• Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor... Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok... Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız... Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!.. Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik... Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar... Haydi artık Raif. Bu an gelince ben seni ararım; belki tekrar dost olur ve bu sefer daha akıllı davranırız. Birbirimizden, verebileceğimizden fazla şeyler beklemeyiz ve istemeyiz... Haydi artık git... O kadar yalnız kalmak istiyorum ki...
  • Ne yapmam gerekiyor hiç bilmiyorum
    Ne yazmam gerekiyor bilmiyorum
    Kopya çekmeden iki adım gidemeyen ben
    Bırakıp gidince sen beceremiyorum
    Beceremiyorum sensiz kalmayı
    Olamıyorum ne kadar istesem de kendim
    Tam unutacağım derken yarını
    Aptallaşıyorum sen tekrar gülünce
    Niye kabullenemiyorum ki sonu
    Sadece aptal bir kum tanesi olduğumu
    Aşağıya inmeyi reddeden inatçı
    Kim olsa yerimde anlardı durumu

    Bomboş kalıp dinlesem de teşekkürlerini
    Hala deliler gibi, köpekler gibi seviyorum seni
    Bitti mi gerçekten, her şey biter mi
    Değil, umut çaresiz aşıkların ekmeği
    Nasıl karaktersiz bu gece yıldızlar
    Ayla birlik olmuş kahkahalarla gülüyorlar
    Oysa bilirdik ikimiz de aynı göğe baktığımızı
    Gülümsetirdi yüzümüzü dolunay bir zamanlar
    Çıkmak istiyorum oyundan artık
    Sen gidince kalmayacak anlamı hiç bir şeyin
    Bırakmak istiyorum bu şehri
    Ülkeyi, Kıtayı, Dünyayı, her şeyi
    Yeter, koşma, girme, konuşma, öldür beni artık.
  • 1415 syf.
    ·10 günde·6/10
    ilk kitap bitti yazar bazi mantik hatalari yapsada gayet akici dili agir, bazi hikayeleri yersiz yinede alkisliyorum ikinci Kitaba bakicaz, umarim hikayeler Daha guzellesir.


    Adger allen PO’ya ithafen yazdığım bir öykü umarım beğenirsiniz........

    30 Dakika

    Aslında nasıl başlanır bilemedim,uzun zamandır yaptığım görevde emekliye ayrılmak üzereyim.Yoruldum artık, İnsanlarla uğraşmak çok yıprattı belkide,sürekli ölüm,kavga,savaş görmek.Neyseki bu alacağım son iş artık.Neredeyse gelmek üzereyim,ekipten yardımcım Ali telefonla gerekli malûmatı verdi.Bazen bu çocuğun işine fazla kaptırdığını düşünüyorum,evladım bu kadar üzerine düşünme bak ben kendimi heder ettim sonuç ,küçük bir teşekkür plaketi,yaş pasta ve seni çok özleyeceğiz gibi standart laflar,gelde anlat bu çoçuğa,yağmurda fena bastırdı,sokaklarda her yer leş gibi olmuş,çöpçüler mesaiye yeni başlamış,birbirlerine bağırıp duruyorlar,neyseki benim evime yakın olay yeri,adresi bulmakta zorlanmıyorum.Binaya adımımı zorda olsa atıyorum,Ali’yi arayıp evlat karnım çok aç sabahtan beri evraklarla boğuşuyorum pizza söyleyelim birlikte yeriz desemde yok amirim benim midem çok kötü sen kendine söyle diyor bana, bazen anlamıyorum iyimi davranıyor,yapısı’mı çok saf çözemedim.Merdivenlere adımımı attığımda patlamış bir lamba,karanlık basamaklar karşılıyor,Soğuk,ruhsuz,rutubetli bir İstanbul akşamından merhaba diyorlar sanki bana,basamakları çıkarken yine o baş ağrılarım tuttu bırakmıyor,sürekli bir üşüme hissi var ,başımdaki malum yara yüzden erken emekliye ayırmak istemediler bir türlü beni,neyse şimdi bu konuya burda girmeyelim, nasıl olsa öğreneceksiniz.merdivenin ortasında beş altı yaşlarında gösteren bir koz çocuğuyla karşılaşıyorum,hayırlı akşamlar nasılsınız,iyiyim desem değilim ,6 yaşındaki bu kadar sevimli bir kızada kötüyüm denmez ki.Nasılsın ufaklık iyimisin yetişmem gereken son bir işim var deyip kaçmaya çalışıyorum,amirim yine suçluları mı kovalıyorsunuz diye sormasın mı ,nerden anladı polis olduğumu düşünürken evet deyip hızlı adımlarla basamakları çıkıp kapıyı tıklatıyorum.İçeriden sesler geldiğine göre bizim Ali kimseyi salmamış,Beni görünce herkes ayağa kalkıyor,amirim hoş geldin diyor kerata,galiba seviyorum bu çocuğu,

