• Kaç Türlü Hades Vardır?
    İki türlü hades vardır:

    (a) Küçük hades: Yalnız abdest almakla ortadan kalkan hades hâlidir. Küçük su dökmek, ağız ve burun gibi bir uzuvdan kan gelmek, v.b. sebeblerle abdest bozulur ve küçük hades hali ortaya çıkar. Bu hâli ortadan kaldırmak için, sadece abdest almak yeterlidir.

    (b) Büyük hades: Ancak gusül abdesti ile giderilen, cünüplük, hayız ve nifas gibi hallere denir.

    Necasetler (Pislikler) Ve Hükümleri
    Şeriatın temiz saymadığı, necis (pis) kabul ettiği şeylerin fıkıh kitablarında iki kısma ayrılarak incelendiği görülür:

    1 - Ağır Necaset (Necaset-i Galîza),

    2 - Hafif Necaset (Necaset-i Hafîfe)...

    Bu ayırım, pisliğin az veya çok oluşuna göre değil, namazın sıhhatına mâni olup olmayan miktarına göre yapılmaktadır.

    Yoksa pislik, ister galiz olsun, ister hafif, eşyayı kirletmekte birbirine eşittir. Meselâ, bunlar az miktarlardaki bir suyun içine düşseler, o suyu derhal necis (pis) ederler. Artık o sudan abdest almak caiz olmaz.

    Galiz Necasetten Namazın Sıhhatine Mâni Olan Miktar Ne Kadardır?
    Bu pisliğin, kuru veya yaş bir madde olup olmamasına göre, namazın sıhhatine mâni olan miktar değişir. Şöyle ki:

    Galiz necâset tabir edilen ağır pislik, kuru bir madde ise, bir dirhem, yani, üç gramdan az olmalıdır. Üç gramdan fazlası, namazın sıhhatine mâni olur.

    Eğer yaş bir madde ise, el ayası dediğimiz avuç içinden daha geniş bir alana yayılmamış olması şarttır. El ayasından fazla bir kısmı ıslatmış olan pislik, namaza mânidir. Namaz kılabilmek için bu miktardaki pisliklerden temizlenmek farzdır.

    Bu miktarlardan aşağı olan pislikler, namazın sıhhatine engel teşkil etmez. Ancak yine de bu miktar pisliğin - eğer mümkünse - yokedilmesi sünnettir.

    Hangi Şeyler Galiz Necâsetten Sayılır?
    Galiz necâsetten sayılan maddeleri şöylece sıralayabiliriz:

    1 - İnsan vücudundan çıkan ve abdest veya gusül almayı gerektiren her şey: İdrar, kazurat, meni, mezi, vedi, kan, irin, sarı su, ağız dolusu kusmuk, hayız-nifas ve istihaze kanları gibi...

    Şâfiî ve Hanbelî mezheblerine göre, meni temizdir, bulaştığı yeri necis yapmaz.

    2 - Eti yenmeyen hayvanların idrarları, ağız salyaları ve tersleri... Ancak eti yenmeyen hayvanlardan çaylak, kartal, atmaca gibi kuş cinsinden olanların pislikleri, hafif necâsetten sayılmaktadır.

    Eti yenmeyen hayvanlardan, sadece kedinin salyası ve artığı temiz kabul edilmiştir. Kedi, insanlarla çok düşüp kalktığından, ev eşyasına her zaman dokunduğundan ve insanın elini, v.s. yaladığından, insanlara güçlük olmaması için, Allah Teâlâ onun salyasını ve ağzını pis saymamıştır. Böylece biz kullarına büyük bir kolaylık kapısı açmıştır. Nitekim Resûlüllah

    Efendimiz, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

    "O (kedi) pis değildir. Ancak o sizin etrafınızda çok dolananlardandır."

    3 - Bütün hayvanların akan kanları...

    4 - Eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz, ördek ve hindi gibi kümes hayvanlarının tersleri...

    Eti yenen hayvanlardan serçe, güvercin gibi havada pisleyen kuşların tersleri, temiz kabul edilmektedir.

    5 - "Meyte" tabir edilen leşler, yani, karada yaşayıp besmele ile boğazlanmaksızın ölen kanlı hayvanlar ve bunların tabaklanmamış derileri...

    Hayvan boğazlanarak öldürülmekle beraber, bu boğazlama işlemi Şeriatın tarif ettiği şekilde yerine getirilmemişse, bu hayvan da leş (meyte) hükmündedir, pis sayılır, eti de yenilmez. Hayvanı boğazlarken kasden, bile bile besmeleyi terketmek gibi. Besmeleyi çekmeyi unutmakta ise, bir beis yoktur.

    6 - Alkollü içkilerden Şarap da galiz necasettendir. Bunda, bütün fıkıh âlimlerinin ittifakı vardır. Şaraptan başka olan alkollü içkilerin necâset durumlarının ne olduğu hususunda üç görüş vardır: Kimisi bunları galiz, kimisi de hafif necâset sayar. Bâzılarına göre de, bu içkiler, maddeleri itibariyle temizdir.

    Şu hususa dikkat edilmelidir ki, bu ihtilâf sadece şarap dışındaki alkollü içkilerin maddelerinin temiz olup olmadığı itibariyledir. Yoksa bu içkileri içmenin haram olduğunda bütün âlimler müttefiktirler.

    Tentürdiyot, Kolonya, İspirto Gibi Alkollü Maddeleri Kullanmanın Bir Mahzuru Var mıdır?

    Şarap dışındaki alkollü içkileri, madde itibariyle temiz kabûl edenlere göre, kolonya, ispirto, tentürdiyot gibi alkollü maddeler de temizdir. Bunları kullanmak, yani, vücuduna veya elbiseye sürmek, dökmek veya şişe içinde üzerinde taşımak caizdir. Namaza mâni teşkil etmez.

    Diyanet İşleri Müşavere Kurulu'nun (1943-1948) tarihlerinde verdiği iki kararına göre, ispirto, kolonya gibi maddelerin içilmesi haram ise de, başka yerlerde kullanılması haram sayılmaz. Döküldüğü yeri pis etmez.

    Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, tefsîrinin 1. cild, 762. sayfasında şöyle demektedir:

    "Üzümün şarabından mâmul olmayan ispirto, bira vesair müskirat içilemezse de, elbiseye veya bedene sürülmesi de namaza mâni olur, diye iddia edilemez. Ebu Hanife Hazretleri bu suretle şaraptan mâadâ müskiratın aynı ve katresi necis olmadığına kâil olmuş."

    Şarap dışındaki alkollü içkilerin de maddesi itibariyle şarap gibi necis olduğunu kabûl edenlere göre ise, ispirto ve kolonya da necistir. Bu sebeble, ispirto veya kolonyanın ıslattığı yerler, pis olmuş olur. Eğer avuç içi genişliğinde bir yeri ıslatmışsa, bu kısımlar yıkanmadan namaz kılınmaz. Kolonyanın, ıslattığı yerden, rüzgâr dokunması veya sıcaklık sebebiyle uçup gitmesi, temizlik için kâfi değildir. Mutlaka o yerin yıkanması şarttır. Aynen idrarın ıslattığı yer gibi... İdrarın ıslattığı yer kurusa bile, o kısım yıkanmadan temizlik yerine gelmiş olmaz.

    Netice olarak diyebiliriz ki: Kolonya v.s. gibi temiz olup olmadığı ihtilâflı şeylerden kaçınmak, elbette en selâmetli yoldur. Ancak kaçınmanın zor olduğu hallerde, harama girildiği şeklinde düşünmemek, ispirto ve kolonya dökünmesinin mübah olduğunu söyleyenlerin de var olduğunu hatırlamak ve ona göre davranmak daha isabetli olur.

    Hafif Necâsetin Namaza Mâni Sayılan Miktarı Ne Kadardır?
    Hafif necâsetlerde ölçü, pisliğin, bulaştığı elbisenin veya uzvun dörtte birisini kaplamasıdır. Miktar dörtte birden az olursa namaza mâni olmaz. Çok olursa, namazın sıhhatine mânidir. Yıkamak farz olur.

    Ancak, ibâdete mâni olmayacak miktarda da olsa, galiz ve hafif her türlü necâsetten temizlenmek takvâya uygun bir davranış olur.

    Peygamber Efendimiz, "temizlik îmandandır" buyururken, temizliğe dikkat edenlerin kuvvetli bir îmana sahip olduklarına işaret etmiştir.

    Bu bakımdan ister necâsetin galiz kısmından, isterse de hafif cinsinden olsun, kirlenen yerleri imkânımızın müsaadesi nisbetinde temizlemeye çalışır, her ne kadar namaza mâni olmayacak miktarda olsa da, yine tertemiz bir beden ve elbise ile ibadet etmeyi isteriz. Kaldı ki, namaza mâni olmayacak miktardaki pisliği temizlemenin vâcib olduğu da bâzı kitablarımızda kayıtlıdır.

