• Rüzgar
    Arzularım muayyen bir haddi aşınca
    Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
    Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
    Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
    Tanrıların başı gibi başları diktir,
    Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
    Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
    Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

    Bu dağların bir rakibi varsa rüzgardır.
    Rüzgar burda tek başına bir hükümdardır.
    Burda insan duman gibi genişler, büyür.
    Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
    Buralarda her düşünce sona yakındır,
    Burda her şey bizden uzak, ‘O’ na yakındır.
    Burda yoktur insanların düşündükleri,
    Rüzgar siler kafalardan küçüklükleri.
    Yanağıma çarpar geniş kanatlarını,
    Ve anlatır mabutların hayatlarını.
    Arasıra kulağını bana verdi mi,
    Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

    ‘Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar!
    Benim artık yalnız sana itimadım var.
    Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
    Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
    Etrafımın sözlerine aklım ermedi,
    Etrafım da bana asla kulak vermedi.
    Senelerden beri hala anlaşamadık,
    Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.
    Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
    Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

    Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
    En büyük şey, en asil şey küçülür burda.
    Burda yalan para eden biricik iştir,
    Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.
    Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
    Kimi gider vatan için can verir, yalan!
    Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
    Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
    Şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır,
    Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.
    Ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır,
    Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
    Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda,
    En muazzam ölüm bile küçülür burda.

    Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
    Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
    Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
    İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
    Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
    İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!
    Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
    En asil şey seni buldum kainatta,
    Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
    Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
    Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
    Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
    Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
    Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

    Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
    Rüzgar! Bu dağ başlarında çırpınan serin
    Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
    Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
    Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
    Senin gibi azamete aşıkım ben de.
    İşte Rüzgar! Senin gibi ben de deliyim.
    Islıklarım senin gibi inlemelidir,
    Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
    Rüzgar! Sana, yalnız sana benzemeliyim.'

    (1931)

    Sabahattin Ali
  • Sadece oyuncu değil, sıra dışı bir sinema emekçisiydi. Çok sayıda filmin müziğini yaptı. Şarkılar yazdı, ona ait olduğunu bilmeden dinledik. Ömrünü Sami Hazinses olarak yaşadı. Sonra doğduğunda verilen adla Samuel Agop Uluçyan olarak ayrıldı aramızdan.

    1925 yılında Diyarbakır’ın eski adı Pîran olan Dicle ilçesinin, eski adı Herêdan olan Kırkpınar köyünde, dünyaya geldi. Eski adı Samuel Agop Uluçyan’dı!

    1927 yılında, şimdi yerle bir olan Sur’un, eski adı Hançepek olan Hasırlı mahallesine yerleşti. Hançepek, Mıgırdiç Margosyan’ın kitabına adını veren Gavur mahallesidir.

    İlkokulu bitirdikten sonra okumadı. Kentteki Ermenilerin çoğu gibi puşicilik yapmaya başladı.

    Ufak tefek, ele avuca sığmaz, yanık sesli bir delikanlıydı. Müzikteki yeteneği kısa sürede dikkatleri çekti. 20’li yaşlarında Celal Güzelses’in yönettiği Diyarbakır Musiki Cemiyeti’nin bir üyesiydi.

    GÜL VE VİKTORYA

    Sonra Diyarbakır ona dar geldi. Buraya kadar olanları anlatan Şeyhmus Diken’in aktardığına göre imkansız aşkı Gül’e kavuşma umudu kalmadığı, başka bir rivayete göre de kız kardeşi Viktorya’nın sevdiğiyle evlenmesine izin vermeyen babasına kızdığı için İstanbul’un yolunu tuttu. Yıl 1950’ydi.

    İmkansız aşkı Gül’ü hiç unutmadı. Daha sonra yazacağı bütün şarkıları Gül için olacaktı…

    Diyarbakır’dan İstanbul’a gelen hemen herkes gibi hemşerilerini bulup onların kaldığı eve yerleşti. Kendisi gibi asıl adlarını kullanmayan Danyal Topatan, Vahi Öz’dü bu hemşerileri.

    DOKUMA MAKİNASINDAN ZEKİ MÜREN’E BESTE

    Sonra bir kumaş fabrikasında işe başladı. Dokuma makinasının gürültüsü bir metronom olup takılmıştı kulağına. O metronomu melodilere aktarıp ‘Bir Dilbere Müptelâdır Gönlüm’ şarkısını besteledi. Şarkıyı ilk seslendiren o dönem yıldızı yeni yeni parlamakta olan Zeki Müren’di.