    Evet beyler bayanlar oturun,Ben komiser Emre,yardımcım Ali ile tanıştınız zaten,bana gerekli malûmatı telefonla verdi,Beni yormayın sabahtan beri itin köpeğin peşinden koşmaktan yoruldum,ölüyorum zaten açlıktan,Ali ara olum şu pizzacının telefonunu her zamankinden ortaboy bir pizza söyle,dosyaları ver bakayım deyip bir sandalyede ben çekiyorum altıma ,neyseki fazla ıslanmadan geldim.Hafif baş ağrım tutsada buna da şükür diyelim artık.Tanıkların biri kadın ikisi erkek,Ayşegül hanım 35 yaşlarında ev hanımı,günlük evlere temizliğe giden,üç dört çocuk işsiz bir adama sahip,İstanbul’un çilesini,yükünü omuzlamış, gözlerinin altı morarmış,yorulduğu her halinden belli olan bir yapıda başına gelenleri anlamamış bir an önce bitsede gitsek havasında,Samet bey iki dirhem bir çekirdek sanki dışarda hava günlük güneşlikmiş beyimde gezmeye gidiyormuş gibi giyinmiş,kendinden emin biraz gergin,tırnaklarını yemekle meşgul,sol yanağını üstünde bir morluk kanamış burnuna mendille tampon yapmış çekip duruyor ,burada yazana göre öğretmenlikten atılmış,bekar 40 yaşlarını biraz geçmiş görünüyor .Adil beyse ellilerini devirmiş biraz benim akranlarıma benzeyen saçları yer yer dökülmüş yanakları şarkmış, pantolon ceket karşımda önünü iliklemiş bir hata yapmış çocuk gibi korkarak etrafa bakıyor.Daha önceden iki kere evlenmiş boşanmış,evliliklerinden birer çoğu olmuş,çokta hayır görememiş,kendisini yaşlılar evine bıraktıklarına göre.Neyse olayı ilk gören kim?

    Amirim Ayşegül hanım odayı temizlerken görmüş;ben akşam temiliğe başlarken,sesler duydum bir adam kadına bağırıyordu.Nasıl bağırıyordu neler söylüyordu?
    amirim sen benimsin seni öldürürüm diye bağırıyordu,sonra bir çığlık duydum ve kapıyı açtığımda kanlar içinde yerde yatan bir kadın gördüm,peşinden bu adam koşuyordu(Samet beyi göstererek),Samet bey bir hışımla ayağa kalkıp kadının üzerine yürürken sol elinden bizim Ali yakalayıp oturtturur yerine,ben izin vermeden yerinizden kalkmayın sakın,Yaman çocuk bu Ali

