• Attilâ İlhan..

    Bu isim benim için o kadar çok önemli ki.. Önemine geçmeden önce sevgili dostum Gül'e sonsuz teşekkür ve minnetimi bildiriyorum. Nedenine gelecek olursam, nedeni yok, aslında bakarsanız nefret etmem için daha çok sebep var Attilâ İlhan 'dan ama ben ondan vazgeçemiyorum. Hastalık ya da takıntı değil bu. Kendimi şairin şu şiiri ile açıklamak istiyorum ;

    Sen benim hiçbir şeyimsin
    Yazdıklarımdan çok daha az
    Hiç kimse misin bilmem ki nesin
    Lüzumundan fazla beyaz
    Sen benim hiçbir şeyimsin
    Varlığın yokluğun anlaşılmaz

    Galiba eski liman üzerindesin
    Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
    Dudaklarınla cama çizdiğin
    En fazla sonbahar otellerinde
    Üniversiteli bir kız uykusu bulmak
    Yalnızlığı öldüresiye çirkin
    Sabaha karşı öldüresiye korkak
    Kulağı çabucak telefon zillerinde

    Sen benim hiçbir şeyimsin
    Hiçbir sevişmek yaşamışlığım
    Henüz boş bir roman sahifesinde
    Hiç kimse misin bilmem ki nesin
    Ne çok çığlıkların silemediği
    Zaten yok bir tren penceresinde

    Sen benim hiçbir şeyimsin
    Yabancı bir şarkı gibi yarım
    Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
    Hiç kimse misin bilmem ki nesin
    Uykumun arasında çağırdığım
    Çocukluk sesimle ağlayarak

    Sen benim hiçbir şeyimsin...

    Şair aslında hiçbir şeyi olmadığını değil, o kişinin kendisi için her şey olduğunu söylüyor bu şiirde benim için. Evet, Attilâ İlhan benim her şeyim!

    Şu dizeleri ben karşısında Attilâ İlhan 'a söylemek isterdim ;
    "Çocuk sıcaklığına sığınıp uyumayı".. Bir insanın en büyük eksiği küçüklükten gelir. İşte benim küçüklükten gelen eksiğimi dolduran insan, Attilâ Beyefendi.

    Dönüp dolaşıp başka şiirler bulmaya çalışıyor, başka şairler arıyorum ama o benim için bambaşka. Kimse onun kadar beni anlatmıyor ve bana bu kadar yakın durmuyor. En samimi insan, bana karşı.

    Kitaba gelecek olursak.. Her satırında ayrı kendimi buldum. Şairin asla okumam dediğim ama ezbere bildiğim o şiiri, bu kitapta.. Git başımdan. Okumadım bu şiiri, evet. Ama kitabın her sayfası, her şiiri, her satırı bambaşka.. Neden mi? Özgürlükçü. Siyaset için yazmıyor. Çoğu Attilâ İlhan 'a solcu der, sevmez, dışlar. Peki Attilâ İlhan bir şiirinin üzerine yazmış bu kitap için? Bunun cevabını vermeyeceğim. En çok da bu güzel yönü ile seviyorum Attilâ Babamı. En çok da sağlam düşünceleri, siyaseti sokmadığı o muazzam şiirlerini, beni anlattığı o dizeleri..

