• "Yaşayabildiklerimiz, eninde sonunda,
    doğum günlerimizdir--ölüm günlerimiz değil. "
  • 264 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bir araştırmacı olan Avner Ben-Zaken kitabı altı ana başlık altında toplamış, bunlardan ilki olan Giriş: Doğal Benliğin Peşinde
    Bu bölümde İbn-i Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ının özetini vermiş. Kalan bölümlerde kitabın ilham olduğu filozofların araştırmalarını ve kitabın dolaşım sürecini anlatmış.
    Bilmediğim ne kadar çok filozof varmış ve alegorik Hay bin Yakzan'dan etkilenilip ne çok kitap kaleme alınmış🤔 Araştırma kitabında 15 adet kitap not aldım.
    Bunları sizlerle de paylaşmak istiyorum.
    ⭐ İmam Gazali/İhyâ
    ⭐ Daniel Defoe/Robinson Cruose
    ⭐ Rudgard Kipling/Orman Kitabı
    ⭐ Edgar Rice Buroghs/Tarzan
    ⭐ Vişnu Sarma/ Kelile ve Dimne
    ⭐ John Locke/İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme
    ⭐ John Locke/Eğitim Üzerine Bazı Düşünceler
    ⭐ Jan Jack Rossue/Émile
    ⭐ Thomas Day/Küçük Jack
    ⭐ Baruch Spinoza/Kartezyen Felsefenin İlkleri
    ⭐ Platon/Devlet
    ⭐ İbn-i Rüşd/Tehâvüd
    ⭐ Thomas Moore/Ütopya
    ⭐ Tomasso Campanella/Güneş Ülkesi
    ⭐ Francis Bacon/Yeni Atlantis
    .
    Farklı bir okuma oldu, filozofların Hay üzerine yaptıkları yorum ve araştırmalar, çıkan tartışmalar onun yüzyıllar süren dolaşımında bıraktığı kültürel izler anlatılmış...
    Kitabın yine hemen hemen her sayfasını çizdim. Bilmediğim kelimeleri araştırarak kitabın özünü kavramaya çalıştım.
    Mutlaka okuyun tavsiyemdir.
    Okuyacak arkadaşlar önce Hay bin Yakzan arkasına bu kitap okunmalı....
  • 108 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Son 10 gündür bu kitapla yatıp kalkıyorum desem yalan olmaz... Okuma serüvenimde bu kitap bir kilometre taşı oldu benim için. Nedenlerini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü anlatacak gerçekten çok şey var bu kitapla ilgili. Hepsini bir incelemeye sığdırmak mümkün olamayacağı için kendimce önemli gördüğüm bazı konuları masaya yatıracağım... Hazırsanız başlayalım o halde:)

    ----------------------

    Ara sıra fırsat buldukça tekrar okumalar yapmaya çalışıyorum. Öyle ki, 15-20 yıl önce okuduğumuz bazı kitaplar zaman aşımına uğrayarak bugün hiç okumadığımız kitaplarla eşit seviyeye gelebiliyor. O yüzden kendinizce özel olduğunu düşündüğünüz bazı kitapları yıllar sonra tekrar elinize almanızda fayda var! Nereden nereye geldiğinizi ölçmek için de güzel bir test oluyor bu tekrar okumalar... Ben açıkçası kendi adıma çok katkısını görüyorum...

    Uzun zamandır yeniden okumayı düşündüğüm iki kitap vardı kafamda; Albert Camus'nün Yabancı 'sı ve Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli ... İki kitabın da ilk okunmaları üzerinden en az 15-20 yıl geçti...

