• Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri, 2014 yılının Ramazan günlerinde kaleme alınmış yazılardan oluşan bir kitap. Basımı da bir sonraki yılın -muhtemelen- Ramazan ayına denk gelmiş. Yazılırken sosyal medyada anında paylaşılan yazıların her birini o süreçte tabi ki birçok kimse gibi ben de okumuştum; ama kitaba dönüşmüş hâliyle okumam için üzerinden üç Ramazanın daha geçmesi gerekiyormuş. Aslında yayımlandıktan sonraki her Ramazan öncesinde bu kitabı okumak için hep bir hevesim olmuştu; fakat demek ki ya yeterli girişimim olmamıştı ya da okumam için en uygun zaman şimdiki zamandı.

     

    Doğrusu ne Ramazanın ne de orucun esâmîsinin okunmadığı şu demlerde benim kalkıp da Ramazan Hikâyeleri’ni okuma sevdasına düşmem hiç de yersiz değildi aslında, aksine kendimce oldukça haklı olduğumu düşündüğüm bir gerekçem ve beni onu okumaya yönlendiren oldukça etkili bir saik vardı. Açıkçası kitabı bitirdiğim şu vakitte doğru bir tercih yapmış olmamın bahtiyarlığını yaşarken aynı zamanda aradığımı bulmuş ve amacıma ulaşmış olmamın da tadını çıkartıyorum, elhamdülillah.

     

    Okumak, kendi adıma yapabildiğim en anlamlı eylemlerden biri. Ama doğrusu onu da her zaman layıkıyla yapabildiğimden emin değilim. Yeri geliyor, okuduklarım yüreğime dokunuyor, ruhumla beraber aklım, fikrim besleniyor, farklı bakış açıları kazanıyorum, ufkum genişliyor, aslıma rücu etmemi gerçekleştirecek tamirat ve tadilatlarla yeniden inşa oluyorum, kendimi buluyor, kendimi iyi hissediyorum; ama kimi zaman da zihnim bulanıyor, kalbim inciniyor, ruhum yaralanıyor. Tıpkı son zamanlarda okuduklarımın üzerimde bıraktığı olumsuz etkilerle olduğu gibi.

     

    Okuduğum yazarlardan bir tanesi,  temel İslam bilimleriyle ilgilenen neredeyse hemen herkesin akademik çalışmalarında müracaat ettiği, tezlerinin haklılığı noktasında referans olsun diye kendisine başvurduğu ve hakkında oldukça objektif bir bakış açısına sahip olduğu ve olabildiğince itidalli yorumlar yaptığı söylenilen bir oryantalist. Merak ettim, ne demiş ne dememiş ben bir de kendi ağzından dinleyeyim dedim, yere göğe sığdırılamayan, hakkında bu kadar övgüler düzülen bu zâta kulak vereyim istedim; ama sonuç benim için hiç beklemediğim bir şekilde tam anlamıyla hüsrandı. Hiç bu kadar zorlanarak okuduğum bir kitap hatırlamıyordum, kitabın her sayfası soru işaretleri ve itiraz cümleleriyle dolmuştu, dolmuştu ama başladığım kitabı bitirmem gerektiği gibi bir ilkenin sahibi olmamdan dolayı da yarıda bırakamamıştım. Nihayetinde kitap bitmişti ama sanki benim de üzerimden kocaman  bir buldozer geçmişti.

     

    Zaman hepimiz için çok kıymetli, okumak her ne kadar en çok sevdiğim eylemlerden biri olsa da nihayetinde o da oldukça zahmetli. O sebeple her önüme geleni, zamanımı, enerjimi ve emeğimi heba etmemek adına okumamam gerektiğinin bilincindeyim ve kitap tercihi yaparken de olabildiğince itimat ettiğim kişiler tarafından tavsiye niteliği taşımış olmasına özellikle dikkat ederim. Bu sefer de öyle olmuştu. Bir arkadaşım ısrarla bir kitabı okumamı tavsiye etmiş, hatta bununla da yetinmemiş, kalkmış bir de kitabı almış evime kadar getirerek bana hediye etmişti. Teoloji ile ilgili bir kitaptı, yazarını sosyal medyadan az da olsa tanıyordum, kendisini birkaç yıl önce listeme eklemiş, bir süre yazılarını okumuş ama fikirlerinden hoşlanmayınca kısa sürede takibi bırakmıştım. Şimdi ona ait bir kitapla karşı karşıyaydım. Kitabı elime alınca ilk olarak yazarla ilgili bilgileri okudum mutat üzere. İlginçti, yazar teolojik bir eser ortaya koymuş olmasına rağmen İlahiyat eğitimi almamıştı. Yani her teoloji hakkında yazanın ilahiyat eğitimi alması gerektiği gibi bir şart yoktu, ama ülkemizde söz konusu din olunca ağzı olanın konuştuğu gibi bir gerçeklik de mevcuttu. Önceki tanıklığıma bu durum da eklemlenince ister istemez kitabı temkinle okumaya başladım, ama yazarın meramını anlamak için iyi niyeti de elden bırakmayacaktım.

