• Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, papuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı. Eşyamızı, giysilerimizi değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmişti; her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit oldu. Saadet uzak bir hayale yetişilmez bir hülyaya dönüştü. Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Şimdi şaşkın ve acıyla kıvranan bir nesil... Her şeyden nefret eden, her şeyi fena gören, karanlık gören, berbat, hasta tedavisi imkansız bir nesil, ah, şimdiki hasta ve veremli çevre...
    Ömer Seyfettin
    Sayfa 56 - Karbon Kitaplar
  • Herkesin ruhuna gıda olabilecek müzik aynı değildir. Hani bazı renkler, bazı insanlara pek yakışmazken, bazıları da çok yakışır ya! Veya insan her rengin içinde kendini rahat ve huzurlu hissetmez de alıştığı rengi ister ya, işte öyle bir şey! Bazı müzik vardır içimize işler, bizi alır, bambaşka diyarlara götürür.
  • .

    Sonbahar da olsa, içinde bahar var...

    Soruyorum: kimsin, nesin?

    Can bedenden giderken sen nerdesin?

    Rabbim, şükür Sana ki,

    ha yirmi olmuş, ha altmış yaşım…

    Fark yok yılların alıp götürdüğünde…

    İçimde yine huzur,

    içimde yine Senin aşkın var…

    Hiçbir şey beni mest etmiyor,

    Hiçbir şey beni cezp etmiyor,

    Hiçbir şey beni mutlu etmiyor,

    Seni tanımak kadar...

    Seni anlatmak kadar…

    Tadına doyamadığım yıllar,

    Yürüdüğüm ve sonunu bulamadığım sokaklar,

    Şükür Sana ki bu karanlıklar,

    Sonunda aydınlığa ulaşıyor Senle…

    Soruyorum kendime:

    Kimsin, nesin?

    Nedir ki, hayata verdiğin senin?

    İki elim, iki ayağım, iki gözümden gayrı ve bir de…

    Senin için şükürle çarpıyorsa kalbim,

    daha ne isteyim Rabbim?

    Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer, Senin kapın...

    Her sabah kalbimiz tertemiz kalkıyoruz yataklardan.

    Dünyayı elimizin altında buluyoruz,

    Hayatı altın tepside sunuyorsun bize.

    Şükür Sana ki, bunu sadece Sen veriyorsun bize.

    Çocuk değilim ama büyüdüm de diyemem.

    İçimde hep bir çocuk var, o büyümedi bir türlü.

    Zaten büyüsün de istemiyorum...

    Sana karşı şükran hisleriyle dopdolu kalmak istiyorum.

    Bu mevsim içinde Sana şükrümü, tefekkürümü sunmak istiyorum.

    Sonbahar da olsa, içimde bir bahar var...

    “Gördüklerini, düşündüklerini anlatsana” deseler,

    Ne söyleyebilirim, onun derdindeyim şimdi…

    Yalnız değilim, biliyorum...

    Bana arkadaş kıldığın meleklerin var…

    Bir melek dese ki:

    “Ne gördün bu mevsim de şu dünyada?”

    Rabbim sorsa:

    “Kulum, ne gördün bugün bu dünyada?”

    Ne cevap veririm, ne diyebilirim?

    Şimdi onun derdindeyim…

    Yağmur mu yağıyor, yoksa ben mi ağlıyorum...

    Siliyorum aklımdan, kalbimden,

    İçimden geçen kötü düşünceleri...

    Elimdeki kirler gibi içim de yıkanıyor…

    Sonbaharı seviyorum içinde bahar var diye…

    Mevsim yağmurları değil gözlerimde,

    Kalbimin sözleridir damlalar...

    Gözlerimdeki bu salıncaklar…

    Bu maviliğe, gözler önündeki bu güzelliğe dair

    Bir şeyler söylemek isterim…

    Bu benim insanlık borcum, kulluk borcum Rabbim…

    Her sabah taze bir ümit, aşk ve şevk ile,

    Sana karşı dopdolu bir iman ve teslimiyetle,

    Bir şeyler söylemek isterim Rabbim…

    Söyletiyorsun da...

    Sonra yazdıklarımı okuyorum, hayret ediyorum...

    İki dudağın arasından çıkan şeyler mi bunlar?

    Az önce hiçbir şey yoktu…

    Zihnim bomboştu…

    O güzel duygulara sahiptim sadece…

    Sermayem oydu.

    Suskundum...

    Sen var kıldın...

    Var olduğun için...

    Kalbi verdiğin için kalbimden geçenleri bildiğin için...

    Kelimeleri art arda dizdiriyorsun...

    Sonra da bana bile hayret ettiriyorsun…

    Bilmem misafir melek memnun olur mu bu söylediklerimden…

    ***

    Nerde bir güzellik varsa;

    Orada senin güzel isimlerinin tecellisi var.

    Ey sonbahar, seni de seviyorum.

