• Ömür, kendimle benim aramda, eriyecek ve bitecek, elbette....Sere serpe ruhumu çağırıyorum, el kadar bi'şeymişim
    el kadar!
    büyümüşüm sonra
    sevda kundağında,
    olmuşum bi’ dünya. "Kayıp bir dünyanın ortasında,felç eden bir mahcubiyete yenik düşerek yaşarken,bir dur,bir nefes al.soyun bütün maskelerinden .ırkından,dininden, ideolojinden...Nedir geriye kalan?uzun uzun ve bir şimdi sor kendine;
    Neyim ben!?"
    eğilip koyveriyorum kendimi yeşeren yaz çimenini gözleyerek...
    Ölünceye kadar durmama umuduyla...Yapraklara, dallara, yeşillere,Huzura gidenle huzuruna gidilen arasına kimse giremez. Var eden ve yaratan ki topraktır, güneştir, sudur, havadır; güne uyanırken tüm yeryüzü ile doğduğuna varan, vardığına eren, duadadır o vakit.
    Yeryüzü canlıları ile hemhal oluşuma mani olan ne varsa beni öldürmekte, sürgün etmekte, aşağılamakta, bana işkence etmektedir. Toprak gibi, ışık gibi, su gibi olan ne varsa ruhumda, bedenimde, canımda; tükenmeyen, çürümeyen, ölmeyen odur.
    O anlardan ayrı düştüğüm vakitler yüreğim kararmaz, sevincimi yitirmem, koşullar ne olursa olsun, içimdeki dağların yücesinde kovuğumda yaşarım, yaşatırım.
    Toprakla hemzemin olur olmaz yeryüzü ailemi selamlarım ki o vakitler de duadayımdır, içimden geçen onlara geçer ve onlardaki de bana geçer; geçişiriz.
    Yaşamın içinde, gelip geçmekte oluş hallerimin sözcüklersiz söyleşme dualarıdır bunlar; sessizlikte, sessizce işlenmiş türküdür, şiirdir bu dualar.
    "Biz öyleyiz, ve öyle
    kalacağız, çiçek açarak:
    Hiçliğin-
    Ve
    Kimsenin gülü…"

    ...Kim ki koparır yüreğini göğsünden geceleyin, o uzanır güle.
    Onundur yaprağı ve dikeni
    onun tabağına koyar gül ışığı,
    onun bardağını doldurur gül nefesle,
    ona hışırdar sevginin gölgeleri..."Gündüz Yarasaları

    I.

    Neyiz ki biz? İlk ışınları görününce güneşin,
    Kaparız tepenin gözkapaklarını -
    Çam değiliz ki, kollarımız açık,
    Ürpererek karşılayalım donuk ışığı.
    Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya,
    Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız,
    Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz.
    Tanımayız alacakaranlığı delen,
    Tepelerin arasından seçen bakışı, -
    Kör olmuş ışıktan gözlerimiz,
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    II.

    Geceyi düşleriz gündüzken,
    Geceyken de gündüzü -
    Yitirebileceklerimiz yitiktir
    Onlardan uzaktayken - ama
    Özleriz, döneriz yeniden
    Yitirmeden
    Yitirebileceklerimizi
    Yitiremediklerimize,
    Yitirebilirdik, deriz;
    Ama yalnızca bir fiil çekimi bu -
    Tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    III.

    Sağlamdır düşünce temellerimiz,
    Ama altlarında kist vardır, sonra kum -
    Dururuz gerçi, sapasağlam, kalın
    Taştan duvarlarımızla, dimdik
    Ayakta; ama biraz su, bir sızıntı
    Kaydırır temellerimizi hemen
    Duyarız yerçekimini hemen,
    Titreriz. Sımsıkı, gergin
    Bağlar vardır
    Düşüncelerimizi ayakta tutan, ama,
    Ya temelsizse temeli
    Bütün bu bağları
    Bağlayan
    Bağın?
    Bağlantısızca bağlarız bağlarımızı.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    IV.

