{Ç News} Kocaeli Kitap Fuarı Özel Yayını;
Merhabalar Efendim....!!

Kahveleri Hazırlayın...!
{Ç News} Kitap Fuarı Özel Yayını Başlıyor...!

Kocaeli kitap Fuarı ve Ben adlı Yazıma Hoş Geldiniz :)
Uzun ama çoook uzun bir yazı oldu baştan belirteyim. Normalde bu kadar uzun olmayacaktı. Ne ara uzadı bende bilmiyorum.. :)

Fuar'a iki defa gittim. İlkin de 2 saat, ikincisin de 4 saat gezdim. 4 saat biraz biraz yetti. Bence en az 6 saat lazım :) sadece kitap almıyoruz ki, muhabbetimiz bol bizim.. :)

Bugün Asıl maksadım bu alanda toplanan sahaflardı. Yalnız o kadar sahafın içinde gerçekten işini yapan sahaf sayısı beş'i geçmez. Her kitap okunmaya değer mi? (Bence) Değmez tabi ki. Zaman önemli. Zaman geçiyor ve bunu iyi kullanmak lazım. O yüzden seçebildiğimiz kadar iyi kitaplar seçmeliyiz.

Fuar kitapların dışında bana keyifli sohbetler kazandırdı. Öncelikle Nostalji Sahaf, Türkiye İş Bankasın da ki görevli arkadaşlar, şans eseri denk geldiğim ileri yayınlarında ki arkadaş. (ileri Yayınlarını takip etmişliğim yoktur ya da okumuşluğum. Koskoca 5 metrelik bir Mustafa Kemal'in askerleriyiz standı haliyle dikkatimi çekti ve uğradım.) YKY'ye uğradım fakat sohbet ettik onun dışında bir şey alamadım. Daha devamı var.. Bu fragmandı :)

Sohbet tadında yaptığım alışverişlerden bakalım neler almışım. İlk önce sahaflardan başlayalım;

Atatürk'ün Hatıra Defteri (Türk Tarih Kurumu)
Cem Karaca Kitabı (Ada Müzik)

Bu iki kitabı adını hatırlamadığım bir sahaftan aldım ve çok temizler. Özellikle hatıra defteri el değmemiş resmen. İçinden de Anıtkabir den alınmış güzel bir kartpostal çıktı. Bu iki kitabı 30 TL'ye aldım. Çok uyguna geldi. Basımları yok çünkü. Sahaf'ın ne sahibi ne de çalışanı nazik değildi. Gözüme ilişti kitaplar aldım ve çıktım.

https://ibb.co/jxPzMJ

Yine adını hatırlamadığım bir sahaftan;

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na Ait olan,

Gelibolu ve Arıburnu kitaplarını aldım. Bu iki kitap bana çok uyguna geldi. Hem satışları yok hem de ciltli ve üzerlerin de özel bir şömiz kaplama mevcut. İkisini 35 TL'ye aldım. Normal de Tek bir kitap 36 lira zaten :) sıfır el değmemiş tertemiz kitaplardı. Sahaf ilgili ama kapanış saati geldi diye aceleci idi. Yenisinin Internette 21 TL olduğu Murat Bardakçı kitabına 25 TL istedi. Çok dedim. Sen bilirsin. Evet ben çok bilirim dedim çıktım :)

 https://ibb.co/bsYFvd

Gel gelelim Nostalji Sahaf'a. Bu abi'yi çok sevdim ve uzun uzun sohbet ettik. O kadar çok durdum ki artık insanlar çalışan olduğumu sandı ve kitap sormaya başladılar. :) İkinci kez gittiğim de daha çok sohbet ettik onu da anlatacağım...

Şimdi ilk seferden üç kitap aldım.

Yaşar Kemal - Ağrı Dağı Efsanesi (YKY)
Aziz Nesin - Yaşar Ne yaşar Ne Yaşamaz (Adam)
Aziz Nesin - Surname (Adam)

 https://ibb.co/dtthad

Çok cüzi bir miktar verdim bu kitaplara. 20 TL :)

Sahaf gibi sahaf. Çok sevdim kendisini. İkinci kez gittiğimde daha çok kitap aldım ve daha çok sohbet ettik. Bir de kaset aldım.. :)) neyse onun hikayesi sonra..

Bunlar ilk gittiğim de yaptığım kitap alışverişleri idi. Kısa bir fuar değerlendirmesi yapayım ;

Fuar'un bulunduğu lokasyon ücra bir yer değil. Her türlü otobüslerin geçip gittiği, zaten etrafı avm olan bir yer. Fuar alanı çok büyük. Sahaflar ayrı yerde, normal yayın evleri  ayrı yerlerde kümelenmiş. Anladığım kadarıyla bundan önceki senelerde kim nerede ise bu yılda aynı yerinde. Park yeri yeterli. İki sefer gittim ve sorun yaşamadım. Güvenlik iyi. Özel güvenlikler yerine polisler güvenliği sağlıyor. Havalandırma ve Yürüme alanı iyi kimse ile çarpışmadım :) Sadece gerçek Sahaflar daha fazla alanda hizmet verebilirdi. Bazı sahaf adı altında kitap satanlar vardı ki evlere uzak. Şaka gibi. 100 kitap yok. İki sefer de de aynı manzara ile karşılaştım.. Neyse biz ikinci seferimize geçelim ve daha sonra son bir değerlendirme yaparız.

Bugün çok fazla kitap aldım. Merak edip aldıklarımın yanında, listeye eklediğim kitaplarda vardı.

İlk iş olarak Nostalji Sahafa tekrar gittim. Selam verdikten 2 saat sonra falan ayrılabildim. İlk yarım saat'te kitapları seçtim. Ondan sonrası muhabbet oldu.. Hatta o kadar uzun durdum ki artık insanlar benden bir şeyler istemeye başladı. Dert yananlar kitap arayanlar. Onun dışında plak, kaset, cd de satıyordu.. Bolca kaset dinledim. Ac/Dc, Metallica, Nirvana, Sepultura, Overkill, Gun' s Roses.... Ve daha niceleri..
Çok keyifliydi.

Aldığım kitaplar;

Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler 1-2 (Can)
A'dan Z'ye Yaşar Kemal (YKY)
Nazım Hikmet;
Kuvayı Milliye,
Memeleketimden İnsan Manzaraları (YKY)
Aziz Nesin;
Nah Kalkınırız,
Bay Düdük,
Rıfat Bey Neden Kaşınıyor,
Tatlı Betüş,
Sosyalizm Geliyor Savulun, (Adam Yayınları)
Şimdiki Çocuklar Harika (Nesin Vakfı)
Sosyalist Gözle Sanat Ve Toplum (May) (Denk gelen bir kitap ince bir şey ama açtığım her sayfası bağladı beni. Verdiği mesajlar güzeldi. Merak edip aldıklarından.)

 https://ibb.co/kMYuoy

Ve bunlara ek olarak, hellboy ÇizgiRoman'ını aldım. Tamm bir koleksiyonluk. Matbaa'dan kesilmeden ve kapak takılmadan çıkmış. Tam sayfa. Sayfaların üstü bile tırtıklarından ayrılmamış. Koleksiyon olsun diye aldım. :)

https://ibb.co/mqDr1J

Bunlara ek olarak bir de kaset aldım. John Lennon'ın Imagine Albümü.