    Ne olursa olsun ben asla Attilâ İlhan 'dan bu saçma düşünce yüzünden vazgeçemem. Çocukluk yaralarınızı saran insanlardan nasıl vazgeçebilirsiniz?
  • "Eğer bir gün bir kitap yazsaydım böyle bir kitap yazardım."
    Her Mustafa Kutlu okumamdan sonra bu cümleyi kurarım içimden, bu sefer daha sesli kurdum. Oysa ben çok değil bir sene önce hiç Kutlu okumamış bir insandım. Yine geçen sene bu zamanlar yeni bir kitabı çıkmıştı Tarla Kuşunun Sesi onunla başladım okumaya ve geçen bir senede bu okuduğum 13. kitabı. Artık Mustafa Kutlu'yu tanıyorum hatta bir hayranıyım diyebilirim. Yukardaki cümleyi kurma sebebimse her kitabında kapıldığım sanki bu kitabı ben yazmışım duygusu, olay örgüsünden, karakterlere, olay arasında çaktırmadan ifade ettiği düşünceler tamamen benim düşündüklerim. Bu açıdan hiç bir yazarı kendime bu kadar yakın hissetmedim. Mustafa Kutlu kitaplarından aldığım zevkte bundandır. Aynı şeyi düşünüyoruz ama o yazıyor ve çok güzel yazıyor. Oysa ki ben yazamam. Bakın ben, bir çok tuhaf marifetimin yanı sıra, elime bir kalem verseniz ve deseniz ki edebi bir şey yaz şuraya, adımı soyadımı bile yazamam. Yazmakta bir sanatçının bir müzik bir beste yapması gibi büyük bir yetenek. Yeteneği olmayan yazamaz. Çok okuyan, edebiyatı seven böyle biri olsa da yazamaz yetenek yoksa. Zaten edebiyatta bir sanat. Mesela sitemizde bazı arkadaşlarımız öykü yazımı yapıyorlar. Taktir ediyorum güzel öyküler çıkıyor. Çokça imrensem de ben hiç cesaret edip denemedim. Gerekte yok zaten herkes becerebildiği işi yapmalı. Evet var edebiyatla yakından uzaktan alakası olmayıpta kitap yazmaya kalkan. Ama bazen öyle kitaplara denk geliyorum ki, kitabın sayfası isyan ediyor bu kitabın kağıdı olacağıma tuvalet kağıdı olsaydım diye. Neyse kendimden çok bahsedip konuyu da çok dağıttım. Bu güzel kitaptan bahsedelim artık ama bu sefer spoiler fazla olacak kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız incelemeye burdan sonra devam etmemenizi tavsiye ediyorum.
    Yine kalabalık bir hikayeyle karşımızda Mustafa Kutlu, olaylar, karakterler, fikirler kalabalık. Kitap bittiğinde 300 sayfa değilde 1000 sayfa okumuş gibi oluyorum. Olay örgüsünden başlarsak Suna ve Elifle başlayıp ikisinin de özellikle Suna'nın geçmişini hatta uzak geçmişini -ki hepsinden ayrı bir hikaye kitabı çıkar- anlatıyor. Bu kısmı çok sevdim çünkü klasik Kutlu fikirleri burada bol bol var, her kitapta bahsettiği, modernleşme, şehirleşme, köyden göç, toprağı terk etme, tüketim bireyi olma ve buna hapsolma... Mustafa Kutlu bu konuları neredeyse bir sosyolog edasıyla çok güzel işliyor. Burada da Suna'nın aile geçmişinde sık sık bunlarla karşılaşıyoruz. Mekan tabi ki Üsküdar. Mustafa Kutlu kitaplarına kendinden çok şey katıyor. Zaten karakterlerden biri her kitap ya Erzincanlı ya oraya yolu düşer. Bu seferde Suna'nın annesinin dedesi Erzincan olmasa da oraya yakın Arapgirli. Anneannesi de öğretmenliğini Erzincanda yapıyor. Şaşırmadım tabi, memleketine sahip çıkması hoşuma gidiyor hele ki bu gece Akhisar'ın Galatasaray'ı 3-0 yenmesini düşününce. Neyse dağıttım yine. Başkarakterimiz Suna ve Elif hatta Suna daha ön planda. Bu kitabı okuyan çoğu kişi Suna'yı kendisine çok daha yakın görecek ve benzetecek. Hatta ben bile bir erkek olarak öyle gördüm. Kaşını gözünü değil tabi zira hanfendi Isabelle Adjani'ye tıpatıp benziyor. Suna'nın fikirleri, arayışı, düşünüp isteyip yapamayışı ve nihayetinde çoğumuzun geldiği yer olan "Ya Tahammül Ya Sefer" noktasına gelişi. Elif hanım ise biraz daha marjinal bir karakter, kavgacı, mücadeleci. Ama ikisininde en ortak noktası bizle de ortak diye biliriz deliler gibi kitap okumaları.
    Ahmet Hamdi Tanpınar takdimine, göz önüne koymasına da özellikle bir paragraf açmak lazım. Mustafa Kutlu'nın Tanpınar sevdası malumdur kitaplarını da kendi yayınevi basıyor zaten. Çoğu kitabında ufak ufak değinir Tanpınar'dan ama bu sefer Edebiyat Doçentimiz Suna üzerinden kitabı okuyanların kitap biter bitmez Tanpınar okumaya başlamasına neden olacak kadar bir Tanpınarla çıkıyor karşımıza, öyle ki Suna'nın Ali ile tanışması bile Tanpınar sayesinde olacak kadar bağlayıcı yapmış hikayeye. Suna'nın edebiyatçı olması da onun üzerinden Tanpınar hakkındaki görüşlerini okuyucuya aktarmak için bir fırsat tabi. Bu anlamda Suna'nın yazar hakkında söylediği çoğu şeyin Kutlu'nun düşüncesi olduğunu düşünüyorum.
    Bir konu daha var ki bu biraz Kutlu Amcaya sitem. Serdar eşini aldatır, Tarık eşini aldatır, Ali eşini aldatır. Üstad bir tane iyi erkek karakter olmaz mı şu hikayede? Şimdi 3'te 3 olunca insanlar genelleme yapmaya başlar. Şaka bir yana burda beni en fazla üzen ama şaşırtmayan tabiki Serdar oldu. Tamam Serdar'a kızmayayım hadi artık Serdar'lar çok var Kutlu da bunun farkında bu Serdar gibilerini biz Ya Tahammül Ya Sefer de öğrendik zaten. Geçmişin siyasi cenderesinden geçen dava adamları, zalimin zulmüne feryat edenler, şimdi devran dönünce parayı bulunca o geçmiş günleri, bütün o koşuşturmaları, o eylem planlarını, Beyazıttaki gösterileri, polisle, karşıt görüşle kavgalarını, uğradıkları zulmü, davayı unuttular. 28 Şubatta başörtülü arkadaşları savunan Serdar'lar devran dönünce güç kendilerine geçince, parayı bulunca.. neyse şimdi küfretmek istemiyorum velhasıl para adam olmayanı bozar. Elif bir yerde bunu söylemişti tam hatırlamıyorum hatırlayan arkadaşlar varsa yazsın lütfen. Serdar'ın belki de hiç imtihana girmediğini, imtihana girmeden sınavın kazanılamayacağını. Sevincini bulma koymuşsun kitabın ismini sayın Kutlu, kim sevincini buldu peki bu kitapta. Yüreği güzel iki kadın, yüreğindeki bütün yüzlerin O'na dönüşeceği bir "O" hayal etmişlerdi ta küçükken büyüdüler birer "O" da buldular ama Onlar sevinci değilmiş.
    Suna ile başladık onla bitirelim. Suna inzivasını ve kendini bulmak için Ya Sefer demesini Yunus'un şu sözleriyle desteklemişti: "Beni bir dağda buldular kolum kanadım kırdılar." Benimde aklıma Ahmet Kaya'nın "Biz dağlarda keklik idik şimdi bu çöplükte karga olduk." sözleri geldi. Ahir Kelam büyükdedesinin Arapgir'in bir köyünde başlayan hikayesi, Fıstıkağacı, Çamlıca, Üniversite derken yaklaşık bir asır sonra yine bir köyde bitti. Kutlu yapacağını yaptı her hikayesinde kente göçürürdü köylüyü yine yaptı ama bu sefer finalde hikaye tersine döndü. Ve hikaye bitti. Bu tuhaf insanların hikayesi artık bizim içimizde sürecek çünkü yazar öyle istedi. Ama kimseye iltimas geçmek yok çünkü herkes payına düşeni yaşar. Suna ve Suna gibiler için de dua etmeyi unutmayın. Ne demişti Mustafa Amca "Dua müşterek, çünkü dert müşterek."
  • Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri, 2014 yılının Ramazan günlerinde kaleme alınmış yazılardan oluşan bir kitap. Basımı da bir sonraki yılın -muhtemelen- Ramazan ayına denk gelmiş. Yazılırken sosyal medyada anında paylaşılan yazıların her birini o süreçte tabi ki birçok kimse gibi ben de okumuştum; ama kitaba dönüşmüş hâliyle okumam için üzerinden üç Ramazanın daha geçmesi gerekiyormuş. Aslında yayımlandıktan sonraki her Ramazan öncesinde bu kitabı okumak için hep bir hevesim olmuştu; fakat demek ki ya yeterli girişimim olmamıştı ya da okumam için en uygun zaman şimdiki zamandı.

