• Bir Marie Force klasiğim bitti. Bu kadının kalemine hayranım beni bir kez daha büyüledi. Neyse hemen size kitabın konusundan bashediyim. Türü romantik, Gansett Adası'ndaki aşkları anlatıyor bu kitap ise serinin ilk kitabının Bir Aşk Çarpıntısı'ndan tanıdığımız Janey ve Joe'nun hikayesi anlatıyor. Orada değinmişti azıcık ve ben meraktan kudurmuştum deyim yerindeyse hemen okumalıyım demiştim ama üzerinden aylar geçti. Janey liseden beri birlikte olduğu doktor David'le nişanlıdır. David Boston'da bir tane hastanede stajyerlik yapıyordur. Janey ise ailesinin yanında adada yaşamaktadır. Aralarında mesafe olmasına rağmen ilişkilerini sürdürürler 13 yıl boyunca. Bence ortada ilişki yoktu onların birbirlerine alışan iki insan vardı okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız. Joe ise kendini bildi bileli arkadaşı Mac'ın kız kardeşi yani Janey'e aşıktır ama kendini hiç belli etmez o yeter ki mutlu olsun diye ses çıkarmaz. Her şey Janey'in yıldönümlerini kutlamak için David'in yanına süpriz yapmaya gitmesiyle başlar ve olanlar olur. Başta klişe gibi geldi ama hiç öyle devam etmedi. Klişe bir başlangıç yapmasına rağmen değişik ilerlemesi beni memnun etti. Janey nişanlısına süpriz yapmaya gitti ama kendisi bir süprizle karşılaştı bunu sonunda resmen yıkıldı. Her anında Joe olduğu gibi yine yanındaydı. Fazla detay vermemeye çalışıyorum ama zorlanıyorum. Ahh o sahneleri okurken David'e demediğimi bırakmadım tabii. Janey ilişkisini bitirdikten sonra olayalr sanki çok hızlı gelişti birazda dah yavaş gelişseydi dedim. Joe Janey'e duygularını açıkca söylüyor ama kafası karışık olduğu için arada git gelleri oluyor. Ve her insan gibi uzun süren bir ilişkiği bitirip yenisine başlamak zor birisine güvenmek ve aynı hayalleri kurmak. Bide birisi için hayallerinden vazgeçmek boş yereyse daha berbat. David'in bencil olması beni deli etti. Joe ise bir erkeğin nasıl güzel sevdiğini gösterdi bana. Onun her düşüncesini ve kelimesini okumaktan zevk aldım. Her devasında bu kadar olmaz dediğim yerde olur dedirtti. Mutlaka okuyun Joe'ya hayran kalacaksınız.
    Maddie ve Mac de vardı ah onların aşkını yine hissettim burada.
  • Aslında uzun zamandır üye olmayı düşündüğüm bir site idi burası. Kısmet Arda Çolakoğlu için oldu. Kendisine üye olmadığım için yorum yapamadım üye oldum bu sefer de yeni üyesiniz sayfasına yorum yapamazsınız deyince site ben de bari sayfamda yazımı paylaşayım dedim. Evet kendisini dolaylı yoldan tanıdığım için 16 yaşında olduğunu da sizlere iletmek isterim. Konu itibari ile kendisi benim okumadığım bir kitabı teknik ve yapı içerisinde inceleyerek bizlere tanıtmaya çalışmış. Gayet de başarılı bir inceleme sunum olmuş. Tebriklerimi buradan kendisine iletiyorum. Efendim, arkadaşların çoğu kitap incelemesinden yola çıkarak yaş ve bilgi arasında korteks bağ kurmaya çalışmışlar.Doğaldır. Ben de kendisinin çalışmalarını ilk okuduğumda hayretler içerisinde kalmıştım. Bu yaşta böyle bir dili kullanmak hele ki Türkçeyi yerinde ve eski Osmanlıca kelimeleri de aralara sıkıştırmak bu yaşta bizlerin bile ki çok okuyan biri olarak kendimden bahsederek söyleyeyim beceremeyeceğimiz takdire şayan bir dağarcıktır. Yani şuncacık çocuğu kıskanmadım desem yalan söylemiş olurum.