    İçinde bahar var

    İçinde ebedî bir hayatın müjdesi var.

    Solan çiçeklerin hiç solmayan mânâları var,

    suretleri var hafızamda…

    Onları hafızamda yaşatan Rabbimin Hafîz ismi var…

    Demek ki siz ölmediniz, çürümediniz, yok olmadınız.

    İnsanların ölmeyeceğini, çürümeyeceğini

    Ebedî bir hayat için bu dünyada yaşadığını,

    Bu mevsimden ders alıyorum...

    Bunca ölmüşlerin içinden,

    yeniden dirilişin müjdesini veriyorsun; anlıyorum…

    Bir tatbikat yapılıyor; hepsi bu!

    Yapraklar düşüyor birer birer Senin izninle Rabbim...

    Gündüz geceye dönüşüyor Senin izninle…

    Ebedî bir hayatın müjdesini,

    Bu mevsimde, Sen veriyorsun gönlüme...

    Şükür ki varsın…

    Şükür ki yaratmışsın beni,

    Varlığından haberdar etmişsin şükür ki...

    İçimdeki sonbahar da bekliyor şimdi,

    O güzel isimlerinin tecellisini…

    Beyazın kara geldiği gibi,

    Mavinin göğe geldiği gibi,

    Yeşilin yaprağa geldiği ve yakıştığı gibi...

    Gelsin, içime de baharı getirsin,

    O latif isimlerinin bin bir tecellisinden biri…

    Gelsin ne olur…

    Sabah olsun, akşam olsun,

    Yeter ki Sensiz olmasın,

    Seninle dolsun içim,

    isimlerinin bin bir tecellisiyle dolsun…

    Korkmuyorum sonbahardan,

    korkmuyorum yağmurlardan,

    korkmuyorum gecenin karanlıklarından…

    Mevsim sonbahar olsa da,

    İçimde ebedî bir bahar var…

    Dirilişin tohumu bu mevsimde atılıyor, bildim...

    Bir bardak su içmek için elimi uzatmam gerekiyor...

    Havayı içmem için, ağzımı açmam yetiyor...

    Hayatî bir nimeti bu kadar yakın kılmışsın bana...

    Ne kadar yakın olduğumu anlamam için Sana...

    Rabbim, öyle bir şey verdin ki bana,

    Ölümden ve hayattan da güzel…

    Hayatı hayat kılan…

    Varlığını onunla biliyorum.

    Kuru bir iddia değil bu…

    Sana olan imanım bu.

    Koca bir yalnızlığı deviriyor adeta…

    Yanmayan lambaların bir anda yanması gibi…

    Bir anda içimin aydınlanması gibi…

    O iman nimetine hamd ediyorum.

    Şükür ki bu nimetten hissedar etmişsin bizi.

    Şükür ki varlığından haberdar etmişsin bizi.

    Aslında herkese aynı mesafede bu nimet…

    Ey bir köşede ağlayıp sızlanan,

    bu nimetten mahrum kaldığını sanan biçareler…

    Haydi, Rabbinize koşun, iman nimetinin tadına varın.

    Geciktirmeyin, hiç olmazsa bu sonbaharda tadına varın.

    Yeniden başlayın,

    hayatı yeniden yaşayın…

    Geciktirmekten, uzatmaktan ne fayda var ki?

    Böyle yaşamaya hayat mı denir?

    Allah’tan, uzak kalmaya ruhunuz,

    kalbiniz daha fazla dayanamaz.

    Uzatın ellerinizi, kımıldatın dudaklarınızı…

    Bir şeyler söylesin içiniz, bir şeyler desin…

    Nerde içimizi aydınlatan o ışık?

    Nerede düşüncelerimizin o tertemiz, ak pak dünyası…

    Hadi, çok uzaklarda değil

    Bu davete beraber gidelim…

    İmanın nuruyla dolalım...

    Beyaza, yeşile, maviye hasretiz; anladık…

    Ama onlar da bize yakın olmak için bekliyorlar...

    Biz de biraz kımıldanalım ne olur…

    Gün, güneş, her gün dert değil, mutluluk getiriyor bize...

    Güneş dünyaya değil, önce içimize doğuyor...

    Ümit varsa, iman varsa, aşk şevk varsa,

    her şey etrafınızda dönüyor...

    Siz de bir şeyler söyleyesiniz diye...

    Bilmem, misafir melek razı olacak mı bu söylediklerimden…

    Rabbim, razı olacak mısın?

    ***

    Seni tanımayı ve Seni anlatmayı seviyorum Rabbim…

    Seninle konuşmayı,

    Senin verdiğin ağızla, dudakla konuşmayı

    Seni sevdiğimi söylemeyi seviyorum Rabbim

    Bu sevgiyi alma benden…

    Bu güzel kelimeleri alma benden…

    Ben razıyım, memnunum Senden.

