• “Psikologlar buna ‘hedonik adaptasyon’ diyor. Aslında ‘hedonik çark’ diyenler de var. Çarkta dönen hamster gibi arıyoruz mutluluğu. Müthiş çaba harcıyoruz, mutluluk getireceğini sandığımız şeyler için ama hep aynı yerdeyiz. Hiçbir yere varmıyoruz.

    İki psikoloji uzmanı Philip Brickman ve Donald Campbell, insanın yanlış yollardaki bu nafile mutluluk arayışını şu şekilde özetliyor: Dış dünyada mutluluk ve haz arayışına çıktığımız her zaman aslında hamster çarkına girmiş oluyoruz. Sahip olduğumuz bir şeyin, örneğin para ya da makam, daha fazlasını elde ettiğimiz zaman, önce kendimizi mutlu hissediyoruz. Ancak çok kısa süre sonra, elde ettiğimize alışmaya başlıyoruz.

    Önceden ‘talih’ olarak gördüğümüz şimdiki seviyemiz yeniden ‘yetersiz’ gelmeye başlıyor. Ve, tattığımız mutluluk hissini sürdürebilmek veya yeniden kazanabilmek için yeniden bu kez daha fazlasının peşine düşüyoruz. Alıştığımız için, artık mutluluk için çok daha fazla şeye ihtiyaç duyar hale geliyoruz.”

    Cemal Tunçdemir, Piyangonun gerçek talihlisi kim?
  • 250 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Bazı konulara yönelik olarak, özellikle bizim toplumumuzda bizatihi konunun kendisinin hak etmediği muamelelerde bulunmak adeta normalleşti. "Aykırı" gibi tanımlanan, bu şekilde dışsallaştırılmaya çalışılan nice konu bu çabanın sonucunda, konu hakkında bizzat ön yargı sahibi olmayan insanları bile yanıltır hale geldi. Bahsettiğim mevzu günlük hayatımıza o denli işlemiş bir durum ki, yanlış görünen bir şeyi, yanlış olduğunun bile bile tekrar yaşanması gayet acı verici. Daha açık konuşmak gerekirse: Toplum olarak bize uymayacağını düşündüğümüz kimi konuları en baştan dışlamaya, dışsallaştırmaya başlıyoruz. Böylece zaman geçtikçe o konu insanların gözünde adeta başından beri "dışta" olan, üstüne üstlük bu 'dışta olmaklık' durumundan haksız bir şekilde bizim zihinsel dünyamıza girmeye, müdahale etmeye çalışıyormuş gibi algılamaya başlıyoruz. Hayır, insan düşüncesinin hiçbir meyvesi dışsallaştırılmamalı. Bize uymadığını düşündüğümüz bir fikirle, görüşle karşı karşıya geldiğimizde direkt olarak yargısız infaz peşindeyiz. Düşüncelerin yargısız infazı. İnsanlar insan katili olabildikleri gibi düşünce katili de olabilirler. Ama bir farkı var düşünce katili olmanın, düşünceler öldürülemezler, olan şey insanların onları öldüremediği için ötekileştirmeye çalışmasıdır. Bir bakıma adeta diğer zihinler için o fikri öldürmektir yapılan şey. Peki neden bu yargısız infaz? Nedeni açık. Objektif değiliz. Bu yüzden de ilk bakışta yaşamımıza uymadığını düşündüğümüz fikri yalnızca salt bu "uymamaklık" dolayısıyla dışlamaya kalkışıyoruz halbuki nedense asla işin aslını öğrenmeye, ille de itiraz edeceksek en azından neden itiraz edeceğimizin bilincinde olmayı kendi irademizle reddediyoruz. İnsanlık, kendilerine ters gelen düşünceleri araştırma, objektif yaklaşabilme aşamasına geldiğinde en azından tüm insanlık olarak birkaç adım atabilmiş olacağız.

    Konumuz feminizm. Ne anlıyoruz feminizmden? O aklınıza gelen ilk izlenimleri kastetmiyorum. Şayet biz bir düşünce katili olmak niyetinde değiliz, bu yüzden derinlemesine düşünmeyi göze almak zorundayız. Bu derinlikli düşünme sanatı adeta bir risk işidir. Çünkü bir meselenin derinine indikçe, o mesele itiraz ettiğiniz bir şey dahi olsa daha sonrasında aslında boşu boşuna itiraz ettiğinizi anlama ihtimalini barındırır. Yani bu başka bir deyişle kendi düşüncelerini sınama cesaretini yüklenmeyi gerektirir. Bu yüzdendir ki ben filozofları genellikle cesur insanlar olarak tanımlarım. Kendi düşüncelerinin yanlış olabileceğinin ihtimalini neredeyse hepsi de göz önünde bulundurmuşlar ve bu ilk ilke ile yola çıkmışlardır. Zaten bilgi arayışında olmanın temel noktalarından biri de bu değil midir? Kendinin yanlış olabileceğini kabul edebilme yetisi. Bu basit gibi görünen temel yetiden bunca çok bahsetme sebebim modern çağda artık bunun tek tük görülmesinden kaynaklı. Zihinsel bir dünyanın inşası için böylesine temel bir ilkeden dahi bu denli uzak olduğumuz bu modern çağda aslında öyle çok da "modern" değiliz. Başlangıç ilkelerinden bu denli uzaklaşmışken ötelerdeki diğer ilkelere nasıl ulaşacağız bilinmez, ama üstte de sözünü ettiğimiz üzere, en azından bir yerden başlayıp birkaç adım dahi olsa atmak zorundayız. Bu birkaç adımlara dahi muhtacız artık.

    Konudan uzaklaştık. Kendimden örnek verecek olursam, şahsen ben feminizm üzerine derinlikli düşünmeye çalıştığımda şu gibi bir sapma görüyordum: Çıkış noktasından uzaklaşma ve başka amaçlara sapma. Olaya böyle baktığımda da "asıl" olan halinin benim şahit olduğum şeklinde olmaması gerektiğini düşünmeme iten sebep bir şeylerin ters olduğu yönündeki gözlemlerim idi. O zamanlar düşünüyordum ki, feminizm şayet kadın-erkek eşitliği üzerine bir olgu ise (o zamanların aklıyla düşündüklerim bunlar) o halde içinde neden bir erkek nefreti barındırıyor? Sanki çağlar boyunca yaşanan bir haksızlık salt öfke ve kin ile çıkarılmaya, elde edilmeye çalışılıyor gibi düşünüyordum. Bir örnek ile açıklayalım, yüzlerce yıl önce birbirlerine düşman olan iki ülkenin vatandaşını ele alalım. Şimdi bir düşmanlık kalmamış, (feminizmin ilgileneceği bir şeyin kalmadığını demek istemiyorum, tamamen bağımsız bir örnek bu) artık barış hakim. Bu iki farklı ülkenin vatandaşı birbirlerine yaka paça girişse ve maksatları da kendi atalarının savaş halinde olması olsa bu ne kadar mantıklı olurdu? Öncelikle şunu söyleyeyim işin içine ne denli negatif duygular karışırsa çözüm de o denli uzak olacaktır. Geçmişte karşılaştığım kendisini feminist olarak niteleyen insanların birçoğu erkekleri ötekileştirici söylemlerde bulunarak dışlıyordu. Bunlara şahit oldukça da olması gereken eşitliğin bu duygusal gayelerin (çünkü adeta tüm hıncın çıkarılacağı bir hedef belirlemeye, bulmaya çalışmak idi bu; hedef 'şu erkek' olmamalıydı, 'erkeklik' olmalıydı) ötesinde olması gerektiğini düşünüyordum. Bu öylesine mantıksız gelmişti ki, tarih boyunca erkek hegamonisi altında kalmış kadının, şimdi de adeta "işte sıra bende" diyip, şimdi de onun erkeği hegamoni altına almaya çalışmasından başka bir şey değildi mevcut durum. Bir intikam olmamalıydı amaç, intikama bile yer bırakmayacak şekilde gidilen açık, net bir yol olmalıydı.

