• Ekonomi // Vuku / Haber. İktisadiyat Economics

    - Borç bir günde yüzde %25 çoğaldı. Dolar kuru, 10 Ağustos’ta gündemdeki değişimlerle birlikte olağanüstü dalgalanmalar gösterdi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın “ekonomik savaş” söylemi, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın açıkladığı “ekonomide yeni yaklaşımın” piyasalarca tatmin edici bulunmaması ve ekonomiye güvenin sarsılmasının yanı sıra ABD'nin ek gümrük vergisi açıklamasıyla TL bugün dolar karşısında 2001 başından bu yana en sert günlük düşüşünü kaydederek, tarihi zirve olan 7'yi'de geçerek test etmeye devam ediyor.
    - Ülkemizdeki bir profesör, 8 bin 384 lira maaş alıyor, yani bin 333 dolar. Amerika’daki asgari ücret ise, bin 250 dolar. Amerika’nın asgari ücret ile çalışan işçisi, bizim ülkemizin profesörü kadar maaş alıyor. Bizdeki asgari ücret ise 254 dolar. Bu tablo Türk lirasının ne kadar değer kaybettiğini açık bir şekilde kanıtlıyor. Sebep oldukları hatanın zararı hepimize olacaktır. Evet, gemiyi batırıyorlar ama sadece onlar boğulmayacak, hepimiz boğulacağız. Eleştiri kabul etmeyen iktidar her eleştiride herkesi düz mantık vatan haini ilan edeceğine biraz kulak assaydı, bugün belki bu durumda olmayacaktı. Doları olanın Allah'ı yok mu ? İktidara göre herkes Allah'sız bir bizim Allah'ımız var. Allah'ı bile tapulu malı gören iktidara sesleniyorum. Ekonomi iman gücü ile kurtulmaz. Allah'ımız da olsun paramız da… Ve güncel'de belirttiğim gibi Kur'an Ayet'de-de Bismillahir'Rahmanir'Rahim, Lekad erselnâ rusulenâ bil beyyinâti ve enzelnâ meahumul kitâbe vel mîzâne li yekûmen nâsu bil kıst(kıstı), ve enzelnâl HADİDE fîhi be’sun şedîdun ve menâfiu lin nâsi ve li ya’lemallâhu men yansuruhu ve rusulehu bil gayb(gaybi), innallâhe kavîyyun azîz(azîzun).. Yani nazır-ı hazır, Armut piş ağza düş yok.
    Ve telkin, bu döngüden kurtulmak mümkün ama bu biraz zorlayıcı. Bunu yapmak için kısa vadede aykırı bir doktrine ve uzun vadede normal doktrine dönüleceğine dair güvenilir teminata ihtiyacınız var !. Daha sonra mali olarak sürdürülebilir bir rejim için gerekli şeyleri yapmak gerek. Eğer her şey işe yararsa güven tekrar gelir ve kapitaller üzerindeki kontrolleri kaldırabilirsiniz.
    - Fitch Yunanistan'ın kredi notunu yükseltti. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Yunanistan'ın kredi notunu yükselttiğini duyurdu. Fitch Ratingsten yapılan açıklamada, Yunanistan'ın kredi notunun "B" seviyesinden "BB-" seviyesine yükseltildiği, görünümünün ise "durağan" olduğu bildirildi. Ülkenin kamu borcunun sürdürülebilir bir seviye kazandığı belirtilen açıklamada, borç yardımı önlemlerinin önemli hal aldığı kaydedildi. Kamu finansmanının gelişmeyi sürdürdüğü ifade edilen açıklamada, Yunanistan ile Avrupalı kreditörler arasındaki ilişkinin önemli derece iyileştiği vurgulandı. Ekonomik toparlanmanın zaman içinde sürdürülebilir olması durumunda Yunanistan'ın kredi notunun yükseltilebileceğine işaret edilen açıklamada, mali politikada gevşeme veya bankacılık sektöründe olumsuz gelişmelerin riskleri artırması durumlarında ise ülkenin kredi notunun düşürülebileceği uyarısında bulunuldu. Yunanistan ekonomisinin 5 çeyrek üst üste büyüme gösterdiğine yer verilen açıklamada, ekonominin 2018'de yüzde 2, gelecek yıl ise yüzde 2,3 oranında büyümesinin öngörüldüğü bildirildi.
  • Savaş, umuttan vazgeçmeyenlerin, alnının akıyla yaşamak, yaşatmak isteyenlerin kaderlerine mıhlanmıştır, ölüm gibi, doğum gibi…

    Ah Salih! Olmayan sağ kolunun, dağılan yüzünün halinden hiç utanmaz mıyım da savaşları böyle gözelleyip dururum? Açgözlülere, kalleşlere değildir sözüm kızma bana.

