• 239 syf.
    ·10/10
    Leyla İpekçi’den ilk bir kitap okudum. Zaman zaman gazetelerden köşe yazılarını okusam da derli toplu bir kitabını okumamıştım. Aslında birkaç kitabını da almadım değil. Ateş ve Bahçe ve Şehrim Aşk kitapları kütüphanemde okunma sırasını beklerken gördüm ki Güzelin 1001 Yüzü kitabı çıkmış. Hemen aldım ve onu okuma sırasının başlarına koydum. İsmini cazibeli buldum belki ondandı diğerlerinden öne almam. Kitabın kapağını çevirir çevirmez “Sevgi ve bilgiyle varlığın kalbine…” sloganıyla karşılanıyorum. Sevgiyle ve ilgiyle Güzel’in evine hoş geldin dercesine. Hoşbulduk dedim tüm içtenliğimle.

    Ne mi anlatılıyor kitapta? Güzel’in 1001 Yüzü’nü hangi birimlerle ölçebileceğimizi anlatıyor. ‘Tevhid sanatı’nı çağrıştıran üslubun ‘nasıl’ları üzerinde yoğunlaşsa da, sanata olduğu kadar hayata da göndermeler yapıyor. Tevhit sanatçısının sanatını icra ederken hangi incelikleri gözetmesi gerektiğini anlatıyor. “Allah’ın isimleri gibi kelimeleri de sayısız. Fakat büsbütün ölçüsüz, hudutsuz bırakılmış değiliz çok şükür. O’nun (cc) istediği gibi biri olmaya çabalamanın bizi sanatta da hayatta da güzelleştirdiğine inanıyorum. Bunun ancak aşk ile gerçekleşebildiğini düşünüyorum.”

    “Hz. Peygamber ashabıyla beraber yürürken yol kenarında bir köpek ölüsüne denk gelir. Sahabelerden bazıları manzara karşısında “Bu leş ne kadar da pis kokuyor.” demekten kendilerini alamazlar. Bu durum karşısında Allah Resulü’nün tavrı ise hayli farklı olur: ‘Köpeğin ne güzel dişleri var!’ İşte Peygamberimizin bu bakışı tevhit sanatçısının mihenk taşıdır.” Leyla İpekçi Güzel’i güzel anlatmış. Her ne kadar etrafımızda bir o kadar kötülük kol gezse de, biz ana dil olarak Güzel’ceyi dinlemeyi çok seviyoruz. Çünkü Güzelce’de anlatılan Güzel, gerçek anlamda Güzel’dir ve tüm güzellikler de ona aittir. O güzeldir, güzeli sever. Güzel yaratır. Yaratılan güzellikleri bize sevdiren de O’dur. Madem O güzel söylüyor, biz de Güzel’i güzelce görmeli, hissetmeli ve de söylemeliyiz. Güzelleşmek ödevimizdir. Bu da ancak aşk ilen olacaktır. “Ruh güzele gider. Güzel’le uçar.“ der yazar. Bediüzzaman da “Güzel gören, güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” der.

    “Sanatçı denilince marjinal, aşırı özerk, abartılı derecede ilginç, toplumdan kopuk, uçuk, itiraz eden, her şeye muhalif, aykırı ve tüm bunlara rağmen magazin için elverişli bir tip geliyor aklımıza” diyor Leyla İpekçi. Son zamanların sanatçısı işte tam da böyle bir şey. Ama her sanatçı böyle midir? Hayır. Günümüzde sanat eseri denilince de akla, serbest çağrışımla akla gelen her şeyin fütursuz özgürlükle (!) anlatıldığı eserler geliyor. Bu eserler de karakter tahlilleri, pskolojik açılımlar, dramatik unsurlar, insan tabiatının karanlık dehlizlerinde vuku bulan gerilimleri, bol aktivizm kokan tasarımlardır. “Kötülük, yalan, hırsızlık, ihanet insanın karanlık dehlizlerinde her daim mevcuttur, bunları niye saklayalım ki.” diyenler yüzünden her şey alenileşti. Alenileşmekle kalsa iyiydi. Meşrulaştı da. Gel de şimdi Bediüzzaman’ın “Batıl şeyleri iyice tasvir safi zihinleri idlaldir.” sözünü hatırlama. Yazarımız bu tarz sanat eserlerinden değil daha çok “İnsan karanlığının izdüşümlerini, sonuna dek ölçüsüzce açan değil; katmanlı bırakan, örterek dolayımlarla işaret eden eserleri icra edenlerin sanatından feyz alıyor.”