    Çok bilinçli bir tercih değildi benimki ama iki eseri de okuduktan sonra anladım ki, ard arda okumak için bundan daha güzel bir ikili az bulunurmuş gerçekten de :)

    Zaten akademik çevrelerde ve benzeri araştırma gruplarında, özellikle 'karşılaştırmalı edebiyat' denildiğinde en çok okunan ve incelenen kitapların başında geliyormuş bu ikili... Gerek yazarlarının hayata bakış açısı, gerek karakterlerin orijinalliği, farklı bir iç dünyaya sahip olmaları ve yaşamlarında kesişen pek çok benzerlik, karşılaştırmalı okumalar için harika malzemeler sunuyor size... Meursault ve Zebercet için evrensel edebiyatın iki kardeşi veya iki sırdaşı tabirini kullanabiliriz:)

    Diğer konulara da kısa kısa değinmek için bu faslı küçük bir tavsiye ile burada noktalayıp Anayurt Oteli özelinde yola devam edeceğim. Vereceğim tavsiye belli aslında; daha önceden okumuş olsanız da ilk defa okuyacak olsanız da 111 ve 108 sayfalık bu iki eseri peş peşe okumanızı kesinlikle öneriyorum...

    ---------------------------

    Anayurt Oteli bir matruşka, karmaşık bir labirent, bir sır küpü aslında... İçinde yüzlerce sayfayı gizleyen ama sadece 108 sayfasını okurla paylaşan bir beyin fırtınası... Standart bir okurla çok daha derine inebilen bir okur arasındaki ayrımı size şıp diye gösterebilecek bir turnusol kağıdı...

    Pek çok okur negatif duygular besliyor bu kitaba karşı... Ben de gerekli takviyeleri almadan önce salt kitabı okuyup bitirdiğimde benzer duygularla ayrıldım açıkçası. Karanlık bir kitap, iç sıkan, insanı boğan, kimi zaman ruhunu karartan, kimi zaman Zebercet ve onun gibilere lanet okutan, bittiğinde odanın havası dağılsın, içeriye biraz oksijen girsin diye kapı pencere açtıran zor bir kitap Anayurt Oteli...

    Bu noktada, kitapla ilk tanışma hikayemi de kısaca paylaşmak isterim;

    Ben çocukluğumda sadece film sanıyordum Anayurt Oteli'ni... Çünkü film piyasaya çıktığında o yılların Türkiye'sinde öylesine bir nefret nesnesi haline getirildi ki, benden yaşça büyük kardeşlerim bile film hakkında konuşacakları zaman eğer ben yanlarındaysam kendi aralarında bir sırrı paylaşır gibi fısır fısır konuşurlardı. Filmin bir kitap uyarlaması olduğunu, dolayısıyla eserin aslının bir kitap olduğunu sonradan öğrendim.

    O yıllarda iki kişi fısır fısır konuşuyorsa konu ya siyaset ya da cinsellik olurdu genelde:) Küçük bir araştırmayla kitaba 'uranyum atığı' muamelesi yapılmasının nedeninin cinsellik olduğunu öğrendim. Ortaokul-lise yıllarıma denk gelen bu dönemde, algıda seçiciliğin de etkisiyle kitaba/filme olan merakım birkaç kat daha arttı haliyle:) Yalnız yaşadığım bu küçük şehirde ne kitaba, ne de filme ulaşmak söz konusu bile değildi.

    Ta ki, birgün ders çalışmak için şehrin tarihi kütüphanesine gidene kadar... O gün 'Türk edebiyatı' rafları arasında okumak için kendime kitap araken bir anda kapkara ciltli ve üzeri numaralı onlarca kitap arasında Anayurt Oteli yazısı takıldı gözüme... Şok dalgasını üzerimden attıktan sonra kitabı adı görünmeyecek şekilde elimde tutup kuytu bir köşeye attım kendimi. Sanki Hz. Musa'nın kayıp sandığını bulmuşum gibi gözlerim heyecanla kitabın satırlarını taramaya başladı. O satırlarda ne aradığımı az çok tahmin edersiniz sanırım:) Cinselliğin bu ülkede nasıl bir tabu olduğunu ve ilk gençlik dönemini yaşayan birinin cinsellik üzerine birşeyler yakalama uğruna edebi bir eseri dahi nasıl sömürdüğünü anlatması açısından örnek bir hikayedir bu hikaye:)

    Her neyse, kitaptan pek bir şey anlamamıştım, cinsellik konusunda ise açıkçası aradığımı bulamamıştım:) Yine de 2-3 gün kütüphaneye giderek sıkıla sıkıla kitabı sonuna kadar okuduğumu çok net hatırlıyorum:) Bilemiyorum, belki de benim gibiler yüzünden bu kitap 100 temel eser listesinden çıkartılmış olabilir:))