     

    Doğrusu ne Ramazanın ne de orucun esâmîsinin okunmadığı şu demlerde benim kalkıp da Ramazan Hikâyeleri’ni okuma sevdasına düşmem hiç de yersiz değildi aslında, aksine kendimce oldukça haklı olduğumu düşündüğüm bir gerekçem ve beni onu okumaya yönlendiren oldukça etkili bir saik vardı. Açıkçası kitabı bitirdiğim şu vakitte doğru bir tercih yapmış olmamın bahtiyarlığını yaşarken aynı zamanda aradığımı bulmuş ve amacıma ulaşmış olmamın da tadını çıkartıyorum, elhamdülillah.

     

    Okumak, kendi adıma yapabildiğim en anlamlı eylemlerden biri. Ama doğrusu onu da her zaman layıkıyla yapabildiğimden emin değilim. Yeri geliyor, okuduklarım yüreğime dokunuyor, ruhumla beraber aklım, fikrim besleniyor, farklı bakış açıları kazanıyorum, ufkum genişliyor, aslıma rücu etmemi gerçekleştirecek tamirat ve tadilatlarla yeniden inşa oluyorum, kendimi buluyor, kendimi iyi hissediyorum; ama kimi zaman da zihnim bulanıyor, kalbim inciniyor, ruhum yaralanıyor. Tıpkı son zamanlarda okuduklarımın üzerimde bıraktığı olumsuz etkilerle olduğu gibi.

     

    Okuduğum yazarlardan bir tanesi,  temel İslam bilimleriyle ilgilenen neredeyse hemen herkesin akademik çalışmalarında müracaat ettiği, tezlerinin haklılığı noktasında referans olsun diye kendisine başvurduğu ve hakkında oldukça objektif bir bakış açısına sahip olduğu ve olabildiğince itidalli yorumlar yaptığı söylenilen bir oryantalist. Merak ettim, ne demiş ne dememiş ben bir de kendi ağzından dinleyeyim dedim, yere göğe sığdırılamayan, hakkında bu kadar övgüler düzülen bu zâta kulak vereyim istedim; ama sonuç benim için hiç beklemediğim bir şekilde tam anlamıyla hüsrandı. Hiç bu kadar zorlanarak okuduğum bir kitap hatırlamıyordum, kitabın her sayfası soru işaretleri ve itiraz cümleleriyle dolmuştu, dolmuştu ama başladığım kitabı bitirmem gerektiği gibi bir ilkenin sahibi olmamdan dolayı da yarıda bırakamamıştım. Nihayetinde kitap bitmişti ama sanki benim de üzerimden kocaman  bir buldozer geçmişti.

     

    Zaman hepimiz için çok kıymetli, okumak her ne kadar en çok sevdiğim eylemlerden biri olsa da nihayetinde o da oldukça zahmetli. O sebeple her önüme geleni, zamanımı, enerjimi ve emeğimi heba etmemek adına okumamam gerektiğinin bilincindeyim ve kitap tercihi yaparken de olabildiğince itimat ettiğim kişiler tarafından tavsiye niteliği taşımış olmasına özellikle dikkat ederim. Bu sefer de öyle olmuştu. Bir arkadaşım ısrarla bir kitabı okumamı tavsiye etmiş, hatta bununla da yetinmemiş, kalkmış bir de kitabı almış evime kadar getirerek bana hediye etmişti. Teoloji ile ilgili bir kitaptı, yazarını sosyal medyadan az da olsa tanıyordum, kendisini birkaç yıl önce listeme eklemiş, bir süre yazılarını okumuş ama fikirlerinden hoşlanmayınca kısa sürede takibi bırakmıştım. Şimdi ona ait bir kitapla karşı karşıyaydım. Kitabı elime alınca ilk olarak yazarla ilgili bilgileri okudum mutat üzere. İlginçti, yazar teolojik bir eser ortaya koymuş olmasına rağmen İlahiyat eğitimi almamıştı. Yani her teoloji hakkında yazanın ilahiyat eğitimi alması gerektiği gibi bir şart yoktu, ama ülkemizde söz konusu din olunca ağzı olanın konuştuğu gibi bir gerçeklik de mevcuttu. Önceki tanıklığıma bu durum da eklemlenince ister istemez kitabı temkinle okumaya başladım, ama yazarın meramını anlamak için iyi niyeti de elden bırakmayacaktım.