    Leyla İpekçi “Hepimiz kendi dünyamızın sanatçısıyız. Sanat eserinin ‘canlı’ olduğuna ve eserinin sanatçıya şahitlik ettiğine inanan biri olarak, bugün fazlasıyla içine kaçmış ‘dünyanın ruhu’nu ancak ‘güzel’ sanatla diriltebileceğimize ve ‘güzel’in ana dili yaygınlaştıkça bu külli ruhtan payımıza düşen nurla hep birlikte güzelleşeceğimize inanıyorum.” diyor.

    Kitap on üç ayrı bölümden oluşmuş. Sevgili’nin Harfleri, Gerçek ile Kurgu Arasında, Kötü karakter, Şüphe, Trajedi, Tıpkı ve Sanki, Korku, cennet Evi, Unutma Biçimleri, Öfke, Var ile Yok Arasında, Ruh hali, Kendi Medinesi’ne Varmak. Yine her başlığın altında da alt başlıklar oluşturulmuş.

    Şu anki kapitalist sistemin çarkları arasında ezilip kalan insan, kavuşmayı değil sahip olmayı arzuluyor. Vermenin değil almanın peşinde. Fethetmekten yana değil, işgalden yana. Adalette gözü yok, tahakküm etmek istiyor. Fark etmek şöyle dursun fark edilmek istiyor. Tanımıyor ama tanımlıyor. Her şeyi maddede arıyor. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.” diyor Bediüzzaman.

    Portekizli film yönetmeni Victor Erice’nin ödüllü filmi Ayva Ağacı Güneşi’ndaki ayva ağacını resmini yapmaya çalışan ressamın hikâyesini mutlaka okumalısınız. En azından ben okuduğumda ânımın niye ânıma uymadığını çok iyi öğrendim. Daha önce tefekküren yazdığım birçok şeye delil bulmaktan ötürü de sevindim.

    Bir de Gecenin tebessümü yazısını okumanızı dilerim. “Gecenin sessizliğinde bir tebessüm gibi görünür ay ve yıldızlar.” diye başlar. “O koyu sonsuzluğa daldığımda, gökyüzüne bakmanın kalplerdeki vesveseyi, üzüntü ve kederi azaltışını, Allah’ı hatırlatışını, hasretlilere teselli verişini, sevenlere arkadaş oluşunu, ellerini semaya açanlara ‘yuva’ oluşunu düşünmeye başlıyorum.” diye devam ediyor.

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    Sevmeniz, sevildiğinize delalet; övmeniz övüldüğünüze delalettir.
    *
    Asıl gaye ‘âlemlere rahmet olarak’ gönderilmiş En Sevgili’nin ‘aramızda olmasına’ kalbi nurlandırmasına Kur’an dilinde şahit olmaktır. Zira Allah bütün şeyleri Onun ‘vesile’siyle yaratır ve Onunla tamamlar.
    *
    İlahi niteliğinden dolayı, onu özlediğiniz sürece diri kalır karşınızda. Sizinle konuşur, size bakar Kâbe. Onun görüntüsüne bakmak, insanda vedasız bir kavuşma arzusuna tekabül eder.
    *
    Güzel olan sevilendir. Âşık olmadan iyi sevgili olunamayacağı gibi, güzelleşmek de mümkün değil.
    *
    Bizler en güzel halimizle ancak bir akis, yansımayız. Kendimizde tecelli eden ‘ilâhî isimleri’ bildikçe, nefsimizin perdelikleri kalkmaya başlıyor ve aslımızı (Rabbimizi) ‘kesintisiz’ bilmeye başlıyoruz.
    *
    Haklı olanın vicdanı affedici olmaya, alttan almaya, karşısındakinin hatasını örtmeye, idare etmeye, suskunluğa daha eğilimlidir. Oysa biz haksızmışız gibi bağıra çağıra, haklılığımızın altını çize çize, göze soka soka kanıtlamaya çalışıyoruz. Haddi aştıkça, hudutları da çiğniyoruz. Hayatın ince ruhu içeri kaçıyor.
    *
    Bağ varsa hayret var. Hayret varsa hayranlık var. Hayret ve hayranlık varsa, ölüm korkusu dağılacaktır.
    *
    Ev eğer cennet kılınıyorsa, gönle sevgi yerleşmiş demektir. Sevdiğinin yüzünü gördükçe, yeryüzü bir mescit olacak.
    *
    Gönülsüz itaat, sevgisiz vücuda getirilen bir eser gibidir, muhatabına ulaşmaz. Güzelleştiremez. Aşka düşmeden icra edilen eser, sanatseverin ruhunu uçurmaz. Ruhları ‘bir’leyemez.
  • 256 syf.
    ·10/10
    Doğrusu kitabı elime aldığımda “Peygamberin Bir Günü” içerisinde Peygamberimiz bu saatte bunu yapar, şu saatte şunu yapar gibi bir akış beklemiştim. Ama elimdeki kitap öyle değildi. Kitabın sonunda şöyle cümlelerle karşılaştım:

    “Peygamberin bir gününü 24 saate sığdırmayı düşünmedik. Çünkü bu, okyanusu bir testiye sığdırmaya çalışmaktan daha abes bir çaba olurdu.”

