• Bitti... Kitap bitince de bitti mi gerçekten deyip kitaba boş gözlerle baktım. Kitaba o kadar alışmıştım ki benden bir parça olmuştu sanki. Onunla âdeta bütünleşmiştik. İnce Memed'te beni bu kadar etkileyen şey ne kitabın kalınlığı ne de yazarın üslubu. Beni gerçekten etkileyen şey içlerindeki o hiç sönmeyen umut. Benim bile okurken umudum tükeniyordu kitaptakiler adına. Ama yazar o kadar usta ki tam her şey bitti derken bir yerlerden bir ışık buluyor. Ama öyle basit bir ışık değil bu iliklerimize kadar işleyen bir ışık. Kitabı okurken çoğu yerde işte bu bee diye haykırmaktan alamıyordum kendimi. O dönemlerde neler yaşanmış az çok tahmin edebiliyorum. O olaylar yaşanmasaydı belki de bu baş yapıt ortaya çıkmayacaktı. İyi ki öyle şeyler yaşanmış da bu kitap yazılmış diyemem. Ama iyi ki o dönem de Yaşar Kemal gibi yazarlar yaşamış da bize o dönemleri hissetirdiler. Hissettirmenin ötesinde belki yaşattılar. Kitabı okuduğum süre boyunca hep gidişatı tahmin etmeye çalıştım ama yazar beni hep yanılttı. Bu serinin ilk cildini bitirdiğimde anladım ki bu benim en değerli en çok etkileneceğim kitap olacaktı. Öyle de oldu. Şu anda yavrusunu kaybetmiş bir anne gibiyim. Kitabı bitirdiğime sevinemedim hiç. Siz de okusanız eminim benimle aynı duyguları hissedeceksiniz. Bu kitabı mutlaka okumalısınız. Yoksa inanın ki çok şey kazanmamış olacaksınız. Nedense bu kitaptan sonra kendimi bir olgunlaşmış hissettim. Sanırım ben de İnce Memed ile büyüdüm. İnce Memed ile birlikte büyümeniz dileğiyle. İyi okumalar.
    Saygılar...
    Sevgiler...
  • Erhan Bey yine hikaye etkinliği açmış, bu adamın da hiç işi gücü yok mu? Oyda verdim belirlenmiş konulara. Yazar mıyım? Denerim, olduğu kadar. Yolculuk ve empati. Yolculuğu deneyeyim gayet açık ve geniş kapsamlı. Yolculuk? Nereden nereye? Otobüs, tren, vapur, uçak, zeplin, uzay gemisi. Geçelim çok somut. Zihinsel yolculuk, boyutlar arası geçiş? Zihnimin içinde ilerliyormuşum sonra kayboluyorum. İnception. Yapabilir miyim? Bu konuda bilgim yok. Altyapı ister. Bunu bir fizikçi yazsın. Zamansal yolculuklar? Şimdi buradan kalkıp 1980’e gidiyormuşum. Yok 80 olmaz darbe zamanı. Farklı bir zamana gitmeliyim. Neyle gideceğim? Bir film vardı, yaşlı bir adam ile gencin. Zamanlarası geziyorlardı. Neydi o? Heh, Geleceğe Dönüş. Onların arabasındaymışım, mağara zamanına gidiyormuşum. AROG. Yok bu da olmadı. Uzanmalı biraz böyle gezinerek bir şey bulamayacağım.

    Empatiyi denemeliyim. Empati, empati. İletişim. Bir film sahnesi vardı Haluk Bilginer’in, arkadaşı ile meyhanede, gençten bir garson ile diyaloğu. Ne diyordu orada? “Evladım şunun tadına bakar mısın?” “Değiştireyim hemen efendim” “Evladım şunu tadına bir bakar mısın?” Arkadaşı araya giriyordu sonra, rahat bırak çocuğu değiştirsin işte diyerek. Haluk Bilginer “İnsanlar adam gibi dinlemiyor birbirlerini. Cümleyi bitirmeden otomatik cevap.. Her şey otomatik zaten. Sonra anlaşamıyoruz! Anlaşamazsın tabi..” diyordu. Buna benzer bir şeyler olmalı? Müşteri Hizmetlerini aramışım, sorunun ne olduğunu öğrenmeye çalışırken operatörde onu suçladığımı zannederek kendini savunuyormuş.
    Empati, yolculuk , soyut yolculuklar, iletişim, empati, birbirimizi dinlemiyoruz….