    Hafif Necasetten Sayılan Maddeler Nelerdir?
    1 - Atların ve etleri yenen koyun, geyik gibi ehlî veya vahşî hayvanların idrar ve tersleri... Katır ve merkep tersleri ihtilâflıdır. Galiz necâset sayan olduğu gibi, hafif necâset sayanlar da vardır.

    2 - Etleri yenmeyen hayvanlardan atmaca, çaylak, kartal gibi havada tersleyen vahşî kuşların tersleri... Güvercin ve serçe gibi eti yenen kuşların tersinin ise, temiz olduğunu belirtmiştik.

    Şer'an necis sayılan müşriklerin ve Yahudi, Hiristiyan gibi Ehl-i Kitabdan kimselerin kaplarından yemek yiyip, su içmek câiz olur mu? Çünkü, bunların kaplarında domuz pişip, şarap kaynatılması ihtimal dahilindedir?

    Ehl-i Kitab veya müşriklerin kaplarından yemek yiyip, su içmek câiz görülmüştür. Ancak, o kaplarda İslâm'ın yasakladığı bir maddenin bulunduğu belli olmaması ve bilinmemesi şarttır. Pisliğe bulaşmış olduğunu bile bile o kaplardan yiyip içmek câiz olmaz.

    Resûlüllah Efendimiz, bir müşrike kadının kırbasından su içmiş ve abdest almıştır. Aynı şekilde Ehl-i Kitab olanların kaplarından yemek yediği de vâki olmuştur.

    Bununla beraber, mecbûr kalmadan ve bu gibi kaplardan yiyip içmemekte isabet vardır. Çünkü, bu durum bütünüyle kerâhetten uzak değildir.

    Gümüş ve Altın Kaplardan Yemek Yenip Su İçilir mi? Abdest Alınır mı?
    Altın ve gümüş gibi kapların, yemek ve içmekte veya abdest alma gibi işlerde kullanılması kesinlikle câiz değildir. Ancak kadınlar, bunları süs ve zinet eşyası olarak kullanabilirler. Erkeklerin ise, sadece gümüş yüzük takmalarına cevaz verilmiştir. Altın ve gümüş dışında bir maddeden yapılan eşyaları kullanmakta ise, hiçbir beis yoktur.

    Eşya eğer tamamı altın veya gümüş değil de başka maddelerle karıştırılmışsa, bu durumda itibar, hangi maddenin fazla olduğunadır. Altın veya gümüş çoksa o kaplar kullanılmaz. Az ise kullanılır. Buna göre altın veya gümüş suyuna batırılmış kapları kullanmanın câiz olduğu açıktır. Çünkü bu gibi kaplarda altın veya gümüş miktarı, diğer maddelerden azdır.

    Pislikleri Temizleme Yolları

    Necis olan şeyleri temizlemek için, şer'î yönden mahiyetlerine göre muhtelif temizleme yol ve metodlarına başvurulur. Başlıca temizleme yolları şunlardır:

    1 - Su İle Yıkamak Suretiyle Temizlik:
    * Maddî bir pislik, yağmur, dere, deniz suyu gibi mutlak sularla temizlenebileceği gibi; çiçek suları, gül suyu, sebze ve meyve suları gibi bâzı mukayyed sularla da temizlenebilir. Hattâ başka su bulunamadığı takdirde, abdest veya gusülde kullanılmış su ile bile temizlik yapılabilir.

    * Gözle görülür cinsten olan bir pisliğin temizlenmesi, pisliğin eserleri, yani, varlığı, kokusu ve rengi giderilinceye kadar yıkamakla olur. Burada yıkama sayısı mühim değildir.

    * Eğer pislik, meselâ idrar gibi, göze gözükmeyen, kurumakla geride hiçbir iz bırakmayan cinsten ise, bunun temizliği, idrarın bulaştığı kısmın bir kapta 3 defa ayrı su ile yıkanması ve her defasında da suyun insanın vargücüyle sıkılması ile olur.

    Ancak kirli eşya, sıkılamayan cinsten olursa, (hasır, keçe, halı, v.s. gibi) yine bir kap içinde 3 kere yıkanır, her seferinde de kurutulur. Bu eşyaların, damlaları kesilinceye kadar asılmaları, kurumaları yerine geçer. Böyle bir eşya, kap içinde yıkanmaz da akarsu içinde veya üzerine sular dökülmek suretiyle yıkanırsa, kendisinde necâsetin eseri kalmayınca temizlenmiş olur. Ayrıca sıkılmasına, kurutulmasına lüzum kalmaz.

    2 - Suda Kaynatmak Suretiyle Temizlik:
    * İçine temiz olmayan bir şey karışan süt, pekmez, bal, reçel gibi sıvı şeyler üç defa ayrı ayrı temiz su ile kaynatılmakla temiz olur.

    * İşkembe yıkanmadan kaynar suya atılırsa bir daha temiz olmaz. Fakat daha kaynar hâle gelmemiş bir suya atılırsa, sonradan yalnızca yıkamakla temizlenir. Henüz kaynar suyu içine çekmeden çıkarıldığı takdirde de hüküm aynıdır. Yani murdar olmuş olmaz. Sadece yıkamakla pâk olur.

    * Şer'î usûle göre boğazlanmış, fakat bağırsakları çıkarılmadan tüylerini yolmak için kaynar suya atılmış olan tavuk ve emsali hayvanlar içteki pislikler ete sirayet ederse temiz olmaktan çıkar. Binaenaleyh böyle bir hayvanı kestikten sonra, üzerinde bulunan akar kanını ve içini çıkarıp yıkamalı, ondan sonra sıcak suya atmalıdır. Ancak hayvan içteki pislik ete nüfuz etmiyecek şekilde sıcak suya sokulup çıkarılırsa, pislenmiş sayılmaz.

    * Sıcak su içinde bekleyerek pis hâle gelen hayvanı temizleme yolu, hayvanın içini temizledikten sonra üç defa temiz su ile kaynatmak ve her seferinde de kaynatılan suyu dökmektir. Böylece hayvanın etindeki necâset, kaynatılan su ile dışarı çıkmış ve temiz hâle gelmiş olur.

    3 - Ateşe Tutmak Suretiyle Temizlik:
    * Pis çamurdan yapılmış testi, bardak, çanak gibi şeyler, ateşte pişirilip kendisinde pislik eseri kalmayınca temizlenmiş olur.

    * Tezek ve benzeri pislikler, ateşte yakılıp kül olunca temiz hâle gelir.

    4 - Silmek Suretiyle Temizlik:
    * Bıçak, cam, cilâlı tahta, düz mermer ve tepsi gibi şeyler, yaş veya kuru bir pislikle pislenirse, yaş bir bezle veya süngerle veya toprak gibi bir şeyle silinerek temizlenebilir. Ancak pisliğin tamamen çıktığı kanaatı hâsıl olmalıdır.

    * Oymalı ve nakışlı olan eşya ise, silmekle temizlenmez, bunlar ancak yıkamakla temizlenmiş olur.

    5 - Kazımak Veya Ovalamak Suretiyle Temizlik:
    * İç çamaşıra veya elbiseye bulaşan bir meni, kurumuş ise, yıkanmadan sadece ovalamakla da giderilebilir. Ovalamadan sonra elbisede kalan iz, ibadete mâni teşkil etmez. Elbiseye bulaşan meni yaş ise, elbise ancak yıkamak suretiyle temiz olur.

    Vücuda yapışan meni, kurumuş bile olsa, ovalamakla vücut temizlenmez, ancak yıkamakla temizlenmiş olur.

    * Donmuş haldeki bir yağa bir pislik düşse, sadece pisliğin düştüğü kısmı oyup almakla, kazımakla yağ temizlenmiş olur.

    * Ayakkabı, mest gibi giyim eşyasına gözle görünür bir pislik bulaşır da kurursa, bu necâseti kazımak suretiyle temizlemek mümkündür. Necâset yaş olursa, ancak yıkamakla temizlenir. Fakat iz kalmayacak şekilde temiz bezle bilinmesi de câizdir.

    Eğer necâset gözle görünmeyen sidik, şarap damlası cinsinden olursa, yıkamak ve sabunlu bezle iyice silmek gerekir.

    6 - Kurumak ve Pislik İzi Kaybolmak Yoluyla Temizlik:
    * Toprak ve toprak üzerinde sâbit olan ağaç, ot v.s. gibi bir eşya, pislenince, kurumakla temizlenir. Bu kuruma, güneşle, ateşle, rüzgârla da olabilir. Böyle bir yer üzerinde namaz kılınabilir, fakat teyemmüm yapılamaz. Zira bu yer, her ne kadar tâhir (temiz) ise de, mutahhir (temizleyici) değildir.