    Ey Rabbim, verdiğin her nimetten memnunum...

    Sonsuza dek şükrediyorum...

    Layıkıyla yerine getiremiyorum görevlerimi,

    onu da biliyorum ama Sana şükrediyorum...

    Çağırıyorum insan kardeşlerimi de Seni sevmeye...

    Sen bize sevdirdin kendini,

    Elçiler gönderdin, kitaplar gönderdin…

    Tanıyalım, bilelim diye Seni...

    Gönderdiğin her nimetini Senden bilelim diye…

    Gözlerim imanla açıldığında yeniden doğuyorum...

    Yeniden doğuşumu hayırlı kıl, mübarek kıl yâ Rabbi…

    Sonbaharı seviyorum içinde bir bahar var diye…

    Sonbaharı seviyorum içimde bir bahar var diye…

    Bu hayatı seviyorum Sen verdin diye…

    Senden bildiğim zaman,

    Senden bildiğim an üzerine titriyorum.

    Rabbim, Senden ebedî bir hayat diliyorum.

    Selim Gündüzalp
  • 502 syf.
    ·Beğendi·9/10
    1. swann'ların tarafı
    2. çiçek açmış genç kızların gölgesinde
    3. guermantes tarafı
    4. sodom ve gomorra
    5. mahpus
    6. albertine kayıp
    7. yakalanan zaman

    Serinin 2.kitabindan merhaba kıymetli okurlar ..Proust kalemi sihirli yazarlardan. okurken dalıp gidiyorsunuz sanki oradayimisiz gibi ;özellikle ilk okuduğum kitaplarda olan sancılı süslü betimlemelerin aksine naif, hayali yaşatan, çocukluğunuza kadar götüren bu maceraya herkesin açılmasını istiyorum. küçük yaşlarda yakalandığı astım hastası olması sebebiyle çocukluğunu yaşayamamış ve dış dünyaya açılmadan, gözlem yeteneğiyle insanları keşfe çıkmış proust. Onun için her ayrıntı, her karakter, her olay ve durum yazıya dökülmeye değer olmuş ve şimdi bizler onu ve gözlemlerinden yansıttıklarını bir solukta bu sayede okuyabiliyoruz.kendi hayatından izler taşıdığı biliniyor zaten kitabın. Ne kadar kısmı kurgu olduğu beni çok bağlamıyor şu anda. En derindeki lafların hepsinin kendisiyle de bir şekilde alakası olduğuna inanıyorum.

    Mesela bir yerde Gilberte'in fiziksel özelliğini anlatırken ordaki huznu ben okurken yine derinden üzüldüm düşündüm baya empati kurmakta zorlandım ;

    ” O anlarda neredeyse çirkin denebilecek yüzü, iyice çekilmiş denizin sabit ve sınırlı bir ufka kıstırılmış , hiç değişmeyen yansımalarla insanı bıktırdığı o sıkıcı sahillere benzerdi.”

    Şu benzetmenin güzelliğine bakın kullandığı kiyasladigi esya doga bile insan hayatında yine bu duygulara seslenir cinsten orantılı.
    Bu kitapta daha çok gençlik zamanları yaşadıkları hakim. Aşkı öyle güzel anlatıyor ki hepimizin delikanlılık cağında hissettimiz duygulara yine parmak basıyor bence bu konuda kitap üzerinde özel bir araştırma tez bile gerekiyor.bildigim en güzel ask tanımını gördüğüm söylenebilir özellikle çiçek ,böcek,acı pis kaka yönlerinden ziyade : askın aslında fazladan bir kisi daha, bu dünyada aynı ismi taşıyan kisiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış eksik yönlerimizin tamamlandığı bir kisi yaratmak anlamına geldigini anlatıyor..

    "şüphesiz aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın fazladan bir kişi, bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini çok az insan kavramıştır."

    Aşkın yapısı ve bireyin üzerindeki etkilerini inceleyen bir çok çıkarım romanın içine yedirilmiş.içlerinden bir tanesi;

    "bir kadına aşık olduğumuzda aslında yaptığımız şey,bir ruh halimizi ona yansıtmaktır;dolayısıyla önemli olan kadının değeri değil,ruh halinin derinliğidir..."
    Albertine’in bir söylemi üzerine bakın bir anda nerelere götürüyor yazar bizi!

    ” Bu sözler beni Gilberte’i sevdiğim zamanların öncesine, aşkın bana sadece dışsal değil, aynı zamanda gerçekleşebilir bir varlık gibi göründüğü zamana götürdü.”

    "Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran , başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir.”

    "Hayatımızı bir insana göre kurarız, artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız."

    "Bir odaya eşyaları dikkatimiz yerleştirir, alışkanlığımızsa onları kaldırıp bize yer açar"

    "Çagimizin hastaliği,her alanda, nesneleri,mutlaka bulunduklari çerçeve içerisinde,göstermek,ve bu şekilde özünü,onlarin gerçeklikten yalitilmis olan zihinsel edimi yok etmektir..."

