• İnsanın yapmak istedikleri, hayalleri, idealleri vardır. Bir de yaşadığı gerçek hayat vardır. Bu gerçek hayat içerisinde her zaman hayallere, hedeflere ulaşılamaz. Hele çocukları olan, aile ve arkadaş çevresi geniş, sosyal ilişkileri çok olan bir kadınsanız kendi hayallerinizi ertelemek zorunda kalabilirsiniz çoğu zaman.Böylece hayatın yoğun koşuşturmaları arasında bir zaman sonra bunalabilirsiniz, yaptıklarınız ve yapamadıklarınız size sıkıntı vermeye başlayabilir.

    Ben de dönem dönem bu duyguları yaşamışımdır. Hele malum Eylül ayı gelip de kışlıklar, turşular yapılması gerektiğinde ( yaparken büyük keyif almama rağmen ) derdim ki bu ne monoton bir hayat, sürekli aynı şeyleri yapmak gerekiyor. Yemek,bulaşık,temizlik; hep yapılan ama hiç nihayete ermeyen rutinler..Oysa benim yapmak istediğim o kadar çok şey var, okumak istediğim onlarca kitap var. Neden bu işlerle uğraşıyorum? Sanki değerli vaktimi anlamsızca harcıyormuşum gibi gelirdi.

    Bu düşüncenin yanlışlığını önce savaştan kaçıp ülkemize gelen ailelerin hayatına şahit olunca anladım. Onlar bizim sıkıldığımız bu rutinleri özlemişler, hasret kalmışlardı. Savaş bütün düzenlerini yok etmiş, şimdi de tanımadıkları, dillerini bilmedikleri insanların ülkelerinde, bizlerin asla yaşayamayacağı izbe, pis, harap yerlerde yaşam mücadelesi veriyorlardı. O kadınlar eski monoton, rutin hayatlarına dönebilmek için neler vermezlerdi?

    Bu gözlem yaşadığımız günlük meşgalelere bakış açımı değiştirdi.

    Bugünlerde malum hastalıktan kaynaklanan sıkıntılı bir süreç yaşadık.Bu süreçte insan yeniden hayatını gözden geçiriyor. Düşünüyor,tefekkür ediyor.
    Eylül gelmiş, herkeste bir telaş, kurutmalıklar,soslar, turşular yapılmakta.. Bense hayat coşkumu kaybetmiş, içim yanarak iyi haberler beklemekteyim.. Kış için yapılacak hiçbir şeyin anlamı kalmamış, istek kalmamış..

    Ne zamanki güzel haberler gelmeye başladı, umut ve istek oluşur oldu bende. Kurutmalıkları, sosları düşünmeye başladım 🙂

    Şunu anladım ki yapmaktan kimi zaman sıkıldığımız bu rutinler meğerse hayatın tadıymış, mutluluğuymuş ve yaşama umuduymuş. Bunu kızım çok sever, şunları misafirlerime ikram ederim, bunlardan ihtiyacı olanlara da veririm. Sağlıklı günlerde yemeyi nasip etmesi için Allah’a dua ede ede bu işleri yapmak bana nasıl mutluluk verdi anlatamam.
    İnsan umut olmadan yaşayamaz. Gelecekte neler yaşayacağını bilse yaşam coşkusu biter. Bizi ayakta tutan sevdiklerimizle birlikte yaşamak, mutlu olmak, geleceğe dair güzel hayaller kurmak ve sevdiklerimiz için emek vermekmiş. Hayatın yakıtının,ruhunun umut olduğunu, umudun ve coşkunun olmadığı yerde hayat olmadığını anladım. Hapis tutulan masumların derdini,savaşta evini, sevdiklerini kaybedenlerin acısını, veya çevremizde de çeşitli acılarla imtihan edilenlerin acısını daha yürekten hissettim.