    Bir beyefendi kendi çocukluğumuzdan yola çıkarak zamanımızda algılarımızı ve beynimizi geliştirecek materyallerin çok sığ ve yetersiz olmasından bahsetti. bir yerde haklıdır. Arda kardeşimizin yaşlarındayken ansiklopedilerimiz ve şehir kütüphanelerinden başka kitap okuyabileceğimiz kaynaklar yoktu. Kitaplar da ne hikmetse bayağı pahalıydı. Ama bizlerin tek kazancı sadece genel kültür konularında bilgimiz oldu. Ansiklopedileri okuya okuya. Konumuza dönersek ben Orhan Pamuk'un sadece beş kitabını okumuşum. Sessiz Ev i raflarda çok gördüm ama elim bir türlü gitmedi. Şimdi hatırladım zamanında Samsundayken bir kitap kulübümüz vardı orada paylaştığımız kitapları okur herkes bir hafta sonra okuduğu kitabı açıklardı. Bir arkadaşımız galiba bu kitabı anlatmıştı. Şimdi hayal meyal hatırlıyorum. Yazarın ilk okuduğum romanı Kara Kitaptı ki üniversite yıllarında okumuştum. O dönem Orhan Pamuk okumayanı da dövüyorlardı. Tek hatırladığım o kitaptan "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti". Başka da bir şey hatırlamıyorum. Ne yazmış konusu neydi inanın hiç bir şeyi hatırlamıyorum. Sanki sisler içerisinde gri karanlık bir şeyler var ya da olmuş gibi bir konuydu. bu kitaptan bir şey anlamadım. Yazarı da anlamadım diyerek bu sefer Cevdet Bey ve Oğullarını okudum. Bak burada hakkını yemeyelim gayet akıcı düzgün bir şekilde kitabı bir solukta okumuş hatta uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Tıpkı Ahmet Altanın Kılıç Yarası gibi hatta o kitabın devamı çıkacak diye aylarca her kitapçıya sormuştum. Çıktı mı çıktı mı diye. Zamanımızda Volvo görmek zor zordu. Hatta Leman bir esprisini dahi yapmıştı adam her gün kapıkuleye gider geçti mi volvo geçti mi diye sorardı. Onun gibi bir şey. Sonra da çıktı İsyan günlerinde aşk. Neyse Beyaz Kaleyi okudum Kar ı okudum ama pek o kadar da etkilenmedim. Daha doğrusu gayet normal basit sıradan bir öyküler gibi gelmişti bana.Özür dilerim bu kitapları 15 yıl belki de daha uzun yıllar önce okuduğum için aklımda hiç bir şeyleri kalmadı. Ama bir kitabını okudum sonra Hay lanet dedim keşke okumaz olaydım. Benim Adım Kırmızı. Yok anlayamıyorum. Böyle bir dil üslup yok. İki kere okudum koskoca kitabı yok. Olaylar örgüler kişiler arasında bir bağ nedensellik ve sonuç göremiyorum kuramıyorum. Üçüncü kez okudum eh birazcık zorlama bir şeyleri kaptım dedim. Kapattım. aradan biraz zaman geçti bir yerde biri yazmış diyor ki Orhan Pamuk kitaplarında özellikle Benim adım kırmızıyı bir de Kabalistik felsefeyle okuyun dedi. Allah Allah nereden çıktı bu da şimdi. İyi dedim bari Önce Kabala yı öğreneyim. Nedir ne olduğunu. Ve hakikaten sultandan tutun da kırmızı renge kadar geçen her imge obje bir algı bir subliminal mesaj. Yok canım dedim. Olmaz bu kadar da. Tekrar beşinci kez okudum. Evet resmen kitap imge simge ve sembollerle doluydu. O zaman şunu düşündüm. Cevdet Bey ve Oğullarını yazan Beyaz Kale (ki onda da bir şeyler var) yi yazan "Kar"ı yazan adam bu adam mı. Uzun süre elimdeki kitaplarına teker teker özet olarak baktım üstünden geçtim yine ve İşte Nobel edebiyatı herkese niye vermediklerini de daha iyi anladım.
    Genç kardeşimizin yapmış olduğu üslup biçim ve teknik konularına değinmek istemiyorum. Ama onu bir yerde kutluyorum dediği gibi yazarın tamlamaları, benzetmeleri ve ağdalı cümlelerine katlanabilmek zor ve müphem bir olay. Kişinin burjuva tandanslı oluşu onun sınıf arasındaki farkları ve bilinci veremeyeceği anlamanı doğurmaz ama benim her zaman söylediğim bir kural varır. İnsan yaşamadığı duyumsamadığı ve hissedemediği bir şeyi yazamaz. Eline sağlık genç arkadaşım Arda ÇOLAKOĞLU.
  • ECO ECO "mon Amour"
    Sevgili "babam" a en yakın sevdiğim adam Umberto Eco etkinliği dahilinde sıkça sorulduğu için bu kitaba "inceleme" demeyelim de "UYARI! " adı altında bir yazı yazmak istedim naçizane ..