    Sıralarda oturup tarih dinlerken anlatılan kurtuluş kahramanları gözümde hep ütopik insanlardı. Elbette müteşekkirliğimin sınırı yoktu ama Atatürk, Karabekir, İnönü, Bele, Cebesoy… bu adamlar farklı adamlardı. Kafamda insanları, kaderi değiştirmek üzere gönderilen özel insanlar, sürekli değişen kaderde yer alan daha sıradan insanlar olmak üzere basitçe ikiye sınıflandırırdım. Onlar kesinkes ilk grupta yer alırlardı. Acaba ben de kaderi değiştirenlerden biri olabilir miyim diye merak ederdim.

    Bu kitabı okumasam doğrudan ikinci gruba dahil edeceğim insanlar kitabın ana kahramanları. Halk işte tamamen benim gibi belki senin gibi Çolak Salih, annesi, Ali Emmi, Reis Bey daha niceleri… Çok düşündüm bu yüzden okurken, kitabı kenara bırakıp hazmetme araları verdiğim çok oldu.

    Kitabın incelemesini yapan @mesrebikalender in yazdığı gibi bu kitap asla bir okuyayım da balkona bayrak asayım kitabı değildi. İşte Türk'ün gücü budur herkes ayağını denk alsın kitabı hiç değildi.
    Kitapta hayran kalabileceğimiz tek şey halkın kendini tamamen ortaya koymasının çalışmasının azimle çalışmasının gücü olacaktır. Nitekim özgürlüğün ırkla değil bunlarla sağlandığını anlamak bizi daha doğru bir milliyetçi yapacaktır. Bunu netleştirdikten sonra gelelim kitap incelemesine.

    Herkesin ayrı bir kitap olacak kadar farklı hikayesi var. Kimse figüran değil. Kocasını oğlunu kaybedip pencerelerde beklemekten vazgeçemeyen ana yüreği de, kahvehanelerde devletin haline yanmaktan vazgeçip harekete geçmek zorunda kalan yetmişlik emmi de, savaşın vücudundan götürdüklerinden çekinip utanıp aşkını kalbinde tutanlar da… Kitapta hepimiz varız. Buğra Bey tek kahraman üzerine yoğunlaşmayarak benim sınıflandırmamı yerle bir ediyor, beni utandırmakla kalmıyor, karakterleri öyle içime işliyor ki kitabına bağlayıveriyor.

    Kitapta beni en şaşırtan halkın karar vermesinin zorundalığı ve haklı zorluğu oldu. Cahil baktığımdan bu konuda ne kadar zorlanacaklarını hiç düşünmemişim. 600 yıllık koca çınarın çatırdamalarını kabul etmek istememişlerdi. Haksızlar mıydı? Asla! Padişahlar nerdeyse 600 yıldır halk için kararlar vermiş, savaşlar etmiş, antlaşmalar yapmıştı, bu yıkılmaz bir alışkanlıktı halkın gözünde. Evet büyük savaşlar kaybedilmişti ama bu devlet nice sıkıntıları atlatmıştı. Bu da atlatılırdı. Ancak Yunan ilerliyordu. Hükümetin işgalleri durdurmaya gücü yetecek miydi, çete problemi başını alıp gitmişti, bir kuvay-ı milliye diyorlardı ki çete miydi neydi nerden bileceklerdi? Belki de devleti yıkmaya çalışırlardı, nasıl emin olacaklardı? Ancak şu kesindi artık bir karar vermeleri gerekti. Hangi tarafta duracaklarını belirlemeliydiler. Toprak, istiklal ,vatan meselesiydi bu. Yunan kapıdaydı.

    Çok zor be çok. Gelecekten bakınca kuvay-ı milliyenin tek umut olduğunu, temsil heyetinin neler başardığını biliyorsun ama 1919-20’da halk kurtuluşun bunlar olduğunu nereden bilsin?

    Bu kadar belirsizliğin zorluğun içinde kuvvacıların umuda olan imanı, haklılığı hakikati anlatma çabaları, "zafere Allah’a inandıkları kadar inanmaları" iliklere kadar hissediliyor.

    Ayrıca Çerkez Ethem'i anlayabilmek adına önemli bölümler içerdiğini atlamayalım . İnsanlara ne kadar kolay hain diyoruz. Büyük işler başardığını ve sonuçta bir insan olduğunu unutmak büyük haksızlık.

