• 724 syf.
    ·Puan vermedi
    02:22

    Y i nE y En i yE n iD eN

    Türkçe dilinde var olan ve benim bildiğim ne kadar sözcük olsa da senin kitaplarını okurken hissettiğim o hissiyatı cümlelere dökemem sanıyorum. Ama yine de bir kez daha senin hakkında yazmak umarsızlığına düştüm. Affet öldün ama hala seni rahat bırakmıyorum...
    Uzun zaman oldu senin kitaplarınla tanışalı. Uzun zaman oldu gereksiz duygusallıklara kapılmayalı. Uzun zaman oldu kendimi düşünmeyeli, suçlamayalı. Uzun zaman oldu insan olduğumu unutalı. Daha neler neler oldu uzun zaman olalı, öleli...
    Evet yine gereksiz bir duygusallığa kapılacağım şimdi. Diğer okuduğum kitaplar ve yazarlar gibi seni ve kitaplarını da bitirseydim şimdi her şey daha farklı olurdu kuşkusuz. Hala bitmediğini sana yazdığım sayısız yazıyla ve şu anda bile yazmakta olduğum bu cümlelerde anlıyorum. Neden bitmiyor peki? Hala neden bitmiyor? Ölülerle yaşıyorum. Yığınlarca ölü. Ne farkeder ki...

    Kendimi bildim bileli bu lanet olası ahh şu LANET OLASI bağlanma, kendini bir yere bir şeye ait olma duygusunu yenmeye çalıştım. Koparılması gereken çok ip vardı. Bırak dedim bırak gitsin. BIRAK BIRAK BIRAK. Ama bu senin için geçerli olmadı. Bu beni öfkelendiriyor sanırım. Sanırım? Evet sanırım demem gerekiyor çünkü duyguları tanımlamaya çalışmak çabası çok yetersiz geliyor. Aha ha ha ne komik!

    Neden öldün? Neden neden neden? Bat dünya bat! Bat ki bitsin artık.

    Bir de şu iki ayaklı küçük INSANCIKLAR yok mu! Hiç bir şey yapmadan sadece yaşamaları bile küfür olan bu küçük insancıklar varken sen gibi nice değerli insanlar neden gidiveriyor öyle hemen! Giden gelmiyor geri... Gelmiyor...


    Tutunamayanlar diyor birileri?! Kim bu tutunamayanlar? Disconnectus erectus?! Şekilleri neye benzer? Aramızda var mı tutunamayan? Var mı aramızda başkasını suçlamak yerine kendiyle yüzleşmek cesaretine ulaşan? Ve yine var mıdır aramızda; okuduklarıyla, öğrendikleriyle, bildikleriyle hayatına değen insanlara hoşgörü gösterebilen?

    Lanet olası yargılarınızı bırakmayı deneyin iki ayaklılar! Tiksiniyorum siz gibilerden! Midemi bulandırıyorsunuz! Siz gibiler yüzünden insan olmaktan tiksiniyorum! Ve tekrar siz gibilerle aynı dünyada yaşamaktan tiksiniyorum! Bu tiksinti bana asla yapmak istemeyeceğim şeyleri yapmak zorunda bıraktıracak diye endişe duyuyorum. Ya da duymuyorum. Olan olsun ve bitsin artık. Aha ha ben nasıl bir insanım? Ben neden insanım? Ne farkeder ki sanki...

    Bir serzeniş! Kahretsin sadece bir serzeniş küçük insancıklar!

    Bu serzenişler ne ilk ne de son olacağa benziyor. Biliyorum boşuna. Boşlukta yitip giden ses yığınına eklenecek bir tutam çığlıktan başka bir şey olmayacak bu yazı da.
    Şu küçük dünyada; küçük insancıklarla, küçük irademizle, küçük hesaplaşmalarla, küçük nefretlerle, küçük sevgilerle, küçük yaşayışlarla, yitip gideceğimiz bir hiç olacağımız günü bekleyelim. Denildiği gibi 'ölüm güzeldir bu halden' sanırım.

    Tutunamayanlar...

    Tutunamayanlar; TRT Kültür, Sanat ve Bilim Ödülleri Yarışmasında kazananlar arasına girmesine rağmen, kitabın kalınlığını gören yayınevleri hem kitabın ilk 80 sayfasını okuyup basmak istemezken, hem de Atay'ın 'ruh hastası' olduğunu düşünmüşler. Ne kadar da şaşırtıcı ama değil mi! Ya ya ya!
    Bu ülke... bu ülkenin insanları... ! Bizden adam olmaz...

    "Bu ülkede,
    katı ve olumsuz yargılar...
    gelişimi engelleyici..."


    Ve Hayati Asılyazıcı.

    Bu adam yeni bir yayınevi açıyor. Ödüllü romancı Atay'ı merak ediyor ve kitabın dosyasına ulaşıyor. Okuduğunda:
    "Farklı, çok farklı..." cümleleri dökülüveriyor ağzından. Kitap basım için hazır. Maddi sıkıntılardan sebeple iki cilt halinde hazırlanan bu kitap nihayet 1971 yılında ilk cildiyle okurlarla buluşuyor. Bir sene sonra da ikinci cildi basılıyor. Ama maalesef o zamanlarda birinci cildini okuyan azınlıktaki o insan sayısı, kitabın ikinci cildini almıyor.

    O zamanlarda kitaplar, toplumu bilgilendirmek ve yol göstermek için yazılırdı. Ama Atay, Türkiye'de hiç denememiş olan bilinç akışı tekniğini kullanarak yazmıştı kitabını. Uğur'un da dediği gibi:

    'Geleneklerle çatışan her yazarın kaderidir bu, Oğuz.
    Sen de öldükten sonra anlaşılacaksın.'

    Tutunamayanlar'ın kitap değil, daha başka türlü -çok daha başka türlü- bir lanet olduğunu şu yazdığım bir parça cümle yığınından anladınız sanıyorum. Ya da belki de çoğu okuyan (?) kişi tarafından gördüğüm kadarıyla sadece ben abartıyorumdur. Ya da abartmıyorumdur. Odur budur şudur öyledir böyledir ne farkeder ki... Sadece okuyacağınız bu kitabın herkeste bir parça farklı bir etki bırakacağına eminim.

    Sevgili okurun lanet olası her şeye rağmen hala burada Atay!

    03:55




    Bir açıklama:
    Sitede gördüğüm sahte alıntıları şikayet ediyorum. Günde sadece beş defa şikayet hakkı olduğu için diğer kalanları da yorum yaparak uyarıyorum. Ve evet kalın kitabı ezberledin mi nerden biliyorsun gibi saçma söylemler yapanlar, hemen engelleyenler, yanlış olduğunu bile bile saçma tartışmalara girenler evet ezberledim. Var mı bir diyeceğiniz! O kafatasınızın içindeki beyni nasıl kullanıyorsunuz ya da kullanamıyorsunuz?! Kişi sevdiği yazarın üslubunu bilir. Okuduğu kitaptaki içeriği bilir. Gerçi okumuş olmak için okunan kitap sayısının fazlalığını düşününce! Tutunamayanlar'ı dört kere okudum. Ben bilmeyeceğim de kim bilecek! Tamam bunu bilemezsiniz. Ama benim sinirlerimi acıtan şey yanlış olduğunu anladığınızda bile hala haklı olma çabasına girmeniz! BEN BEN BEN demekten de tiksiniyorum. Saçma sapan ego savaşlarınızda BEN demeyen ya da demek istemeyen insanları -uygun bir deyişle- işlevsiz adleddiniz!
    Tik si ni yo rum !
    'Ne haliniz varsa görün' mü demeliyim? Bu mu yani?! Sanırım artık duyarsızlaşabildiğim kadar -daha ne kadar olur bilmiyorum- böyle diyeceğim. 'Ne haliniz varsa görün' insancıklar!
    Ne haliniz varsa görün!
  • 215 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    ALINTILAR HARİÇ KİTAPTAN TEK BİR CÜMLE YOK.SPOİ ALMAZSIN OKU!


    Bu, bana şimdiye kadar edinilen bütün bilgileri yıkmakla başlamak için
    imkan verecektir. Mademki bu bilgi onu ikna etmek için yeterli değil, o
    halde eksik bir bilgi olması gerekir. Onu, temellerini sağlam olmayan kötü
    inşa edilmiş bir eve benzetiyorum. Onu yıkıp yerine yenisini inşa etmekten
    daha iyi bir yol bilmiyorum.
    Yöntem Üzerine Konuşma - Descartes

    Düşünüyorum, öyleyse varım.(Gerçekten öylemi?Yoksa sadece düşüncelerimiz mi var?)



    Şimdi seninle birlikte bir yolculuğa çıkacağız,ben göstereceğim,sen öğreneceksin.Öğrenmek istemediğin yerde canını yakacağım,mideni bulandıracağım,isyan ettireceğim.

    Beni tanıyana,benim hayatımı öğrenene kadar yaşadığını sandığını göreceksin.Aslında yaşamadığını,senin bildiğin o mutlu mesut masallar haricinde başka,gerçek masallar tecavüze uğrayan Pollyanna'lar,hırsız Alaaddin'ler,dolandırıcı Kel Oğlan'lar ve kemoterapide saçları dökülmüş Rapunzel'lerle tanıştıracağım ve aslında hayatının gerçek olmadığını,sadece hayal gördüğünü sana göstereceğim.

    Bu matematik kadar,bilim kadar,fizik kanunları kadar kesin ve net bilgi olacak.

    Burada Melekler ve Tanrı gibi soyut şeylere değil,ölmek üzere olanlara,can çekişenlere,acı içinde yüzenlere ve hatta ölenlere ama öldüğünden haberi olmayanlara dokunacaksın.

    Hiç gerçeğinle kabusun birbirine karıştımı?Karışacak.Ayıramayacaksın.Çözemeyeceksin.Korkacaksın.Gerçek nerede bitti,kabus nerede başladı anlamayacaksın.Kabuslarından uyanamadığını farkettiğinde,belki uyumadığını da anlayacaksın.Beynimin kıvrımlarındaki labirentte kaybolacak ve yolunu bir daha bulamayacaksın.

    Benim hayatımı merak ettin,hazırlıklı olduğunu sandın,peşime takıldın ve 'Öğret bana' dedin.

    Hazır ol...
    ÖĞRENECEKSİN!

    Sakın!Benden yardım isteme,girmeyi sen istedin.Şimdi ne halin varsa gör...



    Tanrı'nın akıl almaz espri yeteneğini anlayabilseydik,hayat bizim için çok daha kolay olabilirdi belki...
    Bütün hayatımız bir matematik denklemi aslında,bu denklemi çözdüğümüzde hem gelecek,hem geçmiş bizim için bir sır olmaktan çıkar.Tanrı adını verdiğimiz sayılar topluluğu da öyle,birden bir ışık patlaması ile her şeyi anlayıveririz muhtemelen.