    -----------------------------

    Bu kısa aranın ardından tekrar günümüze dönebiliriz... Bu sefer tabii ki ne okuduğumu bilerek (ya da bildiğimi sanarak) aldım kitabı elime... Düz ve yüzeysel bir okumanın ardından yukarıda bahsettiğim boğucu ve karanlık hisler içerisinde kitabı rafa kaldırdım... Hayatın kendisi zaten yeterince boğucu ve dramatik olduğu için bir de üzerine böyle kitaplar okumak insanı gerçekten daraltan bir durum... Ancak tam bu esnada puzzle'ı tamamlayacak olan ve bana yazının girişinde 'bu kitap benim okuma serüvenimde kilometre taşlarından biri oldu' cümlesini yazdıracak olan yepyeni bir kitap çıktı karşıma: Zebercet'ten Cumhuriyete Anayurt Oteli

    Bu kitabın kitaplığıma katılma hikayesi de ilginç aslında... Bizim gazeteye zaman zaman yayınevlerinden tanıtım amaçlı kitaplar gelir. Herkes genellikle bu kitapların içinden en popüler yazarları ve kitapları seçip evine götürür. Kimsenin ilgisini çekmeyen ve ortada kalan kitaplar ise, benim 'kimsesizler çekmecesi' adını verdiğim çekmeceye kaldırılır. Geçen yıl o çekmeceye göz atarken almıştım bu kitabı, belki okurum diye... Meğerse bilmeden de olsa hayatımın en güzel kararlarından birini vermişim o gün:)

    Bu kitabın kendi sayfasına ayrı bir inceleme yazmayı planladığım için çok detaya girmeyeceğim. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu kitap bir anlamda Anayurt Oteli'nin deşifresi diyebiliriz. Anayurt Oteli demirden bir kilitse işte bu kitap da o kilidin anahtarı...

    Bilgi Üniversitesi'nden Prof.Dr. Murat Belge ve öğrencileri gerçekten harika bir çalışmanın altına imza atmışlar. Aslında çok detaylı olan bu akademik çalışma, daha sonradan kısaltılıp düzenlenerek kitap haline getirilmiş. Kitap, Anayurt Oteli'ni neredeyse kelime kelime büyütecin altından geçirip, içindeki tüm simgeleri, bilinç akışını, neyin neye karşılık geldiğini, karakterlerin psikolojik tahlilini, kitabın siyaset ve toplum bağlantısını, gizleri, sırları ve hatta Yusuf Atılgan'ın dahi yazarken düşünmediği pek çok detayı 'derin okuma' yöntemiyle tek tek önümüze seriyor.

    Kitabın sonuna geldiğinizde 'Eğer Anayurt Oteli bu ise, o zaman benim okuduğum şey neydi' yorumunu yaparken buluyorsunuz kendinizi...

    İşte böylelikle, bu kitap sayesinde Anayurt Oteli hakkında edindiğim tüm bilgi ve izlenimlerimi unutup her şeye yeniden başladım.

    -------------------------------

    Yusuf Atılgan gerçekten çok özel bir yazar. Gerçek bir entelektüel... Siyaset, tarih, sosyoloji ve özellikle psikoloji alanlarında muazzam bir birikime sahip. Sıkı bir Freud takipçisi. Zaten kitapta adım adım Freud etkilerini görmek mümkün... Yazdığı eserlerde kelime kullanımı konusunda çok cömert bir yazar olduğu söylenemez. Size sadece kapıyı açıyor bu kitapta. Yolun tarifini kendiniz bulmak zorundasınız. Eğer bu zahmete katlanmam diyorsanız o zaman kitaptan negatif ayrılmanız çok olası. Ancak bu iki kitap gösterdi ki, kesinlikle bu zahmete katlanmaya değer!