    O halde sevdiklerimiz yanımızda olsun,sağlığımız yerinde olsun, varsın hayat rutinleri devam etsin. Hatta severek yapalım, yapınca mutlu olalım. Allah’ın nimetlerinin farkına varalım, hamd edelim, hayat coşkumuz hiç eksilmesin...
  • SARI SICAK (1)
    Birinci Bölüm
    Gün doğmadan çay tarlasında çaylar arasında arı gibi çalışıyor kelebek gibi uçuyordum iki kardeşim anam cıvıl cıvıl yeşilin içinde noktalar...
    Ta ki babam gelene kadar o heybetli cüssesi ile yeri göğü inleten fırtınalı hortum ...
    Hüüpp içine çekti.
    Haşere ilacı ile ilaçlar gibi silleleriyle uçurdu; yerdeydik...
    Savrulduk üstüne basılmış sinek gibi...
    Sanki biz fazlaydık yada bu dünyada yerimiz yoktu...
    Arkadaşlarıma bakıyordum babalarına
    Koşuyorlardı kocaman sarılıyorlardı.
    Ciklet ,çikolata ,çakı ,saat elleri dolu gözleri ışıl ışıl ...
    bak babam getirdi diyorlardı...
    Bazen düşünüyorum neden niçin sevmedi babam beni ve kardeşlerimi anamı ,bulamıyorum tek bir sebep...
    Kapının önünde oturur ve seyrederdim diğer çocukları anaları babaları...
    Ve anlamaya çalışırdım ; çocuktum anlayamazdım...
    Akşam oldu mu korkular sessizliğin içinden çıkıp yüreğime yerleşirdi.
    Hepimiz odanın kuytu köşelerine siner
    Tıp oynar gibi sessizce içip zıbarmasını beklerdik. Anam arı gibi döner etrafında şikayet etmesin diye, dualar ederdi.
    Ama babam hiç bir şey bulamasa yemeğin tuzu çok olmuş diye anamdan başlar sırayla hepimizi elden geçirirdi.
    Tek kurtuluş büyümekti anamın ilk oğluydum ben büyürsem anamı kardeşlerimi koruyacak babamın dövmesine engel olacaktım...
    Hayallerim vardı...
    Burayı sevmiyordum hep duyuyordum komşu teyzelerden Hatçe'nin oğlu İstanbul’da iyi kazanıyor anasına kardaşına da gönderiyor...
    Aklıma geliyor nasıl hayaller kuruyorum
    Tan ağarırken yola çıkacağım otobüsün bagajında saklanacağım...
    Ver elini İstanbul...
    Ondan sonra bize acı yok...
    Hayaller işte...
    Düşlerin gerçek olmadığını öğrendim acı bir şekilde öğrendim...
    Bir kaç kez denedim her defasında yakalanıp babama teslim edildim sonrası ne ben söyleyeyim ne siz duyun...
    Kırıldı umutlarım...
    Alındı çocukluğum elimden...
    Ömür merdivenli ben hiç çıkamadım
    Sanki bir kuvvet yerin dibine doğru çekiyordu ve merdivenler ayağımın altından kayıp gidiyordu...
    İlkokul ortaokul iteleye kakalaya bitti...
    Lise daha zordu iki defa denedim çok zayıfım geldiği için kilere bağlayarak dövdü babam ...
    aslında az gelir sadece dövdü dersem...
    Üzerimden bir tır geçti desem daha doğru olur...
    Bir kaç gün sonra babam gidince anam açtı urganları gözyaşları içinde dokunmaya kıyamadı ...
    orada sıcak su leğenle yıkanmama yardım etti dilinde beddualarla temiz kıyafetleri giydim ekmek soğan su çıkın yaptım ve anama son kez sarılıp çıktım...
    Bir daha asla dönmedim...
    İstanbul otobüsüne bindim biniş o biniş...
    Kurtuluşa adım atmıştım...
    İstanbul da indim önce sokaklarda dolandım çok insan vardı ve hepsi koşturup duruyor ve bir sürü araba demek ki İstanbul’un taşı toprağı altın sözü gerçek...
    Yoruldum ve acıkmıştım deniz kenarında oturdum çıkını açtım biraz atıştırdım.
    İyi de nerde kalacaktım tanıdığım yok
    Nerde iş bulacağım diye düşünürken uyumuşum. Vapur sesleri ile uyandım.
    Baktım etrafında insanlar koşuşturuyor takıldım kalabalığın peşine. Elbette bir iş bulacağım. Önce iş ardından kalacak yer.
    Sonraları öğreneceğim istiklal caddesini üzerinde iş yerleri var. İçeri girdim ve tek tek sordum iş var mı diye. Çoğunlukla yok dediler. Yorulana kadar vazgeçmedim bir iki gün sürekli sordum.
    Sonunda çaycıya ihtiyacımız var dediler.
    Uçtum havaya hemen başladım çay tarlasında büyümüşüm zor gelir mi?!
    Çok sevdiler beni. Zamanla kalacak yer de buldum. Çevrem genişledi. Yeni şeyler öğrenmek haz verdi.
    Sonra bir gün farkettiler ki kalemi iyi kullanıyorum, şiir yazıyorum...
    Özlemim büyük. Anam kardeşlerim burnumda tütüyor. Bir kaç yere gönderdiler şiirlerimi beğendiler.
    Kanatlarım vardı martılar kıskanır.
    İstanbul ayaklarımın altında uçuyorum.
    Artık çaycı da değilim matbaaya geçtim
    Bu arada şiirlerime yoğunlaştım.
    Kapı açıldı, içeri sarışın kıvır kıvır saçları ile bir ceylan girdi; insan olamazdı!..
    SARI SICAK!
    Değil, değil düş görüyorum. Çimdik attım koluma ama orda duruyor bana bakıyordu.
    İyi günler dedi. Su Perisi şakıdı sanki. Baktı ben de ses yok...
    İyi günler beyefendi dedi.
    Kulaklarında sorun var der gibi baktı...
    Pardon hanfendi iyi günler dedim. Buyrun nasıl yardımcı olabilirim, dedim zor zahmet...
    Basılacak kartvizitim var örnek gösterir misiniz dedi.
    Hemen dedim. Örnekleri çıkarttım. İki de kahve söyledim sadeden. O kadar tatlıydı ki, şekere ne hacet; bal bal şakıyor sanki bülbül...
    Karar verdi, bitince adreslerine elimle teslim etmek sözüyle ayrıldık.
    Sonra ki günler de onu görmek için iş çıkışlarında tesadüfen oradan geçiyormuş gibi yapıyor, her fırsatta bir kahve sözü alıyor derin gözlerinde boğuluyordum.
    Şiirlerim artık, özlem, vuslat, ana, kardeş bağırmıyordu .
    Aşk ayaklanmış hücremde
    Kalbimin içinde sen; senin içinde şiirlerime iliklenmiş bir ben. Benden içeri sarı sıcak bir sen.
    sen
    sen...
    Birinci bölümün sonu.