    Feminizm konusuna yönelik şahit olduğum başka bir yanılgı da erkeklerin içinde olduğu bir ön yargı idi. Bu, aslında hiçbir cinsiyete mensup bir durum değil, ileride de söz edeceğiz 'mensubiyet' kavramı yanılgıların adeta tetikleyicisi durumunda. Feminizm hakkında bilgi sahibi olmadan feminizmi suçlayan, feminizmden nefret eden bir erkek güruhuna da şahit olmuştum. Ama bu reddetme sevdası da tamamen duygusal kaynaklı idi. Sağlam temeller üzerinde inşa edilen bir reddetme değildi. Dediğim gibi, yalnızca feminizm kavramına özgü bir nitelik de değil bu. Başka birçok kavram ve olgu hakkında da insanların bu gibi öteleme çabalarına şahit oldum. Vegan olan bir arkadaşımla dalga geçen bir güruh da vardı. Burada iki yanılgı var; birincisi, bu insanlar herhangi biri kendilerine, kendi yaşamlarına uygun fikirler taşımadığında, uyumlu davranışlar sergilemediklerinde "aykırı" gibi görüneni dışlıyorlar, bu dışlama da beraberinde maalesef alay etmeyi getiriyor. Her ne koşulda olursa olsun, asla bize karşıt olan bir düşünce ile alay etme hakkına sahip değiliz. Bir düşünceye katılmıyor oluşumuz bizde herhangi bir "alay etme hakkı" doğurmuyor. Bu güruh insanları belirli şeylerden dolayı alay konusu etmeye o denli alışmış durumda ki onların zihninde adeta şu eşitlik kurulmuş durumda: Sana uymayan herhangi bir şey = alay konusu. Gerçekten çok büyük kayıplarımız var zihinsel anlamda. İkincisi ise yine üzerinden geçtiğimiz gibi, herhangi bir düşünceye itiraz edeceksek dahi, o düşünce hakkında belirli bir bilgi birikimine sahip olmamız gerekiyor. Aslında çok basit bir mantıkla da kavranılabilir bir mevzu bu: İtiraz ettiğin şey hakkında bilgi sahibi olmadan o şeye neden itiraz ettiğini de bilemezsin. Bu bağlamda bir konuda herhangi bir bilgi sahibi olunmadan yapılan itirazlar bana hep yersiz gelir. İki tarihçinin birbirleri ile münakaşa edebilmesinin birinci koşulu, münakaşa edilecek konu hakkında enine boyuna bir bilgi birikimine sahip olmaktır. Aksi takdirde itirazların hem içi boş kalacaktır hem de üstte sözünü defalarca ettiğimiz güruh gibi itiraz etme, bir mantık meselesi değil, bir duygu meselesi haline gelecektir.

    Kafamda geçmişten beri bu konuda oluşan soru işaretlerinin ardından gitmeye uzun süre fırsat bulamadım. Nedeni ise başka soru işaretlerinin peşinden gitmemdi. Fakat bu soru işareti, diğerlerinden ayrı bir yerde zihnimin bir köşesinde adeta uzun bir süre muhafaza edildi. En sonunda da okulda doktora çalışmasını feminizm üzerine yapan bir hocamla konuyu enine boyuna tartışma imkanı buldum. Ve sonrasında bana bu dergiyi verdi.

    Bir konu hakkında yalnızca birkaç tane bilgi kaynağına erişmiş ve onlardan faydalanmış olmak elbette ki yeterli değil. Daha öncesinde de feminizm ile bazı eserler okumuşsam da zihnimde bazı şeyleri asıl oturtan kaynak işte bu dergi oldu. Elbette ki henüz yeterli değil, olan şey yalnızca bir kapının açılması oldu benim için. Zihnimde adeta üzerine "feminizm" yazan kapının önünde durup, içinde neler var diyerekten merak edip duran benim için bu kapı artık açılmış oldu, fakat bu demek değildir ki kapının içindekiler hakkında tamamen bilgim var, elbette hayır. Bu inceleme de zaten sizlere bu kapının nasıl açıldığını ve ilk açıldığı anda neleri gördüğümü ifade ediyor. Birçok yönden eksik olduğu kesin, ama en azından şahsım adına harikulade bir ilerleme.

    Öncelikle "toplumsal cinsiyet" kavramını algılamamız gerekiyor. Aslında isim olarak bile çelişkili bir kavram gibi görünür bu kavram ilk bakışta. Cinsiyet, bireysel olan bir olgu iken nasıl toplumsal olsun ki? (En azından ben böyle düşünmüştüm) Toplum bizlerin üzerinde reddedilemeyecek bir etkiye sahiptir. Buna ne kadar karşı çıkarsak çıkalım, bir yerden mutlaka toplumdan etkileniyoruz, etkilenmeye de devam edeceğiz. Toplumdan kendini soyutlayan insanlar için bile toplum etkisi söz konusudur, sonuçta toplum nedeniyle bir soyutlama söz konusu ise yine bir etki işin içine dahildir. Cinsiyet kavramını da toplum bazı yönlerden kendi düşüncesine göre belirler. Nasıl olur, 'toplumun bir düşüncesinden' nasıl bahsedebiliriz? Birazdan ona da geleceğiz. Cinsiyet, biyolojik etmenler dışında toplumla da belirlenir. Bir bebek erkek ise bu "toplum düşüncesinde" adeta daha çok şanslı bir durumdur. Erkek çocuklarının mavi renk ile özdeşleştirilmesinden tutun da, çocukken onlara zorla oyuncak tabanca almamıza kadar cinsiyet üzerinde birçok toplum etkisi mevcut.

    Bu bağlamda cinsiyetlere daha başından itibaren kimi görevleri yüklüyor, "olmazsa olmaz" illetinden daha onların hiçbir şeyden haberleri yokken onları sorumlu tutmaya kalkışıyoruz. Bu durum çocukların okul kitaplarına dek girmiş durumda. Daha ufacık çocukların ders kitabında yer alan "çarşaf çok mutlu" ile ilgili bir mini parça beni bu açıdan baktığımda dehşet içinde bıraktı. Parçada çarşaf dile geliyor, ve Ayşe'nin onu yıkamış olmasından dolayı ne kadar da temiz hissettiğinden neşeyle söz ediyor. Peki neden Ayşe, Ali olmak zorunda değil? Başka bir örnek daha; neden hep ailelerde özellikle erkek çocuklara "oku da başının çaresine bak, başkasına muhtaç olma" söylemi verilir de, kız çocukları için bu söylem pek etkili olmaz? Yani 'muhtaç olmamaklığa' yalnızca erkek mi mensup olmalıdır? Bu mensubiyetler de nereden kaynaklanıyor böyle? İşte. Burada da karşımıza kaya gibi sert bir etmen çıkıyor: Ataerkillik.

