• 228 syf.
    Eski Yunan denilince Homeros'la birlikte akla gelen ilk isim olan Hesiodos'un hayatı ve eserleri hakkındaki bilgiler ile günümüze gelen Theogonia, İşler ve Günler kitapları içinde barındıran güzel bir eserle karşı karşıyayız.

    Eserin uzun ilk bölümünden gördüğümüz kadarıyla; Hesiodos, Anadolu'dan Yunanistan'a göçmüş bir ailenin çocuğu olarak büyümüş. Yaşadığı toprakları yadirgadığı ve daha verimli topraklara sahip olan Anadolu'daki yurdunu özledigi ifade edilmiş. Nitekim çizdiği tanrı tasvirleri ve insanlara verdiği öğütlerin Anadolu izleri taşıdığı örneklerle verilmiş. İşler ve Günler'de çiftçilikle ilgili verdiği bir tavsiyede turna kuşlarının ötmesini beklemelerini tavsiye edişi, ayın belirli günlerinde yapılacak işler veya belirli günlerde olacak işlerin mahiyeti, adetler(gece iş yapilmamasi, ocak kenarında çıplak olunmamasi, suyu Tanrılari anmadan içmeme veya kullanmama gibi) Anadolu kültürüne ait olduğu ve Hesiodos'un bir nevi köklerini dile getirdiği ifade edilmiş.

    Bunlarla birlikte Homeros'ta insanlarla iç içe olan tanrılar dünyası Hesiodos'la birlikte görünmez kalın duvarlarla ayrılıyor gibidir. Aynı zamanda Homeros'ta Zeus'tan da üstün görünen kader kavramının Hesiodos'ta Zeus'un gerisinde kaldığı yani Zeus'un kaderden üstün bir güç olduğu ortaya koyulmuş. Tanrı kadere hakim güçtür diye ifade edebiliriz bu durumu. Hesiodos uzun uzun tanrı anlatımı yapar, kim kimden doğdu gibi, akıllara tevrati getiren Theogonia'da, bu eserde açıkçası biraz sıkıldım. Bu kitabında en çok ilgimi çeken Pandora ve Prometheus hikayeleri oldu. Azra Erhat, Pandora hikayesinin Yunan'a ters olduğunu, bunun yine Anadolu'dan getirilen bir inanç olduğunu ifade etmiş. Pandora'nın kabahati yüzünden insanlığın başı beladan eksik olmaz, bu da akıllara Havva yüzünden cennetten kovulan Adem'i akla getirir. Nitekim Hesiodos eserlerinde kadınlar hakkında hoş şeyler söylemez. Prometheus ise Zeus'u kandiran ve önemli bir imge olan ateşi insanlara veren, Tanrılara karşı gelen biri olarak kötü görülür. Zaten Hesiodos'un vurguladığı üç temel olgu vardır: Düzen(Adalet), Tanrıya itaat ve çalışma. Bu arada Hesiodos'un kendisini peygamber gibi gördüğü yorumu da haksız bir yorum değildir.

    İşler ve Günler eserinde, kardeşine kızar, anlaşılıyor ki babadan kalan miras konusunda kardeşi, yargıçlara rüşvet vererek avantaj sağlamıştır. Hesiodos da hem onu yerer hem de tavsiyeler verir. Tavsiyelerinin ana noktası insanın emegiyle kazanması ve her daim çalışkan olmasıdır. Başkasından fayda gelmeyecegi, gelse de kısa süreli olacağı vurgulanır; bunla birlikte insanın başkasının kazandıkları karşısında iştaha geleceği yani onlarda olanın kendisinde de olmasını isteyeceği söylenir. Yani insan her daim çalışmalıdır, nitekim tanrılar da çalışkan insanı severler. Dike diye geçen ve kısaca adalet manasına gelen kavram da ana noktalardan biridir ve kardeşinin rüşvet verdiği yargıclar nezdinde yargiclari, adaleti sağlayan güçleri ve başka pasajlarda da kralları sert bir şekilde yerer ve uyarır ozan/peygamber.

    Kadınlar konusunda düşünceleri hoş değildir, dönemin izlerini taşır ki aslında günümüzde de halen geçerli bir anlayıştir genel olarak kimi yerlerde: #60094223
    Burada özellikle;
    "Kız oğlan kızla evlen ki
    Doğru bildiğin yola sokabilesin onu" dizeleri oldukça manidardir. Çünkü buradan bakireliğe neden önem verildiği hakkında çıkarımlarda bulunabiliriz. Homeros'un eserlerinde kadının cinselliğinden korkuldugu veya tehlikeli olarak görüldüğü izlenimi edinmistim. Bu izlenim ile yukaridaki dizeleri birleştirip ele aldığımda, bakirelik istemi, erkeğin kadın karşısında duyduğu acziyeti, özgüvensizliği aslında diyebilirim. "Kadın, cinsel açıdan deneyimli olmasın, arzusu sadece benle yaşayacağı cinsellikle sınırlı kalsın ki cinsellik istemi seviyesi yukarıda olmasın; beni yetersiz görmesin," diyor gibidir bu yönde isteği olan erkek bir açıdan kendi arka belleginde belki de. Bu sadece cinsellikle sınırlı olan bir durum da değildir aslında, kadından genel olarak evde oturması veya eğer çalışma hayatında olacaksa bile kocasından statü ve maddi kazanç bakımından aşağıda olmasi beklenir. Aynı mantık.