    SARI SICAK (2)
    İkinci bölüm
    —SARI SICAK KIZARDI AL AL gerdanından saçıldı turunçlar bal bal...
    Sevdalı matbaacı kuşlar gibi tünüyor iş çıkışları konduğu daldan salınıyor kapının koluna girip dansa kaldır beni diye inliyordu...
    Sarı Sıcak merdivenleri su perisinden hallice uçarak akarak geliyor...
    Sevdalı matbaacı yer ile gök arasında
    Uçsa kuş değil
    Açsa kök değil
    Sarı sıcak kollarında artık yer gök aşk
    Günle gece kavuşmuş artık vakit sarı sıcak...
    Yıldızlar kayıyor
    Gözler kapanıyor dudaktan kalbe ağıl ağıl bir türkü söyleniyor.
    Hayaller, umutlar ,düşler arasında körebe oynuyorlar...
    Matbaacı bir oğlumuz olsun, adı atadan, çehresini senden, yüreği benden olsun der...
    Umudu terkisine atardı.
    O günde Sarı Sıcak muhabbetini alarak eve gitmişti. Ertesi gün iş çıkışı diye konuştu her gün gibi..,
    Matbaacı iş çıkışında bekledi
    Bekledi
    Tırnaklarını yedi.
    Kapıyla kavga etti, küfürler havada uçuştu...
    Ama gelen giden yok
    Sordu her çıkana...
    Bugün gelmedi.
    Gelmedi.
    Haberiniz var mı?
    Adresi?
    Ya da nasıl ulaşırım?
    Kimseden cevap alamadı..,
    Kudurdu.
    Nafile.
    Sanki hiç yokmuş, tanımamış gibi…
    Her gün gitti iş yerinin kapısına
    YOK...
    Sırra kadem bastı..,
    Matbaacı artık sapıtmıştı. Her gün önce beraber gittikleri kafeler, restoranlar ardından meyhaneler, unutmak için içiyordu zil zurna oluncaya kadar..,
    Uzun bir zaman böylesi devam etti .
    Artık yoldan çıkıyor diye annesini aradı matbaanın sahibi, durumu anlattı davet etti ve annesini otagardan aldı .
    Oğlunun halini gören anne hemen evlendirmek lazım dedi. Bir iki güne kalmadan memleketten bir kız buldular.
    Bir akşam sarhoş matbaacı ile imam nikahı kıydılar..,
    Matbaacıya ne zaman sorsam nasıl evlendin diye, abi çok sarhoştum girmeyelim o konuya der...
    Bir oğlu oldu matbaacının adını atasından canını babasından çehresi sarı sıcak sevdasından..,
    Her gün oğlunu alır Sarı sıcaklı kahvelere gider; aynı masa, aynı sandalye bir eksik oturur bekler..,
    Aklından geçer hayalleri...
    Atasından addaş candan oğluna bakar, Sarı Sıcak’la yaptığı konuşmalar aklına düşer.
    -şunları söyledi, oğlunla babanla kuramadığın ilişkiyi kur, bu sefer rolleri değiştir babandan daha iyi bir baba ol! İncinen, öykünen yerlerini sar oğul babanla...
    Öyle de yaptı matbaacı. Şimdi atadan gelen yaralar kanamıyor. Sarı Sıcak’ın açtığı yara oluk oluk kanıyor...
    Günler geçiyor oğul okula başlıyor.
    Çantalar, kitaplar alırken şaşkınlıktan küçük dilini yutuyor matbaacı...
    Nerdeyse oğlunu kaybedecek o kadar şaşkın...
    Sarı sıcak orada oda alışveriş yapıyor, pembe çanta görüyor elinde..,
    Önce anlayamıyor
    -Anne ne buldum diye konuşan, koşan kıvırcık siyah saçlı bir kız çocuğu ..,
    Matbaacı dışarı çıkıyor. Elinden tuttuğu oğluyla bir banka oturuyor, titreyen bacaklarına sahip çıkmak için...
    Nice sonra
    Sarı Sıcak görünüyor elinden tuttuğu kızıyla. İçim acıyor gördüklerime inanamıyorum...
    Önümden geçiyorlar şakıyan küçük Sarı Sıcak minik bir serçe...
    Görmüyorlar beni ve oğlumu ...
    Ardından bakakalıyorum, sanki yürüyen benim hayallerim, her adımda uzaklaşıyor düşüm, gecem gündüzüm...
    Ayaklarıma hakim olamadım peşinden sürüklendim oğulla ...
    Sürekli bir ses kulaklarımda
    Baba nereye?
    Baba nereye?
    Acıktım.
    Yoruldum.
    Neden sonra duruyorum.
    Sarı sıcaklar bir apartmana girdi.
    Biraz daha bekledim, ikinci katta ışık yandı ...
    Anladım ki akşam olmuş ...
    Etrafıma baktım, iyice baktım sonra, oğlumu kucağıma alıp eve döndüm.
    Şimdi merak had safhada...
    Ne oldu da terk edildim. Tek söz havalanmadan...
    İlk fırsatta hesap verecek en azından bir sebep...
    Gün ışımaya başlarken yola düştüm
    işte...
    Binayı karşıma aldım duvarı sırtıma bekliyorum bir açıklama.
    Otobüsler işlemeye, insanlar karınca gibi koşturmaya başladı ; arıyorum Sarı Sıcak bir yüzde şimşekler çaktıran gülümsemeyi...
    Çıktı kapıdan otobüs durağına doğru yürüyor saatine bakıp bakıp...
    Tam karşısındayım görmüyor.
    Otobüse el etti bindi ardından bende bindim.
    Kartlar basıldı gölge gibi izliyorum.
    Cam kenarına oturdu yanına oturdum.
    Farketmedi...
    İçim daha bir sızladı beynim zonkluyor ama sesim çıkmıyor...
    Kendimle çebelleşirken ellerine takıldı gözlerim aradı yüzük; ama yoktu...
    Ohhh dedim...
    Kendime şaşırıyordum.
    Aptallaşma seni hatırlamayan umursamayan Sarı Sıcak, sen hala yüzüğe bakıyorsun...
    Sanki ben çöpsüz üzüm.
    Düşünceler içinde kendimle savaş ederken izin verirseniz inebilirmiyim dedi
    Yüzüne baktım kaldım...
    Gözlerimiz buluştu, öyle ne kadar kaldık bilmiyorum...
    Sonra özür dedi devam edemedi göz yaşları sel oldu gitti
    Soramadım ; saramadım
    Kal geldi ...
    Hadi inelim konuşacaklarımız var dedi.
    Kedi gibi takip ettim.
    En dipte bir masa seçti ve oturduk.
    Garson geldi iki çay dedi ve anlatmaya başladı...
    Ailem dedi...
    Ağlamaya başladı..,
    Kelimeler ağzında yuvarlanıyor bir türlü anlatamıyordu...
    Bekledim mantıklı bir açıklama...
    Sensizliğin içinde kayboldum bile diyemedim...
    Sonunda döküldü sözcükler. Ailem üniversiteden mezun olduktan sonra baskı yapıyordu, ben de öteliyordum.
    En son buluştuğumuz gece eve döndüğüm de kapıyı açtılar; apar topar zorla, döve, söve götürdüler dinlemediler. Telefonumu çantamı aldılar. Karga tulumba arabaya bindirdiler. Zorla evlendirip kendilerince baş göz ettiler.
    Kız kısmı kendi başına yaşayamazmış.
    Bir kaç sene sürdü işkenceden farksız evlilik, ayrıldım; ilk fırsatta kızımı alarak kaçtım. Bir süre kadın sığınma evlerinde kaldım. Tehditlerden korunmak için kızımın ve kendi ismimi değiştirdik. Devlet korumasında iş bulundu, ev, derken yaşıyoruz. Silmeye çalışıyorum belleğimden acıyı; tek hatıra kalsın o da sen ...
    Sade ve sadece SEN...
    Çok sevdim çok...
    Ben seni terketmedim ...
    Ben benden çalındım...
    İlikledim yarama senden kalan hatıraları.
    İzlerim geçmişi bir eksik.
    Dolanırım kahkaların kol gezdiği masalarda ararım senli dizeleri.
    Ahhh dönebilsek!
    O mutlu günlere.
    Sade ve sadece,
    Bir çift göz,
    Bekleyen,
    Matbaacıya,
    Ahhh dönebilsek!..
    Arkası yarın