    "Kısacık" diye gözünüzde _yenilir yutulur_ diye kestirdiğiniz "yanlış okumalar" Ilk kez ECO okumak isteyen bir okuyucu için...
    "yanlış okuma " dır .. :)

    Su altı mayın tarlasına düşmüş DasBoot a dönersiniz alimallah ...yapmayın
    Sahne gözünüzün önüne geldi mi ?
    Hani böyle metrelerce zincirler vardır dipsiz sudan yukarı yükselen, ucunda da koca koca mayınlar sallanarak süzülürler ..
    kıl payı geçerim zannedersin de ..öyle olmaz :)
    ışte 18 Eco yazısı hepsi birer mayın .
    birine çarpınca sırayla hepsi patlıyor :))
    yani demem o ki ...
    "NO WAY OUT" .
    ........ ben de dahil :)

    Az biraz antremanlıyım Eco konusunda baya bir kitabını zevkle okumuş olmaktan
    da gurur duyarım ama "yanlış okumalar" beni ezdi geçti :) bir çok yerinde sürekli kırmızı alarmlar çaldı durdu ...
    Kitap diyor ki..
    "Dil bilimsel deneyler "
    "Dili ters yüz etmek"
    Ilk hikayede Nabokov'u ters yüz edince bende pek bir sevindim ama öyle ilerlemiyor ECO'nun"küçük günce" anlayışı ve edebiyata yaptığı "taşlamalar" benim cahilliğiime kayalar olarak devriliyor :)
    Yani o bize aba altından sopayı şöyle gösteriyor ..
    #37094303
    "Daha kırk fırın ekmek" misali ..

    Sona gelirken her sey bir yana

    Esquisse d’un nouveau chat ..

    Bu anlatıyı mutlaka okumanızı isterim ..
    Böyle güzel bir kurgu ve bakış VE bunu kağıda dökebilme yeteneği için "ne olmak " gerekir ben bilemedim ...

    ECO'yu ECO yapan o kadar çok özellik varki ona hayran olmamak mümkün değil ..

    Aşkla _ iyi okumalar. .