    Bir insan beyni nasıl çalışır?Bunu sorarken bu incelemenin yazarı önce kendi beynine bir göz attı,sonra incelemeye konu olan kitabın yazarının beynini düşündü Ve...Tekrar sordu 'Nasıl olabilir?' sonra düşünmekten vaz geçti.Hakan Günday'ın beyni nasıl çalışır bilmem ancak benimki gibi çalışmadığı kesin,ya da bir çoğumuzun ki gibi.muhtemelen onda birkaç çark fazladan dönüyor,psikoloji eğitimi almış bir adamın bile kolay kolay anlatamayacağı,düşünemeyeceği gariplikte denklemler kuran bir düşünce matematiği dehası Günday.Daha önceki Günday yorumlarında da belirttiğim gibi bu adam su katılmamış saflıkta bir düşünce anarşisti.

    Yaklaşık 1 aydır okuyamıyordum,belki rastlantı,belki Günday ustalığı,belki de başka bir etken ve bu kitabı ikinci kez okudum.Daha önce yazmış olduğum bir inceleme vardı,eh zamanla düşünceler değişiyor,o yüzden bir inceleme daha gider buna dedim ;) Kinyas ve Kayra'dan hatırlarsanız orada şizoid bir beyin nasıl çalışabilir demiştim,Asil'in beyni yine aynı derece özel,aynı derece araştırılmaya,okunmaya değer.

    Her zaman olduğu gibi yine Felsefe var,psikoloji var,toplum bilim var,İNSAN var,rahatsızlık var,yine bir dünya altı çizilecek cümle var,sizi dürte dürte yine okutuyor.Yok ben okumam sevmedim bu adamı demeyin :O Ne! Hala öylemi diyorsunuz?Bir şişe Cabarnet ve bir Günday kitabının bir araya geldiğinde yapamayacağı şey yok bence ;)

    İçinden çıkılamayacak derecede bir biyolojik matematik denklemi Asil'in beyni.Bu beyinle tanışmalısınız,onu merak etmelisiniz,onu öğrenmek istemeli,peşine takılmalısınız...Ve...Öğrenmelisiniz!Farklı bir adam Asil,çok farklı.İnanın bana Günday'ın her kitabında olduğu gibi tarifsiz bir haz,tarifsiz bir okuma deneyimi,tarifsiz bir zihin tadı alacaksınız.Bunları her kitabında garantili sunuyor size Günday ;)

    Günday bu kitabında yine ustalığını konuşturmuş.Bu adamı tanımak elini öpmek isterdim.MÜKEMMEL!



    Ancak öyleyse ben neyim? Düşünen bir şey. Peki, bu nedir? Kuşku duyan,anlayan, [kavrayan], doğrulayan, yadsıyan, isteyen, istemeyen, hatta hayâl kuran ve duyumsayan bir şey. Eğer bütün bunlar doğama ait iseler, bu, gerçekten hatırı sayılır bir şeydir. (cogito önermesi)


    Hakan Günday daha çok okunmalı.Geberene kadar!


    ALINTI
    -------------------------------

    İnsanlığın sonu nerede durması gerektiğini bilememekten gelecek.
    -----------
    Hiçbir hayal, gerçekleşmediği sürece mutlak değildir.
    -----------
    Her şeyi düşünebilir, her şeyi hayal edebilir, ancak sadece seçtiklerini gerçekleştirebilirsin.
    -----------
    Delirenler, affedilmez ve terk edilir. Bu da, suçu olmayan bir insana verilebilecek en büyük cezadır.
    ----------
    Ve bir aptalın ölmesi için fazla bir şey gerekmiyordu. Vicdanı taşıracak kadar hata ve göğüs kafesini parçalayacak kadar acı...
    ----------
    "Sonunda Tanrı sıkıntıdan patlamıştır. Buna da big bang denir"
    ----------
    İyilik, ilk öğretilendi. Ancak gerçek değildi.
    ----------
    Hayat kaygandı ve gözlerim yere sağlam basamayacak kadar ıslaktı.
  • 158 syf.
    ·2 günde·8/10
    Bukowski'nin aşağı yukarı her eserinde, bu eserinde de olduğu üzere otobiyografik bir yan bulunur. İnsanlar eğer kendi hayatları söz konusu ise çoğu zaman kendilerini olduğundan daha az kötü göstermeye çalışırlar. Bu, biraz da biz insanların zayıf bir noktası. Kötüysek eğer kötü diyemeyiz, "şu yüzden böyle oldu", "hep bu 'şu yüzdenlerden' dolayı bu hale geldim" deriz mesela. Bu aslında bir cesaret meselesidir. Kendini olduğu gibi gösterebilme cesareti insanda çok önemli bir noktadır. Özellikle de bu modern çağda insanların kendilerini olduklarından daha az kötü, hatta olduklarından çok daha iyi göstermeye çalışma mücadelesi sürüp giderken. Çünkü çağ, insanları buna itiyor. İnsanlar da doğası gereği olmamış şeyleri olmuşcasına oynamayı çok iyi bilir hale geliyorlar yavaşça. Bukowski, bana kalırsa, büyük çoğunluğu bu durumdaki insanlardan oluşmuş ruhsuz ve yapay modern toplumun içinden herkesin gözlerini kamaştıracak bir şekilde çıkmıştır. Bir güneş gibi parlamıştır diyemeyiz de ona, yaz günündeki sinir bozucu aşırı sıcak bir güneş gibi rahatsız etmiştir herkesi.

    Her eserinde kendi hayatının belirli bir dönemini kahramanı Chinaski'nin ağzından anlatan Bukowski bu eserinde genel olarak kendisinin iş bulmak uğruna çektiği zorlukları anlatıyor. Tabii sadece bununla da sınırlı kalmıyor. Bu iş bulma serüvenini sürdürürken şahit olduğu modern çağın mantıksızlıklarından da çekinmeden söz ediyor. Ne görüyorsa onu söylüyor. Bukowski'de biraz bu da vardır; eserleri oldukça akıcıdır günlük hayat gibi. Çünkü modern çağ böyle olmalıdır belki de. Modern çağın etkilediği en önemli şeylerden biri de insanın zamanıdır. Birey, bu çağda zamanını o denli kolay boşa harcar ki, gündelik hayat, tabiri caizse oldukça akışkan hale gelmeye başlar. Bu da monotonluğu beraberinde getirir. Monotonluk durumunun içinde geçen zaman bireye her zaman daha fazla akıcı gelir. Her şey bir anda olur biter ve bir bakmışsın gecenin köründe yatağındasın ve uyuyamıyorsun. Zaman kavramının farkına varmak oldukça güçleşmiştir de diyebiliriz bu çağda. Zaman kavramının farkına vardığımızda genellikle kendimizi zamansal olarak beklenmedik bir yerde buluruz. Bukowski'nin yazım tarzı da böyledir, gündelik hayat gibi boğucu ve akışkan.

    Bu akışkanlık içinde insanlar zamanla mantıksız olan şeyleri fark edememeye, fark etmeyi cesaret edemeyecek hale gelmeye başlar. Çünkü farkındalığa onların içerisinde bulunduğu modern akışkan zamanda yer yoktur. Zaten zaman hızlı geçiyordur, bireyin geçim derdindedir, bir de bu varoluşsal şeylere mi kafa yoracaktır, değil mi? Hayır. Bu büyük bir yanılgıdır. Asıl önemli olan şey farkındalık iken insanların buna bile zaman ayıramayacak halde "zamansız" olmaları gerçekten üzücü. Modern çağda çevremize baktığımız zaman daimi olan bir aceleyi kolaylık fark edebiliriz. Herkes acele ediyor. Otobüse geç kalma korkusu, işe geç kalma endişesi, sınavdan geçer bir not alamama kaygısı. Her bir yanımızı bu takıntılar sarmışken, modern çağın akışına kapılmışken farkındalık sağlayabilmek ve toplumu eleştirebilmek bence büyük bir meziyettir. Toplu bir şekilde uyuyan bireylerin arasından uykudan uyanabilmeye benzer bu. Chinaski de bu uykudan uzun zaman önce uyanmıştır.

    İş dünyası her zaman için acımasız, insani duyguların olamayacağı bir ortamdır. Her zaman komik tutarsızlıklar ile doludur. Büyük restoranlara, orada çalışan garsonlara yönelik iş sağlığı ve güvenliği hakkında gerekli önlemleri alacak olan bir uzman gönderilir mesela. Ama kendi hatası bile olmayan bir aksilikle elindeki yüzlerce dolarlık yemeği yere dökerse onu aşağılayan ve suçlayan insanlar arasında kaybolur o garson. Dışarıdan bakıldığında işçinin iş yerindeki güvenliği için türlü formaliteler uygulanmıştır. Fakat esas meselede garson insan yerine bile konmaz. Bu gibi yüzlerce örneğin olduğu sert bir dünyadır iş dünyası. Bu eser de zaten by acımasız dünyadan; Chinaski'nin üniversiteden sonraki iş arama serüvenlerinden bahsediyor. İş dünyası olarak bahsettiğim şey de kesinlikle memur işleri değil, işçi sınıfı olarak isimlendirdiğimiz kesimin yaptığı her türlü işin olduğu iş dünyası. Reklam panosu değiştiricisi, lastik fabrikasında paketleyici, büyük bir restoranda garsonluk, temizlikçi gibi meslekler.

    Bukowski'nin yazımında üstte bahsettiğim üzere olaylar büyük bir hızla ilerler, eserin tamamına yayılmış bir akıcılık vardır. Boğucu modern çağın zamanın bu biçimde anlatılıyor olması eserin bütünsel olarak bazı şeyleri daha sağlam yansıtmasını sağlıyor zannımca. Bir paragraf içinde aşırı derinsel iç sorgulamalar yoktur Bukowski'de. Olan şey hayatın gidişatında, gerektiği yerde gereken tepkileri vermesidir Chinaski'nin (Bukowski'nin). Her şey bir anda gelişir, işe alınır Chinaski ertesi gün işten atılır, tam atıldığı anda modern çağın iğrençliğini yansıtır bize, sonrasında başka bir iş bulma çabalarına başlar. Bu açıdan lafı uzatmayı, dolandırmayı sevmez Bukowski, gördüğü bir şeyi tüm açıklığı ile ve tam zamanında söyler. Lafı dolandırmak onun tarzı değildir. Onun farkı budur. Fazlaca derine inmez, çünkü olayların gidişatına göre tam zamanında yapılan bir tespit, dile getirilen bir düşünce, derin düşüncelerden çok daha önemli ve etkilidir. Bizi acı acı gülümsetir tam da anlarda, işte o acı gülümsetmelerin ustasıdır Bukowski. Acı acı gülümseyip düşünmekten yapabileceğimiz daha iyi bir şey de bırakmaz zaten bize de.