    "Zaten aşkta hiçbirzaman huzur olamaz;çünku elde edilen sey daima daha fazlasini istemek için bit hareket noktasidir"

    Altini Çizdiğim çok fazla alıntı oldu.Özellikle proustun tecrübelerini kurgu tarafını dahi Aşk,arzu,arkadaşlık,etrafında okumak yerinde ve anlaşılır şekilde.

    Ilk kitap swannlara göre birazcık daha ağır kayıp zamanda yol aldıkça level bu konuda bir tık artıyor ama okutuyor ve yine hayran biriktiriyor:)

    Proust tüm ayrıntıları tıpkı tablo gibi önümüze seriyor. Swann'ın evini, eşinin giyim tarzını, Gilbert'in ilk genç kızlık değişimlerini... Sonraki aşamada Balbec sahillerini, Albertine ve diğer arkadaşlarını gözünüzde canlandırıyor, ete kemiğe büründürüyorsunuz. Proust'un edebiyata dile bu denli hakim oluşuna hayran olmamak elde değil..Prousta ondan 1919'da goncourt ödülü verilmiş bu eserden ötürü.

    Anne Odette Swann,Baba Charles Swann ve kızları Gilberte Swann/ Andrée,Albertine,Rosemonde,Giséle sizleri unutmak istemiyorum her biriniz dostum oldunuz bu eserde..

    Şu güzel alıntıyı bırakmak istiyorum tekrar benim sözlerim ovgulerim yetersiz;

    "Bununla birlikte, uzaklaşmak etkili de olabilir. o sırada değerimizi bilmeyen gönülde, sonunda bizi görme arzusu, hevesi uyanabilir. yalnız, bunun için zaman gerekir. oysa zamana ilişkin taleplerimiz, en az kalbin değişmek için koştuğu şartlar kadar ölçüsüzdür. bir kere, zaman en zor verebileceğimiz bir şeydir; çünkü ıstırabımız acımasızdır ve bitsin diye acele ederiz. ayrıca, öteki kalbin değişmesi için gereken zamanı, bizim kalbimiz de kullanacak ve o da değişecektir; öyle ki, hedefimiz artık ulaşılabilir bir hale geldiğinde, bizim için bir hedef olmaktan çıkacaktır. zaten bu hedefin ulaşılabilir hale geleceği, her mutluluğun, artık bizim için mutluluk olmaktan çıktıktan sonra, mutlaka elde edileceği düşüncesinin, doğru bir yanı vardır, ama tamamen doğru da değildir. bu düşünce, artık ilgimiz kaybolduğu, ilgisizleştiğimiz zaman bizim için geçerlilik kazanır. öte yandan, bu ilgisizliğin kendisi, eski talepkarlığımızı ortadan kaldırdığı için, geriye bakıp da bu mutluluğun, eskiden olsa bizi büyüleyeceğini düşünmemize yol açar; oysa belki o eski dönemde, bize çok noksan gelecek olan bir mutluluktur bu. insan pek ilgilenmediği bir konuda ne fazla titizdir, ne de iyi hüküm verebilir. artık sevmediğimiz bir insanın bizim ilgisizliğimiz karşısında iyice aşırı görünen sevecenliği, belki de aşkımız karşısında hiç de yeterli olmayacaktı. o tatlı sözleri, görüşme teklifini, eskiden olsa bizde yaratacağı zevk bağlamında düşünürüz; hemen ardından gelmesini isteyeceğimiz ve belki o açgözlülükle gerçekleşmesini engelleyeceğimiz bütün diğer zevkleri düşünmeyiz. yani gecikmiş olan, artık tadına varamayacağımız bir zamanda, sevgimiz bitmişken gelen mutluluk, bir zamanlar eksikliği yüzünden onca azap çektiğimiz mutlulukla, tıpatıp aynı olmayabilir. buna karar verebilecek olan bir tek kişi vardır, o da, o eski zamandaki benliğimizdir; halbuki bu benlik artık yoktur; şüphesiz geri gelecek olsa, mutluluk da, aynı mutluluk olsun olmasın, kaybolup giderdi..."

    "insan mutsuz olduğu andan itibaren ahlakçı olur. ''

    '' ayrılık gerçekleştiğinde, alışkanlığın ağrı kesici etkilerinden kalbimiz de yararlanacaktır, ama o zamana kadar ıstırap çekecektir. 

    "bir insanı tanımak tam olarak tanımak mümkün olsaydı, ancak başlangıçtaki optik yanılgılar (çeşitli denemeler sonucunda) anlaşıldıktan sonra o noktaya gelinebilirdi. ama mümkün değildir; çünkü bizim o insanı görüşümüz düzelirken, kıpırtısız bir hedef olmayan o insanın kendisi de bir yandan değişir; biz onu yakaladığımızı zannederken yer değiştirir ve nihayet onu daha net gördüğümüzü düşündüğümüzde, aslında netleştirmeyi başardığımız şey, onun eskiden yakaladığımız, artık onu temsil etmeyen görüntüleridir."