    Samet bey arkamda yatan maktulü siz mi öldürdünüz, bu arada amirim olay yerine haber verdik gelmek üzereler,Samet bey biraz gergin dişlerinin arasından, ben onu seviyordum ama bana ihanet etti ben öldürmedim,bu kadın böyle söylemiyor,peşinden koşarken görmüş seni,adil bey siz neden müdahil oldunuz Samet beyle bir alakanızmı var? Adil bey biraz tedirgin,sıkılgan;hayır amirim ben kirayı almaya gelmiştim,bir bağırış çağırış oldu baktım temizlikçi kadın bağırıyor yetişin imdat derken Samet beyi gördüm üzerime doğru koşarken arkasından durdurun onu diyordu bende refleksle yüzüne bir yumruk atıp yere devirdim,sonra arbede çıktı aramızda derken polisi aradılar Ali bey geldi olay bu.

    Karnımda öyle bir acıktıki midemdeki gurultuları zor bastırıyorum nerde kaldı bu pizzacı,olay anlaşıldı,Bunları toplayın,delillere dokunmadan,nezarette bir kaç akşam geçirsinler,savcıyada haber verdiniz mi?, yolda amirim gelmek üzeredir.derken kapı çaldı,Ali bakmaya yeltendi zaten iki göz oda burası ben bakarım Ali zahmet etme zaten bu gün yeterince yoruldun pizzacıysa alır evde yerim artık.Adil bey huzursuz;bu yaştan sonra beni mapus damlarında bırakmayın zaten kimim kimsem yok yapamam ben deyip yakınmaya başladı derken Ayşegül hanımda evde çocuklar bekler etmeyin beyim ,şuncacık sabiler elime bakar önlerine bir tabak yemek koymaz bizim herif demesin mi,of zaten zor bir gün geçiriyorum,sessiz olun ağlayıp sızlamayı kesin hava zaten nemden bunaltmış akşam akşam birde sizin dırdırınızı çekemem deyip açtım kapıyı.

    Nihayet gelen pizzasıymış,aç karnına savcıyı olay yeri inceleme ekiplerini hiç çekemem,pizzacı kaskını zorla çıkartıp;abi 35 lira kola hediyesi bozuk varsa iyi olur dedi.Arkadan yüksek sesli bir homurtu,dönüp;sessiz olun ben sizi uyarmadım mı diye bağırıyorum,pizzacıda garip garip bana bakıyor parayı uzatırken,abi iyimisin dediğini duyuyorum kısık bir sesle başımdaki yağmurdan ıslanmış bereyi çıkartıp ,daha iyi olamazdım ne biçim bir soru böyle derken ,kafa tasımın sağ tarafındaki büyük göçüğü fark edip korkma çatışmada bir kurşun geldi beynimin sağ tarafını kaybettim zaten o taraf mantıklı düşünme ve kalıcı hafızayı barındırıyormuş bizede hayal gücü üreten sol taraf kaldı deyip gülümsedim.