    Diğer bir değinmek istediğim nokta ilk bölümde Erhat'in Yunan, Finike, Anadolu ve Mezopotamya kültürlerinin etkilesimine vurgu yaparken degindigi bir karşılaştırmadir. Prometheus özelinde Yunan'da insan, Tanrıya baş kaldırmıştır, yani kul olmaktan kurtulma yoluna girmiştir. Lakin Babil özelinde Doğu insanı, kul olarak doğmuş ve kul olmaya devam etmiştir, baş kaldırmamistir. Sadece Tanrı, dinsel inanç özelinde de değil, genel olarak her alanda Doğu insanı otoriteye sıkı sıkıya biat etmeyi sever, baş kaldırani hor görür, hoşlanmaz ondan. Tanrıya, padişaha, kutsal kitaplara, buyruklara koşulsuz biat her şeyden oncedir hatta akıldan da, zaten akıl da nedir ki bunların yanında. Halihazırda akıl da bunları anlamak, daha doğrusu bunlara ne şekilde daha iyi riayet edebiliriz diye verilmiştir insana. Kırmızı çizgileri çoktur bu insanın, geçmez onları ve geçirmezdi kimseyi, geçmeye kalkişani dışlar, dislamakla da kalmaz vurur, linç eder onu. Sonuçta en ufak bir eleştiriyi anasına edilmiş küfür diye algılayan bir insan çıkar ortaya. Diğer tarafta Prometheus'u takip eden Batı insanının ise Doğu insanın kutsal diyeceği, kırmızı çizgiler deyip geçmeye cekinecegi konularda enine boyuna düşündüğünü, eleştiri getirdiğini hatta dalga geçerek bunu yaptığını görürüz. Tabiki bu aşamaya uzun ve zorlu bir süreç sonunda gelmiştir; bu süreç sırasında ne yobazliklardan geçmiş ne aydın insanların kellelerini almışlardır onlar da ama sonuçta bir noktaya evrilmislerdir. Bu noktada kendilerini de eleştirirler. Yani gelişmiş bir eleştiri kültürü hakimdir. Aklı, birtakım kutsallara, kırmızı çizgilere daha iyi nasıl riayet ederiz diye değil her konuda özgürce kullanmaya çalışırlar. Tabiki bu noktaya geliş sürecinde onlar da aklı Doğu insanı gibi kullanmislardir lakin surda gedik açıp düşünsel evrime devam edebilmislerdir. Sonuçta da biri kendilerini eleştirince anasına kufrediliyormus gibi algilamayan, aksine bundan ders çıkarıp kendini gelistirebilen bir insan figürü ortaya çıkmıştır. Bu duruma bir örnek vereyim; bizim ülkemizde veya Arap dünyasında din konusunda bir ilahiyatci ile bir dine inanmayan birinin tartışmak için halka açık bir yerde canlı yayın verdiklerini düşünelim. Ne olur sonucu bu olayın veya olabilir? Akliniza hemen kötü şeyler geliyor mu? Benim geliyor. Diğer tarafta ben Richard Dawkins ile bir Piskopos'un birbirleri ile dalgaya varacak şekilde(dalga derken de hemen olumsuz anlamayalim, iki taraf da mizahi ve zekice cevaplar veriyorlar birbirlerine, iki taraf ve izleyenler de gülüyor, ya sen nasıl konuşursun al kafana bu taşı demiyor yani) tartisabildiklerini gördüm ki bu ABD'de oluyor zira ABD'nin halkında da yobazlik azimsanmayacak düzeydedir. Veya benzer şekilde Miraç hadisesini tartissa az öncekine benzer iki kişi ve dine inanan biri bu olayı klasik literaturde olduğu şekli anlatirken diğeri buna tebessum etse hemen hakaret, saygısızlık ve taşlama vs vs gelir. Bu şuna benziyor arkadaşlar, ben çıkıp karşınıza ciddi ciddi Zombileri anlatıyorum. Var mıdır yok mudur önemli değil, ben buna inanıyorum diyorum. Ama karşıdaki yok, bunu biliyor veya buna inanmiyor. Haliyle de kendi açısından bu olayı ciddi ciddi dinlemek veya bu olayı ciddiye almak zorunda değildir. Buna inanan alabilir ama herkesten bunu bekleyemez veya herkesin bu olayı kendisi gibi görmesini, bu olay hakkında kendisi gibi yorum yapmasını, davranmasini... Bu ne ki aslında sırf Hz eki kullanilmayinca saldirmaya, susturmaya, düşman gibi görmeye başlanıliyor. Neyse anlatmak istediğimi anlatabilmisimdir umarım. Ayrıca bu durum sadece dinsel inanç konusu ile sınırlı değil, siyaset ve daha birçok konuda benzer karsilastirmali örnekler verilebilir.