    SARI SICAK (3)
    telefon numaralarımızı alalım daha çok konuşacaklarımız özlemlerimiz var ama işe yetişmem lazım sonra kızımı alacağım müsait olunca arayacağım ve çok merak ediyorum sen ne yaptın ...
    El çabukluğuyla numaralar verilir görüşmek üzere hoşçakal der ve çıkar.
    Matbaacı kalır düşüncelerin içinde şimdi sevinsem mi üzülsem mi...
    Terketmemiş
    Aldatmamış
    Hala beni seviyor...
    Bu düşünceler bile silmişti öfkeyi boşa geçen yılları hatta içinde ılık bir meltem esiyordu...
    Şiirler
    Sarı sıcağım
    Ve geçen yıllar
    Umut kanadına yapışmış ürkek ürkek çırpınışta...
    Biraz sindirmesi gerekiyor kabullenişler
    Kolay değil ama iyi bir tarafı var sarıldı canıma hala beni seviyormuş benim onu sevdiğim gibi...
    Bu düşünceler içinde eve geldim baba diye açtı oğul öyle güzel sarıyor Kİ sanki canım havalanmış izliyor kahkahalarımızı
    Günün yorgunluğunu alan oğul
    Canıma can katan oğul
    Allah razı olsun senden
    Seni bana veren Rabbime şükürler olsun
    Sen de olmasan hayata tutunurmuydum
    Gerçekten oğul dünyaya geldi matbaacı onun için yaşamaya başladı.
    Aslında kötü bir evliliği yoktu karısı iyiydi hiç şikayet etmez ,kavga etmez ,istekte bulunmaz ağzı var dili yoktu...
    Ancak matbaacı sevmiyordu sadece acıyordu ...
    Çünkü sevdiği vardı ,unutamadığı ,hayelleri...
    Kim verebilirdi ki düşlerini geri
    Nasıl zevcen dedikleri yabancı bir kadını düşlerinde büyütebilir..,
    Büyütemedi de zaten
    Öyle işte oğulun annesi sadece bu kadar
    Oysa Sarı sıcak onun için düşlerin prensesi şiirlerinin ilham kaynağı
    Hayat...
    Günle doğar
    Ay ile biter
    Matbaacı için hayat
    Sarı sıcak
    Gerisi buzdan kesik
    Telefon çalar ekranda Sarı sıcak yazıyor
    Kaptığı gibi balkona çıkar
    Açar Alo demez
    Şiiri dizelerden çıkar ete kemiğe bürünmüş
    Alo der
    Yeter bu
    Yeter...
    Yarın iki de aynı yer der kapatır...
    Matbaacı oturur ilk baktığı saati akşam sekizi gösteriyor şimdi nasıl geçer onca saat...
    Ve saatler ağır da olsa geçer matbaacı buluşma yerine bir kaç saat önce izin alıp gelir beklerken düşüncelerine hakim olamaz hep hayalini kurduğu sarı sıcak yakmış gönlünün ateşini seyrine dalmış bir düşten diğerine harman olmuş hayaller denizinde kulaç atıyor garson da yirmi dakika da bir gelmese dünyada olduğunu hayatın devam ettiğini anlayamayacak...
    Güneşi doğmuş adım adım masasına akıyor yer kaymış uçan halı üzerinde annesinin beşiği gibi tıngır mıngır sallanıyor...
    Ayağa kalkamıyor ayaklarına hükmedemiyor kalbi yerinden çıktı çıkacak...
    Sarı sıcak merhaba diyerek sarılıp öptü...
    Matbaacı sarhoş öyle içerek değil mutluluk sarhoşu...
    Ben anlattım sıra sende...
    Hadi dinliyorum...
    Matbaacı silkinir ve başlar...
    Hatırlamak istemediğim bir batış çok zor çıktım kendi susuz kuyularımdan tam olarak çıktığımda söylenemez.
    Çok aradım İstanbul kazan ben kepçe bulamadım...
    Bulamadığım her günü şişenin dibinde kapattım çok defa intihar ettim ama öldürmeyen Allah öldürmüyor...
    Sarhoş olduğum bir gün imam nikahı ile evlendirildim ;anamın işleri belki hayata tutunurum ümidi ile evlendirildim nasıl bir çukursa sonra apar topar askere gittim orada başladı kuvvetsizliğim hiç bir şey yapamıyor eğitimden sonra ayağa kalkamıyordum silah eğitimlerinde hedefi çift görüyor netleştiremiyordum bir kaç kez arkadaşlarımı yaraladım göremiyordum sonra revire çıkarttılar tahlil üstüne tahlil ,beyin emarı ve belden sıvı almamız gerekiyor dedi askeri doktorlar tamam dedim yapıldı çok zordu
    Tanı koyuldu MS hastalığı dediler; şaşırdım hiç duymamıştım nasıl dedim beyin ve omurilikten gelen emir komuta zincirinin bozulması ; beynin gönderdiği komutların yapılamaması...
    Anlamadım dedim...
    Ağzım açık kalmıştı hala söylediklerini hazmedemiyorum ben herkes gibiyim
    Dr anlatmaya başladı daha düz anlatayım
    Örneklendireyim ...
    Diyelim ki telefonun şarjı bitti takıyorsun şarja yarım saat olmuş ama şarj dolmamış ancak kapanmayacak kadar dolmuş kabloyu çıkarıp takarken farkediyorsun ki
    Kablonun etrafı soyulmuş teller çıkmış napıyorsun kabloyu sarıyorsun ki şarj olsun.
    İşte bizim beynimizde de plakalar var etrafı miyelin tabakası ile çevrili emir komuta zincirinde bilgilerin yada mesajların iletilmesini sağlayan ,buraya kadar anladık mı..
    Kafamı sallıyorum şaşkınlık içinde...
    Şimdi senin plakalar miyelin tabakasını yitirmiş onun için çift görüyorsun onun için denge sağlayamıyorsun ayakta durmak zorlaşıyor...
    Nasıl düzelirim...???
    Tedavi...???
    Neden olmuş ...???
    Sakinleşelim önce kavrayacağız kabul edeceğiz sonra başlayacağız.
    Bu şekilde askerlik yapamazsın heyete girip rapor Alman lazım.
    Sonrası muafiyet belgesi ile askerlik bitti
    Bende bittim...
    Tedaviler ataklar ardı arkası kesilmedi
    Yaşıyormuşum , gün doğmuş gün batmış
    Farkında BİLE değilim...
    Bir oğul var hayata bağlayan birde senin bitip tükenmeyen közün ...
    Sarı sıcak gözyaşları arasında dinler ve kollarını açıp senin sarı çiçeğin bir sana açar bir sana kokar gerisi kurumuş toz toz
    Der matbaacı sarılır ...
    Sonra her gün buluşurlar ayrı oldukları her anda yazışırlar...
    Ama ne yazma sarı sıcakta içini dökercesine dizeleri ağlatır ...
    Matbaacı da özlemini mısra mısra üfler sevdiğinin kulağına...
    Dilimin döndüğü içimin çağladığı ince belli kalemin hükmü...
    Zinhar yürekten kovalamalı hüznün gözyaşlarını...
    Ferman dinlemiyor içimdeki çoçuğun
    Ağlayan sesi...
    Susuz açan kaktüsün yazgısı
    Harlı ateşin közü
    Karartma geceleri
    Umarsız küçüğün sözü
    Mayasız özü
    Korku yayılışa geçer sarar gözü
    Sonbahar giydirir örtü
    Çare-Siz kumar
    Maviden Umar
    Atar eteğindeki taşları
    Akar zındık gözyaşları
    Mesaj atar Sarı sıcak ertesi sabah matbaacı ...
    —Günaydın
    —Günaydınnn mükemmelsin çekirge....
    —Gerçekten mi
    —-Ben umutsuz vaka diye düşünüyorum
    —-yooo gayet başarılı...
    —-Diyorsun
    Hece ölçüsü yok Kİ
    Yani başaramadım
    ——hece olayı başka...
    sen serbest yazıyorsun...
    hece zor bende tam manasıyla yazamıyorum onu...
    Başka bir tane daha yazar sarı sıcak
    ESKİMEYEN EKSİ EKİM
    Vakit Eylül’ün son saniyeleri
    Bir kaç saniye sonrası Ekim
    Ek-si-liş-im
    ESKİ EKİM
    Ne doğru ...
    Eksiğim çookkk
    Eskimeyen eksi Ekim
    Yalansız dosdoğru
    Çokkk eksiğim çoookkk...
    Ortak bir dilde özlemi bağırıp
    ÇIĞIRIMDAN çıkıyorum...
    DUYAR mı...
    Sanmam acıyı büyütüp BÜYÜTÜP Dizelerle saracağım hepsi bu...
    Hepsi buuuu...
    Eksilişler...
    Eskimeyen eski EKİM
    —-Beğendin mi
    —-Hemde çokkkk
    biraz daha da uzayabilir bu şiir küçük dokunuşlarla...
    —-Mesela
    —-onu sen tasarlayacaksın çekirge ——Hımmm
    —-bak mesela zincir kafiye denediğim bi şiir bu...
    Sarı sıcak yazar
    İpin ucu serde
    Un serdim yerde
    Ekim hanım koş
    Sardı beni ateş
    —-Güzel
    —-De ben beceremiyorum
    ——ben çok becerebiliyom da sanki