     

    Kitabın ilk bölümünde dikkatimi en çok çeken şey yazarın âdeta matematiksel bir kesinlik içinde fikirlerini sunuyor ve savunuyor olmasıydı. Muhakkak ki baktığı pencere bana çok uzak ve yabancıydı ve -benim nazarımda- ona o pencereden görünen her şey şeklini de rengini de kaybetmiş, asli hâlinden eser kalmamış bir surette görünüyordu. Onun nazarında hakikatin ta kendisi olan her bir düşüncesi, okudukça benim için sadece büyük bir hayal kırıklığı ve kocaman bir tiksinti sebebi oluyordu. Aslında ondaki bu ifsada sebebiyet veren ne pencereydi ne de onun gören gözüydü,  asıl etken ikisine de hükmeden ve olabildiğince kirlenmiş olan zihin dünyasıydı. Söz konusu zihin dünyası olunca ondaki bu mefsedet hâli pencerenin görüş alanına dahil olan mahdut olaylar ve nesneler ile sınırlı kalmıyor, onun ardındaki ve önündeki olaylar halkasını ve nesneler dünyasını da kapsama alanına dahil ediyordu. Dolayısıyla her daim eğri oturuyor, mütemadiyen eğri konuşuyordu. İkinci bölümde dozaj biraz daha artmıştı, üçüncü bölümde ise durum artık hiçbir şekilde bünyemin kaldıramayacağı bir hâl almıştı. Başladığım kitabı yarım bırakmamak gibi bir ilkem elbette vardı; ama tahammülümün kapasitesi de sınırlıydı. Çok akıcı bir dile sahip olmasına rağmen artık elimdeki kitabı okumak istemiyordum. Belki ortalıkta gözle görülen ve bana acı veren bir yara ve bu yaradan akan kıpkırmızı bir kan yoktu; ama daha hassas olan yüreğim, rengi olmayan bir kanla bulanmıştı.

     

    İşte ben ruhen tam da bu noktadayken “Ramazan Hikâyeleri” Hızır gibi yetişti. Öğrencilerimle belirli aralıklarla aynı kitabı okuyor ve sınıf ortamında değerlendirmesini yapıyorduk. Kitapların siparişini ben veriyor ve öğrencilerime ulaştırıyordum. Fakat toplu sipariş yaptığım için kimi zaman istediğim kitapların istediğim sayıda tedarik edilmesi mümkün olmuyordu. Son siparişim de iki eksik sayıyla elime ulaşmış, talebime tam olarak cevap veremeyen kitap satış sitesi ise o eksik iki kitaba karşılık fiyatı denk başka bir kitap tercihi yapmam için bana imkân vermişti. Ben de önceden beri listeme dahil etmeyi düşündüğüm Ramazan Hikâyeleri’ni eksik kitaplara karşılık istemiştim. Daha sonra sınıf sayısını gözeterek yeni bir sipariş verecektim. Nitekim verdim, fakat aradan uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen maalesef kitaplarımdan ses çıkmamıştı. Bu arada ben öğrencilerimle eş zamanlı okumayı düşündüğüm için önceden gelen kitabıma da dokunmamıştım. Ama artık beklemenin hiç gereği yoktu. Okuduğum son kitaplar her ne kadar zihnimi bulandırmak gibi bir tahribata sebep olamamışsa da doğrusu gönlümü perişan etmek noktasında epeyce başarılı olmuşlardı. Şimdi benim kaldığım yerden sağlıklı bir ruh hâliyle devam edebilmem için onun bakım ve onarımdan geçmesi gerekirdi. Bu sebeple bir süredir kitaplığımda bekleyen Ramazan Hikâyeleri'ni okumak benim için iyi bir tercih olacaktı.

     

    Kitap, her ne kadar “Zamanın Behrinde Ramazan Hikâyeleri” olan adıyla, içerik hakkında kolaylıkla fikir veriyor gibi görünse de aslında pek de öyle değil. Asla, isminin ilk etapta insan zihninde çağrıştırdığı şekilde “eskiden Ramazanlar” diye başlayıp dönemin şartlarının bir gereği olarak Ramazan öncesinde yapılan hazırlıklar, iftar sofralarında yenilenler içilenler, iftar sonrasındaki Ramazan eğlenceleri vs. hakkında dönüp dolaşıp birbirinin muadili görünümünde ve tadında anekdotlar aktaran bir muhtevaya sahip değil. Kitapta tabi ki Ramazan var, oruç var, iftar var, sahur var, teravih var, Kadir gecesi var, sakal-ı şerif var, Ashab-ı Kehf var, bayram namazı var; ama bunlardan çok daha fazlası da var.