    Üstte bahsettiğimiz toplum düşüncesinin isimlendirilmiş hali budur işte; ataerkillik. Bizde nasıl düşüncelerin tetikleyicisi beyin ise, toplumun düşüncesinin temelinde de bu illet yatar. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere başından itibaren yüklenen mensubiyetlerden tutun da cinsiyetler arasındaki farklılıkları durmadan, ayırt edici bir şekilde tekrarlayıp duran zihniyet bundan kaynaklıdır. Feminizmin yönelimi de burada ataerkillik ve onun tetiklediği toplumsal cinsiyet meselesidir. Burada şunu da hatırlatmakta yarar var, üstte bahsettiğim, feminizmi erkeklerden adeta intikam almak olarak algılayan feministleri hatırladınız mı? İşte, onlar feminist değil aslında, onlar bir tür kinik denebilir. Bir kinizm meselesinin ötesindedir bu düşüncenin çözüme ulaştırmaya çabaladığı meseleler. Yani alt tarafta insanlar neyin ne olduğunu dahi tam olarak bilmeden adeta birbirlerini yerken, burada çok ötelerde asıl olan feminizm kritik, ele alınması gereken konularla uğraşır. Derginin sayısının mercek altına aldığı konu genel itibariyle "erkeklik" olunca, feminizmin yaklaşıldığı yön de erkeklik temelli. Bu açıdan bakıldığında da herhangi bir konuya tek açıdan yaklaşmak da tam olarak doğru bir tutum değildir esasında. Doğru değildir de diyemeyiz, fakat yetersiz olacağını tereddüte düşmeden ifade edebiliriz. Feminizme yaklaşılması gereken elbette ki birçok yön var, cinsiyetler teorisi üzerinden, kadınlık üzerinden ya da erkeklik üzerinden. İşte benim bahsedeceğim şeyler de derginin erkekliği baz almasından dolayı bu doğrultuda olacak. İleride yine feminizme başka yönlerden yaklaşacak olursam onları da sizlerle paylaşacağım elimden geldiğince.

    Toplumsal düşüncenin; ataerkilliğin; toplumsal cinsiyetin sınırlarını çizdiği erkeklik kavramına biraz daha yakından bakalım isterseniz. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere atfedilen, daha doğrusu dayandırılan kimi yönlerin yanı sıra işin bundan ayrı olarak birçok önemli başka yönleri de mevcut. Öncelikle şundan başlayalım, dışlama. Erkekler arasında kimi erkeklerin dışlandığına siz şahit oldunuz mu bilmiyorum ama bizzat ben şahit oldum, ve bunu yaşadım da. Bu dışlama birçok temele dayandırılabilir. Ama temel mesele bu dışlanan erkeğin, sınırları çizilmiş halde, adeta hazır olan kalıplara uyum göstermemesidir. Başka bir yönden bakmak gerekirse, erkekler kendi erkekliklerini dışladıkları ölçüde sahiplenebilirler. Ne demek bu? Daha açık olarak, bunun temelinde diğerlerinin erkeklik raddesinin "içerisinde" olmalarını adeta pekiştiren bir "dışında" haline getirme vardır. Yani o erkekliğe uyumlu olmayan kişiyi dışta bırakmak adeta onlar için kendi tahtlarını daha sağlama almayı sağlar. Adeta yaptığı işle (erkek olmaklıkla) gurur duymak onlara göre o işi yapamayacak olanları dışlamakla tavan yapar. Genellikle dışlananlar da erkek dayanışmasını desteklemekte gönülsüz davrananlardır. Bu, aynı zamanda kendi erkekliklerini ölçebilmeleri, adeta kendilerini birbirlerine tekrar tekrar ispat edebilmeleri için de bir fırsat yaratır. Çünkü dışladıkları ölçüde aidiyet duyguları gelişir. Bu dışlama da kimi damgalamalar ile yapılır genellikle. Homoseksüelliği bir aşağılama amacı güderek kullanma da vardır bunda, kimi kadın aşağılayıcı küfürlerle küçük düşürme de. Ataerkilliğin asıl gücü kökleşmiş geleneklerde değildir esasında, erkekliğin sınırlarını toplumsal duruma göre değiştirebilme, ayarlama ve uyarlama yetisinin bitmek tükenmek bilmeyen kapasitesi bu sistemin gücünün temelini oluşturur. O yüzden ataerkilliğin adeta kendini sonu olmayan hale getirmeye çalışan bir süreç olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun en büyük sebebi, şayet ataerkillik ilk bakışta sanıldığı gibi sadece kökleşmiş geleneklere tutunsaydı en sonunda eskide kalmaya mahkum olacaktı. Fakat bu uyarlama her yeni dönemde o döneme uygun bir erkeklik kapsamına yol açmaktadır.

    Birkaç örnek verecek olursak. Mesela iş sektöründe kadınların başarılı olmak için kendilerinin tersi olan, erkeksi bir yaklaşımı benimsemek zorunda kalmaları dolaylı olarak onları iş sektöründen dışarı atar. İş sektörünün yüksek oranda teknoloji ile yükseldiği çağımızda da bu teknoloji adeta bir erkek furyası içerisinde kendisini devam ettirmektedir. Teknolojinin erkeğe özgüymüş gibi görünen tek taraflı görünümünün yanı sıra, erkek ya da "erkekleşmiş" (bunlar kadın da olabilir, hiç fark etmez. Burada salt bir cinsiyetten bahsetmiyoruz aslında, bir tür tek taraflılaşmadan bahsediyoruz) mühendisler, kadınların kullanacağı teknolojileri tasarlarken, o teknolojiyi kullanacak olan kadınlara da toplumsal cinsiyet rolleri dayandırır. Örneğin makyaj yapan bir kadın sürücü ya da evi temizleyen, elektrik süpürgesini kullanırken çok mutlu gibi gözüken anne figürü. Başka bir alandan örnek vermek gerekirse, sinema sektörü. Neden bazı meslekler ille de bazı cinsiyetlere tanımlanmış durumda zihnimizde? Düşüncelerimiz adeta ataerkilliğin saçtığı bir zift ile kararmış durumda. Ana sınıfı öğretmeni ya da inşaat mühendisi dediğimizde aklımızda belirli cinsiyetler oluşuyorsa şayet bizlerin de zihni bir ölçüde kirletilmiş demektir. İşte feminizm burada bu kararmış zihinleri temizlemeyi vaat eder, ve bu kararmayı da salt bir cinsiyete de dayatıp ona saldırmaya da çalışmaz. Tüm cinsiyetleri de kapsayıcıdır bu yüzden. Sinema sektöründeki erkekleşmeyi yalnızca bir örnekle bile açıklayabiliriz sanıyorum: 1939-1979 adasında Hollywood'da yapılan yaklaşık 7000 filmin yalnızca 14'ü kadın yönetmenlerin imzasını taşır.