    İncelemenin başından beri kitabın içeriğine çok fazla girmeyişimin nedeni sadece spoiler kaygısı değil, biraz da yaşadığım bu okuma tecrübesi aslında... Kitap hakkında yazılmış 167 sayfalık bir inceleme okuyup, ardından gelip de 'Anayurt Oteli'nde yazar aslında şunu demiş...' temalı cümleler kurmayı içime sindiremedim açıkçası:)

    Ancak günümüz Zebercet'lerine de söyleyecek iki çift lafım var tabii ki... :) Ama öncesinde, madem o kadar lafını ettik, birkaç cümle de filmden bahsedelim.

    1987 yapımı ve Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli filmini de bu hafta tekrar seyrettim... Film zamanında çok ses getirmiş olsa da, bana göre gerçekten çok başarısız bir uyarlama... Şöyle ki; kitap hakkında konuşurken dedim ya, bu kitabı olduğu haliyle yüzeysel bir şekilde okursanız, yani kendinizi 108 sayfa ile sınırlandırırsanız çok da keyif alamazsınız diye... Çünkü, kitaptaki her karakterin, her cümlenin, her kelimenin, her nesnenin çözümlenmeyi bekleyen ayrı bir alt metni var... Kitabı gerçek anlamda okumak için o derinliğe inmek zorundasınız. İşte filmin de başaramadığı şey tam olarak bu olmuş. Ömer Kavur, aslında 108 sayfayı filme uyarlamış. O nedenle film, kitapta anlatılan pek çok detayı atlamış ve ortaya birbirinden kopuk, anlamsız sahneler çıkmış. Belki de tek olumlu yanı, kitaptaki karakter ve mekanlara bir görüntü kazandırmak olmuş diyebiliriz.

    ---------------------------------

    Sona doğru yaklaşırken gelin biraz da günümüz Zebercet'lerinin dünyasına küçük bir pencere açalım... Geceli gündüzlü 10 günümü adadığım bu kitap bana günlük yaşantımız hakkında da yeni bakış açıları kazandırdı...

    Zebercet, pek çok insan gibi, bilinçaltında biriktirdiklerini günlük yaşam içerisinde harcayan sıradan bir insandı... Günün sonunda, bu bilinçaltı evreninin hem faili hem de maktûlü oldu... Tabii ki bozuk ruh sağlığı, onun zaafı ve aynı zamanda tetikçisiydi... Ancak şunu da kabul etmek lazım ki, bu ruh sağlığı dediğimiz şey, kışın soğuk havada bozulan birşey değil! Gece yatmadan önce bir Benical alarak kontrol altında tutulan bir şey hiç değil...

    Günümüzde henüz Zebercet seviyesine gelmeyen ama ruh sağlığı da kesinlikle fabrika ayarlarında olmayan binlerce insan var... Bu tespiti yaparken kendimizi de çok dışarıda tutmamamız gerekiyor aslında... Bilinçaltı evrenimiz biz farkında olmadan her gün sayısız duyuma maruz kalıyor. Bu duyumların, fay hatlarında oluşan birikimler gibi kendi içimizde nasıl bir birikim oluşturduğu ve bize ne zaman, nasıl bir oyun oynayacağını kestirmek kolay değil...

    Dışarıdan bakınca gözle görülen, elle tutulan bir hayat yaşıyoruz ama bu hayatın gözümüzle göremediğimiz, elimizle tutamadığımız soyut gerçeklikleri her gün üzerimizde daha fazla hasar meydana getiriyor.

    Zebercet'in karakterini, bilinç akışını, nispeten geçmişini ve karşılık bulamadığı beklentilerini az çok bildiğimiz için, onun kararları ve davranışları üzerinde bir neden-sonuç ilişkisi kurabiliyoruz.

    Oysa kendi dünyamızda ve kendi davranışlarımızda bu neden-sonuç ilişkisini rasyonel bir şekilde kurabilmek için ciddi bir çaba ve mesai harcamamız gerekiyor.

    Günümüzde bilinçaltı üzerine uygulanan baskı geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla... Instagram'da geçirdiğiniz her saat, seyrettiğiniz dizinin her bölümü, açıktan veya örtülü bir şekilde maruz kaldığınız reklamlar, alışveriş için çıkıp hiçbir şey almadan döndüğünüz sıradan bir AVM günü ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok etken, tıpkı beklenen büyük İstanbul depremi gibi her geçen gün zihninizdeki fay hattının biraz daha birikmesine, biraz daha gerilmesine neden oluyor.