1988 Yılına ait ve tertemizdi. Çift kaset. Evde walkman im var dinlerim nostalji olur dedim aldım.. Eve geldim ama walkman çalışmıyor. İçindeki kaset çalar lastiği gevşemiş. Neyse ki basit bir şey ama ben walkman almaya karar verdim. Dün ilanlara baktım ve Sony walkman 10.yıl edisyon olan walkman satışa girmişti. Nadide bir parça idi ama alamadım satıldı maalesef. Sağlık olsun. Ne walkman i diyenler olabilir lakin yeri ayrıdır. :) üzgünüm... Çok değerli bir bir kasetçalar dı :(

 https://ibb.co/fay5vd

Kitap, Çizgiroman ve kaset'e bana göre çok cüzi bir miktar ödedim. Bütün her şeyi 100TL'ye aldım.. :)

Daha sonra bir kaç sahaf daha dolaştım. Ama pek ısınamadım ve son kez Şibumi'nin ilk basımını aramaya koyuldum. Bir yerde rastlamıştım
Alamamıştım. Tekrar gittim ama satılmıştı. Yoksa burada ne kıskançlıklar olacaktı.. Ah ahh.. :) Sahaf Abimiz de neyse, yazmayayım. Para kokluyor resmen. Kitaplara verdiği rakamlar efsane. Satışı yok, 100 lira.. Yahu 10 gün sonra satışı olacak.. Hint kumaşı değil ki? Milleti sömürmek için uğraşanlarda var tabii...!!

Oradan çıktım dedim normal yayınevleri'ni dolaşayım. Fuar'a gidenler bilir Internet fiyatlarından daha pahalıdır yayınevleri burada. Klasik %20-25 indirim uygularlar. Yanı fuar diye ucuza almaya gitmeyin :)

İlk durağın Ötüken oldu. Yüzleri gülen güzel insanlar vardı. Kitapları almam 44 saniye sürdü. Aklımda olanları aldım çünkü. Dedim şunu şunu ve şunu istiyorum. Arkadaşın yüzünde gülümseme. Tabi. Dedim 1 dakika da bu kadar kitap hiç satmadın değil mi :)

Aldığım kitaplar;

Cengiz Aytmatov'un Kutulu Kitap serisi vardı. İçinde 10 kitap var. Onu aldım. Hepsini yazamayacağım, liste bu;

https://ibb.co/c40kvd

Nihal Atsız - Deli Kurt
Ziya Gökalp - Türkçülüğün Esasları
Ve Bismark... (Merak ederdim kendisini iyi denk geldi)

Toplu olarak bakarsak görünüm şu şekilde;

https://ibb.co/nzSb1J

Aldığım bu kitaplar da Ötüken %40 yaptı sağolsun. Geçen hafta yaptığı indirimi devam ettirmiş. Ben ötükenle Mehmet sayesinde tanıştım. Bir kaç kitap vardı ama öyle takıldığım baktığım bir yayınevi  değil. Görüş olarak çok şey taraftalar o yüzden. Ben iki türlü de yanlı yayın yapan yayınları çok tercih etmem. Karışık yayın yapanlar benim için daha iyidir. Neysem..

Ötüken'den sonra Türkiye İş Bankası Yayınlarını ziyaret ettim.. Burada ki arkadaşla yarım saatten fazla muhabbet ettik. Sonra bir hacı amca geldi. Efsane bir amca :) Kazım Karabekir in kitaplarını arıyordu. Bir kaç kitap önerdim. Oho dedi onlar var tamam başka? Dedim nasıl başka :) e sen kulağına küpe takmışsın, sonra kaşına takmışsın, kulağının arkasına da takmışsın dedi. Bak çeşitlendirmişsin dedi. Bir tane yetmemiş dedi. Bende farklı kitaplarını arıyorum dedi eheheh. Biz başladık gülmeye. Bu kadar iyi bir örnek veremezdi herhalde. Amca Rizeli. Telefonundan kütüphanesini gösterdi. Net söyleyeyim İş Bankası Yayınları'nın standın dan daha fazla kitap vardı. Muhtemelen kitap sayısı 3 ile 4 bin arasında. Kütüphane gibi ev :) çok güzel sohbet ettik amca ile sonra o gitti.. Alacağım bir şey yoktu ama yine aldım üç kitap..

Resim Harp Tarihi - I. Dünya Savaşı (Bunun II. Dünya Savaşı olanı bende zaten vardı. Bir ara I.sini aradım bulamamıştım. Ya da 3 4 gün sonra gönderim seçenekli idi almamıştım. Görmüşken alayım dedim. Efsane bir kitaptır tavsiye ederim. Fotoğraflarla desteklenmiş harika bilgiler vardır. Şimdi takımı tamamladım.)

Talat ve Enver Paşaların hatıralarını aldım. (Çok kalın olmaması ve Ekstra bilgi edinebilmek için aldım..)

https://ibb.co/c3DVvd

Daha sonra YKY'ye Geçtim ama bir şey almadım. Sadece biraz muhabbet ettik orada ki arkadaşla. Sonra ayrıldım. Biraz dolandım neler var neler yok diye. İlgimi çeken çok fazla yer yoktu. Sonra Mustafa Kemal'in Askerleriyiz yazılı 5 metrelik koskoca bir stand gördüm. Yukarı doğru 5 metre ama fuar'ın sonlarında yer bulmuş. Dedim siz kimsiniz :) İleri Yayınları imiş. Hiç bilmediğim bir yayın. Bu da Ötüken gibi sanırım, kendi yayın politikasına göre uç görüşlerde yayın yapıyor. Takip ettiğim ya bir kitabını almışlığım yoktu. Ama güler yüzlü iyi insanlardı. Hepsi ile bir şeyler konuştuk. Çok ilginç kitaplar çıkardı. Ülkemiz de hiç çevrilmemiş ama önemli kitaplar. Neyse önerdiği kitaplardan bir tane seçtim... Meraktan aldım bu kitabı da :)

Transkafkasya İçin Mücadele

 https://ibb.co/bSvMJy

Dedim kitap iyi çıkmazsa yakana yapışırım :) okuyunca göreceğiz...

Oradan bir bakış attım. Kaynak yayınlarını buldum.. Dedim bir bakayım.. Gözüme ilişen bir kaç kitap denk geldi aldım. Bunlar hep çeşitlemek amaçlı yaptığım işler :)

İlker Başbuğ - Nasıl Bir Türkiye
Osmanlı'da Sosyalizm Türkçülük ve İttihatçılık (Kitabın adı bile albenili. Merak ettim)
Feroz Ahmad;
Ittihat Ve Terakki,
Ittihatçılıktan Kemalizme,
Modern Türkiye'nin Oluşumu

https://ibb.co/bCfcrJ

Son alışverişim bunlar oldu. Burada da biraz sohbet ettim ve artık kapanıyordu fuar. Dört saatlik bir kitap gezisinin sonuna gelmiştim.

Bir kaç özel baskı poster ve ayraç aldım.
Poster 1 https://ibb.co/kaTK5d
Poster 2 https://ibb.co/f0FtWJ
Poster 3https://ibb.co/kSU95d

Kitap Ayraçları ;
https://ibb.co/ieH1Jy

Daha fazla gezip daha az ya da çok kitap alınabilir ya da hiç alınmayabilir. Sadece o ortamda bulunmak binlerce kitap arasında dolaşmak bile ayrı keyfili. Fuar alanı'nın ekstra olarak sunduğu ne var-yok bilmiyorum. Onlara bakamadım. Araçları ile gelmeyenler için otobüsler, ring ler vs var sanırım tam bakamadım ama bu konuda ulaşımı kolaylaştırmışlar.