    Arkamı döndüğümde yarım daire şeklinde konmuş üç tane boy aynası ve karşısındaysa bir sandalye vardı yine hayal mi görmeye başladım,zaten bu yüzden erken emekli olmadım mı? Bana galiba şizofreni teşhisi konmuştu yada onun gibi bir şey,neyse pizzacıyı göndereyimde sorguyu bitirelim artık işimiz gücümüz var........
  • 235 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhabalar sevgili kitap dostlarım. Görücü usulü aşk serisine ait olan ikinci kitabı yorumu ile geldim. İkinci kitap ben de şok etkisi yaptı. Nazlı'nın yerinde olsam nasıl tepki vereceğimi nasıl yaşamam gerektiğini düşündüm durdum. Nazlı gerçekten çok güçlü bir karakterdi benim için. Burak'ın sevdiği kadına kendi elleriyle yeniden ilk eşine emanet ediliş şekli ise çok can yakıcıydı. Kitabın konusuna gelince
    Nazlı ve Mehmet'in boşanmalarının ardından Nazlı baba evine dönmüştü. Üvey annesini çenesi yine durmamış nazlı'yı yaralayacak birçok söz sarf etmeye yeniden başlamıştı. Nazlı tam her şey bitti derken onu istemeye gelen kişiyle şaşkına dönmüştü. Nazlı için zor bir karar olsa da onu istemeye gelen Burak'ın teklifini geri çevirmedi. Evlendikten sonra kocaman mutlu bir aileye sahip olan Nazlı yıllar sonra Mehmet ile karşılaştı. Mehmet ile karşılaşmalarının ardından Burak bir süre iş için dışarı çıkacağını söyleyip nazlı'dan uzaklaştı. Burak'ın yalanı ortaya çıkınca nazlı'nın içine büyük bir ateş düştü. Burak'ın hastalığı ve ölümünün ardından Nazlı kendini çok çaresiz hissetmeye başladı. Burak'ın Nazlı ve Mehmet e bıraktığı mektup ise okuyanı can evinden
  • 617 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Eveeet 2020 nin ilk kitabı bitti. Tatil yapalım, 2019 un yorgunluğunu atalım derken okumaya biraz geç başladım. Bu yıl okuma gurubumuzda bir değişiklik yaptık ( evet küçük bir okuma gurubumuz var.) ve yıl içerisinde okunacak kitapları öyle kafamıza göre seçmeyelim de, şöyle ana başlıklar oluşturalım dedik. Sevgili arkadaşım Ece gayet güzel bir liste hazırladı bize. Bu listede neler yok ki, İlk defa okunacak yazar var, Sabahattin Ali var, felsefe var, dini kitap var, fırsat eşitliği olsun deyip kadın yazar var.... var da var anlayacağınız. Tabi bu başlıklar altında herkes dilediği kitabı seçerken bir de ortak kitaplarımız da olsun istedik. İşte Oblomov bu kitaplardan biri. Yeni okuma dönemimizin ilk kitabı da Oblomov oldu.
    Gurupta herkes okudu bitirdi, tembel ben, yeni bitirdim.
    Kitabın en başında Dobrolyubev "Bu kitapta önemli olan Oblomov değil, Oblomovluktur" demiştir. Yani okuma döneminiz boyunca oblomovluk hakkında ne var ne yok her türlü bilgiyi edineceksiniz hatta ara ara çevrenizde belki de kendinizde oblomovluğa dair özellikler göreceksiniz. Ama biraz daha derinlemesine baktığınızda bizim genlerimizin oblomovluğa pek de müsait olmadığını anlayacaksınız. Çünkü biz oblomov olamayız belki oblomovsu olabbiliriz ama daha öteye gidemeyiz. Bizim trakya erkekleri çok müsait oblomov olmaya, belki bi o yana bir bu yana yatıp yuvarlanayım demezler ama, fırsat bulsalar sabbahtan akşama kadar kahve köşesinde taş dizerler, çay içerler, konuşurlar konuşurlar. Neyseki trakya kadınları tez canlıdır ve çalışkandırlar ve en büyük yetenekleri de, bu tembel adamları mutlaka iş güç yapmaya teşvik etmeleridir.
    Oblomovluk neymiş nasılmış kitabı okurken anlamanın yanı sıra kitabın kahramanı Ilya Ilyıç'ın (Oblomov) yetiştirlme şartları, hayatı ve aşkı ile ilgili bilgiler de edineceksiniz.
    Ay bunlarla ilgili çok şey yazasım var ama spoiler içerebilir korkusu ile yapamıyorum. Okuyacak olanlara keyifli bir okuma dönemi dilerken son tavsiyemi de vereyim. Sadece bu kitap için değil, ben tüm kitaplarda yaparım ; kitabın bitiminde önsöz yazısını bir daha okuyun , böylece kitabı daha iyi algılamış olacaksınız...
    Hepinize iyi bir yıl dilerin kalın sağlıcakla...
  • 200 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    İlk sayfalarda kitabın akmadığını düşündüm ama öyle değilmiş. Akmayan insanlığımmış. Kitabın yarısına kadar hiç üstüme alınmadım. Mikail’in sinir nöbetlerini hafiften kendime benzetmeye başladığımdaysa çok geçti. Aynanın karşısına oturdum, daha da kalkamadım.
    Küçük melek kim dedim.
    Büyük melek kim dedim.
    Cennet nereye benziyor?
    Meğer kalbimden kovulmuşum.
    Oraya girmek için kırk takla atıyorum. Yoga, meditasyon, kişisel gelişim kitapları. Kesmedi.
    Tefekkür, mantra müzik, oruç, yoga felsefesi. Yetmedi.
    Ha deyince açılmıyor kalbin kapıları.
    Gözümü kapıyorum, aklımdan giriyor “düşünce” denen illet. Burnumu tıkıyorum kulağımdan giriyor. Kulağımı tıkıyorum yine kulağımdan girebiliyor. Açık unuttuğum her delikten kafama atılan bir top var. Iskalamıyor, tam isabet. Cennet de cehennem de kalbimin içinde. Her an yeni versiyonlarını yaratma ya da yok etme kabiliyetine sahibim. Kendim dediğim mereti de yıkıp yok edebilsem. Az öteye bile çekilmiyor. Utanmasa koynumdan çıkmayacak. Balığın kılçığını sıyırır gibi kendimi aradan çıkarmak da kolay olsaydı keşke. Bu kılçığın kaç yaşamdır gırtlağıma takıldığını merak ediyorum doğrusu.
    “Na şuraya yazıyorum” demiş ya İnci, “İblis yüzünden kovulmadı Âdem, bilakis İblis bunun yüzünden kovuldu”. (Nefha'da)
    Yerden göğe kadar haklı olmasa dün sosyal medyada birkaç yerinden bıçaklanmış sokak köpeğinin haberini okur muyduk? Bile isteye, keyif alarak can acıtan insan sayısı her gün çoğalır mıydı? Paranın satın alabildiği ilişkilerle tatmin olur muyduk?
    Kalpten kovulmasaydık, çiçeklerin rengini, ormanların gücünü çalar mıydık? O şarkıyı besteler miydik hiç? “Para, para, para” derken, yokluğunun “yara” olduğundan dem vurabilir miydik?” Dinimiz imanımız, gösteriş, şan, şöhret olur muydu? Her geçen gün putlarımızın elinde daha fazla oyuncak olurken huzur arayışımızın saçmalığını görmez miydik?