     

    Kitabın ilk bölümünde dikkatimi en çok çeken şey yazarın âdeta matematiksel bir kesinlik içinde fikirlerini sunuyor ve savunuyor olmasıydı. Muhakkak ki baktığı pencere bana çok uzak ve yabancıydı ve -benim nazarımda- ona o pencereden görünen her şey şeklini de rengini de kaybetmiş, asli hâlinden eser kalmamış bir surette görünüyordu. Onun nazarında hakikatin ta kendisi olan her bir düşüncesi, okudukça benim için sadece büyük bir hayal kırıklığı ve kocaman bir tiksinti sebebi oluyordu. Aslında ondaki bu ifsada sebebiyet veren ne pencereydi ne de onun gören gözüydü,  asıl etken ikisine de hükmeden ve olabildiğince kirlenmiş olan zihin dünyasıydı. Söz konusu zihin dünyası olunca ondaki bu mefsedet hâli pencerenin görüş alanına dahil olan mahdut olaylar ve nesneler ile sınırlı kalmıyor, onun ardındaki ve önündeki olaylar halkasını ve nesneler dünyasını da kapsama alanına dahil ediyordu. Dolayısıyla her daim eğri oturuyor, mütemadiyen eğri konuşuyordu. İkinci bölümde dozaj biraz daha artmıştı, üçüncü bölümde ise durum artık hiçbir şekilde bünyemin kaldıramayacağı bir hâl almıştı. Başladığım kitabı yarım bırakmamak gibi bir ilkem elbette vardı; ama tahammülümün kapasitesi de sınırlıydı. Çok akıcı bir dile sahip olmasına rağmen artık elimdeki kitabı okumak istemiyordum. Belki ortalıkta gözle görülen ve bana acı veren bir yara ve bu yaradan akan kıpkırmızı bir kan yoktu; ama daha hassas olan yüreğim, rengi olmayan bir kanla bulanmıştı.

     

    İşte ben ruhen tam da bu noktadayken “Ramazan Hikâyeleri” Hızır gibi yetişti. Öğrencilerimle belirli aralıklarla aynı kitabı okuyor ve sınıf ortamında değerlendirmesini yapıyorduk. Kitapların siparişini ben veriyor ve öğrencilerime ulaştırıyordum. Fakat toplu sipariş yaptığım için kimi zaman istediğim kitapların istediğim sayıda tedarik edilmesi mümkün olmuyordu. Son siparişim de iki eksik sayıyla elime ulaşmış, talebime tam olarak cevap veremeyen kitap satış sitesi ise o eksik iki kitaba karşılık fiyatı denk başka bir kitap tercihi yapmam için bana imkân vermişti. Ben de önceden beri listeme dahil etmeyi düşündüğüm Ramazan Hikâyeleri’ni eksik kitaplara karşılık istemiştim. Daha sonra sınıf sayısını gözeterek yeni bir sipariş verecektim. Nitekim verdim, fakat aradan uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen maalesef kitaplarımdan ses çıkmamıştı. Bu arada ben öğrencilerimle eş zamanlı okumayı düşündüğüm için önceden gelen kitabıma da dokunmamıştım. Ama artık beklemenin hiç gereği yoktu. Okuduğum son kitaplar her ne kadar zihnimi bulandırmak gibi bir tahribata sebep olamamışsa da doğrusu gönlümü perişan etmek noktasında epeyce başarılı olmuşlardı. Şimdi benim kaldığım yerden sağlıklı bir ruh hâliyle devam edebilmem için onun bakım ve onarımdan geçmesi gerekirdi. Bu sebeple bir süredir kitaplığımda bekleyen Ramazan Hikâyeleri'ni okumak benim için iyi bir tercih olacaktı.

     

    Kitap, her ne kadar “Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri” olan adıyla, içerik hakkında kolaylıkla fikir veriyor gibi görünse de aslında pek de öyle değil. Asla, isminin ilk etapta insan zihninde çağrıştırdığı şekilde “eskiden Ramazanlar” diye başlayıp dönemin şartlarının bir gereği olarak Ramazan öncesinde yapılan hazırlıklar, iftar sofralarında yenilenler içilenler, iftar sonrasındaki Ramazan eğlenceleri vs. hakkında dönüp dolaşıp birbirinin muadili görünümünde ve tadında anekdotlar aktaran bir muhtevaya sahip değil. Kitapta tabi ki Ramazan var, oruç var, iftar var, sahur var, teravih var, Kadir gecesi var, sakal-ı şerif var, Ashab-ı Kehf var, bayram namazı var; ama bunlardan çok daha fazlası da var.

     

    Aynı zamanda bir din sosyoloğu olan yazarın alanındaki tartışılmaz yetkinliği kitaptaki her bir hikâyenin içinde bariz bir şekilde hissediliyor. Müthiş bir gözlemleme yeteneğine ve eşyayı okuma becerisine sahip olan yazar, ta çocukluğundaki ilk orucundan kendi çocuğu Ali’nin ilk orucuna, ona her daim Tanrı misafiri muamelesi yapıp neredeyse her bir Ramazanı nerede ve nasıl geçirdiklerine dair bütün detayları muhafaza edebilen anne-babasından artık oruç tutmaya takati kalmamış yaşlı anne-babasına, köydeki Ramazanlardan şehirdeki Ramazanlara, sivil ortamda olanından askerî ortamda olanına… kadar, oldukça geniş bir zemin ve zaman dilimine ait olmak üzere Ramazan ve oruç üzerinden kimi zaman kendisinde ama özellikle toplum üzerinde meydana gelen değişimlere oldukça eleştirel bir gözle bakıyor.