    Dip Not ..
    "Yanlış okumalar" ı kendime hedef olarak seçtim :) her yıl okuyup ne kadar gelişmişlik göstermişim bakmak için :)
  • Beyin de tümör nedeniyle ameliyat etmeyi planladığımız hastaya göğüs hastalıkları 1 hafta tedavi verdi. Sebebi solunumu iyi olmaması. 50 yaşında bir insanın solunumu neden iyi olmasın. Sebebi tabiki sigara. Yani sigaranın bir insana o kadar zararı var ki. Tabi sağlıklı bir insan bunun bilincinde olamıyor. Ama sağlık bozulunca asıl ozaman sigaranın rolü ortaya çıkıyor. Yara yeri iyileşmez. Kolay mikrop kapar. Yada akciğerler kötü olduğu için ameliyat olamaz gibi şeyler. Neyse 1 haftalık tedavi sonrası hastamıza göğüs hastalıkları onay verdikten sonra ameliyata aldık. Büyük bir kitle olsada ameliyatı çok güzel geçti. Hastayı yoğum bakıma aldık. Rutin olarak her ameliyat sonrası hastaları uyanır uyanmaz muayene ederiz. Genç hastalar hemen uyanırken yaşlı hastalar biraz daha geç uyanır. Haliyle yaşlı hastalarda muayenemiz biraz daha tutarsız olur. Mesela kolunu kaldır deriz ki bu çok basit bir komuttur, ama bize çok şey anlatır hastanın durumu hakkında. Anestezik maddenin etkisiyle geç uyanan hastalar kolunu kaldıramaz yada birini kaldırır, diğerini kaldıramaz vs. Bu hastalarda yarım saat sonra bir daha muayene ederiz ve hasta tam uyanmış olur. Muayenemiz de bir problem olmadığını görürüz ve içimiz rahat eder. Sonrasında yoğum bakım hemşireleri her saat hastayı kontrol etmeye devam eder. Ama bu sefer ameliyat ettiğimiz beyin tümörü olan hastada bir anormallik var. Yani geç uyanan hastaların muayenesine pek benzemiyor. Huylandım,icim rahat etmedi. Ama belki geç uyanmaya bağlıdır diyerek yarım saat sonra gene muayene ettim. Bir değişiklik yok. Gene aynı. Hasta uyanık ama parmağımı gözünle takip et dediğimde '' bir '' diye cevap veriyor. Parmağımı takip etmiyor. Yada kolunu kaldır dediğimiz de dilini çıkarıyor. Hastayı nöbetçi doktora teslim ettik, şu durumda yapacak bir şey yok. İlerleyen vakitlerde sebebini daha net anlayacağız dedik ve hastaneden çıktık. Şehrin taa öbür ucuna toplantıya gittik. Arkadaş bir şehir içinde bir yerden bir yere ulaşım 1.30 saat olabilirmi. Nasıl bir şehir burası. Neyse toplantı başlamak üzere ki telefon çaldı. Nöbete kalan doktor bizim hastanın bilinci aniden gerilediğini ve hastanın kotulestigini söyledi. Hemen tomografiye götürecegini söyledi. En olası durum beyin kanaması. Tabi ameliyata giren kıdemli asistan abim ve ben hemen kalktık geri hastaneye. Tabi 1.30 saat varana kadar ne olmuş olabilir onu düşündük endişeli bir şekilde ki kıdemli asistan sorumluluğu daha da fazla olduğu için daha da endişeli. Sorumluluk la gelen hastayı sahiplenmeden bahsetmiyorum bile. Hastaneye vardığımızda hastayı ameliyata almışlardı. Sebeb cildin altındaki kasın içinden geçen bir damar tansiyon yükselince kanamaya başlamış. Ordan beyin içinde girmiș,dolayli olarak beyine basınç oluşturan kan hastanın kliniği i kötüleștirmiș. Maazallah biraz daha ameliyata geç alsak hastayı hasta muhtemelen ölürdü. Ameliyat güzel geçti. Tüm kanı temizledik. Kanayan damarıda durdurduk. Hastayı da bir daha kanama olmasın diye bu sefer uyandırmadan yoğum bakıma aldık. Planımız hastayı ameliyat sonrası biraz takip edelim. Sabaha doğru uyandırırız. Yapabileceğimiz herşeyi yaptık artık hastayı tekrardan nöbetçi doktora teslim edip eve gitme vakti. Saat 23.00 eve gidiyoruz ama hasta tekrar kanar diye tetikteyiz. Telefon hep yanımızda. Aradıkları gibi koşarak hastaneye gidecez. Sabah oldu, hastaneye geldik. Merak ettiğimiz ilk şey hasta nasıl oldu. Gece boyu bir sıkıntı olmamış. Hastayı uyutmaya devam ediyoruz ki artık uyandırma zamanı. Uyutmak için verdiğimiz ilaçları kestik. Ve bundan sonrası hastanın uyanması. Öyle bir durum ki uyanıp uyanmıyacağinı bile kestiremiyoz. Beyin işte böyle bir organ. Bir yandan işimize devam ederken hastanın henüz uyanmadığı ama kendi solunum yaptığını öğrendik. Biraz sevindik. Bir yandan ameliyatlara devam ettik. En son ameliyat bittiğinde saat 18.00 da hastayı yoğum bakıma teslim etmeye gittim ki bizim uyuttugumuz hasta gözleri açık bir şekilde bana bakıyor. Hemen hastamın yanına gittim. Nasılsın dedim. '' iyiyim'' dedi. Artık eve huzur içinde gidebilirim...