    O günlerde, hemşerisi olan film yapımcısı Mümtaz Alpaslan’ı bulunca hayatının seyri değişecekti. Alpaslan’ın filmlerinden birinin müziğini yaptı. Bu filmde canlandırdığı kısa bir rolle de oyunculuk alemine adım atmış oldu.

    Bir kere girmişti Yeşilçam’ın büyüleyici, bir o kadar da çileli kapısından. Kısa süre sonra Mahir Canova’nın yönettiği Kara Davut filminde boy gösterdi. Rolü küçüktü ama filmin oyuncuları arasında dönemin starları Cüneyt Gökçer, Altan Karındaş, Atıf Kaptan ve Muhterem Nur vardı.
    Yeşilçam’da hatta dünya sinemasında benzerine pek rastlanmayan bir figür olarak kalacaktı 40 yıl boyunca. Bir yandan küçük rollerle ekmeğini kazanırken bir yandan da film müzikleri yapıyor, şarkı sözleri yazıyor, besteler yapıyordu. Bestelediği eserlerin bir çoğu kısa sürede popüler oluyordu.

    ‘YETER AĞLATMA BENİ’

    Bunlardan bugün en bilinenleri Sevim Tanürek’in seslendirdiği, ‘Derdimi Kimlere Desem’ ile Müslüm Gürses ve İbrahim Tatlıses’in de söylediği ‘Yeter Ağlatma Beni’dir.

    1960 yılında çekilen Şoför Nebahat filminde daha dişe dokunur bir rolü vardı. Filmin adını taşıyan şarkıya yaptığı beste dilden dile dolaştı o dönem. Müzisyen yanıyla kısa sürede yapımcı ve yönetmenlerin dikkatini çekti. Sonraki yıllarda 100’den fazla filme müzik yapacaktı.40 yılı aşkın sinema yaşamında kaç filmde imzası olduğu tam olarak bilinmiyor. Bine yakın filmi olduğunu söyleyen bile var.

    KUPÜRLER VE MESAM ÜYE LİSTESİ

    Ancak bu 40 yıl boyunca hep yalnız yaşadı, çok az kişi çalıyordu kapısını. Gazetelerde de fazla boy gösteren biri değildi. Bu yüzden midir bilinmez, ömrünün son yıllarında ceplerinde gazetelerde çıkan kendisiyle ilgili haberlerin kupürleriyle dolaştı hep. Bir de MESAM üyelerinin listesinin olduğu bir broşürü hiç ayırmazdı yanından. Listede adının olduğu satırı kalemle işaretlemişti.
    Bu kupürlerle, adının yer aldığı MESAM listesini, oyuncağını gösteren bir çocuğun heyecanlı sevinciyle gösterirdi yanındakilere.

    ‘ÖLDÜKTEN SONRA YAZ, ŞİMDİ BOŞ VER’

    Kendisiyle yapılan ender söyleşilerden birisi 15 Aralık 1994 tarihine ait Ancak söylediklerinin öldükten sonra yazılmasını istiyor. Öyle skandal yaratacak sözler söylediği için falan değil. Sadece Ermeni olduğunun bilinmesini istemiyordu.

    Ölümünden sonra 17 Haziran 2003 tarihinde internetten paylaşılan bu söyleşide gerçek kimliğinin bilinmesini neden istemediği sorulunca önce öfkeyle “Ermeni değilim ben” diye yanıt vermişti. Sonra durumu kabullenmiş, başını yana eğerek, “Eski sempati kalmıyor. Onun için istemiyorum. Yazma bunları. Öleyim, ondan sonra. Öldükten sonra yaz, şimdi boş ver” demişti.

    Ama bir yandan da deli doludur. 1959 yılında Atıf Yılmaz’ın yönettiği Karacaoğlan’ın Kara Sevdası’ filminin çekimleri için gittiği Adana’da aşka tutulur. Filmi çektikleri çiftlikte karşılaştığı bu kızdan da sevgisine karşılık bulamayınca kendini kaybeder, “Ben bu kızı kaçıracağım” diye tutturur.