    '' hayatımızı bir insana göre kurarız; artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız. ''

    '' zaten hayatta ve hayatın çelişen durumlarındaki bütün aşka ilişkin olaylarda, en iyisi anlamaya çalışmamaktır; çünkü nasılsa acımasız ve beklenmedik olduklarından, mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirlenir gibidirler. ''

    "mutluluk, aşkta anormal bir durumdur; görünürde çok basit, her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir."

    "özlem de arzu gibi kendini çözümlemeye değil, tatmin etmeye çalışır; insan sevmeye başladığı zaman vaktini aşkının ne olduğunu öğrenmeye değil, ertesi günkü randevu imkanlarını hazırlamaya harcar. vazgeçtiğinde de kederini tanımaya değil, bu kederin sebebi olan kişiye kederinin en şefkatli ifadesini sunmaya çalışır. söyleme ihtiyacını duyduğu ve karşısındakinin anlamayacağı şeyleri söyler; sadece kendisi için konuşur."

    "bir insanla aramızdaki bağlar, o insan bizimle aynı görüş açısını benimsediği zaman kutsallaşmış olur."

    "başkalarının ne düşündüğünden bana ne? duygulara ilişkin konularda başkalarıyla ilgilenmek bence çok abes. insan kendisi için hisseder."

    **Burdaki zaman tanımına dikkat dostlar;

    "dünyanın döndüğünü teorik olarak biliriz, ama aslında fark etmeyiz; üzerine bastığımız toprak hareketsiz gibidir, biz de rahat rahat yaşayıp gideriz. hayatta zaman için de aynı şey geçerlidir. romancılar zaman'ın geçip gitmesini anlaşılır kılabilmek için, yelkovanların dönüşünü delice hızlandırarak okura iki dakikada on, yirmi, otuz yılı geçirtmek zorundadırlar. bir sayfanın başında umutlarla dolu bıraktığımız aşığı bir sonraki sayfanın sonunda seksenlik, düşkünler yurdunun avlusunda günlük gezintisini güç bile tamamlayan, söylenen sözlere zar zor cevap veren, geçmişi unutmuş bir ihtiyar olarak buluruz"

    "öğrenmiştim ki, ben neyi seversem seveyim, mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşabilecektim ona ve bu kovalama sırasında, zevk peşinde koşmak yerine, hedefe ulaşmak uğruna önce zevki feda etmek zorunda kalacaktım.”

    Guermantes tarafına doğru yola çıkıyorum bu sefer dostlar orda Görüşmek dileğiyle..