    “Her şehidin altında Şekspir’ini, Korney’ini bulamayacak bir facia, yürekler paralayıcı bir facia yatacaktı. Yavuklular, sözlüler, saçı bitmedik yavrular, ak sakallar, apak gözler.. ve gözyaşları.. kırık gönüller…”

    Her şeye rağmen güç ve kuvveti nerden geldiğini anlayabilmek bile gururdur.
    Kısacası küçük ağa umuttan vazgeçmeyenlerin , devir önünde aciz kalmak istemeyenlerin , alnını akıyla yaşamak bile değil yaşatmak isteyenlerin "destan kıvamındaki romanıdır." Savaş kaderlerine bu kitaba mıhlanmasın da ne yapsın?

    Okuyalım okutturalım, Buğra bizi anlatmış. Hepimizi.
  • Merhaba arkadaşlar. İlber Hocam gene oldukça sitemkar. Aslında bende. Geçmişi Düşünerek Anmalıyız, Osmanoğulları ve Halifelik, Tarih ve Osmanlı Tarihine Yaklaşım, Tarih Bilinci ve Osmanlıya Bakış ve Son İmparatorluk Osmanlı başlıklarında hep aynı konu üzerinde duruluyor aslında. Osmanlı’da bizim, bu tarihte bizim. Sakalınızı kesebilirsiniz ama yüzünüzü söküp atamazsınız. Yani ucuz tarihçiler gibi Osmanlıyı inkar edemezsiniz, görmezden gelseniz bile. Bu böyledir, bu tarih bizimdir. İnkar niye? Bunu yapınca elinize ne geçiyor? Bu yüzyılın son ve en büyük tarihçisi İlber Hoca’dan daha iyi olduğunuz bir tarih alanı varda biz mi duymadık? Anca tarih kitaplarında gördüklerini araştıramadan kopyalayıp sayfaları düzenli hale getirip paylaşırlar, ondan sonra da ben Tarihçiyim ayakları. Bu millet bunları yemez.
    Türklüğü yalnızca Türkiye’de sanan, Türk olduğu için utanan, Türklük kelimesini elinden geldiğince küçük düşürmeye çalışıp kendileri küçük düşenler; bizim Tarihimiz çok büyüktür, sizi de yutar. Bizde Yahudi denilince akla Karaylar (bunlar hem Tevrat’ı kabul edip Talmut’u reddederler), Kırımçaklar (hem Tevrat hem Talmut kabuldür), Hristiyanlık ve Ortodoksluk denilince de Romanya, Moldova, Ukrayna ve tabii Bulgaristan’daki kardeşlerimiz aklımıza gelir. İslam denilince de zaten 1000 yıldır bu topraklarda onu da biz Türkiye yüceltiyoruz. İşte sadece Türkiye grubunu gören eksik tarihçiler ve sadece Müslüman grubu görüp kalanı dışlayan BOŞ grup bizim en büyük sorunumuz ve nedense bu eksikliler daha fazla okunuyor ve isim yapıyor. Hayret! İnsanların dilinden, dininden size ne? Özellikle DİN konusunda bir şey konuşun hemen “Harhorhurhoaa” diye üstünüze geliyorlar. Kardeşim, bir insanın DİN konusunda yargılanması kimin işi? Cevap: Allah. O halde siz bu yargılamayı yaparsanız kendinizi ona ortak yani dindeki büyük günahlardan ŞİRK koşmuş oluyorsunuz. Böyle deyince de hemen konu değişiyor. Herkes anca işine geldiği gibi, biz neyin ne olduğunu bilelim ama artık susmayalım. Bugün biz de Irak yahut Suriye ya da Uzak Doğu ülkelerinden birisi olsaydık, kim bizi kabul ederdi? Kültür Ortaklığı tamam ama Milletini unutmak yahut unutturmaya çalışmak Vatan Hainliğinden başka şey değildir, olamaz!
    Gelelim bir diğer konumuza. 2. Abdülhamid. Koskoca Osmanlı’da kimseyle uğraşmazlar (bunlara şeker amca 5. Mehmed ve hiçbir varlığı olmayan 6. Mehmed dahildir.) ama Türklük düşmanı kim varsa bu adamla uğraşır. Yazık bizim gençlerimiz de sosyal medyadan gördüğü bilgiyi TARİH diye yutarak konuşur. Araştırın biraz. Kendine yazar diyen bir SÜRÜNGEN, böyle bir padişaha Kızıl Sultan diyebilecek kadar hadsiz. Hadi bakalım neler olmuş, bunların çoğu da kitapta yok. Enver Paşamız vardır bizim. Darbeden sonra özellikle savaş yılında geri gelir padişaha, el açar özürler diler, yaptığı yanlışın farkındadır. Araştırın da okuyun azcık. Ondan önce meclis kapatma olayı vardır ki zamanında Aydınlık olması lazım, bir gazete bu meclisi kapattı bunu mecliste anıyorlar falan diye ANIRMIŞTI. O meclisi kapattığında meclisteki yabancı sayısı Türklere oldukça eşitti hatta nüfus dağılımına göre ¼ oranından da hayli fazlaydı. Üstelik bunlar sürekli toprak ve bağımsızlık derdine düşmüşlerdi. Şuan meclisteki teröristlerin siyasi uzantısı gibi. Bir de neymiş tepki alırmışım böyle deyince. Benim en yakınım (2 çocukluk arkadaşım, 1 kuzenim ve tek kardeşim) şuan askerdeler. Bu vatan için. Bu soysuzlar ve onların tepkisinden mi çekineceğim! Bir de şu haber vardı. Osmanlı arazilerini kendi üzerine yapmış. Doğru yaptı. Dış borçlar ona gelene kadar fazlasıyla arttığından yabancı devletler milli gelir getiren yerlere el koyuyordu. Padişahın şahsi mallarına ise el koyamıyorlardı. Son padişah bile tahta çıkarken karşı devletler saygıdan dolayı bombayı kesmişlerdi hatırlayın. Osmanlı hep önemlidir yani. Her neyse bu mülkleri üzerine geçirdi ve onlara da el konulmasını engelledi. Ama işin içini araştırmak yerine sadece dışını haber yapmak kolay çünkü okumayan gençleri rahatlıkla kandırıp kendi tarihlerine düşman etmek o kadar basit ki. Yazık! Anlamadıkları da şu aslında. İşin siyasi ayağını bırakamıyorlar, alacakları bir başka model de yok. En eski toplumlardan birisiyiz. Yediremiyorlar. Bunlar kimliğindeki Türkiye Cumhuriyeti yazısından, Türkiye’den rahatsız olanlar, bu kadar net.
    Burada işlenen ve Osmanlı için kötüleme sebeplerinden biri de ‘Harem’ ve bu konuda da gerçekten çok çekiyoruz. Anlamıyorum bir başkası sizi kötüler ama siz neden kendinizi kötülersiniz. Mesela dedenizi, babanızı yahut ağabeyinizi sevmeyebilirsiniz; bunu başkalarının yanında söyler misiniz? Ailenizi ve kendinizi küçük düşürür müsünüz? Peki yabancıların yapmaya çalıştığını bu vatanın öz evlatları neden onlardan daha iyi yapıyor? Yazıktır. Bakalım. “Hayırlı Kapılar Açan Allah’ım Bize de Hayırlı Kapılar Aç” yazısı. Bu yazı nerede? Bu yazı şimdiki gibi kızları soyup, makyajlayıp kendisine Hoca diyenlerle bir tutulabilir mi? Bunun adı Alçaklık, Omurgasızlık ve Sürüngenliktir. Tarihini beğenmezsin, geçmişini sevmezsin, İslama ve Türklüğe düşman da olabilirsin. Ya inkar? Var olan bir şeyi inkar etmek salaklık değil de nedir? Neyse.
    Osmanlı dönemine ait Öteki kavramı, Ahilik, Mahalle ve Mezarlıklar, bana göre en önemli olaylardan biri olan Kütüphaneler, Tanzimat Aydınları, Batılılaşma Hareketleri ki başta eğitimde ve Oryantilizm konuları işleniyor.
    Bunun yanında Doğu-Batı Kültür çatışmasından; Osmanlı’nın Avrupa ile İlişkileri ve Rusya İlişkilerine değinerek konumuzu bitiriyoruz. Böylelikle İlber Hocama ait son bir kitabım kaldı. Artık ondan sonra bu kadar tarih üstüne biraz farklı alanlara yönelip kafa dağıtma zamanımız gelmiştir diyebiliriz.
    Şimdiden mutlu bayramlar dilerim, hepimizin bayramı kutlu olsun..
  • Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.
    Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
    Kimi gider vatan için can verir, yalan!
    Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
    Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
    Şairlerin büyük aşkı fânî bir kızdır.
    Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.
    Ne hakikî aşktan burda bir çakan vardır.
    Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır.
    Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda,
    En muazzam ölüm bile küçülür burda.
  • Ege’nin iki yakası asla bir araya gelememiştir. Tarihsel birliktelik bir yana ortak bir coğrafyada yaşadığımız gerçeğini asla kabul edemedi iki millette. Oysa çok benzer insanlarız dilimiz inanç sistemlerimiz farklı olsa bile. Ortak bir kültürel mirasın üzerinde oturuyoruz. Biz oradayız onlar burada aslında. Birlikte olmayı bir türlü başaramasak da demografik yapımız aynı. Siyasi çalkantılarımız, toplumsal yargılarımız, öfkemiz, sevincimiz, yendiğimiz içtiğimiz aynı. Politika bile aynı şekilde yapılıyor ve yaşanıyor her iki ülkede de. Takım tutar gibi parti tutuyor, komünist düzeni öcü gibi görüyor, komünist manifestoya inanları da terörist ve ya anarşist olarak nitelendiriyoruz. Vatan, millet Sakarya söylemi üç aşağı beş yukarı aynı. Aynı dokuyu pek çok romanda okumak mümkün aslında film de oyunda ve kahvede. Taverna kültüründe aynı açmazlar yaşanıyor meyhaneler aynı.