Yayınevi Fiyatları: Internet fiyatlarından %5 az ya da çok. Farkı yok. İndirim için gitmeyin. Hüsrana uğrarsınız. Bu bütün fuarlar için geçerli.

Sahaflar : çok fazla varlar evet. O kadar sahafı aynı anda görmekte güzeldi. Ama benim seçebildiğim kadarı ile işini layıkıyla yapabilen sayısı 6 yı geçmez. Diğerleri ya sizi soyma peşinde ya da çok fazla (en azından bana göre) kitap satmaya çalışmaktalar.. Tarih kitaplarına çok yöneldim ama çok az rastgeldim ve alamadım. Bunların içinden en keyiflisi tabi ki Nostalji sahaftı. Bir sonraki yıla daha değişik şeyler yapacağını söyledi. Balat'ta ki dükkanına da gideceğim. Sohbetimizi yarım bırakacak değiliz... :)

Çok ama uzun yazdık. Umarım biraz fikir oluşturmuşumdur. Çok fazla kitap aldım. Daha fazlasını da alabilirdim. Ne kadar gezerseniz ve ne kadar bütçe ayırırsanız o kadar çok şeyle evinize dönüyorsunuz.

Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz..!!

Sağlıcakla kalın..

{Ç News}

Ömer Öztürk, Tersi ve Yüzü'ü inceledi.
 05 May 12:35 · 8/10 puan

SADECE 2 SAYFADA ALBERT CAMUS.


Öncelikle ilk eseri olduğunu ve 1935-1936 yılarında yani 22 yaşında iken,kendisinin de kabul ettiği gibi acemi olduğu zamanlarda kaleme aldığını belirtmiş.(Tabi ki acemi değil)

Kitabın baskısına 1958 de yani 23 yıl sonra önsöze şunu ekler: " Ama yaşamın kendisi hakkında, Tersi ve Yüzü'de acemice söylenenden daha fazla bilmiyorum."


Eser 5 tane kısa denemeden oluşuyor. Önsöz ve denemeler ile beraber sadece 51 sayfa,
sayfa sayısına bakıp aldanmayalım çünkü geri kalan hayatını bu 51 sayfayı açıklamakla geçiriyor.


-"Yaşama Aşkı" adlı denemesinin sadece ilk 2 sayfası üzerinden hem kitabı incelemek hem de yüzlerce sayfayı iki sayfaya nasıl sığdırdığını yani yoğunluğunu görelim.
Sadece 2 sayfayla kitap ve yazar mı incelenir diye siz tepki vermeden önce alıntılar yaparak Yazarı AZ tanıyor olduğumuda belirterek denemesine geçeyim.

==============Spoiler=================

----Palma'da gece dolaşırken bir bara giriyor:
"Bir orkestra, renk renk şişeli bir BAR ve omuz omuza, ÖLÜMÜNE sıkışmış insanlar bir MUCİZE sonucu yerleşmişlerdi."

Bar: Burda barı dünya olarak ele alıyoruz.

Ölümüne: Aslında çok basit bir tamlama  gibi dursada Ölümüne sıkışmak kelimesi Albert'in üzerinde baya bir durduğu konu.
Dünya-Ölüm ve sıkışmak aynı cümle de yani bar diye tasvir ettiği dünyadan çıkış yolu ölüm aslında


Mucize: Varoluşculara göre insan dünyaya tanrı tarafından vb. şekillerde değil amaçsızca dünyaya fırlatılmışlardır. Bu şekilde insanların rastlantısal birleşimi olan dünyaya gelişimize mucize diyor.

---------------------------------
"Tüm müşteriler erkekti. ortada iki metrekarelik bir boş yer. GARSON buradan odanın dört bir köşesine kadehler ve şişeler yolluyordu."

Garson: Öncelikle barın ortasında yani dünyanın merkezinde yer alıp bunca sıkışıklığa rağmen 4 bir köşeye yetişen ve içki dağıtıp insanları sarhoş edip bilinçsiz hale gelmesine yardımcı olan  bu Garson diye tanıttığı aslında Tanrı adına yani din adına çalışan insanlar Rahipler vs.
Dinin insanları gerçeği görmemek için sürekli uyuşturduğunu ve bilincine el koyduğunu belirtiyor ve insanlar sıkışırken 2 metrekare alanda  Dini kullananların her şeye rağmen rahat bir alanı olduğu da vurgulanmış.
--------------------------
Birdenbire bir zil sesi duyuldu, halkanın içine bir KADIN ATLADI. YİRMİ yaşındaydı.Bu kadının BOYU bir seksendi. KOCAMANDI 150 kiloya yakındı. Karnını öne doğru dalgalandırdı. Sonra  iyi bilindiği anlaşılan bir ŞARKI  istedi. 
Kadın hem söylüyor hem de SEVİŞME öyküsüne girişiyordu. Tüm salon EZİLMİŞ gibiydi. Nakarata gelince kadın göğüslerini avuçlayarak şarkısını sürdürdü.

Kadın: Garsonlar Din adına çalışanlar ise bileceğiniz üzere kadın ise Tanrı oluyor.

Atladı: Burası bar(dünya) neden atlıyor ki girmek varken çünkü Dünya da Tanrı diye bir şey yok biz tepeden düşme şekilde kendimiz kurguluyoruz dünyamıza zorla sokuyoruz demeye getiriyor.


Kocamandı: Tanrının yani dinin dünyanın çoğu yerini kapsadığını ve İnsanların dinleri abartmasından dolayı büyüdüğüne.


Boyu 1.80: Tanrının her şeyi gördüğü şekilde kurguladığımızı ve herkese tepeden baktığı için eşit olmadığına


Yirmi yaşındaydı: Yirmi yaşında yani kabul etmek gerekirse kadınlar her yaşta güzel öncelikle belirteyim :) ama bir kadının en çekici olduğu yaşlar 20 li yaşlar. Tanrıyı itici bir şekilde tipleyip (150 kilo etleri yere sarkıyor vs.) sonra 20 yaşında demesi dinin dünyada yıpranmasına, bozulmasına rağmen hala eskimeyip insanlara genç ve çekici gözüktüğünü


Şarkı:Kadın(Tanrı) burda isteği insanlardan alıyor kendisi seçip söylemiyor.Çünkü insanlara insanların kendi duymak istediği şeyleri söylemek istiyor.
Tabi ki şarkı Kutsal kitaplar anlamında oluyor.


Sevişme: Bu cinsel iç güdü insandan söküp atılamayacak kadar güçlü olduğu için Tanrıya da bu şekilde vazgeçemeyek ve bitmeyecek derecede bağlanıldığını (Daha farklı boyutlardan da bakılabilir ama geçiyorum)


Ezilmiş: Dinlerin altında insanların sıkışıp kaldığını.
--------------------------------

" Sudan çıkmış iğrenç bir tanrıça gibi, alnı bön ve dar gözleri çukurda, dizinin hafif bir TİTREMESİ ile yaşıyordu.KOŞUSUNU yeni bitirmiş atlar gibi. Yaşamın düşkün ve ÇOŞTURUCU görüntüsü gibiydi...


Dizinin titremesi ise Dinlerin düşüşünün yakın olduğunu artık daha fazla dayanamayacağını belirtmiş.