    ——Sen iyisin
    Hafife alma
    —-/öyle olduğumu söyleye söyleye gaz veriyola...
    ——Ağır bir ünlem işaretisin
    ——Güzel bir benzetme...
    ——Ben de kırık nokta
    ——/nokta kırılınca virgüle döner...
    soluklanmak için...
    ____Nefes alamıyorum
    Soluksuz günü yudumluyorum
    Nefeslen neşelen
    silkin sonbahar hüznünden...
    yudumladığın gün yansın,
    dudaklarının dokunuşuyla...
    dön,
    bak bana...
    gamzelerinde rengarenk çiçekler,
    uçurtmalarla...
    ——Waaaaaawww
    Çok güzel
    Aslında ünlemden başlayıp devam etse konuşmayı şiirleştirsen süper olurdu
    ——olurdu ama ben olurdu...
    ——Sensin zaten Soooonnn şair
    Düşünüyorum
    Bir kere demiştin sonra
    Şiirle her şeyi yaptın sonra
    Sonra
    Çok düşündüm
    Sonrası Son Nefes
    Son nefese kadar son şiiri okumaya devam
    —-şiirin sonuna nokta mı,
    yoksa bir ağır ünlem mi koymalı...?
    —-Ünlemin altında kırık bir nokta
    Ünlemin altında ezilen kırık bir nokta
    Daha doğrusu
    —-ezilmek?
    yücelmeli o kendini kırık hisseden nokta...
    devleşmeli harfleri sesleri sözcükleri...
    isyan ateşi gibi...
    yanmalı barikatlar...
    alev topu sözler
    yakmalı ortalığı...
    sertleşmeli...
    rüzgarlar gibi sert esmeli...
    yakmalı değdiği her harfin yüreğini ki;
    bir daha kimseler bir noktayı kırmaya
    cesaret edememeli...
    —-Sen ne güzel bir ünlemsin
    Kara çarşaflarla bezenmiş sofamı...
    Ebem kuşağından hallice
    Yüreğimdeki prangayı sökercesine...
    Itıra renk katarcasına
    Baharın ayak sesleri
    Adım adım geliyor
    Rengini aldan
    Ala ala geliyor
    —-Bi daha oku...
    —-Hangisini
    —-son yazdığını...
    duygu tamam
    ama bi eksik var sanki...
    —-Hımm kahvaltı yaparken yazdım
    —-afiyet olsunnnn
    —-Çok zorluyorsun yaşlı beynimi çekirge...
    —-Yaşlı beyin
    Akıllıca
    Kafa kağıdı derler eskiler
    Senin kafa kağıdın küçük
    Ergen sivilcesi gibi
    Biliyorsun
    İtiraz edeceğimi
    Ondandır beyne bağlayış
    Akıl küpü ÜNLEMİM.!!!!
    —-susuyorum dinle...
    Sarı sıcak bir yaz güneşi girdi sen girince şu kapıdan...
    Süpürdü saçları hazanın tüm sararmış hüznünü
    bakamadım göz alıcı gülümsemene...
    ama içimde gümbür gümbür,
    gürül gürül çağladı kokun...
    gel otur kıyılarıma,
    ve ruhumun doruklarına dokun...