    Aslında burada tek bir cinsiyetin mağdurluğundan da bahsedemeyiz. Kadının ezildiği gibi erkeği de ezer bu sistem. Bu düşüncenin dile getirildiği makalenin başlığı bile bundan söz eder: "'Erkeklik' en çok erkeği ezer!" Aslında "en çok" değil, herkes üzerinde etkilidir bu dayatma. Kadın da erkek de var olamama korkusu duyumsar, fakat erkekte bu korku erkek olamama korkusuyla birleşir, bağdaşlaşır. Bu yüzden de üstte de altını çizdiğimiz gibi onlara göre "erkek adam gibi" olmayanları sürekli dışlayarak adeta kendilerinin yerini daha da sağlama alırlar. Erkeklik içerisinde olma, bu kapsamda bulunma çabasının kendisi dahi en çok erkeği ezmektedir. Erkeklik adeta uğrunda mücadele gerektiren, eziyetli bir testtir ve yine erkekliğin kendi bu testin sonuna ödül gibi konur. Yani bu bir bakıma sahip olunan şeyi değil de sahil olunacağı vaadedilen bir şeyi içerir. Adeta "erkekliğe erme" gibi bir durum söz konusudur. İşin kötüsü bu ödül elde edilse bile, bu elde etmeden sonra bile erkekten sürekli bu iktidarın yeniden ele geçirilmesi beklenir. Erkek, erkekliğinin devamı için buna zorlanır. Böylece iktidar ona sahipmiş gibi görüneni sürekli ezer durur. İşte burada hedeflenen şey iktidara eren, onlardan düşen, çıkan değildir feminizm nazarında, çünkü onlar bu sistemin içinde öyle kaybolmuş durumdadırlar ki bunu bir gereklilik olarak görürler. Feminizmin hedefi bu iktidarın ta kendisidir. Bu cümle yanlış anlaşılmasın, iktidarın hedef olması, kadının oraya çıkmayı amaçladığını göstermiyor bu cümlede. Demek istediğim iktidar olarak kabul görünen tabuların yerle bir edilmesi. Çünkü aslında olan şey nedir biliyor musunuz? Erkeklik kimliği altında "insan" benliğinin ezilmesi. Hem kadının hem de erkeğin.

    Bu erkeklik anlayışında tek bir yanlış adım mutlak düşüşe yol açmaktadır. Dolayısıyla her an bir tür elden gidebilirlik tehlikesi ile karşı karşıyadır bir birey. Ve bu başarı, yükselme birçok şeye de bağlanmış durumdadır. Cinsel organın iş yaparlığından tutun da, tutulan takımın başarısına kadar, her an ve her yerde bir tür sınanma ve tehdit vardır erkek için. Bir erkek dans etmeyi sevmemelidir, hele seviyorsa ondan nefret etmelidir. Bu cümleye lütfen dikkat edin. Dans etmeyi çok seven bir erkek getirin gözünüzün önüne, dans etmek olgusu erkeklik içinde kabul görmeyen bir şey olduğu için bu erkek ister istemez bu yönünü saklamak zorunda hissedecektir. Ya da erkek ortamında kadınlar hakkında kaba, cinsel tabirler kullanılarak haysiyetsiz bir muhabbet konusu açılmışsa dahi kahkaha atmasa bile gülümsemek zorundadır, çünkü aksi takdirde göze batacak ve popülasyon onu adeta kusarak sisteminden atacaktır. Ve o, başkalarınca "yumuşak", "karı gibi" damgalar yiyip bir daha popülasyona giremeyecektir. Erkek olmak ve öyle kalabilmek sosyal bir süreçtir bu açıdan ele aldığımızda. Erkek topluluğu tarafından izlenerek, tartılarak, yargılanarak verilen sonu gelmez sınavlar silsilesidir.

    Bu açılardan ele aldığımızda aslında feminizmin yalnızca bir kadın sorunu olmadığını, kadın sorunu olduğu kadar erkek sorunu da olduğunu; dolayısıyla cinsiyetlerin bizatihi kendisine değil, cinsiyet hegemonisine yönelik olduğunu rahatlıkla seçebiliriz. Buradan hareketle asıl feminizmin ne olduğunun saptamasını yapabilmek en temel ve gerekli olguların başında geliyor. Çünkü günümüzde her türden insan mevcut, feminizmin ne olduğunun farkında dahi olmadan onu aşağılayan da, yine feminizmin tam olarak neye yönelik olduğunu anlayamadan onu kinizm ile savunduğunu sanan da. Önemli olan toplumu, onun dayattığı toplumsal cinsiyete göre değerlendirmemektir. Cinsiyetlerin ne bir mensubiyeti ne de kapsamı vardır. Oluşturulanlar, her iki cinsiyeti de egemenlik altında tutmak için amaçlananlardan ibarettir aslında. Bu noktadan sonra şahit olduklarımızı sorgulayarak ve düşünerek yolumuza devam etmemiz gerekiyor, eğer "insan" olarak bir iktidar hegemonisine maruz kalmak istemiyorsak.

    Mesela neden bir erkek rasyonel düşünür diye kabul edilir de neden bir kadın duygusal?

    Neden modern çağda erkeğin evdeki görevi adeta hiçbir şey yapmamaktan ibaret hale gelmiştir? Eve gelinir, televizyon karşısında geçilir (o televizyon artık telefon oldu gerçi) o sırada da yemek hazırlanır, yemek yenir, herkes üstüne düştüğünü sandığı görevi yerine getirir.

    Neden homoseksüellik aşağılanan bir olgu haline gelmiştir, halbuki homoseksüel olan erkekler de normal erkekler kadar erkek, homoseksüel olan kadınlar da normal kadınlar kadar kadın olmasına rağmen?

    Neden kadının namusu, "el değmemişliği"nin üzerinde bu denli durulur da erkeğin birileriyle yatıp kalkıyor olması hoş görülür?

    Neden erkeklik belirli, kurgulanmış değerler üzerine kurulmuştur örneğin rekabet, onur, gurur gibi?

    Neden namus kavramı yalnızca belli bir cinsiyette daha önemli hale gelir?

    Neden centilmenlik denen olgu tek taraflı olmak zorundadır?

    Neden erkek evlenmezse aynı durumdaki bir kadın kadar göze batmaz?

    Neden? (...)

    İnsanlık olarak sorular sormaya başladığımızda değil, doğru soruları sormaya başladığımızda işte o birkaç adımı atacağımız an da gelecektir.
  • 112 syf.
    -Albert Camus-

    Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır; fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir "varoluşçu" ya da "absürdist" olarak tanımlamaz. 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuştur.[1] Ödülü aldıktan 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir..



    -Yabancı-


    Kitaba dünyaya adeta “boş bir levha” imiş gibi bakan bir karakterin anasının ne zaman öldüğünü pek de takmadığı bir giriş cümlesiyle başlıyoruz. “Bugün annem öldü. Belki de dün bilmiyorum.”