Koşusunu yeni bitirmiş at: Dinlerin yorgunluğunu ve tükenmişliği


Çoşturucu görüntüsü gibi: Sanırım burda aynı kitabın "Alay" adlı denemesine gönderme yapıp bu manzarayla çosturucu diyerek dalga geçiyor.


Bu arada barda ki herkes erkek demişti tek tip insan işlenmiş bireye indirgediğimizde cinsiyeti ortadan kaldırmış  bunlar bütün insanlar için geçerli.( Neden müşteri erkek Tanrı kadın konusuna girmek baya uzatır incelemeyi girmiyorum)

---------------------------------


İlk 2 sayfa demiştim ama sadece yarım sayfa çıkacak cümlelerden saatlerce sürecek inceleme yapılabilir.Çok uzamasın diye de kısa kestim.İki sayfa da bunlardan ayrı 15 20 simge daha var. Detaylı incelemeyi geçelim kabaca incelemek istesek bile kısa tutulabilecek bir yazar değil.


Albert Camus kitaba değil her kelimeye anlam yüklebilecek kapasitede olduğunu görüyoruz. Bazen bir paragrafında 15 20 dakika takılı kalıyorum.

Eseri tavsiye ediyorum ama önce kendisi hakkında ön bilgi edinmek gerektiğini belirtirim.

Yoksa 2 günde anlayamayacağımız bir yeri 2 dakida geçebiliriz. Yani kitabın adı gibi
Tersi ve Yüzünün neresi olduğunu anlamadan geçebiliriz



Çözümlemeler yazarın görüşlerini AZ da olsa bildiğim için kitabından kendi çıkarımlarımdır belirttiğim gibi kabaca tanıyorum kendisini yanlışım olabilir. Bu arada felsefesini sadece okuyorum ilgilenmiyorum.

Mehtap Akbudak, Kurt Gölü'ü inceledi.
25 Nis 22:45 · Kitabı okudu · 38 günde · 10/10 puan

Çok güzel bir polisiye daha bitti... Her sayfası ayrı güzellikteydi. Motifleri ustalıkla döşenmiş halı gibi kitabın her sayfası her olay çok güzel kurgulanmış...

mehmet temiz, Rougonlar'ın Serveti'yi inceledi.
 31 Mar 18:07 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Emile Zola 'nın yirmi yılı aşkın bir sürede yazdığı , içlerinde ''Nana, Germinal, Bir Aşk Sayfası, Meyhane '' gibi ülkemizde çok tanınan eserlerin de bulunduğu, yirmi kitaplık ROUGAN-MACQUART serisinin ilk kitabı.

Kitapta yazar, serinin ilk kitabı olması nedeniyle, öncelikle her iki ailenin de nasıl oluştuğunu, yani nasıl ortaya çıktıklarını bize anlatıyor. Bunu yaparken de esas itibariyle, Fransa'daki 1848 ve 1851 yıllarındaki devrim ve karşı devrim olayları sırasında yaşananları ön plana çıkarıyor. Bu sırada güzel ama dramatik bir aşk hikayesini de bize aktararak kitabın duygusal yönden de ağırlık kazanmasını sağlıyor.

Babaları farklı, anneleri bir olan Pierre Rougan ve Antonie Macquart , kişilik ve yaşam tarzı olarak ayrı yapılara sahip olsalar da, alçaklık, menfaatçilik, zenginlik hırsı ve bencillik yönünden aynı karaktere sahip iki üvey kardeştir. Kitapta birbirine düşman bu iki kardeşin hayatı ve çekişmeleri dönemin siyasi ve sosyal olaylarıyla birlikte özdeşleştirilerek bize aktarılmaktadır.

Kitap süper bir akıcılıkla yazılmış olup, Zola'nın mükemmel insan iç ve dış dünyası ve doğa tasvirleriyle süslenmiştir. Baştan sona kadar sürükleyiciliğini kaybetmeden okunmaktadır.

Ben, seriyi okumak isteyenlerin , öncelikle bu kitaptan başlamalarını tavsiye ederim. Çünkü bundan sonraki 19 kitap, bu kitabın bir devamı özelliği taşımaktadır. Ama yazarın ustalığı sayesinde her kitabın kendi başına bağımsız olarak okunma özelliği taşıdığını da bildirmek isterim.

Serinin tamamı henüz Türkçe'ye çevrilmemiş durumda. Halen iki kitabın( 6 ve 19 nolu kitaplar) Türkçe çevirisi bulunmamakta. Türkçe'ye çevrilenlerin bir kısmını ise çok önceleri yapılan baskılarının tükenmiş olması nedeniyle piyasada bulmak çok zor. Hele bunlardan bazılarını sahaflardan bile temin etmek çok güç.Temin edilse bile 1940 ların ,1960 ların Türkçe'siyle basıldığından dolayı, okunma sorunu yaşanabileceği aşikar bir durumdur. Ayrı bir sorun da, kitapların her yayınevi tarafından farklı isimlerle basılmış olmasıdır.

Okuduğum bu kitabı yayınlayan yayınevi, serinin tamamını yayınlayacaklarını iddia ediyor. Bugüne kadar serinin sekiz kitabını piyasaya çıkaran bu yayınevinin bir yetkilisi ile geçen hafta yaptığım telefon görüşmesinde, serinin tamamını yayınlayacaklarını tekrarlayıp, şu anda serinin üç kitabının daha çevirmenlerde olduğunu, çeviri işlemi biter bitmez baskıya vereceklerini bana söyledi. Ama bu kitapların kaç nolu kitaplar olduğunu bildirmedi. Ben de ticari sır durumuna saygı duyarak üstelemedim.

Bugüne kadar okuduğum, bir ailenin yıllara yayılmış yaşamını anlatan kitaplardan , Thomas Mann'ın ''Buddenbroklar'' adlı kitabı hatırladığım kadarıyla 800 sayfa civarındaydı, Necip Mahfuz'un ''Kahire Üçlemesi'' adlı serisi toplamda 1300 sayfa civarındaydı. Oysa Rougan- Macquart serisi yaklaşık 8 bin-9 bin sayfa tutan büyüklüğüyle, Dünya Edebiyat Tarihinde , yazılmış olan en kapsamlı seri olsa gerek diye düşünüyorum. Bu büyüklükte başka bir seri var mı bilmiyorum.

Ben şu ana kadar serinin 17 kitabını temin edebildim. Bunların bir kısmını Türkiye'nin çeşitli illerindeki sahaflarda bulabildim. Bazıları 1960'lı, 1970'li yıllara ait baskılar. Bunları temin ederken gerek isim farklılıkları ve gerek diğer bilgiler yönünden her zaman bana destek veren ve serinin çok büyük bir kısmını okumuş olan Necmettin Zafer Bey kardeşime (Necmettin Zafer ) yürekten teşekkürlerimi iletiyorum.

Dünya Edebiyat Tarihinde büyük yeri olan fakat ülkemizde çok fazla bilinmeyen bu seriyi okumaya başlama heyecanı içerisinde, biraz sözü uzatarak ,seri hakkında bazı bilgileri de sizinle paylaşmak istedim. Umarım bu yüzden beni bağışlarsınız.

Ayrıca konuyla ilgili daha kapsamlı bilgi için incelememin sonunda iki adet link paylaşmak istiyorum. Daha ayrıntılı bilgiler bu linklerde mevcuttur. Yararlı olacağını umuyorum.

Ben seriyi okumaya ikinci kitapla devam edeceğim. Büyük beğeniyle okuduğum bu kitabın okunmasını da herkese tavsiye ederim.