    Bütün bunlar elbette görülüyor da görmezden geliniyor. Türkler Mars’tan Yunanlılar Venüs’ten sanki. Roman bu minvalde bir siyasi çalkantı dönemini anlatıyor. Üstelik gerçek bir öykü. Kurgu da kullanılan isimler ve yerler biraz değiştirilip yazılmış bir roman. Öykü bir dönemde geçtiği için o döneme ait tüm unsurları bulmak mümkün bu kitapta. Ama en çok siyasi ve kirli oyunları oluyorsunuz. Süreçleri okuyorsunuz. Ve kelimelerin bir olayı anlatmak için nasıl manipüle edildiğini görüyorsunuz. Bakış açısının insan çıkarları için nasıl değiştiğini, gücü elinde bulunduranların bu erki devam ettirme isteklerini ve tüm enstrumanları bu yolda nasıl kullandığını hayret ve şaşkınlıkla okuyorsunuz. Aslında çok şaşılacak bir durum olmadığını biliyorsunuz. Bu tür olaylar her zaman tarihin her döneminde yaşandı ve yaşanmaya devam edecek. Şaşılacak bir şey yok elbette ama iki yakası bir araya gelememiş iki deniz kıyısı Akdeniz ülkesinin bu kadar uzak yaşaması şaşırtıyor insanı.
    Bir suikast öncesi suikast sırası ve sonrasında yaşanan tüm olaylar; kişiler gözünden aktarılmış bir yalın dille. Arada hesaba çekilen her taraf kendine göre haklı sebepler bulmuş tabii. Ama ölüm bir gerçek ve bunu yaşayan tek bir taraf var geride kalan:
    “Ölüler konuşmaz. Ölümün güzelliğini kuşanmış halde, onca tomurcuğuyla hiçbir ilkbaharın bize açıklayamayacağı sırları da yanlarına alıp giderler. Buz tutmuş kemiklerin üzerine gelip oturan tuz gibi, keşfedilecek olup da keşfedilmeden kalan şeylere, dilenmeye yetişilemeyen özürlere, muhtıralar ve savunmalara, tutanaklara, olay yorumlarına gebedir dünya.
    Ölüler tarihin nasıl oluştuğunu bilmez. Kanlarıyla tarihi sular ama ölümlerinden sonra neler olduğunu asla öğrenemezler. Kendilerini kurban ettiklerinin farkında olmazlar ve bu onları daha da güzelleştirir. İlk hristiyanlar neden kendilerini kurban ettiklerini bilirdi. Bile bile şehit olmaya giderlerdi. Ama bugün sağduyuya inanırken birinin kalıp kendini bile bile kurban ettiği söylenebilir mi? Kim haksızlıkla adaletin bir arada yürümesi gerektiğini ne zaman söylemiş? Yoksullukla zenginliğini? Savaşla barışın? Bunu kimse söylememiş olsa bile görünen o ki çok, pek çok kişi günlük davranışları ve sözleriyle bu görüşü desteklemektedir.
    Daha iyi hastahanelerin acıları azalttığını da biliyordu. Bir başka düzenlemeyle çağımızın çözülmesi zor sorunlarının basitleştirilebileceğini biliyordu. Bir mermi bir kilo süt fiyatınaysa ve bir denizaltı maliyetiyle tüm bir ulusu besleyebiliyorsan- hem de çok iyi besleyebiliyorsan- bir yerlerde bir mantıksızlık olmalıydı.”
    Gerçeküstü bir anlatımla ruhun bedenden ayrıldığı anların bile anlatıldığı romanda; en çok öldürülenin eşinin içinde yaşadığı o duygusal zamanları anlatışı muhteşemdi. O derin suskunluğu ve içindeki suçlayan affeden ikircikli gidiş gelişi okumak çok buruk olsa da güzeldi. Yunan bir yazarın bu ülkede yani Türkiye de yaşasa yine aynı şekilde yazacağı bu roman çok keyifliydi. Bir tek eleştiri sunmak istiyorum isimler. Yazar bilerek mi yapmış yoksa bu isimler kültürel bir anlam mı ifade ediyor bilemedim ama kim kimdi diye çok zorlandım. Çok benzer isimler kullanmış. Yorgos ve vangos gibi.
    Keyifli okumalar!
  • "Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla ve en derin saygılarımla, Emir Ağa;