    * Pis olan bir toprak, necâsetin eseri gidinceye kadar üzerine su akıtmakla veya necâsetin kokusu alınamıyacak derecede üzerine temiz toprak sermekle de temizlenir.

    7 - Suyun Akması Veya Çekilip Kaybolması Yoluyla Temizlik:
    * İçine pislik düşmüş küçük bir su birikintisi (meselâ su ile dolu bir hamam kurnası), içine hariçten temiz su gelip pis suyu taşırıp dışarı akıtması ile temizlenir. Çünkü bu durumda o birikinti, akarsu hükmünü alır.

    * Pis olmuş bir kuyunun suyu, kendiliğinden boşalmak veya kova ile çekilip boşaltılmak suretiyle temizlenmiş olur.

    8 - Hal Değiştirmekle Temizlik:
    * Temiz olmayan bir madde, mahiyet değişikliğine uğrarsa temiz olur. Meselâ şarap, içine konan kimyevî bir madde sebebiyle sirke hâline gelirse, temiz olmuş olur, çünkü bu durumda mahiyeti değişmiştir.

    * Pis bir zeytinyağı sabun hâline gelmekle temizlenir. Ancak pis süt, peynir veya yoğurt yapılmakla temizlenmiş olmaz. Çünkü bu halde mahiyeti değişmemektedir.

    9 - Boğazlama ve Tabaklama (Dibağat) Yoluyla Temizlik:

    * Domuzdan başka, eti yenen ve yenmeyen bütün hayvanların derileri, hayvan şer'î usûle göre kesilmişse, deri üzerine kan v.s. gibi bir pislik bulaşmadıkça temiz sayılırlar. Böyle bir deri üzerinde namaz kılınabilir.

    * Domuzdan başka bütün hayvanların derileri, sadece boğazlanma yoluyla temiz olacağı gibi, deriyi tabaklama (dibağatlama) yoluyla da temiz olurlar. Şu halde boğazlanmaksızın kendi kendine ölmüş bir hayvanın derisi, dibağat yoluyla temiz hale getirilip kullanılabilir.

    İbn-i Abbas'tan (ra) rivâyet edildiğine göre: Resûlüllah Efendimiz'in (asm) muhterem zevceleri Sevde bint-i Zem'a'nın (r.anhâ) bir keçisi eceliyle ölmüştü.

    "Yâ Resûlâllah! Bizim keçi öldü" diyerek durumu Allah Resûlüne bildirdi. Allah Resûlü de ona:

    "Öyleyse neden derisini almadınız?" diye sordu.

    Sevde:

    "Ölmüş bir hayvanın derisini alıp ne yapacağız?" dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz şu açıklamayı yaptılar:

    "Allah Teâlâ: 'Ölen hayvanın derisini tabaklarsanız, size helâl olur ve onu kullanabilirsiniz' buyurmaktadır."

    Hz. Sevde derhal birini gönderip ölmüş keçinin derisini yüzdürdü ve kendi eliyle onu tabakladı.

    öylece temizlenmiş olan bu deriyi, yırtılıncaya kadar su tulumu olarak kullandı...

    * Dibâğat iki türlü yapılır:

    1. Hakikî dibâğat:
    Şap, tuz gibi kimyevî maddeler ve ilâçlarla yapılan dibâğat.

    2. Hükmî dibâğat:
    Deri ve postekilere toprak serpmekle veya onları güneşe, havaya ve rüzgâra karşı bırakarak kurutmakla yapılan dibâğat.

    Her iki usûlle de deri temizlenmiş olur. Üzerinde namaz kılınabilir.

    * Ecnebi ülkelerde murdar bir madde ile tabaklandığı kesin olarak bilinen deriler, üç kere yıkanarak temiz hale getirilebilir.

    Eğer bu hususda şübhe edilirse, yani, murdar bir madde ile dibağatlandığı kesin olarak bilinemeyip ancak bu hususta vesvese duyulursa, deri temiz hükmündedir. Fakat şübhe ve vesveseden kurtulmak için ihtiyâten yıkanması efdaldir. Esasen şübheye mahal verecek açık bir alâmet ve durum yoksa, daha fazla araştırmaya da lüzum yoktur. Deri temiz kabul edilir..

    İstincâ nedir?

    İstinca, lügatte, pisliklerden temizlenmeyi istemek demektir. Dinî ıstılahta ise, büyük ve küçük hâcetini yaptıktan sonra avret yerlerini temizlemek mânasına gelmektedir. Buna dilimizde, tahâretlenmek denilir. Bu temizlik, müekked sünnettir.

    İstinca'nın Allah indindeki kıymet ve ehemmiyetini göstermesi bakımından İbn-i Abbas ve Ebu Hüreyre'den gelen şu rivâyet dikkat çekicidir:

    "Kubalılar hakkında "Orada temizlenmeyi seven adamlar var" (et-Tevbe, 108) meâlindeki âyet-i kerîme nâzil olunca Resûl-i Ekrem (asm) onlara sordular:

    - Allah sizi neden övüyor?

    Onlar da bu suâle:

    - Biz def'-i hâcetten sonra su ile temizlenir, istinca yaparız, cevabını verdiler."

    İstinca Ne İle Yapılır?
    İstinca su ile yapılacağı gibi, su olmadığı takdirde ufak taşlarla da yapılabilir. Ancak, kemik, cam parçası, yazılı kâğıtlar, ipek gibi pahalı kumaş parçaları ve zemzem suyu ile istinca yapılması mekruhtur. Temiz boş kâğıda da hürmet lâzımdır.

    Su bulunmadığı takdirde, kıymetsiz bez ve pamuk, yazıda kullanılmayan suyu emici kâğıtlar (tuvalet kâğıtları) ile de istinca yapılabilir.

    Aslında su ile istinca yapıp bez gibi suyu emici bir nesne ile kurulanmak temizliğe daha uygundur.

    İstibra Nedir?
    Erkeklerin idrardan sonra, idrar sızıntısının tamamen kesilmesini beklemelerine istibra denir. Bunu yapmak vâcibdir.

    İdrar sızıntısı her insanda olur. Ancak bâzı kimselerde çabuk kesilir; bâzılarında ise, akıntı bir müddet daha devam eder. Herkes durumunu bilerek, abdest almadan önce, sızıntının kesilmesine çalışmalı, sonra abdest almalıdır.

    İdrar Sızıntısını Durdurmak İçin Ne Yapılabilir?
    İstibranın, yani, idrar sızıntısını durdurmanın çeşitli yolları vardır: Tuvaletten çıktıktan sonra hemen abdest almayıp biraz yürümek veya öksürmek veya ayakları biraz kımıldatmak gibi hareketlerle idrar yollarında kalmış olan sızıntıların dışarı çıkması te'min edilebilir. Herkes kendi durumunu bilerek bu yollardan birini tatbik eder. Mühim olan sızıntının kesilmesidir.

    İstibra Yapılmadan Abdest Alınca Ne Olur?
    Küçük su döktükten sonra istibranın yapılması durumu, abdestin sıhhatına mâni olan idrar sızıntısını kesmek içindir. İdrarını yaptıktan hemen sonra istibra yapmadan abdest alan ve bu sırada da kendisinden idrar akıntısı gelen kimsenin aldığı abdest, haberi olmadan bozulur ve bu abdestle kılınan namaz da sahih olmaz. Bu bakımdan istibra konusunda oldukça titiz davranmalıdır.

    Bir hadîs-i şerîfte:

    "İdrardan sakınınız. Çünkü kabir azâbının çoğu ondandır" buyurularak, Müslümanların, küçük su döktükten sonra temizliğe (istibraya) son derece dikkat etmeleri istenmiştir.

    Kadınlara istibra gerekmez. Onların idrar yaptıktan sonra hemen abdest almayıp bir süre beklemeleri kâfidir.

    İstinca, istibranın sıhhî faydaları da vardır.

    İstinca ve İstibra'nın Âdâbı:
    Önce istinca ve istibraya sebeb olan tuvalete girme ve hâcet giderme âdâbını bilmek gereklidir.

    Şöyle ki:

    * Tuvalete girileceği zaman parmağında lâfza-i celâl yazılı yüzük veya ceplerinde âyet yazılı sayfa veya Kur'an'dan bir parça var ise, bunların çıkarılması, tuvalete sokulmaması, yahut da muşambaya veya naylona sarılı vaziyette cepte taşınması gerekir. Yüzüğün ters çevrilerek avuç içine alınması da kifâyet eder.