    Yapacaklarımız vardır kocaman,
    Kocaman başarılar, yüce çağrılar; ama,
    Tutmadığımız bir eldedir aklımız,
    Bir son selamda, biz aceledeyken gönderilen -
    Nedir ki acelemiz, niyedir ki?
    Camın boşluğunu arayan kocaman
    Pervaneler gibi, kanat çırpan
    Işığa ulaşmak için
    Çırpınan, camı kıracakmış gibi -
    Düşmanımızdır oysa ışık bizim,
    Kanatlarımızı yakan, kavuran -
    Aradığımız -ışıkta- nedir ki?
    Işıktan gelir ölümümüz.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    V.

    Hep bir dimdik, dümdüz dürüstlüktür duyduğumuz,
    Ama bir kuşku kurdu kıvır kıvır kemirir köklerimizi -
    Nasıl da kolaydır yalanlarımız, uydurmalarımız,
    Nasıl da rahat. İç sızlaması nedir bilmeyiz;
    Başedilmez gerekçelerimiz hazırdır çünkü hep-
    Kozasında mışıl mışıl kanat takınır tırtılımız,
    Sindire sindire yapraklarımızda açtığı delikleri.
    Övünürüz delik deşik, bölük pörçük
    Yeşilliğimizle -yenmiş bitmiştir oysa
    Büyüme noktalarımız, su çekmez artık
    Kök uçlarımız, dökülüp gitmiştir
    Taç yapraklarımız artık,
    Nasıl da yabancı topraktan baş uzatmış taze fide bize.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    VI.

    Bir görsek andığımız yüzü,
    Tanır mıyız? -Tanır mıyız
    Sevdiğimizi, bilir miyiz neydi-
    Sevdik mi, seviyor muyuz?
    Yürüyüşü, saçının dökülüşü-
    Anımsar mıyız, anımsıyor muyuz?
    Bir anıdan başka nedir ki sevgimiz?
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    VII.

    Koy başını omuzuma yine.
    Aldırma, söylenmeden kalsın
    Düşünülmedikler, bilinmedikler -bırak
    Unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler -bırak
    Yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken
    Sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik.
    Gel -uyuyalım güneş görününce,
    Aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık.
    Uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar,
    Dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız.
    Ama şimdi -sanki sevdalı gibiyiz şimdi,
    Sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri-
    Şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle,
    Şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle-
    Aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    (Oruç Arıoba)
    yaralarımı seviyorum
    çünkü ben
    yaralarımla güzelim..vedalaşmak istemediği acıları var insanın, insanlığın;
    karanfil kokularında saklı umutları taze tutmak, vicdanı iyiliğe yaslamak adına! Sonsuz olasılıklı bilincin sesini duyuyorsan hayatın senin adına verdiği kararlara güvenmelisin. Sakin, telaşsız ve akışta ol. Olan şey olacaktır. Oldurmaya çalışmak öldürmektir bazen. - tüm bu ilahi aşk, koşulsuz sevgi, kendin olma, kendi değerini bilme vb..insana kendini iyi hissettiren, eksiklik ve eziklik duygusuna biraz olsun rahatlık veren ama aynı anda özünde yüce hakikatin izlerini de taşıyan ruhsal sözcükler ve tanımlamalar kendine yeterince dürüst olmayan ve maddi arzuları yeterince tatmin olmamış beden odaklı kişilerin elinde insanları (kişisel tatminleri) amacıyla kullanabilecekleri güçlü ve yaralayıcı bir silah halini alabiliyor..ruhsal yolda her kesimden insan bu anlamda oldukça dikkatli olmalı, her güzel söz söyleyene hemen inanmamalı derim nacizane..basitçe,bir insanı gözlerinden tanıyabilirsiniz..
  • V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • Çekip gidene her şey mizâh, kalıp bekleyene her şey şiirdir.
  • Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
    Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse
    değerlendiremez.
    Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
    İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
    Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
    Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna
    diziyorlar..
    Bütün kara parçalarında
    Afrika dahil
    .
    .
    Çok çok sevdiğim bir şiirdir.Hakan Gerçek'te çok güzel seslendirmiş..
    https://www.youtube.com/watch?v=ppU5Dcw_PMA
  • Bu kitabı bu sene 5.sınıfa başlayan haylaz, yaramaz, geveze ama çok sempatik 5D sınıfında okuma saati sırasında okumaya başladım. Alptuğ, Mustafa, Yağız, Eymen ve Esra arada konuşuyordu, ama itirazlarımla yeniden kitaplara dönüp kırk dakikayı doldurmaya çalışırken ben de yavaş yavaş kitaba bıraktım kendimi.