    “Peki çok sıradan görünen tüm bu özelliklerine rağmen onu sıra dışı yapan nedir?” Sorusunu soracak olursak tek kelimeyle “kayıtsızlık” diyebiliriz. Meursault, annesinin ölümü de dahil her şeye pek de alışılmış tepkiler vermeyen, aslında hayatı olduğu gibi kabul etmiş ve o hayatın içinde edilgen bir tavır takınmış bir adamdır.
    Meursault’nun kendine göre bir hayat felsefesi vardır ve kahraman romanın sonuna kadar- kaybedeceğini, yalnız kalacağını, dışlanacağını, idama mahkum edileceğini bilse de bu felsefeden hiç vazgeçmez.
    Varoluşçu felsefenin temel argümanlarından biri olan hayatın mevcut haliyle anlamsız olduğu görüşü ki Camus bunu Sisifos efsanesinden yola çıkarak anlatır. Tanrıların, hep yeniden aşağıya yuvarlanacak olan taşı tepeye çıkarmakla cezalandırdıkları Sisifos, cezasını bilinçli olarak kabullenir ve tekrar yuvarlanacağını bildiği halde taşı bütün gücüyle yukarı taşır. İşte dünyaya atılmış olan insan da böyledir. Hayat anlamsız olsa da insan bu dünyada tek başına olmasının bilinci içinde kayasını her seferinde o tepeye çıkarmak zorundadır. "Peki Camus’nün kahramanı hayatı anlamsız bulur mu?" diye soracak olursak bence Meursault ânı yaşayan, ânın bilincinde olan bir kahramandır. Marie ile denizde yaşadığı keyifli anların tadını sonuna kadar çıkarır, birlikte birtakım oyunlar oynarlar, idam edileceğini bile bile hücresinden görünen gökyüzünün ve yıldızların tadına varır, gelecek endişesi, kaygısı taşımaksızın durumu kabullenir ve adapte olur, vee hepsinden ötesi başına ne gelirse gelsin kendinden taviz vermeden olduğu kişi olmaya devam eder. Romanın sonlarında papazın tüm ısrarlarına rağmen kendi düşüncelerini savunmaya devam eder.


    "Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız Tanrı'yı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz."
    -Charles Manson
  • -Tamam ağaçlara su içirdik hadi yatalım ben geberiyorum uykusuzluktan?
    +Yok...
    -Yine ne var beeee
    +Her şeye yeniden başlıyoruz çay koy içelim...
  • “A”
    Animal [Hayvan]

    Bir hayvanda beni etkileyen şey nedir? Beni etkileyen şey, evvela her hayvanın bir dünyaya sahip olması, bu çok merak uyandırıcı, çünkü öyle çok insan var ki, bir dünyası bile yok; bir dünyası olmayan bir sürü insan. Bunlar herkesin hayatını yaşar, yani herhangi birinin ve herhangi bir şeyin. Oysa hayvanlar, onların dünyaları var. Bir hayvan dünyası nedir? Bu bazen olağanüstü sınırlıdır, ki beni etkileyen şey de bu. Sonuç olarak, hayvanlar çok az şeye tepki gösterir...

    Evet, hayvanın ilk özelliği hikayesinde, mesele gerçekten de spesifik, özel hayvan dünyalarının varlığıdır. Belki de bazen, bu dünyaların yoksulluğu, bu dünyaların indirgenmiş karakteri, beni bu kadar etkiliyor.

    Parnet – Peki senin yaşam hayalin bu mu? Seni hayvanlara çeken şey bu mu?

    Bir hayvan olmak için bir dünyaya sahip olmak yeterli değil. Beni asıl büyüleyen şey yeryurt meseleleri. ... Yeryurdu olan hayvanlar -kabul, yeryurdu olmayan hayvanlar da var- ama yeryurdu olan hayvanlar, işte bunlar hayret vericidir, çünkü yeryurt oluşturmak, benim için, neredeyse sanatın doğuşu gibi bir şey. Bir hayvanın yeryurdunu nasıl işaretlediğini herkes bilir, hayvanın kendi yeryurdunun sınırlarını belirlemesini sağlayan, anal salgı bezleri, idrar vs. hikayeleri anlatılır durur. Ama bununla bitmez: Bir yeryurt işaretlenirken işe bir dizi duruş da müdahil olur, örneğin, alçalmak/kendini yukarı kaldırmak; bir renk dizisi, babunlar mesela, babunların popolarının rengi, tüm bunları yeryurtların sınırlarında gösterirler. Renk, şarkı, duruş: Bunlar sanatın üç belirleyicisidir. Yani renk ve çizgiler -hayvan duruşları bazen gerçek çizgiler oluşturur, renk, çizgi, şarkı -saf haliyle sanat işte budur. Öyleyse yeryurtlarını terk ettiklerinde ya da buralara geri döndüklerinde, tüm bunlar mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşiyor diye düşünüyorum. Mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşmesi çok şaşırtıcı, yani Beckett veya Michaux gibi söylersek “benim mülklerim”. Yeryurt hayvanın mülklerini oluşturur ve burayı terk ettiklerinde bunları tehlikeye atarlar; eşlerini tanıyan hayvanlar var, onları ancak yeryurdun içinde tanıyabilirler. İşte mucize buna denir.

    ... ben yeryurt mefhumuyla ilgileniyorum ve şöyle diyorum, bir yeryurt, yeryurdu terketme hareketine istinaden tanımlanır. O yüzden, bunu ifade edebilmek için, “barbarca” gelebilecek bir kelimeye ihtiyacım var: ... “yersizyurtsuzlaşma” kavramı. ... O yüzden şöyle diyorum, felsefe için -hayvanlara geri dönmeden önce- felsefe için bu oldukça çarpıcıdır: ... yeryurttan çıkma vektörü olmayan bir yeryurt olmaz... Ve aynı zamanda başka bir yerde, başka bir şey üzerinde yeniden yerliyurtlulaşma çabası olmadan bir yeryurttan çıkmak, yani yersizyurtsuzlaşmak da olamaz. Tüm bunlar hayvanlarda işler, beni etkileyen şey de bu. Genel olarak etkileyici olansa tüm bir göstergeler alanıdır. Hayvanlar göstergeler yayar, durmaksızın göstergeler yayar, göstergeler üretirler. Yani çifte anlamıyla, göstergelere tepki verirler. Örneğin, bir örümcek, ağına değen her şeye, herhangi bir şeye tepki verir, göstergelere tepki verir ve göstergeler üretir. Örneğin, şu ünlü gösterge, bu bir kurt göstergesi mi, bir kurdun izi veya başka bir şey mi? İzleri tanımayı bilen insanlara büyük bir hayranlık duyuyorum. ... O noktada, işte onlar da hayvandır, hayvanla hayvani bir ilişkileri vardır.

    Parnet: ... yazmak ve yazarla hayvan arasında bir bağlantı var mı?

    Elbette. Eğer biri bana hayvan olmak ne demektir diye sorsa, ... Hayvan olmak tetikte olmaktır. Hayvan esasen tetikte olan varlıktır. [Yazar tetiktedir, filozof tetiktedir]

    [Yazar, okurlarına yönelik, okurlarına doğru, okurlar 'için' yazar. Ama bu 'için' ne demektir?] ... yazarın okur olmayanlar için de yazdığını söylemek gerekir, yani onlara yönelik olarak değil de “onların yerine”. O yüzden, 'için' iki anlama gelir: onlara yönelik olarak ve onların yerine. [(Artaud, Faulkner, vb.) aptalların, okuma-yazma bilmeyenlerin, barbarların, hayvanların 'yerine' yazmak...] İnsan yazarken, özel bir meselenin peşinde değildir. Onlar gerçekten aptal ahmaklar; gerçekten, bu edebi sıradanlığın iğrençliği, her çağda ama özellikle son zamanlarda, insanları, bir roman yaratmak için mesela, kendine ait özel bir meseleye, küçük bir kişisel hikayeye sahip olmanın yeteceğine inandırıyor -kanserden ölen bir büyükanne, veya birinin özel aşk ilişkisi- ve işte bu kadar, bunun üzerine bir roman yazabilirsin artık. Böyle şeyler düşünmek utanç verici. Yazmak bir kimsenin özel meselesi değildir, aksine, insanın kendini evrensel bir meselenin içine atması anlamına gelir, roman olsun, felsefe olsun. Ne demek bu?