    “Peygamberin günü mevsim değişikliklerine uğrayan, uzayan kısalan, aynı zamanda önemli sabiteleri olan bir gündür. Modern insanın statik zaman dilimlerine karşı O’nun günü devingendir. Sağlam temellere kurulmakla birlikte esnektir.”

    “Onun bir gününde müşahade, tefekkür, namaz, tezekkür, dua, merhamet, esmâ-i hüsnâ ahlâkı gibi temel sabiteler hep var olmakla birlikte, hayatı kesin çizgilerle bölen sözümona ‘programlı’ ve ‘disiplinli’ hakikat-i halde ise katı, soğuk ve ruhsuz bir zaman anlayışını asla görmüyoruz.”

    Böyle bir girişten sonra kitabın üzerimde bıraktığı tesirleri yazmak niyetindeyim.

    Bana göre kitabın en önemli cümlesi Huzur’da olmaktır. Her daim Huzur’da bulunduğunu bilen insan, hayatını buna göre dizayn eder. Huzur’da olan ise hep huzurdadır. Aynı mealde cümleleri Leyla İpekçi’nin Güzel’in Binbir Yüzü kitabını okurken de görüyorum. Peygamberimiz her an Huzur’da. Hal ve hareketleri, sözleri hep Huzur’dan bize aktardıklarıdır. Çünkü o hep kelamdır, sözdür. Allah’ın kelimesidir. Yürüyen Kur’an’dır. Onu görmek isteyen, yüzüne yüz sürmek isteyen Kur’an sayfalarına baksın. O’nun tüm yaşayışı Kur’an’dır.

    O, gününü üçe bölerdi. Üçte biri kendisine; üçte biri ailesine, yakınlarına, dostlarına; kalanı ise mescitte sahabilerine ayırırdı. Ayetler önce kendisine geldi. Namaz önce kendisine farz oldu. Sonra ailesine, yakınlarına. Silsile önemli. Kişinin kendisi önemli. Önce kendisini kurtaracak kişi. Sonra en yakınındaki ailesini. Sonra sonra çevresini. Aslında insan önce kendisini kurtarmakla çevresini de kurtarmış oluyor. Çünkü herkes inandığı gibi yaşasa çevreye bir şey kalmıyor. Çünkü herkes evinin önünü temizlese bütün bir mahalle, bütün bir kent tertemiz oluyor.

    Gecenin belli bir zamanlarında kalkardı peygamberimiz. Önce bahçede gökyüzünü seyreder, seyrederken gece ayetlerini okur, sonra da namaza durur, gözlerinde yaş bitinceye kadar secdede kalırdı. Bütün bunları da şükreden bir kul olmak için yapardı.

    Kitabı elime aldığım ilk zamanda şöyle bir not almışım: Metin Karabaşoğlu’nun Peygamberin Bir Günü kitabını okuyorum. “Benim susmam fikir, konuşmam zikir, bakışım ise ibret bakışıdır.” Hadisinden hareketle “O neye bakmışsa, dikkatle bakmış, ibretle gözlemiştir.” diyor. “Ve sonra ‘Üstlerindeki göğe bakmazlar mı onu nasıl bina edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur.’ Ayeti ilk geldiğinde bilinmelidir ki Peygamber aleyhisselatü vesselam üstündeki göğe bu nazarla bakmıştır.” Okudum ya şimdi, çıktım balkona bu bayram sabahında, ben de çevirdim gözlerimi semaya. Birden Allahü ekber nidaları kapladı her yeri. Zamanlama mükemmeldi. Ezan başlamıştı. Gökte yıldızlar hiç görmediğim kadar parlaktaydı. Önce birini, sonra birkaçını gördüm. Derinleştiğimde de diğerlerini. Durup düşündüm balkonumda. Ayet devam ediyor: “Yeryüzünü döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. Hakka yönelen her kul için bunlar ayetlerdir.” Hakka yönelmesi için kulun bakıp görmesi ve de elbette durup düşünmesi gerekir.

    Okudum ya kitabı öğrendim ki onun her anı dua, zikir ve tefekkür. Her zaman halkın içinde. Çocukla çocuk, gençle genç. Her hareketinde mutedil. Merhametli şefkatli. onda olan her şey kararınca. Yerinde bir celal, yerinde bir cemal ve sonuç kemal.