    Dedem ile tarlaya gidiyormuşuz, toprak yolun üzerinde durup elime bir kürek veriyormuş, kazmaya başlıyormuşum. İki kürek kazmamla önümüzde bir ev oluyormuş biriketten. Füsun gelip evin içine giriyormuş kimseye bir şey demeden. Sonra patronum çıkıyormuş evden, beni azarlamaya başlıyormuş. Dedem patrona kızıp eve değneğiyle vuruyormuş. Ev olduğu gibi yıkılıyormuş. Füsun’un abisi Cemil gelip bana bir yumruk atıyormuş.

    Off neredeyim ben. Evde. Uykuda iyi gelmiş, tatlı tatlı. Ne biçim bir rüyaydı o yahu. Cemil nereden çıktı? Saat kaç? Telefonum nerede? Buradaymış. 7 cevapsız arama, kim aramış, Füsun. Mesajda gelmiş, 3 tane. “Hayatım Napıyosun?” “Neredesin?” “Canın cehenneme hep aynı hareketler.” Aramalı bir kızı. Aaa, açmadı gitti.
    -Neredesin sen?
    -Nerede olacağım Hayatım evdeyim.
    -Kaç kere aradım seni??
    -Yedi kere aramışsın.
    -Dünyada sadece sen varmışsın gibi davranmayı bırak.
    -…
    - Sen niye böyle yapıyorsun ya???
    -Ben bir şey yapmıyorum Hayatım.
    -İyi, sen böyle davranmaya devam et.

    Bip bip bip.. Hiç utanmıyor da telefonu yüzüme kapatmaya. Bu kız niye böyle hırçınlaştı ki? Ne olmuş sanki telefonu açmadıysam. Benim de işim olamaz mı, kendimle kalmak isteyemez miyim? Alışamadı gitti bana. Kaç kere konuştuk aynı konuları. Hep aynı dert, sen neredesin neredesin, dünya senin çevrende dönmüyor, insanlara dilediğin gibi davranamazsın, sorumsuzsun, umursamazsın, keyfin yerinde olduktan sonra dünya yansa umurunda değil, hikaye yazıyorsan da insan arada bir telefonuna bakar, şu telefonu sessize almaktan vazgeç, sen hiç özlemez misin bir kere de sen ara…

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Üniversiteden sınıf arkadaşım. Anlaşamayacağımız dört yıl boyunca hiç konuşmamızdan belliymiş aslında. Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım? İlk çağırdığım da gelmişti, beni önceden mi beğeniyordu. Sanmam. Evde yalnızdı kız koca gün boyunca. Hem arkadaşı gelmiş başka şehirden. Arkadaş? Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar.. İşe başlayınca bir haller oldu bu kıza. Aklını mı karıştırıyorlar? Yok canım daha neler koca iki yıl.

    Yok, dur olmadı. Burada bir sıkıntı var. “Atamam onun bulunduğu şehre çıktığında duygusal boşlukta mıydım?” dramatize mi ediyor durumu? Hikaye de çok sıradan sanki. Nasıl yapmalı?

    Niye böyle yapıyor bu kız ya? Çene çene çene. İlk tanıştığımızda da böyle miydi? Ne güzel günlerdi. Biz nerede tanışmıştık ki? Eski iş yerimden. Benden sonra başlamıştı. Dört erkeğin arasında bir kadın. Nasıl etkilenmiştim görünce. Diğerleri evli, nişanlıydı helesi. Bir de mücadele olsa işim zordu. Kim bakar bana. Nasıl da ilgi göstermiştim. “Füsun Hanım çay içer miydiniz?” “Sigara içmeye ineceğim de siz de gelir misiniz?” “Aaa ne okuyorsunuz? Ben de çok severim Ayşe Külin’i”. Yok artık, daha neler. Hayatında hiç Ayşe Külin mi okudun sen mendebur, ayaklara bak. Doğum gününde eski baskı bir kitap hediye etmiştim. İş çıkışları beraber biraz yürüyebilmek için yolu uzatmalar. Ne güzel eğleniyorduk ilk günlerimiz de. Hep makara boş muhabbetler, kahkahalar, sinemalar, tiyatrolar, kitaplar..