    Ferzane can, Sohrab ve ben bu mektubun eline geçmesi, seni sağlıklı ve Allah'ın nuruyla aydınlanmış bir halde bulması için duacıyız. Lütfen, mektubu sana ulaştırdığı için Rahim Han Efendi'ye en içten teşekkürlerimi ilet. Bir gün, umarım ben de senden bir mektup alır, Amerika'daki yaşamını okurum. Belki içinden bir fotoğrafın da çıkar, gözlerimizi aydınlatır. Ferzane canla Sohrab'a seni o kadar çok anlattım ki; birlikte büyüdüğümüzü, oynadığımız oyunları, sokaklardaki koşuşturmalarımızı. Yaptığımız haylazlıklar ikisini de güldürüyor.

    Emir Ağa,
    Çocukluğumuzun Afganistan'ı ne yazık ki çoktan öldü. İyilik bu toprakları terk etti; ölümlerden kaçmanın yolu kalmadı. Ölüm, her an, her yerde ölüm. Kâbil'i korku sardı; sokaklar, stadyum, pazar yerleri korku dolu; o artık hayatımızın bir parçası, Emir Ağa. Vatan'ımızı ele geçiren vahşiler, insan onurunu hiçe sayıyor. Daha geçen gün, Ferzane'yle birlikte patatesle nan almak için pazara gitmiştik. Satıcıya patatesin fiyatını sordu, ama adam onu duymadı - galiba bir kulağı sağırdı. Bunun üzerine Ferzane biraz daha yüksek sesle sordu, ansızın genç bir Talib koşarak yanımıza geldi ve elindeki sopayı Ferzane'nin baldırına var gücüyle indirdi. Öyle sert vurmuştu ki, karım yere yığıldı. Adam avaz avaz bağırıyor, Ahlak ve İffet Bakanlığı'nın kadınların yüksek sesle konuşmadığını yasakladığını haykırıyordu. Ferzane'nin bacağındaki geniş morluk günlerce geçmedi; bense öylece durup karımın dayak yiyişini izlemekten başka hiçbir şey yapamadım. Karşı koysaydım, o köpek hiç kuşkusuz beynime kurşunu sıkardı; hem de seve seve! O zaman Sohrab'ım ne yapardı? Sokaklar aç yetimlerden geçilmiyor zaten; sağ olduğum için her gün Allah'a şükrediyorum. Ölümden korktuğum için değil, karımın bir kocası olduğu, oğlum da yetim kalmadığı için.
    Keşke Sohrab'ı görebilseydin. Çok iyi bir çocuk. Babası gibi cahilin teki olmasın diye, Rahim Han Efendi'yle ben ona okuyup yazmayı öğrettik. Hele sapanı kullanışını bir görsen! Arada bir, Sohrab'a Kâbil'i gezdiriyor, şeker filan alıyorum. Şar-e-Nau'daki maymun adam hâlâ duruyor; ona rastlayınca para veriyor, maymun dansını Sohrab için yapmasını istiyorum. Gülmekten yerlere yatıyor! Sık sık, tepedeki mezarlığa gidiyoruz. Oradaki nar ağacının altına oturup Şahname'yi okurduk, anımsıyor musun? Kuraklık tepeyi kuruttu, ağaç yıllardır meyve vermiyor, ama Sohrab'la ikimiz yine de gölgesinde oturuyoruz, ona Şahname'yi okuyorum. En sevdiği bölümün, Rüstem'le Sohrab olduğunu söylememe bile gerek yok. Yakında kitabı kendi başına okuyabilecek. Ben çok gururlu, çok şanslı bir babayım.