    Kitabın üslubu ve verdiği örnekler belki hamasi değil. Kalben sevmek ayrı, aklen kavrayıp kalben sevmek ayrı. Bizim sevmelerimiz yüzeysel. Anlık. Yaz yağmuru gibi. O anda. Sonrası yok. Huzur’dan çıkıyoruz. Yine dünya âlem meşgalemiz. Bir mübarek gece gelecek de, ya da bir yakınımızı kaybedeceğiz; birkaç saat, birkaç gün uhrevileşeceğiz. Sonra yine vur patlasın, çal oynasın. Ne yazık ki insan nankör. Unutuyor. İşte unutmamak için bol bol onu, yani Kur’an’ı okumalıyız. Onu, yani o nasıl yaşardı’yı, rehberimizi anlatan kitapları okumalıyız.

    Yazı uzuyor. Kitap üzerine kitap yazılır neredeyse. Ama fazla söze gerek yok. Siz bu kitabı okuyun. Çok şey kazanırsınız.
  • 400 syf.
    ·2 günde·8/10
    "Bazen doğru insanla yanlış zamanda karşılaşıyorsun," dedim yumuşak bir sesle.

    "Evet," dedi. "Sonra her günü zamanı yeniden düzenleyebilmeyi dileyerek geçiriyorsun."

    " Size romantik sıcacık bir yılbaşı hikayesi ile geldim," demek isterdim ama hicbir şey göründüğü gibi değil Kitabın lanse ediliş şekli bu olsa da romantik bir kitap beklentisi ile başlarsanız kesinlikle hayal kırıklığına uğrayacağınız bir kitap. Ben kitap çıktığında henüz yorumlar başlamadan önce öyle sandım Kitabı aldiğimda yeni yıla girmeden hemen oncesiydi ve ne güzel tatlı romantizm dolu bir kitap okuyacağım modundaydım. Kapağına zaten bayıldım. Birçok olumsuz yorum okusam da okuyayım ve kendim karar vereyim dedim ve işte benim yorumum

    Ilk görüşte aska inanır mısınız?
    Peki bir insanı tek bir an görüp onun hayatınızın insanı olacağı fikrine? Benim içimdeki umutsuz romantik inanıyor.

    Bir noel zamanı.
    Laurie kalabalık otobüste giderken buğulu camdan durakta oturan bir adamla gözgöze geliyor. Böyle zamanın durduğu ve karşılıklı yaşanan bir an. Ama o ne otobüsten inebiliyor neden gizemli yabancı otobüse binebiliyor. Peki olay burda kapanıyor mu? Hayır tabiki. Laurie heryerde arasa da bulamıyor. Bulduğunda ise artık çok geç. Çünkü gizemli yabancı en yakın arkadaşı Sarah'ın sevgilisi olarak karşısına çıkıyor ay çok korkunç bence

    Arkadaşlık mı aşk mı ikileminde arkadaşını seçse de her şey burda son bulmuyor. Tam olarak 10 sene sürüyor. Bu süreçte zaman atlamalariyla aralarında ki ilişkiyi okuyoruz bizde.

    Şimdi beklentim tabiki bu değildi. Ama Sarah'ı ben bile bu kadar seviyorken onların sevmemesi düşünülemez. Jack karakterinden nefret ettim. Hele ki başlarda asla tahammül edemedim. Ama zaten yazarın yapmak istediği bize Jack'i sevdirmek değildi.Yapmak istediği sinirlerimizi bozmayı ve bunu sonuna kadar başardı. Biz avaz avaz aşklarını yaşamalarını beklerken beklediğimiz o sahneler asla olmadı.

    Kitabın başlarında sıkıldım hatta ne okuyorum neden okuyorum sorunsalına düştüm Kitao akıcı olmakla birlikte oldukca durağan bir kitap. Ne olacak diye merak ederken sayfaları hizla çevirdim.Ama öyle bir son yazılmıştı ki kitaba bana göre her şeyi telafi etti. Beklediğime ve okuduğuma değdi dedirtti.