    Niye böyle oldu ki şimdi? Artık aynı şehirde de değiliz sorun bu mu? Hem o mendebur patron niye kovdu ki beni işten? Neymiş efendim kafama göre işyerine girip çıkamazmışım. Gözümü vardı yoksa kız da, yok canım daha neler? Bıktı mı yoksa benden? Bıksa neden beraber olsun ki, katlansın bu kadar katlansın bana. Belki sevmemiştir, yanındayken beraber geçirdiğimiz zamanlardan hoşlanıyordur. Belki bir arkadaş belki biraz da alışkanlık. Nasıl yapsam da gönlünü alsam? Yanına mı gitsem en yakın zamanda. En iyisi gitmek. Özledim de. Bir de hediye aldım mı tamamdır çözülür bu iş. Çiçek de almalı, anlamlı bir de not.

    Bilmem beni anlıyor musunuz?

    Oldu heralde. Biraz kısa oldu sanki. Uzatmalı mı biraz. Yok canım etki düşer. Neyse bu şekilde paylaşmalı. Kalanına okur karar versin.
  • İskender çok zeki bir adamdı. O büyük düşünür ve mantıklı Aristo'nun öğrencisi idi; Aristo onun özel hocasıydı. O başkente ulaşmadan önce öldü. Ölümünün den önce başkumandanına şöyle dedi: "Bu benim son arzum ve bu yerine getirilmek zorundadır." Onun son arzusu neydi? Çok garip istekti. Onun isteği şey, "Tabutumun mezara taşırken iki elimi tabutta dışarıya sarkar halde tutun."

    Başkumandan sordu, "Bu nasıl bir istek? Eller her zaman tabutun içinde tutulur. Bir tabutun eller dışarıya sarkar halde mezara taşındığı duyulmuş şey değil."

    İskender, "Sana açıklayacak kadar çok nefesim yok ama kısaca söyleyeyim, dünyaya boş ellerle gittiğimi göstermek istiyorum. Giderek daha büyüdüğümü, daha zenginleştiğimi zannediyorum. Fakat aslında giderek daha çok yoksullaşıyorumdum. Doğduğumda hayata avuçlarımda bi şey tutturmuşum gibi yumruklarım kapalı gelmişim. Şimdi ölüm anında yumruğu sıkılı gidemiyorum"dedi.
    Yumruğunu sıkılı tutmak için hayata, biraz enerjiye ihtiyacın vardır.
    Hiçbir ölü insan yumruğunu sıkılı tutamamıştır.

    OSHO
  • Beni hiç tanımayacak, hiç tanıyamayacak olan sana. Benden sana bir sitem mektubu. Ne yazık ki benim mektubum seninki kadar ince değil.

    Bugün sana bu satırları yazmak için doldurdum kalemime mürekkebi. Senin için ışıkları söndürüp mumumu yaktım ve sözsüz bir şeyler dinliyorum. Şu an sadece seni anlamaya çalışıyorum ve evet, sen beni hiç tanımayacak, tanıyamayacaksın. Ben ise seni derinlerde bir yerlerde saklayacağım. Sevgiyle, kızgınlıkla ve hayranlıkla.

    Gözümün önüne geliyor hayalin, genç kızlığın, güzelliğin.. Bir şeyleri ilk defa hissediyor olmanın toyluğunu yaşıyorsun daha on üçsün. Heyecanını anlıyor yine de biraz fazla buluyorum. Fazla meraklısın pek bana benzemiyorsun diye düşünüyorum. Sonrasında daha birçok konuda ayrı düşeceğiz.