     

    Edebi yeteneğini akademik başarısıyla mezceyleyen yazar, Ramazan ayıyla birlikte daha da görünür hâle gelen “din”in ve “din adamlarının” ortaya çıkış biçimlerine ve görünüş şekillerine dokundurmaktan asla imtina etmiyor. “Ramazan demek biraz da bu tiplerin pazar bulması demek­ti. Gün bugündür havasında «ne dersem gider» inatçılığıy­la bizi kirletenlere biri bir şey demeliydi.”  Daha kitabın siftah hikâyesi olan “Siftah”ta bile “Gecenin bu saatinde ekranda bir örnek sahur programları benim kalbime iyi geli­yor mu, bilmiyorum.” diyen yazar, Ramazan ayıyla beraber bütün TV ekranlarını işgal eden iftar ve sahur programlarının kalitesini sorguluyor. İkinci hikâye olan “Üstümüze Afiyet”te Ramazan ayının biraz da Kur’an ayı demek olduğunu, bu sebeple bu ayı kaçırılmaması gereken bir fırsat bilerek onunla daha fazla ünsiyet kurmak gerektiğini ima etmeye çalışan yazar, “Bakıyorum da bizim gibi Kitap’la ilgileri akademik/ente­lektüel bağlamların birer sonucu olarak yer yer zorunlu, yer yer de fantastik olanların önerilerine kulakları kapatmak en iyisiydi.” diyerek hayatın rutin akışına bir şekilde teslim olanların yorulmamak, yarı yolda kalmamak adına sözü edilenlerden uzak durmaları gerektiğini vurguluyor. Esra ve Elif’in zamanı sahur değil imsak vaktine ayarlayarak bütün bir hane halkının mükellef bir sofradan aç/susuz kalkmalarına sebep oldukları hikâyenin yer aldığı “Sahur” adlı bölümde ise olur olmaz gerekçeler sebebiyle verdikleri fetvalar ile “dini sulandıranlar” hak etmiş olarak eleştiriden gereken nasibi alıyor. “Bu gevşek hocalara kalsa dert edilecek bir şey yoktu. Tutmasak da olurdu kılmasak da, yapmasak da olurdu atlasak da…” Yazarın, Ramazanı ve orucu bir ömür kesintisiz takip eden, kendileri için asla “alt tarafı bir Ramazan/oruç” olmayıp “Tanrı misafiri” olarak onları daima baş tacı yapan anne babasının sağlık sorunları sebebiyle oruç tutamaz bir hâle geldiklerinde duydukları üzüntünün anlatıldığı ve onların orucun hakkını layıkıyla teslim etmeleri hasebiyle isminin de çok uygun düştüğünü düşündüğüm “İdrak” adlı hikâyede yer alan şu cümleler ise onların bu kıvama ulaşmasında neyin etkili olup neyin olmadığını ortaya koyması açısından çok anlamlı. “Annemin ve babamın oruç üzerine geniş bir okuma lis­teleri olduğunu sanmıyorum. Eminim bu alanda üretilmiş retorikten de edebiyattan da habersizdiler. Dinledikleri her vaaz ya da kendilerini yakalayan her irşat programı, iç dünya­larında kıvamını bulmuş bir maneviyata dokunduğu ölçüde muteberdi. Televizyonda konuşan, bıkmadan usanmadan konuşan, mütemadiyen konuşan ekran hocalarına kulakları kapalı değildi onların. Ama oradan alabilecekleri, oradan alıp bizimle paylaşabilecekleri hiçbir şey olmadığını görür, buna içerler, üzülürlerdi. Bütün ibadetlerinde olduğu gibi oruç­larında da yaşadıkları huzuru, sahip oldukları o muhteşem tadı dayandıracakları bir tane kitapları, atıfta bulunacakları bir tane hocaları yoktu. Oruçlarını tutar, iftarı o minvalde beklerlerdi. Başkalarının oruçla ilgili ileri geri laflarına kulak asmaz, onlar oruçla iflah olmayı, oruçla beslenmeyi ve baş­kalarına da oruçla huzur vermeyi umarlardı.” Yazarın Balıkesir günlerinde yaşadığı vaaz tecrübesinden bahsettiği “Acente” adlı hikâyede yer alan şu cümle ise “Ağlayan, bağıran, riyakârlığı her hâllerinden akan konuşmacılardan bahsetmi­yorum.” yine iyi niyet sömürücülerine yönelik bir eleştiri. Sakal-ı Şerif ziyaretinin de anlatıldığı  “Lüks” adlı hikâyede “Şems Camii’nde yaşadıklarım gerçek bir ruh şöleniydi. Bugün yeniden aynı şeye rast gelseydim, çokbilmiş araştır­macıların iddia ve telkinlerine asla kanmaz, tersine o hengâ­mede yaşadıklarımın sıcaklığı içinde ruhumu teslim etmek isterdim.” diyen yazar, belli ki kimilerinin iddia ve telkinlerine karşı artık karnını tok tutmuş ve kulağını tıkamış durumda. Yazar “Yedi Uyurlar” hikâyesinde din adına din adamı görüntüsündeki insanların yapmış oldukları tahrifatın ortaya çıkardığı zararı âdeta tek bir cümle ile özetliyor. “Bugün anladım ki din her zamankinden daha çok bir istis­mar alanı olarak vesikalı-vesikasız bir sürü insanın elinde her birimize yük olacak şekilde çoğaltılıyor, kirletiliyordu.” Geçmişle bugünün kıyası gibi gördüğüm “Bizim adımıza konuşan bilgiç hocalar yoktu, biz babalarımızın üstatlarına tâbiydik.” cümlesi ise, evlatların ailelerinden koparılmalarına, toplum içinde yalnızlaştırılmalarına, marjinal tavır takınmalarına sebebiyet verenlere bir gönderme niteliğinde.

     

    Yazar, günümüz dünyasında din ve din adamlarının bu kadar çok görünür olmasının “dinî olanın değerinin aşınmasına” sebebiyet vermesine karşın eskiden din ve din adamlarının bu kadar görünür olmamasına rağmen “dinin hayatın merkezinde yer aldığı” tespitini yapıyor. Bu sebeple “Benim, dinle-imanla tanışmam söz konusu değildi. Ben kendimi zaten dinin içinde bulmuştum.” “Garip bir keşif havasına düşmeksizin kendimi, beni tamamlayacak bir dinî ortamın parçası olarak görmüştüm.” diyor. “Cemî Cümle” adlı hikâyede babasının, Cilavuz Köy Enstitüsü’nün değer ve müfredatıyla köyün saygıdeğer hocası Danyal Amca arasında nasıl tökezlemediğini anlamaya çalışan yazar, bu sorusunun cevabını da babasının, hep köklerine, baba­sına (yani yazarın dedesine), aile içinde hiç de yapay olmayan dini bütün atmosfere tabi olmasıyla izah ediyor.