    Toparlamam gerekirse doğru insan - ( ki Jack ne kadar doğru insan olabilirse sana hala gıcığım Jack bunu bilesin!) - yanlış zamanlar silsilesi hikayesiydi. Herkese tavsiye etmem çünkü neden edeyim? Karakterlere gıcık olup bana mı kızasınız? Ama zamana yayılan bu tarz hikayeleri seviyorsanız okuyabileceğiniz bir kitap diyor ve kaçıyorum
  • Passion Elizabeth Dare, iki yıl önce kocasını kaybeden bir duldur. Yastan çıkmasına çok az bir vakit kala Londra’ya halasının yanına gelmiştir. Bir gece kuzeni Charlotte ile buluşmak için halasıyla beraber ünlü Kristal Saraya gelir. Kuzenini ararken üç afacan çocuğun devirdiği palmiye üzerine düşmek üzereyken kendini aniden güçlü kollarla sarıp sarmalanmış bir halde bulur. Kurtarıcı o kadar yakışıklı ve güçlüymüş ki Passion’un adeta gözleri kamaşır. Kurtarıcı onu bırakıp giderken arkasından bakakalır. Tam hayal gördüğünü düşünürken kurtarıcı birden dönüp Passion’un gözlerinin içine bakar ve karalı bir şekilde ona doğru gelmeye başlar. Sarayın her bölümünde onu takip eder. Yanına yaklaşır veee ona dokunmaya başlar. Passion ona mani olamaz,, olmak istemez. Hayatında bir kere rutinin dışına çıkmak ister. Ve kurtarıcı onu gotik mobilya bölümündeki büyük bir panonun arkasına çekip öpmeye başlar...Ve orada panonun arkasında birlikte olular. 
    Langley Kontu Mark Randolf’a, cadı annesinin pis bir arkadaşı tarafından şantaj yapılmaktadır. Bu zamana kadar kardeşi bildiği Mathew meğer bir bahçıvanın oğluymuş. Annesi o vakit bu sefilliğini ballandıra ballandıra bir arkadaşına mektupla anlatmış. Ve kardeşi şimdi nişanlı, saygın, babasını seven, onun hatıralarına saygı duyan bir erkek. Abigail Lawrence eğer kızıyla evlenmezse bu mektubu gazetede yayınlayacağını söyler. Çaresiz Mark şantajcıya boyun eğer. Ama o mektubu evlenmeden önce bulmak için de bir casus tutmuş. O gece de kristal Saraya şantajcının kızını görmek için gitmiş ama o güzel kadınla karşılaşmış… 
    Passion onu tekrar görmek umuduyla ertesi gün yine Kristal saraya gider. Ve kurtarıcıyla yine karşılaşır. birbilerine sadece isimlerini söylerler ve yine büyük panonun arkasında birlikte olurlar ama bu sefer ilkinden daha tutkuludurlar. O günün ilerleyen saatlerinde Passion kuzeni Charlette’ye resim dersi verirken aklınde sürekli Mark ve onunla yaşadıkları vardır. Aşıklar sürekli birbirlerini düşünür,bir sonraki karşılaşmalarını dört gözle beklerler. Fakat Passion böyle devam edemeyeceğini düşünmektedir. İki gün, sadece iki gün sonra Mark’a veda etmesi gerektiğini bilir,ondan sonra kendisine sadece yalnız ve mutsuz hayatında hatırlayacağı güzel anıları kalacaktır. Sonraki gün görüştüklerinde Mark onu sadece müzede değil evde, dışarıda, heryerde görmek istediğini tanınmamak ve hamile kalmaması için bütün önlemleri alacağını söyler heyecanla. Passion zaten üç yıllık evliliğinde hamile kalamadığını, sorunun sadece böyle devam edemeyecek olduklarını,iki ay sonra Londra'dan ayrılması gerektiğini, ertesi gün son kez görüşeceklerini söyler ve çeker gider. Mark şaşırır kalır ve hemen kardeşine koşup onu evine kadar takip etmesini söyler. Kendisi mecburen evleneceği kızla tanışmaya gidecektir. Kızla tanışır ama ondan hiç hoşlanmaz. O’na göre annesinin bakısında, pısırık bir kızdır ve şantajdan mutlaka haberi vardır. Kıza tahammül edemez, soğuk davranır.Gecenin ilerleyen saatinde Passion'un evinin önüne gelir ve penceresine taş atar.(penceresi olduğunu nereden mi biliyor? Çünkü kardeşi,Passion'u evine kadar takip edince o pencerede görünene kadar evin önünde beklemiş) Passion onu görünce panikler, şaşırır. Mark zorda olsa onu görüşmeye devam etmek için ikna eder. Ve artık Passion sevgilisini şehirden gideceği zamana kadar geceleri odasına almaya razı olur… 