    * Daha tuvalete girmeden bismillâh deyip:

    "Allahümme innî eûzü bike mine'l-hubsi ve'l-habâis..." (Allahım! Erkek ve dişi bütün şeytanlardan (zararlı şeylerden) sana sığınırım) diye dua edilmesi müstehabdır.

    * Tuvalete sol ayakla girilir ve sağ ayakla çıkılır.

    * Tuvalette kıbleye karşı oturulmamalı ve kıble tarafına arka da dönülmemelidir. Bunlar mekruhtur. Fakat evlerdeki tuvaletler kıbleye karşı yapılmışsa, artık zarurete binaen bunda bir beis yoktur.

    Şâfiî ve Mâlikî'ye göre kapalı bina içindeki tuvaletlerde kıbleye karşı dönmekte hiçbir mahzur yoktur. Kıbleye dönmemek mecburiyeti, kırlarda def'-i hâcet yapılacak zamanlara aittir.

    * Tuvalette iken mecbur kalmadıkça konuşulmaz. Zikredilmez. Selâm alınmaz.

    * Tuvaletlere tükürerek veya sümkürerek nahoş bir görüntüye sebeb olmamak da âdâbdandır.

    * Özürsüz ayakta idrar yapmamak da âdâbdandır. Hazret-i Ömer'in bildirdiğine göre, bir keresinde ayakta su dökerken Resûlüllah Efendimiz onu görmüş ve: "Ya Ömer, ayakta su dökme" demiştir. Hz. Ömer bundan sonra bir daha ayakta su dökmemiştir. Fakat zaruret halinde ve idrar sıçrantılarından da korunmak mümkün olduğu takdirde, ayakta da su dökülebilir. Çünkü ashabdan bâzıları, Resûlüllah'ın ayakta da su döktüğünü görmüşlerdir. Bu durum zaruret ve idrarın sıçramaması haline hamledilmiştir.

    Oturarak idrar etmek, temizlik yönünden de daha iyidir. Bu şekilde idrar torbası daha iyi boşalır. Akıntı ve sızıntı da azalır.

    * Def'-i hâcet yaparken, avret mahalline ve vücuttan çıkan pisliğe bakılmamalıdır.

    * Tuvaletten çıkıldığında:

    "Elhamdü lillâhi'llezî ezhebe annî'l-ezâ ve âfânî (eziyet veren şeyleri benden gideren Allah’a hamdolsun.) denilmesi âdâbdandır.

    İstincanın Mekruhları Nelerdir?
    * Rüzgâra karşı, durgun ve akar sulara doğru idrar yapmak mekruhtur. Meyve ağacı altlarına, gölgelik yerlere, ekin tarlalarına, karınca ve haşerat yuvalarına, yollar üzerine def'-i hâcet etmek de mekruh sayılır. Bilhâssa insanların gideceği yolları ve oturacağı gölgelikleri kirletmek, hadîste şiddetle men'edilmiş, bu hâlin insanların eziyet duymalarına, dolayısıyla da lânet ve sövmelerine sebeb olacağı bildirilmiştir.

    Sakınılması gereken bir husus da, umumî tuvaletlerde büyük hâcetini yaptıktan sonra, tuvaleti tam temizlemeden, kıyısında köşesinde pislikler bırakarak çıkmaktır. Bu durum da insanlara eziyet verir, nefretlerini mûcib olur. Hadîs'teki nehyin şümûlüne girer.

    İstinca ve istibrada temizlik hep sol el ile yapılır. Hadîs-i şerîf'te, "Sizden biriniz küçük su dökerken, uzvunu sağ el ile tutmasın. Helâdan sonra da sağ eliyle silinmesin" buyurulmuştur. Âlimler, bu hadîse binaen, sağ el ile temizlenmeyi mekruh saymıştır.

    * İstincada suyu kullanırken şiddetle suyu çarpmamalı, sıçrantı yapmamaya çalışmalıdır.

    * Avret yerlerinin gözükmesinden korkulan hallerde, istinca terk edilir.

    * Gusledilen yere küçük su dökülmesi de caiz görülmemiştir. "Umum vesveseler bundandır" denmiştir. Ancak akıntı varsa ve idrar, gusledilen yerde kalmayıp akıp gidiyorsa, caiz olur diyenler de olmuştur. İhtiyâta riâyette fayda vardır.

    * İstinca yapamayacak kadar hasta olan bir kimse, zevcesi yoksa istincayı terkeder. Hasta olan kadın da kocası yoksa o da istincayı terkeder. Yabancıların bunlara taharet vermesi câiz olmaz.

    Sünnet Olan Beden Temizliği
    Müslümanların, abdest ve gusül gibi farz olan şer'î temizliğin dışında haftada en az bir kere de maddî temizlik için yıkanmaları müstehabdır. Hadîs-i şerîf'te şöyle buyurulur:

    "Her Müslüman üzerine, yedi günde bir yıkanması, Allah'ın hakkıdır."

    Bu temizliğin Cuma günü yapılması, böylece Cuma namazında cemaat içine kir ve pis kokulardan arınmış olarak tertemiz bir halde çıkılması tavsiye edilmiştir.

    Cuma günü yapılacak bu beden temizliği hakkında Resûlüllah Efendimizden daha pek çok hadîs-i şerif rivâyet edilmiştir.

    Bedenin tamamını yıkayıp gözle görünür kir ve pislikleri, ağır ter kokularını temizlemenin yanısıra, insan bedeninde temizliğine dikkat edilecek bâzı âzalar ve hassas bölgeler vardır. Bu âzalar şunlardır:

    a. Saçlar: Saçlar, insan bedeninde temizliğine dikkat edilecek yerlerin başında gelir. Saçları sık sık yıkamalıdır. Resûlüllah Efendimiz saçlarına ihtimamla bakar, titizlikle temizlerdi. Dağınık kirli saçlardan hiç hoşlanmazdı. Ara sıra yağlar ve tarardı. Bir gün huzuruna saçı sakalı birbirine karışmış, kirli paslı bir adam girdi. Adamı bu halde görünce şöyle buyurdular:

    "Bu adamda, saçını yıkayacak kadar su, yatıştıracak kadar yağ yok mu idi? Nedir bu dağınıklık?.."

    b. Bıyıklar: Resûlüllah Efendimiz, ashabına, bıyıkların dudaklar üzerine sarkan uç kısmından kısaltmalarını tavsiye etmiştir.

    Bıyıkların uçtan kısaltılması, yemek yerken bıyık kıllarına yemeklerin bulaşarak nahoş bir görüntü meydana gelmemesi içindir.

    Bıyığın üzerinden fazlaca alıp inceltmek ise, bizim örfümüze uygun olmayan bir çirkinlik arzetmektedir. Bıyıklar bu kadar inceltilmemelidir.

    Bıyığın iki tarafa uzayan uçlarından kesmekte de isabet vardır. Bu kesiş, fazla olmamalı, ağız bitimini geçmemelidir.

    Bıyığın kabası da sünnet değildir. Sünnet olan bıyık, kabarmayacak şekilde kesilenidir. Bıyıkları dipleri görünecek şekilde kesmek sünnete daha uygundur. Büyük ve kaba bıyıklara, ancak harb zamanında, düşmana heybetli görünmek için cevaz verilmiştir.

    c. Koltuk altlarını ve kasıkları temizlemek: Koltuk altında ve kasıklarda biten tüyleri 10-15 günde bir, bu mümkün olmuyorsa hiç değilse 40 günü geçirmeden yolmak ve traş etmek, fazla uzamalarına fırsat vermemek müstehabdır. Bu temizlik, bütün peygamberlerin şeriatlarında var olagelen bir temizliktir. Bu temizliğin cünüp iken yapılması mekruhtur. Uygun olanı, kişiye gusül farz olmadan bu temizliklerin yapılmasıdır. Bedenden ayrılan her parça temizken ayrılmalıdır.

    Beden temizliğinde kullanılan malzemenin ve âletlerin ayrı bir yerde, özel kaplar içerisinde, mikrop kapmıyacak şekilde muhafaza edilmesinde zaruret vardır. Çoğu zaman temizlik sırasında kesilmeler, kanamalar görülebilir. Temiz olmayan makine ve malzemedeki mikroplar da bu kanla bedene karışabilir, küçük bir ihmalden büyük bir rahatsızlık durumu ortaya çıkabilir.

    d. Tırnak temizliği: Tırnağı fazla uzatmadan kesmek, hem çirkin manzarayı önlemek, hem de tırnak altında kirlerin toplanmasına mâni olmak bakımından tavsiye edilmiştir. Mümkünse haftada bir kesilmelidir. Tırnak kesiminde ise bu işlemi temizken yapmağa itina göstermeli, cünüpken tırnak kesmekten mümkün mertebe sakınmalıdır.