    Sosyal medya hayatı, idealize edilmiş bir hayat... 24 saat tepeden tırnağa bakımlı güzel kadınlar, yakışıklı erkekler, lüks restoranlarda yenilen yemekler, sürekli konsere giden insanlar, yılın 12 ayı seyahat eden gezginler, bir giydiğini bir daha giymeyenler, tüm günü spor salonunda geçirecek kadar boş vakti olanlar, çocuklarının odalarını Disneyland'e çevirenler ve salonunun dört duvarını kitaplıkla donatıp kedili kupalarındaki kahve eşliğinde bütün gün kitap okuyup bunu gözümüzün içine sokanlar aslında gerçek bir hayatı temsil etmiyorlar... Sosyal medya sadece tekil parçaların seçilip yapıştırıldığı sanal bir kolaj... Acımasız bir bilinçaltı savaşındaki düşmanın ta kendisi!

    Yani Zebercet'i kendi içimizde yargılamadan önce onun bilinçaltı savaşını seyretmemiz ve önce onun bilinçaltı düşmanlarıyla yüzleşmemiz gerekiyor. Ancak bu şekilde kendi düşmanlarımızın da farkına varabiliriz.

    Dediğim gibi, ruh sağlığımız bizim değil, çevrenin kontrolü altında... Onu tekrar kendi kontrolümüz altına almak ve olabildiğince dış etkenlere karşı korumak için; bize çuvallar dolusu mutsuzluk taşıyan, zihnimizi tahrip eden, bizi vahşileştiren, vicdanımızı küçülten, yaşama sevincimizi emen, küçük mutlulukları bize unutturan, tatminsizleştiren, kendimiz başta olmak üzere herkesle kavgaya tutuşturan o kaynağı belirsiz 'arzu nesneleri'ni daha fazla vakit kaybetmeden hayatımızdan bertaraf etmek zorundayız...

    Eğer bunu başaramazsak, bu savaşı kaybeder ve nihayetinde kendimizi bilinçaltımızı tamamen ele geçiren düşmanın sinsi elleri arasında boğulurken buluruz...

    Kitabın en meşhur cümlelerinden birinde şöyle diyordu yazarımız;

    "Değişmez tek bir kesinlik vardı insan için: Ölüm"

    Cevap mahiyetinde ben de şunu söylemek istiyorum o halde:

    "Değişmez bir kesinlik daha vardı insan için: Ölümden önce YAŞAM"

    Henüz elimizdeyken, lütfen onun farkına varalım ve lütfen ona hak ettiği değeri verelim... Bilinçaltımızın güzel şeyler duymaya ihtiyacı var:)))

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • 432 syf.
    ·4 günde·1/10
    Büyük konuşmamak gerek. Kendime bunu hep hatırlatıyorum ama bazen istemsizce yapıyorum bunu.

    Yorumlarına gerçekten güvendiğim bir arkadaşımın önerisi ile başladım bu kitabı okumaya. Normal şartlar altında serinin isimleriyle öyle çok dalga geçmişliğim vardır ki kendisini büyük konuşmamın cezası olarak görmeye başladım.

    Bir lordu size, bize ve dize getirmeyi hedefleyen bu kitabımızın ilk iki yüz sayfasını okurken bir hayli şaşkındım. Zira korktuğumun aksine ortada bir saçmalıklar silsilesi yahut korkunç karakterler yoktu. (Korkunç burada tiksinti ifade etme amaçlı kullanılmıştır.) Kitabın yarısı diyebileceğimiz bu kısmı size özetlesem, şey düşünürsünüz: Vay be, adı cidden korkunç ama kitap kötü görünmüyor. İşte ben de tam olarak böyle düşünüyordum. Akıllı, kişilik sahibi ve hayalleri olan bir kadın karakter ve hayattan ne istediğini bilen, olgun, zeka sahibi bir erkek karakter. Ne yazık ki tarihi olmayan bir kurgu. Komik atışmalar, ilginç tesadüfler ve insanı germeyen, sinir etmeyen, saç baş yoldurmayan bir aşk...