    Merdivenleri hızlı hızlı inip çıkıyorsun. İster miydin bilmiyorum kalbin sadece bunun için bu kadar hızlı atsaydı. Çok çekilmez bir düşünce, boşver bunu. Her şeye rağmen yaşadıklarına pişman olmadığını biliyorum. Olma!

    Aşk neydi sana göre? Kimleydi? Kimsesiz miydi senin tanımında aşk? Bu karşılıksız yaşadığın, birkaç gece yaşadığın o bedensel tatminler dışında yapayalnız kaldığın bu hayatta ben aşk yaşadım diyebiliyor musun? Sana ayıp etmek istemem ama biraz saplantılı bir aşk değil mi seninki? Bu söylediklerimden dolayı kızma bana. Seni genç kızlığında anlayabilirdim. Ama şimdi yıllar geçmiş ve sen ölü oğlunun başucunda o mektubu yazarken seni asla anlayamayacağım. Zaten tek başına yaşadığın bu aşkı neden hiç açığa vurmadın? Neden ben varım, ben burdayım, ben buyum demedin ? Beni tanımadın derken kendine de sor lütfen hiç "beni tanı" dedim mi diye. Neden karşılaşmamız rastgele değil demedin? Neden o da diğerleriymiş gibi davrandın? Kızıyorum sana onun gözlerine bakmadığın için, gözlerime bak demediğin için. Gerçi söylemeye gerek mi vardı onca yaşanan şeyden sonra Johann kadar bile dikkatli olamamış mıydı? Neden kendini ona sattın ya da böyle zannetmesine izin verdin? Bedeninde hissettiğin hazlar sana kısa süreli tatmin sağladı ve bu tatmini uzatacağını sandığın oğlunu verdi sana o uzun geceler. Şimdi o son kaleni de son umudunu da kaybettin. Böyle düşünmemeni yürekten isterdim.

    Senin gibi olamadım ben değil mi ? Suçlayıcı sorular yönelttim hep. Sen ise aşkının bedelini ölürken bile tek başına yüklendin kimseye tek sitem etmeden.

    Belki üzdüm seni ama yaşayamadığın ve kendine imkansızlaştırdığın her şey için sana kızgınım. Isterdim ki o aşkla olgunlaş, o aşkla büyü, sevildikçe sevil, sevildikçe sev. Ben aşkın karşılıksızını kabullenebilmiş değilim. Bence aşk, sorduğu sorulara cevap almak ister, bazen tıklatmadığı kapıların açılmasını beklerse de orada ömrünü de tüketmez.Aşk senden kaçarsa da beklenmedik anlarda elbet çıkacaktır karşına. Aşk bacaklarda titreme, midede kramp. Tek taraflı aşk olur mu? Evet olur, ama insana karşı değil. Insana karşı duyulan tek taraflı aşk zamanla şekil değiştirir. Saplantı olur, alışkanlık olur, hastalık olur, aşk olur ama aşk kalamaz tek taraflı aşk. Bu aşkın diğer tarafının oluşmasına sen yanaşmadın, bu aşkın yaşanabilecek yanlarını sen öldürdün. Katılmıyorsun bana değil mi? Peki. Peki şimdi gidişinle neyi hedefliyorsun, varlığında da zaten senin için yaprak kıpırdamamıştı.

    Her şeyi geride bırakarak tekrar döndüğünde bir şeylerin güzel olacağına inanmış ve sana hayran kalmıştım. Vazgeçmeyişine, tek başına geri gelişine.

    Ömrün boyunca fark edilmemiş değilsin ve bu da teselli olabilir belki. Ben senin en çok anneliğini sevdim galiba. Akıllıca yaptığın en güzel şey buydu. Her ne kadar oğlunu R'den esirgedin diye kızacak gibi olsam da sebeplerini duyduğumda bir şey diyemedim. Öngörünü hayretle izledim. Ama bu adamı hala sevebiliyor olman garip, onun sana diyeceklerini tahmin ederken nasıl sakin kalabiliyordun bilmiyorum. Ama hep kendine yettin. R'nin olmadığı zamanlarda o kadar güçlü bir kadındın ki. Şimdi mektubumun sonlarına gelirken bu kölece bağlandığın aşkı kabul etmek üzereyim. Çünkü..