    Vücuttan kesilen tırnaklar ile tıraş edilen tüy ve kıllar, eğer mümkünse rastgele atılmayıp toprağa gömülmelidir. Veya göze görünmeyecek şekilde sarılıp çöpe atılmalıdır.

    e. Ağız Temizliği: Ağız temizliğinin genel beden temizliği içinde ayrı ve önemli bir yeri vardır. Ağzımızın ve burada bulunan dil, diş gibi âzamızın tertemiz olması lâzımdır. Ağzımıza olur olmaz şeyleri almamak, sık sık yıkayıp çalkalayarak temiz bulundurmak, sağlığımız yönünden mühimdir.

    Ağız temizliği deyince birinci derecede akla diş sağlığı ve temizliği gelir. Çünkü dişler, hem beslenmede, hem de konuşmada büyük rol oynarlar.

    Diş sağlığı konusunda dikkat edilecek en mühim husus; dişleri temiz tutmak, aşırı sıcak ve aşırı soğuk, fazla sert yiyecek ve içeceklerden sakınmaktır. Çünkü bunlar, dişleri zedeler, çizer ve diş minelerini çatlatarak diş çürümelerine sebebiyet verir. Çünkü bir dişin ise göz, karaciğer, kalb, mide, sindirim sistemi, idrar torbası ve mafsallar başta olmak üzere vücudun pek çok yerinde önemli hastalıklara sebeb olduğu günümüzde tıbben sâbittir.

    Diş temizliği ve bakımı konusunda Resûlüllah Efendimiz hassas ve itinalı davranmışlardır. Ümmetine de bu ciddi konu üzerinde sık sık ikazlarda bulunmuşlardır. Burada bâzılarını zikredelim:

    "Eğer ümmetime güç gelmeyecek olsaydı, onlara her abdest vaktinde ağızlarını ve dişlerini temizlemelerini emrederdim."

    "Misvak ağzı temizler, Allah'ın rızasını kazandırır."

    "Dişlerinizi temizleyiniz. Zira bu hal mahzâ nezafettir. Nezafet ise îmana râcidir. İman da sâhibiyle beraber Cennettedir."

    "Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir: Sünnet olmak,

    misvak kullanmak, güzel koku sürünmek ve evlenmek..."

    "Sararmış dişlerle huzuruma gelmeyiniz. Misvak kullanınız." (Bezzar)

    Resûlüllah Efendimiz diş temizliğini misvak ile yaparlardı. Misvak ise Arabistan'da bulunan erak ağacının dalından yapılan bir çeşit fırçadır. üzerinde yapılan tıbbî tahliller sonucu, misvakın pek çok faydaları bulunduğu, diş sağlığı için en elverişli madde olduğu anlaşılmıştır.

    Bugün diş temizliğinde kullanılan diş fırçaları da, misvak yerini tutar. Ancak bu fırçaların kıldan olanı değil de naylondan olanları tercih edilmelidir. Çünkü kılların ortasında kanallar olduğu gibi, bir-iki fırçalamadan sonra bu kanalların içlerine mikroplar dolduğu tesbit edilmiştir. Ayrıca kıl fırçaların bir kısmının domuz kılından yapıldığı da unutulmamalıdır. Naylon fırçalarda bu mahzurlar yoktur, hem de daha sıhhîdir.

    İnsanı cem'iyet içinde müşkil durumda bırakan bir husus da, ağız kokusudur. Ağız kokusunun meydana gelmesinde, bakımsız ve çürük dişlerin rolü büyüktür. Dişlerin temizliğine ve sağlığa dikkat edilirse, bu büyük rahatsızlık da önlenmiş olur.

    * Ağız temizliğini sadece maddî temizlik olarak ele almamak gerekir. Bir mü'min, ağzının, dilinin, dişlerinin maddî temizliği kadar mânevî temizliğine de önem vermelidir. Dilimizden yalan, küfür, kötü söz, dedikodu, iftira gibi günâhı mûcib sözlerin çıkmaması, bunların yerine zikir, tesbih, tekbir gibi kudsî kelimelerin ve güzel-tatlı sözlerin sâdır olması, boğazımızdan aşağıya haram lokmanın sokulmaması, ağzımızın maddî temizliğinden çok daha önemli olan hususlardır.

    f. Burun temizliği: Hayat ve sağlığımız üzerinde, hem koku, hem de solunum organı olarak burnun büyük önemi vardır. Havanın içinde bulunan zararlı maddeler ve mikroplar, burundaki kanallar, kıllar ve sümük maddesi tarafından süzülerek ciğerlere temiz hava gönderilir. Bunun neticesi olarak burnumuz çok sık kirlenir. Bu yüzden de sık sık temizlenmesi gerekir. Akıntısı dışarı çıkmayan burun, sinüzite sebebiyet verir.

    Burun temizliği konusunda Resûlüllah Efendimizin emirleri şöyledir:

    "Herhangi biriniz abdest alacağı zaman burnuna su alsın, sonra sümkürsün."

    "Herhangi biriniz uykudan uyanınca üç defa burnuna su alıp sümkürsün..."

    Burada şu hususu da unutmamalıdır ki, bu temizliği sessizce, fazla gürültü ve iğrenç sesler çıkarmadan yapmaya çalışmalıdır. Yollara, kaldırımlara, herkesin göreceği yerlere sümük atmak doğru değildir. İslâmiyet nezafet dini olduğu kadar nezaket dinidir de.

    Hele hele milletin içinde, herkesin gözü önünde burun karıştırmak, burnundan kıl koparmak, büyük bir görgüsüzlük olduğu gibi, aynı zamanda çirkin ve kötü bir alışkanlıktır. Tıbben de mahzurludur. Çünkü burnun içi nazik zarlarla ve ince kan damarlarıyla kaplıdır. Onunla olur olmaz zamanda oynamak ve kıl koparmak tehlikelidir.
  • 640 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitabın her bölümünün sonunda yer alan iki farklı yoldan birini seçmeniz isteniyor ve seçim yaptığınız yolun sayfa numarasına yönlendiriliyorsunuz. Her yaptığınız seçimle kaderiniz belirleniyor. Ya ölüyorsun ya da ölüyorsundu benim için. Seçim yaptığım yollar beni ölüme götürüyordu. Bu yüzden bu kitap bende "Her seferinde ölüp, tekrar tekrar başa sardığım ilginç kitap." olarak yerini aldı.
  • 296 syf.
    ·366 günde·Beğendi·8/10
    orson scott card'ın yazdığı bir bilim kurgu roman serisinin ilk kitabı-filmi de çevrilmiştir.
    efenim, kitap bi parça harry potter ayarında ama derinliği daha fazla bence. sürükleyici, ancak belirtmeliyim ki çevirisi fecaat. kitabı okurken bazı şeyler flu kalıyor gibi ki bunu çevirinin başarısızlığına bağlıyorum. bi de yazı karakterleri çok küçük. times new roman 8 gibi, gerisini siz düşünün, yani az daha büyük yapaydınız, 300 değil de 350 sayfa olaydı, pesss. gece yarıları elimden bırakamadım da kendilerini, çok yordu gözümü çokkkk (kitabı basan altıkırkbeş i kınamak durumundayım)


    --spoiler-- baya baya spoiler, uyarmadı demeyin!

    yine kahramanlar çocuklar, harry potter da olduğu gibi ama bu arkadaşlar büyücü okulunda değil askeri okulda, 6 yaşında çocuk askeri okula gidiyor, en büyükleri sanırım 13-14 yaşında 
    ve bu çocuklar orduyu komuta ediyor. 

    dünya uzun zaman önce uzaydan gelen böceklerin saldırısına uğramış, milyonlarca insan ölmüş. 2. istilada hazer backham böcekleri yenmiş. ancak uzayda hala yaşıyor böcekler ve 3. istilaya karşı korunmak için böceklerle savaşacak orduya asker ve komutan yetiştirmek için özel çocukları eğitiyorlar. bu çocuklar genetik olarak özel. hepsi de ileri derecede zeki. o dönemde 2 den fazla çocuğa izin verilmiyor-çünkü insanlar çok kalabalık. teknoloji inanılmaz ilerlemiş durumda. bu çocukların gelecek vaad edenlerinin ensesinde her anlarını izleyen özel bir monitör var. ender bu çocuklardan biri, abisi peter en az kendisi kadar zeki ama saldırgan, ablası valantine yine çok zeki ama aşırı uysal olduğundan bu programdan çıkarılmış. ender 3. çocuk, özel izinle doğmasına izin verilmiş, onun eğitimi daha uzun sürmüş (6 yaş) ama ondan da monitörü çıkarıyorlar. okulda enderle uğraşan ama izlendiği için uzak durmak zorunda kalan stilson endere saldırıyor ve ender 1 yumrukla onu yere seriyor. (ba ba ba baaa, çocuk 6 yaşında la, stilson 9-10) kavgayı kazanıyor ama sonra kendisine tekrar sataşmamaları için defalarca tekmeliyor tekmeliyor tekmeliyor, kaburgalarını kırıyor. bu kısmı önemli çünkü ender hala izleniyor. eğitimde son aşama monitör çıktıktan sonra bununla nasıl başedeceğinin belirlenmesi ile alakalı. neyse... askeri okulun yetkilisi enderle konuşmaya geliyor. neden onu yendiğin halde dövmeye devam ettin diye sorduğunda sebebini söylüyor ve sınavı geçtiğini, askeri okula alındığını söylüyor. ne yaptığı değil neden yaptığı önemli çünkü.