    Passion’un kuzeni Charlotte bir gün elinde gazeteyle eve gelir, bir kontla nişanlandığını ilanın gazete de yayınlandığını söyler, nişanlısının ona soğuk davrandığını anlatır. Passion kuzenini teselli eder kontun onu bir mutlaka seveceğini söyler. Charlotte Passion’a nişan yemeğine gelmesi için yalvarır. Passion kuzeninin annesini sevmediği halde kuzeni için kabul eder davetini. Davetin yapılacağı eve gelir,,, içeriye girer ve kuzeninin yanında sevdiği adamı, Mark’ı görür.... şok olur ne yapacağını bilemez hemen oradan ayrılır. Mark da şok olmuştur, giden kadının arkasından çaresizce bakakalır. Ama yemek bitince koşar Passion’a her şeyi anlatır, görüşmeye devam etmek istediğini söyler. Ama Passion kuzeninin masum olduğunu görüşmelerinin doğru olmadığını söyler. Mark çılgına döner. Nasıl dönmesin Passion onu yalnız bırakmış, annesi kendinden başkasını umursamaz, adi bir kadının şantajına uğruyor, kardeşinin hiçbir şeyden haberi yok ve tuttuğu casus mektubu hala bulamadı… 
    Passion ertesi gün artık evine dönmeye kararlı kuzeninin evine gider, nişan yemeğinde olanlar için özür diler ve gideceğini söyler. Kuzeni annesi ile birlikte evlilik hazırlıkları ve kutlamalar için kontun malikânesine gidecektir.Charlotte, Kontun soğuk tavırlarına karşı kendisine destek olmak için Passion’un da gelmesini ister. Kontla evlenmesi gerektiğini, eğer onu bırakırsa itibarının sarsılacağını anlatır. Passion sevdiği adamın kuzeninden ayrılmamasını önlemek için bu teklifi kabul etmek zorunda kalır. Kardeşlerini de (Patience ve Primrose) gittiği yere çağırır. İki sevgili birbirlerini artık sadece uzaktan uzağa görürler ve hiç konuşmazlar.Günden güne erirler... Mark kapana kısılmıştır ne yapacağını bilemez. Passion’un kardeşleri ile olan bağını gördüğünde O na sevgisini itiraf etmesi gerektiğini anlar. Belki o zaman her şey daha kolay olacaktır… kararlı bir şekilde Passion’un odasına gider ‘’Seni seviyorum… lütfen…Passion sev beni’’ diye yalvarır. Passion duyduklarına inanamaz O da Mark’a aşkını itiraf eder. Birbirlerine sarılıp dakikalarca ağlarlar, sözler verirler… ve Mark Passion’un odasından ayrılınca Charlotte O na bir mektup verir. Mektubu okumadığını ama annesinin bu mektupla şantaj yaptığını anladığını söyler. Mark geç gelen bu mucizeye şaşırır...kıza teşekkür edip mektubu alır ve ateşe atar… 
    Diğer taraftan Passion Mark odasından ayrılır ayrılmaz bütün bu yaşadıklarını kaldıramaz ve tüm yediğini çıkarır. Bu rahatsızlık günlerce sürer odasından çıkamaz olur. Ve kardeşlerinin de uyarmasıyla Passion hamile kaldığını, Mark’ın bebeğini taşıdığını anlar. Ona göre bu bir mucizedir. Mark Ona önce sevgisini, şimdi de bebeğini vermiştir. Ama bebeği babasız büyütmek zorunda kalacaktır. Bir bahane bularak ertesi gün malikâneden ayrılmaya karar verir. O akşamki kutlamada bir yolunu bulup bahçede buluşurlar, son kez dans ederler. Passion Mark’a ayrılacağını bildirir, Mark itiraz edemez çünkü her şey onun içinde çok zordur. Ayrılırken birbirlerine en derin hasretle, bir daha görüşmeyeceklerini bilerek sarılır, ağlarlar… ve ertesi gün Passion karnında Mark’ın bebeği, yüreğinde onun aşkı gider uzaklara… 
    Düğün sabahı her şey hazırdır artık. Mark hayatını bitiren imzayı atmaya çok yaklaşmıştır. Ama oda ne? Tuttuğu casus elinde bir gazete koşarak gelir okumasını ister, her şeyin ortaya çıktığını söyler. Meğer annesi Abigail’e iki mektup yazmıştır. Abigail’in hizmetçileri de kadını sevmedikleri için evde kalan diğer mektubu çalıp gazetede yayınlatırlar. Mathew her şeyi öğrenir,kahrolur, Mark’a hala zamanı varken sevdiği kadına koşmasını söyler. Mark önce Charlotte ile konuşur itibarını korumak için isterse hala onunla evlenebileceğini söyler ve içinden kabul etmemesi için dua etmeye başlar. Veeeee Charlotte böyle bir evliliği kabul edemeyeceğini söyler. Bunun üzerine Mark Charlotte’ye kuzenini sevdiğini şimdi ona gideceğini anlatır. Ve Passion’a gider, her şeyin bittiğini, kabusun sona erdiğini, artık kavuşmaları için hiçbir engel kalmadığını anlatır ve önünde diz çöküp evlilik teklifi eder. Passion gözyaşlarıyla onlarca evet diyerek kabul eder, hamile olduğunu söyler,,, birbirlerine sıkı sıkı sarılırlar veeee sonnn.
  • 119 syf.
    ·3 günde·Beğendi
    Eski Bahçe Eski Sevgi ile Tezer Özlü okumaları bitmiş oldu. Güzel bir yolculuktu. Yaşamın Ucuna Yolculuk'la başladığımız birlikteliğe yine içerisinde çok güzel anlatıların olduğu Eski Bahçe Eski Sevgi ile nokta koymuş olduk.