    KAN/Atsız BİR ÜRKEK SERÇE
    Ömür diyorum ömür
    Bugün mü
    Yarın mı
    Son nefeste
    İçim şehla
    Dışım ebem kuşağı
    Oysa karadan bir kırık NOKTA...
    Belki son nefestir
    Aldığım
    Verdiğim
    Umuda
    kanat taksam Ne YAZAR
    TAKMASAM NE YAZAR...
    Kanatsız bir Ürkek serçeyim
    gören de var
    Görmeyen de
    Duyan da Var
    Duymayan da
    Umurumda mı
    Ne takdir beklerim
    Ne yüceltilmek
    İçimi boşaltıyorum
    Sen ordan isyan de
    Ben buradan direniş
    Son nefese inceden serzeniş
    SARI SICAK
    SON MU...
    Matbaacı boşanamaz
    Sarı sıcak evli bir adamla olamaz
    Aşk yolu bu su akar yolunu bulur...
    Kurgusal değil duygusal...
    Kim bilir belli mi olur
    Belki son nefeste
    Belki son şiirde
    Belki son mısrada
    Buluşurlar...
    Bitti.
    SİBEL KARAGÖZ
  • İbrahim Ethem Hazretleri, tâcı tahtı terk edip seneler sonra kendi yaptırdığı camide yatsı namazı kılıyor.
    Dışarıda kar var, hava çok soğuk, "Şurada kıvrılayım da sabah olunca giderim” diye düşünüyor. Caminin bekçisi gelip
    “Ne yapıyorsun burada?” diyor.
    İbrahim Ethem: “Müsaade et şurada yatayım, sabah namazından sonra gideceğim” diyor.
    Bekçi bacağından tutuyor ve “İbrahim Ethem, senin gibi çulsuzlar için yaptırmadı bu camiyi” diyor ve bacağından sürükleye sürükleye, kafasını merdivenlere vura vura atıyor onu dışarıya.
    İbrahim Ethem “Ben bu camiyi yaptıran kisiyim.” diyemiyor kibir olur diye. Çaresiz şehre gidiyor, her taraf kapalı, sadece bir yer açık, bir ekmek fırını.
    Kapıyı çalıyor ve sabaha kadar oturma müsaadesi istiyor. Orada çalışan işçi “Geç otur” diyor. Aradan bir iki saat geçiyor. Sabah ezanı okunmaya başlıyor, ezandan sonra işçi dönüyor:
    “Hoşgeldiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz isminiz ne?" diyor
    İbrahim Ethem de
    “Ben iki saattir burada oturuyorum, şimdi mi geldi aklına sormak?” diyor.
    Fırıncı, “Ben bu fırında işçiyim, iki çocuğum var, iki de yetime bakıyorum. Ben onlara şimdiye kadar haram lokma yedirmedim. Senin geldiğin vakit, benim mesai saatim dahilindeydi.Ezan okundu mesaim bitti. Şimdi seninle istediğin kadar konuşabiliriz, şimdi kazancıma HARAM karışmaz” diyor.
    İbrahim Ethem “Sen ne güzel adammışsın.Senin Allah’tan bir şey isteyip de gerçekleşmediği duan oldu mu?” diye soruyor,
    “Ben Allah’tan ne istediysem verdi.Fakat bir şey hariç, henüz onu bana vermedi. ALLAH’a yalvardım, bana İbrahim Ethem Hazretlerini göster diye, bana onu göstermedi” diyor.
    İbrahim Ethem Hz.
    “O Allah öyle bir Allah ki İbrahim Ethem'in bacağından sürükleye sürükleye, kafasına vura vura getirir, sana gösterir. SEN YETER Kİ YÜREKTEN İSTE" diyor.