     

    Dine ait ritüellerin yerine getirilmesinde şekilden ziyade samimiyeti önceleyen yazar, ibadetler hakkında retorik cambazlığına soyunanlardan asla haz etmiyor. Tecvit’i metafor olarak kullanan yazar, tecvit ilmini bilip bilmemek üzerinden ibadetin ruhunu yakalayanlardan sitayişle bahsederken ibadetin ruhunu kaybedenlere zarif zarif dokunduruyor.“Dedem kendi eliyle sardığı sarığıyla imamdı ve İmam Hatip’teki Kur’an hocamızın asla onaylamayacağı bir diyalektle, bütün tecvit kurallarını hiçe sayarak müthiş içli, müthiş samimi bir namaz kıldırıyordu.” “Konya’ya gelene kadar sanki tecvit yoktu hayatı­mızda. Yanık sesle kalbe dokunan bir sesti Kur’an bizim için. Oysa şimdi Kur’an da en az bu şehir kadar girift ve teknik bir metne dönüşmeye başlamıştı. Köyde onunla aramızda hiçbir mesafe yokken şimdi aramıza giren mesafe oldukça ciddiydi. Sanki o güzel tat yerini formasyona bırakmıştı. ” Genelde köy ve şehir Ramazanlarının kıyaslandığı özelde eşraf Müslümanlarının Ramazanlarına da değinildiği “Eşraf” hikâyesinde yazar samimiyetten, içtenlikten uzak eşraf kesimi “Ağır hareketleri, kılı kırk yaran dikkatleri, profesyonel bir ilahiyatçıyı bile gölgede bırakabilecek dinî bilgi ve malu­matlarıyla benim gibiler için tabii ki fazlasıyla sıkıcıydılar. Kıraatten anladıkları gibi tecvitten de anlarlardı. ” diyerek tenkit ediyor.

     

    Yazar kitapta, toplumda meydana gelen Ramazan ve oruç algısındaki değişimlere ve bu değişimlerin doğal sonucu olarak pratiğe de yansıyan yeni tarz uygulamalara çok farklı açılardan örnekler veriyor. Geçmişte “Bir kültürün içine doğmak oruçla ayan beyan belli olurdu.” diyen yazar, dinin diğer rükunlarına itibar etmeyenlerin dahi evlerinde orucun capcanlı olduğunu ve hayatı kuşatan bir fonksiyon icra ettiğini söylüyor. Günümüzde ise, özellikle Muğla ve Şavşat üzerinden verilen örneklerle orucun âdeta es geçildiğinden yakınıyor. Cemî Cümle ve Seferi adlı bölümlerde Şavşat’ta bir göbek önceki nesille bir göbek sonrası arasında nasıl bu kadar büyük bir farklılaşmanın meydana geldiğini, helal süt emmiş olmalarına rağmen gençlerin nasıl bu kadar kolay zıvanadan çıktığını anlamaya çalışan yazar, gördüğü manzara karşısında “buralara oruç ya hiç gelmemiş ya da çoktan geçip gitmişti” diyerek hüznünü ifade ediyor. Konu komşunun çocuklarında oruç denilen şeyin ancak dışarıdan hissedildiği Muğla’dayken, ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Ali’nin ilk tam oruç deneyiminin hikâyesine yer verilen “Uzay” adlı hikâyede yer alan şu cümle yazarın oruç ibadetine verdiği değerin anlaşılması için yeter de artar bile bence. “Ali’nin de oruç vakti gelmişti ve ilerde en az sünnet merasimi kadar önemsenecek bir şekilde onu Ramazanla tanıştırmak gerekiyordu.” Düşündüm de bugün hangi aile çocuğunun ilk oruç tecrübesi için sünnet merasimini önemsediği kadar değilse bile en azından onun birkaç level aşağısında da olsa bir hazırlık girişiminde bulunuyor?

     

    Geçmişte Ramazan ve orucun bir Tanrı misafiri gibi algılanıp gözetilerek beklenirken günümüzde muzip ve aylak dindarlığımızın bizi “Hayırlısıyla gitse de bir kurtulsak!” noktasına getirdiğini beyan ediyor yazar yine kitabında. Bu halet-i ruhiye içinde tutulan oruçların ise bizi tutmadığı, sabrı öğretmediği, fakir fukarayı gözetmeye yönlendirmediği, empati yaptırmadığı, haya duygusu kazandırmadığı, kısacası orucun tutulduğu fakat amacın hasıl olamadığı ifade ediliyor. Hâlbuki idrak edilebilseydi oruç, insanı aç tutarak her şeyden önce bir ömür boyu idare edebileceği maneviyat ile besleyecekti.

     

    Çocukluğundaki Ramazanlarda her bir gecesinde bir başka camiye giderek teravih namazını eda etmeye çalışan yazar, “Şimdi hangi çocuk koca bir Ramazanın her gecesi için ayrı bir cami planlamakta ve teravihe koşmaktadır? Duysam sevineceğim ama sanmıyorum.” diyerek yine Ramazan pratiğinde meydana gelen değişimlere çocuklar üzerinden de bir örnek veriyor. Bu arada kitapta yine iftar sofralarından misafir kabullerine, misafir kabullerinden bayramlaşmaya kadar daha farklı hususlardaki olumsuz kimi değişimler de nasiplerine düşen eleştiriden gereken payı alıyor.

