• Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum.
    Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.
    İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu
    gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.
    Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık.
    Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor
    ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
    İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim,
    eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık
    ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.
    ‘Ben demiştim’ ,’ben bilirim’, ‘ben zaten anlamıştım’,
    Sendromunda olanlarla arkadaşlıkları
    bir kez daha sorguluyorsun.
    İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca
    sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor.
    Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun.
    İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün
    dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum.
    Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi
    sıcağa uçuyor ve sadece seninle
    birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.
    Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu
    öğreniyorsun buralara kadar gelirken.
    Uzun düz otobanlardan olduğu gibi,
    kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine.
    Kestirmeleri de öğrendim gide gele.
    Boş geçen her saniye değerli artık.
    Daha yapılacak çok şey var ama,
    kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.
    Gerektiğinde ‘HAYIR’ demeyi öğrendim
    ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de
    senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.
    Sevgiye önem vermek gerektiğini,
    zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin
    kalacağını biliyorum.
    Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.
    Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma
    daha önce göstermediğim sevgi,
    anlayış ve ilgiyi gösteriyorum.
    Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor,
    ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.
    Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense
    tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar.
    Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor
    ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki
    yasamadan hiçbir şey öğrenilmiyor.
    Yasamışlığın oluşturduğu bir alçak gönüllülükle
    gülüyorum içimden sadece.
    Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş
    dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.
    Önce kendine güzel görünmelisin,
    kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum.
    Ayıp, günah yada ne derler korkuları çoktan geride kaldı.
    Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun
    ve hatta anlıyorsun.İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek
    hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.
    Yasamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum
    günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor
    hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.
    Ne zaman dersen herkese göre,
    ne kadar dolu yasadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.
    İnanın bana hayattaki düşüşler,
    zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.
    Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen
    kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor.
    Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.
  • 151 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Bernhard'ın her eserinde oranları değişken olarak bir saldırı vardır. Bazı eserlerinde bu saldırı öykünün, tiyatro metninin ya da romanın içine karışmıştır, onlarla bir bütün haline gelmiştir. Bazı eserlerinde ise açıkça, salt saldırı vardır; bir harmanlanma yoktur, her şey açıkca ortadadır. Saldırı kelimesi aslında eleştiri kelimesine nazaran daha sert, ağır bir kelime. Belki saldırı yerine, eleştiri kelimesi de kullanılabilir. Ama zannımca eleştiri kelimesi Bernhard'ı tam olarak karşılayamıyor; eksik kalıyor. Ancak ve ancak en ağırından bir saldırı olarak nitelendirilebilir Bernhard'ın yaptığı. Eleştiri kelimesinin karşılayamayacağı ölçüde ağır bir saldırıyı Bernhard bir yaşam biçimi haline getirmiştir. Öyle ki, hayatının son yıllarında eserlerinin, kendi ülkesi olan Avusturya'da basılmaması ve yayınlanmaması için çeşitli girişimlerde dahi bulunmuştur.

    Eski Ustalar, Bernhard'ın diğer eserlerine göre daha yoğun ve açık bir şekilde saldırı yaptığı bir eseri olarak nitelendirilebilir. Üstte de bahsettiğim üzere bu eserinde yazılan şey ile harmanlanan bir saldırıya değil, aksine apaçık dümdüz bir saldırıya şahit oluyoruz. Ama bu apaçıklık, yoğunluk açısından bir eksiklik hissettirmiyor kesinlikle. Yazılan şey ile harmanlanlanmış olanın diğerinden daha da derin olması beklenir ama söz konusu Bernhard ise alışılmış olan şeylerin tümünü bir kenara bırakmamız gerekiyor. Kendisinin söyledikleri öyle çarpıcı gerçekler ki, saldırı eserin alt planında kalmıyor, aksine; apaçık, en öne konulmuş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, Bernhard'ın bu eserini incelemeye başlamadan önce aklıma bir benzetme geliyor aniden. Eski Ustalar tıpkı muhalefet olunan bir iktidarın ana binasının karşısında protesto yapmak gibidir. Eserin tamamı sanki bu yöndedir; o apaçıklık ve çarpıcı etki sanki bunu hissettiriyor.

    Kısaca bahsetmek gerekirse, eserin pek fazla bir konu bütünlüğü yok. Yani ana planda kitapta yaşanan olaylar değil, dile getirilen şeyler var. Bu açıdan düşündüğümüzde olay örgüsüne, dile getirilen şeylerin dışında bir bütün olarak bakamayız. Eserin asıl bütünlüğünü sağlayan şey dile getirilen saldırılardan ibarettir. Eser, dostu saydığı Reger ile buluşmaya giden anlatıcımızın, onunla buluştuğu ana kadar olan zamandan, birbirleri ile buluşup uzunca bir şekilde konuşmalarına dek olan kesitten ibaret. Ama bu kesitte bile dile getirilen şeylerin yoğunluğu nedeniyle öylesine geniş ki, Reger'in hayatının çok ufak bir kesiti dahi okura olağanüstü ayrıntılı ve büyük geliyorsa, Reger gibi biri olarak hayatta var olabilmek mümkün müdür, diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Reger ile buluşmadan önce, dostunu uzaktan gözlemleyen anlatıcımızın aklından bu gözlem sırasında geçenler dahi o denli geniş ki kitabı okurken durup durup şaşırdım açıkcası, bu denli derine inebilen bir insan delirmeden nasıl hayatta kalabilir diye çokca sordum kendime. Düşünsenize, her baktığı şeyden onlarca yüzlerce anlam çıkaran bir insan. Bir arkadaşına bakıyor, onunla yaptıkları bir konuşmanın herhangi bir noktası geliyor aklına ve bu noktadan yola çıkarak birçok felsefi soruşturma yapıyor. Bu soruşturmanın kendisi de o arkadaşını ilk gördüğü anda yapılıyor. Ve sonra değişik konularla bu konuşma hakkında bağlantılar buluyor ve bu bağlantılarda kendini kaybediyor. Hayatının tümü felsefi soruşturmaların ardından kaybolmak uğruna giden biri gibi geçiyor. İşte Bernhard'ın karakterlerini her okuduğumda böyle hissediyorum. Hayatta derinsellik bağlamında kaybolmuş ya da kaybolmasına ramak kalmış insanların bir çeşit tasvir edilişi.

    Bernhard'ın kendi ülkesi olan Avusturya'ya olan düşmanlığından daha önce söz etmiştik. Belki de en çok bu eserinde Avusturya'ya ve Avusturya insanına bir saldırı açıkca seçiliyor. Dahi ve Avusturya sözcüklerinin hiçbir koşulda bir arada bulunamayacağını dile getirecek kadar açık bir saldırı ile başlıyor eserimiz. Ülkede söz sahibi olabilmek ve ciddiye alınabilmek için orta karar (!) olunması gerektiğini ve bunun mantıksızlığını bolca dile getiriyor. Çünkü bir ülkedeki aykırı ya da farklı düşünceli insanlar, normal insan topluluklarından zıt renkler gibi hemen belli olurlar. Bir ülkenin yöneticileri şayet ülkeyi yönetenler ise ve bu yönetme ülkede söz sahibi olmakla olunuyorsa, söz sahibi olabilme şansı daima haklarında emin olunan kişilere verilir. Aykırı kişilere söz hakkı verilmez, çünkü kendi egemenliklerinin devamını isteyen yöneticiler daha en baştan orta karar olmayanları görmezden gelmekten, gözlerine batarlarsa da onları cezalandırmaktan hiç çekinmezler. Bu da aslında bir anlamda modern devlet kavramının devamlılığını getiren bir numaralı aldatıcı etkendir. Toplumun tamamı orta karar olmaya sevk edilir. Orta karar olunabilirlik sağlayan çeşitli eylemler önceden belirlenir. Ve insanlar bu önceden belirlenmiş olan eylemleri gerçekleştirerek herkesleşmeye başlar. Bu orta hallilik sıfatı çağımızda birçok eylem ile nitelendirilebilir aslında. Ev-araba, diploma-meslek ya da imza-yetki gibi. Ama bu orta hallilik kavramının dengesini tehdit edenler (Mesela Reger gibi) her zaman belirli kişiler tarafından yok edilmeye uğraşılır. Gerek dünyanın zamanında çokca şahit olduğu gibi fiziksel yok etme ile, gerekse de insanların algısını şaşırtarak zihinsel yok etme ile.

    Bir insanın henüz ifade edilmemiş düşüncelerle ölüme gitmesi, ölümün kendisinden daha dehşet verici bir durumdur Reger'a göre. Bir insanın varlığı bedensel olmasından çok zihinsel olması ile önemli ve kalıcı durumdadır. Ölümüm trajik olmasının sebebi de ancak bu yüzdendir. İnsan zihni her daim düşünce üretebilme yetisine sahiptir. Parlak bir zihne sahip olan bir insan, hayatı boyunca düşüncelerini kağıda aktarmış olsa dahi, ölüm anında bile zihninin düşünce ürettiğini kabul edersek, bu düşünceleri ifade edememiş olmasıdır trajik olan şey, ölüm değil. Bir habersiz kalınmadır ölüm. Parlak zihinli bir insanın ardında bıraktığı düşünceleri birçok insan tarafından okunacak ve yorumlanacak bile olsa, o parlak zihinli insanın düşüncelerinin kaynağı, salt ona ait olan hali en nihayetinde sonlu bir haldedir. O kişinin düşünceleri yorumlanmış olsa bile ortaya çıkan yeni düşünce yorumlayan kişinin ve ana fikrin sahibinin düşüncesinin harmanlanmış halidir. Bu açıdan en trajik ölüm de zihni üretgen bir insanın genç yaşta yaşama veda etmesidir.

    Hayatımızda kimi durumlar bize 'birdenbirelik' kavramını defalarca kez hatırlatır. İnsan ölümleri buna neden olan en büyük etmendir. Biz insanlar ne kadar parlak bir zihne sahip olursak olalım temelinde duygusal varlıklarız. Bizim var oluşumuzdaki yanlışlık, şudur: Sevdiğimiz ya da değer verdiğimiz insanları sonsuzluğa yerleştiririz. Bu en büyük yanlıştır. Bir insanı çok severiz, o kadar çok severiz ki onun bir gün öleceği gerçeğini kafamızdan çıkarır, sonrasında da bu düşünceyi kafamızdan çıkardığımızı bile unutur hale geliriz. Ama ölüm, bizi her seferinde kendimize getirir, o kabullenilmiş olan yalanı 'birdenbirelik' ile her defasında yüzümüze çarpar. Çok zamansız öldü deriz ölen kişiye. Halbuki bize göre o an ölen kişi için ölmenin doğru zamanı bile yoktur ki zamansız olabilsin. Bu zamansızlığı yaratan bizim, birbirmizi sonsuzluğa yerleştiren hatalı düşünme biçimimizdir Reger'a göre. Belki de duyguların kendisi dahi birer beyinsel hatadır, kim bilir?

    Reger'i en çok sinirlendiren şeylerden biri de kültürlü gibi görünmeye çalışan kültürsüz insanlardır. Günümüzde bizler en kültürel şeyleri bile bunu başkasına göstermek, sergilemek için yapıyoruz. Mona Lisa tablosuna gerçekten sanatsal kaygı için değil, başkalarına Mona Lisa tablosunu gördüğümüzü anlatmak için bakıyoruz. Çünkü çağımızda insanlar bir şekilde birbirlerinin, yine birbirleri hakkındaki yorumlarına o denli önem verir hale gelmişlerdir ki kendi benliklerinden dahi göz kırpmadan vazgeçebilecek hale gelmişlerdir. Ya da bir müzeye "ben buradaydım" demek için gider hale gelmişiz yalnızca, belki bunu derken yanına bir konum ya da bir fotoğraf iliştiririz. Konudan uzaklaştık. Ayrıca sanat tarihçilerine de bolca saldırı yapılıyor. Müzeye giden ziyaretçileri, sanat eseri ile baş başa bırakmamakta inat etmiş gevezeler olarak tanımlanıyor sanat tarihçileri ve müze gezisi rehberleri. Bir tablo hakkında izleyiciye bir makine gibi sürekli olarak bilgi vermek, izleyicinin sanat eserine bakışını sınırlandırır. Önemli olan, izleyici için mesela bir tablonun o andaki salt halidir. O anda hiçbir somut bilgi önemli değildir. Önemli olan tek şey belki de tablo üzerinde resmedilmiş olan hafif bir tebessümdür. Bu sanatsal haz, tablonun hangi yılda hangi ayda yapıldığı gibi somut, nesnel bilgilerden yüzlerce kat daha önemlidir. Bir izleyici kendisi, en baştan içinde duyacağı haz ile tablo hakkında kendi isteği ile bilgi edinip, belki de sadece o tabloyu incelemelidir. Bir insanın sanatsal bakış açısına dışarıdan hiçbir sanat 'uzmanı' müdahale etmeye kalkışmamalıdır. Tıpkı nasıl şiir yazılır, şu nasıl yapılır, bu nasıl başarılır tarzı kitapların insan algısını kısıtlaması gibi bu sözde belirlenmiş olan uzmanlar da ziyaretçilerin algısını kısıtlamaktan başka bir işe yaramazlar. Bu bağlamda müzede her şeye bakmaya çalışmak da anlamsızdır. En uygunu belki de günlerce yalnızca tek bir eseri incelemektir. Gerçekten sanatsal bir haz duyan insan bunu yapar Reger'a göre. Çünkü bu haz onu en derine inmeye zorlar.

    Reger'in ne denli derinsel düşünen bir insan olduğundan başta bahsetmiştik. Kendisi okuma eyleminde olması gereken titizliğe de dikkat çekiyor. Kendisi bir eseri sindire sindire okuduğunu, okumuş olduğu herhangi bir eserin bir sayfasının dahi felsefi bir çalışma çıkarabileceğinden bahsediyor. Fazlasıyla derinsel bir düşünme sistemine sahip bir insanın yaşamındaki her detay bu gibi derinlikleri gerektirecektir. Bu yüzden Reger hiçbir esere (herhangi bir tablo ya da bir roman) tamamlanmış olarak bakmaz. Tamamlanmış olanın kayda değer ve heyecan verici olmadığından söz eder. Bu bağlamda tamamın parçalara ayrılmış halini görmektir asıl heyecan verici olan, bir şeyi tamamlamak değil tamamlamaya çalışmaktır. Bütün ve tamamlanmış olanın var olmadığını her anladığımızda yaşamı sürdürme şansımız vardır yine Reger'a göre. Bir eser, eserin sahibi tarafından tamamlanmış olarak görülebilir. Ama esere bakan başka bir göz de bu eseri tamamlanmış olarak görmek zorunda değildir. Bir eser bize devamlı bir düşünce akışı sağlıyor ise tamamlanmış değildir, tamamlanması, eserin kendi bizim düşünce dünyamıza büyük bir katkı sağladığı için bizim düşünce dünyamız sona erdiği zaman (belki de öldüğümüz zaman) ancak mümkün olabilir. Bu açıdan şahit olduğumuz hiçbir esere asla tamamlanmış diyemeyiz. En kısa süre gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz bir eser bile az da olsa bize katkı sağlıyorsa, bu katkılardan meydana gelmiş ve ilerlemekte olan zihnimiz durmadıkça gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz hiçbir eser de tamamlanmış halde olamaz. Bu yüzden de dünyadaki tüm eserler, onlara şahit olan diğer insanların ölümünde tamamlanacaktır. Asıl heyecan veren şey de bu tamamlanmamışlık halidir aslında.