    İnsanları birbirinden ayıran şeyin para olduğunu bir anda soruyor mesela Chinaski. Tam yerinde, tam zamanında. Bir insanı idealist yapan şey neden para kazanma isteğidir? Neden yatırımcılar toplumdaki en ünlü insanlar olur da düşünürler her zaman daha alt kademelerde yer alır? Aslında maalesef ki modern çağda para ve onu elde isteği birçok kavramın da yerine geçmiş durumdadır. Zeka, azim gibi mesela. Binlerce dolarlık bir partide dans eden insanlar zekidir topluma göre, ya da çok ünlü bir şirketin yöneticisi zamanında çocuk işçi çalıştırarak büyük kazançlara ulaşmıştır ama öldükten sonra herkes onu dahi ve azimli bir insan olarak görür. Evet Chinaski haklısın, bazı ölüler çiçekleri bile hak etmiyor, çiçekler ölüler için değildir. Eğer biri ünlü veya zengin ise söylediği sözler her zaman daha dikkate alınası şeyler olacaktır toplum için. Söylediği bir şeyin yanlış bir şey olduğu anlaşılsa dahi, toplumda o büyük kişilerin yandaşçıları da olur mutlaka; "aslında öyle demek istememişti"ciler türemeye başlar aniden.

    Chinaski iş serüvenine devam ederken, biz okurlar da bir yandan hem acı acı gülümseyip bir yandan da bu iğrenç hayata tahammül edebilir hale gelmeye başlıyoruz. Belki de bu en dehşet verici şey, değil mi? Bir çağda dolup taşan bir mantıksızlık herkesi sarıp sarmalamış ama farkındalığa sahip olup artık bunları normal karşılamaya başlar hale gelmişiz. Bu da bizleri daha da acı gülümseten bir gerçek. Bu açıdan, sıradan insanların kaygıyla baktığı her şeye, Chinaski kaalesiz bir rahatlıkla bakıyor. İşte tam da bu sayede doğru yerde doğru eleştiriyi getiriyor ve bizlerde derin etkiler bırakıyor. Esere biraz daha genel olarak bakmaya çalıştığınızda Chinaski'de mevcut olan daimi bir rahatlık halini gözlemleyebilirsiniz. Hayatta toplumun "kaygı verici" şeyler olarak tanımladığı her türlü olguya rahatlıkla bakabilmek, yerinde yorum yapmayı etkili hale getiren etmenlerden biri. Modern kaygılar insanın görüşünü kapatır çünkü. Obsesif kaygılar silsilesi hakimdir dört bir yana ve Chinaski bunların hepsine birasının son yudumunu içerek bakar. Gerçek insanlardan daha gerçektir bu yüzden o. Herkesin gerçek olma kaygısı duyduğu bir ortamda gerçek olarak kalabilmiştir ve kaygı duyanları mahvedici bakışlarla izlemektedir.

    Bir yandan da farkındalık, insanda farkında olmayanı kanatma, mahvetme durumu doğuruyor. Bu durumun da çokça altı çizilmiş eserde. Neredeyse her şeyin aldatmaca olduğunu idrak edemeyenlere bunu idrak etmeleri için anlatırsın her şeyi, tüm olağanlığıyla, idrak kapasitesi olanlar da büyük acılar yaşar. Çünkü ilk farkında olma anı acı dolu bir andır. Acı, bu yüzden insanın kendine gelmesinde gerekli bir etmendir. Acı ve zorluk. Doğru ve gerçek şeyler modern çağda bize empoze edildiği gibi asla basit ve kolay şeyler değildir. İşte bu uykudan uyanmak, aşırı gerçekçi bir kabustan uyanmaya benzer. Chinaski bu acıyı uzun zaman önce yaşamış bu yüzden de insanları kanatmaya çalışıyordur tabiri caizse.

    Ayrıca bir yazarın yaşanmışlığı da yazacağı eser açısından çokça önem taşıyor bana göre. Kimi yazarlar vardır, sefalet kavramını, son kitaplarından kazandıkları tonlarca para ile cefa çekerken yazmıştır. Bu, ne kadar gerçekçi ve etkileyici olabilir ki? Biçimsel olanı bırakın, eğer yazarın yaşamını, eseri hangi koşullar altında yazdığını biliyorsanız, size yapay uydurma şeyler gibi gelecektir olmadığı bir durumu betimlemeye çalışması. Ama Bukowski'de işler bu şekilde değil. Sefalet kavramını çokça yaşamış, her türlü işe girip çalışmış, zorluk çekmiş bir insandır Bukowski. Bir süre önce ona ait bir belgesel izlemiştim. Onunla röportaj için gelen gazetecileri dahi o anda sefalet içinde olan evinde ağırlamaktan çekinmez. İçerken verir röportajlarını, içerken konferans salonunda konuşma yapar. Çünkü neyse odur Bukowski ve bunu gizleme gereği duymaz. Bu yüzden daha gerçektir toplumdaki insanlara nazaran. Yaptığı kötü bir davranışı gizlemeye çalışmaz, hatta bazen kendini olduğundan daha kötü bile gösterdiği olmuştur. Modern çağda gerçek olarak kalabilmek gerçekten cesaret isteyen bir mesele. Bukowski de bunu gayet iyi başarmış. Hem Chinaski olarak eserlerinde, hem de Bukowski olarak yaşamında.

    İçki bağımlılığını saklamaz asla, ama bununla övünmez de, neyse odur. Kadınlarla birlikte olmasını, çapkınlığını saklamaz, çünkü insandaki kötü tarafların saklanması, gizlenmeye çalışılması sahtekarlıktır. Modern çağda gerçek kalamayanların içine en çok düştüğü hata budur. "Şu yüzden böyle oldu"culardan değildir, "oldu"cudur Bukowski. Doğaldır ve kendi zararına bile olsa yaptığı şeyleri gizlemez asla.

    Son olarak da eserin isminden de bahsetmek istiyorum. Eserin arka kapağında Factotum kelimesinin anlamı hakkında bir açıklama var. Latince bir kelime olan Factotum, kısaca, bir işte yapılması gereken tüm niteliksiz işleri yapan kişi, kahya, ayakçı olarak çevrilmiş. Bu bağlamda Chinaski, hayatsal anlamda bir ayakçıdır bir bakıma, hayattaki kimsenin uğraşmadığı farkındalık düşüncesi ile uğraşır her zaman. Çünkü ayakçılar genellikle kimsenin uğraşmadığı, uğraşmak istemediği işleri yaparlar. Çağımızda toplumsal olarak kim farkındalık kavramı ile düşünsel olarak uğraşır ki? Farkındalık ağırdır, herkes öyle kolay kolay katlanamaz buna sonuçta. Bu farkındalığın, Bukowski'nin üstte bahsettiğim kendi yazım tarzı ile resmedilmesidir Factotum.
  • 137 syf.
    ·11 günde·7/10
    Bu yazıyı bir deneme yazısı gibi okuyun. İnceleme değil, daha ziyade bir kitabı bir okur okuduğunda ne düşünür, o amaçla yazıldı.

    ''Ben hasta bir adamım... Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım ben.'' Bu cümlelerle başlayan kitapta, bu adamın ne kadar hasta olduğunu, hasta olarak okuyorsunuz. Afakanlar basarak, diş gıcırdatarak, bütün vücudunuzdaki kanın ellerinize hücum ettiğini hissederek ve öfkeden ateş basarak okuyorsunuz. Çünkü Fyodor Mihailoviç Dostoyevski bir karakteri öylece anlatıvermez, o size bunu tamamen aktarır. Sahneyi izlemezsiniz, sahnenin içine girer, gerekirse o hastalıklı beyni kafanızın içinde hissedersiniz. Bir başka incelememde daha söylemiştim, bu adam için sözün kelimenin yetmediği yer diye bir şey yoktur. Bu kitapta da ruhu ve zihni delik deşik baş karakteri, neyi neden yaptığını çok iyi anlayarak okuttu.

    Bilmek yahut anlamak, her zaman çözmeye yetmez. Bir insanın aklında kusur varsa, bunun sebebini bilirsiniz ama çözüm yine kendisindedir. İnsan, bir tek kendi iç dünyasındaki sıkıntıyı, eğer karar verirse kolaylıkla çözebilir. Kolaylıkla dememe bakmayın. Zaten asıl mesele, insanın neyi yanlış yaptığını fark etmesi değil midir? Hanginiz kendinize dışardan bakabiliyorsunuz? Hangimiz dış dünyayı hesaba çektiğimiz kadar kendimizi hesaba çekiyoruz? Tamam tamam, hepiniz kusursuzsunuz beyler bayanlar. O kadar kusursuzsunuz ki dünya berbat bir yer değil. Hep başkaları kötü, sizin hiç payınız yok. Şu kolaylıkla meselesine dönelim tekrar, eğer bizler başkalarını gözetlediğimiz kadar kendimizi düzeltip daha iyi insanlar olmayı becerebilseydik (insan olmanın getirdiği küçük kusurlar ayrı tutulmak üzere,) en azından birbirimizle olan ilişkilerimizde daha rahat ve huzurlu olabilirdik. Tükürülesi mahkeme suratı ifademizin yerini, dostane bir bakış alabilirdi. Ama karnı kurtlu öyle çok insan var ki, bir başka insanın yıkıntısı üzerine kendisini ancak! iyi hissedebiliyor.

    Çocukken sanırdım ki dünyadaki bütün hırs ve kötülüklerin sebebi sadece para. İnsanlar yeterince paraları olursa, yokluğun kursak kurutan ve yutkunmayı zorlaştıran o acı tükürüğü yok olur ve insanlar birbiriyle daha rahat geçinir. Sıcak bir kalbin, aile birliğinin ve geçinecek kadar parası olmanın çözemediği hiçbir şey yok sanırdım. Sonra kitap okudukça, insanlarla tanıştıkça, haberleri izledikçe, çevremdeki insanları daha iyi daha net gözlemledikçe, insan olmak denilen o zayıflığın benim sandığımdan bambaşka bir şey olduğunu anladım. Sırf insan olmak dahi kötü olmak için kâfiydi. Bakın beyler bayanlar! Bu dünyada kendi kendinizle mutlu olmayı öğrenmek zorundasınız. Çünkü insan ancak kendi kalbi sağlam olursa mutlu olabilir. Eğer sürekli dünyadan şikayetleniyor, sürekli bir karamsarlık içinde yaşıyorsanız, bunun balık ya da yengeç burcu olmanızla, deliliğinizin gelgitlerinizin ikizler burcu olmanızla, içinizdeki hainin akrep olmanızla, karı kıza düşkünlüğünüzün boğa burcu olmanızla, titizlik sanarak etrafa bilmişlik taslamanızın başak burcu olmanızla, uyuzluğunuzun aslan burcu olmanızla ilgisi yok. Bu iş kendi karar vermenizle ilgili. Karar veren adım atar, kendinize bir adım atın. Kimin neye ''sahip olduğu''nun bir önemi yok ki. Bunları neden yazıyorum biliyor musunuz? Çünkü baş karakter, karaktersiz olarak hakaret edilecek türde biri ve tam çizmeye çalıştığım tablodaki gibi. Falanca filanca itibar etmeyince, buna üzülmeyecek hiç kimse yoktur. İtibar görmemek herkesi ruhen hasta eder, üzülür. Lakin bocalamanın da bir noktası vardır. İnsan hatanın eşiğine gelebilir ama eşikten adım atmamak bizim elimizde. Bütün bir kitap, rahmetli Ayşen Gruda'nın gerzeği gibi bu, mesleği memurluk, işi gerzeklik olan adamın hezeyanlarıyla geçti. Tamam karşındaki insanlar beş para etmez tipler diyelim, ne diye dişiyorsun? (Yöresel bir ifade dişimek; yani kazımak, eşelemek, kökünü ortaya çıkarmak, üstü kapalı duracakken topraktaki pisliği ortaya çıkarmak gibi bir anlamı var.)