     

    Aynı zamanda bir din sosyoloğu olan yazarın alanındaki tartışılmaz yetkinliği kitaptaki her bir hikâyenin içinde bariz bir şekilde hissediliyor. Müthiş bir gözlemleme yeteneğine ve eşyayı okuma becerisine sahip olan yazar, ta çocukluğundaki ilk orucundan kendi çocuğu Ali’nin ilk orucuna, ona her daim Tanrı misafiri muamelesi yapıp neredeyse her bir Ramazanı nerede ve nasıl geçirdiklerine dair bütün detayları muhafaza edebilen anne-babasından artık oruç tutmaya takati kalmamış yaşlı anne-babasına, köydeki Ramazanlardan şehirdeki Ramazanlara, sivil ortamda olanından askerî ortamda olanına… kadar, oldukça geniş bir zemin ve zaman dilimine ait olmak üzere Ramazan ve oruç üzerinden kimi zaman kendisinde ama özellikle toplum üzerinde meydana gelen değişimlere oldukça eleştirel bir gözle bakıyor.

     

    Edebi yeteneğini akademik başarısıyla mezceyleyen yazar, Ramazan ayıyla birlikte daha da görünür hâle gelen “din”in ve “din adamlarının” ortaya çıkış biçimlerine ve görünüş şekillerine dokundurmaktan asla imtina etmiyor. “Ramazan demek biraz da bu tiplerin pazar bulması demek­ti. Gün bugündür havasında «ne dersem gider» inatçılığıy­la bizi kirletenlere biri bir şey demeliydi.”  Daha kitabın siftah hikâyesi olan “Siftah”ta bile “Gecenin bu saatinde ekranda bir örnek sahur programları benim kalbime iyi geli­yor mu, bilmiyorum.” diyen yazar, Ramazan ayıyla beraber bütün TV ekranlarını işgal eden iftar ve sahur programlarının kalitesini sorguluyor. İkinci hikâye olan “Üstümüze Afiyet”te Ramazan ayının biraz da Kur’an ayı demek olduğunu, bu sebeple bu ayı kaçırılmaması gereken bir fırsat bilerek onunla daha fazla ünsiyet kurmak gerektiğini ima etmeye çalışan yazar, “Bakıyorum da bizim gibi Kitap’la ilgileri akademik/ente­lektüel bağlamların birer sonucu olarak yer yer zorunlu, yer yer de fantastik olanların önerilerine kulakları kapatmak en iyisiydi.” diyerek hayatın rutin akışına bir şekilde teslim olanların yorulmamak, yarı yolda kalmamak adına sözü edilenlerden uzak durmaları gerektiğini vurguluyor. Esra ve Elif’in zamanı sahur değil imsak vaktine ayarlayarak bütün bir hane halkının mükellef bir sofradan aç/susuz kalkmalarına sebep oldukları hikâyenin yer aldığı “Sahur” adlı bölümde ise olur olmaz gerekçeler sebebiyle verdikleri fetvalar ile “dini sulandıranlar” hak etmiş olarak eleştiriden gereken nasibi alıyor. “Bu gevşek hocalara kalsa dert edilecek bir şey yoktu. Tutmasak da olurdu kılmasak da, yapmasak da olurdu atlasak da…” Yazarın, Ramazanı ve orucu bir ömür kesintisiz takip eden, kendileri için asla “alt tarafı bir Ramazan/oruç” olmayıp “Tanrı misafiri” olarak onları daima baş tacı yapan anne babasının sağlık sorunları sebebiyle oruç tutamaz bir hâle geldiklerinde duydukları üzüntünün anlatıldığı ve onların orucun hakkını layıkıyla teslim etmeleri hasebiyle isminin de çok uygun düştüğünü düşündüğüm “İdrak” adlı hikâyede yer alan şu cümleler ise onların bu kıvama ulaşmasında neyin etkili olup neyin olmadığını ortaya koyması açısından çok anlamlı. “Annemin ve babamın oruç üzerine geniş bir okuma lis­teleri olduğunu sanmıyorum. Eminim bu alanda üretilmiş retorikten de edebiyattan da habersizdiler. Dinledikleri her vaaz ya da kendilerini yakalayan her irşat programı, iç dünya­larında kıvamını bulmuş bir maneviyata dokunduğu ölçüde muteberdi. Televizyonda konuşan, bıkmadan usanmadan konuşan, mütemadiyen konuşan ekran hocalarına kulakları kapalı değildi onların. Ama oradan alabilecekleri, oradan alıp bizimle paylaşabilecekleri hiçbir şey olmadığını görür, buna içerler, üzülürlerdi. Bütün ibadetlerinde olduğu gibi oruç­larında da yaşadıkları huzuru, sahip oldukları o muhteşem tadı dayandıracakları bir tane kitapları, atıfta bulunacakları bir tane hocaları yoktu. Oruçlarını tutar, iftarı o minvalde beklerlerdi. Başkalarının oruçla ilgili ileri geri laflarına kulak asmaz, onlar oruçla iflah olmayı, oruçla beslenmeyi ve baş­kalarına da oruçla huzur vermeyi umarlardı.” Yazarın Balıkesir günlerinde yaşadığı vaaz tecrübesinden bahsettiği “Acente” adlı hikâyede yer alan şu cümle ise “Ağlayan, bağıran, riyakârlığı her hâllerinden akan konuşmacılardan bahsetmi­yorum.” yine iyi niyet sömürücülerine yönelik bir eleştiri. Sakal-ı Şerif ziyaretinin de anlatıldığı  “Lüks” adlı hikâyede “Şems Camii’nde yaşadıklarım gerçek bir ruh şöleniydi. Bugün yeniden aynı şeye rast gelseydim, çokbilmiş araştır­macıların iddia ve telkinlerine asla kanmaz, tersine o hengâ­mede yaşadıklarımın sıcaklığı içinde ruhumu teslim etmek isterdim.” diyen yazar, belli ki kimilerinin iddia ve telkinlerine karşı artık karnını tok tutmuş ve kulağını tıkamış durumda. Yazar “Yedi Uyurlar” hikâyesinde din adına din adamı görüntüsündeki insanların yapmış oldukları tahrifatın ortaya çıkardığı zararı âdeta tek bir cümle ile özetliyor. “Bugün anladım ki din her zamankinden daha çok bir istis­mar alanı olarak vesikalı-vesikasız bir sürü insanın elinde her birimize yük olacak şekilde çoğaltılıyor, kirletiliyordu.” Geçmişle bugünün kıyası gibi gördüğüm “Bizim adımıza konuşan bilgiç hocalar yoktu, biz babalarımızın üstatlarına tâbiydik.” cümlesi ise, evlatların ailelerinden koparılmalarına, toplum içinde yalnızlaştırılmalarına, marjinal tavır takınmalarına sebebiyet verenlere bir gönderme niteliğinde.