    Kitap Necdet Neydim adında bir yazara ait. İlk kez duyuyorum. Ödemişli bir yazar Neydim. Bir sürü kitap yazmış yazar. "Sen Islık Çalmayı Bilir misin?" ise bir şiir kitabı. 2007'de yazılmış. Bu sade, sevimli, yalın şiirler 2004 ylında İstanbul İlhami Ahmed Örnekal Okulu 4.sınıf öğrencileri tarafından sahnelenmiş ve yazar da izlemiş bu çalışmayı. İlk basımında 41 şiir varken, yazar zaman içerisinde on altı şiir daha ekleyerek kitabı genişletmiş.Kitap birden fazla okulda sahnelenmiş, Çocuk Olmanın Hoşluğu adlı şiirin okunması-sahnelenmesi sırasında yazarın gördüğü şey, bütün çocukların gülümsediği olmuş. Sen Islık Çalmayı Bilir misin? adlı şiirde ise 600 çocuk aynı anda ıslık çalmış. 2005 yılında, Kocaeli'nde olmuş bu... Neydim," ıslık, şiirdir" diyor.

    Suzan Aral'ın kitaba, şiirlere ve kitabın atmosferine çok uyan renkli çizimleri çıtayı yükseltiyor. Şiirler ve şiir başlıkları için seçilen fontlar da görsel olarak resimlerle beraber aynı etkiyi gösteriyor.

    Çocuk kitapları çocuk ruhunun darmadağın edilebileceği, edildiği ve bunun bir şekilde aklandığı bir dünyada ve onun insan geleneklerinde ısrarla naifliği, güzelliği, paylaşmayı ve inadına iyi olmayı ve iyi kalmayı öğütleyen, oraya çağıran kitaplar. İnsanın dünyadaki serüveninde kirlenip lekeleneceği, günaha ve kötülüğe bulanacağı dönemini bir kenara koymak istercesine, o her şeyin tertemiz, hakikaten masum olduğu yaşları ve çağları, insanın çocukluğundaki naifliği öne çıkararak belki de bunu kaybediyor oluşumuzun, bunun kaçınılmaz oluşunun ve bu bilgiyi tecrübe etmeden yaşayamayışımızın bir çeşit ikrarı gibi, ona bir güzelleme gibi.

    Necdet Neydim'in kitabı okunmayı hak ediyor. Çocuk kitaplarını seven herkese öneririm.
  • Bulutlar her nevî canlıyı çağrıştırıyor. Küçükken en sevdiğim şeydi, bulutları izlemek. Gerçi hala öyle. Hala bulutları ejderhalara, kedilere, gülümseyen "Teletabiler"e, rüyamda gördüğüm siluetlere, insan yüzlerine ve kimi zaman da bazı harflere benzetirim; bilhassa Arapça. Belki de Rabca olana benzetiyorum. Her şeyde bir öz arama gayretim daha ufakken içimdeymiş belki de.

    Bir yeşilliğe tüm endişelerimi kenara bırakarak uzanırım, ellerimi başımın altında bağdaştırır, gökyüzünü izlerim. İnce, dağınık bulut izlerine bakarım; gökyüzünün ince maviliğine bakarım. Ölümün rengine bakarım. Çünkü insan ölünce Zülcelal'e uçar; kalbindeki Hezarfen'le birlikte. Kalbindeki Hezarfen; hayatının türlü pisliği içinde temiz kalabilmiş tek arkadaşıdır. Belki ilahıdır. İnsan, geldiği yere gider. İnsan kalbindekine gider. Ben gönlümdekine gönlümdekiyle giderim. Ölümün rengi, ince mavi; bol bulutlu yerlere.