Rougan-Macquart serisiyle ilgili ayrııntılı bilgi içeren link :
http://kisiseldegerlendirmeler.blogspot.com.tr/...rougon-macquart.html

Emile Zola'nın tüm kitaplarının Türkçe'ye çevrilenlerinin farklı baskı isimlerini içeren link :http://www.okulbiltv.com/...lanmis-kitaplari.htm

Gülnaz Eliaçık Yıldız, Kalem Kalesi'ni inceledi.
13 Şub 00:20 · Kitabı okudu · Puan vermedi

“Yiğitlik oynayınca mı yiğit olurum sanıyorsun ki?” Sahi yaptığımız şeyleri olduk mu sanıyoruz acaba? Sesimizin yankısı kaç kat koyulaşıp değiyor kulaklarımıza?
Nuri Pakdil, Kalem kalesini okuturken kendime de birçok soru sordurdu. Yukarıda ki içime yöneltmiş olduğum, sorulardan sadece bir ikisi. Kitabın sayfalarını çevirdiğim ilk andan itibaren farkı öylesine göze çarpıyordu ki, yazar okuyanın kendisini anlaması için zorluyordu, beni zorladı en azından. Ruhumun özünden yola çıkmaya başlayacağım galiba bu kitaptan sonra.
Pakdil Hocamızın gözle görülen kendine has üslubu okuyanı önce bir önyargıya itiyor gibi. Ağır bir üslup kullandığı kanısına kapıldım önce, kitap ilerledikçe farklılığı ağırlıkla özdeşleştiremeyeceğimi anladım. Kendi kendime “ne çok aynı şeyler okuyor muşum” dedim hatta. Birçok cümlesini zihin süzgecimden kalıntısız geçmesi adına defalarca okudum sanırım.
Kalem ve cümle adına güzel sözler edilmiş kitapta; “…kalemse parmakların arasında: kendisini çeken kâğıttan uzaklaşıyorsa kalem, bilinçaltı yardıma koşar.” Bilinçaltına hiç inmeden bilinç üstü mü yazıyoruz ne diye düşündürdü beni bu cümle. Ve kitap içinde altını çizerek içime aldığım en güzel cümlelerden biri; “Benim siyasetim inancımdır, benim inancım siyasetim.”
Umut demiş bir de Üstad, umudu olmayan bir hayattan neyi çıkartmalıydı acaba elde umudun kalması için. Olandan olamayanı çıkarınca borçlu çıkmıyor mu sözcükleri namluya süren el bu hayata?
Tarihi konmamış ve alınmamış mektuplar. Sözlerin, gürültülerin davranışların tek düzeliğini üzerinden silkeleyip atan ve yazanlarının imzasız bıraktığı bu mektuplar, yer yer gülümsetip, zaman zaman düşündürdü beni. Evet, en çok da düşündürdü. Bu mektuplar bitiriş cümlesiyle, ilerde yeni sözcükler görmek adına yeniden başlayabilir olmasını dipnot düşüyor kendi içine.
Direniş, insan, Mekke, Kudüs ve İstanbul.
Direnişin mekanikleşmeden önceki devingenlik hali satırlar arasına sızmış keşfedilmeyi bekliyor. Sonra insan yitiğinin künyesini arıyor altı harfin içinde, tarihi konmamış bir mektup güncesinde. Bu mektuplar her defasında çığlığını arttırarak düşmüşler sayfa aralarına. İmzasız olması mektup olarak anılmalarını engellemiyor yazarca. Ruhunu şeytana satanların alt alta yazılması Nil’i kurutacağından bu işe hiç girişmiyor yazar.
Bu mektuplar bence kitabı daha bir okunur hale getiriyor. Ben kendi açımdan bir sonraki mektubun merakı ile çevirdim sayfaları, imzalı bir mektup bulmak düşüyle okudum cümleleri…
“Tekil bana çoğuldan daha etkin görünür daima.” Gerçekten de öyle değil mi? Kuru bir kalabalıktansa, ıslak bir tekillik iyidir galiba. Suyun sızdığı her yerde buram buram yaşam kokar daima. Ve yaşam vicdanımızı kemiren kurt sesleri arasında sürüyor bu kitapta.
Nuri Pakdil yazmak eylemini kalemine öyle ustalıkla öğretmiş ki; “yazmak, Ağrı’dan daha ağır bir dağı yüklenmektir” dediğinde ben sarsılıyorum lakin onun kaleminin mesnedinde bir kıpırdama yok! Bu cümlenin ardında gelen cümle hiç de sarsılarak yazılmış gibi durmuyor. Kalemi ya da cümlesi değil sadece bu cümlelerin kalem ucunda ki intiharına şahitlik eden günleri ürküyor, bu kadar. Kalemi bu eylemden memnun, cümleleri de kaleme kurban edilmekten.
Ve işte imzalı bir mektup, Kafeşayüş belki de Debernuş; “Olmak durumunda olmamak” hali arz ediliyor bu mektupta. Niçin yaratıldığımızı zihnimizden çıkarmamak, olmak ya da olmamak durumumuzun farkında olamamak… Pakdil Hocamız bu mektuplarda kendi kendini yüreklendirme girişimi yaptığını söylüyor. Her mektup ayrı bir söyleyiş onun için, her mektup ayrı bir oluş.
…Özneleri sona takılacak filler… Bu cümleyi okuduktan sonra özneleri başa yazmayı pek sevmediğim geliyor aklıma. Dil bilgisi kurallarına az buçuk riayet derdine düştüğümden beridir kurallı cümle kurma girişimindeyim sadece!
Bazı cümleler paranın darağacında son nefesini verdiğinden kitabın elli dördüncü sayfası boşlukta sallanan cümlelerle dolu adeta.
“Avrupalılaştırılınılamadıklarımızdanmısınız mı mı?(*)
Aaaa!
Bir İNSAN kalmış burada hâlâ.”
(*) Dorudur; dizgi, düzelti yanlışı yok.”
Bu kitap ilk baskısını bin dokuz yüz doksan sekiz yılında yapmış ve yukarıda yazılan cümleler on bir yıl sonrası içinde hala geçerliliğini koruyor ne yazık ki. Batı merakımız bitmek tükenmek bilmiyor ve Nuri Pakdil bu üç cümle ile bunu gözümüze sokuyor adeta.
Ve yanıp yanmadığından hâlâ emin olamadığım telefon kulübeleri… Bir bilen varsa söylesin yandı mı yanmadı mı? Yandıysa eğer kim, neden yaktı? Kitapta en karışık bulduğum bölüm bu kulübelerin yangın hikâyesi… Bu yangında sesler kirleniyor, sabrı sürme niyetine gözlerine çeken defter sayfaları bulunuyor. Bir ülkenin güdümlenmiş sorunsalıyla bağıntılı bir telefon kulübesinin kül oluş/olmayış hikâyesi epeyce zihin karıştırıyor.
Yazarın kitap içerisinde asıl vermek istediği yazmak üzerine öğütler bence. Bu öğütler kimi yerde imzasız mektupların içine girmiş, kimi yerde bir yangının küllerinden derlenmiş, kimi zamanda şapkalı ‘Â’ nın okunuşunda; Bir cümlenin âsi bakışı kanını fokurdatsa da, yazar, kalemini sağlam tutmalı: sesin rengi en güzel infilak. İşte tam da bu yüzden hayat bize sunulan çok kapsamlı bir bağış.
Yazmak üzerine en çarpıcı sözlerinden biri de; “ne ki, bütün aynaları yürüyeceğim diye inat ediyorsanız, yeni doğmuş bebekmişçesine üzerine titreyeceğiniz bir yazının doğum sancıları çoktan başlamıştır bile: tek önergelik kalemi elden düşürmemek.”
… “engele uğramış iradeniz, hiçbir şey olmamışçasına kalemin yanına gözcü bıraktınız mı?”
Galiba biz kalem tutmaya çalışanlar, kalemimizin yanına cümle bekçiliği yapacak gözcüler bırakmadığımızdan, yazdıklarımızın çoğunu kimselere göstermeden silip atıyoruz. Ne dersiniz?
Kalem kalesi cümleden surlar ördü içime, inadına yazmalı, dedirtti. Okuyarak yazmanın önemini bir kez daha kavradım ben bu kitapla. Bir sayfa yazmak için yüz sayfa okumak gerekiyor hakikaten. Kalıcılığı, özgünlüğü yakalamak adına çok okumak şart. Hele ki Nuri Pakdil gibi değerli kalemleri okumak, anlamaya çalışmak illaki şart.
Kalem kalesinin son yapraklarına konan yolcuğun kâğıda düşen sesleri, kitaba ayrı bir renk ve akıcılık katmıştı bence. Pak bir dille yazılmış bunca cümlenin ardından Batı Notları’nı okumak için sabırsızlananlardanım bende.
“Edebiyat’ın yeri sanki bir gemidir ve ağır ağır batmaktadır sulara:…” Edebiyatın edebini kalemlerimize giydirmek dileğiyle…
(*) Doğrudur, dizgi ve düzelti yanlışı yok