    YOL KENARINDA HÜNGÜR HÜNGÜR

    Danyal Topatan, Vahi Öz ve Kadir Savun zor tutarlar. Sonra kayıplara karışır. Çekimler bitmiş yola çıkacaklardır ama o ortalarda yoktur. Sonra yol kenarına oturmuş hüngür hüngür ağlar halde bulurlar. Zor ikna edip alırlar otobüse.

    Bildiğimiz ‘son aşkı’ ise sadece karşılıksız kalmayacak, işini kaybetmesine de neden olacaktır. Setlerde gördüğü Yeşilçam’ın bir oyuncusuna aşık olmuştur bu kez.
    İçli gecelerinde bir şiir yazar. Dayanamaz aşkını anlatır, bu şiiri okur arkadaşlarına. Aşık olduğu kadın ise Yeşilçam’ın o dönem en çok film üreten yapımcılarından birisinin sevgilisidir. Olayı duyan yapımcı onu kara listeye alır ve bir daha onun setlerin kapısından içeri adım atmasına izin vermez.

    DAĞLARA TEPELERE GAZEL

    Derdini, duygularını kimseye anlatamaz. Yalnızlığını paylaşmak için dağlara tepelere çıkıp gözü yaşlı gazeller okuduğu rivayet edilir.

    O kadar derin bir yara açmıştır ki bu yalnızlık onda ömrünün son yıllarında Okmeydanı SSK Hastanesi’nde yatarken, sevenlerinin ricasıyla, daha rahat etsin diye 7 kişilik bir odadan özel odaya alınınca kıyameti koparır.
    “Ben eski odamda mutluydum. Ömür boyu yalnız yaşadım. Bari burada yalnız bırakmayın” diye tutturunca tekrar yerleştirirler 7 kişilik hasta odasına.

    1990’lı yıllardan sonra Yeşilçam unutur onu. Ne bir rol teklif eden ne de film müziği isteyen vardır. Zor günler yaşamakta, kiralık bir evde, tek başına hayata tutunmaya çalışmaktadır.

    Yaşı ilerledikçe birbiri ardına hastalıklar çalmaya başlar kapısını. Hafıza kaybı, yüksek tansiyon, prostat, şeker hastalığı…

    SOKAK ORTASINDA DÜŞÜP KALINCA

    Üzerinde neredeyse yerlerde sürünen siyah bir palto, ayağında eski bir ayakkabı, soğuk bir kış günü sokakta yürürken, düşüp kalça kemiğini kırar. Çevreden geçenler tarafından hastaneye kaldırılır.

    Uzun süre hastanede yatar. Ameliyatla protez bir kalça kemiği takılır ancak sinir sistemi iyiden iye bozulmuştur. Hastaneden gitmek için ortalığı yıkar, serumları parçalar. Sürekli sakinleştirici verip ellerini ayaklarını yatağa bağlarlar.
    Bir kaç eski dost dışında hastane günlerinde de kimse çalmaz kapısını.

    Taburcu olunca Göztepe Semiha Şakir Huzurevi’ne yerleştirirler. Artık tekerlekli sandalyeyle sürdürmektedir hayatını. Güçlükle konuşabilmekte, sorulara kısa yanıtlar vermektedir.süre sonra tekrar rahatsızlanır ve Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne kaldırılır. 77 yıllık hayat yolculuğunun sonuna gelmiştir. 22 Ağustos 2002’de hayata gözlerini yumar.

    Kaldığı huzurevinde bir cenaze töreni yapılır önce. Cenazede sadece ölüm için sırasını bekleyen huzurevi sakinleri saf tutar.

    Sonra Kadıköy Surp Takavor Kilisesi’nde yapılan törenin ardından Hasanpaşa Ermeni Mezarlığı’na defnedilir. Mezarlıktaki törende Yeşilçam’daki bir kaç dostu dışında kimseler yoktur.

    DANYAL TOPATAN’IN ACISI

    Yıllar önce bir gün bir arkadaşıyla konuşurken 1975’te ölen Danyal Topatan gelmişti aklına. Nebil Özgentürk’ün 5 Ekim 1995 tarihinde Sabah gazetesinde aktardığına göre şöyle hayıflanmıştı: “Yapayalnız açlık içinde öldü. Cenazesi bile bomboştu. Nasıl da üzülmüştüm. Bu vefasızlığa çok Kahroluyorum. Olur mu böyle şey, olur mu? Biz vatan haini miyiz.”