    Emir Ağa,
    Rahim Han Efendi çok hasta. Bütün gün öksürüyor; ağzını sildiği zaman yenine kan bulaştığını görüyorum. Çok zayıfladı; Ferzane canın onun için pişirdiği şorva'yı, pilavı yemesi için yalvarıyorum. Ama o bir-iki lokma alıp bırakıyor, o da sırf Ferzane canın hatırına. Bu sevgili adam için öyle endişeleniyorum ki, her gün dua ediyorum. Birkaç gün sonra, oradaki doktorlara görünmek için Pakistan'a gidecek; inşallah iyi haberlerle döner. Ama yüreğim korku dolu. Sohrab'a, Rahim Han Efendi'nin iyileşeceğini söylüyoruz. Başka ne yapabiliriz? Henüz on yaşında ve Rahim Han Efendi'ye tapıyor. Birbirlerine çok yakın, çok düşkünler. Rahim Han Efendi onu çarşıya götürür, ona balon, bisküvi alırdı, ama artık bunu yapamayacak kadar halsiz.
    Son zamanlarda sık sık rüya görüyorum, Emir Ağa. Kimisi tam bir kâbus; örneğin, çimleri kan kırmızı bir futbol sahasında asılmış, çürüyen cesetler. Soluk soluğa, ter içinde uyanıyorum. Ama genellikle güzel düşler görüyor, bunun için de Allah'a şükrediyorum. Rahim Han Efendi'nin sağlığına kavuştuğunu görüyorum. Oğlumun büyüyüp iyi bir insan olduğunu, özgür ve önemli biri olduğunu görüyorum. Lale'lerin Kâbil sokaklarını yeniden doldurduğunu, çayhanelerden rubab müziği yayıldığını, uçurtmaların gökyüzünde süzüldüğünü. Ve senin bir gün Kâbil'e, çocukluğunun yurduna döndüğünü görüyorum. Bunu yaparsan, eski ve sadık bir dostun seni beklediğini göreceksin.

    Allah her zaman yanında olsun.
    Hasan"
  • Prof. Dr. Cağfer Karadaş

    Batı tarafında havalar fena halde bozuldu ev halkım! O bozukluğun bize yansımaları da fena! Üzerimize üzerimize geliyor bütün fenalar ve fenalıklar…  Rabbimize dayanıyoruz, halkımıza güveniyoruz, gönlümüz mutmain ama tedbiri elden de bırakmamak lazım. Azimli olmak, kararlı durmak ve sadece Ulu Allah’a dayanmak lazım… 

    Bu hava bozukluğu diğerlerine pek benzemiyor. Düşman gemi azıya almış, bütün araç ve gereçleriyle üstümüze geliyor. Aman pencereye, kapıya, tavandaki açığa dikkat! Bahçeyi de kollamayı unutmayın. Bahçeye bir daldılar mı evin güvenliği kalmaz mazallah. Bugünlerde duvarın her taşı, tahtanın her çivisi, çatının her kiremidi; evin sıvası, duvarın badanası, odanın kapısı hasılı her şey çok önemli… En önemlisi de düşmana alçak tarafımızı göstermemek. Bu yüzden içimizdeki alçaklara dikkat etmek lazım…


    Bu sefer düşman açıktan oynuyor dostlar… Bütün kartlarını sürdü piyasaya… Bu büyük bir psikolojik harp. Bir kuşatma hali yaşatmak istiyor bize. Bu yüzden evin etrafını tahkim etmek lazım… Düşmanın küçük bir sızması, büyük deliklerin açılmasına meydan verebilir, Allah korusun! Gözleriniz her noktada ve her nokta gözlerinizin kapsamında olsun…

    Evde bir telaş ve panik hali, senaryonun en kötüsü…  Bugünlerde evin içi dışından çok daha önemli… Çünkü evin içinde dış bükey kafalı bazılarının beyinleri iç bükey… Esas bunlardan kork! Bunların zihinleri çukur çalışır ve çukura meyillidir. Düzde olduğu halde beynindeki çukurdan, kör kuyuya düşmüş gibi telaş ve panik halindedir. Bunları sen telaş hallerinden ve gözlerindeki hain bakışlardan tanırsın… Üzerlerinde hep bir şeyi kaybedecekleri telaşı vardır. Lafı sürekli evin açık yerlerine getirirler, moral bozarlar… Zihinlerindeki yırtığı eve ve ev halkına yansıtırlar… Dışarda durmaktan korkar bir hal içinde görünürler ama gözleri ve kulakları de hep evin dışındadır. Evin dışına  kapağı atmanın planlarını yaparlar… Sizi gidi ev kaçkınları sizi!