    Adam itibar görmeyi o kadar kafasına takmış ki, buna üzülmesini anlamakla birlikte, yaptığı hareketleri, girdiği saçma sapan konuşmaları anlamak mümkün değildi. Herkes kötü olamaz şu hayatta. Bir siz iyi olamazsınız! Bütün hayatı boyunca çevresine duvar örüp, insanların hep kötülüklerine odaklanırken, kendimiz neyiz ne yapıyoruz bunu da düşünmek gerekir. Kitapta toplumun aksayan, çarpık yönleri de Gogol'un hikayelerindeki gibi ama mizahsız bir şekilde aktarılıyor. Lakin çaresiz kaldığımız yerde ayağımızı bataklığa atmamak da elimizdeyse geri duracağız. O kadar rezillik içine girmeye, anlamayacak insanlardan göreceğimiz dandik bir iltifatın peşine düşmeye gerek yok.

    Hayat bana 2 çeşit gurur olduğunu öğretti. Aslında birincisine onur desek daha doğru bir tabir olur. Onur kibirden ayrı, şerefli bir özelliktir ve her insanda olmalıdır. İkinci tür olan, kötü insanların da özelliği olan, hak etmedikleri bir itibar görme isteği, kendilerinde her şeyi hak görme, onların o biricik gururları okşansın diye gerekirse birilerinin ayaklarına kapanması, eğer zenginse parasıyla insanları ezme, eğer bu kitaptaki gerzek gibi fakirse kendisinde olmayan özelliklerle o paçavra gururu için hava atmaya çalışma gibi bir özelliktir.

    Peki hata olduğunu bile isteye bir insan bir davranışı sürdürür mü? Yazının en başındaki düşüncelerimi çürütmeye niyetli değilim, yo hayır. Eğer akıldan noksan, kalpten de yoksun değilse, doğru olmadığını bildiği hareketleri sürdürmez insan. İşte kitaptaki karakter sürdürdüğü deliliklerden zevk alan, yardım edilmesi imkansız bir karakterdi. Umutsuzluğu en acı zevk olarak görmek... Deli mi ne?! Öç almak. Öç almaya o kadar kafayı takmıştı ki, bunun bir öznesi olsun olmasın fark etmezdi. Durduk yere gelip çamur gibi bulaşan tipler vardır hani. Hah işte o, bu karakter. Deli çünkü. Çünkü rahatlamak ister, peki ama nasıl? Dünya yansa rahatlamayacağını bildiğiniz insanlar hiç yok mu? Ne yazık ki bir Dostoyevski olmak benim için güzel bir hayaldir ama iyi bir gözlemci olduğum konusunda iddialıyım. Öyle insanlar var ki, onun rahatlaması mümkün değildir, ama geberip giderse atılan toprakla rahatlayacak çok mazlum insan vardır. Bu kitapta da aynı şeyi düşündüm. Bu insanlar kendilerine çok değer verdikleri için mi diğer insanları köpekleştirmek istiyor, yoksa en başta kendilerine kendileri değer vermedikleri için mi, sanrıları içinde saldırganlaşıyorlar? 7. bölüm aslında benim sorularıma hayli cevap veren bir bölümdü ve bu çok ürkütücüydü. Bu kitaptaki Dostoyevski'den korktum. Bunları umarım sadece gözlem üzerine yazmıştır. Umarım bu düşüncelere sahip biri olmamıştır hiç.

    Nankörlük, budalalık, kendini nimetten sanma, sonra aslında bir gram değer görmeme, basitlik, bayağılık bir araya geldiğinde toplum tümörleri, bulundukları çevreyi de hasta ederler. 8. bölümde ''...akıl öğrenebildiği kadarını bilir.'' diye bir cümle var. İşte hasta insanların akılları zindanıdır. Onlara o zindanda geçirebileceğimiz bir bilgi yoktur. ''Kim olursa olsun, birine hükmetmeden, onu ezmeden yaşamam mümkün değildi benim.'' Bu cümle iyi özelliklerden yoksun karakterin özeti. Eline biraz imkan geçince kuduran her kim varsa düşünün. Hükmetme tutkusu... İşte bu yüzden kitleler helak oluyor.

    Şimdilerde yeni hedef cinsiyetsizleştirmeymiş. Oyuncaklar ve çocuk kitaplarında acayip acayip şeyler dönüyor. Erkek bebek ama kadın kıyafeti giymiş ve makyajlı falan örnekler gördüm. Çocuğun aklı henüz küçükken karıştığı için, büyüdükçe bütün herkes tek bir cins gibi gözükecek, kafayı zaten görünüşüne takmış yeni dünya, tamamen bunun üzerinden kolayca yönetilecekmiş. Peki bu yönetecekler kimler? İşte bu derin hırs kime ait? Düşüncemizin alamayacağı kadar kötülüğün olduğunu biliyorum, biliyoruz. Bu kitabı sadece bir klasik eser gibİ okuyamazdım. Bu kitap, kötülüğün sadece bir çekirdeği oldu benim için. Ve bu çekirdek bir yerlerde çoktan kök salmış, palazlanmış koca bir ağaç. İyiliğin olmadığı bu kitapta Emile Zola misali hayatın bütün iğrençliğinden, sadece küçük bir kesit okumak için ideal bir kitap. Fakat ben artık bir çocuk kitabı okusam iyi olacak. İçim şişti.
  • (Filmin henüz başında Manuel Artiguez, silahlarını bırakarak Fransa'ya sığınan cumhuriyetçilerin -bu sadece kısaltma- arasında görülmektedir, yitirdikleri savaşı ve yurdunu geride bırakarak... Manuel Artiguez'in silahını bırakmak istemeyip geri dönmeye çalıştığını görürüz bir an, yoldaşlarınca engellenir... Akıllı olması babında...)

    Yitirilmiş bir savaşı sürdürmenin anlamı nedir öyleyse, bunun şimdilik bir önemi yok, tıpkı bu savaşın neden başlamış ve neden bitmiş olduğunun da olmadığı gibi. Bizim için önemli olan Manuel Artiguez'in neden eve(!) dönmüş olduğudur.

    Düşmanları onu beklemektedir, yok etmek için. Her şey hazırlanmıştır, annesi ölüm döşeğindedir, rahipten günahları için bağışlanmayı değil, oğluna geri dönmemesi için haber vermesini istemiştir. Haberin nasıl ulaşacağının bir önemi yok, rahip henüz Tanrısız kulların sırlarının da kutsal bir gizlilikle korunması ve yerine getirilmesi gerektiğini bilir.

    Düşmanları haber uçurur Manuel Artiguez'e annen ölüyor, rahip haber getirir annen zaten öldü, seni bekliyorlar!

    Manuel Artiguez geçen yirmi yılın ardından artık eski gücünü de yitirmiştir, her ne kadar hâlâ ondan mucizeler yaratabilmesi beklense de geçen yıllarda bunu yapabilmiş olsa da, muhbirle itişip kakışırken onu yere serememiştir. Burada duralım!

    Manuel Artiguez eve dönmeye karar vermişse her şeye rağmen burada düşmanı yere serememiş olmasının bir önemi var, tıpkı başta parantez içinde kalan gibi. Madrid'de ölünmeliydi madem savaş yitirildi. Madrid dedikse bu başka bir anlamdan gelip buraya yerleşen, ölünecek yerin Madrid olup olmadığının bir anlamı yok, bir dönüşün olduğu kadar bir kalışın/bulunuşun da adıdır Madrid. Ayakta ölünmeli komüncü kadının dediği gibi cezalandırma anında, madem ki barikatlarda yahut siperlerde savaşırken ölünmedi.

    Hem ne demişti Fırat bir İspanyol işgüzârlığı için: Kurşuna dizilenlerin ölüm nedeni, resmi kayıtlara göre " silah patlaması" olarak kaydedilir. Resmi kayıtlar için bir ölüm bu kadar basit bir sebebe indirgense de senin de dâhil olduğun ebedi hafıza bunu unutmaz, önemsiz mi yer kaplıyorsun orada, sen kendine ait tüm yeri kaplıyorsun.

    Güç yitimi ölümün de anı bilinmese de yaklaşmakta olduğunu göster miyor mu? Ya ölmesi gereken yerden uzakta ölürse, olması gereken yerden uzakta olursa bu. İnsanın ölmesi gereken yer olması gereken yer de değil midir? Olması gereken annesinin yanı başı değil midir? Onu kim taşıyabilir oraya? Düşmanları bunu yerine getirebilir ancak, kendi takati buna yetmeyecek. Hem zaten düşmanlarının onu öldürmüş olması gerekmiyor muydu? Onlardan esirgediği ölümünü de geri taşıyarak dönmeliydi oraya, onlara kendi cesedini ve arzularını taşıtmak için.

    Hem güçten düşmek değiştirmez mi de insanı? Arzularının şiddeti aazaldıkça onları unutmaya da başlamaz mı ve değişmez mi? O zaman Manuel Artiguez midir artık o? Hâlâ Manuel Artiguez iken dönmeli ve Manuel Artiguez olarak ölmeli, son kurşununa kadar savaşmak düşüncesiyle. Kaçıncı kurşunda ölmüşsün ne önemi var.

    İki Tanrısız sofunun, anne ve oğulun beyaz örtülerle örtülmüş görüntüsünü görürüz, gözleri kapalı, devinimsiz. Zafer kazanılmıştır, yan yanadır onlar ve doğduğu kasabada... Ölüm Madrid'de bulmuştur onu.

    "...Madrid’de ölmek boşuna değildi, diyorum. Yapılabileceklerin en doğrusu, en güzeli, en anlamlısıydı belki de..."*

    "Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde..."

    * Oya Baydar'ın yaşamını yitiren, Türkiye sosyalist hareketinin liderlerinden Yalçın Yusufoğlu anısına yazdıklarından alıntıdır. Madrid'de Ölmek fikri de oradan tezahür etmiştir. İlgili yazı için bkz. https://t24.com.tr/...edigimiz-aksam,21606

    **Frédéric Rossif'in 1963 tarihli Madrid'de Ölmek adlı, İspanya İç Savaşı'na ait belgesel filmi için bkz. https://www.youtube.com/watch?v=s-Rb0p5v5yE

    *** Bir İspanyol İşgüzârlığı için Fırat Özbey'e teşekkürler...

    *** Yazıda bahsi geçen film Gregory Peck, Anthony Quinn, Ömer Şerif'in de rol aldığı, Fred Zinnemann'ın 1964 tarihli Behold a Pale Horse için bkz. https://tamfilmizle.com/...d-a-pale-horse-1964/

    Bu da benden olsun https://www.youtube.com/watch?v=CpYlIdYXIxQ
  • 683 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Bazı eserleri çocukluğumuzda okuruz, hayatımız boyunca da unutamayız onları. Çocuklukta okunan kitapların insanın zihninde yoğun olarak kalabilmesi gerçekten etkileyici bir durum. Ama bir yandan da riskli. Mesela klasik bir eseri çocukluğunuzda yarım bırakmış bir halde olursanız, o eser aklınızda daima okumuş olduğunuz yarım haliyle kalıyor. Bu da zaman insanın aklına geliyor ve canını sıkıyor. Bir eserin hakkını verebilmek lazımdır çünkü. Ki bu da Suç ve Ceza gibi büyük bir eser ise. Suç ve Ceza da çocukluğumda yarım bir şekilde okumuş olduğum büyük eserlerden biriydi benim için.