    Tezer Özlü'nün 1964- 1982 yılları arasında yazdığı kısa anlatıların yer aldığı kitap Eski Bahçe ve Eski Sevgi adlı iki bölümden oluşuyor. İçerisinde yaşamından kesitlerin de yer aldığı yazılarda , yazarın yaşam coşkusundan, gözlem yeteneğine, iç dünyasından, hayata bakışına tanıklık ederken, İstanbul'dan, Berlin'e, Amsterdam'dan İzmir'e, Antalya'dan Nis'e, Paris'ten Termesos'a ve daha pek çok yere onunla birlikte yolculuk yapıyorsunuz.

    "Yaşamı cesur yaşamak gerek. Yaşamı doyarak yaşamak gerek. Yaşamı insafsızca yaşamak gerek. Yaşam sert. Yaşamı sert yaşamak gerek."diyen Tezer Özlü o kısacık yaşamını cesurca yaşamış bir kadın. Yazdığı pek çok şey onun hayatından izler taşıyor hatta bazıları otobiyografik yazılar. Bu yüzdendir ki insan onu okudukca daha çok anlıyor, anladıkça daha çok tanıyor ve tanıdıkça da daha çok seviyor, sarıp sarmalamak istiyor.

    Kitapta yer alan Öğleden Sonra adlı anlatıda hayvanlarla olan ilişkisi için şöyle diyor yazar
    "Bugüne kadar bir tek hayvana karşı gelişti duygularım: Değişim'deki Gregor Samsa'ya karşı."
    Tezer Özlü'nün Kafka hayranlığının geldiği nokta.

    80 ihtilali sırasında yaşananları anlattığı, 1980 Yazı Güneşi A ve 1980 Yazı Güneşi B adlı anlatılar ise bizim gibi balık hafızalı bir ülke için o günleri tekrar hatırlatan, hüzünle okunan yazılar.
    "Bir ülkenin anarşisini kim anlatabilir? Ölenler mi? Öldürülenler mi? Her gün yeni ölümleri bekleyenler mi?"


    Eski Bahçe Eski Sevgi ile bizim buluşmalarımız finalini yapmış olsa da Tezer Özlü benim ara ara tekrar merhabalaşacağım bir yazar olacak.

    İyi ki bu dünyadan geçmişsin Tezer Özlü. İyi ki cesurca yaşamış , cesurca yazmışsın Türk edebiyatının lirik prensesi.
  • 1~ Bir şarkın olsun. Senin olsun. Hayatına her giren insana "bu benim şarkım bak" diye dinlet. Bir gün o kişinin hayatından çıktığında bir radyoda denk gelirse, seni hatırlasın.

    2~ Tek bir parfümün olsun. Özdeşleşmek iyidir. Dünyada bunu illa ki bir tek sen kullanmayacaksın tabii. Ama öyle bir sana ait olsun ki, bir yabancıda bile duysa "acaba burda mı" diye kokuyu duyanın gözü seni arasın.

    3~ Bir tane en yakın arkadaşın olsun. Sadece kötü günde değil, iyi günde de aradığın ilk kişi o olsun. Birlikte düşün, birlikte kalkın. Birbirinizi toparlayın. Yaralarınızı sarın. Herkes gittiğinde "şanssızlığınıza" biraz gülün, biraz ağlayın.

    4~ Bir tane çok büyük aşkın olsun. Rakıya bahane olsun. Bir dönem çok sevmiş ol, bi dönem nefret etmiş. Her şey küllendikten sonra tebessümle hatırla. Biraz da bi’ yanın acıyarak "O olsaydı nasıl olurdu acaba hayatım?" diye sorgulayarak. Artık bir şey hissetmesen de "başına bir şey gelse yine de ilk ben koşarım" diyecek kadar. Unutma, masallar mutlu sonla, efsaneler kavuşamamakla biter.