    Sevenin sevdiginden istedigi tek şeydir dua. Ayrı bedenleri bir muhabbette birleştirendir dua.
    Çaresizken sığındığımız tek limandır dua.
    Kulun Allah'la teke tek konuştuğu andır dua.

    Rabbimiz, fırıncının duası gibi ihlasla dua yapabilmemizi nasip etsin, dualarda buluşalım ve her şer, hayrolsun inşallah!
  • 520 syf.
    ·6 günde·10/10·
    Martin Eden; beğenerek, etkilenerek, hayranlıkla okuduğum, son sayfalarını üzülerek çevirdiğim bir eser oldu.
    Biraz araştırdığım ve kitabın sonlarındaki notlardan edindiğim kadarıyla yarı otobiyografik bir roman olduğunu söylebiliriz. Tamamen olmasa da Jack London’un hayatından esintiler mevcut.

    Gemide işçi/denizci olarak çalışan Martin'in yoksulluğunu, tutkulu aşkını, aşkı uğruna verdiği mücadeleyi okuyacak ve onu tanıdıkça azmine, kararlılığına, başaracağına, hayallerine nail olacağına olan inancına müthiş hayran olacaksınız.

    Bir tarafta; hiç eğitim almamış, yaşamı boyunca çok zor şartlar altında çalışmak zorunda olan sefaletle, açlıkla boğuşan Martin Eden, öte tarafta varsıl ve eğitimli, görgülü, Martin'in gözünde melekler mertebesinde Ruth...