    Eskiden evde kitaplığımızda birçok klasik kitap serisi vardı. En çok da Antik Dünya Klasikleri serisine ait, koyu yeşil kapaklı klasik kitaplar. Dostoyevski'ye ait ilk okumuş olduğum eser de aynı seriye ait İnsancıklar eseri idi. Unutulmaz bir yere sahiptir bende halen daha. Belki İnsancıklar eserini şu anda okusam aynı hazzı alamam. Çünkü çocukluğun büyülü bir gerçekliği var her şey üstünde. Defalarca kez okusam da o tadı yakalayamayacak olmam bir yandan da beni üzmüyor değil açıkcası. Suç ve Ceza da bu seriye ait eserlerden biriydi. Ama bir şekilde o esere devam edememiştim ve yarım bırakmıştım. Neden yarım bıraktım, şu an anımsayamıyorum. Kitaptan zevk aldığımdan adım gibi eminim, başka bir neden olmalı. Bu yüzden de Suç ve Ceza benim zihnimde Raskolnikov'un iç sorgulamalarıyla sokaklarda yürümesinden ibaret hale gelmişti. Sonuçsuz bir öykü gibi.

    Düşünüyorum da aslında romanların kendisi zaten sonuçsuz değil midir genel anlamda? Bizlere belirli bir kesit sunulur sadece. Yazarın zihninden ortaya konmuş kesit, asla bütün halde değil. İlk sayfadan itibaren daha önceden de hikayenin gidişatı bakımından bir şeyler yaşadığından emin oluruz; mesela biri tanıtılır bizlere ve o kişinin geçmişte yaşadığı şeylerin sonucunu gözlemleriz. Kitabın geri kalanı eserde anlatılmayan bir geçmişin sorgulanması bile olabilir. Bu bağlamda, romanların anlatılmamış kısımlarını biraz da biz okurlar doldururuz aslında. Ama tabi ben eseri, yazılmış olan kısmının sonunu bile göremeden yarım bıraktığım için, anlatılmamış olana ulaşamamıştım. Bir fırsat buldum ve eseri bu sefer yarım bırakmadan okuyabildim.

    Biz insanların algılarında şöyle bir yanılgı olabiliyor, çocuklukta okunan kitaplar konusunda. Çocuğumuzda okumuş olduğumuz eserlerin çoğunlukla basitleştirilmiş halini okuduğumuzdan dolayı o eserler de aklımızda oldukça basit bir halde kalıyor. Benim yarım bıraktığım Suç ve Ceza 300 sayfa bile yoktu neredeyse, eğer yanlış hatırlamıyorsam. Ama bunun için en iyi örnek bana göre Moby Dick olacaktır . Moby Dick eserini çocukken okumuştum, çok kısa bir halini. O versiyonu tamamen bir serüven kitabı idi. Ama eserin orijinal halini ilk fark ettiğim zamanı hatırlıyorum, çok şaşırmıştım. O şaşırma anında da aklımdan geçen şey, istemsizce de olsa şu olmuştu. "Moby Dick kısa bir macera romanı değil miydi?". Orijinal halini de okuduktan sonra anladım ki meğer eser çok daha karanlık, ilk bakışta macera romanı gibi görünen ama aslında bir deliliğin öyküsüymüş. Suç ve Ceza'yı da okuduğumda anladım ki çocukluğumdan aklımda kaldığı şekilde basit bir cinayet öyküsü değil bu.

    Eserin konusundan bahsetmeyeceğim, birçok kişi bu eseri okumuş ve eserin konusunu da biliyordur. Benim bahsedeceğim şeyler eserde ilgimi çeken, beni düşünmeye iten bölümler olacak. Öncelikle bir temsilileştirme kavramından bahsetmek istiyorum. Eserde Raskolnikov anlaşmazlık yaşadığı bir insana, önceden nefret ettiği birinin bir sıfatı ile hitap ediyor. Bundan birçok şey çıkartılabilir bana göre. Mesela hayatınız boyunca kötü kalpli bir çiftçi size çok büyük eziyetler etti. Çiftçi hayatınızdan çıkıp gitti, nihayet. Ama siz o kişiden sonraki yaşantınızda sizi sinirlendiren biri ile karşılaştığınızda ona "lanet olası çiftçi" olarak hitap ediyorsunuz. Böyle bir sıfattan bahsediyorum. Hayata bir temsilileştirme arkasından bakıyor kimi zaman Raskolnikov. Kötü kişilerin daima aynı oluşunu düşünüyor. Kötülük saçan insanlar buna göre aynı temel şeylere sahiptirler. Aynı temel kötü güdülere. Mesela bencillik. Dolayısıyla temsilileştirilmiş olana bir saldırı var eserde. Sinirlenmiş olduğu kişiye, ne o kişiye sinirlendiği için ne de sıfatını kullandığı kişiye sinirlendiği için sinirleniyor. Sinirlendiği asıl şey kötülük kavramının bütünü. Kötü insanların da kötülük kavramının içinde bir bütün olarak ele alındığını düşünüyorum Raskolnikov tarafından. Bu tıpkı Tutunamayanlar eserinde, belirli bir kesimden "onlar" şeklinde bahsedilmesine benziyor. "Onlar" aslında ne belirli bir kişi ne de bir kuruluş. Kötülük kavramının temsilileştirilmiş haline düzenlenen saldırı bu. Ama buna da yoğun düşünsel çabalar sonucunda ulaşılıyor. Ki zaten Raskolnikov da bir düşünce insanı bana göre.

    Eserde suç kavramı üzerine bolca felsefi olarak düşünülmesi de bahsetmek istediğim şeylerden biri. Suç kavramı kahramanımız tarafından öyle ayrıntılı incelenir hale geliyor ki bazı bölümlerde, birden fazla tanımlama ile karşı karşıya kalıyoruz. Zaten bir kavrama, şudur, şeklinde bir yaklaşım getirememek o kavram hakkında bir fikir sahibi olmadığımızdan ya da olamadığımızdan değildir her zaman. Aksine o kavram hakkında o kadar çok fikre sahibizdir ki hangisini seçecek olduğumuzu bile bilmiyor hale geliriz. İşte Raskolnikov'un hali de bir nevi bu aslında. Bu içsel sorgulamalardan henüz çıkamadan, kendisini bu durumdan çıkaracağını sandığını cinayeti işlemek. Buna göre suç kavramı bazı bölümlerde hastalık olarak düşünülür. Ama bunun kendisi bile sorgulanır hale geliyor, suç mu hastalığı doğuruyor yoksa tam aksine hastalık mı suçu? Eğer hastalık bunu doğuruyor ise ne türden bir hastalık ki bu? Ayrıca şuna da dikkat çekiliyor. Suçların çoğu aslında bir yanılgı işidir. Çünkü suç denilen kavram genelleştirilmiş bir kavramdır. Mesela devlet düzeninde belirli davranışlar suç olarak kabul edilir. Ama suçu işleyen kişi suç standardını ve sınırını ayırt edemediği için de işleyebilir suçları. Çünkü yaptığı şey ona göre suç değildir tam da bu yanılgı yüzünden suç işlemiştir. Bu açıdan suç bir yanılgı işidir de aynı zamanda.

    Tabii bir de bahsetmek istediğim, Raskolnikov'un yazmış olduğu, kitapta sık sık bahsi edilen şu ünlü makale var. Makalede olası bir toplumsal düzenden bahsediliyor. İnsanlar bu makaleye göre ikiye ayrılırlar. Sıradan olanlar ve sıradan olmayanlar olarak. Sıradan olan insanlar Raskolnikov'a göre itaatkar olan insanlardır. Bu tür insanlardan büyük adımlar atmaları beklenemez, göze alınıp yapılması gereken cesaret isteyen meseleleri bu türden insanlar yapamadıkları için aslında devletler batıyordur. Bu kategoriye soktuğu insanlar mevcut olan dünya düzeninin daimi olmasını isterler, başka bir deyişle şimdiki dünyanın efendisidir onlar. Ve bu şimdiki dünyayı canları pahasına olamayacak şekilde korkak bir şekilde korumaya çalışıyorlardır. Çünkü asıl cesur olan insanlar Rodya'ya göre sıradan olmayan insanlardır. Sıradan olmayan insanlar isyankardır, bir şeyleri değiştirmeye çabalarlar, bunun uğruna geri dönüşü olmayan yollara girmekten çekinmezler. Ayrıca sıradan olmayan insanlar, diğer türden insanlar gibi bu şimdinin efendisi değil geleceğim efendisidirler. Mevcut dünyayı korumak onların amacı değildir çünkü, mevcut olan dünya kötüdür, büyük bir etki ile dünya yeniden harekete geçirilmelidir. Bu gerek yıkım ile gerekse de devrim ile olur. Ayrıca sıradan olmayan insanlardan sıradan olmayan her türlü davranış beklenmelidir. Çünkü sıradan olmayan insanlar sırf sıradan olmadıkları için her şeyi yapabilme ihtimaline sahiptirler. Bu göz önünde bulundurulmalıdır. Tarihteki büyük liderlerin ya da tarihin gidişatını değiştirmiş insanlar da aslında sıradan olmayan insanlar kategorisine girmektedir. Çünkü sıradışı şeyler yaptıkları için tarihi değiştirmişlerdir. Sıradan insanlar tarihin olduğu gibi gitmesini savunurken onlar tarihi değiştirecek cesareti bulmuşlardır. Bu açıdan eserde bolca Napolyon'un ismi geçiyor. Raskolnikov da cinayeti neden işlediğini kendi içinde sorgularken, sonlara doğru bir "Napolyon olmak istedim" itirafını yapıyor kendine.