    Böyleleri evin kuruluşunda da kaçkındılar… Bin bir zahmetle kurulduktan sonra yüzsüzce gelip evin başköşelerine kurulmak istediler… Kuruldu da bazıları ne deyim… Varını yoğunu canını ortaya koyan efeler, efendiler; sırtında mermi taşıyan nineler… ötelendi ve ötekileştirildi. Başındaki yazmaya, ağzındaki yaşmağa bile laf söylendi… Hey gidi ev halkım! Neler görmedin ki? 

    Evin büyük resminde yırtık, ana caddesinde yarık yok Allah’a şükür. Olmasın da! Dedik ya bu bir sinir harbi. Ama resimdeki olası küçük çizikler, caddedeki çatlaklar da önemli… Onları da atlamamak lazım…

    Uyarıyorum! Bozuk süt içmiş olan, içtiği sütü inkar eden veya mayasında problem bulunan bazıları evi içerden çökertme teşebbüsünde bulunabilirler… Evin varını yoğunu dışarı kaçırma yoluna gidebilirler… Ben ne deyim, ne edeyim böylelerine… Rabbim sütü bozulmuş, mayası kokmuş, beyni çukurlaşmış, zihni körelmişlerden ev halkını korusun! 

    Herkes safında sabit durmalı, hele ki bugünlerde… Durmak lazım… Durup düşünmek, düşünüp çareler üretmek lazım… Bu ev az zamanda kurulmadı. Nice vatan evladı uğruna feda ettiler kendilerini. Orada uzakta bir ev de değil, içinde hep birlikte yaşadığımız bir ev…

    Bir alt üst oluş hali yaşıyoruz dostlar! Ne doğa kaldı, ne de doğal… Bir sarı boğanın önünde bütün dünya şaşkın ve korku halinde… O nasıl bir şeydir Ya Rabbi! O dik dik dikelen tüyler, o ürküten bakışlar, o höykürmeler… o canavarlara öykünmeler… En kötüsü de anayı kuzusundan ayırma halleri… Ölen insanların, ölen köpekler kadar değerinin kalmaması hali… İnsan insanın kurdu derlerdi ya, meğer o buymuş ve bu zamandaymış…  Aman Ya Rabbi! Sen aklımı koru! Sen insanlığı koru!

    İnsanlık mı kalır, doğanın ve doğallığın bittiği yerde? 

    Gene de var! Var diyebildiğimize göre, bu varın bir karşılığı olmalı. Zihnimizde henüz insanlık kavramı kaldığına göre, bir yerlerde var, biliyorum… Hissediyorum ama anlatamıyorum… Yüz yıl önce de evin hercümercini yaşayan şairin halini yaşıyorum adeta:

    “Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem

    Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım!”

    Gene de kalbe dönmemiz ve orada aramamız gerekiyor, yitirdiğimizi. Bugünün insanı kalbiyle irtibatını kopardı. Kalbinin nuru kir tabakasının altında kaldı…  O garibim suni aydınlıkta yitiğini arıyor… Çok bulursun! Sen orada yitiğini arayacağına, kirini pasını temizle şu kalbinin. Temizle de nura kavuş! Gör, neler bulacaksın o nurun aydınlığında! Neler kaybettiğinin farkına varacaksın. Suni ışıkta sanal halleri bulursun ancak… Sanal alemin sanal çocukları ne olacak! 

    Günün mimarları bile, binaları Allah’ın güneş ışığına kapattılar ya! Ben ona da yanıyorum… 

    Evet ev halkım! Bugünlerde topyekun teyakkuz halindeyiz. Seferberlik vaziyeti anlayacağınız… Düşmanın saldırıları sofistike. Ama bu sizi ürkütmesin ve yıldırmasın… Onun sofistikesine bizim saf ve sabit duruşumuz yegane cevap olacak… Kıyam halinde huzurda durduğumuz gibi. Allah olmasa kimse rükua eğdiremez bu başları, secdeye Allah için kapanan kulları… 

    Ekseni kaybetmeyelim aman dostlar… Dönüp dolaşacağımız yer eksen etrafında olmalı. Ekseni kaybetti mi yitiririz her şeyimizi alimallah… Eksen Kabe’dir. Kabe’dir ümmeti bir eksen etrafından cem eden… Her nerede olursa mümin, o eksene beş kere döner, aidiyetini ve mensubiyetini yeniler… 

    Buyur Ya Rabbi! Senden başka kimin buyruğuna buyur diyebiliriz ki? Kim bize yardım eder senden başka? Biz nefsimize zulmettik Sen bizi bağışladın… Biz elimizi açtık Sen rahmetini indirdin. Biz dua ettik Sen icabet ettin… Kafirlerin, zalimlerin, münafıkların ve fasıkların karşısında bizi yardımsız bırakma Ya Rabbi! Yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz! 

    13.08.2018