    Çünkü aşk sadece yaşayana aittir. Şartlarıyla, heyecanı, korkusu, anıları ve acılarıyla. Bu da senin aşkındı, senin aşk tanımında buydu işte. Artık seni tanımadığına üzülme ve ölerek onu cezalandırdığını düşünerek kendini de kandırma. Çünkü bu sade ve tek başına senin aşkındı. Sen onu da kendinle birlikte götürdün.

    Onu unutacağız ama seni ve aşkını içimizde saklayacağız, unutmayacağız. Bir beyaz gülde canlanacak yüzün. Vazoya konulduklarında canlanacak aşkın tekrar tekrar. Kimden geldiğini bilmeyenler dokunamayacak artık onlara, doğum günlerinde boş kalacak vazoları, kıymet verecek ellerde solacak o beyaz güller. Bizden sana on bir tane beyaz gül. Hoşçakal.
  • #kitapincelemesi #kitapyorum #hervemabajoli #buyuksirustadi #magnumopus
    Yazar: Hervé M. Abajoli
    Kitap: Büyük Sır Üstadı-Magnum Opus
    Türü: Bilimsel, ezoterik, tarihi, psikolojik roman.
    372 sayfa, Gnosti Books, 2017
    Sipariş için: http://www.buyuksirustadi.com

    “Keşke notlarımı size ulaştırabilmiş olsaydım… ”
    Her şey böyle başladı. Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Aylardır bu romanla yaşıyorum. Aylardır bu benim yaşadığım, ama anlatamadığım roman. İçinde daha başka ne sırlar barındırdığı hala meçhul olan, Büyük Sır Üstadı- Magnum Opus.

    Yazar L’nin severek okuduğum, içinde yapılması gereken düzeltmeleri not almış olduğum güzel romanının “ikinci baskı”sının çıkmış olduğunu öğrenmiştim. Okuduğum ilk romanı için daha önce el yazımla bir not defteri hazırlayıp kendisine götürmüştüm. O gün bu romanı da ondan imzalı olarak almıştım. Yine ulaştırabileceğimi düşünürek(ten) -bu ‘-ten’ önemli-, hevesle ikinci el yazısı not defterimi hazırladım. Kapağını bile romana uygun bir temadan seçtim. Yazarla irtibat kurduğumda ne yazık ki yeni kitabı için şehir dışında kampta olduğunu öğrendim ve bir türlü not defterimi ona ulaştıramadım. İşte şimdi kendisinin Facebook sayfasında, bu romanın ikinci baskısının çıkmış olduğunu öğrenmiştim. Benim gördüğüm hataları biri görüp düzeltmiş miydi acaba? (Bunu hala bilmiyorum.) Gönderi altındaki yoruma biraz mahzun, “Keşke notlarımı size ulaştırabilmiş olsaydım.” yazdım. Sonra biri çıktı ortaya ve bana bir şey ulaştırdı. Büyük bir sır…

    İşte sevgili yazarım Hervé M. Abajoli’yle böyle tanıştım. O beni buldu. Yazdığım o kısacık yorumdan. Bir romanı olduğunu ve okumamı arzu ettiğini söyledi. Türünü sorduğumda bana, belli bir türe ait demek zor, diye cevap verdi. ‘Tabii öyledir, kesin, tanımlanamaz… (!)’ diye geçirdim içimden. İşte şimdi ben de belli bir türe ait diyemiyorum. Buna tarihi roman da diyebilirsiniz, psikolojik roman da diyebilirsiniz, bilimsel veya ezoterik de diyebilirsiniz. Artık size kalmış. Ben sadece çok eksantrik diyeceğim.