    Parnet: ['yerine' yazmak konusu, Bin Yayla'da ifade ettiğin alıntıya götürüyor bizi. “Yazar büyücüdür, çünkü hayvanı kendisine karşı sorumlu olduğu tek nüfus olarak görür.” Hofmannstahl.]

    Yazmak zorunlu olarak dili -ve dil sözdizimi olduğu için- sözdizimini belli bir sınıra kadar zorlamak demektir, çeşitli yollardan ifade edilebilecek bir sınır: Bu, dili sessizlikten ayıran sınır da olabilir veya dili müzikten ayıran sınır da olabilir, veya dili, şeyden ayıran sınır da olabilir, mesela ne? İnlemeden diyelim, acı dolu inlemeden... [İnsan ölmekte olan sıçan sürüsü için yazar. Çünkü söylenenin aksine, nasıl ölüneceğini bilen insanlar değil, hayvanlardır, ve insanlar öldüğünde, hayvanlar gibi ölürler.] [ölen küçük bir kedi gördüm, bir hayvanın nasıl öleceği bir köşe aradığını gördüm...] Ölümün de bir yeryurdu vardır, bir ölüm yeryurdu arayışı, ölünecek bir yer. Küçük kedinin kendini nasıl da daracık bir köşeye, bir açıya sıkıştırdığını gördük, sanki orası ölmesi için iyi bir noktaymış gibi.

    O halde, bir anlamda, yazar gerçekten dili sınıra doğru zorlayan kişiyse, yani dili hayvanlıktan ayıran, dili ağlamaktan ayıran, dili şarkıdan ayıran sınıra doğru zorlayan kişiyse, o zaman evet, yazar ölen hayvanlara karşı sorumludur demeliyiz, yani, yazar ölen hayvanlara hesap verir, harfiyen '... için' yazmak değildir bu, köpeğim ya da kedim için yazmıyorum ama ölen hayvanların vs. 'yerine' yazmak, dili bu sınıra taşımaktır. Dili ve söz dizimini, insanı hayvandan ayıran bu sınıra taşımayan bir ebediyet yoktur... İnsan bu sınırda olmak zorundadır.

    [Felsefe için de geçerlidir bu] İnsan düşünceyi düşünce olmayandan ayıran sınırdadır. Her zaman seni hayvanlıktan ayıran sınırda olmak zorundasın, ama bunu öyle bir biçimde yapmalısın ki artık ondan ayrı olmamalısın. İnsan bedenine ve insan zihnine özgü bir insan dışılık vardır, hayvanla kurulan hayvani ilişkiler vardır...

    “B”
    “Boire” [İçki içmek]
    23:36

    ...
    ...

    “C”
    “Culture”
    35:27 kültür

    [Kültürlü insanlar karşısında dehşete kapılıyorum. Her şeyi biliyorlar, her şey hakkında konuşabiliyorlar. Bu tiksindirici bir şey. Ne entelektüel ne de kültürlü bir olmadığımı söylediğimde, aslında çok basit bir şeyden, “rezerv bilgi”ye sahip olmadığımdan bahsediyorum.] ... herhangi bir rezervim, tedarikim, hazırlık kabilinden bilgilerim yok benim. Öğrendiğim her şeyi, belli bir iş için öğreniyorum, iş bittiğinde hemen unutuyorum, böylece on yıl sonra -ki bu bana büyük zevk veriyor- aynı konuya yakın ... bir şeyle ilgilenmem gerekirse, tekrar sıfırdan başlamam gerekiyor... [Tabi kalbimde taşıdığım Spinoza üzerine bilgiler hariç] [Kültür bir dolu konuşmaktan ibaret. Konuşmak kirli, oysa yazmak temiz. Konuşmak kirli, çünkü ayartıcı olabilmek demek bu. Entelektüeller seyahat falan etmiyorlar, onların seyahat dediği şey şaka gibi. Yaptıkları, konuşmaya gitmek için oradan oraya dolaşmak. Konuştukları bir yerden kalkıp, konuşacakları bir başka yere gidiyorlar. Konuşmalara dayanamıyorum] [Sergilere, sinemaya kültürlü olmak için değil, tetikte olmak için gidiyorum. Kültüre değil, karşılaşmalara inanıyorum, bu faaliyetlerimi tetikte olmaya yaptığım bir yatırımın parçası olarak görüyorum] [Karşılaşmaların insanlarla olduğuna inanılıyor, oysa bu korkunç bir şey. Çünkü karşılaşmalar insanlarla değil, şeylerle olur. Bir esim, bir müzik, vb.] [Tabi karşılaşma olacağı kesin değildir. Biri bir şey yaptığında, bu aslında ondan çıkıp gitmekle de ilgilidir, felsefenin içinde kalmak, bize ondan nasıl çıkılacağını da verir. Ben felsefeden felsefe yoluyla çıkmak istiyorum. Beni ilgilendiren asıl şey bu.] [Tiyatronun bizim çağımıza pek dokunduğunu hissetmiyorum] [Minelli veya Losey gibi sinemacılar]

    Parnet: Kültürel olarak zengin ve yoksul dönemleri düşünelim. [Şu an ne durumdayız?]

    [Yoksul bir dönem, ama endişe verici de değil.]
    [beni daha çok rahatsız eden] yoksul dönemlerde yaşayan insanların küstahlığı veya cüreti.

    Parajanov (bir film)

    [Yakınlarda bir filme gittim: Komiser] Film çok. Çok iyiydi, daha iyisi olamazdı... mükemmel. Ama bir tür dehşetle veya bir tür acımayla fark ettik ki bu film Rusların savaştan önce çektiği filmlere benziyor. ... O zamana ait her şey vardı, özellikle paralel montaj... Sanki savaştan bu yana hiçbir şey olmamış gibi. ... film kesinlikle iyi, ama tam da aynı nedenden dolayı, ... o kadar iyi değilse, nedeni yine buydu. Bu gerçekten de işinde son derece soyutlanmış olan birinin elinden çıkmış bir filmdi, o kadar ki 20 yıl önce çekilen filmler gibi film çekmiş. ... Arada olup bitenlerden hiç haberi olmamış yani... çünkü bir çölde büyümüş. Bu korkunç. Bir çölü geçmek... bir çölde çalışmak ... o kadar kötü bir şey değil. Korkunç olan, bu çölün içine doğmak, onun içinde büyümek. ... Yalnızlık hakkında bir intibanız olmalı.

    Yoksul dönemlerde olan budur. Şeyler ortadan kaybolduğunda, ... kimse bunu fark etmez. Bir şey kaybolduğunda, kimse eksikliğini çekmez. Stalin dönemi Rus edebiyatının [Rus resminin] kaybolmasına yol açtı ve ... Rusların çoğunluğu bunu fark etmedi.