    Öğretmenler de bu saldırılardan nasibini almış. Öğretmenlerin yapmış oldukları bazı saçma şeylerin, öğrencilerdeki çoğu şeyi öldürdüğü dile getiriliyor. Zorunlu bir müze gezisi, öğrencide bir müze aşkı yaratmaz. Bu öylesine riskli bir durumdur ki, herhangi bir öğrencide hayatı boyunca müzeye gitmeme gibi durumları bile doğurabilir. Bu gibi faaliyetler öğrencilerdeki henüz yeni yeni inşa edilen sanat ilgisini yerle bir eder. Öğrencilerin zihinleri Bernhard'a göre devletin çöpüyle doldurulur, sorgulayıcı şeyler de asla öğretilmez. Çünkü artık doğal bir insan yoktur, devlet çocukları vardır. Anne babaların çocuğu değildir yeni doğan çocuklar, devletin çocukları haline gelmiştir onlar, anne babasının eline tutuşturulan kimlik denilen bir kağıt parçası ile. Devlet onların beynine ne doldurmaya karar vermişse buna mahkum edilirler öğretmenler tarafından. Mesela yönetmelik adı altında öğretmenler tarafından çeşitli mahkumiyetler verilir öğrencilere, öğrenciler de baştan bunu kabul ederler. Zaten başka çareleri de yoktur. Eğer ortada doğal biri kalmışsa da derhal tespit edilir ve devlet insanına dönüştürülmeye çalışılır. Şayet bu da olmazsa en son çare olarak devlet bu doğal insanı bir artık gibi dışlamaya başlar. Bu bağlamda aklıma hemen yıllar öncesinde okulumdaki dayatmalar geliyor. "Ya resim seçeceksiniz ya da müzik" dayatması; eğer müziği seçerseniz flüt ve korodan başka bir şey yok, resimi seçerseniz de öğretmenin göstermiş olduğu şeylerden başka bir şey çizme şansınız yok. Bu açıdan baktığımda bendeki sanat kavramının çocukluğumda birçok kez kısıtlandığını ancak şu anda açıkca fark edebiliyorum. Sanat dayatmalar ya da sınırlandırılmalar içersinde varlığını sürdüremez. Geriye kalan şey de zaten sanat da değildir aslında.

    Reger'a göre politikacılar katillerdir. Devlet topluma yalan söyler, bu da toplumdaki insanları da zamanla yalan söylemeye iter. Kötü şeyler yaşanmış bir ülke böylelikle olmamışlıklar ülkesine dönüştürülür. Doğru kavramı çağımızda mantıksal anlamından farklı işlemektedir, Reger'in de desteklediği üzere. Doğru kavramı artık elde edilen verilere göre değil, çoğunluğa göre kesinlik kazanmaktadır. Devlet kendine özgü bir doğru ve gerçeklik kavramı yaratmıştır. Bunun yanı sıra bize danışılmadan bizi temsil edilmek üzere seçilmiş insanlar, yine bizden habersiz bizim adımıza karar alırlar. Bu açıdan da politikacıları katil olarak görür Reger; düşünce ve özgür irade katilleri. Hükümetlerin iğrenç tutumlarından ve bizlerin bunları baygınlık içersinde izlemek zorunda oluşumuzdan da söz eder. Buna göre toplum, faciaları çaresizlik içersinde izlemek zorundadır. Facia olduktan bir süre sonra yaşananlar unutulur ve tüm önlemler alınır. Bu açıdan devletin unutulmaması gereken şeyleri unutturduğunu, en alakasız şeyleri de sürekli hatırlattığını öne sürer. Burada dikkat edilmesi gereken şey, devlet ile toplum kavramları arasında gerçeklik ve doğruluk olgularının değişken olmasıdır. Doğru ve gerçeklik kavramlarının evrensel olmasıdır önemli olan. Mesela bir facia, devlete göre yaşanmamış gibi ya da bir kaza olarak sayılırken, o faciadan etkilenmiş insanlara bir felaket olarak görünür. Bernhard'ın bu kavramların ayrıştırılamayacağını savunması ona göre bu kavramları evrenselleştirir. Bu yüzden de insanlığın tamamını devasa bir devlet olarak görüp kabul eder.

    "İnsanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. Her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. Bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

    Eski ustalar hakkında önemli noktalara sıkça dikkat çekiliyor eserde. Eski ustalar olarak nitelendirilen bir grup insanı eleştirilemez, kötü yorum yapılamaz olarak görüyoruz. Bu kesinlikle yanlış bir durumdur. Bir insanı sırf tanınmış ismi yüzünden eleştiremez hale geliyorsak gidişatımız gerçekten kötü demektir. Bu bağlamda örnek olarak şu soruyu sormak çok daha yerinde olacaktır. Dostoyevski'yi gerçekten okuyup beğendiğimiz için mi eleştiremez hale geliyoruz (ki bu bile çok yanlış) yoksa ismi çok bilindik olduğu için mi? Çok ünlü, herkes tarafından sevilen, yok satan bir yazar hakkında olumsuz eleştiri yapma cesaretimiz yok. Çünkü başkalarının fikrine, başlarının beğenisine göre hareket etmek çok daha kolayımıza geliyor. Şu şu, bilmem hangi kitabı okuyup beğenmiş, o halde bu eser güzeldir diyoruz. Bu bu yazarı etrafımdaki herkes seviyor o zaman ben de okumalıyım derken bile aslında o yazarı okumak için değil, o yazarı beğenmek için okuyoruz. Çünkü çevremize aykırı bir hareket yapmak en korktuğumuz şey olmuş artık modern çağda.

    Eserde çeşitli kutlamalardaki anlamsız yönler de incelenmiş durumda. Reger'in kendisi bile "ben kutlamalar nefret edicisiyim" diyor. İnsanların günümüzde kutlama yapacak birçok şey bulmaları kendisini çok şaşırtıyor. Bazı günler icat ediyor insanlık ve bu günlerin arasına bazı değerleri ve duyguları yerleştirmeye çalışıyor. Ama belirlenmiş günlerin içine sığdırmaya çalıştıkları kavramlar sınırlanamayacak kadar büyük. Bu günlerden bir tanesini, çok olmadı bir hafta önce geride bıraktık bile. Sevgi kavramını çeşitli somut nesnelere yüklemeye çalışmak bana her zaman mantıksız gelmiştir. Duygu dediğimiz şey nesnelere yüklenemez. Çeşitli işlenmiş maden parçalarını birbirmiz için satın alırken gerçekten sevgimizi bunlara mı yüklediğimizi sanıyoruz? Ya da bunun bir temsilileştirme olduğunu? Belki de bu sadece sevgimiz uğruna ne kadar para harcayabildiğimizi kanıtlamak içindir? Bu açıdan sevgi, para harcayabilme yetisine mi bağlıdır? Bak, senin için ne kadar pahalı bir maden parçası satın aldım işte sevgim için bu kadar para harcayabiliyorum, temel düşüncesi sevginin değerinin ancak harcanabilecek olan para ile ölçüldüğünü gösterir. Bu bir yanılgıdır.

    Yukarıdaki paragrafta 'maden parçası' derken aslında bir yandan da Reger'in hayatsal manada kullandığı bir yöntemi de uyguluyordum. Her şeyi dayanılır kılmak için uygulamak zorunda olduğumuz bir karikatürleştirme kavramından bahseder Reger. Her şeyi korkunç bir ciddilikte ele almak insanın sonunu getirir. İşte bu yüzden ironi sanatı vardır belki de. Gerçekten ciddi olan bir duruma tamamen bilimsel soğuklukta bakarsak bu bizim için ölümcül olacaktır. Çoğu şeyi olduğu halini karikatürleştirerek incelersek daha ayrıntılı inceleme şansını da elde etmiş oluruz. Çünkü bu da aslında başka bir perspektiften bakma yöntemidir. Biz bir durumu salt doğal hali ile fark edip, onu çekilebilir kılmak için ciddiyetini kendimizce azaltırız. Gerek benim yaptığım gibi bilmem kaç ayar pırlantalara 'maden parçaları' diyerek, gerekse de Reger'in yaptığı gibi kültürlü gibi görünen kültürsüzleri operada ne oynanırsa oynansın elleri patlayana dek alkışlayan (alkışlamak gerektiği için) otomatlar olarak tanımlayarak.

    Bizler aslında çok beğendiğimiz şeylerden birbirmize bahsederken bile birbirimizi kısıtlar duruma geliriz. Çok beğendiğimiz bir oyunu en yakın arkadaşımıza olağanüstü bir heyecanla anlatırız. O kadar çok beğeniriz ki o izlediğimiz oyunu, anlattığımız kişinin oyunu beğenmeyeceği, hatta oyundan nefret edebileceğini düşüncesi aklımızın ucunda bile yer etmez. Bahsettiğimiz oyundan aynı bizim gibi onun da büyülenmesini bekleriz, onu kendimiz sanarak. Aslında buradan yola çıkarak duygu yoğunluğunun yol açtığı mantıksal açıdan eksiklikler de rahatlıkla gözlemlenebilir. Bunu, Reger hayranlığın insan aklını budalalaştırması olarak da tanımlar. Ona göre gerçek akıl hiçbir zaman hayranlık duymaz, hayranlık gereksizdir. Gerçek akıl bilgi edinir, saygı duyar ve dikkat eder. Hayranlık insanı gerçeklikten ve mantıksal düşünmeden uzaklaştırır. Bu yönden, eski ustalara duyulan hayranlığın onları ilahlaştırdığını iddia ediyor Reger. Herkes eski ustalara hayranlıkla bakarken o hepsinden, isimleri ne olursa olsun nefret ediyor ama her şeye rağmen onu hayatta tutan da bu oluyor. Bu nefret. Bir eserin derinine inmek onu olağanlaştırır. Bir eserin her şeyini inceleyip ortaya koyduğumuzda o eser bizim için bir noktada sömürülmüş bir nesne olarak görünmeye başlar. Çünkü her şeyini yalayıp yutmuşuzdur. Ve olağanüstü bir eseri artık bizim için olağan hale getirmişizdir; başka bir deyişle beklentilerimizi her seferinde daha da yukarıya çekeriz böylelikle, bu yüzden de her şahit olduğumuz eserden daha da az etkilenmeye başlarız. Bu yüzden de mahvederiz kendimizi. Bu tıpkı cahilliğin asıl mutluluk olduğunun söylenmesi gibi aslında. Ama bir yandan da başka bir çaremiz de yoktur. Bu açıdan düşündüğümde kendime şunu da sordum eserin son sayfalarında:

    Gerçek ustalık her eserin ve sanatçının en derinine inerek onlardan nefret etmeye mi dayanıyor?

    Ya da nefret de sadece başka bir karikatürleştirme mi?
  • 448 syf.
    ·2 günde·2/10
    *Spoilerli yorum*
    Kitabı dün bitirdim ve yorumumu dün
    yazmış olsaydım çok daha sinirli bir yorum olacaktı fakat serinin 2. kitabını da yeni bitirdiğim ve 2. kitap daha iyi olduğu için sakinleştim.

    Armin'i okurken o kadar bunaldım ki hâlâ sabredip nasıl bitirdim şaşırıyorum. Yaşadığı olay çok büyük ve bence inanılmaz ağır. Böyle bir olaydan sonra psikolojisinin normal olması beklenemez zaten. Hatta muhakkak bir psikolojik yardım da almayalıydı diye düşünüyorum. Gel gelelim Yağız mı Ege mi muhabbetinde yaptıklarını 'Ama yaşadıkları çok ağırdı' diye görmezden gelemem. Hadi Yağız'ın bu kadar sevmesinin bir noktada mantıklı bir tarafı var. Ama Ege ne ara sevdi de benim yaralarımı sen saracaksın moduna girdi muamma. Cidden çok saçma. "Bir ona gideyim bir buna, canım yandı Yağız gel, ama Ege'ye bakınca ondan da hoşlanıyorum. Az Ege'yi kırayım, sonra Yağız'ın canını yakayım. Günün sonunda hep Yağız ile olayım ama Ege'yi görünce ona da az umut vereyim." falan filan. İşte özetle Armin karakteri.

    Yaşadıklarının gerçekten çok kötü olduğunu kabul ediyorum. Fakat yaptığı saçmalıkların açıklaması bu olamaz. Ayrıca kitabın bir sahnesinde ailesi 'Yeter seni geri alacağız' dedi fakat Armin gitmedi. Buna rağmen ilerleyen bölümlerde Yağız'a 'Sen beni ailemden zorla aldın.' falan demeye devam etti. Ee gitseydin ailenle. O noktada Yağız bile tamam diyecekti belli ki. Ya seversin ya sevmezsin bir insanı. Yağız, Armin'i zorla ailesinden alıp getirdiği için sevmese de şaşırmazdım. Ama Yağız'a sen oksijensin bilmem ne deyip sonra senden nefret ediyorum moduna girince Armin'i sevmek mümkün olmadı. Ayrıca kitabın sonunda Ege ile korumaları atlattıkları sahne de delirdim. Ölümün eşiğinden dönüp buna rağmen böyle saçma hareketler yapmak nedir Armin? Bizi niye yoruyorsun? Neyse. Bazı olaylardan sonra Yağız biraz kızacak gibi olunca ağlayarak işin içinden çıkan bir karakterdi Armin.

    Yağız ise inanması güç bir karakterdi. Armin'i her şeye rağmen bu kadar sevmesi çok farklıydı. Gerçek hayatta bulunması pek mümkün olmayan bir karakter olduğu kesin. Gel gelelim Yağız'ı sevmemek mümkün mü? Kitapta tek sevdiğim karakterdi zaten. Kızı zorla getireceğine her şeyi anlatsaydın dediğim çok yer oldu ama Yağız'a çok kızamadım.