    Tavsiye eder iyi okumalar dilerim
  • 237 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Elimizdeki tek ve en gerçek iki sermayeden biri olan zaman üzerine yazılmış, okuduğum en güzel kitaplardan biri: Momo. Çocuk kitabı sanarak kenara bırakabileceğiniz için şimdiden belirtiyorum, kendisi bence ne çocuk kitabı ne de yetişkin kitabı, Momo bir “insan” kitabı. Michael Ende’nin yazdığı kitap, Leman Çalışkan tarafından çevrilmiş ve Kabalcı Yayınları ile Türk okurlarla buluşturulmuş. Kitap aylardır kütüphanemde durmasının ardından birgün karşıma çıkan güzel sözüyle dikkatimi çekti ve okumağa başladım.Başlamadan şunu söylemeliyim, kitap kafanızı dağıtırken pek çok yeri de gerçek anlamda toplayacak. Kimsenin bilmediği bir yerde, bilinmeyen bir zamanda, kimsenin bilmediği başka bir yerden gelip herkesin hayatına dokunan Momo; Yanına gelenelere hiçbir şey yapmasa bile dinleyen ve düşünmelerini sağlayan herkesi sakinleştirip dinginleştiren kendi küçük kalbi büyük bir koz çocuğu ile karşılaşacaksınız kitapta.
    Kendi küçük mutluluklarıyla dünyalarını güzelleştiren insanların hayatları bu düzende devam ederken bir gün aniden ortaya Duman Adamlar çıkar. Duman adamlar… Zaman hırsızları… Bu gerçek onların var olmalarına neden olma sebebiydi. Çünkü çoğu insan zamanın değerini bilememekteydi. Duman adamlar, yepyeni bir komployla insanların karşısına çıkıyor. İnsanlara zaman tasarrufunun ne kadar önemli bir şey olduğuyla kandırıyor ve tasarruf edilen zamanı kendi yaşam sürelerini uzatmak için kullanıyorlardı. Ne yazık ki çoğu insan bu tongaya düşerek onların çoğalmasına sebep oluyordu.
     Ancak gerçek bambaşka bir şeydi. Ve size bunu en iyi şekilde anlamanız için kitaptan bir alıntıyla açıklayacağım:
    “Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı. Bu gerçeği sadece çocuklar, taa yüreklerinde hissettiler.”
    Sindirilerek okunduğunda verilen ince öğütler, her insanın ciddiye alması gerektiği hayati gerçeklerle dolu bir kitap. Momo ve arkadaları da bu hayati gerçeği fark ederek bunu engellemenin peşine düşerler. İnsanlar zaman tasarruf ettikçe çocuklarla ilgilenmek oldukça gereksiz bir eyleme dönüşmeye başlamıştı. Bununla birlikte Momo ve diğerleri durumu düzeltmek ve insanları bu tehlikeye karşı uyarmak için çeşitli etkinlikler düzenlerler. Ancak insanlık tasarruflarına öyle dalmıştırlar ki; kimse çocukları fark etmez bile.
    Yazar demiş ki bu kitabın son sözünde:
    "Ben size bütün bunları olup bitmiş gibi anlattım, çünkü biri de bana böyle anlattı.
    Oysa gelecekte olacakmış gibi de anlatabilirdim."
    Bence bu kitaptaki,insanların zamanlarını çalan , modern hayatta insanları "sanal sosyal kalabalıkta " yalnızlığa sürükleyen duman adamlar ellerinde birer akıllı telefon ile içimize yerleştiler!
    Yani evet bu akıllı telefonlar yokken yazılan bu hikaye, gerçekten de yaşandı yaşanıyor...
    Zamanın değerini anlatan harika bir kitap.Peki kitaba göre zaman sadece iş güç paramıydı hayır,zamanı anlamlı ve değerli kılan asıl şey sevdikleirmzle yaşadıklarımızdır.Ve ne demiş yazarımız;Çünkü zaman yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir.
    Küçük büyük herkesin okuması gereken kitaplardan biri Momo.Okuyun okutun efendim
  • 336 syf.
    Algoritmalar Kontrolünde Dijital Diktatörlük
    10.09.2020 - Ülker Gündoğdu
    Algoritmalar Kontrolünde Dijital Diktatörlük
    Bazen bazı kitaplar, insanın huzursuzlanmasına, sebep verir, bazısı su gibidir, basısı ilaç, bazısı sadra şifa, bazısı zehir… bu bakımdan her kitabı ilaç olarak değerlendirmek lazımdır. Ne zaman ve nerede kullanılması gerekli olduğunu iyi ayarlamak lazım. Her fikriyle gerçeklik gözlemlediğim İsrailli tarihçinin geleceğe dair öngörüleri dikkate alınmalıdır. Eserleri ile dünyaca üne kavuşmuş, tarihin arkeolojisini yaparak disiplinler arası yaklaşımıyla belirli bir orijinallik elde etmiş. Akademiyaya göre magazinsel boyutları aşmayan bir isim olarak dikkat çekici eserler üretmeye devam etmektedir. İlk iki kitabını okuyarak ve hakkındaki yazılara da göz attıktan sonra belirli bir görüşe vardım.