     

    Kitabın tamamı bana çok iyi geldi, fakat duygusal olarak beni en fazla etkisi altına alanı, yaralanan ruhumu onaranı, hırpalanan gönül dünyamı rahmetle sarmalayanı, kalbimi şefkatle kuşatanı tartışmasız “Lüks” tü. Henüz çocuk denilecek yaşlardayken kendisine nasip olan sakal-ı şerif ziyareti öncesinde aile içinde yaşanan tatlı ve imrendirici hazırlık aşamasını ve ziyaret esnasında cemaatte gözlemlediklerini ve kendi iç dünyasında meydana gelen hissiyatı müthiş bir dille aktaran yazar, her ne kadar  “keşke Yahya Kemal kadar güçlü kalemim, Ahmet Hamdi Tanpınar kadar derin sezgilerim, Mustafa Kutlu kadar güzel kavrayışlarım olsaydı. Orada olup bitenleri görüyordum, anlıyordum, kavrıyordum ama şimdi bir türlü yazacak kud­reti kendimde bulamıyorum. ” dese de ziyaret öncesindeki ve sonrasındaki her bir ânı bize de aynıyla yaşatıyor, bize de aynıyla hissettiriyor. Kalemine kuvvet, maneviyatına bereket duasıyla, her daim…

     
  • Her kitabı bitirip kapağını kapattıktan sonra oturup belli bir süre kitap üzerinde düşünürüm. Sanırım bugüne kadar okuduğum tüm kitaplar içerisinde en çok bu kitap üzerinde düşündüm. Çünkü kitapta yer alan karakterlerin hangisi gerçekti, hangisi diğer bir karakter tarafından yaratılmıştı anlaması güçtü.Nedeni ise kitabın konusunun Ramazan Salti’nin şizofrenik öyküsünü içeriyor olması. Başlarda anlamakta epey güçlendiğimi söyleyebilirim bir ara olaylar sarpa sardı diye düşünürken bir anda her şey aydınlanıp yerli yerine oturmaya başladı. Ciddi anlamda heyecanlanıp sonunu merak ederek okudum. Çünkü başta karmaşık gelen kitabın beni nereye götüreceğini merak ettim. Bir ara Ramazan Salti’nin bir şizofren değil de çoklu kişilik bozukluğu olduğunu bile düşündüm. Her ihtimal üzerinde durarak okudum daha iyi anlayabilmek için. Neyse ki sonu güzel bağlanmıştı.

    Kitabın içinde Bay Şair’in yazdığı kısa bir öykü de yer alıyordu. Onu çok daha ayrı bir heyecanla okudum ve sonu gerçekten çok şaşırttı beni. Okuduğum her an aklımda canlandı her sayfası bir film izliyormuşum gibi hissettirdi.

    Ayrıca çokça argo kelime yer alıyordu ama bunların hiçbiri beni rahatsız etmedi. Rahatsız eden tek şey birkaç yazım yanlışı ve noktalama hatası oldu. Kitabı beğenerek ve sonunu merak ederek okudum. Ama en başta yazılmış olan bölümler biraz karmaşıktı. Belki onlar daha farklı bir şekilde yer edinebilirdi kitapta.

    Yazarımıza da burdan teşekkür etmek istiyorum hem cesaretinden hem de ilk imzalı kitabıma sahip olmamı sağladığı için. Yolu açık olsun diyorum.
  • Kelimeleri seçen, işleyen, onlarla oynayarak yerlerini belirleyip cümle ile istediği anlamı veren, kelime ustası kişidir yazar. Ben “usta” işi tüm eserleri çok severim. İyi bir mobilya ustasının elinden çıkma el emeği bir masanın her parçasını ayrı inceler ustalığın sırlarını bulmaya çalışır, ustalığa hayran kalırım. Veya sinema ustası bir yönetmenin elinden çıkma filmdeki tüm görüntü, ses ve müzik seçimiyle ortaya çıkan sanata şaşarım. Bana göre ne ustası olduğu fark etmeksizin tüm usta işi eserler aynı zamanda sanat eserleridir... Edebiyat ustasının kaleminden çıkan bir eser ise bambaşka etkiler bambaşka gösterir kendini. İşte böyle usta işi bir roman O / Hakkari’de Bir Mevsim kitabı. Her sayfası her cümlesi ayrı ayrı işlenmiş bir anlatı. Deneyimsel edebiyatın şiirsel anlatımı dersem doğru olur galiba. Düz yazı yerine şiir kullanılarak yazılmış bir roman usta işi olacak elbet. Yazarımız döneminin birçok sanatçısıyla iç içe yaşamış, etkilemiş etkilenmiş. Edebiyatın çoğu alanında eserler vermiş, ustalığını hak etmiş...

    Sitemizde çok güzel incelemeleri yapılmış bu kitabın. Yazarın askerlik hizmeti için zorunlu gittiği yer Hak.(Hakkari) ilinin Pir.( Pirkanis) köyü. Öğretmenlik, doğu görevi, cahillik, yokluk, fakirlik, terör... vs.vs. Bunlar tamam. Çok şey söylenebilir bunların tek birinin üstüne bile. Zira değerli okur dostların bu kitapla ilgili incelemelerini okumanızı çok isterim. Göreceksiniz ki bu kitap aslında okuyucuyu okumuş!. Olmaz mı? İşte oluyor be kitap dostum. Hep söylüyorum ya iyi kitap okuyucuyu okuyandır. Bir merak düştü ki içime, sende neler okur bu kitap diye...