    Onun son yıllarıyla cenaze töreni de eski ev arkadaşı Danyal Topatan’dan farksız olmuştu. Ve yıllar sonra aynı sözleri bir başka Yeşilçam emektarı onun için söyleyecekti belki de.

    Gavur Mahllesi’nin yazarı Migirdiç Magrosyan’ın hemşerisiydi. Magrosyan, Gavur Mahallesi adlı kitabında onun ailesinden de söz eder. Bebası Tasci Zifkar, annesi Enna Uluçyan’dır. İki kardeşi daha vardır Viktorya ile Niso.

    Viktorya, babasının sevdiği adamla evlenmesine izin vermediği, başkasıyla evlendirildikten bir süre sonra da hastalanıp ölen kardeşidir.

    Niso ise annesi ve babasıyla Beyrut’a göçmüştür. Sami Hazinses, Diyarbakır’ı terk ettikten sonra, annesi babası ve kardeşlerini bir daha görmemiştir.

    Ermeni kimliğini öldüğü güne kadar gizleyerek gülümsedi bize. Gerçek adını hiç öğrenemeden sevdik onu. Tıpkı Vahi Öz (Vahe Öz), Kenan Pars (Kirkor Cezveciyan), Danyal (Danyel) Topatan ve babası Komik-i Şehir Naşit Özcan annesi ise daha sonra Emel adını alan Amelya Hanım olan Adile Naşit gibi…

    Ya da Umut Tümay Arslan’ın Mazi Kabrinin Hortlakları /Türklük, Melankoli ve Sinema kitabında söylediği gibi: “Yeşilçam’ın Türklüğünden, patriarkisinden, ahlakçılığından ve arsız gözünden, hoyratlığından ve vefasızlığından payını almış pek çok kadın ve erkek. Ama bakışımızı kayıp ve yokluğun gerçeğine çeken, Yeşilçam’ın bize dönüp baktığı bu yerde en çok Sami Hazinses’i görüyorum ben. Gerçek adıyla Samuel Agop Uluçyan.”

    VİKTORYA ÖLDÜ, NİSO BEYRUT’A GİTTİ

    Yıllar sonra 1995’te bir gün konu ailesinden açılınca “Viktorya öldü. Niso annesi ve babasiyla Beyrut’a gitti. Annesi babası ölmüştür artık. Niso ölmemiştir herhalde” diyecekti.

    Kaç filmde oynadığını kendisi dahil kimse bilmiyor. Hiç birimiz üç filminin adını sayamayız. Peki bir küçük kardeş sevgisiyle bağlandığımız bu güzel insanın sırrı ne?

    Burada sözü (belki de hepimiz gibi Samuel Agop Uluçyan olduğunu bilmeden Sami Hazinses’i çok seven) Haydar Ergülen’e bırakalım:
    “Bazı sanatçılar yapıtlarının toplamından fazla bir şeyi ifade ederler… Sanki onlar her zaman hayatımızın içinde olmuşlardır… Onları hayatımızın içinde bulduğumuz anı/ zamanı hatırlamayız bile. Tıpkı hepimizin Sami Hazinses’le ilk nerede, ne zaman karşılaştığımızı ve hiç yabancılık çekmeden birbirimizi nasıl sevdiğimizi hatırlamadığımız gibi… Sami Hazinses hem gözlerinden, hem yüzünden doğru eski tanışımızdır, hiçbir filmini doğru dürüst hatırlamayız ama Hazinses hep göz ve gönül belleğimizdedir. Sami Hazinses, ne figüran ne yardımcı oyuncu olarak adlandıramayacağımız bir ‘garip star’dır: Sokakların, yalnızlıkların, yoksullukların ‘star’ yaptığı ve kendi hayatında bile başrolü kapamayan, kapsa da oynayacağı şüpheli bir ‘star’.”

    ---Alıntı(DuvarGazetesinden)
  • Şu Çılgın Türkler'den sonra tüylerim diken diken, gözlerim yaşlı, yutkunmakta zorlanarak okuduğum ikinci kitap oldu. Başucu kitaplarıma bir yenisi eklendi.