    Bu kitap algoritmalara kaptırdığımız hayatımızı geri almanın yolunu sunan, dijital diktatörleri fark ettiren, aşırı bilgi, soru ve cevap barındıran öğrenme ve öğretme isteği uyandıran, insanlığın nelerden geçerek bu güne gelmesine tanıklık ettiren, anlatımıyla gerçekliğin her an değişen hızının temposuna ayak uydurtan, soru, sorunları ve çözümü okura net gösteren, insani erdemler ile çözüme götüren, bambaşka bir bakış açısı kazandıran hazine değerinde bir eser olduğu izlenimindeyim.
    Yuval Noah Harari tarih doktorasını Oxford Üniversitesinde tamamladı. Kudüs İbrani Üniversitesinde dünya tarihi dersi vermektedir. Yazar, 21. Yüzyıl İçin 21 Ders kitabında; Teknolojik zorluk, Siyasi zorluk, Umut ve umutsuzluk, Hakikat ve Direnç üzerinde durmaktadır. Ayrıca bu kitapta konu edilen güncel meseleler ve insan toplumlarının yakın geleceği ne? Şimdi ne oluyor? En büyük zorluklar ve seçimler neler? Nelere dikkat etmeliyiz? Çocuklarımıza neleri öğretmeliyiz? gibi çağımızın meselelerine ve girift meseleleri eserine konu ederek bu sorunlar üzerine fikir sunmaktadır. En büyük meselelerine engin ve kabul görmüş doktrinlerin karşısında duran fikirler konu etmektedir.
    Bilişim teknolojileriyle biyo teknolojinin büyük devrimi nedeniyle liberalizm itibar kaybediyor, özgürlük ve eşitlik sarsılıyor, veri algoritmaları, dijital diktatörleri ortaya çıkarıyor. Tarihin sonu ertelendi. Modern dünyanın getirisine şaşırtıcı derecede dikkat çeken yazar konuları ele alma biçimiyle okuru ele geçiren kitap dikkatinizi daha ilk başta kendine çekiyor. Teknoloji ve ideoloji soyut ve uzak gelse de kitlesel işsizlik ya da kişisel işsizlik karşısında kimse duyarsız değildir. Büyüdüğünüzde işsiz kalabilirsiniz. Sorunlar kolay dökülür kâğıda, çözümlerini okura düşündürüyor Harrari.
    Evrensel bir ekonomik güvenlik ağı örmeyi başardığımızda işlerimizi algoritmalara kaptırmak lütuf olurdu. Liberal olan inancı yok edebilecek dijital diktatörlüklerin önünü açan otoritenin insanlardan algoritmalara geçmesi ile hayatımızın kontrolünü kaybetmek ürkütücüdür. İnsan bilincini araştırmak ve geliştirmek için bir şey yapmıyoruz. Zihin hakkında çok az şey biliyoruz, buna rağmen insan zihnini keşfetmek adına yeterince yatırım yapmıyoruz. Onun yerine internet bağlantımızın hızını ve veri algoritmalarımızın etkinliğini arttırmaya yoğunlaşıyoruz. Büyük veri algoritmaları özgürlüğü bastırdığı gibi toplumlar arasında gelmiş geçmiş en derin uçurumları yaratıyor. Büyük verinin gözü üzerinizde. Uyanış ve aydınlanma yaşayan okur sorularının cevabına odaklanıyor.
    Veriyi elinde tutan geleceği de elinde tutar. Ağ tabanlı algoritmalar kollektif olarak tüm verilerin mülkiyetini elinde tutacak ve hayatın gelecekteki gelişimini gözetecek küresel bir insan topluluğunun temelini oluşturabilir mi? “Dünyanın küresel bir köy” olduğunu bir düşünün. Küresel eşitsizlik artar ve toplumsal gerginlik dünya çapına yayılır mı? Siyasi zorluk milliyetçilik, din ve kültür insanlığı kamplara ayırıyor ve küresel düzeyde bir işbirliği zorlaşıyor.
    İnsanların bedenleri var. Biyometrik sensörler ve beyinle bilgisayar arasında doğrudan oluşturulacak arayüz, elektronik makineyle organik beden arasındaki sınırı aşıp içimize işlemeyi amaçlıyor. Yazar, eserinde okura teknolojinin korkutucu halini yansıtarak onu bir yolculuğa çıkartıp teknolojinin baş döndürücü dünyasının nasıl olduğunu okura göstermeye çalışmaktadır. Dünyada sadece tek bir medeniyet var. İnsanlık birbiriyle ne kadar zıtlaşsa da her topluluk küresel dünya medeniyetinin bir parçası konumundadır.
    Küresel Sorunlara Küresel Cevap Arıyoruz
    Geleneksel dinsel olgu, dünyayı şekillendirme gücünü muhafaza ediyor mu, yoksa çağdaş devletlerin, ekonomilerin ve teknolojilerin muazzam güçleri tarafından etkisizleşmişler mi? Tek bir medeniyet, nükleer savaş, ekolojik çöküş ve teknolojik sıçrama küresel düzeyde çözülebilir. Evrensel liberal değerlere erişme umudu üzerine inşa edilen Avrupa Birliği, entegrasyon ve göç sorunları ve getirdiği zorluklar yüzünden dağılmanın eşiğinde ayakta durmaya çalışıyor.