    5~ Bir evlat edin. Bir kedi olur, bir köpek de. Ama olsun. Kapılarını aç. Senden olmayan ama senin ilgine bakımına muhtaç bir kalbin atışlarını ellerinde hisset. Bir canlının hayatını değiştirmek acayip bir şey. Birinin kahramanı olmak istersen bundan büyük fırsat olamaz. Sevmek çok güzel. Hele bir de her koşulda sevilmek.

    6~ Bol bol kitap oku bir tanesi seni derinden etkileyene kadar oku. Onu bulduğunda kimseyle paylaşma. O hikaye senin! Beğenmediğin sayfayı yırt, sevdiğin yerleri yıldızlarla donat. Başucunda dursun. Belki bir gün biri gizlice o sayfaları keşfeder. Seni daha iyi tanıma imkanı olur.

    7~ Salaş bir restaurant edin. Patronundan garsonuna kadar tanı. Kafan mı bozuk, mekan dolu mu, sana yer açacakları kadar müdavimi ol. Bir masan olsun hep oturduğun. Bir başına gitsen bile başına bir şey gelmeyeceğini bil. Bir gün belki kapanır ya da yıkılır. Ama sen önünden her geçtiğinde "burda eskiden hep bi yerim vardı" dersin.

    8~ Bir hobin olsun. Kaçmak için. Hiçbir şey düşünmediğin. Dünyadan uzaklaşabildiğin. Onunla övün. En iyi yaptığın şey olsun. Insanlar şaşırsın. Senin için çocuk oyuncağı olsun.

    9~ Bir şey iste. İmkansız olsun. Peşinden koş. Yorul. Defalarca vazgeç. Defalarca dene. Susmanın da çaresizliğini yaşa bağırmanın da. Uykuların kaçsın. Düşündükçe saç diplerin bile uyuşsun. Her ne ise bu istediğin, aşk da olur iş de olur. Bağrına taş bas gerekirse. Yeter ki gece yatağına yattığında "ben elimden geleni yaptım" de. Bazen kazanamamış olsan da, yapabileceklerinin ya da bir şeyi delice istemenin limitini görmek de zaferdir.

    10~ Vakit ayırdığın bir ailen olsun. Yarın kaybettiğinde keşke daha çok zaman ayırsaydım demeyeceğin. Pişmanlık kötüdür. Bir daha geri getirmeye gücünün yetmedikleri içinse, işkence. Kıymetini bil. Yarın ne olacağı belli degil. Kalp krizi dediğin birkaç saniye. Kalp kırma.

    11~ Sınırların olsun aşılmayacak. Duvarların olsun yıkılmayacak. Herkes bilsin. Ona göre davransın. Bir alanın olsun metre karesi dert değil. Kapısını kapattığında gerçek sen olabildiğin. Dört duvarlardan birinin dibine çöküp ağlayabildiğin. Güçsüzlüğünü yaşayabildiğin... Sonra daha güçlü kalkabildiğin. Kaldığın yerden devam edebildiğin. İnsan en çok kendini özlüyor çünkü.

    12~ Bir sevdiğin olsun tabii. Belki hayallerindeki gibi olmaz koşullar ama bir şeyleri birlikte var etmenin tadı bir başka. Para amaç değil araç olsun mutluluğuna. Olmadığı zaman da elindekini cömertçe paylaşabil. En çok onunla gül. Saatlerce muhabbet edebil. Birbirinize ulaşamadığınızda 'başka biriyle mi acaba' değil de 'başına bir şey mi geldi' diye endişelen. İlişkini başkalarıyla kıyaslama. Biri sevdiğini çok söyler, biri daha çok gösterir. Sen de biri eksikse bu seni daha az seviyor demek değildir. Telefon karıştırmakla ömür geçmez. Bir insan bir şeyi yapmak isterse yapar. Kalbin temizse, sen araştırmadığında da karşına çıkar korkma. Sonuna kadar güven. Bir gün kırılırsa kalp yenisini inşa eder.
  • Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
    En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu  
                                                                  kesmemeye
    Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
    Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
    Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
    Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
    Bütün kara parçalarında
                               Afrika dahil

    Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
    Yatakta yatmayı bildiğin kadar
    Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
    Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
    Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
    Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
    Bütün kara parçaları için
                               Afrika dahil

    Senin bir havan var beni asıl saran o 
    Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
    Sabahları acıktığı için haklı
    Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
    Birçok çiçek adları gibi güzel
    En tanınmış kırmızılarla açan
    Bütün kara parçalarında
                               Afrika dahil

    Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
    Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse  
                                                      değerlendiremez
    Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
    İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
    Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
    Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna 
                                                                diziyorlar
    Bütün kara parçalarında
                                Afrika dahil

    Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
    Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
    Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
    Aklıma kadeh tutuşların geliyor
    Çiçek Pasajında akşamüstleri
    Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
    Bütün kara parçalarında
                               Afrika hariç değil..