    Gerçek ile düş karışır bazen. Yanlış ile doğru birbirine girer de ayırt edemez kişi... Bir zaman kendini kaybeder de kişi, dağ başlarında deniz diplerinde arar, arar da bulamaz... Hayal-düş dünyasında, kitap sayfalarında arar da bulamaz... Yaşadığı geçmişinin gerçekliğine karar veremez... Kendinin varoluşuna anlam veremez.... Bedeninin ruhuna ev sahipliğini kabul edemez.... Öyle, garip, divane döner durur da bulamaz... Bulamaz da divane döner durur bir zaman...

    Öyle kendini kaybedip de arayanın romanı “O”...

    Önemli Dip Not..: Senaryosunu Onat Kutlar’la Ferit Edgü’nün yazdığı, Erden Kıral’ın yönettiği, Timur Selçuk’un müziğini yaptığı ve Genco Erkal’ın başrolünü oynadığı aynı adlı filmini de mutlaka görmeli...
  • Gerçekten çok yoruldum. Hiç bir kitabı bu kadar uzun sürede bitirdiğimi hatırlamıyorum bu sene. Yazarın önceki kitaplarını okumamıştım. Trendeki Kız'ın filmini seyrettiğimden es geçmiştim kitabı. Açıkçası aynı tadı alırım diye bu kitabı okuyayım dedim ama anlatımının bu tarz olduğunu bilmiyordum. Her karakteri ayrı başlık altında, her biri kendi yorumlarını anlatırmışcasına yazıya döktüğünden, kitabın yarısına kadar kimin kim olduğunu anlamaya çalışarak geçirdim. Kitabın son 200 sayfası hikaye bakımından sizi sarıyor ama kimin kim olduğunu düşünmeyi unutuyorsunuz. Tamam güzel kurgulanmış bir roman ama kitabı bitirmek için çok zorladım kendimi. Hata arada başka kitaplar bile okudum sıkılıp. Sabrınız varsa okuyun.
  • Öncelikle hepiniz incelememe hoşgeldiniz.
    Asya'nın Kandilleri kitabı öyle bir kitap ki hem size bir kavram kitabı olabilir yani temel bilgileri öğretebilir hem de ayrıntısına kadar orta çağ alimlerini öğrenmenizi sağlayabilir. İçerisindeki 13 alimin sıraları doğum tarihlerine göre olması ayrı bir güzel bu şekilde kim kimin hocası kim kimin öğrencisi rahatlıkla anlaşılıyor. Ve ayrıca eklemek isterim ki içindeki bilgiler çok temel yani herhangi bir bilgi birikimi istemiyor. Ama size de araştırmak için boşluklar bırakıyor bu sayede araştırdığınız için alimler daha çok aklınızda kalıyor. Kitabın son 100 sayfası zamanında Halime Hanım'ın Asya gezileri sırasında aldığı notlardan oluşuyor. Ki bu ayrıcalık kitabı daha güzel kılıyor çünkü siz istediğiniz kadar alim öğrenin o dönemin coğrafyasını bilmediğiniz sürece aklınızda bilgilerin gerçek olabileceğini düşünemiyorsunuz.
    Orta Çağ İslam alimlerini ilginiz varsa beklemeyin hemen okuyun ayrıca her türlü buluşun ve icadın Batı'dan çıktığını düşünen arkadaşlarınıza okutun. Hiç ilginiz yok ise bile bir başucu kitabı yapıp her gün en azından bir alimin hayatını öğrenip bir genel kültür kazanabileceğinizi düşünüyorum.
    İncelememi okuduğunuz için teşekkür ediyorum.
  • Yaşamın Ucuna Yolculuk ve Tezer Özlü...
    Şüphesiz ki bu inceleme bugüne kadar yaptığım en kişisel ve farklı inceleme olacak :)
    Hadi, o zaman başlayalım!

    Aylardır, incelemelerde okumalarda gördüğüm bir yüz... Bir kadın var ve gülümsüyor. Gözlerinin çevresinde biraz kırışıklıklar ve acı dolu bir gülümseme...

    Okuyanlar var sevenler var tabi bana da önerenler oldu. Sonra birkaç gün önce kitap sipariş edeceğim zaman aklıma geldi. Dedim araya katayım bunu da. İyi ki de demişim!

    Benim DÜNYANIN EN İYİ KİTABI ile tanışmam işte bu şekilde oldu. Bugün iki tane Zweig kitabı okudum sonra da bunu da okuyayım bari dedim. Bakın bunu da iyi ki demişim :D

    Kitabı elime aldım ama bu benim için bir ilkti. Tezer Özlü kimdir bilmiyorum hala araştırmadım da :D Kitabın başında yazılanları biliyorum sadece. Daha öncede kitaplarını okumamışım.

    Ama bu nasıl bir kitaptır ya! 11. sayfaya gelmişim ve şöyle diyorum "Bu kitabı okumam çok uzun sürecek galiba!" Çünkü her sayfada beni çeken bir şey var ve durmadan aynı yerleri tekrar tekrar okuyorum. Ha bu anlayamadığımdan değil, o kadar etkililer ki...
    Sonra 57. sayfaya geliyorum ve şunu diyorum.
    BU DÜNYANIN EN İYİ KİTABI ve Tezer Özlü'yü herkesin tanıması şart!
    Dünya bu kitabı tanımalııı!

    Ve bundan dolayı etkinlik oluşturuyorum :D
    İncelememi beğenip etkinliğe dahil olmak isteyenler için: #30470051

    Peki neydi bu kitabı EN İYİ yapan? Ben de bilmiyorum :D
    Sadece bildiğim bir şey var ki beni ilk sayfalarından içine çekti. Hani yemek yersiniz falan da doymazsınız hala yemek istersiniz İşte benim bu kitabı okumam öyleydi. Bir yandan her sayfasını hızlı hızlı okumak istiyorum diğer yandan da dur ya diyorum kendime dur! Bu kadar hızlı okuma ki çabuk bitmesin...