    Bugünün yeni Beckett'leri, mevcut yayıncılık sistemi yüzünden yayımlanmıyorsa, kimse “onun gerçekten eksikliğini çekiyoruz!” falan diyemez.

    Birisi bir beyanat vermiş, şimdiye kadar duyduğum en küstah beyanat. Yayıncılık alanndan biri şunu söyleme cüretini göstermiş: “En başta Proust'u yayımlamayı reddeden Gallimard'ın yaptığı hatayı bir daha yapma riski kalmadı artık, çünkü bugün bunun için gereken bütün araçlara sahibiz...”

    Parnet: Beyin avcıları...

    Sanki ellerinde bir Geiger sayacı var da [yeni Beckettleri, Proustları tespit edebileceğiz! Kaldı ki yeni bir Beckett'ın karşımıza nasıl çıkacağını bile bilmiyoruz.]

    Bugünün krizini üç şeye bağlıyorum. Bir çöl dönemi şöyle tanımlanabilir: Öncelikle gazeteciler kitap formunu ele geçirmiş durumda. ... ama gazeteciler bir kitaba giriştiklerinde, başka bir yazma formuna geçtiklerine inanırlardı. ... Gazeteci olarak gazeteci, kitap formunu ele geçirdi, yani bir gazete yazısından farklı olmayan bir kitap yazmayı gayet normal buluyor, o kadar basit yani. Bu da hiç iyi bir şey değil. İkinci sebepse, şöyle genel bir fikrin egemen olması: Herkes yazabilir çünkü yazmak, bireyin küçük özel meselesi haline geldi. Mesela aile arşivlerine dayanarak, yazılı arşivlere veya kafanın içindeki arşivlere dayanarak. Herkesin bir aşk hikayesi var, herkesin hasta bir büyükkannesi var, herkesin korkunç koşullarda can çekişen bir annesi var. Öyleyse bu konuda ben de bir roman yazabilirim, diyorlar. Bu kesinlikle roman değil, gerçekten değil.
    Üçüncü sebep de şu: biliyorsun, gerçek müşteriler değişti. Demek istediğim, kimdir televizyon müşterileri? Dinleyenler insanlar değil, daha ziyade reklamcılar, gerçek müşteriler onlar.

    1.2

    Parnet: O zaman üçüncü sebep ne?

    Dediğim gibi, gerçek müşteriler reklamcılardır. Ve artık şöyle bir şey yok, demiştim ya, yayıncılıkta, editörlerin gerçek müşterilerinin potansiyel okuyucular değil de, dağıtımcılar olması tehlikesi var. Dağıtımcılar, editörlerin gerçek müşterileri haline gelirse ne olur? Dağıtımcıları ilgilendiren şey, hızlı geri dönüştür, bu da kitle tüketim ürünleriyle sonuçlanır, çok satanlar sisteminde hızlı geri dönüş vs. Söylemesi güç ama, bu tüm edebiyatın, Beckett tarzındaki tüm yaratıcı edebiyatın, bu sistem tarafından doğal olarak ezileceği anlamına gelir.

    Parnet: Şimdilerde olan da bu zaten, toplumun ihtiyaçlarına göre önceden şekillendiriliyorlar.

    Evet, kuraklık dönemi işte bununla tanımlanır. ... [durum o kadar da kötü değil tabi, korsan hareketler hep olacak] Ruslar edebiyatlarını kaybettiler, ama onu bir şekilde geri kazanmayı başaracaklar. ... yoksul dönemleri zengin dönemler izliyor.


    “D”
    “Desire” [Arzu]
    3:30

    Parnet: [Seni sözlüklerde arzunun filozofu olarak tanımlıyorlar. Arzu nedir?

    [Anti-Odipus kitabında çok basit bir çıkış noktamız vardı. Arzu hakkında o güne kadar çok soyut konuşuldu. Biz bu kitapta arzuyu somut bir biçimde ele almak istedik.] Çünkü, arzunun nesnesi olduğu varsayılan bir nesne çekip çıkardınız. Böylece artık şöyle denilebilirdi: Bir kadını arzuluyorum, bir yolculuğa çıkmayı arzuluyorum, bunu arzuluyorum, şunu arzuluyorum. Biz ise gerçekten çok ama çok basit bir şey diyorduk: Birini ya da bir şeyi asla arzulamazsınız. Her zaman bir yığışımı arzularsınız. Hiç de karışık değil. ... Sorumuz şuydu: Arzunun var olması ve öğelerin arzulanabilir olması için, bu öğeler arasındaki ilişkilerin doğası o zaman ne olmalı? Demeye çalıştığım, ben bir kadını arzuluyorum, ... [Proust bunu çok güzel açıklamıştı]. Bir kadını arzulamıyorum, bu kadında kuşatılmış olan manzarayı da arzuluyorum, öyle bir manzara ki gerekirse -ne bileyim- hissettiğim bir manzara. Onu kuşatan manzarayı kat kat açmadıkça, mutlu olamayacağım, yani arzuma ulaşamamış olacağım, arzum doyurulmadan kalacak. ... Bir kadın “bir elbise istiyorum” ... dediğinde ... O bütün bağlamıyla onu arzular; bizzat kendisinin örgütleyeceği, kendi yaşamına dair bir bağlamla. Sadece manzarayla değil, aynı zamanda arkadaşlarıyla, arkadaş olmadıklarıyla, kendi mesleğiyle birlikte arzular. Bir şeyi asla kendi başına arzulamam. Bir yığışımı da arzulamam, bir yığışımın içinden arzularım. [Bir içki içmeyi arzuluyorum, dediğimde] ... bir asamblaj içerisinde akmayan -tam anlamıyla akışı kastediyorum- arzu yoktur. Öyle ki arzu benim için her zaman -arzuya karşılık gelebilecek soyut bir terim arıyorum- her zaman kostrüktivizm olmuştur. Arzulamak bir asamblaj inşa etmektir: bir etek yığışımı, bir güneş ışını yığışımı, ... bir manzara, bir renk. Arzu bir asamblaj kurmaktır, bir bölge inşa etmek, gerçekten bir araya toplamak. ... Yani bunların hepsi, fiziki fenomenlerle alakalıdır. Bir olayın meydana gelebilmesi için, bir potansiyel farkı zorunludur, potansiyel farkının olabilmesi için de iki düzeye ihtiyaç vardır. ... Her birimiz zamanımızı inşa ederek geçiririz... psikanalistler arzudan gerçekten de rahiplerin bahsettiği gibi bahsediyorlar... Bunu da hadım edilmeye yakılan o büyük ağıtın kisvesi altında yapıyorlar; hadım edilme, ilk günahtan bile beterdir. Hadım edilme... arzunun üzerindeki, aşırı korkutucu, bir nevi büyük bir lanet.