    Tek bir sayfasın da dahi sıkılmadım. Her bir kelimeyi heyecanla, merakla adeta su gibi içtim. Bitmesin daha çok okuyayım istedim. Kah gülümsedim, kah gözlerim yaşardı, kah şaşırdım. Bilmediğim, anlatılmayan Atatürk'ü okudum. Ve yine, yeniden hayran kaldım. Ömrü vatan, millet için tükenmiş bir lider, bir devrimci. Cumhuriyet için, bağımsızlık için verilen onurlu, haklı mücadele, bir ömür.‍️

    Atatürk ve silah arkadaşlarına, dil uzatanlardan bir kez daha nefret ettim, tiksindim. Hele ki bir kadın nasıl olurda Atatürk'e minnet duymaz!
    "Şuna inanmak gerekir ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir. "‍️ diyerek kadınları bu kadar özel kılmışken! Kadın insandan dahi sayılmazken kadını yücelten, kadını toplumun bir birey olarak kabul ettiren bir liderken!

    Bu topraklar da Mustafa Kemal Atatürk'ün çocukları bitmez. Biz Cumhuriyet kadınları çocuklarımızı onun ideallerine, onun fikirlerine bağlı, saygıyla, minnetle yetiştiriyoruz.

    Türkiye'nin aydınlık yüzü elbette kazanacak!

    Mustafa Kemal kitabı okunmalı, okutulmalı nesilden nesile aktarılmalı...

    "Vefatından neredeyse bir asır sonra, hiç tanımadığı, hiç görmediği insanların bedenine imzasını atan bir başka lider yok.

    Her 10 Kasım'da yeniden doğuyor.