    Aslında yazarın dili gayet güzel kullanmış olmasına rağmen, okurken bazı yerlerde küçük yazım yanlışları gördüm. Zaten kitabı bana göndermeden önce edisyon açısından kusursuz olmadığından bahsetmişti. Gerçi okuduğumuz hangi kitapta ufak tefek hatalar olmuyor ki... Boş verin, olsun ki editörlere de yapacak bir iş olsun. Ben de yazarımız gibi biraz mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğumdan, romanı okurken ruh hastası gibi, adama yüzlerce mesaj attım. Yüzlerce dediğim sizi yanıltmasın, ‘virgül şurada değil burada olsun’a kadar, düşünün… Şurası şöyle yazılmalı, burası böyle olacak. Sonunda mesajlarımdan kurtulmak için beni editörü yapmaya karar verdi. Birinci sırrımız bu. Daha önce de çok sevdiğim bir yazar abimin çalışmalarına yardım etmiştim. Yani ilk editörlük deneyimim sayılmaz. Ancak çok yakında resmen bir kitabın ikinci baskısının (evet bu da ikinci baskı) editörü olarak, bir kitabın künyesinde ilk kez yer alacağımı siz sevgili grup arkadaşlarımla paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Umarım kitabı alanlarınız ikinci baskıda fazla bir kusur bulmaz. Çünkü gözümden kaçan bir şey olmasın, en azından sayıca çok olmasın diye canla başla çalışmaktayım şu aralar.

    Size önce yazarımızı sonra da kitabımızı tanıtmak isterim. Yazarımız Hervé Bey bence çok şey bilen, çok okuyan ve öğrendiklerini başkalarına da aktarabilmek için kurgusal romanlar yazmaya başlayan bir insan. Bir o kadar da mütevazı bir insandır. Onun edebiyata olan sevgisinde, yazma tutkusunda biraz kendi ruhumu görüyorum. Bir gün onun gibi olabilmek isterim. Ama çok samimi söylüyorum, sakın kitabın editörü olduğum için bunu söylediğimi düşünmeyin; onun gibi yazabileceğimden de çok emin değilim, çünkü kendisi çok yetenekli. Kitabın dili, yazarın üslubu, kurgusu, seçtiği kelimeler, cümleler gerçekten ustalıkla işlenmiş. Ama romanın en çok öne çıkan özelliği edebi yönü değil. Bu kitap tam bir bilgi hazinesi. İçinde fizikten kuantuma, psikolojiden felsefeye, mitolojiden simyaya, tasavvuftan tarihe (hem de az bilinen tarihe) kadar yüzlerce bilgi bulacaksınız. Hatta siz sevgili kitap kurtlarına küçük bir sır daha vereyim, sırf bir sayfa boyunca yazdığı yazar önerilerini görmek için bile bu kitabı okumak isteyebilirsiniz.

    Romandaki dipnotlar çok derin bir bilgi kaynağı, ama bununla kalmıyor. Kurgusal hikayenin içindeki karakterler de karşımıza, kâh bir fizik öğretmeni, kâh bir psikoloji öğretmeni, kâh bir tarih anlatıcısı edasıyla çıkıyor. Hele bir Marius var, akıllara zarar… İlber Hoca ile oturup konuşsa, İlber Hoca’nın hayran hayran dinleyebileceği bir şahsiyet. Sonradan bu Marius’ün kim olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım, ama size bu sırrı vermeyeceğim. (Bunu kitapta da bulamazsınız. Ancak biraz beyin egzersizi ile bulma ihtimaliniz mevcut.)