    ender ülkenin tek umudu..böcekleri sonsuza kadar yenmek için. peter kadar duygsuz ve cani değil, valantine kadar yumuşak değil, gerektiğinde acımasız ama bunun vicdani sorumluluğunu ve ağırlığını sürekli hissedecek biri. bu özellikleriyle böceklerle empati kurabilecek, onların nasıl düşündüklerini çözebilecek, gerektiğinde acımasız olacak, liderlik yapabilecek ve her koşulda en uygun stratejiyi oluşturabilecek. 
    ancak ender sürekli manipülasyonlara maruz kalıyor. ileride emir vereceği potansiyel arkadaşlarına mutlak anlamda liderlik etmesini sağlamak için izole ediliyor okulda. en iyiniz o, aranızdan bir tek ender zeki, dahi vb söylemlerle herkes ondan nefret ediyor. tek başına kalıyor, sürekli kendini kollamak zorunda, tam biriyle yakınlaşacak, hooop başka bölüğe. hep en iyi olmak zorunda. sürekli uzay oyunlarına katılıyorlar, takımlar birbiri ile yarışıyor ve tabiki ender en iyileri çünkü en iyi olmak zorunda. aslında çok mutsuz, çok yalnız. yarışlar normalde her gün değilken ona bölüğüyle her gün yarış yaptırılıyor. sonra aynı günde 2 er tane. her seferinde yeni taktik geliştirmesi gerekiyor. dinlenmesine, düşünmesine izin yok. takımı da öyle. en son 2 yarışma yapmış, 3. yaptırılıyor. yemek bile yemeye vakitleri yok. ve bu yarışta 2 takıma karşı aynı anda savaşıyorlar. yani sonuna kadar zorluyor, sıkıştırıyorlar. ta ki hiçbir kuralı takmayana, dehasında en uç noktaya varana kadar ama bu aynı zamanda madden ve manen çöküşe sürüklüyor. 

    neden bu işi çocuklar yapıyor derseniz, çocuklar empati kurma yeteneğinden yoksun, başarmak için gereken neyse onu yapacak kadar cesur, yetişkinlere göre çözüm üretmede daha başarılı, daha esnek, önyargı yok, vicdani sorumluluk yok. velhasıl bilimkurgu sevenlere tavsiye edebilir. bu kitap da seri. ben de ilk 3 ü var. ilkini okumam 3 gün (sadece akşamlar) sürdü. 

    filmini de izledim. tabi ki hayal kırıklığı yaratıyor çünkü kitapta ender 6 yaşında başlıyor okula. oysa 10-11 yaşlarında görünüyor filmde. enderin yaşadığı birçok şey tabi ki filmde yok, bu nedenle yüzeysel kalıyor konu. bi de yan kahramanlarla ilişkisi kitaptakiyle uyumlu değil. petrayla flört durumları mesela. gereksizdi, onun yerine enderin sürekli zorlandığı, yıpratıldığı, yoğun savaş oyunlarından bunaldığına yer verilse daha iyi olurdu. 
    ya da bonzo, ondan 2-3 yaş büyük olmasına rağmen pek bir kısaydı enderden. kitabı okumasam belki bu kadar rahatsız etmezdi, ama okumasaydım filmi de izlemezdim sanırım.
  • 245 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Hayal ile gerçek arasında, Uzun İhsan'ın peşinde, mahalle aralarında geçen bir oyun.
    Ölüm bir gün Cezzar Dede'nin canına almaya gelir. Lakin oyun oynamayı seven ölüm Cezzar Dede ile bir anlaşmaya varır. Bu anlaşmaya göre birbirlerine hikâyeler anlatacaklar ve Cezzar anlattığı her hikâye için bir saat kazanacaktır. Bu oyun sırasında boş durmak istemeyen Ölüm Uzun İhsan'ın (yani İhsan Oktay Anar'ın) peşine düşer ve vadesi dolan adamın emaneti olan canı ondan almak ister. Böylece Cezzar ve Ölüm Uzun İhsan'ın peşinde mahalle mahalle gezerlerken birbirlerine hikâyeler anlatırlar.
    Romanın üzerine kurulduğu zemini en geniş biçimiyle bu şekilde anlatabiliriz. Biraz daha detaylı olarak inceleyecek olursak:
    Roman hikâyelerin anlatıldığı asıl bölümler ve Uzun İhsan'ın peşinde geçen ve İhsan'ın her seferinde kaçmayı başardığı ara bölümlerden oluşuyor. Buradaki önemli ayrıntı ise ara bölümlerde yaşanan olaylar ana hikâyelerle ortaklık barındırıyor. Bu durumu şu şekilde anlatayım: Selam Mahallesi'nde hayırsever bir tüccarın fakir fukaraya malını dağıtacağını duyan fakirler bir çarşıda toplanmıştır. Ölüm ile Cezzar o kalabalıkta Uzun İhsan'ı ellerinden kaçırırlar. Bu olay Ölüm'ün anlattığı "Güneşli Günler" hikâyesinden sonraki ara bölümde yaşanır. Hemen hemen altmış sayfa sonra yine Ölüm'ün anlattığı "Dünya Tarihi" adlı hikâyede tüm varlığını fakir fukaraya dağıtıp Salih adında bir münzeviyi arayan Aptülzeyyat isimli tüccarın hikâyesini okuruz. Tüm hikâyeler ise Uzun İhsan'ı ararken geçilen mahalle aralarında anlatılır.
    Anar dört farklı konuda (korku, din, aşk ve cennet) anlatılan sekiz farklı hikâye sunar bize. Hikâyelerdeki karakterler ara hikâyelerde sürekli Uzun İhsan'ın kaçmasına isteyerek veya istemeyerek sebep olur.
    Peki bu roman -bence- neden bu kadar iyi?
    1. İçinde birçok gizem bulunduran karmaşık olay örgüsü çözüldükçe müthiş bir okuma zevki veriyor.
    2. Yapıbozum tekniğiyle gerçek hayatta var olan birçok isim ve kavram değiştirilip üzerine oynanarak bir bilmece gibi karşınıza çıkıyor ve bu isim (kişi) ve kavramlar genelde hikâyenin anlamıyla bağlantılı oluyor. Ki bu bağlantıyı çözebilen birisi için müthiş bir edebi şölen ortaya çıkarken çözemeyeb kişi için anlatılanların hiç mi hiç önemi olmuyor. Bir örnek verelim: "Güneşli Günler" adlı öyküde vampir olan bir yatılı okul müdürümüz var. Bu müdürün tek hayali güneşi görebilmek. Okulda resme çok yetenekli, kanı bol olduğu için alyanak lakabını alan bir çocuk var ve vampir olduğunu bilmediği müdür için onun yardımcısı olan resim hocası tarafından güneşli bir resim çizmesini istiyor. Fakat azla yetinemyi bilmeyen müdür her gece çocuğun kanını emerek resim bitmeden çocuğu öldürüyor. Müdür yarım kalan gün doğumu tablosuna bakarken de pikapta "İkarus'un Yükselişi" isimli parça çalıyor. İkarus'u bilenler için zevk tam da burada başlıyor. Yapıbozuma uğrayan hikâyede İkarus'un Yükselişi bir müzik olarak veriliyor ancak bu bir Antik Yunan mitidir. Mite göre İkarus balmumundan kanatlarıyla güneşe fazla yaklaşmış yani fazla yükselmeden edemeyip açgözlülükle güneşe yükselmiş ve güneş onun kanatlarını eritmiştir. İkarus da denize düşmüş ve kaantlarını suda hareket ettiremediği için ölmüştür. Yani açgözlülüğü onu ölüme sürüklemiştir. Ki biz buradaki çocuğu sonlara doğru tekrar görürüz ve Uzun İhsan bu çocuğun resminin ışığıyla Ölüm'ün elinden kurtulur.
    3. Birçok hikâyede dünyada bilinen bazı masallar ve fantastik hikâyeler yine yapıbozuma uğratılarak ironik bir biçimde, üstkurmaca düzleminde hikâye edilmiş. Yine bir örnek vererek açıklayayım: "Gökten Gelen Çocuk" hikâyesinde (son hikâyedir ve Ölüm tarafından anlatılır) bir çocuk vardır. Bu çocuk şimşekli bir gecede bir leylek tarafından çocukları olmayan bir aileye gönderilir. Babası Muhasebeci Muhittin KENT olan bu çocuğa GÜLERK adı verilir. Babası çocuğun bir yiğit olmasını ister ve ona mavi bir tulum ile kırmızı pelerin giyidirir. Annesi ise onun bir efendi olmasını istee ve ona bir takım elbise giydirip gözlük takar ve gazetede işe verir. Çocuk gazetede Yelda isimli bir kıza âşık olur. Çocuk annesini de babasını da kırmamak için iki kıyafetiyle gezer. Üzerini de telefon kulübesinde değiştirir. Pelerini ve mavi tulumuyla mahallede güç gösterisi yapar. Takım elbisesi ile de bir efendidir. Yani bizim GÜLERK KENT (Clarke Kent)'tir yani bildiğimiz Süperman. Bu çocuğu ise daha önceki bir ara bölümde Ölüme kafa tutan güçlü bir velet olarak görürüz. Uzun İhsan bu çocuğun sayesinde kaçmıştır.
    4. Gelişmiş ironi ve mizah duygusu da bu romanı değerli kılar. Örneğin: Cezzar'ın anlattığı "Bir Hac Hikâyesi"'nde garip bir imam hacca gitmek yerine Hindistan'a giderek budizme merak sarar.
    5. Kara mizah ve hiciv yoluyla sıkıcı ahlak derslerinin eğlenceli hâle getirilmiş olması: Cezzar'ın anlattığı "Ezine Canavarı" hikâyesinde ironik bir biçimde başkalarını işine burnuna sokmanın ve dedikodunun kötülüğü hakkında bir ahlak dersi veriliyor ancak bu öğüt kuru kuruya değil, gayet komik ve ironik bir hikâyeye yediriliyor. Bu hikâye dul bir kadının dört kızını, dul bir kasabın dör oğluyla baş göz etmeye çalışan Nafile Kalfayı anltırken son birkaç sayfada hikâyeye dahil olan Maymun Saniye'nin dedikodularıyla bozuluyor ve bir aşk hikâyesi olacakken bir ahlak dersi oluyor. Tabi biz bu hikâyedeki karakterleri daha önce yine bir ara bölümde uzaktan görmüştük. Meva Mahallesi'nde Uzun İhsan'ı bulan Ölüm, kendisini bir anda dört kız kardeşin dört erkek kardeşle evlendiği (dul anne ve baba da evleniyor tabii) bir düğünün ortasında buluyor ve Uzun İhsan'ı yine kaçırıyor.