    Ege-Buğra ilişkisini de çok anlamsız buldum. Yahu o kadar olay olmuş. Tamam kardeş gibiydiniz ama insanlar gerçek kardeşleriyle bile görüşmüyor çok ağır şeyler olursa. Her hatanın affı olmaz çünkü. Olmamalı da bence. Niye bir aradasınız? Ayrıca asla Ege'yi haklı bulmadığım bir olaydı. Hâlâ 'Buğra benim sırrımı tutmadı' diye olayları anlatması da ayrı saçma. Hadi o zaman kötüydün anlamadın. Hâlâ nasıl suçlarsın? Başkasını öldürecek boyuta gelmiş bir karakter Ege. Buğra herhalde babasına anlatacaktı. Nehir gibi sessiz kalmak mı doğru olan? Sussa Ege daha da batacak belki ölecekti. Ayrıca Ege'nin yaptığı şey de çok kötüydü. Kısacası bu iki arkadaşın sözde Nehir için hâlâ bir arada durmaları bana manasız geldi.

    Ayrıca büyük bir sırdan bahsedildi tüm kitap boyunca. Bari onu öğrenseydik dedim o da olmadı. Ben merak edip 2. kitabı okudum bile. Fakat bu kitabı sevmedim. Okuyacaksanız bile sıfır beklentiyle başlayın derim.
  • 214 syf.
    Din Nedir?
    Neredeyse çoğu insanın üzerinde durduğu bir konu. Benimde aklımı oldukça meşgul eden bir konu. Sorguluyorum, sorgulamaya devam ediyorum. İnanıyorum, inancım var. Lakin aklımın kabullenemediği konularda var. Böyle kitaplar o yüzden ilgimi çekiyor. Tolstoy’un yeri bende ayrı zaten. Klasikleri seviyorum ama Tolstoy’u daha bir ayrı seviyorum. Ne zaman aklıma bir şey takılsa bu soruların, konuların çok uzun zaman önce Tolstoy tarafından yazıldığını, kitaplarının konuları arasına girdiğini görüyorum. Bu sebepten olsa gerek ona olan hayranlığım da. Oysa daha birçok kitabını okumadım. Ben her şeyin aslında sevgi kavramında çözüldüğünü düşünüyorum. Tolstoy İnsan Ne ile Yaşar kitabında buna değiniyor. Diğer kitaplarında da görebiliriz sanırım. Bu kitapta da her ne kadar din, Hristiyanlık, kilise gibi konular geçse de dikkat ettiğinizde temelde Sevgi olduğunu fark edersiniz. Din Nedir? Kitabı bana biraz İtiraflarımı anımsattı.

    Kitapta adından anlaşılacağı üzere Tolstoy’un din üzerine düşüncelerini, felsefesini görüyoruz. Okuduğum kitap 215 sayfa olup Kaknüs yayınları tarafından 1999 yılında basılmış. Üç kısımdan oluşuyor ilk kısımda 17 bölüm var. İkinci kısım tek bölüm, Din ve Ahlak adı altında kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplar var. Üçüncü kısım ise Aşkın Kanunu ve Şiddetin Kanunu olarak adlandırılmış. Bu da 19 bölümden oluşuyor. En sonunda ise Ekler var.

    Kitap genel olarak belli başlı konular üzerinde yoğunlaşıyor. İlk başta çok ilgi çekici gelse de biraz ilerledikten sonra benzer şeylerin tekrar edilip durması okumamı yavaşlattı. Genel olarak Hristiyanlık, sahte Kilise Hristiyanlığı, Siyasete alet edilen Hristiyanlık ve diğer dinler üzerine yazılanlardan oluşuyor diyebilirim. Hristiyanlık yerine İslam yazınca da pek bir şey değişmiyor. O zaman Hristiyanlığın yaşadığı sorunlar şuan İslam’da yaşanıyor. Yine de Tolstoy’un bu kitabında Hristiyanlığı övdüğünü söyleyebilirim. Ama dikkat! Bildiğimiz kilise Hristiyanlığını değil.

    -Kitabın ilk bölümünde bahsedilenleri unutmamak adına notlar almıştım. Aşağıda yazdıklarım konu olarak bölüm sırasıyla gidiyor. Bazı şeylerin tekrar etmem de bundan dolayı.

    Teknoloji ile Din konusuna değinmiş. Teknolojinin dini etkisiz hale getirdiğini savunanları eleştirmiş. Okumuş, dine inancı kalmamışların inanıyormuş gibi yaptıklarını, Berthelot’un aksine Bilim’in din yerine geçemeyeceğini, aklı başında olan hiçbir topluluğun dinsiz yaşayamayacağını çünkü insanın hayvanlardan farklı olduğunu söylüyor. Beşikteki çocuğu öldüren meleğin kıssası üzerinden açıklama yapmış. Dinin tanımını en temel tanım olarak Din; insan ve Allah arasındaki bağ şeklinde vermiş. Başkalarının yaptığı tanımlara da yer vermiş.(Vauvenargues, Schleiermacher ve Feuerbach, Bayle, B. Constant, vs…)

    Yahudi, Yunan, Brahma, Budist’in dinden ne anladıklarını, Comteu’nun inanç sisteminden o ve onun gibi şeylerin bir din olamayacağını söylemiş. Moliere’inin “gönülsüz doktor ”undan örnek vererek gönderme yapmış. Nasıl kalpsiz yaşanmazsa dinsizde yaşanmayacağını, dinin dün ve bugün olduğu gibi gelecekte de olduğunu söylemiş. Birden çok din olmasının nedenlerine değinmiş. Dinlerin tahrif edilip doğru yoldan şaştığını, dinlerinde doğup büyüyüp öldüğünü söylemiş. Brahmanizm’in çökmesiyle Budizm, onun çökmesiyle Hristiyanlığın ortaya çıkmasını ondan sonra da İslamiyet’in çıkmasını örnek veriyor. Bütün insanların eşitliği kavramının tüm dinlerde olduğunu, bunun asli ve zaruri özelliği olduğunu söylemiş.

    Duygu, akıl ve telkin den bahsetmiş. Bunların biri olmadan diğerinin de etkili çalışamayacağını, hayati önem taşıdığını söylemiş. Bunların din ile bağlantısına değinmiş. Dinde tahrif başladığında duygu ve akıl zayıflar telkin güçlenir görüşündedir. Yaşanan ayrımcılıklardan söz etmiş. Musevilerde Goy, diğer dinde mübarek, günahkar gibi ayrımlardan… Hristiyanlığın bu ayrımcılıkta yerinin ayrı olduğundan bahsetmiş. Din adamı ile din adamı olmayan gibi ayrımlar yapılmış.

    Kilise Hristiyanlığının Din adamı ile din adamı olmayan gibi zengin ve yoksul, efendi ve köle gibi eşitsizliklerden bahsetmiş. Asıl Hristiyanlığın, Mesih öğretisinin eşitsizliği kabul etmediğini aktarıyor. İncile yapılan eklemelerden söz ediyor. Bu eklemeye göre güya Hz. İsa semaya çıkarken bazı insanlara ki bunlar din adamları, yetki vermiş. Kilise’yi eleştirmiş. Hem aklın hem de kutsal sayılan kitapların üstüne çıkarılmış. Vaftiz saçmalığına değinmiş. Dindeki birçok öğretinin saçma olduğunu söylüyor.
    İman dan bahsedilmiş. Atomların tesadüfen bir araya geldiğini düşünen şuurdan, ruhumuzun hayvanlardan geldiğine inanan Hindu örneğini vererek günümüz insanlarının imanın ne olduğunu bilmediklerini dillerinde tekrarladıklarını söylüyor. Kilise Hristiyanlığının iman ile olan anlamsız ilişkisini yorumluyor.

    Atilla ve Cengiz Han’ın zalimliklerinin din adı altında yapılan zulüm kadar kötü olmadığını, en azından onların yüz yüze yaptığını, din adı altında yapanların sahne arkasında işlediklerine değiniyor. Günümüz insanlarının teknolojinin ilerlemesine rağmen hayattan zevk alamadıklarını söylüyor. Bir de şimdiki teknolojiyi görse neler derdi kim bilir…

    Ahlak hiçbir dönemde bu kadar ayaklar altına alınmadığı düşüncesinde, fakir ve eğitimsiz insanların din adı altında en çok kullanıldıklarını fakat aslında imanın ne olduğunu bilmediklerini, Hristiyanlık kavimlerin dinden kopmaları ile başıboşluğun, hırsızlığın, cinayetlerin arttığını söylüyor. Düşününce Hristiyanlık için dedikleri şuan İslam içinde geçerli.

    Dine gerek olmadığını söyleyenlerin Hakikate günümüz inananlarından daha yakın olduğunu, dinin yokluğundan dolayı günümüz insanlarının zalim, vahşi ve ahlaksız olduğunu söylüyor. İncil’den İnsanların karanlığı aydınlıktan daha çok sevdikleri ile ilgili örnek vermiş. Nietzche’nin fikirleri hakkında konuşmuş. Onu olumsuz şekilde eleştirmiş. Türk sultanlarının neyi koruyor her şeyden fazla neyin üzerine titriyor sorusuna cevap vermeye çalışmış. İktidar orduya, ordu dine dayanır diyor. Haklı da… Nasıl kitleler sahte bir dinin etkisindeyse sözde aydınlaşmış kimselerde sahte bilimin etkisindedirler görüşünü dile getirmiş. Eğitim ile dinin nasıl aşılandığını, sorgulamadan belli kalıpların öğretilmesi sonucu oluşan akıldaki çelişkilerin insanın nasılda korkunç bir tahrife uğradığını görebiliyoruz. Güçlü olmayan şahsiyetler büyüdükleri aldatmacadan kurtulamazlar diyerek güzel bir vurgu yapmış.

    Dinler harici biçimlerde birbirinden ayrılsalar da temel ilkelerde hepsi aynıdır görüşünde. Sana nasıl davranılmasını istiyorsan başkasına öyle davran ilkesi ile ilgili yazmış. Dinlerdeki akla mantığa sığmayan davranışları(Teslis, Bakire Anne, İndralar, Hz. Muhammet’in Miracı) yerine Allah’ın bir ruh olduğu ve onun tecellisinin içimizde hüküm sürdüğü, bu ruhun gücünü yaşantılarımızla artırmamız gerektiğini söylüyor. Düzenli bir insan toplumu inşaa etmenin kuvvetten geçtiği görüşünün benimsenmesinin dine olan etkisine değinmiş. Din süsü verilmiş aldatmacayı yıkıp hakikati benimsememelerinden yakınmış. Bir kısır döngü haline gelmiş bu durumdan hükümetlerin neden çıkarmadıklarını, onlar yapmıyorsa sahte dinlerin aldatmacasından kendini kurtarmışların neden bu görevi üstlenmediği açıklamış. Yüksek sınıfa mensup olanların, kitlelerin sorunlarını dert ediniyormuş gibi görünseler de işin öyle olmadığı, buna rağmen hayatını dini için feda edecek kimselerin oldukları, bunların küçümsendikleri, mahkum edildikleri, kısır döngüyü böyle insanların parçalara ayıracağını söylemiş.

    -Kitabın ikinci bölümü olan Din ve Ahlak’ta Tolstoy’un kendisine sorulan sorulara cevap olarak yazdıkları yer alıyor. Dinin dört tanımı üzerinden açıklamalar yapmış. İman nedir sorusuna cevap vermeye çalışmış. Önerilerde bulunmuş. En sonunda ise özet şeklinde iki soruyu iki cümlede cevaplamış.


    -Kitabın üçüncü bölümü olan Aşkın Kanunu ve Şiddetinde de benzer şeyleri görebiliriz. Önsözde kabir kapısına gelmişken susmayıp bildiklerini anlatacağını söylüyor. Her bölüm başında alıntılar var. Bazıları kendine bazıları başka yazarlar ait.

    Hristiyanlığın tahrifi, insanların inançtan uzaklaşması, insanların elinde hayatın anlamı kalmadığından bahsetmiş. Bir şeyi herkes yapıyor diye o şey doğru olacak değil.(Bunu zamanında Fizik hocamız kavratmıştı). Hristiyan ülkelerin birbirlerinden nefret etmeleri, büyük devlet olamamaları, Kilisenin yalanlarından, Katolik, Ortodoks, Luther’den bahsediyor.

    Şiddete değiniyor. Hristiyan milletlerin arasındaki hayatın korkunç bir hal almasından, bunun nedenlerinden, Kilise konseyi, yalanları ile milyonlarca insanın kanına giren, İsa Mesih’in asıl öğretisinin gerçek anlamını anlamadıklarını, Hristiyanlık dini yaşamaktan çok alışkanlık olması, Kalpte değil de dilde olması, Kilise Hristiyanlığı bozsa da anlam ve önemini herkesin bildiğini söylemiş.

    Hristiyanlığı övmüş. Şahsi gaye değil de birlik beraberlikten bahsetmiş. Hristiyan milletlerin yanlış anlayıp, hayatı yıkan bir dini benimsediklerini, Sevginin kurtuluşa götüreceği, her dinde bunun var olduğunu. Merhamet, şefkat, hayırseverlik gibi duyguların diğer dinlere göre Hristiyanlığın bu duygulara daha yakın olduğunu söylemiş.

    Şiddet olmadan hayatın olabileceğini idrak edemiyorlar düşüncesinde. Hz İsa’nın öğretisinin hakiki anlamı sevgiyi hayatın yüce kanunu olarak kabul etmek olduğunu söylüyor. Cehennem kelimesinin yanlış yorumlanması sonucu dine çok zarar verdiğine değiniyor. İçimizdeki kötülükten arınmamız gerektiği, asıl Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın öldürmeyi değil sevmeyi öğrettiğini söylemiş. Hristiyanlığın ayrıcalıklı sınıfların aleti olup hakikatten uzaklaşması değinmiş. Hristiyan asker olamaz ve birini öldüremez. Kilise Hristiyanlığı hakiki Hristiyanlığın düşmanıdır. Hristiyan ve asker mevzusunu uzunca anlatmış. Hristiyan asker ve yine sevgi üzerine durmuş. Hayatı kurtaracak şeyin Hristiyanlık olduğunu söylüyor. Şiddeti dışlayan hakiki Hristiyanlık…

    İnsanın ruhu yaradılıştan Hristiyandır demiş. Övmüş. İnancım gereği kitapta katıldığım yerler kadar katılmadığım yerlerde var. Örneğin bu görüş.