    Konudan kısaca bahsedeyim sizlere. Romanımız boyunca dünyanın çok çeşitli yerlerinde yolculuk yapacaksınız, ana mekanlardan biri de İstanbul. Babasının ani ölümü ile bir boşluğa ardından derin bir depresyona düşen kızımız Sofia, ismi gibi hikmet sahibi biridir. Bütün çocukluğu evlerinin ana salonu olan devasa kütüphanenin içindeki binlerce nadir bulunan kitabı okuyarak geçmiştir. Bütün edebiyat ve felsefe tarihini yalayıp yutmuş, mitolojiden tarihe kadar her bir haltı bilen ayaklı kütüphanemiz meslek olarak kendisine psikologluğu seçmiştir. Bu depresyondan kurtulmanın da yolunu yine ruhunda saklanmış olan bilinçdışı güçte ve geçmiş bilgilerinde bulur. Bu günlerde hayatına ani bir giriş yapan eski dostu ve daimi platonik aşkı fizik profesörümüz Gabriel (ki romanda bilimsel düşünceyi temsil eden karakter olduğundan benim kendime en yakın bulduğum karakter oldu) ile birlikte karşılarına çıkan bazı gizemleri çözmeye çalışırlar. Bu süreçte, Avrupa’da hatta Hindistan’da keşişlik yapan çok ilginç yaşlı adamları, dünyanın sayılı bir para babasını, enteresan zekâya ve doğaüstü yeteneklere sahip genç insanları karşılarında, dahası bazılarını evlerinin salonunda bulurlar. Bütün bunlar Büyük Sır Üstadı diye andıkları, binlerce yıldan beri süregelen bir gizli örgütün merhum başkanıyla ilgilidir. Büyük Sır Üstadı kimdir? Bu örgüt ne menem bir örgüttür? Cevapları kitapta. Ancak peşin söyleyeyim öyle illüminati millüminati hayal edenler umduklarını bulamayacak.

    Bu kitabın hayatıma en önemli katkısı, bilmediğim ve bilimin henüz açıklama getiremediği şeyler karşısında biraz daha temkinli yaklaşmayı öğrenmek oldu. Beni bilenler bilir. Son yıllarda iyice zıvanadan çıktım. Gözümle görmediğim hiçbir şeye inanmaz oldum. Tamamen rasyonalist bir bakış açısı geliştirdim. Bu yüzden romanın başlarında, ezoterik bilgilerden, mitolojiden, bilinçdışı güçlerden bahsedildiğini gördüğümde yazarımıza böyle şeylere pek inanmadığımı söyledim. O da bana sadece oku dedi. Bugün geldiğim noktada artık söylemlerimi değiştirdiğimi şaşırarak fark ediyorum. Çünkü biliyorum ki dünyada hala aklımızın ve bilgimizin açıklamaya yetersiz kaldığı çok şey var. Bu kitabı okumadan önce bütün önyargılarınızı kenara bırakın.

    Son bilgiler kitabın nesne olarak yolculuğu ile ilgili. Şu anda Hervé M. Abajoli devam romanı olan Büyük Sır Üstadı-Unus Mundus’u yazmakla meşgul. Sizlere tanıtmış olduğum Büyük Sır Üstadı-Magnum Opus’un ise çok yakında ikinci baskısı çıkacak. Bir İsviçre yayınevinden, Gnosti Books’tan çıkmış kitabımız. Türkiye’de kitabevlerinde satışı yok. Ancak Amazon üzerinden veya kitabın internet sitesinden sipariş verilebiliyor. Sitenin linkini en yukarıda ve aşağıda bulabilirsiniz. Kargoyu açar açmaz kitap kapağının büyüsüne kapıldığımı, hatta kapağı uzun uzun okşadığımı söyleyebilirim. Baskı kaliteli, kapak, özellikle kapağın iki farklı dokusu çok güzel. Bu saçma bilgiyi de verdikten sonra içimde bir şey kalmadı, ne var ne yok söyledim.

    Son söz; gruplarda bu kitapla ilgili yorumlar göreceksiniz. Çok yakında. (Arkadaşlar, sırf önünüze geçmemek için yorumu fazla muhteşem yazmamaya çalıştım. (!))
    İkinci baskı sevgili Hervé Bey’e, ilk editörlük de bana hayırlı olsun. Umarım birbirimize uğur getiririz. Ve Hervé Bey (kendisi grubumuzun üyesidir), size bana böyle önemli bir görevi layık gördüğünüz için çok teşekkür ederim. Eğer kitap bu kadar iyi olmasaydı asla bu kadar mutlu olmazdım.

    Sevgiyle kalın dostlar.

    Siparişler için: http://www.buyuksirustadi.com