    1881-193∞

    Sonsöz değil, dünya durdukça önsözdür.
    Mustafa Kemal ilelebet payidardır."
  • Heyhât ki iyi ki bu şanlı topraklarda doğmuşum!İyi ki Türk kanını damarlarımda hissedebilmişim!Bu bayrak alnıma ak,kalbime aldır benim!
    Tüm siyasi partileri,ideolojileri bir kenara bırakıyorum ve ilk kez sizden ,bir paylaşımımı kötü eleştirmemenizi istiyorum.Çünkü ben”Türklük Şerefi” kavramını bu derece taşıyan başka bir insana şahit olmadım.
    Hayatım boyunca saygı ile anacağım ve ömrüme bambaşka bir açı kazandıran,20 yaşında Doğu Türkistanlı soydaşımla,kardeşimle konuşma fırsatını buldum bugün okulda.
    Kendisinin çok güçlü bir duruşu vardı,ne zamandır dikkatimi çekiyordu bu tutumu.Kendi kendime “Acaba medya mı abartıyor zulüm olaylarını?”diye soruyordum.Ve dayanamadım ,yanına gittim:”Ülkemize hoşgeldin güzel insan”dedim.Tebessümle karşıladı ve soru sormak için izin istedim.”Elbette” dedi.
    “Zulüm var mı hakikaten?” dedim.
    Ayağa kalktı asil bir şekilde,durabileceği en dik şekilde durdu ve:”Maalesef,medyanın dahi anlatmadığı şekilde acımasız bir zulüm var.”dedi.
    “Nasıl yani,ne yapıyorlar mesela”dedim.
    “Babalarımızı ve erkek kardeşlerimizi zindana atıyorlar,işkence yapıyorlar.Öyle ki bazılarından hiç haber alamıyoruz,yaşıyorlar mı bilmiyoruz.Annelerimize ve kız kardeşlerimize gelince,her evin başına Çinli birini veriyorlar,yani..”dedi ve sustu.
    Allah’ımm bu nasıl bir zulümdür!Konuyu değiştirmek istedim çünkü onun ailesi de orada..
    “İlk önce âlimlerimizi aldılar içeri,sonra aydınlarımızı.Şimdi ise dışarıda bir tane dahi Türk erkek bırakmamaya adamışlar kendilerini,hepsini alıyorlar.” dedi.
    -“Eğitim durumu nasıl işliyor bu baskı altında ?”dedim.
    Gülümsedi ve:”Eğitim durumu mu?Çince Çin müfredatı veriliyor.Ne isterlerse onu öğretiyorlar.Uygur Türkçesi ve din yasak.”dedi.
    Düşünsenize arkadaşlar,bir millet ki çocuklarını zulüm gördüğü devletin eline bırakmak zorunda!Rabb’im dayanma gücü ver onlara..
    Sormaya devam ettim:”Dinî hiçbir simge yok değil mi?”dedim.
    İç çekti ve tüylerimi ürperten şu cümleyi söyledi:”Ben bayrağımı bile bilmiyordum.Türkiye’ye gelince öğrendim!”
    İnsan kabullenemiyor,20 yaşında bir genç, uğruna canını verdiği milletinin bayrağını bilemiyor!
    “Neden bu kadar önemli Doğu Türkistan toprakları Çin için?”dedim.
    “Petrollerinin %80’i bizden çıkıyor.”dedi.
    “Peki bu nimete rağmen neden kendi sınırlarına almıyor?”dedim.
    “Sizler öyle biliyorsunuz,oysa ki aldı bile.Şu ân ülkemizin adı “Yeni yer”anlamına gelen Çince bir kelime” dedi.
    En sonunda dayanamadım ve isyân eden bir tonla:”Sömürü dünyanın her yerinde var ama bu şekilde bir zulüm uygulanmıyor!Bu devirde size uyguladıkları bu zulüm neden?”dedim.
    Tek ve net bir cevapla:”Korkuyorlar!”dedi.
    “Erkekleriniz zindandayken,kadınlarınız darmadağın olmuşken dahi korkuyorlar mı ?”dedim.
    Asalet kokan bir gülümsemeyle:”Biz milletimizi bırakmayız!Biliyor musun meyve bıçaklarımız dahi zincirle bir yere sabit!”dedi.
    Ve o ân anladım ki,istediği kadar büyük ve güçlü olsun bir devlet,içine vatan ruhu işlemiş bir kadının meyve bıçağı kullanmasından korkar!!
    Sonra :”Bunca işkence hâlindeyken,siz gençler nasıl yurtdışında okuyabiliyorsunuz.Çıkmanıza nasıl izin verdiler?”dedim.
    “2015 yılında bir haber geldi,herkesin pasaport almasına izin verildi ilk kez.O fırsattan yararlandık ve okumamız , söz sahibi olabilmemiz için bizi başka ülkelere gönderdi ailelerimiz.Şaşırdık Çin’in bu tutumuna.Amaçları beklediğimiz gibi kötü bir oyun oynamakmış meğer.O ara izin varken yurtdışına çıkıp da ülkeye dönen herkesi öldürmeye başladılar.Beni de aradılar ve ailemle tehdit ettiler.Ama ben söz sahibi olmadan gitmeyeceğim,ülkemi kurtarmak için okuyacağım!”dedi.
    Benim gözlerim doldu,yüzümü yana çevirdim anlamasın diye.Bizim gurbet dediğimiz şey,onun içini yakan bir kor!Ailesinin hâli belli değil,tek başına bambaşka topraklarda ülkesi için okuyor!Yalnız görüyoruz biz onu ama o biliyor ki yalnız değil,yârı “Allah azze ve celle!”
    “Bu arada sizin WhatsApp ,facebook dediğiniz şeyler yasak bizim ülkede.İletişim onların kontrolünde sadece bir uygulamadan oluyor.Televizyon yasak değil çünkü kendi belirledikleri kanallarla çocuklarımıza babalarını kötülüyorlar.”dedi.
    “Son olarak,en çok neye üzülüyorsunuz?”dedim.
    “Türklerin bizi unutmasına..”dedi.
    İşte o zaman utancımdan yerin dibine girdim,bir tane bile Türkistan kitabı okumamıştım mesela.Yahut ciddi mânâda bir programda bulunmamıştım...