    İyi okumalar
  • Sana iyi gelmeyen, seni şüpheye düşüren, beraberken ya da sahipken seni mutlu eden ama yokluğu seni senden götüren herkesten ve her şeyden uzaklaş.
  • Bu hayatta yenilmiş ve vazgeçmiş çok insan gördüm. Kendinden başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış. Oysa aramış, hep bir çıkış aramış. Ama sonunda hep çıkmaz yollara sapmış. Benim de hayat öyküm böyle. Başta güçlü ama sonradan öyle büyükçe yıkılan, yenilen, kaybeden baş karakter. Kendinden başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan. Ben ne yazı yaşadım ne de güneşin sıcaklığını hissettim bedenimde. Bi kutupta yaşıyor olsaydım eğer hiç kimsenin de umrunda olmazdım. Ama şimdi nasıl giderim ki? Nasıl yok olurum? Beni sevmediklerini bildiklerime(sevmeyenlere) inat yaşasam ne olur ki. Hep kaybedendim. Belki 7 yaşından beri. Oysa hep güvendim, hep inandım bu yüzden şimdi böyle kaldım. Ve kalbimi de öyle bıraktılar. Bu zamana kadar(belki de şu ana kadar) hep en kötüsünü düşündüm kendime. Bir hata vardı ortada, ben hep bende buldum. Hiçbir zaman başkalarında aramadım. Hep bendim. Suçlu, hatalı, günahkar... ASABİ... Peki tamam da beni bu yapan şey neydi? DARBELER mi? Bu yaşa gelene kadar 2 şeye inandım; Rabbim ve ilk aşkım. O farklıydı zaten. Hiç başkaları gibi değildi. Ben gibi de değildi. Bana yakınlığı, sıcaklığı vardı onun, buna karşılık benim de kocaman AŞKIM, SEVGİM, GÜVENİM, ŞEFKATİM vardı. Cesurdu. Cesurdum. Ağlayışlarım da hep yalnız kalsam da, onu her ne kadar arayıpta bulamasam da içimde bir inanç vardı ona dair. Kendimi bir avutuşum vardı. Ağlarken hep "Neredesin Anıl neredesin, sana, sevgine, sıcaklığına o kadar ihtiyacım var ki... O kadar muhtacım ki sana... Nolur yardım et! Yalnızım, hep yalnızdım. Sende beni yalnız, yapayalnız bırakma nolur!..." diye söylerdim. Söylerken, "gitme"ler, "nolur"lar çoğalırdı hep. Benim Rabbimden sonraki tek arkadaşımdı o. Güvendiğim, inandığım, sığındığım, sevdiğim tek insan. Nefret ederdim her şeyden. Şu anda da öyle. Sinirlenince ya da yolunda gitmeyen her şey de önce "lanet" ediyorum sonra şunu söylüyorum: "Her şeyden ve herkesten NEFRET EDİYORUM!". Hep bunu yapmışımdır. Çok sinirlendim, çok kızdım ve bu kelimeyi çok kullandım hayatımda. O çıkmaz sokaklarımın sonu hep gözyaşıydı, ağlamaktı. Çünkü ben ne geriye dönebilirdim ne de kaçabilirdim. Bu yüzden hep ağladım... Şimdi bile tek bi söz öyle kırıcı olabiliyor ki ağlamak istiyorum. Benim o küçük kaçamaklarım hep gözyaşlarım oldu. Peki şimdi ben mi hatalıyım? Ben mi utanmalıyım kendimden yoksa onlar mı? En yakınım dediğim bile bana neler yaptı. Nasıl bi kazık attı. Peki şimdi ondan NEFRET ediyorum diye, ona karşı KİN tutuyorum diye ben mi suçluyum?

    13.01.2014 Pazartesi
    A.U
  • "Sana iyi gelmeyen,seni şüpheye düşüren,beraberken ya da sahipken seni mutlu eden ama yokluğu seni senden götüren herkesten ve her şeyden uzaklaş."
  • Şampuanın bittiği anda gideceksin arkadaş. Her yerden, herkesten, her şeyden...
  • "Ne zaman moralim bozuk olsa herkesten ve her şeyden kaçıp kendimle kalmak istiyorum. Ben anlatarak, fikir alarak değil de kendi kendime konuşarak üstesinden gelmeye alışkınım. Ne yapılsa da değiştiremeyeceğim bir huy bu”