    Kimi kültürler diğerlerinden daha mı iyi? Terörizm insanlığın marjinal ve zayıf bir kesiminin silahı. Sorun olması küresel siyasete yön verir hale gelmesidir. Umut ve umutsuzluk, korkularımızı kontrol altında tutup görüşlerimizde daha alçakgönüllü olursak insanlık üstesinden gelebilir. Savaş; insanların aptallığını küçümseme durumudur. Milli, dini ve kültürel gerilimler insanların kibirli bir şekilde kendi millet, din ve kültürlerinin dünyanın en mühimi olduğunu, dolayısıyla kendi çıkarlarının insanlığın çıkarlarından önce geldiğini düşünmesinden kaynaklanıyor. Milletleri, dinleri ve kültürleri dünyadaki asıl yerleri konusunda gerçekçi ve alçakgönüllü düşünmeye sevk etmenin bir yolunu bulmalıyız. Çözüm hep vardır. Her millet yahut ulus, kendi ulusunu diğer uluslardan üstün görme, üstün yeteneklere donatma, eğitim, bilim, sanayi, kültür gibi olgular ekseninde yüceltme eğilimi göstermektedir. Bu durum modern bir bilim olan sosyolojinin ilgi alanına girmektedir.
    Bir doz alçakgönüllülük aptallığa çaredir.
    Toplumsal olarak alçak gönüllü olmanın erdemi üzerinde durmaktadır yazar. Tanrı karşısında alçakgönüllü olabilmek en önemlisidir. Tanrı’dan bahsederken kendilerini küçük görüp tevazu sergiliyor isen Tanrı’nın adını anarak kendi kardeşlerine üstünlük taslamayacaksın.
    Tanrı Adını Boş Yere Anmayın
    Cehalet, sandığınızdan daha az şey biliyorsunuz. Dünyayı anlayalım ki doğruyla yanlışı, haklıyla haksızı ayırt edebilelim. Bilim ve sanat insanları dünya görüşünü etkilemede kilit rol oynar. Yapay zekâ, biyomühendislik ve iklim değişikliğinden ne anladığını bilimkurgu şekillendirir. Gelecek bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz gibi değil. Kurmacaya inandığımız için işbirliğinde iyiyiz. İnsanların korku ve şiddetense sevgi ve zevk sayesinde çok daha sıkı kontrol edebileceğini bize gösterir.
    Homo sapiens, gücünü kurmacalar üreterek onlara inananmaktan alan bir canlı türü. Yakın gelecekte algoritmalar, kendileriyle ilgili gerçeği gözlemlemelerini imkânsız hale getirecek. Kim olduğumuza ve kendimiz hakkında ne bilmemiz gerektiğine algoritmalar karar verecektir. 21. Yüzyıl İçin 21 Ders, teknolojik ve ekonomik kırılmalarıyla yaşanan değişimlerle mücadelenin mümkünlüğünü okura sunuyor. Yazar insanlığın temel soru ve önceki kitapları Sapiens ve Homo Deus’ta ortaya koyduğu fikirleriyle ele alarak siyasi, teknolojik, toplumsal ve varoluşsal zorluklara mükemmel derinlikte açıklık getirmektedir.
    Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi ve 21. Yüzyıl İçin 21 Ders yazarın kitapları arasında mukayese edecek olursak okumuş olduğum bu üç eser bir birinin devam niteliğinde okunmalı, yazarın bakış açısını anlamanızı sağlayacak kitapları bütün olarak daha iyi kavrayacaksınız. Benim için de bütün olarak ele aldığımda Harrari’nin kitapları insanlığın hayat serüveninin tam bir analizi niteliğini taşımaktadır.
    Sapiens, insanlığın evrim teorisi bağlamında bir değerlendirmesi olarak kronolojik bir yansıtma olarak görülebilir. Tarihle bilimin şaşırtıcı gerçekleriyle yeniden anlatımıydı. Homo Deus, hayatın uzun vadeli geleceğini sorgulayarak insanların tanrı mertebesine yükselme olasılığını ve zekayla bilincin nihai kaderinin ne olabileceğini göz önüne sermişti. Modern insanın pozitivizmle aklı tanrılaştırması, her şeyi akılla açıklama yönelimi gözetilmektedir. Biyoteknoloji ve bilgi teknolojilerinin kaynaşması konu edilmişti. 21. Yüzyıl İçin 21 Ders, teknolojik zorluk, Siyasi zorluk, Umut ve umutsuzluk, Hakikat ve Direnç üzerinde duruyor. Ayrıca bu kitapta konu edilen güncel meseleler ve insan toplumlarının yakın geleceği konu ediliyor.
    Harari’nin üç kitabını okurken sınırlarınızı zorlayacak ve şaşıracaksınız, hiç düşünmediğiniz şeyleri düşünürken bulacaksınız kendinizi. Modern dünyanın ve tarihin, uzun ve zorlu labirentinden kendi gerçeğinizle var olarak yolunuzu bulacaksınız. Kitap kapağındaki göz resmi izlendiğim izlenimine kapılmama neden olduğu için hangi gücün gözü üzerimizde; Tanrı’nı gözü mü, evrenin gözü mü, sanal dünyanın gözü mü, henüz farkına varmadığımız kozmik gücün mü? Sorularımın cevabını ve akla gelmeyecek soru ve sorunlara şaşırtıcı açıklamaları bulduğum kitap, zengin içeriğiyle rahat ve akıcı okunuşa sahip. Kitabın baskısı keyifli okuma rahatılığı sağlıyor. Betimlemesiyle içine alan anlatımı kitapla bağ kurduruyor. Ne geçmişi ne de geleceği sadece ve sadece şimdiyi sorgulayacaksınız.
    Yuval Noah Harrari
    21.Yüzyıl İçin 21 Ders
    331 sayfa
    Kollektif Kitap
    Ülker Gündoğdu - 10.09.2020
    http://www.kitaphaber.com.tr/ulker-gundogdu-a24/
    Ülker Gündoğdu 21. Yüzyıl İçin 21 Ders Yuval Noah Harari