     

    Yazar, günümüz dünyasında din ve din adamlarının bu kadar çok görünür olmasının “dinî olanın değerinin aşınmasına” sebebiyet vermesine karşın eskiden din ve din adamlarının bu kadar görünür olmamasına rağmen “dinin hayatın merkezinde yer aldığı” tespitini yapıyor. Bu sebeple “Benim, dinle-imanla tanışmam söz konusu değildi. Ben kendimi zaten dinin içinde bulmuştum.” “Garip bir keşif havasına düşmeksizin kendimi, beni tamamlayacak bir dinî ortamın parçası olarak görmüştüm.” diyor. “Cemî Cümle” adlı hikâyede babasının, Cilavuz Köy Enstitüsü’nün değer ve müfredatıyla köyün saygıdeğer hocası Danyal Amca arasında nasıl tökezlemediğini anlamaya çalışan yazar, bu sorusunun cevabını da babasının, hep köklerine, baba­sına (yani yazarın dedesine), aile içinde hiç de yapay olmayan dini bütün atmosfere tabi olmasıyla izah ediyor.

     

    Dine ait ritüellerin yerine getirilmesinde şekilden ziyade samimiyeti önceleyen yazar, ibadetler hakkında retorik cambazlığına soyunanlardan asla haz etmiyor. Tecvit’i metafor olarak kullanan yazar, tecvit ilmini bilip bilmemek üzerinden ibadetin ruhunu yakalayanlardan sitayişle bahsederken ibadetin ruhunu kaybedenlere zarif zarif dokunduruyor.“Dedem kendi eliyle sardığı sarığıyla imamdı ve İmam Hatip’teki Kur’an hocamızın asla onaylamayacağı bir diyalektle, bütün tecvit kurallarını hiçe sayarak müthiş içli, müthiş samimi bir namaz kıldırıyordu.” “Konya’ya gelene kadar sanki tecvit yoktu hayatı­mızda. Yanık sesle kalbe dokunan bir sesti Kur’an bizim için. Oysa şimdi Kur’an da en az bu şehir kadar girift ve teknik bir metne dönüşmeye başlamıştı. Köyde onunla aramızda hiçbir mesafe yokken şimdi aramıza giren mesafe oldukça ciddiydi. Sanki o güzel tat yerini formasyona bırakmıştı. ” Genelde köy ve şehir Ramazanlarının kıyaslandığı özelde eşraf Müslümanlarının Ramazanlarına da değinildiği “Eşraf” hikâyesinde yazar samimiyetten, içtenlikten uzak eşraf kesimi “Ağır hareketleri, kılı kırk yaran dikkatleri, profesyonel bir ilahiyatçıyı bile gölgede bırakabilecek dinî bilgi ve malu­matlarıyla benim gibiler için tabii ki fazlasıyla sıkıcıydılar. Kıraatten anladıkları gibi tecvitten de anlarlardı. ” diyerek tenkit ediyor.

     

    Yazar kitapta, toplumda meydana gelen Ramazan ve oruç algısındaki değişimlere ve bu değişimlerin doğal sonucu olarak pratiğe de yansıyan yeni tarz uygulamalara çok farklı açılardan örnekler veriyor. Geçmişte “Bir kültürün içine doğmak oruçla ayan beyan belli olurdu.” diyen yazar, dinin diğer rükunlarına itibar etmeyenlerin dahi evlerinde orucun capcanlı olduğunu ve hayatı kuşatan bir fonksiyon icra ettiğini söylüyor. Günümüzde ise, özellikle Muğla ve Şavşat üzerinden verilen örneklerle orucun âdeta es geçildiğinden yakınıyor. Cemî Cümle ve Seferi adlı bölümlerde Şavşat’ta bir göbek önceki nesille bir göbek sonrası arasında nasıl bu kadar büyük bir farklılaşmanın meydana geldiğini, helal süt emmiş olmalarına rağmen gençlerin nasıl bu kadar kolay zıvanadan çıktığını anlamaya çalışan yazar, gördüğü manzara karşısında “buralara oruç ya hiç gelmemiş ya da çoktan geçip gitmişti” diyerek hüznünü ifade ediyor. Konu komşunun çocuklarında oruç denilen şeyin ancak dışarıdan hissedildiği Muğla’dayken, ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen Ali’nin ilk tam oruç deneyiminin hikâyesine yer verilen “Uzay” adlı hikâyede yer alan şu cümle yazarın oruç ibadetine verdiği değerin anlaşılması için yeter de artar bile bence. “Ali’nin de oruç vakti gelmişti ve ilerde en az sünnet merasimi kadar önemsenecek bir şekilde onu Ramazanla tanıştırmak gerekiyordu.” Düşündüm de bugün hangi aile çocuğunun ilk oruç tecrübesi için sünnet merasimini önemsediği kadar değilse bile en azından onun birkaç level aşağısında da olsa bir hazırlık girişiminde bulunuyor?