    Bulutlara dokunacağım; kadife yanında sert kalır, öyle güzel ki. Çiçekler gibi... Çiçek gibi bulut. Dokununca sahipleniyor; olur da biri bana, fıtratıma zarar verecek olursa pamuk gibi özündeki dikenleri çıkarıyor. Fıtrat-ı müdafaa'ya giriyor bunlar. Fıtrat-ı müdafaa ve muhafazaya giriyor.

    Yaşama sevincimi kaybetmeden evvel, elhamdülillah bundan bir yıl öncesine kadar yani, yürürken şarkı söylerdim. Yani mırıldanırdım. ruhumu ferahlatanın o olmadığını hatta bu dünya üzerinde hiçbir şeyin olmadığını yeni yeni anlamaya başladım. İnsan büyüyor, zamanla değil acıyla. Belki zaman acı demektir; öyleyse zamanla. Ama muhakkak acıyla. Ben de büyüyorum. İyi bir şey mi tam seçemiyorum. İhtiyarlamak, gençleşmek, büyümek, çocuklaşmak iyi bir şey mi ayrımına varamıyorum. Sevilmek iyi bir şey mi bilemiyorum. Bir yılda neler değişti, yalnız takvimde sayılar ve kimi harf kombinasyonları değil ben ve fikir dünyam da.

    Aklımda şiirler var. Şiirler, akan sudan, durgun güneşten, renkli çiçeklerden, şeffaf bir yürekten lacivert gökyüzünden ilham alınarak yazılmış topraklardır. Her şiir bir coğrafyadır. Kimisi gönlünün denizini kurutur, kimisi de kurak topraklarına can verir. Böyledir işte şiirler.

    Emrullah İlhan Birsen'in bir şiirini ansıyorum, ki çok severim... Bir kadına okunacak en güzel şiirdir. Bir kadına... Hayır bir insana. Bir gönle edilecek duadır.

    Üç kez seni seviyorum diye uyandım
    Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
    Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

    Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

    Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
    Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
    -Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

    Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

    Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
    Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
    Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

    Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

    Cumhuriyetin ilk günleri güzel miydi bilmiyorum, kanaat getiremiyorum ama yüzün her daim güzeldir, yüreğin kadar. Bir başak boyu kadar ayrımı var... Başak boyu ayrımı, başını önüne eğmenden; doluluğundan. vakur halinden... Tahavvülün hep aynı mercide. insanın gönlü hep aynı şeyi mi zikreder? Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum... Duyuyordum da, duyuyordun da... Senin yüzün sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi, şiir öyle diyor; toprak öyle söylüyor. Sabahın bulutlarından düşmüş gibi. Berrak, aydınlık. Bana Allah'ı anlatan bir yüz seninki. Bana hep beni anlatan bir yüz. İşte bu yüzden "ben ne zaman seni üzsem kalbimi çok kırıyorum uçmaya lanet ediyor bir kısım kuşlar." Anlıyor musun? Düştüğün sabahın bulutlarında, selam ettiğin tüm kainat varlıkları bir protesto içinde devam ediyor yaşamaya...

    Ben seni üzdüğümde kalbimi de çok kırıyorum. İçimdeki kırlangıç, kırık dalların içinde çırpınıyor; bir dayanak bulamaz oluyor. Uçmak için kinetik enerji sarfiyatına girişemiyor. Uçtu diyorum; uçtu kırlangıç. Epey oldu diyorum... Sana içimi döküyorum. "Sana içimi döksem birlikte toplar mıyız?" Her şey dağınık kalıyor. Kalsın, hepsi hatıradır. Bakar, anlarım döktüklerimin sana saçıldığını. Bilirim. Bilirsin.

    Unutuyorum, unutuyorum, kalıyor sonra ne kadar iyi olduğun...