    Ruth; Martin' i tanıdıkça içi onu evcilleştirme dürtüsüyle kıpırdanıyordu. Şöyle ki;

    “Böylesine ehlileştirilmemiş vahşinin böylesine mülayim vaziyette ayağına gelişi, esrarlı bir şekilde Ruth'un kibrini okşuyor, onu evcilleştirme dürtüsüyle içi kıpırdanıyordu. Bilinçsiz bir dürtüydü bu. Düşüncesinin en uç noktasındaki arzusu, Martin'in hamurunu yeniden şekillendirip dünyanın en iyisi olduğuna inandığı babasının görüntüsüne benzetmekti." (s.80)

    “Ruth'un elinde bir hamur olan Martin, ne denli ihtiraslı bir tutkuyla onun tarafından şekillendirilmek istiyorsa, kız da onu kafasındaki ideal erkek biçimine sokmak için o kadar büyük bir arzu duyuyordu." ( s.97)

    Bakalım Ruth, amacına ulaşabilecek mi? Martin'i dilediği ideal erkeğe dönüştürebilecek mi? Martin, buna izin verecek mi?

    Martin, Ruth ve ailesinin o parıltılı sözde entelektüel yaşamını gördüğü an hayranlığı artar ve Ruth'a olan aşkı, ünlü bir yazar olma sevdası uğruna bambaşka bir boyuta erişir. Şiirler, öyküler, makaleler yazar fakat hiçbirine değer veren olmaz... Ama o hiç vazgeçmeden üretmeye, daha çok okumaya, daha çok yazmaya devam eder. Çünkü hiç kimse inanmasa da (ablası, Ruth, Ruth'un ailesi, ) Martin, başaracağına daima yürekten inanır.

    Tüm bunları tek bir hedef için yapar Martin, ilk görüşte âşık olduğu kız Ruth için...

    “Paranın değeri, getireceği özgürlükte ve kendini hoş gösteren giysiler aldırmasındaydı ki bunlar da onu hedefine götürecek, hayatını altüst eden ve esin veren narin yapılı solgun yüzlü kıza yaklaştıracaktı."

    Nasıl, ne şekilde, neleri mi başaracak Martin Eden? Kütüphaneye giderek, çok okuyarak, görgü kurallarını, dil bilgisini ve de daha fazlasını öğrenerek... Günde 5 saat uyuyarak inanılmaz diyebileceğimiz bir gayretin sonucunda üniversite eğitimi almış kişilerden dahi daha kültürlü biri haline gelir. Sorgulayan, düşünen, tartışan gerçekten entelektüel biri...

    " Bir sürü kitap okudu ama içindeki huzursuzluk azalmak yerine daha da büyüdü. Her kitabın tek tek her sayfası bilgi âlemine açılan birer gözetleme deliğiydi. Okudukları açlığını daha da artırdı." (s.55)

    Peki tüm bu çabalar, tüm bu mücadele, emek, onu istediği hedefe ulaştıracak mı? Ya da şayet ulaştırdıysa; Ruth’ a olan aşkı, arzu ettiği ünü devam edecek mi? Ettirebilecek mi? Yoksa büyük bir sukutuhayal mi olacak tüm her şey onun için ?..

    Martin; seçkin, eğitimli, kültürlü diye nitelendirilen burjuvanın aslında hiç de öyle olmadığını görecek; önce küçümsedikleri, eğitimsiz addettikleri, kendilerine yakıştırmadıkları Martin'in büyük bir üne ve paraya kavuştuğunu görünce belli kesimin takındığı ikiyüzlülüğü, samimiyetsizliği bakalım sizler nasıl değerlendireceksiniz? ..
    Martin, hayatı işte tam da o zaman öğrenir... “Büyük bir hata hayat, utanç verici bir maskaralık...” (s.425) “ Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi.” (s 475)

    “ Halbuki düşünsene, bir zamanlar bütün masumiyetimle yüksek makamlarda oturan, güzel evlerde yaşayan, banka hesabı olan eğitimli insanların ne kadar değerli olduklarına inanırdım...” ( Martin Eden)

    Martin Eden, ünlü bir yazar olunca...

    “ (...) Asıl yemeğe ihtiyacı varken kimse onu davet etmemişti. Ama şimdi binlerce yemek satın alabilecek durumdayken ve tersine iştahı giderek azalırken sağdan soldan peşpeşe yemek davetleri yağıyordu. Neden? ...”

    Azmi, umudu, inancı, kararlılığı, aşkı, hayalleri, hayal kırıklığını ve verdiği mücadele ile sizi kendisine hayran bırakacak ve sonunda da hüzne boğacak Martin'in hikâyesini okuyun lütfen. Okutturun, armağan edin...

    Not: Ben kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından okudum. Çeviri oldukça iyi. Bu yayını tercih edebilirsiniz. ( pek çok eserde olduğu gibi.) Bir de kitabın en son sayfalarında yer alan numaralandırılmış notlara da muhakkak göz atın.
  • Karl Marx'ın Eşine Mektubu: Yürekten sevdiğim,Sana yine yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum. Kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olunca her şey ayırt edilmeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlarmış. Küçük tedirginlikler onlara yola açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayasıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyümesine yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. Aşkımda öyle...
    Zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve çzel izlenimlerimde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil, sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor...
    Dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrene sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.
    Hoşçakal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim.
    Senin, Karl , Manchester, 21 Haziran 1865