    İşte böyle güzel insanlar.Ey Türk asıllı kardeşim,tarihini oku.Ey Kürt kökenli Türk kardeşim,sana ve kendime sesleniyorum Arnavut kökenli bir Türk genci olarak:”Bu vatanın tarihini okumalıyız,bu vatana hizmet etmeliyiz.Gerekirse canımızı vermeliyiz!Çünkü ancak böyle ödeyebiliriz minnet borcumuzu bu şanlı vatana,o güzel bayrağa..”
    Namusumuz olan vatanımızı her nefeste koruyabilmemizi nasip eylesin Rahmân!Tüm din kardeşlerimizi ve Türk kardeşlerimizi zulümden korusun,güçlenmelerine yardım etsin En Güzel Olan!
    Bu bir ırkçılık değildir!Bu bir vatan sevgisidir.Türk doğmak(Aslen hangi kökenden olursak olalım)Türkiye’de doğup bu cennet vatanın evlâdı olmak bir üstünlük değildir dinimize göre ama muhteşem bir lütuftur!İnanıyorum ki İslâm yükselecekse,Türk yürekli delikanlıların omuzlarında yükselecektir!
  • Benim babaannemdi, ama bütün köyün, annemgilin ve dedemin dediği gibi Bakele derdim ben de ona. Dedeme ise dede.

    Dedem, babamın anneme davrandığından daha iyi davranırdı Bakele’ye.
    “Sen yorulma, ineği ben sağarım.” Gider sağardı.
    “Su vereyim mi Bakele?” Verirdi.
    Bazı geceler çok soğuk olurdu yayla, “Dur Bakele…” derdi elindeki odunları alıp. “Sobayı ben yakarım.” Yakardı.
    Şehre indiği her sefer kalın kalın kitaplar getirip “Bakele…” derdi, “Al. Oku sen. İşlere ben bakarım.” Bakele dedeme kocaman güler, “Sağ ol İbrahim.” deyip gömülürdü getirdiklerinin arasına. Okurken, suyun altına girmiş de nefesini tutuyormuş gibi gelirdi bana. Sıkılırdım önce, sonra korkardım, sonra gidip dedemin eteğini çekiştirir, “Bakele’ye bi şey mi oldu dede?” diye sorardım. “Şşt.” derdi dedem. “Okuyor oğlum, ne olacak? Hadi gel, biz de gazetenin resimlerine bakalım seninle.” Alırdı beni kucağına, işaret parmağıyla göstere göstere okur, anlatırdı.
    “Sen niye okumuyosun dede?”
    “İşte ben de gazete bakıyorum ya.”
    Yanlarına gittiğim her yaz bir şeyler öğrenirdim. Kitap okunur, gazete bakılırdı meselâ. Sağılan ineğin arkasında durulmazdı. Uyuyan köpeğin yakınından geçilmez, eriğe tırmanılmaz, örümcek, kelebek öldürülmezdi.
    Öğrenirdim.
    Bakele macirdi.
    “Macir ne demek dede?”
    “Göçmen demek oğlum.”
    “Göçmen ne demek?”
    Başka memleketten gelmiş insan demekti.
    Okul gibiydi benim için köy. Duvarsız, çatısız. Kışın şehirde okurdum, yazın köyde.

    Yazdan yaza gelip gidiyor, her yaz biraz daha büyüyor, okuryazar falan oluyor, dedemin getirdiği gazetelere kendim bakmayı, Bakele’nin elinden bıraktığı klitapları kendim okumayı öğreniyordum.
    Macir’in macir değil muhacir olduğunu meselâ… Orta iki’de.

    Ve Bakele’nin gözünün içine bakan dedeme saygı duymayı, onu giderek Bakele’den daha fazla sevmeyi öğreniyordum. Ama dedemi daha çok sevdiğim için değil; dedem Bakele’yi babamın annemi sevdiğinden daha çok sevdiği için.
    Babam annemden su isterdi: “Semiha, su getir.” Dedem, Bakele istemeden getirirdi suyunu. Soğutur da getirirdi hem.
    “Semiha çay koy.” derdi babam. Dedem çayı demler, getirip Bakele’ye ikram eder, “Beğendin mi?” diye de sorardı.
    Babam anneme kızardı sık sık. Temizlik yaparken “Ayağını kaldırıver.” dediğini duysa, “Bir rahat vermedin.” diye terslenirdi. “Bağırttıracaksın beni şimdi çocuğun yanında.” Annem korkardı babamdan.
    Dedem, Bakele evde yokken temizlerdi evi; en çok da onun oturup kitap okuduğu köşeyi temizlerdi. “Mis gibi yaptım Bakele. Otur, rahat rahat oku.” Bakele dedemden hiç korkmazdı.
    Bakar öğrenirdim ben. Güzel şeyler öğrenirdim.