    Dipnot: telefondan yazdım. Bu sebeble cümleler hep ardı ardına geldi. Düzgün yazamadım.
  • “Sonra içime ve hatta dışıma kapandım. küsmek gibi bir şey.
    Bir çeşit gölge fesleğeni.
    Bir çeşit olmayan hayat.
    Zaten hiçbir şeyi kararında bırakamamak ve ortasını bulamamak gibi bir sorunum var benim.
    Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu. bir yığın insan tanıdım.
    Ama hep yalnızdım.”

    Bir kaç satır Didem Madak, okuyup bu şarkıyla karanlığın ötelerine baktım...
    Düşünceler hızlıca yapışıverdi yine yakama,
    Yakamı silkelemek, beni bu ağır yükten kurtarıvermek istedim...

    İnsan gariptir ki her daim böyle yaşayıp gideceğini sanar.
    O Hiç yaşlanmayacak, hiç çirkinleşmeyecek, hiç düşmeyecek ve hiç ölmeyecektir …
    İnsan hep ister,
    hep karşılık bekler
    En iyi hayat onun olmalı, en iyi binek en iyi mesken ve dâhi iyi olan her ne varsa hepsi onun olmalıdır.
    Bu onun doymak bilmeyen nefsinin,
    Kanâat nedir bir türlü öğrenemeyen benliğinin ürünüdür.
    İnsan hep bekler,
    Bir adım,
    Bir ses,
    Bir hareket,
    ● Hatta öyle ki Rabbisiyle bile konuşurken “- bana bir işaret gönder” der.
    “Bana bir işaret gönder ki, bileyim beni gördüğünü” ( hâşa, sümme hâşa...)

    Bilemiyorum ne zamana kadar devam edecek bu ahvâllerimiz.
    Ne zaman hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapabileceğiz.
    Ne zaman hiç tanımadığımız birine gülümseyecek, anne babalarımız yanımızdayken kıymetlerini bilecek ve
    Ne zaman eşlerimize huzur verecegiz, ne zaman iyi birer anne baba ve çocuk olabileceğiz.
    Ne zaman anlayacağız birbirimizi…
    Ne zaman?
    Ne zaman ?
    Hangi ikindisinde ömrün ?

    Bakınız yüzyıllar, dönemler, asırlar kavgalarla mezhep ve din çatışmalarıyla geçti…
    Elimizde avcumuzda bir şey kalmadı, bir insanlık yoksunluğu içindeyiz, ateş düştüğü yeri yakardı evet, lakin şimdi hepimizin evlerine ateşler düştü…
    Dünyayı böyle kurtaramayacağımızı halâ anlamadık mı ?
    Ne zaman dil, din ve ırk ayrımı yapmaktan vazgeçip dünyayı birde böyle kurtarmayı deneyeceğiz…


    Hem size şöyle söyleyeyim ben hiçbir zaman herkes aynı olsun, aynı düşünsün, aynı andan gülüp ağlasın istemedim…
    Herkesin aynı dinden aynı mezhep, aynı meşrepten olması gerekmezdi ki...
    Ayeti kerime de buyrulur ya…

    ● “ Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.
    Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık.
    Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır.
    Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.”

    Bizleri farklı farklı ırklardan yaratıp sonra bir araya getiren Allah'a sonsuz şükürler olsun…

    Karşılıksız bir şeyler yapmalı değil miyiz?
    İnsanlığı çokça sevmeli ve her an bir şeyler üretememenin burukluğu olmalı değil mi yüreklerimizde..
    Düştü diye bırakmamalıyız dostlarımızı, herkes vurdu diye birde biz vurmamalıyız .
    Kötü şeyler yaşanmış olsa da güzel günlerin hatırına sabretmeliyiz..
    Bir anlık gafletle aynı yastığa baş koyduğumuz insana ihanet etmemeli, aynı sofradan yemek yediklerimizden yüz çevirmemeliyiz.

    Sözlerimi bitirirken önce kendimin, sonra sizlerin insanlığına sesleniyorum..

    Ey İnsan evlâdı !
    Ne demiş Namık kemal..


    “yüksel ki yerin bu yer değildir,
    dünyaya gelmek hüner değildir...”