    Her sayfası ayrı mükemmel olan bu kitap baya melankolik ve intihar hakkında birkaç tavsiye veriyor :D
    Burada tuhaf olan bir şey daha var "Ben Tezer Özlü ile daha önce neden tanışmadım?" Kendime çok ama çok kızıyorum. Hayatım boyunca tanışabileceğim en güzel ve en iyi yazarların arasında yerini aldı kendisi :)
    Kitaplığımda da olmasından gurur duyuyorum!

    İncelememde sona yaklaşırken de şöyle bir şey söylemek isterim. Beni bu dünyada tutan tek şey kitaplar. Ve bu kitabın ne kadar iyi olduğunu betimlemek istersem şöyle bir şey söyleyebilirim.

    Bu dünyaya veda etmek istersem şüphesiz okuyacağım son kitap ve başucumdaki kitap Yaşamın Ucuna Yolculuk olurdu.

    Herkese iyi okumalar dilerim :)
    Hala burada mısınız? Çabuk gidin okuyun şu kitabı!! :D
  • SABAHATTİN ALİ VE "KUYUCAKLI YUSUF"A DAİR YÜREĞİMDEN GEÇENLER
    Ben zaman zaman bazı kitapları bir an evvel alıp okumak için sabırsızlanırım. Öyle ki kargo beklemeyi bile göze alamam, hemen dışarı çıkıp evime en yakın kitapçıya koşup kitabı alır ve okumaya başlarım. Böyle koştuğum kitaplarda genelde pek yanılmam. O kitabı okumaya nasıl karar verdiğimi soracak olursanız aslında bu tamamen benim dışımda gelişen bir durum olur. Ya bir arkadaşımın ısrarla önerdiği bir filmi izlerim ve film beni öyle derinden sarsar ki hiç beklemeden kitabı da alıp okurum. Yabana Doğru’da (In to the Wild) böyle olmuştu. Ya da bir inceleme okurum çok etkilenirim, o anki ruh halime çok uygun bulurum ve kitabı hemen o an okumak isterim. Ya da bu seferkinde olduğu gibi yazarın başka bir kitabını okurken dili ve üslubu karşısında çarpılıp yazarın başka eserlerine de gitme ihtiyacı hissederim. Sabahattin Ali’nin hikayelerini okurken çok etkilendim. Bu aralar lezzetli eserlere takılmış durumdayım. Konudan çok kitabın cümlelerine vuruluyorum. 1 k sayfasına bolca alıntı bırakmamı mazur görün lütfen.:) Kendimi kontrol ettiğim halde yine iki buçuk A4 sayfası alıntı paylaşmışım. Gecenin kör vaktinde kitabın bendeki büyüsü, boğazımda bıraktığı yumru geçmeden bir şeyler yazmak istiyorum.

    Yazarken türlü türlü ruh hallerinden geçerim ben. Bazı kitaplar daha bitmeden kafamda yazının şablonu oluşur. Böyle okuduğum kitaplarımın her tarafı çizilmiş, kitabın bütün boş alanları notlarla dolmuş olur. Öyle ki geriye sadece paragrafları planlayıp yazması kalır. Bir çırpıda, su gibi yazarım böyle okuduğum kitapları. Bazen de şimdi olduğu gibi tutulur kalırım, akmaz cümlelerim. Bazı kitaplar okunup biter ama yazmaya hiç gönlüm olmaz, onları yazmak için böyle uzun uzun girizgahlar yapmam gerekir. “Huzur” ve “Sevgili Arsız Ölüm”ü yazarken de kitaptan hiç bahsetmeden bir sayfa kendi kendime konuştuğumu fark etmiştim. Sanırım bu kitapta da öyle olacak.:)

    “Kuyucaklı Yusuf”u okumadan önce Sabahattin Ali’nin hayat hikayesini anlatan bir belgesel izledim. İçim paramparça oldu. Hayatının büyük bir kısmı maddi manevi sıkıntılar, hayal kırıklıkları ve polis takibi altında cezaevi duvarlarının gerisinde geçen Sabahattin Ali’nin, 41 yıllık kısa ve çileli hayatına üç roman, on öykü, iki şiir kitabı ve yedi kitap çevirisi sığdırması son derece etkileyici geldi bana. Bilhassa ölümünün üzerindeki sır perdesinin kaldırılamaması, Kızı Filiz Ali’nin babasının ölümüne dair konuşurken gözlerine doluveren yaşlar içimi acıttı. Belgesel bittiğinde içimi müthiş bir isyan dalgası kapladı. “Bu kadar kıymetli bir kalemi nasıl da göz göre göre harcamışız.” dedim içimden. Üstelik bu durum sadece Sabahattin Ali ile sınırlı da değildi. Koca edebiyat tarihimizi gözden geçirdiğimde rahat yüzü görmüş yazar, şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Hangi görüşe mensup olursa olsun çoğunun ömrü sürgünlerde, hapislerde göz hapsinde geçmişti. Boğazım düğüm düğümdü, aklım da gönlümle birlikte isyan ediyordu. Okumalıyım ve yazmalıyım dedim kendi kendime ve Kuyucaklı Yusuf’a başladım.
    (belgeselin linki: https://youtu.be/D2EQX4EvDZo)

    Biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf” romanından bahsetmek istiyorum. Eser, yazarın 1937 yılında yayımlanan ilk romanıdır. Sabahattin Ali’nin bu romanı 30 yaşında yazmış olması ve bu romanın yazarın ilk romanı olmasından dolayı bir acemilik görmedim, tam tersi roman; diliyle, üslûbuyla, kurgusuyla gayet başarılıydı. Bazı kaynaklarda Türk edebiyatının en romantik kahramanı olarak tanıtılan Kuyucaklı Yusuf, Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünde dünyaya geldiği için Kuyucaklı lakabını almıştır. Çok küçük yaşta anası ve babası köyü basan eşkıyalar tarafından öldürülen ve kimsesi olmadığı için kasabaya tetkikat için gelen kaymakam Salâhattin Bey tarafından evlat edinilen Yusuf, hayatının bundan sonraki kısmını kaymakamın evlatlığı olarak Edremit’te geçirecektir. Yiğit ve sözünü sakınmayan bir kahraman olan Yusuf, bu özelliklerinden dolayı pek çok sorun yaşar ama her seferinde -tesadüfler zinciri halinde- bir şekilde kendini kurtarır ve hayatına devam eder. Roman son derece gerçekçi bir dille kaleme alınmıştır. Romanda anlatılan aşk hikayesi ise şimdilerde bize pek inandırıcı gelmeyecek şekilde saf, temiz, masum ve derin bir aşktır. Bu romanı okumak da biraz Yeşilçam filmi izlemek gibi bir deneyimdi benim için. Bunu olumlu bir yorum olarak eklediğimi de belirteyim.

    Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf”unu ben çok sevdim ve pek çok açıdan kendime yakın hissettim, belki de bu sebeple çok alıntı biriktirdim bu romana dair. Kitabımın her tarafını bol bol çizdim. Ben Yusuf’un suskun ve içe dönük hallerini kendime çok yakın buldum. Bir arkadaşım benimle Hasan Ali Toptaş’ın “Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler.” sözünü paylaşmıştı. (Geçmiş Şimdi Gelecek, s.68) Kuyucaklı Yusuf’tan alıntıladığım şu cümleler de aslında susmanın da bir anlatma biçimi olduğunu ve Yusuf’un susarak anlattıklarını öyle güzel anlatıyor ki:

    “Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve boş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.” (s.146)
    "(Yusuf) gitgide konuşmayı daha az sever olmuştu. Mektebi bitirdikten sonra babasının işini eline alan Ali ile Bayramyeri'ndeki dükkanın önünde iki alçak ve aralıksız iskemle atarlar, saatlerce hiç konuşmadan yan yana otururlardı." (s. 25)

    "Bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür."(s.11)

    Buzzati’nin Tatar Çölü’nü yeniden okuduktan sonra Kuyucaklı Yusuf’u okuduğumda iki karakterde ve yazarların onları anlatış biçimlerinde bir paralellik yakaladım. O alıntıları da burada arka arkaya vermek istiyorum:
    "Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. Acaba onu sahiden hiç düşünen yok muydu ve o hiç kimseyi düşünmemekte, kendini yalnız bulmakta bu kadar haklı mıydı? Bu ihtimal onun gerilmiş olan sinirlerini biraz gevşetti. Sırtını ağaçtan ayırdı; derin bir nefes aldıktan sonra, kasabaya doğru yürümeye başladı." (Kuyucaklı Yusuf /s. 75)
    "...hatta sadece kalede değil tüm bir dünyada tek bir insanoğlu kendisini düşünmeyecekti; herkesin kendi meşguliyeti vardı, herkes kendi kendine zor yetiyordu, hatta annesi bile, evet, belki de annesi bile şu anda başka şey düşünüyordu." (Tatar Çölü /s. 33)

    Yusuf’ta dikkatimi çeken bir diğer özellik de yalnızlığı kendisine yoldaş edinmiş olmasıydı. Bu halleriyle bana Hesse’nin “yalnız kovboyu” Knulp’u hatırlattı. Tek farkla ki Knulp, ilk aşk deneyimini bir hayal kırıklığı olarak tecrübe ettiği halde Yusuf hem çok sevmiş hem de çok sevilmişti. Hatta bence Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının en güzel aşk romanlarından biriydi aynı zamanda. Yusuf’un yalnızlığını, herkeslerden başkalığını anlatan şu alıntılar bir yazar olarak Sabahattin Ali’nin Hesse’den hiç de geri kalır yanı olmadığını gösterir nitelikte bence:
    "Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı." (s. 75)
    "Kendi dili ile bu insanların dili arasında herhalde pek büyük farklar olacaktı, onlar Yusuf'un sözlerinden bir şey anlamayacaklar ve o, anlattığı ile kalacaktı. Sonra insan ancak her hususuna akıl erdirebildiği şeyleri söylemeliydi." (s. 69)
    "Bir türlü anlayamadığı, bir türlü içlerine karışamadığı ve bunu zaten asla istemediği bu insanlarla arasında çelik bir duvar gibi yükselttiği bu tebessüm, onun müracaat ettiği son çareydi."(s. 69)

    Kuyucaklı Yusuf’u okumadıysanız muhakkak ilk fırsatta okuyun derim. Yusuf’un saflığına, temizliğine, o suskun ama derin hallerine vurulacaksınız. Yazımı bana Yusuf’u hatırlatan bir şarkı ile sonlandırmak istiyorum. Sözleri Sabahattin Ali’ye bestesi Ali Kocatepe ve Nükhet Duru’ya ait olan “Ben Gene Sana Vurgunum” şarkısı fonda çalsın ve siz de bir Sabahattin Ali hikayesi ya da romanına başlayın. Keyifli okumalar ve dinlemeler efendim.
    https://youtu.be/ueS2EZWBecE

    BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA VE MÜZİK EŞLİĞİNDE BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yuregimden-gecenler/

    Not: Bloguma yazımda bahsi geçen belgeseli de ekledim.