    Romandaki yapıbozum, üstkurmaca, metinlerarası boyut, ironi ve kara mizah üzerine daha onlarca örnek verilebilir. Mesela romanda gidilen mahalle adlarının bile bir anlamı vardır. Aden Mahallesi'ne giderlerken Cezzar "Bidaz'ın Laneti adlı hikâyeyi anlatır ve bu hikâyede bir define avı vardır (Defineci daha sonraki bir ara bölümde istemeden Uzun İhsan'ın kaçışına yardımcı olacaktır.). Sözde define bulunacak ve herkes bir cennete ulaşacaktır."Aden" de cennet demektir zaten.
    Gelelim romanın asıl üstkurmaca yapsına ve anlatılana:
    Ölüm ve Cezzar mahalleler boyunca Uzun İhsan'ı ellerinden kaçırılar ve Ölüm en sonunda onu başucunda kardeşi Uyku varken uyur halde bulur. Hikâye boyunca Ölüm'den kaçan Uzun İhsan uyandığında ölüme "Sen kimsin? Burada ne arıyorsun?" diye sorar. Yani sanki hiç ondan kaçmamış gibi. Burada anlıyoruz ki Uzun İhsan yani yazarımız İhsan Oktay Anar en başındab beri ölümün kardeşiyle birlikteymiş. Yani uyuyormuş. Uyurken de tüm bu romanı kurmuş bize. Yakalanacakken araya hikâyelerdeki karakterleri kalkan yapmış kendine. Her şey bir hayalmiş. Ölüm onun sekiz canını (sekiz hikâye) almıştır fakat son canını alamaz. Anar, çoğu romanında olduğu gibi Uzun İhsan'ı bize yaratıcı bir tanrı olarak sunmuş ve tüm kurgunun aslında onun, Uzun İhsan'ın olduğunu bizlere son kasımda söylemiştir. Her zaman olduğu gibi her şey uykudaki Uzun İhsan'ın hayalidir. Ölüm en başından beri yenemeyeceği birini bu romanın Tanrsını kovalamıştır.
  • Gecenin Sonuna Yolculuk kitabından

    1-İnsan şehvet bakiri olduğu gibi, dehşet bakiri de olabiliyor. (Sayfa:30)

    2-Hayatta esas olan hesaplaşabilmektir. Bunu tek başına yapmaktansa, iki kişi yaparsanız daha başarılı olur. (Sayfa:32)

    3-İnsanda düş gücü yoksa, ölmek fazla dert değildir, ama varsa da, o zaman ölüm fazlasıyla derttir. (Sayfa:35)

    4-Dört haftadır sürüp giden bu savaşta, o kadar yorgun, o kadar mutsuzduk ki, yorgunluktan korkumun bir kısmını yolda yitirmiştim. Sabah akşam bu insanlar, yani rütbeliler, özellikle de her zamankinden daha sersem, daha çapsız ve daha nefret dolu düşük rütbeliler tarafından taciz edilme işkencesi, en inatçı insanı bile hala yaşamakta direnme konusunda tereddüt eder hale getiriyordu. (Sayfa:43)

    5-Bir köyün nasıl yandığı uzaktan da çok iyi fark edilebilir, hatta yirmi kilometre öteden bile. Çok neşelidir bu. Gündüz vakti, sevimsiz bir küçük kırsal bölgenin ortasında dikkatinizi bile çekmemiş olan küçücük önemsiz bir mezra, yandığında nasıl da bir etki yaratır, bilemezsiniz. (Sayfa:46)

    6-İşin özüne varmak kolay değildir, savaş söz konusu olduğunda bile, fantezi uzun süre direnişini sürdürür. (Sayfa:50)

    7-Ateşin köşeye kıstırdığı kediler eninde sonunda suya bile atlamaya razı olurlar. (Sayfa:50)

    8-İnsanların çoğu ancak son anda ölürler; kimileri ise yirmi yıl öncesinden, hatta daha bile erken başlarlar bu işe. Onlar işte dünyanın düşkünleridir. (Sayfa:53)

    9-Hepimiz için söz konusu olan, özünde bir saat daha yaşamaktı, üstelik, her şeyin cinayete indirgendiği bir dünyada, tek bir saat bile başlı başına bir olguydu. (Sayfa:58)

    10-Dünyanın derdi insanları nereden tutturursa oradan yakalıyordu, ama bir yerden yakalamayı hemen her seferinde beceriyor gibiydi. (Sayfa:75)

    11-Sizi aklı başında sanmalarını sağlamanın en iyi yolu bayağı pişkin olmaktır. İyiden iyiye pişkinseniz mesele yok, o zaman artık hemen hemen ne yapsanız yeridir, ne isterseniz, çoğunluk sizden yanadır ve kimin deli olup kimin olmadığına karar veren de çoğunluktur. (Sayfa:80)

    12-Kişi eğer zayıfsa, ona güç veren biricik şey, en çok çekindiği insanları onlara hala atfetmeye yelteneceği en ufak saygınlıktan arındırmaktır. (Sayfa:82)

    13-Aşk alkole benzer, ne kadar iktidarsız ve sarhoş olursanız, kendinizi o kadar güçlü ve akıllı sanırsınız, aynı zamanda da her istediğinizi yapmaya hakkınız olduğunu düşünürsünüz. (Sayfa:99)

    14-Kahramanlık türküleri savaşa gitmeyenleri, dahası savaş sayesinde anormal derecede zenginleşmekte olanları hiçbir direnişle karşılaşmaksızın teslim alır. (Sayfa:101)

    15-Yerinde kullanılan kimi şiirsel özlemler, bir kadına, tıpkı ay ışığında uçuşan bazı saç modelleri kadar çok yakışır. (Sayfa:110)

    16-Çıldırmış bir uluslar arası mezbahadan canlı olarak kurtulmayı başarabilmek, hiç olmazsa davranış inceliği ve ağırbaşlılık açısından ciddi bir referans olarak kabul edilmeliydi. (Sayfa:135)