    Bir onu istiyorum. Bu şunu istiyorum. Bir şöyleyim, bir böyleyim.

    Aynanın karşısına oturuncaya kadar.

    Kitap bitti ama ben sürekli kitaba geri dönmek istiyorum. Kendime geri dönmek istiyorum galiba. Kendimi anlamak, kendimi seyretmek istiyorum. Nispeten değerli bir arzu.

    Bhagavat Gita’da der ki:

    “Kurbanla beslenen tanrılar sana arzuladıklarını verirler. O halde, tanrılara bir şey sunmadan onlardan gelen nesnelerin tadını çıkaranlar, gerçek birer hırsızdırlar.”

    Neden hırsızız? Çünkü sadece fiilin meyvesiyle ilgileniyoruz.

    İyi fiilde bulunup sonucun peşine düşüyoruz. Nasıl mı?

    “Ben ona her şeyimi verdim.”
    “Az mı iyiliğimi gördü?”
    “Zaten hep ben veriyorum kimseden bir şey alamıyorum.”

    Hep büyüklük taslıyoruz, her zaman kibirliyiz.

    Tanıdık geldi mi? Çok tanıdık çok.
    Fırınları yakalım, kendimizi pişmeye hazırlayalım.
    Kalpten kovulunca, yanmadan içeri almıyorlar. İyice pişelim, dişe gelelim.
    Kapı içeriden açılsın.

    Nazlı Akın