     

    Geçmişte Ramazan ve orucun bir Tanrı misafiri gibi algılanıp gözetilerek beklenirken günümüzde muzip ve aylak dindarlığımızın bizi “Hayırlısıyla gitse de bir kurtulsak!” noktasına getirdiğini beyan ediyor yazar yine kitabında. Bu halet-i ruhiye içinde tutulan oruçların ise bizi tutmadığı, sabrı öğretmediği, fakir fukarayı gözetmeye yönlendirmediği, empati yaptırmadığı, haya duygusu kazandırmadığı, kısacası orucun tutulduğu fakat amacın hasıl olamadığı ifade ediliyor. Hâlbuki idrak edilebilseydi oruç, insanı aç tutarak her şeyden önce bir ömür boyu idare edebileceği maneviyat ile besleyecekti.

     

    Çocukluğundaki Ramazanlarda her bir gecesinde bir başka camiye giderek teravih namazını eda etmeye çalışan yazar, “Şimdi hangi çocuk koca bir Ramazanın her gecesi için ayrı bir cami planlamakta ve teravihe koşmaktadır? Duysam sevineceğim ama sanmıyorum.” diyerek yine Ramazan pratiğinde meydana gelen değişimlere çocuklar üzerinden de bir örnek veriyor. Bu arada kitapta yine iftar sofralarından misafir kabullerine, misafir kabullerinden bayramlaşmaya kadar daha farklı hususlardaki olumsuz kimi değişimler de nasiplerine düşen eleştiriden gereken payı alıyor.

     

    Kitabın tamamı bana çok iyi geldi, fakat duygusal olarak beni en fazla etkisi altına alanı, yaralanan ruhumu onaranı, hırpalanan gönül dünyamı rahmetle sarmalayanı, kalbimi şefkatle kuşatanı tartışmasız “Lüks” tü. Henüz çocuk denilecek yaşlardayken kendisine nasip olan sakal-ı şerif ziyareti öncesinde aile içinde yaşanan tatlı ve imrendirici hazırlık aşamasını ve ziyaret esnasında cemaatte gözlemlediklerini ve kendi iç dünyasında meydana gelen hissiyatı müthiş bir dille aktaran yazar, her ne kadar  “keşke Yahya Kemal kadar güçlü kalemim, Ahmet Hamdi Tanpınar kadar derin sezgilerim, Mustafa Kutlu kadar güzel kavrayışlarım olsaydı. Orada olup bitenleri görüyordum, anlıyordum, kavrıyordum ama şimdi bir türlü yazacak kud­reti kendimde bulamıyorum. ” dese de ziyaret öncesindeki ve sonrasındaki her bir ânı bize de aynıyla yaşatıyor, bize de aynıyla hissettiriyor. Kalemine kuvvet, maneviyatına bereket duasıyla, her daim…

     
  • Her kitabı bitirip kapağını kapattıktan sonra oturup belli bir süre kitap üzerinde düşünürüm. Sanırım bugüne kadar okuduğum tüm kitaplar içerisinde en çok bu kitap üzerinde düşündüm. Çünkü kitapta yer alan karakterlerin hangisi gerçekti, hangisi diğer bir karakter tarafından yaratılmıştı anlaması güçtü.Nedeni ise kitabın konusunun Ramazan Salti’nin şizofrenik öyküsünü içeriyor olması. Başlarda anlamakta epey güçlendiğimi söyleyebilirim bir ara olaylar sarpa sardı diye düşünürken bir anda her şey aydınlanıp yerli yerine oturmaya başladı. Ciddi anlamda heyecanlanıp sonunu merak ederek okudum. Çünkü başta karmaşık gelen kitabın beni nereye götüreceğini merak ettim. Bir ara Ramazan Salti’nin bir şizofren değil de çoklu kişilik bozukluğu olduğunu bile düşündüm. Her ihtimal üzerinde durarak okudum daha iyi anlayabilmek için. Neyse ki sonu güzel bağlanmıştı.

    Kitabın içinde Bay Şair’in yazdığı kısa bir öykü de yer alıyordu. Onu çok daha ayrı bir heyecanla okudum ve sonu gerçekten çok şaşırttı beni. Okuduğum her an aklımda canlandı her sayfası bir film izliyormuşum gibi hissettirdi.

    Ayrıca çokça argo kelime yer alıyordu ama bunların hiçbiri beni rahatsız etmedi. Rahatsız eden tek şey birkaç yazım yanlışı ve noktalama hatası oldu. Kitabı beğenerek ve sonunu merak ederek okudum. Ama en başta yazılmış olan bölümler biraz karmaşıktı. Belki onlar daha farklı bir şekilde yer edinebilirdi kitapta.