    Bu açıdan Raskolnikov'un büyük bir kaygısı var diyebiliriz. Sıradan olma endişesi. Gündelik hayatta insanlar birçok şeye karşı çıkıyorlar ama hiçbiri bu karşı çıkmayı uygulamaya geçiremiyorlar. Bu açıdan Raskolnikov da karşı olduğu bir şeyi gerçekleştirecek kadar ileri gitmeyi başarıyor. Onun tabiri ile tefeci kadını öldürmüyor, bir fikri öldürüyor. Bir fikri öldürebilecek cesareti buluyor. Bir fikrin sonuna kadar gidiyor ve o fikrin sonunda suç kavramı karşısına çıksa dahi onu yıkıp geçiyor. Belki sırf bir Napolyon olmak istediğinden belki de gerçekten de onun tabiri ile sıradan olmayan bir insan olduğundan dolayı. Tefeci bir kadının hayattaki değeri nedir ki, şeklinde bir fikir tohumu ile başlıyor her şey. Ve yoğun içsel sorgulamalar ve başkalarından duymuş olduğu bazı fikirlerle kadının yaşamasının dünya için yararlı olmayacağı kanısına ulaşıyor. Bu dünya için yararsız bir varlık olduğuna kanaat getiriyor. Ve sırf kendi fikrinin sonunu getirme cesaretini almasıyla bir anda cinayet işleniyor. Ama sonlara doğru bu içsel sorgulama o denli boyutlara ulaşıyor ki, kendisi sürgüne gönderileceği için değil, sıradan bir insan olduğunu düşünmeye başladığı için yaşam enerjisi kalmamaya başlıyor. Bu açıdan fikirlerinin sonunu getirmeyi hayat gayesi olarak gören Raskolnikov, son kısımda büyük bir değişikliğe uğruyor ve yalnızca salt beynin ve onun ürettiği fikirlerin hayat gayesi olamayacağını, duyguların da pek değerli şeyler olduğunu anlıyor. Tam da burada da eser bitiyor.

    Biz okurlar bir eserin sonuna geldiğimizde dediğim gibi aslında zihnimizde mutlak bir son olmaz bu. Kitap bittiğinde, kitabı kapatıp bir süre daha düşünürüz mesela. Örneğin şahsen ben Suç ve Ceza'da da artık duyguların da fikirler kadar değerli şeyler olduğunu gören bir Raskolnikov'u görüyorum. Hapisten en sonunda çıkan ve artık daha rasyonel bir biçimde düşünebilen bir Raskolnikov. Bu açıdan en az yanlış olan düşünme biçimi duyguları öldürerek olan düşünüş biçimi değildir belki de? Belki de en az hatalı olan düşünüş biçimi duygularını hiç kullanmayan değil onları gerektiği yerde kullanabilen insana aittir. Eserin zihnimdeki devamında bunları görüyorum.

    Ayrıca eser Rus halkını da bütün olağanlığı ile yansıtıyor. Sokaklardaki sarhoş insanların konuşmaları bile kulağımıza çalınıyor eserde ilerlerken. Bu sarhoş konuşmaları öylesine gerçekçi ki, sarhoşların içine düştüğü konuşma hatalarını ve konuşma yavaşlığını duyuyorsunuz neredeyse. Tüm o fakir halkın sefaleti, para kazanmak uğruna katlanılan zorluklar. Rehinciler, tefeciler. Ayrıca kamunun ve kilisenin duygusuzluğu da derinden etkileyen bir biçimde anlatılmış. Resmi dairelerde insanlık kavramının gerçek hayattakinin aksine resmi metinlerde yazıldığı şekilde kabul edildiği gerçeği ve bu yüzden de kamu görevlileri ile konuşurken aslında normal bir bireyle konuşuyor gibi hissedememesi insanın. Ya da yoksulluktan ölmek üzere olan insanlara, rahipler tarafından Tanrı'nın yardımına güvenmeleri öğütlenmesi ama sosyal düzen adına hiçbir şey yapılmaması da ayrıca bir duygusuzluk.