Necip Gerboğa, Semaver'i inceledi.
10 Şub 05:37 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Peş peşe okuduğum dört Saik Faik kitabının ardından ki yaklaşık 70 civarında öyküye denk geliyor, bir durup soluklanmak, biraz okuduklarımı sindirmek, biraz da üzerimde biriken yükü boşaltmak maksadıyla bir mola vermek icab edince, bir semaver dibinden daha güzel bir köşe olamayacağını düşünüp çıkınımı buraya boşaltmaya karar verdim...

Gelin, incelememize Sait Faik'ten bir alıntıyla başlayalım bu sefer:

"Birtakım şeyler var ki başkalarına anlatıldığı zaman onlar üstünde hiçbir tesir bırakmıyor. Halbuki aynı şeyler, bende neler yapmamıştı?.."

İşbu alıntı, söze girmeden önce bir sigorta kabilinden eklendi buraya... Bu kadar Sait Faik yüklü bir halde, olur da şu satırları yazarken uçar gidersem ve birbirinden kopuk, anlamsız, hiçbir yere çıkmayan cümleler bırakırsam arkamda, geri dönüp beni anlayasınız, en azından halimi hayra yorasınız diye eklendi:)

Herakleitos'un çok sevdiğim bir sözü vardır; "İnsanın karakteri, onun yazgısıdır"

Bence, bu sözün hayattaki karşılığıdır Sait Faik... Orhan Veli'ye göre o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur. Yani çocuk ruhlu ve halka bağlı, halkın içinde bir insandır. Haldun Taner onu, 'Sevimli bir aylak' olarak tanımlar. Onun 'aylaklığı' veya 'avareliği' en çok annesini üzer. Hayatı boyunca oğlunun 'gerçek bir işi' olmamasından, para kazanamamasından yakınıp durur. Oysa ki, babasından kalan işleri elinin tersiyle kenara iten ve hayatının bir bölümünü mirasyedi olarak geçiren Sait Faik, sadece yazarak da para kazanılabileceğini başta annesi olmak üzere herkese kanıtlamak istercesine avarelikten ona kalan izleri tek tek yazıya dökmeye başlar...

Rıfat Ilgaz bir anısında, Mahmut Zeki tarafından yayınlanan Zambak dergisinden Sait Faik'e yapılan bir iş teklifi için aracılık yaptığından bahsederek, Sait Faik'in teklifi ve alacağı ücreti öğrendikten sonra, ikisi arasında geçen bu konuşmanın bir de annesinin yanında yapılması hususunda kendisine ricada bulunduğunu anlatır. Amaç tabii ki, yazdığı yazılardan para kazanabildiğini annesine duyurmaktır:)

Bu arada, fark ettiniz mi bilmiyorum ama, ne kadar güzel bir tablo var karşımızda... Sait Faik, Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Haldun Taner ve burada adı geçmeyen pek çok değerli yazar, şair... Bu ekibe, Sait Faik'in o pek çok yerden aşina olduğumuz, bir teknede çekilen meşhur fötr şapkalı fotoğrafın sahibi Ara Güler'i de dahil edelim... Bizim bugün edebiyat diye okuduğumuz şeyin kanlı canlı yaşandığı bir dönemden bahsediyoruz... Ve ne ilginçtir ki, bu isimlerin pek çoğu, yaşadıkları ve yazdıkları dönemde kendilerini zar zor geçindirecek parayı anca kazanabiliyorlar. Sait Faik eserlerinin günümüzdeki telif hakkı Darüşşafaka Cemiyeti'ne ait. Eminim ki, Darüşşafaka'nın teliften bir yıl içinde kazandığı parayı, Sait Faik ömrü boyunca kazanamamıştır... Zaten kazanmak da istememiştir bence... Çünkü o ve onun gibi yazarlar zenginliğin banka kasalarında değil de sokakta, hayatın içinde olduğunu çoktan keşfedebilmiş şahsiyetlerdir neticede...

İşte bu yüzden, bu tabloya hayran hayran bakarken insan sormadan edemiyor; Yahu nereye gitti bu insanlar? Neden artık yoklar? Neden bizi terk ettiler?

Ah ne güzel olurdu, bir kahvehanenin köşesinde Sait Faik'in radarına takılmak... Önce şöyle bir süzerdi beni... Sonra yaşımı, nerede doğduğumu ve mesleğimi tahmin ederdi, hep yaptığı gibi... Sonra o anki halimden tavrımdan, hangi duygunun içinden geçtiğimi, ne düşündüğümü, nasıl bir insan olduğumu hesaplardı... Sonra ben her şeyden habersiz kalkıp giderdim kahveden; o ise kafasında yarattığı 'ben'den hemen bir öykü yazıverirdi oturduğu yerde... Ben, kendi bedenimde değil de onun yazdığı öyküde daha gerçek bir 'ben' olurdum muhtemelen... Ve muhtemelen, oradaki beni, kendimden daha çok severdim...

------------------------------

Orhan Veli'nin 'Macera' adlı şiirindeki o meşhur dizeyle yolculuğumuza devam edelim;

"Girdim insanların içine, insanları gördüm..."

İşte, dostunun bu güzel dizesi, Sait Faik'in de çıkış noktasıdır aslında... Öykülerinin yüzde doksanında bu gördüğü insanlardan beslenir Sait Faik... Öyle insanlar görmüştür ki o, bugün dışarı çıktığınızda göreceğiniz türden insanlar değildir onlar... Çünkü Sait Faik'in insanları sıradan insanlardır... Siz hiç günümüzde 'sıradan' bir insan gördünüz mü? Ne münasebet, olur mu hiç öyle şey!! Eğer size sıradan bir insan gibi göründülerse emin olun o sizin eksikliğinizdir. Çünkü gördüğünüz insan muhtemelen ya bir insan kaynakları müdürüdür, ya creative director'dür, ya user experience designer'dır, ya test engineer'dır, ya customer service representative'dir veya specialist'tir; hadi onlar değilse bile en kötü bir instagram annesi, bir twitter fenomeni veya bir youtuber'dır... Ama emin olun asla sıradan bir insan değildir!