    Kilise dini aldatmacası ve siyasetinden kurtulabilseydik asıl engel insanların ruhundan silinirdi sonucuna varmış. Uyanmış insan devlet denilen şeye inanmaz, Hükümetsiz otoritesiz nasıl yaşarız sorusuna cevap aranmış. Devlet geçici bir şeydir demiş ve açıklamış. Ahlak çağından uzak olmaktan yakınmış. Şiddeti meşrulaştıran sosyal yapıdan, Devletlerin işledikleri büyük suçlara, Sahte Hristiyanlık ve hükümet aldatmacasından kurtulmaya, Şiddet ile birlik olmayacağına, Birlik beraberlik çözümü barındırdığını söylemiş. Yeni bir hayat tarzına girmemiz gerektiği görüşünde…

    Kitap sonunda ekler var. Burada; Rusya’daki mevcut yapının çökeceğinden, cinayet işlemenin bir mazeretinin olamayacağı, sahte dini öğretilerden kurtulanların sayısı artsa da sahte devlet öğretilerinden kurtulamadıklarına değinmiş.Gerekli olanın, kötülüğe karşı şiddeti yasaklayan Hz İsa’nın öğretisini hatırlatmak olduğunu söylemiş.

    Buraya kadar okuduysanız kitap hakkında aklınızda bir şeyler oluşmuştur. Bence ağır bir kitap sayılır. Din dedik mi bana ağır geliyor. Ondan öyle demiş de olabilirim.
  • * ALLAH v&e İLİM *
    ALLAH bu mucizeli kitabın ilk satırlarını bana yazdır dı için ona çok şükürler olsun hamdolsun rabbim olan allahu tealamıza . hayatın şifresini buldunuz da herşeyi çözülücek diyor samet olan allahu tealamız ilim bizi bu akşam başka bi galaksiye götürcek hazırlıklı olmamız gerek koç burcu bugün dünya ya eş değer özelliklerine sahip tabi bu olay siz okumaya başladında gercekleşcek sizlere bu kitapta içimden ve bildiklerimle sizlere sunucam aslında ben bu kitabın yazarı allah olmasını istedim ama olmaz ki dedi ben dünyada diyilim senin görevin bu dedi bakın bu kitabı sizlerle çalışmış olucam hepimiz birbirimize yardım edicez bakın başka bi kitaplarda var bu işin sonunda onlarda allahın bize hediye edicek hepimizin müjdesi 16.09.2013 tarihli başbakanlığa gönderilen kargo kitaplar ilk bunu okuyıcaz sonra onlar bize yol göstericek söz veriyorum size hepimizin eğer ki allaha boyun eğip onun ipine sımsıkı tuta bilirsek rabbimize itatkar bi kul olursak bakın görün hayatımız nasıl güzelleşicek dünyada afedilmiş olucaz ahirete gidip gelmedim :) daha önce ama allahıma güvenim sonsuz orada var bu tüm alemlerin içinde bi uyarıcı varsa demekki bende bu işe baş koyduysam ellerimle kalemi mi tutuysam tutup hata yazdıysam bunları sizlere ulaştırdıysam demek ki herşeyin bi anlamlı kuran olan gün yüzüne cıkmayan kitap var peygamberler var allah var kitaplar var daha acıklanmayan ilim var herşey var isteseydi mevlamız yaratanımız allahımız dünya yı yarattım ahirete gidiceksiniz demez di o varya herşeyi kuşatmıştır bakmayın bu olaylara hepsinin gercekten bi anlamı var gidin önümüz yaz zaten gezin istanbulu o evliyaları zatları mukaddes insanların kabirlerini kuranı kerim de yeryüzünde bi dolaşın eskilerin hali ne olmuş diyo bizim dolaşmamızı istiyor rabbimiz (kuran-ı kerim)de allah de ilk emir sanırım bu sonra kelimeler gene aynı gibi ama allah ki olur birleştirelim deki allah de allah ki allah de ki allah dediki allah deki cıkıyor yüce kitabımız kuranı kerimimiz de bakın bugün günlerden pazartesi 2017yılı haziran ayının 5 deyiz yani 6.05.2017 yılı saat 20.45 size ne göstericem buldum bi buluş nedemek istiyo allahın izniyle bi göz atalım bu arada ramazanınız bayramlarınız herşeyiniz kabul olsun doğum günleriniz de kutlu olsun. kandileriniz mübarek olsun kabristandakiler de huzurla dolsun https://www.youtube.com/watch?v=F_7rYAu9ckw
    (Biz, kaderi, "Allah'ın sırlarından bir sır" olarak görmediğimiz gibi; Hz. Peygamberin de bu konudaki tartışmaları ve kendisine soru sorulmasını ya-sakladığına dair rivayetleri şüphe ile karşılıyoruz. Probleme makul bir izah tarzının bulunabilmesi için, hareket noktasının doğru belirlenmiş olması lazımdır. Kader insanın meselesi olduğuna göre, insandan hareket etmek durumundayız.
    Bu dünyada insan eli kolu bağlı mahkûm bir varlık mıdır? Yoksa çeşitli seçenekleri olan hür bir varlık mıdır? Her şeyi yapıp-eden Tanrı ise, in-san neyi yapıp etmektedir?4 Eğer insan, rotası çizilmiş bir varlıksa onda iradenin olmasına, aklın bulunmasına gerek var mıdır?
    Sorumluluğu olmayan varlıklar gibi, insandan da mihaniki olarak hareket etmesi mi istenmiştir? Ya da varoluşunun gayesini bilinçli olarak yerine getirmesi mi beklenmektedir?
    Mutlak varlık Allah'tır. Ancak, insan da bir varlıktır ve Allah'tan ayrı bir varlıktır. Şahsiyeti, aklı, iradesi bulunan ve sorumlu olan bir varlık. İn-sanı bu şekilde yaratan da Allah'tır. Kâinatta yaratılan her varlığın, kendisi-ne has bir kaderi bulunmaktadır. İnsanın kaderi de iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır. İnsanın gayesi Allah tarafından tespit edilmiş olmasına rağmen, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah, insana bırakmıştır. İnsan, aklı, iradesi ve tecrübesi ile bu gayeyi gerçekleştirebilecek imkâna sahiptir. Amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır: Yani, insana bu hürriyeti Allah vermiştir5. İnsan Allah tarafından yaratılmış fakat onun tarafından kurulmamıştır. Kısaca, insan; bilinçli sorumlu ve hür bir varlık olup, Allah tarafından yeryüzünde görevlendirilmiştir6.
    Âlemde olan ve olacak olanlar -bunlara insan davranışları da dâhildir- Allah tarafından tespit edilmiş ise, bu aynı zamanda Allah'ı da atıl bırakmaktır. Her şeyin ezeli program dâhilinde cereyan etmesi durumunda, ilahi faaliyet için de imkan kalmamaktadır. Hâlbuki Kuran: "Onu her an yeni bir iş meşgul eder" buyurmaktadır. Ezelde bizim için tespit edilenin dışında davranma imkânımız varsa bu tespitin, yoksa iradenin, hürriyetin ve sorumluluğun anlamı olamaz. Kısaca; klasik kader anlayışı, yalnız insanın varoluşunu anlamsız kılmamakta, ayni zamanda, Allah'ı da atıl hale getirmektedir.
    Allah, insanı kendi elinde oyuncak bir varlık olarak mı, yoksa akıllı ve vicdanlı, yani özgür ve sorumlu bir kul olarak mı yaratmıştır? Bu mesele üzerinde düşünmek gerekir. Kaldı ki, insanın hür ve sorumlu bir varlık olmasını Allah dilemiştir. Eğer insan daha önceden belirlenmiş bir yoldan gidiyor ve "Alemde olup biten her şey Allah tarafından tayin edilmiş" ise, "Allah tarafından tayin edilmiş bir şey başka bir tarzda ve başka bir 'düzende"11 olamayacağından insan için iradi-gayri iradi ayrımının yapılmasına da, Allah'ın kainata müdahale etmesine de gerek kalmayacaktır. Bu durumda, insanın yaptıklarından sorumlu olmasının12 dahi bir anlamı olmayacaktır. Bu neticeyi, Kuran'ın ortaya koyduğu dünya görüşü ile uzlaştırmaya imkan yoktur. O halde, kader kavramının keyfi olarak kullanılmasına Kuran müsaade etmiş midir?
    İslam öncesi Arap toplumunda da kader hususunda değişik görüşler vardı. Ezeli tespit ve tayini benimseyenler olduğu gibi, buna karşı çıkarak insanın hür olduğunu kabul edenler de bulunmaktaydı.13 Aslında, kader konusunda bu iki karşıt kutup, insan topluluklarında her zaman kendiliğinden ortaya çıkmıştır.14 Çünkü insanoğlunun, kendi kusuru neticesi ortaya çıkan en basit şeyleri dahi kadere yüklemesi, onun kolayına gelmektedir. Gerçekten de kader kavramı, aklını kullanmak istemeyene sığınma imkanı vermekte ve insanın kendi kendini hipnotize etmesine yaramaktadır.
    Hz. Peygamber döneminde; kader meselesinin sahabe arasında konuşulduğu, hatta Hz. Peygamberin, kader konusunda kendisine soru sorulmasını ve sahabe arasında tartışma yapılmasını yasakladığına dair haberler nakledilmistir15. Bu yasaklamaya rağmen; kader hususunda Hz. Peygambere isnat edilen ve hadisçilerin "sahih" olarak nitelendirdikleri hadisleri, hadis kitaplarında sıkça görmek mümkündür. Kader ile ilgili birkaç hadisi örnek olarak zikretmek faydalı olacaktır.
    Hz.Peygambere isnat edilen bir hadiste, Hz. Peygamberin, Allah'tan üç şey istediğini ve Allah'ın ikisini verdiğini bildirerek, "Müslümanlar arasında isyan olmamasını istedim, fakat Allah bunu kabul etmedi.16 buyurduğu nakledilmiştir. Keza Hz. Peygamber: "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır bir fırka hariç, hepsi cehenneme girecektir."17 buyurarak, İslam ümmetinin geleceğinden haber vermektedir18. Müslümanlara haksızlıklar karşısında tepki göstermemeyi emreden bir hadiste Hz. Peygamber: "...sizler benden sonra bencillik göreceksiniz. Bana ulaşıncaya kadar sabredin."19 Başka bir hadiste; Hz. Adem'i cennetten kovulmasından dolayı kınayan Hz. Musa'ya, Hz. Adem'in: "Allah'ın beni yaratmadan kırk sene önce takdir ettiği bir şey için mi beni kınıyorsun?"20 dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste: "Allah cennet ehlini, cennet ehli olarak babalarının sulbünde yarattı."21 buyrulmaktadır. Diğer bir rivayette de Hz. Peygamberin: "İnsan cehennem ehlinin amelini yapar; ta ki onunla cehennem arasında bir zir'a kaldığında; kitap onun önüne geçer de cennet ehlinin amelini yapar ve cennete girer. İnsan cennet ehlinin yaptığı ameli yapar, ta ki onunla cennet arasında bir veya iki zir'a kaldığında, kitap onun önüne geçer de Cehennem ehlinin amelini yapar ve cehenneme girer."22 Bu durum karşısında, salih amel yapmanın faydasının ne olduğunu soranlara ise, Hz. Peygamberin, "amel yapınız. Herkes ne için yaratıldıysa ona göre işi kolaylaştırılır."23 cevabını verdiği bildirilmiştir. İnsan sorumluluğunu esas alıp, kaderciliğe karşı çıkanlar da hadislere konu olmuştur. Hz. Peygamberin, "Kaderiye bu ümmetin Mecusileridir."24 buyurduğu dahi nakledilmiştir. Ümmetinden kaderi yalanlayacak topluluk olacağını25 bildiren Hz. Peygamberin ". . . Küfrün anahtarı ancak kaderi yalanlamaktır."26 dediği rivayet edilmiştir.
    Yukarıda zikredilen hadislerle insan sorumluluğunu nasıl uzlaştıracağız? Bu tür rivayetlerin Hz. Peygambere isnat edilmesinin arkasında, Hz. Peygamberden sonra Müslümanlar arasında meydana gelen tatsız olaylara mazeret bulma ve farklı görüşlere sahip grupların, birbirlerini suçlama çabalarının bulunduğu sanılmaktadır.27 Hadis külliyatının, genelde, insan sorumluluğunu anlamsız kılan bir yaklaşımı telkin etmesi, Emevi yöneticilerinin kader anlayışı ile paralellik arz etmektedir. Hadislerin yazıya geçirilmediği bir dönemde, böyle bir yönetimin olması, Müslümanın geleceğini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bugün, bilebildiğimiz ve elimizde mevcut olan en eski hadis kitabi, imam-i Malik'in Muvatta'sıdır.
    Bu eser Emevi Devleti'nin yıkılmasından sonra toplanmıştır.28
    Sahabe Dönemi'nde de kader konusunda zaman zaman tartışmaların yapıldığı bildirilmektedir. Bu devirde yapılan tartışmalardan birkaç örnek vererek, konuyu biraz daha açmak faydalı olacaktır. Şam tarafını ziyarete giden Halife Ömer, Şam'da veba salgını olduğunu haber alınca şehre girmekten vazgeçerek, buradan uzaklaşılması gerektiğini bildirir. Bunun üzerine Şam tarafında bulunan ordunun komutanı Ebu Ubeyde, kaderi gerekçe göstererek, Hz. Ömer'in uzaklaşma önerisini eleştirir.29 Hatta, Hz. Ömer'e, "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun? diye sorar. Onun bu itirazına Halife: "Evet Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyorum."30 karşılığını verir: Görülüyor ki; Hz. Ömer'in kader anlayışı ile Ebu Ubeyde'nin kader anlayışı çok farklıdır. Ebu Ubeyde'ye göre, her şey Allah tarafından ezelde tespit edilip, programlandığı için kaderden kaçmak mümkün değildir. Hz. Ömer'e göre ise, ezelde tespit edilenler imkânlar olduğu için veba hastalığı olan yere girenin, bu hastalığa yakalanması da Allah'ın kaderi, bu hastalığın olduğu yere girmeyerek ondan kaçanın kurtulması da Allah'ın kaderidir.
    Nitekim, Ebu Ubeyde ve Yezid b. Ebi Süfyan gibi, birçok ileri gelen sahabe veba hastalığından öldü32. Vebadan kaçan Hz. Ömer ise yaşamını sürdürdü. Müslümanlardan bir grup tarafından muhasara edilen Halife Osman, hilafetten ayrılmasını isteyenlere karşı, kaderi gerekçe göstererek, isteklerini reddetmişti.
    Ancak, ayni gerekçe ile isyancıların halifeyi taşa tutmalarından sonra, Hz. Osman'ın, onların kaderi gerekçe göstermelerini kabul etmediğini görmekteyiz.
    Hz. Ali'nin kader konusundaki düşüncesi daha açıktır. O, Allah'ın emir ve nehiylerinin konusu olan fiillerde, Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hususun olamayacağını, aksi halde, Allah'ın kitap göndermesinin, peygamber göndermesinin, emretmesinin, nehyetmesinin bir anlamı kalmayacağını bildirmiştir. Ayrıca, kaderin ancak insanın sorumlu olmadığı konularda olacağını açıklayarak, kader kavramı ile insan sorumluluğu arasındaki ilişkiye de dikkat çekmiştir35. İnsanın sorumlu olduğu hususlarda ise "kader, iyi işi yapmak, kotu işi yapmamakta insanı serbest bırakmaktır."36 Yani, kader insanın neticesinden lehte ve aleyhte sorumlu olduğu fiillerinde hür olması ve istediğini yapabilmesidir. Hz. Hasan da irade hürriyeti ile sevap ve günah arasında bağı kurmuş ve insan fiillerinde önceden tespite karşı çıkmıştır.37 Ona göre, ön tespit irade hürriyetini ve dolayısıyla insan sorumluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
    Halife Ali'ye karşı, kendine has metotlarla; yürüttüğü mücadeleyi kazanan Muaviye, Hicretin 41. yılında Emevi Devleti'ni kurdu38. Emevi yönetimi, kuruluşundaki gayri meşruluğun sıkıntısını, kader kavramının arkasına sığınarak gidermeğe çalışmış ve kaderci düşüncenin gelişmesi için elinden geleni yapmıştır. Çünkü onlar, kaderciliği siyasi geleceklerinin garantisi olarak görüyorlardı. Kaderci düşüncenin gelişip yayılması için ilk adımlar, bizzat devletin kurucusu Muaviye tarafından atılmıştı39 Muaviye'nin, Halife Ali'ye karşı isyanının, savaşının tutarlı dini ve siyasi gerekçesi yoktu. Onun tek sığınağı kader kavramı kalmıştı. Bu kavram öyle bir sığınaktır ki, ona hem zalim, hem de mazlum beraber sığınabilirler. Bir yandan zalimin zulmünün sebebi, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olabilmektedir.
    Emevi Devleti'nin yöneticilerine karşı gelmek, kadere dolayısıyla Allah'a karşı gelmek olduğundan, karsı gelenin öldürülmesi helal olmaktadır.40 Muaviye'nin oğlu Yezid halka şöyle seslenmişti: "Ey insanlar, sizin uğraşmanıza gerek yoktur. "Allah bir isi beğenmediği zaman onu değiştirir..."41 Allah bizi değiştirmediğine göre, Allah'ın istediğine karşı çıkmaya sizin hakkınız olamaz. Size düşen itaat etmek, Allah'ın iradesine rıza göstermektir.42 Emevi halifeleri, sadece Allah'ın ezelde yazdığı yazıyı, yani, "Allah'ın kaderini infaz" ettiklerini belirtiyorlardı.43