    Çeviri bana kalırsa gayet yerinde ve anlaşılırdı. Ama birçok yerde yazım ve basım hataları ile karşılaştım. Elbette mazur görülebilecek bir olgu ama bu türden hataları, Can Yayınları gibi büyük bir yayınevinin düzeltmesini de bekliyor insan ister istemez. Ama alın, kitaplığınızda olsun. Çocukluğunuzda okuduktan sonra bir kez daha okumak yeterli olmaz bu tür değerli, büyük eserleri. Belirli aralıklarla tekrar tekrar okumak gerek.
  • 1210 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atatürk her zaman akıl ve bilime dayanmış, pragmatik bir siyaset izlemiş ve ulusal egemenlik merkezli hareket etmiştir. Onun düşünce dünyası her türlü dogmatik ve totaliter ideolojilerden uzak ve özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Zaten kendisi de bu özelliğini “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.” şeklinde dile getirmiştir. Voltaire, Montesquieu, Comte ve J.J. Rousseau gibi düşünürleri severek okumuş, hepsinin tecrübe ve bilgilerinden bir fikir sahibi olmuştur. Pekiii, biraz temele gitmek istiyorum. Bu insan nasıl Atatürk oldu? Öncelikle doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Selanik... Burası ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı bir şehirdir. Çok inançlı ve çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı bir merkezdir. O kadar ki Mevlevi dervişlerinin yaptıkları ayinlere Hıristiyan ve Yahudiler de gönül rahatlığıyla katılabilirler. Osmanlı ülkesindeki şehirler içinde okul ve kışlaların en yoğun bulunduğu bir şehirdir. Herkes politik inançlarını korkusuzca dile getirebilirdi. Haliyle böyle bir şehirde büyümekle sofuluğun merkezi olan bir şehirde büyümek arasında insanlığa verilebilecek katkı açısından dağlar kadar fark vardır. -Sofuluğun zararlarını anlatmaya gerek yok sanıyorum- Mustafa Kemal, aşk evliliğinden doğmuş bir bebektir. Ali Rıza Efendi’nin “bu sarışın kız senin nasibindir” rüyası, Zübeyde Hanım’la evlenmesiyle neticelenmiştir. Zor bir evliliktir çünkü baba Ali Rıza, Osmanlı Gümrük Memurudur. Yunanistan sınırında bir yerlerde görev yaparken ailesiyle arasında 120 km bir mesafe vardır. Yine de aralarındaki aşktan bir eksilme söz konusu değildir. Annesi ilahilerle mahalle mektebine başlamasını isterken babası yeni usullerle çağdaş eğitim almasını istemektedir. İkisinin de isteği olur önce mahalle mektebi ardından Şemsi Efendi Mektebi. Sonra da zaten sırasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Manastır Askeri İdadisi, İstanbul Harp Okulu ve İstanbul Harp Akademisi... O yıllar harp okulunda okumak cidden zor iştir. Kendinizi zindanda hissedebilirsiniz. Namık Kemal ve onun gibilerin eserlerini okumak hatta isimlerini dillendirmek bile suçtur. Dönem hürriyet ve aydın fikirlerin devridir. Ve öyle baskıyla, jurnallerle engellenebilecek zaman da geçmiştir. Ayrıca devlet idaresi iyi işlememektedir. Suiistimaller alıp yürümüş, memurlar ve subaylar maaşlarını alamamaktayken saraya mensup sırmalı hafiyelerin maaşları haricinde keseler dolusu altın aldığı doğal olarak bu genç Harbiyelileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Mustafa Kemal, edebiyat ve tarih okumayı seviyordur ve bilgi birikimi edinebilmenin ancak bu yolla mümkün olacağının farkındadır. Ayrıca yabancı dile de merakı -özellikle Fransızca- neticesinde Osmanlı ülkesinin içinde bulunduğu durumu da idrak edebilmektedir. Her genç delikanlı gibi Mustafa Kemal de aşık olmazsa olur mu? Olmaz tabi. Bu aşkın adı Emine’dir. Paşa kızıdır. -Bir müdür kızı da biz bulsak öhöh şey neyse ne diyorduk- Sonuçta genç delikanlı adam; Harbiyeli üniformasını da giymiş üstüne olmuş jilet gibi. Bizim toplumun kızları üniformaya da meraklıdır hani biraz. Emine de bizim sarışın, renkli gözlü delikanlıya tutulur. Mustafa Kemal de ona tutulur tabi. Karşılıksız bir aşk değildir bu ama kader işte kavuşturmamıştır aşıkları. “Bekle beni der, sana geleceğim.” der demesine, Emine de bekler beklemesine ama kader bir kez daha ağlarını örer. Emine kaza geçirmiş, yüzü de harap olmuştur. Mangal yüreklidir Mustafa Kemal, olsun der yine de evlenirim ama olmaz işte Emine istemez, yakıştıramaz kendini Harbiyelisine. Abdülhamit’in yaratmış olduğu istibdat ve jurnalcilik rejimi, özgürlükleri fazlasıyla sınırlandırıyordu. Hele hele özgür ruhlu bir insansanız bu duruma karşı isyan etmemeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de çocukluğundan beridir belli ki özgürlüğüne fazlasıyla düşkündür. En ufak bir hürriyet kısıtlanmasına dahi göz yummak onun kitabında yoktur. Bizim sarışın Bozkurt’un aklında da hep Makedonya vardır. Zira orası Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın kapısıdır. Doğal olarak da özgürlük düşüncelerinin kol gezdiği kritik bir noktadır. Eğer bir Hürriyet mücadelesi başlatılacaksa burası olsa olsa Makedonya olur. Ki zaten burası Mustafa’nın da memleketidir. İnsan o kadar ayrı kaldığında nasıl olur da özlemez memleketi değil mi? Hele böylesine özgür bir memleketi. O günlerde Harbiye’yi üstün dereceyle bitirenler Harp Akademisi’ne başlarlar.
    Mustafa Kemal de onlardandır. Mezun olur, ordu saflarına katılır. Ancak şuraya değinmek gerekir ki mezuniyetten 4 yıl sonrasıdır. 1909 yılının harp akademisi mezunları, konferansa katılırlar, Mustafa Kemal onlara şu tarihi öngörüde bulunur: “Vaziyet, Balkanlar’da bir savaş çıkacağını göstermektedir. Bu takdirde dört küçük devletin (Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ) hücumuna uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarda yaptığı gibi hepsini teker teker mağlup etmemiz lazım geldiğini söyleyebilirim. Diğerleri Bulgarlarla anlaşamazlar, bu yüzden ilk mücadelenin Bulgarlara karşı lazım olması gerekir.” Bundan 3 yıl sonrası 1912 yılı I.Balkan Savaşı, daha başka söze gerek var mı! Kaldığımız yerden devam edelim. Harbiye’den mezun olur olmaz tutuklanır. Dedik ya her yer Hafiye dolu diye. Yıldız Sarayı’na durmadan jurnal giden bir dönem. Okulda gazete çıkarmışlar bir kere, doğal olarak adları çıkmış. Fiziki takibe almışlar, hepsi aynı evde durunca, demişler bunlar teşkilat tevkif edin. Birkaç ay yatmışlar hapiste sonra bırakmışlar. Dönemi anlamak için şöyle izah edelim. Falih Rıfkı Atay’ı duymuşsunuzdur. Abdülhamit’in son dönemlerini yaşamıştır, şöyle söyler: “İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve Yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncıklarını iyileşemez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Ah ben memleketten önce ölsem! Memleket bizim ömrümüze de yetse!” -Neyse, bu aralar el üstünde tutuluyor bu dönem, başımız ağrımasın.- Ama mimlenmiş bir kere Mustafa Kemal, rahat bırakırlar mı? Saray işe el atmış bizimkilerin tayinlere müdahale etmiştir. Ali Fuat Beyrut’a, Mustafa Kemal (30.Süvari Alayı) ve Müfit (29.Süvari Alayı). Tayin mi sürgün mü siz karar verin. Nerede Makedonya nerede Suriye. Ancak iyi de olur çünkü burası Mustafa Kemal’in staj yeri olur. Sınavlarda sorarlar, not alın burayı. Ancak orada işler karışıktır. Bir kesim asker Osmanlılık adını kullanarak kendilerine bir soygun düzeni kurmuşlardır. Bizimkiler bu düzeni bozar, hayatları tehlikeye girer ama halkın da güvenini kazanırlar nihayetinde. Ama hayat Osmanlı tebaasına zor, aynı bölgedeki yabancı asker ve ahalisine kolaydır. Eeee bu adamlar da genç nihayetinde. Eğlenmek onların da hakkı kardeşim. Her gün savaş, her gün savaş planlarıyla geçmez hayat. Arada bir Beyrut’a giderler, eğlenirler. 23-24 yaşlarında genç delikanlı subay bunlar. Biz de yaptık okul yıllarında yani, hayat zor. Peki, gelelim şu İttihatçılık meselesine. 1876 yılında ilan edilen anayasa, Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek II.Abdülhamid tarafından yürürlükten kaldırılmıştı. Sonra da yukarıda bahsettiğimiz istibdat dönemi başlamıştı. Aydın kesimler ve iyi eğitim almış insanlar, bu durumun bir an evvel sona ererek yeniden özgür düşünce ve hürriyet için yoğun bir çaba içerisine giriştiler. İşte tarihte bu hareketi yürütenlere Jön Türkler denmektedir. İttihat Terakki örgütü de bunlardan biriydi ve bu örgütün en önemli özelliği Mason/Carbonari bir yapıya sahip olmasıydı. Gizli bir örgüttü. Bu özelliği de Talat Bey’den kaynaklanmaktaydı. Zira Talat Bey bir masondu ve mason teşkilatının tüm üyeleri de desteğini İttihat Terakkiye aktarıyordu. Ayrıca asker kişilerin de bu örgüte katılımının hızla artması örgütün, diğer örgütlerden daha güçlü olmasına yol açıyordu. Şam’da daha stajyer bir kurmayken kurmuş olduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin de zaman içerisinde farklı şehirlerde açılan şubelerinin İttihat ve Terakki’ye katıldığını bizzat kendisi şöyle anlatır: “Bu oldu bittiği kabul zorunda kaldım ve ben de İttihat’ın bir üyesi oldum.” Ancak Mustafa Kemal akılcıdır. Ordunun siyasette yeri olmadığını düşünür. Bu nedenle de örgüt üyeleri içerisinde sıklıkla düşman kazanır. Örgüte ve çalışma şekline ağır eleştiriler getirir. Hatta bir keresinde bu durumdan rahatsız olan Enver, Binbaşı Hafız Hakkı’ya “Mustafa Kemal fazla ileriye gidiyor, bu duruma bir çare düşünülmeli” demiştir. Sonuç, bir kez daha sürgün. Mustafa Kemal Trablusgarp'ta. Ancak İttihat Terakki’nin planı tutmamış, Mustafa Kemal buradan öldürülerek ya da onuru kırılmış bir asker olarak dönmek yerine artık kente valisiyle, ordu kumandanı ve jandarma ile polis egemendir, yani hükümet ve devletin otoritesi kurulmuştur. Öte yandan nüfusu ve otoritesi kırılmış bir Şeyh Mansur söz konusudur. Tabi bu arada 31 Mart ayaklanması çıkar. Derviş Vahdeti
    ve taraftarları, hürriyet ve eşitlik düşüncesinin anlamsız olduğunu, şeriata dönülmesi gerektiğini söyleyerek rejime karşı isyan ederler. II.Abdülhamid’in de desteğini alan isyancılar İstanbul’u ele geçirmiş, İstanbul sokaklarında 11 gün boyunca asayişsizlik kol gezmiştir. İttihatçıların hiçbiri ortalıkta yoktur. Bu noktada gene bizim Türk kahramanı Mustafa Kemal devreye girecektir. Tanınmış kişilerin hiçbirinin üstüne sorumluluk almak istemediği bir noktada, Hüseyin Hüsnü Paşa’yı bu işin başına geçmesi için inandırır ve Mahmut Şevket Paşa’ya da kabul ettirir. Hareket ordusuyla beraber İstanbul semalarına gelinince bakılır ki isyan, birkaç bin isyancıyı yakalamaktan ibarettir. Hal böyle olunca ortalıkta görünmeyen süper kahramanlar ortaya çıkar ve hareket ordusunun başına geçerler. Gazetelerde de hep onların adı geçer. Mustafa Kemal’i anan kimse yoktur. Sonuç olarak II.Abdülhamit tahttan indirilir, İttihatçılar güçlü bir biçimde iktidara sahip olur. Üniversite sınavına hazırlananlar bilirler ki tarihte bir konu başlığı vardır, 20.yy başlarında Osmanlı Devleti diye. Trablusgarp savaşından başlatılır genelde. İşte bu Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in çıraklık dönemi savaşıdır. Artık 31 Mart irticai ayaklanması bastırılmış, padişah devrilmiş, Mustafa Kemal’se politikanın ayak oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ordu, iyice siyasete bulaşmış durumdadır. Mustafa Kemal’e göre ordu ve siyaset, birbiri içerisine girmiş iki ayrı kavramdır. Zaten bu görüşleri nedeniyle İttihat Terakki içerisinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ayrıca İttihatçı kadrolarca da birkaç kez suikasta maruz kalmıştır. Ancak her seferinde ve başkaca birçok seferinde sanki “yapacağın daha çok iş var” denircesine ölümden hep kıl payı kurtulmuştur. Hani bir keresinde demişti ya “Allah, Enver’in batırdığı ülkeyi kurtarmaya beni memur eyledi.” Diye, işte Allah’ın yazdığı kaderden başka ne gelebilir ki insanın başına. Ancak sonuçta o da bir insandı ve gerçek şu ki engeli aşamamanın verdiği yılgınlık, bıkmışlık ve yorgunluk “askerliği bırakır, kurtulurum” düşüncesine kaptırmıştı onu. -Bakın ben bir emniyet mensubuyum. Babam da öyleydi. Bu mesleğin muhteviyatını çok iyi biliyorum. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Teşkilat personelinin yüzde doksanı daha iyi bir iş buldu mu bırakıp gidiyor. Bulamadığındaysa her zaman aklında “bırakıp kurtulacağım” düşüncesi oluyor. Kalan yüzde on mu? Onlar zaten referanslarının ikili ilişkileri sayesinde, konjonktür neyse ona ayak uydurarak hiçbir zaman adaletsizlik ve haksızlıkla yüzleşmiyor.- Şimdi, buradan hareketle, Mustafa Kemal de TSK içerisinde eleştirel düşünen, sorgulayan ve oldukça da sivri dilli bir kişiliktir. Yani sistem için tehlikeli bir adamdır. Bu yüzden de modern çağ tabiriyle mobbing ve daha fazlası her zaman hep onu buluyor. Hani bir laf vardır “meyvesiz ağaç taşlanmaz” diye. Dönemin dünya ordularındaki bilinen subay kavramına terstir. Rasyonel düşünüp, pragmatist bir şekilde hareket edebilen biridir. Bu da diğer herkesin takdirini kazandığı gibi nefret ve kıskançlığını da tetikliyor. Haliyle istifa etmek tek kurtuluş gibi duruyor. Normal karşılanmalı. İstibdat zihniyetini sona erdirerek, Hürriyet ve Terakki getireceğini söyleyen İttitat Terakki rejimi, yeni bir istibdattan başka bir şey getirmemişti. Bu arada Trablusgarp tehdit altındaydı. Çünkü İtalyanlar, Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarını alarak iç deniz yapmak, aynı zamanda da Trablusgarp’ı sömürgesi yapmak istiyordu. İşgal başlar. Gönüllü kahramanlarımız çok zor şartlar altında varırlar Trablusgarp’a. Mustafa Kemal, Derne Komutanıdır. Burada elde ettiği başarılarla dikkat çeker. Emperyalizme ilk tokadı burada vurur. Ne yazık, farkına varamazlar. Trablusgarp ve sair surette Balkan Savaşları, onun çıraklık dönemi savaşlarıdır. Özellikle Trablusgarp, komutanlık vasıflarının ortaya çıktığı dönemdir. Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Bingazi’ye giderken bir falcıya rastlarlar. Falcı, Mustafa Kemal’in avuç içine bakar, çizgilerini okur. Falcı, bir anda ayağa fırlar. Sen “padişah” olacaksın, “15” yıl hüküm süreceksin der. Açıkçası, Mustafa Kemal gibi ben de fala inanmam. Ama bilirsiniz, fala inanma falsız da kalma demişler. Ve evet, Çanakkale. İman dolu göğsün, demirden zırhlara galip geldiği yer. Mustafa Kemal’e Atatürk olma yolunu açan savaş. Taarruzun değil ölmenin emir olduğu savaş. “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz-on metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler
    onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.” Bu savaş, öyle bir savaştır ki tek amacı vardır; ya zafer ya zafer! Kendi içerisinde mağlubiyetler olacaktır. Ancak kesin sonuç zafer olduğu sürece, sona doğru giden yolda yaşananların bir önemi yoktur. Çünkü bu savaşın adı Topyekün Savaştır. Çanakkale’deki ordunun komutanı Limon von Sanders’dı. Ancak bu adamın sorunu, bir Alman olarak Türk ordularının başında olmasıydı. Hiç bilmediği bir memlekette hiç tanımadığı bir milletin askerlerine emretme yetkisi bu adama verilmişti. Ve bu adam, düşmanın Gelibolu Yarımadası’ndaki noktalardan hangisini ya da hangilerini çıkarma yeri olarak seçeceğini yanlış tahmin etmişti. Mustafa Kemal, bu gerçeği Balkan Savaşları sonunda öngörmüş ve ona göre de tedbirlerini daha o zamandan kafasında kurgulamıştı. Hatta kendisine kumsallara istihkam yapmak gerek diyenleri şiddetle eleştirip “İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım...” demişti. Usta bir askerdir kendisi. Savaş stratejisinden iyi anlayan, idrak gücü oldukça yüksek bir komutan. Aynı zamanda tam bir komutan. Verdiği emirlerde kendinden emin, tereddüttü yok. Bu askerine de güç ve kuvvet veriyor. Komutanına güvenen asker, verilen emir ölüm bile olsa koşa koşa gidiyor. Çanakkale’ye dair bir komutan değerlendirmesi yaparsak eğer, “Ian Hamilton, elindeki gücü etkili olarak hedefe yönlendiremeyen, yaratıcı olmayan kalıpçı bir komutandır. Limon von Sanders Prusya ekolünde yetişmiş, planlama yeteneği olan bir subay ancak kendi milletine ait olmayan bir orduya komuta ediyordu ve bir Türk değildi. Enver Paşa, Osmanlı orduları Başkomutan vekili. Ama harp yönetim yeteneği olmayan, sadece bulunduğu mevkiinin kendisine verdiği güçle harita üzerinde muharebe planlaması yapabilen biri.” Enver Paşa’nın ricası üzerine bir grup gazeteci, yazar ve şair, Çanakkale cephesini ziyarete giderler. Gezi sırasında İngilizler, bir tepeyi yaylım ateşi ve bombardımana tutarlar. Grup sorar, Esat Paşa cevaplar: “Bütün mermiler Cesaret Tepesi’ne yöneliktir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Tümen Komutanı Mustafa Kemal, askerine bando ile yemek yedirir. Ve İngilizleri kıyıda dar bir yere mıhladığı için mızıka sesini duyan İngiliz gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler. Yemek bitince bando kesilir, İngilizler de sırf hiddetlerinden açtıkları ateşi keserler.” İngilizlere vurduğu tokat yetmezmiş gibi bir de onlarla dalga geçmeyi de bilmiştir. Yaşa Mustafa Kemal Paşa! Mustafa Kemal’i ötekilerden farklı kılan kıyıya egemen olan tepeleri tutarak, düşman askerlerini çıktıkları kıyılara hapsetmesidir. Hırslıdır ancak nerede durması gerektiğini bilecek kadar da akıllıdır. Saldırıda önde, çekilirken en arkada duran Mustafa Kemal’in, Anadolu’da efsaneleşmemesi beklenemezdi zaten. Çanakkale’den sonra 1917 yılında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığında Falkenhein vardı. Bu komutanlığın karargahı Almanların emrindeydi. Türklere hiçbir görev verilmiyor, hatta Osmanlı üniforması giymesi gereken Alman subayları, Alman ordusu üniformalarıyla görev yapıyordu. Emir verdikleri ise bizim askerlerimizdi. Bize hep Almanlar şöyle dostumuz, Almanlar böyle dostumuz bilmem ne diye anlatıldı. Halbuki bu adamların asıl amacı bölgede arkeolog, istihbaratçı gibi sıfatlarla çalışarak, Türklerle Araplar arasındaki çatışma ve çekişmeyi artırarak savaş sonrası dönemde Irak ve Suriye’nin Alman egemenliğine girmesinin yolunu açmaktı. Buradaki Yedinci Ordunun Komutanı Mustafa Kemal’di. Türklerin kahramanı oynanan oyunun farkındaydı. Enver ve Talat’a gönderdiği raporlardan duruma isyan etmiştir. Almanların ihtiraslarının tutsağı olmayı ve arkadaşlarının kanlarının boş yere akmasını görmeyi reddetmiştir. Türklüğün korunmasının temel vazife olması gerektiğini ve buna göre planların yapılarak hayata geçirilmesi ivediliğini ifade etmiştir. İstanbul sessiz kalmıştır. Bakın Mustafa Kemal anılarında bu konu hakkında neler yazmış: “Felaketin coşkun bir nehir gibi, Türkiye üzerine aktığını görüyordum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve tüm tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İstedim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim. Her
    türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendimi Ordu Komutanlığından af ve hatta vekili de bizzat atayarak görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün ulusa anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir nedenle çekilmiş olduğumu yaymak için, beni merkezi, Diyarbakır’da bulunan eski orduma, İkinci Ordu Komutanlığına atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar kısa bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.” Kahramanımız Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, aman sesini çıkarma diyerek İkinci Ordu Komutanlığı verilen teklifi de reddetmiştir. İstanbul’a gidecektir. Gidecek gitmesine de yol parası dahi yoktur. Zaman içerisinde edinmiş olduğu birkaç atını satarak en azından yol parasını çıkarır. “Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretini verecek kadar param olmadığını bilmiyor muşum.” Mustafa Kemal’in dönüşünden 15-20 gün sonra İngilizler 110 bin kişilik bir kuvvetle saldırarak Kudüs’ü ve bütün Filistin’i aldılar. Mevcut durumu iyi okuyan kahramanımız bir kez daha haklı çıkmıştı. Falkenhein gitti, Limon von Sanders geldi. Ama bu sefer Yedinci Ordunun Komutanı yeniden Mustafa Kemal yapıldı. Halep’e döner dönmez işe başladı. Birlikleri yeniden düzenledi, Nablus muharebesine hazırlanmaya başladı. Ancak durum hiç de iyi görünmüyordu. İklim çok sertti. Askerler bite bulanmış, gıdadan ve sudan mahrumdu. Çöl sıcağında paçavraya bürünmüş askerler sinek gibi ölüyordu. Maneviyat pek kalmamıştı. Öyle ki kamyonlu devriyelerimiz, firari askerlerimizi öldürüyordu. İngilizlerin durumuysa tam anlamıyla mükemmeldi. Ellerinde her türlü imkan vardı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arapları da İngilizlerle birleşmişlerdi. Arabistanlı Lawrence’ın önderliğinde ordumuza şiddetli darbeler indiriyorlardı. Ama bizim de Türklerin kahramanı Mustafa Kemal’imiz vardı. Mustafa Kemal, İngilizleri çözümlüyor, Sanders’a raporluyor, Sanders’sa çuvallıyordu. Mustafa Kemal’in sözlerine itimat etmeyen Sanders’ın karagahı bile basılır, canını zor kurtarır. Osmanlı orduları ağır yenilgi alır. Çare yoktur, Mustafa Kemal gene ipleri eline alacak, emir dinlemezcesine ordularımızı yok olmaktan kurtaracaktır. Anadolu sınırlarına kadar başarılı bir geri çekiliş yapılır. 30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasıyla ateşkes ilan edilir. Savaş sona erer. Ordularımız silah bırakır, İngilizler stratejik noktaları işgal ederler. 13 Kasım 1918, Haydarpaşa İstasyonu, İstanbul. Aynı gün sadece topraklarımızı işgal etmek için değil aynı zamanda bir milleti yok etmek için ülkemizi işgale gelen 61 parçalık düşman donanması yavaş yavaş boğaza yerleşmeye başlamıştır. Halbuki her şey ne güzel başlamıştı. Her ne kadar İtilaf devletleriyle müttefik olmak istemişsek de topraklarımızın zenginliğinin ve Allah’ın savaşçısı bir millet olmanın karşılığını alıyorduk. Enver ve çevresi savaşı Almanların kazanacağına inandılar. Topraklarımızı kurtaracak, bir de üstüne kaybettiklerimizi alacak ve borç yükünü üstümüzden atacaktık. Kim bilir belki yeniden güçlü bir imparatorluk olacaktık. Ama bugün boğazın o ışıltısı yerini gemi bacalarından çıkan kapkara dumanlara bırakmıştı. Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımında kendisini bekleyen Kartal İstimbotuna biner. Rasim Ferit bu acı durum karşısında “Hata ettim, İstanbul’a dönmemeliydim.” Diyerek, üzüntüsünü belli eder. Türk’ün babası olacak, vatanın kurtarıcısı kahraman Türk, alev alev yanan gözlerle dev zırhlılara bakar; “Geldikleri gibi giderler!” der. Uzak diyarlardan yurdundan atmaya geldikleri bu millet, başbuğunun önderliğinde ikinci kez Ergenekon mucizesini gerçekleştirecek, düşmanı 30 Ağustos 1922’de denize dökecektir. Ama ekibimiz gelecekten habersiz bir şekilde kaderlerinde belli olana kararlı bir şekilde ilerlemektedir. Zamanın gözde mekanı Pera Palas’a gelirler. Bir İngiliz Generali, Anafartalar Kahramanı ile tanışmak ister, masasına çağırtır. Tanrı’nın Kırbacının torununa masama gel demek... Bizim Bozkurt’un gözleri parlar; “Onlar ülkemizde misafirler. Biz ev sahibiyiz. Türk’ün geleneğinde misafir, ev sahibinin ayağına gelir.” Enver, Cemal, Talat... Alman denizaltısı ile ülkeyi terk eylemişlerdir. Bu işlerin Vahideddin ile olmayacağı da barizdir. İngilizlerin esiri ve
    hizmetkarı olmuş, akıldan yoksun bir padişahın vatanın geleceğini düşünmesi mümkün müdür? Ya da tarih boyunca hangi çılgının boynuna zincir vuracağına şaşan Türk, devleti ve milleti kendine ait bir mal sayan ailenin, beceriksiz ve esir bir son üyesinin boyunduruğunda mı kurtuluşa gidecektir. Tarih böyle bir şeyi yazmamıştır ve yazmayacağı gibi her zaman da cezasını vermiştir. Hiç kızmayın bana, ben Türk’üm ve özgürlük benim karakterimdir. Bu yüzden beni kendisinin malı ve kulu sayan bir zümrenin himayesinde yaşayamam. En azından modern çağ ve modern sonrası çağda bu mümkün değil. İnsan haklarının ne olduğunun dahi pek bilinmediği bir dönemde imparatorlukların ve imparatorların gölgesi kabul edilebilir. Ama bugün değil. Kaldı ki o dış mihrak denilen yapıların ulus devletleri hedef tahtasına koyduklarını da düşünecek olursak, özgür bireyler olarak yaşamanın ne kadar mühim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Mustafa Kemal ve işgal İstanbul’una geri dönelim. Zaman kaybetmeksizin çalışmalara başlamak lazımdı. Öncelikle vatanın kurtuluşu için ustaca bir diplomasi yürütüldü, zaman kazanıldı. Şartlar olgunlaşınca artık Anadolu’ya gitme vakti geldi. Mustafa Kemal istediğini almıştı. 9.Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gidecek, Samsun ve ahalisine atılan iftiraya inanarak Türkleri direnişten men edecekti, ona verilen görev buydu. Devletin ona verdiği görev Türkleri durdur, direnişçileri çöz, önde gelenlerini hapset, silahlarını al ve direnişi başlamadan durdur. Milletinin ve 7 bin yıllık Türk tarihinin ona verdiği görevse git Anadolu’yu kurtar, düşmanı yurttan at, kahraman ol ama bireysel kahramanlıklara aldanma, gelecek için milletinle yeni baştan başla ama kaldığın yeri unutma. Onlar gene gelecekler. Yarım kalanı bitirmek için türlü entrikalara başvuracaklar. Unutma, Atan Bilge Kağan ne demişti: “Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir... Ey Türk! Titre ve kendine dön!...'” O, Türk milletini toplayıp, bu toprakları vatan tuttu. Yanılsaydı zaten ya devleti ya emperyalizm onu öldürürdü. Bazen devlet varlığı için millete hizmet gerekir. Bazen de millet için devlete hizmet. Bu millet, kahramanla eşkıyayı ayıracak ferasete sahiptir. Ben bir devlet görevlisiyim ama son nefesime kadar milletimin emrindeyim. Devlet her zaman milletten üstün tutuldu ama bu millet her zaman devletini baş tacı etmiştir. Devletimiz 16 kez yıkılmış, 17.kez devlet kurmuşuz. Mustafa Kemal’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”