    Yazarımıza da burdan teşekkür etmek istiyorum hem cesaretinden hem de ilk imzalı kitabıma sahip olmamı sağladığı için. Yolu açık olsun diyorum.
  • Kelimeleri seçen, işleyen, onlarla oynayarak yerlerini belirleyip cümle ile istediği anlamı veren, kelime ustası kişidir yazar. Ben “usta” işi tüm eserleri çok severim. İyi bir mobilya ustasının elinden çıkma el emeği bir masanın her parçasını ayrı inceler ustalığın sırlarını bulmaya çalışır, ustalığa hayran kalırım. Veya sinema ustası bir yönetmenin elinden çıkma filmdeki tüm görüntü, ses ve müzik seçimiyle ortaya çıkan sanata şaşarım. Bana göre ne ustası olduğu fark etmeksizin tüm usta işi eserler aynı zamanda sanat eserleridir... Edebiyat ustasının kaleminden çıkan bir eser ise bambaşka etkiler bambaşka gösterir kendini. İşte böyle usta işi bir roman O / Hakkari’de Bir Mevsim kitabı. Her sayfası her cümlesi ayrı ayrı işlenmiş bir anlatı. Deneyimsel edebiyatın şiirsel anlatımı dersem doğru olur galiba. Düz yazı yerine şiir kullanılarak yazılmış bir roman usta işi olacak elbet. Yazarımız döneminin birçok sanatçısıyla iç içe yaşamış, etkilemiş etkilenmiş. Edebiyatın çoğu alanında eserler vermiş, ustalığını hak etmiş...

    Sitemizde çok güzel incelemeleri yapılmış bu kitabın. Yazarın askerlik hizmeti için zorunlu gittiği yer Hak.(Hakkari) ilinin Pir.( Pirkanis) köyü. Öğretmenlik, doğu görevi, cahillik, yokluk, fakirlik, terör... vs.vs. Bunlar tamam. Çok şey söylenebilir bunların tek birinin üstüne bile. Zira değerli okur dostların bu kitapla ilgili incelemelerini okumanızı çok isterim. Göreceksiniz ki bu kitap aslında okuyucuyu okumuş!. Olmaz mı? İşte oluyor be kitap dostum. Hep söylüyorum ya iyi kitap okuyucuyu okuyandır. Bir merak düştü ki içime, sende neler okur bu kitap diye...

    Gerçek ile düş karışır bazen. Yanlış ile doğru birbirine girer de ayırt edemez kişi... Bir zaman kendini kaybeder de kişi, dağ başlarında deniz diplerinde arar, arar da bulamaz... Hayal-düş dünyasında, kitap sayfalarında arar da bulamaz... Yaşadığı geçmişinin gerçekliğine karar veremez... Kendinin varoluşuna anlam veremez.... Bedeninin ruhuna ev sahipliğini kabul edemez.... Öyle, garip, divane döner durur da bulamaz... Bulamaz da divane döner durur bir zaman...

    Öyle kendini kaybedip de arayanın romanı “O”...

    Önemli Dip Not..: Senaryosunu Onat Kutlar’la Ferit Edgü’nün yazdığı, Erden Kıral’ın yönettiği, Timur Selçuk’un müziğini yaptığı ve Genco Erkal’ın başrolünü oynadığı aynı adlı filmini de mutlaka görmeli...
  • Gerçekten çok yoruldum. Hiç bir kitabı bu kadar uzun sürede bitirdiğimi hatırlamıyorum bu sene. Yazarın önceki kitaplarını okumamıştım. Trendeki Kız'ın filmini seyrettiğimden es geçmiştim kitabı. Açıkçası aynı tadı alırım diye bu kitabı okuyayım dedim ama anlatımının bu tarz olduğunu bilmiyordum. Her karakteri ayrı başlık altında, her biri kendi yorumlarını anlatırmışcasına yazıya döktüğünden, kitabın yarısına kadar kimin kim olduğunu anlamaya çalışarak geçirdim. Kitabın son 200 sayfası hikaye bakımından sizi sarıyor ama kimin kim olduğunu düşünmeyi unutuyorsunuz. Tamam güzel kurgulanmış bir roman ama kitabı bitirmek için çok zorladım kendimi. Hata arada başka kitaplar bile okudum sıkılıp. Sabrınız varsa okuyun.
  • Öncelikle hepiniz incelememe hoşgeldiniz.
    Asya'nın Kandilleri kitabı öyle bir kitap ki hem size bir kavram kitabı olabilir yani temel bilgileri öğretebilir hem de ayrıntısına kadar orta çağ alimlerini öğrenmenizi sağlayabilir. İçerisindeki 13 alimin sıraları doğum tarihlerine göre olması ayrı bir güzel bu şekilde kim kimin hocası kim kimin öğrencisi rahatlıkla anlaşılıyor. Ve ayrıca eklemek isterim ki içindeki bilgiler çok temel yani herhangi bir bilgi birikimi istemiyor. Ama size de araştırmak için boşluklar bırakıyor bu sayede araştırdığınız için alimler daha çok aklınızda kalıyor. Kitabın son 100 sayfası zamanında Halime Hanım'ın Asya gezileri sırasında aldığı notlardan oluşuyor. Ki bu ayrıcalık kitabı daha güzel kılıyor çünkü siz istediğiniz kadar alim öğrenin o dönemin coğrafyasını bilmediğiniz sürece aklınızda bilgilerin gerçek olabileceğini düşünemiyorsunuz.
    Orta Çağ İslam alimlerini ilginiz varsa beklemeyin hemen okuyun ayrıca her türlü buluşun ve icadın Batı'dan çıktığını düşünen arkadaşlarınıza okutun. Hiç ilginiz yok ise bile bir başucu kitabı yapıp her gün en azından bir alimin hayatını öğrenip bir genel kültür kazanabileceğinizi düşünüyorum.
    İncelememi okuduğunuz için teşekkür ediyorum.