    Emevi yöneticilerinin kader kavramına sığınma taktikleri, Müslümanlar arasında değişik tepkilerin doğmasına sebep oldu. Ma'bed b. Halid el-Cühem, Gaylan ed-Dimeşki ve Yunus el-Esvari gibi düşünen alimler, yönetimin desteklediği düşünceyi yüksek sesle eleştirerek; Emevilerin tanımladığı kaderin olmadığını, yapılan zulmün Allah'tan değil, idarecilerden kaynaklandığını ve halkın bu zulmü ortadan kaldırabileceğini, belirttiler44. Nitekim bu düşünce halk arasında yayıldı. Emevi yöneticileri; başta yukarıda zikredilen alimler olmak üzere, kendileri gibi kaderi anlamayanların ileri gelenlerini katlettiler.45 Kaderci düşünceyi kabul etmeyenler, olaylarda insan sorumluluğunu benimsediklerinden, siyasi idare için tehlike teşkil ediyorlardı. Çünkü "Kader Doktrini" politikayla yakından ilgiliydi.46
    Hasan el-Basri de kader konusunda Emevilerin destekledikleri düşünceye karşı çıkmıştı. Fakat kendi düşüncesini açıkça ortaya koymamıştı.47 Şehristani, Hasan Basri'nin kader hususundaki görüşlerinin, kaderi kabul etmeyenlere benzediğini, bildirmektedir48.
    Emevi halifelerinin istediği şekilde kader kavramını yorumlayan Ca'd b. Dirhem, Cehm b. Safvan gibi yazarlar da vardı. Bunlara göre, "bütün fiillerde cebir olduğu gibi mükâfat ve ceza da cebirdir."49 Bu düşünceyi savunan ekole Cebriye Mezhebi, denmektedir. Bu mezhebe göre, hiçbir şeyden kaçınma imkânı yoktur. "Ne kadar çalışılırsa çalışılsın meydana gelecek bir şey önlenemeyeceği gibi, meydana gelmeyecek olan bir şey de meydana getirilemez."50 Cebriye'den Hüseyin b. Muhammed en-Neccar: "Allah; kulun hayır, şer, güzel ve çirkin amellerini yaratandır. Kul da o amelleri kesbeder",51 fikrini ileri sürerek; mezhebinin görüşlerini biraz yumuşatmıştır. Cebri düşüncenin, zamanla diğer mezheplere de sirayet ettiği görülmüştür. Bu düşünce şekline göre, olayları izah etmek çok kolaydır. Sahabe arasında siyasi çıkar çekişmelerinden doğan tatsız olaylar dahi, Allah'ın ezeldeki yazgısının yerine gelmesi olarak açıklanmıştır.52 Bundan dolayı da onların hatalarının araştırılmaması istenmektedir.53 Çünkü, onların bir kusuru yoktur. Allah'ın, ezelde takdir ettiği kaderi yerine getirmişlerdir.
    İslam ümmetinin en büyük şanssızlığı, hadislerin toplanarak kayda geçirilmediği bir dönemde, meşru yönetimi isyan sonucu devirerek kurulmuş bir yönetimin, kaderci düşünceyi desteklemesi olsa gerektir. Hadis külliyatının kaderci karaktere bürünmesinin arkasında bu olgu yatmaktadır. Düşünen Müslüman, Peygamberi ile karşı karşıya getirilmiştir. Hadisçilerimiz ise nakledilenleri değil, nakledenleri araştırmakla meşgul olmuşlardır: islam kültürünün teşekkül devrinde meşruluk sıkıntısı çeken siyasi yapının, islam ümmetinin geleceğini de ipotek altına alması bu hadisçilerin sayesinde gerçekleşmiştir. Bugün Müslümanlar hadis problemi ile de karşı karşıyadırlar. Müslüman'ın dünya görüşünün ortaya konması için tek olgu olması gereken Kuran-ı Kerim'in karşısına, hadis yedek bir olgu olarak çıkarılmış, hatta onun gibi bir olgu olduğu dahi ileri sürülebilmiştir54. Böylece, Kuran olgulardan biri durumuna düşürülmüştür. Olgular çoğalınca da İslam’ın hayata intibak esnekliği kaybolmuş ve hayata alternatif bir dünya görüşü halini almıştır.

    Kur'an'ın muhatabı insan aklıdır. Bundan dolayı insandan düşünmesini istemektedir.55 Kur'an'ın anlaşılmasında kültür seviyesi de önemlidir. Herkes kültürü nispetinde ondan istifade edebilir. Onu şartsız okumak, yararlanma imkanını artırmaktadır. Ancak, genelde Müslümanlar, Kur'an'ın ne dediğinden ziyade, kendi düşüncelerini doğrulamak için Kur'an'dan deliller aramışlar, neticede her birinin dayanağı Kur'an olduğu iddia edilen birbirine zıt görüşler ortaya çıkmıştır. Mesela, kaderciliği savunanlar da, insanın sorumlu olduğu fiillerinde ezeli tespitin olmadığını belirtenler de, bunların arasında uzlaşmacı bir tavır takınanlar da görüşlerinin doğruluğunu ortaya koymak için, Kur'an'ın ayetlerini delil getirmişlerdir. Kur'an'ı bir bütün olarak ele almayı düşünmemişlerdir. Hatta, bir konuda ayetlerin azlığına ve çokluğuna göre; çoğunluğun telkin ettiğini sandığı anlamdan yana tavır aldıklarını ileri sürenler dahi vardır56.
    Kur'an'ın ayetlerini, hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın, Kur'an'ın muhatabı olması keyfiyeti, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisi vermemektedir. O halde, insan Kur'an ayetlerini nasıl anlayacaktır? Bu konuda ölçüleri neler olmalıdır? Kur'an'ın bir ayetini anlamak için; A-Ayet çerçevesini, B-Siyak-Sibak çerçevesini, C-Kur'an'ın Bütünlüğü çerçevesini,57 D-Kainattaki Fiziki ve Sosyal Kanunlar çerçevesini,58 E-Akli Selim çerçevesini59 göz önünde bulundurmamız gerekmektedir. Yani, bir ayeti anlamak için bu beş esasa dikkat edilmelidir. Anladığımız mananın, bunlardan hiçbirine aykırı olamayacağını bilmemiz lazımdır. Burada bir noktaya da işaret etmek gerekmektedir. Kur'an ayetlerini, yukarıda belirttiğimiz beş ilkeye dikkat ederek kavramaya çalışırsak; "herkese göre Kur'ani doğrular yerine, Kur'an'ın kendi doğrularını"60 ortaya koyma imkânını elde edebiliriz. Bu düşünce doğrultusunda kader problemine Kur'an'ın yaklaşım tarzını tetkik etmeye çalışacağız.
    Kader kelimesi, Kur'an'da; ölçme, güç yetirme, kudret, ölçerek takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah'ın irade ettiği külli hüküm ve önceden ölçüp-biçip hüküm verme manalarında kullanılmıştır.61 Bu kelimeye bu anlamların dışında; her şeyin olduğu gibi kılınması, kaza ve hüküm manaları yüklenmiştir62. Son iki anlamın Kur'an'da kullanılmamış olması, kelimenin bu iki anlamı sonradan kazanmış olabileceğini düşündürmektedir.63 Kader kelimesinin yerine kaza kelimesi de kullanılmaktadır. Kaza kelimesi Kur'an'da on anlamda kullanılmıştır64; Istılahda; "Kaza; Allah'ım ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesi, kader ise, bu eşyanın Allah'ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir."65
    Kur'an'ın birçok ayetinde geçen kader kelimesi ve bu kelimenin müştaklarının mihverini, "bir olgu dahilinde tayin etmek, her şeyi bir olgu ve nizama göre tanzim"66 etmek teşkil etmektedir. Kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbiri, insanın sorumlu olduğu fiillerinin, alın yazısı manasında, ortaya çıkmasından önce takdir edildiği anlamını taşımamaktadır. Kader konusunda yapılan tartışma, Allah'ın kainati belli bir düzen dahilinde yaratmasında değil, işlediği fiillerinden lehte veya aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip-edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader, "Bu kâinattaki ilahi kanunlardır."67 şeklinde anlaşılsaydı, bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyetinin anlamı kalmamaktadır. Hâlbuki insani hür bir varlık olarak yaratan Allah'tır.
    Hürriyet, hem iyiliğin hem de kötülüğün kaynağıdır. Kötülük yapma imkânı olmayanın iyilik yapmasından bahsetmek abes olur. Çünkü; bu durumda iyilik mecburi istikamettir. Seçeneği yoktur, Kader problemine çözüm bulmak için, Allah’ın ilminden değil, insan sorumluluğundan ve dolayısıyla insan hürriyetinden hareket etmek zorundayız.
    Bu konuda hareket noktamız sorunun çözümünde bize yardımcı olacaktır. Önceden tespit, irade konusu olmayan ve insanın sorumlu olmadığı alanlarda olabilir. İnsana bırakılan alanlarda ise kaderi, insanın davranışları belirlemektedir. Yani, insanın sorumlu olduğu hususlarda kaderi insan çizmektedir. Kur'an bu duruma işaretle, "...Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez..."68 "insan ancak çalıştığına erişir"69 buyrulmaktadır.
    Kader konusunda, insanın iradesini ilgilendiren nokta ile tabii ve kevni hadiseleri ilgilendiren ciheti birbirinden ayırmak lazımdır.70 İnsanın dışındaki varlıkların mukadderatlarının tayin ve tespitinde, sorumlulukları olmadıklarından dolayı, bir sakınca yoktur. Ancak, insan sorumlu bir varlıktır. Kur'an bunu şöyle açıklamaktadır: "Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir."71 O halde, sorumlu olması cihetiyle diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumluluğu oranında hürriyetinin olması, sınırları Allah tarafından çizilmiş sahada insanın kendi kaderini kendinin belirlediği ortaya çıkmaktadır. İnsan kendi kaderini belirlerken Allah, ona yol göstererek yardımcı olmak için, peygamber ve kitap göndermektedir. Yani; insanın özgür iradesi olduğu için, Allah kuluna teklifte bulunmaktadır. İradenin mecburiyeti demek, irade yoktur demektir. Çünkü mecburiyetin olduğu yerde iradeden söz edilemez. Buna göre, insanın kaderi, iyiliği veya kötülüğü yapacak şekilde yaratılmış olmasıdır.
    Zemahşeri, Furkan suresinin ikinci ayetinin yorumunda Allah'ın takdiri konusunda,"... gördüğün gibi, Allah insanı takdir ettiği bu düzgün şekilde yarattı. Yaratılmasını takdir edip de yarattığı her şeyi farklı olarak yaratmadı."74
    Bu görüşe göre, takdir insanın sorumlu olmadığı alanları kapsamaktadır. İnsanın sorumlu olduğu fiillerinde ise birey, en az iki seçenekten birini tercih edebilecek şekilde hür bırakılmıştır75.
    Kader kelimesi ve müştakları geçmediği halde, kaderci görüşü benimseyenlerin insanın irade hürriyetini kaldırdığını anladıkları ayetler de bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi; "Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz,"76 Bu ayet, Onlara göre, insan iradesinde cebrin olduğunu ortaya koymaktadır77. İradedeki cebir ile fiildeki cebir arasında pek fark olmadığından, iradede cebrin olduğunu ileri sürenlere de "Cebriyeci" demekte bir sakınca olmasa gerektir. Eş'ari: "Kullar fiillerinde, hür, ihtiyarlarında (seçimlerinde) mecburdurlar."78 görüşündedir. Bazı yazarlara göre, "irade ve seçimdeki mecburiyet, fiillerde de mecburiyeti gerektirir."79
    Bundan dolayi Eş'ari'nin, "katıksız cebri" olduğu belirtilmiştir80. Gerçekten, söz konusu ayetten insan iradesini selbeden, yani, ortadan kaldıran bir anlam çıkarılabilir mi? Meşiet ile irade aynı manaları taşıyan iki kelimedirler81.
    Bu ayeti, Allah'ın "Sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesi ile diliyorsunuz."82 şeklinde anlamak lazımdır. Eğer; Allah insana dileme imkânını vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olmazdı.
    Size verilen bu irade, Allah'ın size verdiği bir lütfudur. Aksi halde, bir irade hürriyetinden söz edilemezdi.83 Ayetin sibakını da dikkate alırsak, bu anlamın doğruluğu ortaya çıkmaktadır; "Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur'an, ancak aranızdan doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür. "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, sizler bir şey dileyemezsiniz."84 Yukarıda da belirttiğimiz gibi, burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır.
    Kur'an'ın bir konudaki görüşünü ortaya koymak için, o konu ile ilgili tüm ayetleri dikkate almak lazımdır. Kur'an'da "şae" ve müştaklarının geçtiği birçok ayet bulunmaktadır. Allah'ın dilemesine, cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Onların kabul edilmeyen gerekçelerinin, bazı Müslüman yazarlarca benimsenmesi, din açısından hayret uyandıracak bir tavır olsa gerektir. Allah, puta tapanların, "Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık." demelerini; "...siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz..."85 buyurarak reddetmiştir. Bir sonraki ayette de; "...0 dileseydi, hepinizi doğru yola eriştirirdi."86 buyurmaktadır. Yunus suresindeki bir ayette, Allah'ın dilemesinin hangi anlama geldiği açıkça ifade edilmektedir. "Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı, öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?"87 Allah, insanları zorlamadığına göre, yani, onlara hürriyet verdiğine göre, insanları zorlamaya hakkın yoktur. ".. Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin."88 Görülüyor ki, bu ayetler insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır
    İnsan yaratılmadan önce, insan fiillerinin takdir edildiğine delil olarak gösterilen diğer bir ayet de [Hadid,22] ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmaktadır; "Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah'a kolaydır." Burada "kitap"tan anlaşılması gereken mana nedir? Bir başka ayette "...Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."89 Yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması, onların varlıkları değil, varlık alanında tabi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir. Kitap kelimesi bu anlamda başka ayetlerde de kullanılmıştır.90 [Hadid, 22] deki ayeti Zemahşeri, musibetleri yaratmadan önce, hangi durumlarda insanların başına musibet geleceğini tespit etmişizdir, anlamında olduğunu belirtmiştir91 Diğer bir ayette: "Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle, işlediklerinizden ötürüdür.." Bu ayete göre, insanın başına gelen musibetten, insanın sorumlu olduğu ortaya çıkmaktadır. Eğer, insanın başına gelen musibet önceden takdir edildiyse, bunda insanın sorumlu olmasını bir manası olamaz. Ya da cebri görüşü benimseyen bir kimsenin ileri sürdüğü gibi, "Bunu böyle Allah yapıyor, fakat bir şey diyemiyoruz."93 şeklinde düşünmemiz gerekir ki; bu da insanın robot olduğunu kabul etmek demektir.
    İnsanın başına iyi veya kötü bir şeyin gelebilmesi, önceden tespit edilen kurallara göredir. Yani; Allah musibetleri yaratmadan, bunları insanlara verirken, hangi esaslara göre vereceğini belirlemiştir. İnsanın başına kendi fiili neticesi felaket gelebildiği gibi, kendi kusuru olmadığı halde de musibet gelebilir. Hatta, Kur'an, Allah'ın denemek için dahi çeşitli musibetler verdiğini bildirmektedir.94 Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan; her şeyin ölçüsünün, kanununun ve nizamının Allah tarafından konulduğunu, bu kuralların bir kısmının insan tarafından da bilinebileceğini, bundan dolayı hür iradeli faillerin bu kurallar çerçevesinde hareket etmeleri istenmektedir. Netice olarak, insanlar tarafından bilinebilecek hususların Allah tarafından belirlendiğini ve kanunlarının tespit edildiğini, insanlarca bilinemeyeceklerin ise insan faaliyetleri neticesine göre kaderlerinin insan tarafından çizildiğini ifade etmek mümkündür.