Oysa Sait Faik'in insanları, dediğim gibi sıradan insanlardır. Onlarla her an her yerde karşılaşabilirsiniz; vapurda, tren vagonunda, balıkçı teknesinde, kahvehanede, çalgılı bir meyhanede, ıssız bir sokakta, bir kilise bahçesinde, bir lahana tarlasında, bir genelevde, bir ipek mendil atölyesinde, kısacası aklınıza gelebilecek her yerde Sait Faik'e bir öykü hediye eden sıradan bir insanla karşılaşmanız mümkündür...

Evet, Sait Faik avareliğinin, aylaklığının o kendine has sarhoşluğu içinde insanlara bakmış, onları görmüştür... Onların acılarını, kederlerini, sevinçlerini, yalnızlıklarını, aşk acılarını, geçmişten taşıdıkları izleri, gelecek kaygılarını, zaaflarını, tutkularını ve daha pek çok şeyi görmüş, gördüklerini öykülerine aktarırken eksik kalan kısımları kendi kişiliğiyle, kendi aşklarıyla, kendi zaaflarıyla, kendi yalnızlığıyla ve kendi hayalleriyle tamamlamıştır... O yüzden Sait Faik öykülerindeki her karakterde biraz Sait Faik vardır... Sait Faik'in kendisi ise, tüm ömrünü adadığı bu karakterlerin toplandığı bir beden gibidir adeta...

İşte bu yüzden, Sait Faik öyküleri bir 'insan resmigeçidi' gibi gözlerimizin önünden kayıverir gider... Önünüzden geçen her insan haliyle sizin de bir duygunuza, bir hatıranıza, bir hayalinize, bir aşk acınıza dokunuverir. İşte o an siz de 'sıradan bir insan olmanın' tadını çıkartırsınız...

------------------------------------------

Peki bugün neden aramızdan bir Sait Faik çıkmıyor diye başka bir soru takılıyor aklıma... Onun gördüğü ama bizim göremediğimiz şey ne? İnsansa, sürüsüne bereket... Olaysa, istemediğin kadar... Mekansa, gırla... Peki eksik olan ne?

Soruya bir yanıt vermek ve bir karşılaştırma yapabilmek adına bir Sait Faik'in gördüklerine, bir de kendi gördüklerime daha yakından bakmam gerekiyor sanırım...

Sait Faik her şeyden önce gerçek insan yüzleri görmüş. Kusurlarını saklamayı beceremeyen insanlarla bir arada yaşamış... Kahvehanede, kehribar tespihini ağır ağır çeken adamın uzaklara dalıp gidişini görmüş. Bir tren vagonunda, köyünden ilk defa dışarı çıkan bir adamın heyecanını görmüş. Bahçesine domates biber eken bir kilise papazının yaşama sevincini görmüş. Tek göz odada falcılık yapan bir kadının adeta maziyi bir film gibi önüne seren eski eşyalarını görmüş. Bütün gün insanlardan ayrı, sadece köpeğiyle dolaşan bir adamın gizlemeye çalıştığı, tüm hayatını vakfettiği aşk acısını görmüş. Şehrin en uzak köşesinde de olsa, kendi kahvesini işletebilmek için her şeyini feda eden bir garsonun azmini görmüş...

Tabii ki bunlardan çok çok daha fazlasını görmüş Sait Faik... Hayatın bu kesitlerini, bahçeden kır çiçeği toplar gibi tek tek toplayıp daktilosuna bir güzel yerleştirmiş...

Peki, dönelim bana... Ben ne görüyorum dışarı çıktığımda?

Her şeyden önce, tüm kusurlarını özenle süpürüp halının altına itmiş insanlar görüyorum. Hepsinin yüzünde aynı ifade var. Çünkü benim çağımın insanı her nedense kendini dış dünyaya her ne suretle olursa olsun mutlu ve kusursuz göstermek zorunda hissediyor... Sanki sadece yüzümüz değil, tüm duygularımız botox iğnesi yemiş gibi... Sanki yıpranmak, üzülmek, hüzünlenmek kanunen yasakmış gibi herkesin suratında o joker gülümsemesi... Tek gördüğüm bu değil, bakmaya devam ediyorum... Bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs görüyorum. Sanki ölümsüzlük ilacının icadına denk gelen ilk kuşak bizmişiz gibi, o panikle sürekli birbirinin üstünü tırmalayan, alttan çelme takan insanları görüyorum... Çayını demleyip, balkonuna oturup gelen geçenin seyredildiği evini, apartmanını sanki deprem olmuş gibi koşar adım terk ederek, modern şehir gettoları olan konut projelerinin 5 insan boyundaki gri duvarları ve dikenli telleri arkasında kalan peyzaj yeşili hayata çıldırmışcasına koşan insanları görüyorum... Hatta o duvarların arasına girebilmek için bankadan ömür boyu ödeyecekleri miktarda kredi alan ve bunu başarı hikayesi olarak anlatan insanları görüyorum... Instagram hesabına 5 takipçi daha kazanabilmek için çoluğunu, çocuğunu, evini, mutfağını, hatta yatak odasını dahi deşifre edebilecek, tüm şuurunu sosyal medya hesaplarının like butonu altına gizlemiş insanlar görüyorum... Büyük bir gururla üzerine geçirdiği GAP sweetiyle ya da koluna bir kraliyet nişanı gibi taktığı MICHAEL KORS çantasıyla toplumda kendisine bir yer arayan, sınıfları dahi sınıflaştıran insanlar görüyorum...

Tabii benim bu gördüklerim ve sizinle paylaştıklarım, devasa bir kitabın ilk sayfası gibi... Gerisini zihninizde tahayyül edeceğinizi varsayıyorum...

Nihayetinde, Sait Faik'in neden Sait Faik olduğu, benimse neden Sait Faik olamayacağım sorunsalımız bir nebze de olsa açıklığa kavuşmuş oluyor böylelikle...

------------------------------------------

İşte böyleydi Sait Faik'in dört yanı denizlerle çevrili, o masmavi dünyasından bana kalanlar... Tam da bu dev metropolde, boğulma krizlerinden birini yaşamakta olduğum bir dönemde adasından yetişti ve kurtardı beni... Önce bir battaniye geçiriverdim sırtıma... Sonra çıtır çıtır yanan bir odun sobasının hemen yanıbaşındaki semaverden yeni demlenmiş çayımı aldım ve geçtim karşısına...

O anlattı, ben dinledim...
Ben dinledim, o anlattı...

Bu esnada radyoda da şu güzel şarkı çalıyordu... Duydum ki, bu şarkıyı besteleyen adam, Sait Faik'in öykülerinden ve Orhan Veli'nin dizelerinden ilham alarak bestelemiş şarkıyı...

https://www.youtube.com/watch?v=cLD1yYRjIyk

Herkese keyifli okumalar dilerim...

Berke Can Turan, Kubbe'nin Altında'yı inceledi.
27 Oca 00:02 · Kitabı okudu · 6 günde · 10/10 puan

Öyle bir yazar düşünün ki, mükemmel kalemiyle kariyerinin her döneminde okurlarını şaşırtmayı başarabilsin. Ya da hiç düşünmeyin, bir tane Stephen King kitabı alın ve okumaya başlayın o da yeter.

