. Türklerin tarih yapan ama tarih yazamayan bir millet olduğu vurgusu bence de yerinde. Yine İstanbul’un yağmalanması ile ilgili dile getirdiği “Türk milleti sessizce ama kesin tavırlarla inandığını ve prensiplerini uygulamayı bilmez. Bütün Akdeniz toplumları gibi laf kalabalığını, çene düşüklüğünü ve gösterişi tercih eder” ifadesi, kendi toplumuna da eleştirel bakabilen tarihçi olması adına değerli gözlemler. Bu biraz da, İlber Ortaylı’nın tarihçiliğinin ordular ve diplomatlar tarihçiliği olduğuna dair değerlendirmemi haksız çıkaran bir durum.

    Kitabın sonlarına doğru İstanbul'un yağmalanması ve tarihi kimliğinin tahrip edilmesine dair bölüm ise mesleki olarak beni oldukça etkiledi. Özellikle bu kısımda İlber Ortaylı iğneyi değil çuvaldızı kendimize batırıyor ve bu konuda sonuna kadar haklı.

    Sırf tarih merakı adına değil, genel kültür merakı adına da okunması gereken bir eser olduğunu düşünüyorum.
  • 302 syf.
    ·11 günde·Beğendi·9/10
    Lise yıllarındaki edebiyat derslerinde öğrencilere aktarılan kalıp cümleler vardır. Roman, hikaye gibi türleri içinde barındıran konulara geçiş yapıldığında, Türk edebiyatındaki ilk tarihi roman Cezmi, ilk köy romanı Karabibik diye başlanır. Sonra daha evrensel boyuta geçilir, deneme türü gibi türler anlatılır ve denir ki "Dünyada deneme yazı türünün en önemli temsilcisi Montaigne'dir." Ortalama düzeyde olan her lise öğrencisi bilir bunu. Montaigne'e bu tanımlamayı kazandıran, ölümsüz yazarlar arasında yerini almasını ve bu türün tabiri caizse "babası" olarak anılmasını sağlayan eser işte bu eser. Les Essais yani  Denemeler. İçinde uzunlu kısalı onlarca denemeyi barındıran bu eser okurken ince eleyip sık dokunulması gereken bir eser. Denemeleri okumayı düşünüyorsanız yanınıza mutlaka kalem ve defter almalısınız, zira bu kitapta tartılacak düşünceler, not edilecek birçok cümle, altı çizilecek onlarca alıntı var.

    Herhangi bir yazar ve o yazara ait bir kitap ele alınacaksa bu yapılırken, yazar doğduğu çevre ve dönemden ayrı olarak düşünülemez. Yani bir yazarı veya kitabı tam manası ile irdeleyebilmiş olmak için kitabın yazıldığı dönem hakkında da bilgi sahibi olmak gerekir. Montaigne 1500'lü yılların Avrupa'sında yaşıyor. Orta Çağ'ın karanlığından sıyrılıp aydınlanmaya geçişin yaşandığı sancılı bir dönem diyebiliriz bu dönem için. Belki de o dönem özellikle, yaşanan din kaynaklı savaşlar, diğer toplumsal kaos olayları Montaigne'in birçok şeye kuşkucu yaklaşmasına neden olmuştur kim bilir... İşte böyle bir ortamda, Fransızca, Yunanca, Latince gibi dilleri bilen, felsefe eğitimi alan, kralın ordusunda yer alan, belediye başkanlığı yapan tarih-şiir gibi alanlarla da ilgilenen bir şahsiyet düşünün, ardından bu şahsiyetin kendine ve hayata dair düşüncelerini başlık başlık yazıya döktüğünü. Denemeler adlı eserde karşımıza çıkan şey tam olarak bu. Montaigne kitabın başında bu kitabı yazarken amacının yakınlarına kendisini tanıtmak için bir kolaylık sağlamak olduğunu söylüyor. Kusurlarıyla, iyi yanları ile kendini tam olarak aktarabilme amacı güdüyor. Kitabın çevirisini yapan ve Türk edebiyatının önemli kişiliklerinden biri olan Sabahattin Eyüboğlu önsözde, Montaigne'in türlü türlü düşünceleri destekliyormuş gibi görünen biri olduğunu, asla tek bir tarafa kayan, tutucu bir düşünce yapısı olmadığını söylüyor. Dolayısıyla bu sayede her okur kendi düşüncelerine ait bir şeyler bulabiliyor bu kitapta.

    Denemeler, Montaigne tarafından yazılıp o haliyle bırakılmamıştır. Montaigne 1579 yılında kaleme almaya başladığı Denemeler'e on yıl boyunca, 1589'a kadar çeşitli eklemeler yapmış kitap son ve en olgun haline bu yılda ulaşmıştır. Denemeler'i okurken bir taraftan Montaigne'in duygu, düşünce dünyasında sonu gelmez bir yolculuğa çıkıyor, bir taraftan da birçok yerde kendinizden bir şeyler de buluyorsunuz. Montaigne kendini anlatırken tüm insanlığa ışık tutuyor aslında. Yaklaşık beş asır önce yazılmış bir kitapta bugüne uyan yüzlerce düşünce bulmak da işin ilginç yanlarından biri. Zaten bu nedenle Denemeler yüzyıllardır okunuyor ve okunmaya devam edecek. Okur bu kitabı 2017 yılında da okusa, 2117 yılında da okusa "Aaaa ne kadar doğru!" diyerek birçok cümlenin altını çizecek. Yaşamdan ölüme, savaştan hastalıklara, aşktan dostluğa birçok kavram ile ilgili yazıların olduğu bu kitapta Montaigne kendini anlatırken birçok şey de öğretiyor okura. İnsana insanı çok iyi anlatıyor.

    Bazı kitapları okursunuz, çok beğenirsiniz ardından neden daha önce okumamışım diye düşünürsünüz. Denemeler'i beğenmeme rağmen neden daha önce okumadım şeklinde düşünmedim çünkü tam olarak iyi bir şekilde anlayabileceğim bir dönemde okuduğumu düşünüyorum. Ki zaten Denemeler okuduktan sonra kitaplığın bir köşesine bırakılacak bir kitap değil, her zaman açıp denemelerden birer ikişer okunabilecek ve her seferinde farklı anlamlar çıkarılabilecek bir kitap. Kitapta hemen her sayfada özellikleri Latince şiirler ve Türkçe çevirileri vardı, yapılan bu serpiştirmeleri de sevdim, oldukça hoş şiirler mevcuttu.

    Montaigne yaşadığı dönemin çok çok ilerisinde bir düşünce yapısına sahip bir isim. Denemeler'in birçok sayfasında da bunu görüyorsunuz. Farklı düşüncelerin dile getirilemediği bir ortamda bu denli esnek bir zihin yapısına sahip olup, düşüncelerini bu şekilde ifade edebilmek saygı duyulması gereken bir nokta. İçinde yüzlerce fikri barındıran bir kitap okuyorsanız doğal olarak bu fikirlerden katılmadıklarınız da oluyor. Özellikle aşk, cinsellik ve yaratıcı ile ilgili düşüncelerine katılmasam da Montaigne'in farklı bakış açısını da görmüş oldum. Neredeyse her sayfasında altı çizilecek bir noktayı içinde barındıran bu kitap, her kitaplıkta bulunması gereken bir kitap bana göre. Montaigne kendini, kendi aracılığıyla dünyayı, insanları çok iyi bir şekilde ele alıp anlatıyor, Sabahattin Eyüboğlu çevirisi de mükemmel. Denemeler'i henüz okumadıysanız bence biran önce okumalısınız, size çok şey katacağına eminim. Keyifli okumalar...