    Kader konusunda karşımıza çıkan önemli husus, Allah'ın ilmi meselesidir. Kainatın nizamını ve ondaki kanunları, Allah'ın, önceden tespit ettiğini ve bunlarda bir değişiklik olmadığını ve olamayacağını Kur'an bildirmektedir. "...bütün tabiat, Allah'a "otomatik bir irade" ile itaat eder."96 Acaba insan da buna dâhil midir? İrade verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, sorumlu olması hasebiyle de başka varlıklardan ayrıldığı bilinmektedir. Tartışma, önceden tespit edilenlerin içine, iradeli ve sorumlu varlık olan insanın fillerinin girip-girmeyeceği meselesidir. Başka bir ifade ile kâinattaki nizamın, insanın iradesine ve fiillerine teşmil edilip edilemeyeceğidir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu inkâr edilmeden, bu düzenlemenin insan fiillerine teşmil edilmesi mümkün değildir. İnsanın sorumlu bir varlık olduğu veri olduğuna göre Allah'ın yasası, insan cinsi için ezelde çizdiği sınırlar içinde ferdin hür olmasıdır. Bu anlamda, insan için yalnız Allah'ın çizdiği kaderden değil, kendisinin, ailesinin milletinin ve diğer milletlerin çizdiği kaderlerden de bahsetmek mümkündür. Ancak, insanlar tarafından çizilen kaderleri, insanın aklını kullanarak değiştirmesi de söz konusudur. İnsanlar tarafından çizilen kaderlerin, çeşitli sebeplerden dolayı, Allah'a yüklenmesi, kader kavramının keyfi olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.
    İnsana irade veren ve onu hür kılan Allah'tır.97 Allah, hür iradeli insanı yaratmakla; kendi iradesini, insan davranışları konusunda kısıtlamıştır. Eğer Allah, insanı özgür kılmak için, insan davranışları hususunda, iradesini sınırlandırıyorsa; ona kendi "plan ve projelerini hazırlama imkanı vermek için bilgisini de sınırlıyor demektir."98 Kaldı ki Descartes (Dekart) da Allah'ın bilmesini ve irade etmesini bir ve aynı şey saymaktadır.99 İnsan için sorumluluk esas ise hürriyet de esastır. İnsan hürriyetini korumak, en azından Allah'ın ilmine zarar gelmesin endişesi kadar önem arz etmektedir. "İnsan hem mecbur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."100 tarzındaki bir düşünceyi, Kur'ani esaslarla uzlaştırmak mümkün değildir.101 Allah'ın, hem insanların düşünmelerini hem de aklını devre dışı kalmasını istemesini izah etmek mümkün olmasa gerekir.
    Allah'ın, insanın neticesinden sorumlu olduğu davranışlarını önceden bilmesi, insanın hürriyetine, bilmemesi ise Allah'ın ilmine zarar vermektedir. Allah'ın ilminin cebri gerektirmediğini ileri sürmek, problemi çözmemektedir. Hatta bazı yazarlar, cebrin Allah'ın ezeli ilminden kaynaklandığını belirtmektedirler.103 Fikirlerimizi ortaya koyarken tutarlı olmak zorundayız. Aklın ilkelerine aykırı bir şeyin, Kur'an'a uygun bir görüş olacağını düşünemeyiz. "Söz gelişi, insanın fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin önceden bilindiğini, kesin olarak tayin ve tespit edildiğini öne süren bir görüşle, insanda irade hürriyetinin varlığını öne süren görüşü bir ve aynı anda savunamayız. Ortada giderilmesi gereken bir tutarsızlık bulunmaktadır."104 Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetleri gibi akıl da Allah'ın ayetidir. Allah'ın ayetlerinin birbirini nakzetmesi düşünülemez. Nitekim Kur'an-ı kerim'de 275 yerde, "düşünmüyor musunuz? Akıl erdiremiyor musunuz?" diye sorulmakta; 200 yerde de bizzat "düşünme ve tefekkür" emredilmekte 12 yerde "dolaşarak, araştırıp ibret alma" önerilmekte ve 670 yerde de ilme teşvik yapılmaktadır.105
    Bilmenin olabilmesi için fiili bir durumun olması lazımdır. Ortada fiili ve gerçek bir durum olmadığı zaman bilmenin olmaması Allah için bir eksiklik olur mu? İnsanın iyilik veya kötülük işleyecek tarzda yaratılmış olması, insan fiillerinin planlanamayacağının kanıtı olamaz mı? Hürriyet verilerek diğer varlıklardan ayrılan insanın, neticesinden sorumlu olduğu davranışlarında da Allah'ın ilminde istisna olması düşünülemez mi? İnsan davranışları ile Allah'ın ilmi arasında ilişki kuran Mutezile'den Muhammed b. Numan: "Allah, ancak takdir ve irade ettiği şeyi bilir. Takdirden önce bir şeyi bilmesi imkânsızdır. Eğer kulların fiillerini bilmiş olsaydı, onları imtihan etmesi ve denemesi imkânsız olurdu."106 görüşünü ileri sürmüştür.
    Yine Mutezile'den Hişam b. Hakem Bakara-143. Al-i imran-140,142. ve 167. Tevbe-16. Hadid-25. Ankebut-3 ve 11. Muhammed-31. Cin-28. ayetlerini delil getirerek, "Allah Teâlâ hadisatın hudusunu ancak vukuu anında bilir, Çünkü bu ayetler Allah’ın bu şeyleri ancak hudusu sırasında bildiğini ifade ediyor."107 demiştir. Farabi ve İbni Sina gibi Müslüman filozoflara göre, Allah'ın ilmi, objesini var kılan bir bilgidir. Yani, "Allah'ın bilmesi yaratması demektir"108
    Bu konuda Muhammed ikbal de; ilahi bilgide suje-obje ilişkisi yoktur. Allah'ın bildiği şey olur. Allah'ın bilgisinin, "kendi objesini yaratan bilgi" olduğunu söylemektedir.109 Görüldüğü gibi, beşeri bilgi ile ilahi bilgi mahiyet itibariyle de farklıdır. "İlim, ma'luma tabidir"110 görüşü insan bilgisi için söz konusu iken, ilahi bilgi için geçersizdir.
    Kader meselesine Allah'ın ilmi açısından değil, insanın sorumluluğu cihetinden bakmalıyız. Allah yüce bir değerdir. Fakat insanın bizzat kendisi de bir değerdir. Allah'ın çizdiği sınırlar dahilinde insan serbestçe hareket etmektedir.111 Bu açıdan baktığımızda "kader, bir şeyin kendi içinde var olan güç, onun yaratılışının derinliklerinde saklı bulunan ve gerçekleştirilebilecek olan imkanlardır."112 Ezeldeki tayin ve tespitin değil insanın hürriyetini, ilahi faaliyet imkanını da ortadan kaldığını ileri süren İkbal, Rahman suresinin 29. ayetini delil getirerek, Allah' her an bir işin meşgul ettiğini, bildirmektedir.113 İlahi hayatta "yeniliğin" söz konusu olduğunu belirten İkbal, "her yaratma fiilini, önceden tespit ve tayin edilmiş bir fiil olarak değil, yeni bir hadise olarak görür."
    Kader problemi ile yakından ilgili olan bir diğer konu da kulun fiilinin yaratıcısı olup-olmaması meselesidir. Bu tartışmanın temelinde "yaratma" kelimesine yüklenen değişik anlamlar yatmaktadır. İnsanın yaptıklarından sorumlu olduğu gerçeğinden hareketle Mu'tezile; "kul fiilinin yaratıcısıdır." Görüşünü benimsemişti. Maveraünnehir alimleri, bu görüşünden dolayı Mu'tezile mensuplarının, Mecusilerden daha şiddetli kafir olduklarını iddia etmişlerdi.115 Kendileri ise kulun fiilini, kulun Allah ile birlikte yaptığını söylüyorlardı116. Maturidi'ye göre de kula, fiilinin yaratıcısı denemez117. Maturidi Mezhebini benimseyenlerin, fiilde kulun sorumluluğunu ortaya koymak için, irade-i cüz'iyyeye ağırlık verdiklerini ve cüz'i iradenin mahluk olmadığını ileri sürdüklerini görüyoruz. Cüz'i iradenin mahluk olmadığından neyi kastettiklerini anlamak mümkün değildir. Acaba cüz'i iradenin olmadığını mı ifade etmek istemişlerdir?
    Eğer böyle bir irade varsa, bunun Allah tarafından yaratılmış olması gerekmektedir. Eger cüz'i irade yoksa, Maturidiler insan sorumluluğunu nasıl izah edeceklerdir? Bu, izaha muhtaç bir mesele olarak durmaktadır.
    Es'arilerin durumu daha açıktır. Kullar iradelerinde mecburdurlar.119 Bu düşünceye göre insan sorumluluğunu ispatlamak da mümkün olamamaktadır.
    Kur'an'a göre, "yaratma" kelimesini insan için kullanmak mümkün mü? Bu kelimeyi Kur'an'ın, Allah'tan başka varlıklar için kullandığını görüyoruz. [Maide/110] de; Hz. İsa'ya hitaben, "...sen iznimle, çamurdan kuş gibi bir şey yaratmış, ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu..." buyrulmaktadır. [Ankebut/17]de, "...aslı olmayan sözler yaratıyorsunuz..." [Mü'minun/14] de; "yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur." [Saffat /125] de ise, "Yaratanların en güzeli olan Allah'ı bırakıp da Baal putuna mı tapıyorsunuz." buyrulmuştur. Kula yaratmanın verilemeyeceğini ileri sürenler de [Zümer/62]de: "Allah her şeyin yaratanıdır"120 [Saffat/ 96] da "Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır"; [A'raf /54], “..bilin ki, yaratma da emir de Allah'ın hakkıdır." buyrulmasını delil getirmektedirler. Hiçbir Müslüman'ın, Kur'an'ın bir ayetini, diğer bir ayetine karşı olacak şekilde anlamaya ve yorumlamaya hakkı yoktur.
    Bunu bizzat Kur'an'ın ayeti yasaklamaktadır. Böyle bir anlayış, Kur'an'ın Kur'anlığını tartışma konusu yapmak demektir. [Nisa /82] de: "Kur'an'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer O Allah'tan başkasından gelseydi, Onda çok aykırılıklar bulurlardı." buyrulmaktadır. "Kur'an'da ihtilaf olmadığı için, bizim Kur'an'ın ayetlerini birbirine aykırı olacak şekilde anlamaya yetkimiz olmasa gerektir.
    Yaratma (Halaka) kelimesini, yukarıda zikredilen her iki grup ayetlerin anlamlarını kapsayacak şekilde yorumlamak mümkündür. Kelimenin sözlük manası bize bu imkanı veriyor. Yaratma kelimesi; yoktan var etme ve vardan var etme anlamlarına gelmektedir.121 Ham maddesi, malzemesi bulunmayan şeyi var kılmak olan "yoktan var etme" gücü yalnız Allah'a aittir.122 "Vardan var etme"nin ise yapma ile karşılanabileceğinden, bunun yoktan var edilmiş şeyler üzerinde bir tasarruf, bir şekil değiştirme olduğunu, insanın yaratmasından bunun anlaşılacağını, dolayısıyla insanın gücü içerisinde olduğunu123 kabul etmek mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur'an'ın ayetlerini bir bütün olarak ele almadığımız zaman; yanlış neticelere varmaktayız. Görülüyor ki, Kur'an Allah'ın dışında yaratmayı kabul etmektedir. Bu durumda, kul fiilinin yaratıcısıdır, demekte bir sakınca olmasa gerektir.
    Allah ile kulun ortaklasa kulun fiilini gerçekleştirdiğini benimsemekten, insanın, fiilinin yaratıcısı olduğunu kabul etmek daha tutarlıdır. Kulun kendisinin yaratılması başka şey, fiilinin yaratılması başka şeydir: Davranışlarında hür bir varlık yaratmak; davranışları da programlı robot bir varlık yaratmaktan daha zor olsa gerektir. Bundan dolayı, kendi fiilini yaratacak kulu yaratmak, ilahi kudretin şanına daha çok layıktır. İslam'ın teklifleri irade hürriyetine ve imkana dayanır. Allah insana bir güç vermiştir. Bu gücün iyiliğe veya kötülüğe kullanılması insanın elindedir, iyiliğin veya kötülüğün yapılabilmesi imkanı kaderdir. Hürriyetin olabilmesi için çeşitli imkânlar olmalıdır. "Hürriyet, insana Allah tarafında verilmiş bir haldir. Neden Allah yaratıklar arasında insana hürriyet tanımıştır? sorusu Mutlak Varlığın fiiliyle ilgili olduğu için, insan tarafından cevaplandırılamaz."124 Ancak, "insan hem mecburdur hem de mesuldür. Bu iki durum arasında görülen çelişki kaderin sırrı olarak kalacaktır."125 tarzındaki yorumlara katılmamız söz konusu olamaz. Çünkü, İslam’da hiçbir konuda insan aklına aykırı izahların yapılmasına imkan yoktur. İnsanoğluna akıl denen nimeti veren de Allah, insandan düşünmesini, aklını kullanmasını isteyen de Allah'tır. "Gayba iman"ı aklın ilkelerine aykırı şeylere inanmak olarak anlayanlar da bulunmaktadır. Hâlbuki Kur'an gayba imanı isterken, insandan aklını kullanmasını da istemiştir.126 İnsanoğlu Allah'ın yarattığı bir varlık olup127 onun yanında bir değeri vardır. Dünyayı imar etmekle görevlendirilmiştir.128