    17-Asker dediğin, öldürmediği sürece çocuktur. Onu kolayca neşelendirebilirsiniz. Düşünmeye alışkın olmadığı için, onunla konuşulduğunda sizi anlamaya çalışmak için bunaltıcı çabalar sarf etmeyi göze almak zorunda kalır. (Sayfa:145)

    18-Bu Afrika cehenneminde karşınıza müthiş günbatımları çıkıyordu. Kaçışı yoktu bunun. Her seferinde güneşin dehşetengiz katli gibi trajik. Koca bir şike. Ne var ki tek bir insanın kaldıramayacağı kadar büyük bir hayranlıktı bu. (Sayfa:195)

    19-Mazide kalmış biçimler arasında el yordamıyla ilerlerken kaybolabiliyor insan. İnsanın geçmişinde artık kımıldamayan ne de çok nesne, ne de çok kişi var öyle, ürkütücü. (Sayfa:196)

    20-Yaşlandıkça insan kimi uyandıracağını karıştırıyor, canlıları mı, ölüleri mi. (Sayfa:196)

    21-Paris’te parası, borcu, mirası olmadığı zaman, insanın varlığıyla yokluğu bir oluyor, o haldeyken de yok sayılmamakta zorlanıyor. (Sayfa:197)

    22-İnsanın gözle görülenlerden başka şeylerle ilgilenmesi ciddi bir deliliğe delalet eder. (Sayfa:198)

    23-Kendini hep mesleğin küçük ya da büyük açıkgözleri sanan ticaret erbabı pratikte çoğu kez çam devirmekte üstüne olmayan kişiler olarak belirirler. (Sayfa:199)

    24-Anıları ortaya çıkmaya zorlamak için kokularla alevler gibisi yoktur. (Sayfa:203)

    25-İnsanlara güvenmek demek kendini azıcık öldürtmekle eşdeğerdir. (Sayfa:204)

    26-İşin daha kötüsü bir önceki gün ve zaten fazlasıyla uzun süredir yaptıklarınızın aynısını ertesi gün yapacak gücü nereden bulacağınızı bilememektir, bu ahmakça girişimler için, bu asla bir sonuca ulaşmayan binbir tasarı için, yıkıcı zorunluluktan kurtulma denemeleri için, her seferinde çuvallayan o denemeler için gerekli gücü nereden bulacağınızı, kaldı ki bunların hepsi de yalnızca kaderin karşı konulmaz olduğuna, duvarın dibine düşmek gerektiğine kendinizi bir kez daha ikna etmenize yarayacaktır, her akşam, her seferinde daha eğreti, daha galiz olan bu ertesi günün kabusunu yaşayarak. (Sayfa:228)

    27-Gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. Bu dünyanın gerçeği ölümdür. Seçim yapmak gerek, ya ölmek ya da yalan söylemek. Bense asla kendimi öldüremedim. (Sayfa:228)

    28-İnsanın kendi sızlanmalarına kesin bir son verecek cesareti olmadığı sürece, kendini her gün biraz daha iyi tanımaya katlanması gerek. (Sayfa:232)

    29-Belli imkanlardan yoksun insanların yaşamı, upuzun bir hezayanın içindeki upuzun bir reddedilmeden ibarettir ve insan yalnızca sahip olabildiği şeyleri çok iyi tanıyabilir, yalnızca onlardan kurtulabilir. (Sayfa:234)

    30-Yaşamımıza karışmış olan kişilerin bencillikleri, onları şöyle bir düşündüğümüzde, yaşlandığımız zaman, karşı çıkılmaz bir biçimde ortaya çıkıverir, olduğu gibi, yani çelikten, platinden hem de zaman aşımına bile dirençli. (Sayfa:238)

    31-Bir akşam hiç uyanmamacasına uyutmalıyız, tüm mutlu insanları, uykuları sırasında, benden söylemesi, böylece de onlardan ve mutluluklarından ilelebet kurtulmuş oluruz. Ertesi gün artık onların mutluluklarından söz edilemez olur ve gönlümüzce mutsuz olma özgürlüğüne kavuşmuş oluruz. (Sayfa:240-241)

    32-Eğer ille de bir şeyleri seveceksek, yetişkinlere kıyasla çocukları sevmek daha az risklidir, hiç olmazsa ileride bizler kadar katır kutur olmayacaklarını ümit etmek gibi bir özrümüz vardır. (Sayfa:273)

    33-Herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. (Sayfa:327)

    34-Sefalet amansız, inatçı bir biçimde özverinin ensesindedir ve en iyi niyetli girişimler bile acımasızca cezalandırılmaktadır. (Sayfa:355)

    35-Anıların bile bir yaşı, gençliği var. Onları küflenmeye bırakır bırakmaz her tarafından bencillik, böbürlenme ve yalan sızan iğrenç hortlaklara dönüşüverirler. Tıpkı elmalar gibi çürürler. (Sayfa:367)

    36-Yoksullara verecek paranız yoksa, en iyisi yine susmaktır. Onlara paradan başka bir şeyden söz ettiğinizde, onları kandırmış, yalan söylemiş olursunuz, hemen her seferinde. (Sayfa:372)

    37-İhanet etmek, bir hapishanede pencere açmaya benzer. Herkes bunu yapmak ister ama gerçekten yapılabildiği nadirdir. (Sayfa:382)

    38-İnsan yalnız yaşadığı andan itibaren kendi geçmiş yaşantısıyla ilgili konuların yükü altında ezilir. (Sayfa:420)

    39-Deli dediğimiz kişi, alt tarafı, bir insanın sıradan düşüncelerinden ibarettir, ama bunların bir kafanın içine sıkı sıkı hapsedilmiş hali. (Sayfa:458)

    40-Köle ne pahasına olursa olsun biraz, hatta iyiden iyiye aşağılanabilir nitelikte olmalıdır. Süreklilik arz eden kimi küçük ahlaki ve fiziksel kusurların varlığı kölelerin kötü kaderini haklı çıkarmaya yarar. Böylece de dünyanın düzeni daha iyi işler çünkü herkes hak ettiği yerde duruyordur. (Sayfa:472)
  • 592 syf.
    ·22 günde·6/10
    Gayet iyi bir damar yakalayıp harika başlayan bir kitap. Heyecandan bırakamadığınız yaklaşık 400 sayfa. Tüm duygular zirvede! Gel dikiz ki vasat bir kapanış.
    Artılar:
    1. Çok iyi bir hikaye. İnsanların iç dünyalarının kurcalanması gereken bir döneme, ağır bir yükün altına girişmiş Akilah Azra Kohen.
    2. İki ayrı kavuşması zor aşığın hissiyatlarını tarafların karşılıklı geldiği her noktada tasvire yürüyor yazar. Kendini tekrar eder mi diye bir geriye dönüp baktım yok. Her seferinde yeniliyor anlatımı sanki başka bir olaydan bahseder gibi.
    3. Verdiği bilgiler, savunduğu iddialar okurken yükseltiyor. "vaay, yuh, yok artık" demekten kendimizi alamıyoruz.

    Eksiler:
    1. En büyük problem, lost dizisi tadında, dağ fare doğuruyor. Hikaye karışırken o kadar yükseliyoruz ki finalin zayıflığı hayal kırıklığı yaratıyor.
    2. Sevip de kavuşamayan aşıklar konsepti ve zorlama mutlu son finali yaklaşık 600 sayfalık harika bir "tarih gölgesinde aşk" romanına değil de orta seviye bir film ya da yaz dizisi senaryosuna daha yakın.
    3. Başlarda ne kadar ayrıntı varsa sonlarda, olayın düğümünün inceden çözülmeye başladığı aşamalarda bir o kadar soru işareti oluşuyor. Ve cevapsız kalıyor. Uzun yolculuklara çıkılıyor niye nasıl bilinmiyor. Çat diye evrim geçirip dönülüyor. Niye nasıl gene yok.
    4. "... değil miydi zaten...? " kalıbını yazar belli ki çok seviyor ama onyüzbinmilyor kullanım sonrası göze batıyor rahatsız ediyor zorlama duruyor. (kendini unutmak değil miydi zaten aşk?, zaten uğruna kaybettiklerimiz değil miydi vatan? vs.)
    5. Başlarda bilgi bombardımanı o kadar şiddetli ki benim gibi meraklı bir okursanız verilen bilgiyi google üstada sormaktan okuma yapamıyorsunuz. Aslında bu güzel bir şey ama dozaj arttığında "kitap mı okuyoruz araştırma mı yapıyoruz" fikri doğabiliyor.

    Sonuç olarak elinize sağlık Akilah Azra Kohen. Gör Beni iyi bir klasik olmaktan ziyade başarılı bir senaryo olarak akıllarda kalacak gibi duruyor.