    Her şey böyle başlamıştı. Gayet mutlu ve memnundum. Kitaba 6 ya da 8 puan vermeyi düşünüyordum, o kadar iyiydi anlayacağınız. Derken... Sanırım yazar uyuyakaldı ve ancak düşmanı olabilecek bir şahıs kitabını ele geçirip yazmaya başladı.

    6 gün içinde aynı olaylar tekrarlanıp başa sardı. 6 gün içinde bir kadın hayatının aşkını bulduğunu, bulmadığını, bulduğunu, bulmak üzere olduğunu, bulabileceğini, bulabilemeyeceğini, bir adamın dünyanın en harika erkeği olduğunu, olabileceğini, olmadığını ve olma ihtimaline sahip olduğunu falan düşündü. Ona zerre güvenmeden ve yaşını bile sorma ihtiyacı hissetmeden yakınlaştı, hayatını anlattı, ailesini paylaştı vs. Aynı zamanda ona güvenmedi, ondan kaçındı, çelişti de çelişti. Delirtti de delirtti. O kararlılık, sahip olunan akıl ve kişilik özellikleri uzak birer anı haline geldi. İşin komiği her şeyin 6 günde yaşanmış olması sanırım. 6 günde evlenecek kadar kararlı hale gelen çiftimiz, bu günler içinde ilk iki yüz sayfadaki karakterini kaybedip saçma sapan bir hale de geldi.

    Bu 6 günlük çelişkiye elbette oğlumuz da dahildi. 6 gün içinde avcı olmaya, av olmaya, hoşlanmaya, takılmaya, hoşlanmaya, daha çok hoşlanmaya, daha az hoşlanmaya, evlenmeye, evlenmeye ve tekrar evlenmeye, evlenip delirmeye, delirip evlenmeye ve daha birçok acayipliğe karar verdi falan.

    Yani her şey o kadar hızlı ve saçma bir şekilde ilerleyip bozuldu ki nerede düşmeye başladığımızı bile hissedemedim. Tek bildiğim aniden yerde sürüklenmeye, sürünmeye ve kitabı bitirmek için direnmeye başladığım.

    Ciddi anlamda size kitabı anlatmak istiyorum.

    1. Gün
    Tanışma
    Yakınlaşmanın kıyısından dönme (Bu andan itibaren bahsi geçen yakınlaşmalar ne yazık ki fiziksellikle sınırlıdır. Başta da belirttiğim gibi karakterler birbirlerine soru dahi sorma gereği duymadan aşık olabilecek kadar mantıklı insanlardır.)
    2. Gün
    Atışma
    Yakınlaşma
    3. Gün
    Daha çok yakınlaşma
    Evlenme fikrini düşünme
    4. Gün
    Daha, daha ve daha çok yakınlaşma
    Evlenmeye karar verme
    Atışma
    Evlenmekten vazgeçme
    5. Gün
    Yakınlaşmanın bug'ını bulma
    Erkeğin evlenmeyi kafaya koyması
    Kadının bunu düşünüp yok ben vazgeçtim demesi
    6. Gün
    Atışma
    Tartışma
    Zoraki bir şekilde evlenmeye karar verme
    Erkeğin aşık olduğunu anlaması
    Kadının ben bu adamla mı evlendim, diye düşünmesi.
    Daha, daha ve daha çok yakınlaşma.
    Erkeğin ilan-ı aşkı
    Kadının algıda seçici tavırları
    Ciddili kavga
    Kadının adamı kırması
    Ayrılık
    Kadının aşık olduğunu anlaması
    Nihayet aradan geçen birkaç gün.
    Barışma ve mutlu son.

    Hızlandırılmış bir lordu oraya buraya getirip götürme kursumuzun sonuna geldiniz. Kitabı okurken sık sık söyledim, müsaadenizle sizinle de paylaşmak istiyorum bunu: Bu kitaptaki karakterlerin yakınlaşmaya ve evlenmeye karar verdiği süreden daha uzun süre alışveriş yapma kararımı sorgulamışlığım vardır. Bu mübalağa değildir, teşekkürler.

    Bu da gol değilmiş.