    Kur'an'ın şartlı okunması birtakım yanlış değerlendirmelerin yapılmasına, yol açmaktadır. Mesela Gurabi; "Kur'an'da bazı ayetlerin cebre ve bazı ayetlerin de hürriyete delalet ettiğini "129 ileri sürmektedir. Hüseyin Atay da aynı görüşe katılarak; "insana tam sorumluluğu yükleyen ayetler olduğu gibi, her şeyi Allah'ın yaptığını bildiren ayetler de vardır."130 demektedir. Muhtemelen bu hatalı anlayışların sebebi, Kur'an'ın ayetlerinin, Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi esasından hareket edilmemesi olsa gerektir. Kur'an'ın bölünerek anlaşılmasına131, ayetlerinin birbirine zıt olacak şekilde yorumlanmasına132 bizzat Kur'an karşıdır. Kader konusunda da birbirlerine zıt ayetlerin olması düşünülemez. Allah'ın insana kitap ve peygamber göndermesi; emretmesi, nehyetmesi insanın hürriyetinin olduğunun en açık delilidir. "İnsan iradesini inkâr ederek, Kur'an'ın mutlak insan davranışının cebrini savunduğunu ileri sürmek, yalnız Kur'an'ın tümünü reddetmek değil, aynı zamanda, bizzat temelini de yok etmek demektir."133
    Takdir ile yakından ilgili bir diğer husus da "kötülük meselesi" olsa gerektir. Bu problemin de ortaya çıkış sebebi, insan sorumluluğu esas alınmayıp, Allah'ın "kudretinden hareket edilerek, bunun da yanlış değerlendirilmesi olarak görülmektedir. Allah'ın, insanı iyilik ya da kötülük yapacak şekilde yaratması; Allah'ın iyiliği veya kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Allah, iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insanlara tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. İyi veya kötü, dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir. İslam'ın dualizmi, insanın kendi içindedir.134
    Kainatta tek bir esas, Allah'ın kanunları caridir. Maturidi; "Şerrin takdiri şer değildir" görüşünü ileri sürerek, bu noktaya işaret etmek istemiştir. Bu durum, Kur'an'da açıka belirtilmektedir. Nisa suresini 78. ve 79. ayetlerinde: "...Onlara bir iyilik gelirse: "Bu Allah'tandır." derler, bir kötülüğe uğrarlarsa "Bu, senin tarafındandır" derler. Ey Muhammed de ki: "Hepsi Allah'tandır." Bunlara ne oluyor ki, hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar? Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük gelirse kendindendir..." buyrulmaktadır, İyinin Allah'tan kötünün ise nefisten olması esası; iyiliği Allah'ın, kötülüğü ise nefsin telkin ettiğini ortaya koymaktadır. Hepsinin Allah'tan olmasına gelince, iyiliğin ve kötülüğün reel varlıklarının değil, kanunlarının Allah tarafından konulduğunu ifade etse gerektir. Kur'an'da bu tür ifadelere sık sık rastlamak mümkündür. Mesela: Rahman suresinin 21. ayetinde: "Denizde yürüyen dağlar gibi gemiler Allah'ındır." buyrulmaktadır. Gemilerin Allah'ın olması ne demektir? Bu soruya Lokman suresinin 31. ayetinde açıklık getirilmektedir. "Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin?" Yani Allah'ın kanunları sayesinde o gemiler denizde yürümektedirler. Demek ki, gemiler Allah'ın koyduğu kanun sayesinde denizde yüzebiliyorlar. Zümer suresinin 7. Ayetinde Allah'ın, kullarının inkârından razı olmadığı bildirilmektedir. Allah'ın razı olmadığı fiilin, kullar tarafından yapılmasını nasıl izah edeceğiz? Razı olmadığı fiili Allah niçin önlememektedir? Hâlbuki insanlara iyiliği emretmelerini, kötülüğü nehyetmelerini bildirmiştir.136 Allah, kendi yapmadığı şeyi niçin bizden istemektedir? Yoksa, "kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor?" "Gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor?"137 diye düşünülebilir? Bu tür sorulara tutarlı cevap vermek için hareket noktamızı iyi tespit etmemiz lazımdır. Önce, iyilik ve kötülüğün ayrı ayrı yaratılması ile, iyiliği veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığın yaratılmasının; hangisinin daha büyük bir kudretin işi olabileceğine karar vermek gerekir. Şüphesiz, her ikisini de yapabilecek varlığı yaratmak, daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır.138 İyilik ve kötülük, insanın hür iradesi ile işlediği fiiller neticesinde ortaya çıkmaktadır. İmtihanın gereği de budur.139 İnsanın kaderi, onun bu kabiliyette yaratılmış olmasıdır.140
    Kader konusu içerisinde müzakere edilen bir diğer mesele de "ecel" olayıdır. Hiçbir insanın sonsuza değin yaşama imkanı yoktur.141 Her nefis ölümü tadacaktır.142 İnsan cinsi için dünya hayatı sürelidir. Bu süre ne kadardır? Bu sure nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Maktul eceliyle mi, yoksa ecelini doldurmadan mı ölmüştür? Eceliyle öldüyse, katilin suçu nedir? gibi sorular insanları meşgul etmektedir. Bunlara da daha önce belirttiğimiz esaslar dâhilinde kısaca temas edeceğiz.
    Ecel kelimesi, lügatte müddet; süre gibi anlamlara gelmektedir.143 Ecel kelimesi ve müştakları birçok ayette geçmekte olup, bu kelimenin mihverini, sözlük manasına uygun olarak "süre, müddet" anlamları teşkil Bu ecel kavramı yalnız insanlar için değil, milletler için, Güneş ve Ay için, hatta, yer ile gök arasında bulunan her şeyin belli bir eceli olduğunu147, kısaca, her şeyin vakti ve suresinin belirlendiğini148 ifade etmek için kullanıldığı görülmektedir. Kelimenin bu kullanım alanları, insan ecelinden neyi anlamamız gerektiği konusunda bize ipuçları vermektedir. Tartışmanın özünü, Allah'ın, insan cinsi için bir ecel mi, yoksa her bir insan için ayrı ayrı eceller mi tayin ettiği sorusuna verilecek cevap oluşturmaktadır.
    Tespit edilen ecel, herhangi bir müdahale olmadığı zaman, insanın yaşayabileceği zaman dilimidir. Dünyaya gelen her insanın, yaşaması gereken sureye "ecel" yani, tabii ömür diyoruz. Bu, insan cinsi için takdir edilmiştir. Ragıp İsfehani; insanın ecelini, Allah'ın dünya hayatında hiçbir insanı, daha fazla bırakmadığı sınıra ulaşması olarak belirtmektedir. Ayrıca, kılıçla kesilme, boğulma ve yanma gibi illetlerle bu surenin kısaltıldığını ileri sürmektedir.149 Doğan her insanın, bu süreyi yaşama imkanı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı, bazı insanların ecelleri kısaltılmaktadır. Bunun kuralları da Allah tarafından konulmuştur: Fatır suresinin 11. ayetinde: "...Ömrü uzun olanın çok yaşaması ve ömürlerin azalması şüphesiz kitaptadır..." buyrulmaktadir150.
    İnsan ölümsüz olmadığına, yani, her insanın mutlaka öleceğine göre, bir insanı öldüren niçin bu fiilinden dolayı sorumludur? Zaten ölecek olan insanı öldürmek neden suç olsun?
    Kur'an'a göre, insan öldürmek büyük bir suçtur.151 Bu durumda, insan öldürmek fiilinin suç olması Kur'ani bir veridir. O halde, fiildeki insan sorumluluğunu nasıl izah edeceğiz? Burada Kur'an'da belirtilen ecel kavramından hareket ederek, meseleyi kısaca ortaya koymaya çalışalım: Acaba insan, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureyi kısaltabilir mi? insana bu imkân verilmiş midir? Birçok ayette; belli bir süreye kadar ertelemeden söz edilerek, bu surenin sonunda artık insana ilave bir sürenin (yaşama imkânının) verilmeyeceği buyrulmaktadır.152
    Kur'an'da: "Allah insanları haksızlıklarından ötürü yakalayacak olsaydı, yeryüzünde canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir sureye kadar erteler. Süreleri dolunca onu ne bir saat geciktirebilirler ne de öne alabilirler."153 buyrulmaktadır. Sürenin bitiminde uzatma yapılamayacağını anlıyoruz. Fakat ecelin öne alınmamasını nasıl anlayacağız? Demek ki, Allah insanın ecelini öne de almamaktadır. Bir kısım insanların doğal ömrünün tamamlanmasını engelleyen Allah değildir. Bundan dolayı, insanın ecelini tamamlaması için gerekli tedbirlerin alınması mümkün olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde ortalama ömrün uzun, az gelişmiş ülkelerde kısa olması olgusu; bunu açıkça ortaya koymaktadır. İnsanın ecelini tamamlamasını engelleyen maniler keşfedildikçe ve gerekli önlemler alındıkça, Allah'ın insan cinsi için belirlediği sureye ferdin daha çok yaklaşması mümkün olacaktır. Görülüyor ki, maktul ecelini tamamlamamıştır. Öldürme fiili katile aittir. Bu fiile Allah'ın karışması söz konusu değildir. Kul, Allah'ın kendisine verdiği hürriyet sayesinde fiilini işleyebilmektedir. Ca'fer es-Sadik'ın; "Kulu yaptığından dolayı kınayabildiğin, kulun kendi fiilidir. Kınayamadığın ise Allah'ın fiilidir."154 dediği bildirilmiştir. Bu görüşün isabetli olduğu görülmektedir. Çünkü Allah'ın katıldığı fiilde, onun yarattığı kulu sorumlu tutmak tutarlı bir izah olmasa gerekir. Allah'ın takdir ettiği hususta kulun sorumlu olmasının bir anlamı olmadığı gibi, kulun tedbir almasına da imkan yoktur. Bu konuda Allah'ın kaderi, kulun fiillerinde hür olmasıdır. Aksi halde; insanda akil ve iradenin bulunmasının bir manası kalmayacaktır.)
    evet okudu allah bizlere ne mucizeler yaratıyor bu okudum yazı mucizesiydi hayat gercekten anlatılmıyor ama emin olun ki başbakanlığa gönderilen kargo 2 koli siyah poşet olan sayın cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan adına gönderilmiştir gercekten ben ne yazı yazardım arapca nede kitap okurdum allah kuranı kerim ayetinde böyle buyuruyor. sizlere böyle bi kitap yazıcamı aktarıcamı hiç sanımıyordum benim amacım sizlerden bi üçret almak diyil hakkı haykırmak onu cardığı yola davet etmek yol göstermek allah gösteriyorum benim bi mucizemde kolumda damarlarımda yazıyor zalim yazıyor kuranı kerimi cize biliyorum oda benim mucizem rabbimin verdi bi ilat latinceden cevrilmiş harfleri kelimeleri yazıları ilme aktarıyorum rabbimin izniyle ilim ve bilim üzerine çalışıyorum allahu teaLA cok iyi bi allah cok düşüncsel cok da yüce ve büyük sonsuzdur o yaaa bence zatınla bakiymiş zatını cok merek ediyorum kendini ders calışırken evimde kendini gördüm hata görmeden önce nete araştırma yapıyordum senin evine 2 kitap bide cd bıraktık diyordu evet cd buldum sanctum diye bi fillim esa-ala mağarası bunun projesini de sayın kırgın çiçekler deki dizi adı songül gercek adı gökçe akyıldız kardeşime yoladım allah onada bi hediye verdi insan beyyni ilim bilim ışığı allahın indirdi kırmızı bi kitabı o coğaltacak yani allah hepimizi kapsayan bi ilim ayırtmış yani kendine stok deriz ya hani oda bu ilmi kılavuz olarak kulanıyor. ben bu kitapları ve nete söylenen cd leri ne oldunu araştırken rabbimizi gördüm vallahi de billahi de allahımızı gördüm arada bi gözlerimi kaptıyorum o geliyo direk gözümün önüne 0.9.07.2013 salı akşam 9.30 sularından beri hep allahımızla konuşuyorum onla aramız cok iyi hep beni kendime darma dumandım önceden benimde herkez gibi yanışlarım oldu pişmanım evet cezamı cektim şimdi aslanlar gibi görevimin başındayım sizleri kurtarmam rabbime giden yolu göstermem boynumun borcu sizleri ilk böyle uyarmak istedim rabbim cok başka kitaplar indirdi ve bu kitapların içeriyi ilim ve bilim . . . .