    Lise sondaydım. Bir kış vakti döndüm ki babam evde; gözleri kızarmış, annem bir köşede hem ağlıyor hem toparlanıyor. “Köye gidiyoruz. Hazırlan.” dediler. Bakele ölmüş.

    Yol boyu Bakele’yi düşünmeye çalıştım ama hep dedem geliyordu gözümün önüne. Kime su getirecekti? Kim yorulmasın diye ineği sağacak, rahat okusun diye köşeyi süpürüp silecek, kim için çay demleyecekti?
    Ne edecekti?

    Biz vardığımızda gömmüşlerdi Bakele’yi. Günahmış. Ölü bekletilmezmiş. Dedem önümüze düştü, annem ağlar, babam ağlar, köyün küçük kabristanına gittik. Başucuna bir tahta dikmişler, toprak hamile gibi kabarmış, Bakele içinde yatıyor. Ama ben gene ona veremedim aklımı. Gözüm de dedemdeydi gönlüm de. Ne zaman başucu tahtasında “Vesile Kara, Ruhuna Fatiha” yazısını gördüm, anca o zaman Bakele’ye gitti aklım.

    Vesile?

    “Acaba…” diye düşünüyordum dua edermiş gibi yaparken, “Bakele babaannemin gayrimüslim adıydı da dedem tutup vatan hasreti çekmesin diye?..” Ama yok. Bakele yedi göbekten müslümandı.

    Üç gün kaldık köyde. Gelenden gidenden anneme de yaklaşamadım babama da. Ağlayıp duruyorlardı. Dedem donmuş gibiydi bir tek. Gözü hep Bakele’nin kitap okuduğu köşede, onu ne kadar özlediğini bilmesen gülüyor dersin, yüzünde de yumuşacık bir ifade.
    Annemgil komşulara veda etmeye gidince cesaretimi toplayıp yanaştım dedeğimin eteğine.
    “Dede?..” dedim, “Bakele ne demek?“
    Anlattı.

    “Canım” demekmiş.
    Amele “Ömrümün Vârı” ve “Gözümün Nûru” ve “Kalbim” ve “Işığım” ve daha yüz binlerce güzel söz, güzel ses demekmiş.

    İlk “Canım” demek istediğinde ar etmiş dedem, “Hanım” dese “malım” demiş gibi olur diye korkmuş, “Vesile” dese çok resmi, soğuk. Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. “Baksana” dese olmaz, “Bak hele...” demiş, devamını getirebilecekmiş gibi.
    Bakele dönüp bakmış.
    Dedem bütün söyleyeceklerini unutmuş, öylece kalmış.
    Beklemiş beklemiş Bakele, gülümsemiş, dedemin elini tutmuş, bakmış ki dedem yutkunup duruyor, “Anladım İbrahim….” demiş. “Anladım… Sen bana Bakele de bundan sonra, ben anlarım senin ne demek istediğini.”
  • İşim gereği Çanakkale hakkında çok kitap okudum. Ama ilk kez işte aradığım kitap diyebildiğim bir kitap oldu bu. 230 sayfada Çanakkale Harbi ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Daha önce okuduğum Çanakkale Savaşı'nı anlatan hiçbir kitapta Çanakkale Hava Savaşları için bir bölüm ayrılmamıştı. Hatta
    bölüm ayırmayı bir tarafa bırakın bunun için bir başlık bile atılmamıştı. Oysa Çanakkale'de hava kuvvetlerini en üst düzeyde kullanılmıştı. Yazarın en dikkat çeken yönü şair olması ve bunu kitabın her yerinde kelimelerin elinde hayat bulmasıyla hissettirmesi. Nusret mayın gemisini şiirle anlatmak nasıl bir şey bu kitapta gördüm. Ya da Seyit Onbaşı'nın kahramanlığını baştan sona şiire döküp okuyucuya vatan, millet, bayrak ve mukaddes değerlerimizle ilgili mesajlar vermek gerçekten kitabı çok farklı bir hale getirmiş. Bu yönleriyle bu kitap beklentimin de üstüne çıktı.