Kırk yıl düşünsek aklımıza gelmez dediğimiz konular hakkında yazmak Stephen King için çocuk oyuncağı gibi bir şey. Kafasının içinde ne döndüğünü tahmin etmek mümkün değil, zaten sürprizi kaçırmak istemeyiz değil mi? Bekleyelim de yazabildiği kadar yazsın, hızına yetişebilen yok sonuçta.

"Under the Dome" televizyon uyarlaması kitabın piyasaya çıkmasından kısa süre sonra başladı. İlk başta biraz takip etmiştim fakat hem kitabı okumak istediğimden hem de dizi genel olarak bir Stephen King kitabı için fazlasıyla iyimser ve yumuşak olduğunu düşündüğüm için devam etmedim. Zaten ikinci sezondan itibaren dizi kitaptan bağımsızlaştırılmıştı. Bu kadar ses getiren başarılı yapımların görsel uyarlamaları tehlikeli olur. Kubbe'nin Altında gibi, Kara Kule de bu başarısız uyarlamalardan nasibini aldı. Asıl şaşırdığım nokta, King bunlara nasıl izin veriyor?

Neyse, iyi eserlerin kötü görsel uyarlamaları hep olan şeyler. Bu durumdan dolayı önyargı besleyip kendimizi mükemmel eserlerden mahrum etmemek lazım. King'in uzun suren çalışmaları ve araştırmaları sonucu ortaya çıkan Kubbe'nin Altında her sayfası gizem dolu bir eser. Gizemi kurmak kadar, devam ettirmek de bir o kadar zordur. Hele ki bu gizem 1024 sayfa ise, tecrübe burada dokunuyor işe. King, yalnızca mükemmel bir gizem üzerine detaylı hikayesini kurmayı değil, bu hikayeyi her biri ayrı ayrı düşünülmüş eşsiz karakterlerle süslemeyi, karanlık bir atmosfer kurmayı, şahane psikolojik ve sosyolojik unsurlarla eserini bambaşka bir boyuta taşımayı çok iyi başarmış. King'in kalemi hakkında yalnızca korku ve gerilim üzerine tek yönlü olduğu şeklindeki yargılamalara her kitabı gibi, Kubbe'nin Altında da gayet güzel bir cevap. Açık konuşmak gerekirse, bu tarz yorumları gördüğümde o kişilerin okumadan yorum yaptıklarını ya da daha kötüsü okuduklarını anlamadıklarını düşünüyorum. O yüzden o tarz yorumları okuyup kendimi germek istemiyorum. Değerini bilen okusun, zaten amacına ulaşır o eser.

Kubbe'nin Altında; siyasi, psikolojik, sosyolojik, yeri gelince romantik unsurları içinde barındıran bir destan adeta. Mükemmel kurgu ve ona yakışan bir sonla bitiyor kitap ve gerçekten son sayfalarda bitsin istemiyorsunuz. Stephen King, tecrübesini çok güzel konuşturuyor. Kubbe gizemi belki de tüm zamanların en büyük gizemi ve King bu gizemle baş etmeyi çok iyi başarıyor. Gerçekten çarpıcı bir kitap, artık şundan eminim ki; King için başyapıt yazmak legolardan kale yapmak gibi bir şey. Tabi legoların betondan olduğunu düşünmek lazım, yıkılmıyorlar.

Ceren Nil, Karantina'yı inceledi.
26 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 10 günde · Beğendi · 8/10 puan

Kitabın kapağını kapattığım anda,vay be, oldu ilk tepkim.Çünkü böyle bir sonu hiç tahmin etmemiştim.
Kitaba ilk başladığım sıralarda,yazarın Onur'a kötü çocuk imajı çizmeye çalışıp başaramadığını düşünmüştüm.Bu yüzden de Onur'un davranışları çok sinirimi bozmuştu. Aynı şekilde Zeynep'in davranışları da öyle.İlk 100-150 sayfada falan kitapta gerçekten sevdiğim tek bir karakter olmadı.Sonra Burak ve Mert'e ısınmaya başladım.Yani benim için kitabın ilk 300 sayfası durağandı ve kitabın konusu çok güzel daha iyi yazılabilirdi diye düşünmeme neden oldu.Ama 300'den sonrası gerçekten muhteşemdi.Olaylar sizi içine çekiyordu ve her karakteri ayrı ayrı sevmeye başlamıştım.Onur hakkındaki düşüncelerim değişmişti.Kitapta dostluk çok güzel işlenmişti diye düşünüyorum.
Ve bu oyunu oynayanın kim olduğu hakkında olayların dışında kalan kişileri bile düşünmüştüm ama gerçek aklıma hiç gelmemişti.
Önerir miyim,öneririm.Güzen mıydı, güzeldi.Alın okuyun.

Halil Yavuz KAYA, Sarı Sıcak'ı inceledi.
 03 May 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Yirmi iki dev hikayeyi bağrına basmış bu kitap da o Güzel insan Y. Kemal. Sadece bununla kalmamış,hikaye dünyasının tam da böğrüne oturmuş yine Anadolu insanının yazgısını, gerçeğini destanımsı bir dille bu hikayelerde.
Bu hikayelerden, "Pis Hikaye" den gerek Lütfü Livaneli'nin "Gözüyle kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal," gerekse "Alain Bosquet ile görüşmeler. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor" da sıkça söz açıyordu. Merakımı da gidermiş oldum böylece..
Hikayelerden "Pantolon" ve "Kalemler" Ayrı ayrı Y. K. Yayınlarından kitap halinde yayımlandığını öğrendim...
Hikayeler, gerçekten okurken sinematik bir görsellikte gözünüzde canlanıyor.
Jack London'u okurken kar'ı, kışı, dondurucu soğuğu betimlemeleri ile üşüyorsanız, hissediyorsanız soğuğu. Yaşar kemali de okurken Anavarza'nın tozu ile toprağı ile, Çukurova'nın sıcağında güneşinde de o denli yanar kavrulursunuz, Ayaklarınızda acısını hissedersiniz çakır dikenlerini, sıtmayı yaşar, sivrisinekleri ihtiyari kovarsınız yanınız dan yönünüz den. Açlık, yoksulluk, feodalite yaşam sizinledir,
Yaz ortasında üşüyeceksen, J. London'a, zemheri de yanmaya rızan varsa istikamet okları Y. Kemali gösterir.
Bir Kuzeyin diğeri Güneyin Çocuğudur zira.
Bir destan dilinin nameleri dökülüyor kitabın ( tüm kitapları içinde böyle olduğunun bilincindeyim) sayfalarından. Onları toplar anlar kavrar isen; Özümüzü tanır, bizi, kendimizi bulursun.
Doğanın, en ufak ayrıntısını, güzelliğini, vahşiliğini gözden kaçırmayan müthiş bir gözlem yeteneği ile insanın doğa ile mücadelesini, doğanın ise insanoğluyla bitmez tükenmez savaşımını yakalarsınız.
Doğa bilimcisi olmanıza gerek kalmaksızın, destanla tabiat ananın ebedi nikahına tanıklık edersiniz.
Y. Kemalin her kitabı, kitapların her satırı, her cümlesi, her paragrafı, her sayfası, her hikayesi bir derstir. O ders ki, Hayatın, bizim yaşamsal gerçeğimizin açık, seçik hikayesidir...
İyi okumalar dileğimdir....