    kuran da furkan süresine yorunlaştım ramazan ayında 2013 yılı 10.09.2013 bedir savaşından bi gün sonra vede size şöyle bi ayet söyliyim onunda diyor evet 10.09.2013 tarihinde çarşamba günü kadir gecesiydi ben bi yalan sayesinde buralara kadar geldim bu yaşanmış hikayenin devamı 2013 yılında başbakanlığa gönderilen üstünde allahu teala araştırmanızı istyor 2 4 kilo 2 siyah peşetteki usp flaş beleyin içinde yazılı bulucaksınız ben genede size burda içinizi kalbinizi yüreğenizi ferahlatmak istiyorum iylik hermzan gelir bulur senin yanına ne zaman ne yapsan hep cıkar karşınıza evet sizlere için varım ama unutmayın sizi benden önce rabbimiz hatırlamak vede kendini tanıtmak istedi gördünüz ya -allahı işte o böyle şefkatli böyle merhametli bir yaratan samet semih olan herşeye kadir olan yaratıcı eşi benzeri yok o sonsuz ama artık bişeylerin akla çarpması gerekti oda gizli bi hazineydi bilinmek sitedi furkan süresin başında tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna furkanı indiren diyor allah evet oo furkan musa aleyhiselama da verilmiş bu kitabın şifresi var 387526 bakın telefon tuş takımınıza furkan cıkıyor allahın indirdi kitaplar böyle bi akıl yaratmış size kitapların içindekilerden bahsedeyim en azından ben öbürlerini coğaltırken sizde bu kitabı okuyor olursunuz zaten size bi adres de vericem benim hikayemi ordan da takip ede bilirsiniz ilerleyen satırlarda evet şimdi geldik sizin hayatınıza benim hayatım 4 senedir değişti emin olun bu yazı olan kitapta sizi cok etkilicek cunku ön calışma ön test herkez bu kitapda denencek sonra rabbimin kayıp kitapları gün yüzüne cıkıcak bende haber bekliyorum sayın cumhurbaşkanımızdan bütün yaptım işleri kendisine bizat sunuyoruz allah la beraber sakın ola hayal kırıklına uğramayın cunku o cok başka bişey bu allah ve ilim kitabı SİZİ hayatınızı değiştirceği için sizlere aktarıyorum rabbim olan allahu teala tarafından coğu alimlerimiz hala var allahımıza cok şükür onlar da gerekli calışmaları yapıcandan eminim zaten allahu teala sayın cumhurbaşkanımıza usp flaş beleğin içine yazdı gereken herşeyi bide sayın nihat hatipoğlu hocamızada 2016 yılı ramazan ayında ilk sahur günü bi güvenlikle kendisine iletim 2 gün sonra gene gittim allah ona altan çizgili dosya kağıdına 10 satır altan başalayarak üst 10 çizgiye kadara allahımız bizat kendi yazdı bütün herşeyi gün yüzüne cıkıcak zaten bu kitabıda delil olsun diye canlı yayında acıklıcam umarım herşeyiniz düzelir bide size ilk müjdeyide vermem gerek herhalde allah gene dirilticek ama sonra ailelerimiz ne olur bilmiyorum cünkü okudumuz evlerimiz deki duvarlarda olan takvim de okumuştum 1.bucuk sene önce sanırsam biri kalktın mı hepsi kalkar diyor eve allahın herşeye güçü yeter kuran-ı kerim de allah de yazıyor sa dirilmeyle ilgili surelerin için de yazılı bulunuyor hem öldüren hem dirilten diyor buna da gücü yeter oooo dört mevsim yaratmış mevsimleri bile düşünmüş harbiden helal olsun cok başarılı bi şekilde tabiyatı kurmuş bu iklimler farklı ama her yeni bi sene ,işte gördünüz şu zaman kadar hata duydunuzda cok beklemiş bu gariplimiz o yoksa biz nasıl var ola bilirdik imkansız bakın size ne aktarcam sadece izleyin ve de alt yazıyı okuyun lütfen nasıl bi allahımız var biz düşünmemiz gerekcek artık.
    ( https://www.youtube.com/watch?v=eRGs-mlnLkE )
    furkan bi ayrım ama ne ayrımı sadece ilim üzerine mi kurulmuş çünku kitapta yazıyorki indirdi kitapların birinin içinde sen insan olan bi robotsun diyor bakın ben size onun aktarımını birazda olsa önceden yazıp türkiyedeki tv kanlarına yoladım gercekleşen hikaye sizede aktarıyım bide orayı okuyun ! vede yaşanmış anlatım izleyin https://www.youtube.com/watch?v=kYL7rlZDQmE
    selam tüm kainataki insanlar ben istanbul esenyurt semtin de ikamet etmekteyim ramazan ayı 08 .07.2013 pazartesi tarihinden beri allahu tela tarafından ilim ve bilim üzerine calışıyorum kuranı kerim vede din kitaplarının şifrelerini çözüp sayın cumhurbaşkanımız vede sayın eski başbakanımız ahmet davutoğlu vede sayın başbakanımız binali yıldırıma gönderiyorum kısacası allahu tealamızın kitap dalgıcıyım çok önemli bi konu var yüce rabbim yazmamı istedi efendim bildiniz gibi son 3 senedir ülkemiz ve kainatımızın düzeni değişti iklimler gibi bir çiçek acar sonra onu koklayıp şifa bulursun ya hani bizde şifaya huzura rahatlığa kavuşa bilmemiz için allahu teala kitaplar indirdi allahın saklı kitapları başbakanlığa gönderilen kitaplar hem benden öncekiler hemde bana indirilenler /KURANI kerimde iki ordunun bir biriyle carpıştı gün kulumuza indirdiklerimizi iman edin diyor allah evet ramazan günü bedir savaşı bildiniz gibi furkan süresinin indi tarih öncelikle tüm ekibinize başarılar dilerim gecmiş bayramlarınızın doğum günlerinizi kutlar mübarek olsun dilerim herkeze allahın selamını iletiyorum sevgili değerli Okurlar bu kitaplar bi kitap amerikadaki AHMED HULİSİ adına indi kitabın ismi İNSAN BEYYNİ İLİM VE BİLİM IŞIĞINDA AHMED HULİSİ ADI YAZIYOR kırmızı Bİ KİTAP KİTAPIN İÇİNDE 120 gün sonra beyyin ölümün olcak diyor adam sigaraya öyle bi bağlanmışki bırakamıyor diyor sen elektironik beyinsin sen insan olan bir robotsun nefsime uydum yazıyor kitabın şifresi 387526 furkan cıkıyor telefon tuş takımınıza bakınız tüm kainattaki insanlar hayvanlar sayıp sayamıcamız evrendekiler! allah din ceza hikmet ilim bilim şerif ve yeni bi kuranı kerim vede hüküm af ve ceza kitapları indirdi hata size kurandan söyliyim allahın birinci delili olsun hem sana hemde senden önceki indirdiklerimize iman ederler / furkan süresinin girişinde kısacası 1/ayetinde furkan'ı tüm alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna indiren (Allah) ne yücedir ' 2.cisi furkan süresinin 77.inci ayetinde de demekki inanmadınız cekin azabı diyor bana inanmıyolar ben cok tebliğlik görevimi yaptım ve vefat edene kadarda dinimize hizmet edicem bakın o kitaplara inanmamalarından dolayı başımıza gelenleri bilip görüyoruz yaşıyoruz inşallah kainatca iyi gideriz allahın indirdi kitapları ben başbakanlığa yoladım size tatbin edicem yurt içi kargo gönderi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 şuhan kitaplar cumhurbaşkanında acilen ahmed hulisi amcaya haber ucurmamız gerek bismillahirrahmanirrahim Allahu teala hikmet sel bi kitap indirmiştir bu kitabın ismi insan beyyni ilim ve bilim ışığın da kırmızı bi kitap üstünde AHMET HULİSİ YAZIyor ramazanın 11 de bu kitabı anannemin şehremindeki evin vitrinin üstünde buldum kitabın indirilmesi ve için dekiler tamamiyen allahımızın sözleri ve kendi yazmasıdır. kitabın iceriyinden biraz bahsediyim birincisi kırmızı hayvan derisinden yapılmış indirilen bütün kitapları allahımız 3 asırda yazmış 120gün sonra beyin ölümün gercekleşcek diyor nefsime uydum yazıyor sen elektronik beyinsin diyor insan olan bir robotsun diyor kitabın şifresi 387526 her hangibi telefonun tuş takımından bakın furkan cıkıyor şifre bu kitap yüce kitabımız Kur'an'ı kerim de iki ordunun birbiriyle carpıştı furkan günü bedir savaşı günü kulumuza indirdiklerimize inanın diyor allahu tealamız kainatın resulullahın doğum günü peygamberimize allah peygamberlerin sonuncusu diyo bakın kuran-kerim dikkat çekiyor sonu demiyo sonuncusu diyor sonu deseydi bitmiş bidaha uyarıcıda resul de nebi de peygamberde gelmicek demektir sonuncusu diyo nediyo kuran kerim de isteseydik her kavime köye bi uyarıcı gönderirdik madem biz seni sectik evet iki cihanada peygamberimiz için yaratılmıştır nediyo kuranda allah hanginizin daha güzel amel işlicek diye ölümü hayatı yaratım diyor bakın allahın yaratı hiristiyan ve yavudiler kısacası allahımızın yaratı insanlar allah son peygamberi tüm islam alemine diyil her kavmin peygamberi her alem icin yaratmıştır bakın bunu biyerden sizlere kanıtlıcam furkan süresi 1/ayetinde kuluna tüm alemlere bi uyarıcı olsun diye furkanı kuluna indiren Allah'ın Şanı ne yücedir diyor kuranı kerim alak süresinde insanı (embiyodan)kan pıhtısından yaratan diyor kuran allah bize cok şey öğrenin aklınızı kulanın diyor allah akıl vermiş bi cok kisiye ama onlar aklını kulanmaz diyor mavi bi kitapta sen ananın karnında yedi maddeden dolayı zehirlenip şuursuz doğdun için biz seni sectik diyor allah önceki kavimlerin peygamberlerine bana ve tüm kainata indirmiş oldu kitapları zamanı gelince duyurucak... bu yazıda hepimize delil olucak ben allahımı seviyorum allahın ve insanın allahı allahında insanı sevmesi banbaşka bişey allahın sevip yarattı sevmeyipte gene yaratmasında da büyük bişey çünkü her insan dünyada birkezde olsa iylik yapmıştır . bana allah annannem hastandedeyken cıkış kapısına giden yolda böyle söyledi demeki o iyliği karşılında allah yaratıp seviyo insan doğa üstü bir varlık insan tüm canlı ve cansız için (çalışıyor).bunun bilmeniz gerek rahman olan allahta bizler için yaratıyor bu kitapları indirme nedeni yapmamız ve yaşadıklarımız ve yaşayacağımız mavi galaksimiz de olucak olan olaylar karşımıza çıkıyor bu kitapları sayın T.C cumhurbaşkanımıza allahu teala tarafından yoladım yolamadan önce başımda cok olaylar gecti 71+5 gün de okumuşlum var temel bilgiler kitabını toplam 76 gün hikayem sürüyor 16.09.2013 pazartesi tarihinde başbakanlığa yoladım sayın cumhurbaşkanımız recep tayyip erdoğanımıza 2013 yılında başbakan dı şimdi ise dünyanın konuştu başkan oldu ... bizim milletimiz daima diri daima şafaklanan ay yıldızlı bayramız var bu ülke herşeye değer o büyük Allahımız böyle bir müslüman olan coğrafiyemizin bin kaç kıtalı türkiyemize kitaplar indirmiştir ... bu kitaplar gün yüzüne cıkıcak ozaman bu yazıyı delil olarak kulanın ... hocam acı sesizlikten cıkma vakti geldi ALLAH kitaplar indirmiştir 2013 yılında şuhan da T.C cumhurbaşkanındadır. 16.09.2013 pazartesi tarihin de allahu teala tarafından YURT içi kargoyla gönderildi kodu 102672825530 seri sıra no C105547 17.09.2013 salı günüde funda cetin erdiye bi bayan teslim almış sayın recep tayyip erdoğanımıza kitaplar usp flaş belek allahın yeni indirdi kuranı kerim filim cd leri kitaptan cıkardım ilimler bilimler hikmetler hepsi 2 poşet yoladım siyah bi poşettir üstünde allahu teala araştırmanızı istiyor yazan kargo poşeti olan içinde bi cok kitaplar var benim büyük bi hikayem var ben kuranı kerimdeki furkan süresin deki furkanım https://www.youtube.com/watch?v=dwN3zQKy0i8 rabbimden vahy alarak size bu mesajı yazıyorum adım furkan can topaloğlu t.c nom 16775737812 allahın kitaplarını başlama noktası zaman ve biz mavi bi kitaptan başlayın kitap faturası saygı değer nihat hatipoğlu hocamızdadır ramazan da bi güvenlik müdürü tarafından ona yoladım allah sultanahmet meydanına göndermişti 2016 yılının ramazan ayında ''Allahu tealamız gecmişe dayanarak bi konu arz etmek istiyo önceki Yıllar da bugünün geleceyini düşündü için 10.07.2013 ramazanı şerifi mübarek ramazan gününde kitaplar indirmiştir indirdi kitapları t.c sayın cumhurbaşkanı recep tayyip ERDOĞANA allahu teala tarafından yurt ici kargoyla gönderilmiştir 16.09.2013 tarihinde çapa da yurt ici kargo şubesinden 17.09.2013 salı sabahı başbakanlıktaki funda cetin ER adlı bi bayan teslim almış allah bu kitapları ramazanı şerif yani kısacası ramazanda indirdi 2013 yılı allahımız bu ki