    Anti-Ödipusta ne yapmaya çalıştık? Psikanalize doğrudan karşıt olan üç temel nokta vardı...: 1) Bilinçdışının bir tiyatro olmadığına, Hamlet ve Ödipus'un sahnelerini sonsuzca oynadığı bir yer olmadığına inanıyoruz. Bilinçdışı bir tiyatro değil, bir fabrikadır, üretimdir. Bilinçdışı orada üretir, durmaksızın üretir... 2) sabuklama... sabuklama arzuyla çok yakından ilişkilidir. Arzulamak, bir ölçüde sabuklamak anlamına gelir. Sabuklamanın neresinden bakarsanız bakın, onun psikanalistlerin ona yapıştırdıkları şeyin tam tersi olduğunu görürsünüz, yani baba ya da anneyle ilgili sabuklamayız. Bunun yerine tamamen farklı bir şey için sabuklarız: Tüm dünya hakkında sabuklarız. Tarih, coğrafya, kabileler, çöller, insanlar, iklimler, vb. ... Sabuklamanın dünyası şudur. “Ben bir hayvanım, bir zenci” der Rimbaud. Yani: Benim kabilelerim nerede, nasıl düzenlendiler, çölde nasıl hayatta kalıyorlar vs. Çöl sabuklama coğrafi-politiktir; psikanalistler ise onu her zaman ailevi belirleyenlere bağladılar, “Anti-Ödipus”tan onca yıl sonra bile, psikanalistlerin sabuklamadan hiçbir şey anlamadıklarını düşünüyorum. Herkes, o küçük ailesini değil, dünyayı sabuklar. ... Edebiyatın birisinin küçük özel meselesi olmadığını söylediğimde de aynı şeyi söylüyorum aslında... 3) Arzu her zaman kendisini kurar, ... daima çeşitli öğeleri oyuna dahil eder; psikanaliz ise bizi her zaman tek bir etmene, bazen babaya, bazen anneye, bazen fallusa vs. Çokluğu görmezden gelir.

    Uzun bir işbirliğinden sonra Freud'dan kopan Jung'un sevdiği bir metninde çok hoşuma giden bir olay vardır. Jung Freud'a rüyasında ölü kemiklerinin toplandığı bir yer gördüğünü anlatıyor ve Freud gerçekten de hiçbir şey anlamıyor. Jung'a ikide bir “kemik gördüysen, bu birinin ölümü anlamına gelir” diyor. Fakan Jung ona anlatmaktan asla vazgeçmiyor: “Kemik demedim, ölü kemiklerinin toplandığı yeri gördüm” dedim. Freud bunu anlamıyor. Kemiklerin toplandığı yerle kemik arasındaki farkı yakalayamıyor. Şöyle ki: Bir kemik yığını yüzlerce, binlerce, on binlerce kemik demektir... Çokluk budur işte, asamblaj budur... Bir kemik yığını içinde yürüyorum... Bu ne anlama gelir? Arzu nereden “geçer”? Bir asamblajda, daima kolektif türden bir konstrüktivizm vardır vs., arzu budur. Bu binlerce kafatası, binlerce kemiğin arasında benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde konumum nedir? Sürünün dışında mıyım, yanında mı, içinde mi, merkezinde mi? Tüm bunlar arzu fenomenleridir. Arzu budur.

    Parnet: Bu kolektif asamblaj tam da... “Anti-Ödipus”. 1972'de yazılan bir kitap olduğundan, kolektif asamblaj Mayıs 68'in ardından tam da uygun bir anda ortaya çıktı, yani bir tür yansımaydı...

    Deleuze: Kesinlikle.

    Parnet: ... belli bir dönemin yansımasıydı, ve kendi küçük meselesini sürdüren psikanalize karşıydı.

    Deleuze: Sadece şöyle denilebilir: Sabuklama ırkları ve kabileleri sabuklar, halkları, tarihi, coğrafyayı sabuklar. Bana göre tüm bunlar Mayıs 68'le örtüşüyor. Bence, [Mayıs 68] ailevi sabuklamaların pis, boğucu atmosferine biraz temiz hava getirme çabasıydı. İnsanlar sabuklamanın tam da bu olduğunu açıkça gördüler... Eğer sabuklayacaksam, bu çocukluğumla, benim küçük özel meselemle alakalı olamaz. “Sabukluyoruz”... Sabuklama kozmiktir. Dünyanın amaçları hakkında, parçacıklar, elektronlar hakkında “sabuklanır”. Kesinlikle anne baba hakkında değil.

    Parnet: Evet, doğrusu bu kolektif arzu asamblajıyla ilgili bazı yanlış anlamalar olduğunu hatırlıyorum... 1970'lerde, Vincennes'de üniversitede, bu “arzu”yu pratiğe geçirmek isteyip de, sanki gerçekten pek de anlamamışlar gibi, topluca karasevdalara düşen insanlar vardı. Yani demek istediğim ya da daha doğrusu tam da Nincennes'de bir sürü “deli” olduğu için... Psikanalizle savaşmaya şizoanalizden başladığın için, herkes deli olmanın, şizo olmanın iyi bir şey olduğunu düşünüyordu... Bu yüzden öğrenciler arasında inanılmaz şeylere şahit olduk. Bana arzuyla ilgili bu yanlış anlamalar hakkında bazı komik hikayeler, belki de o kadar da komik olmayan hikayeler anlatmanı istesem.

    Deleuze: Sanırım yanlış anlamaları daha soyut olarak ele alabilirim. Yanlış anlamalar genellikle iki noktayla, az çok aynı kapıya çıkan iki durumla ilintiliydi. Bazı insanlar arzunun bir kendiliğindenlik biçimi olduğunu düşündüler. Dolayısıyla o binbir türlü “kendiliğindenlik” hareketleri ortaya çıktı; ve diğerleri arzuyu bir parti yapma vesilesi olarak gördü. Bizim için her ikisi de değildi, ama bunun pek önemi yoktu, çünkü asamblajlar oluşturdu, hatta deliler de, deliler, deliler... O kadar çoktular ki, her türlüsü vardı. O sırada Vincennes'de olup bitenlerin parçasıydılar onlar da. Fakat delilerin kendi disiplinleri, kendi yordamları vardı... kendi konuşmalarını, kendi müdahalelerini yapıyorlardı. Onlar da bir asamblaja girdiler, kendi asamblajlarını inşa ettiler. Asamblaj içinde çok başarılıydılar. Delilerde bir tür hinlik, kavrayış ve genel olarak iyi niyet vardı. Ama teori düzeyine gelirsek, pratik olarak bunlar kurulan ve ardından dağılan asamblajlardı. Teorik olarak, yanlış anlama şunun gibi bir şeydi: Tamam, arzu kendiliğindenliktir, bu yüzden onlara kendiliğindenciler dendi; ya da parti yapmaktı, oysa bu demek değildi.

    Arzu felsefesi denen şey aslında insanlara sadece şunu söylüyordu: Gidip psikanalize girme, asla yorumlama, asamblajları deneyimle/deneyle, sana uygun olan asamblajları ara ve ortaya çıkar, herkesin aramasına izin ver... O halde asamblaj nedir? Benim için bir asamblaj -Félix için değil, o başka türlü düşünüyordu belki de... bilmiyorum- benim için, şöyle diyebilirim, bir asamblajın dört bileşeni vardı... Bu çok çok kabaca böyledir tabii, kendimi bağlamıyorum, belki de altı tanedir... 1) Asmblaj “şey durumları”nı kasteder, böylece her birimiz kendimize uygun olan “şey durmu”nu bulabiliriz. Daha önce içmekle ilgili konuşurken örneğin, bu kafeyi seviyorum, şu kafeyi sevmiyorum, belli bir kafedeki insanları seviyorum vs. demiştik. İşte bu bir “şey durumu”dur. 2) Asamblajın başka bir boyutu ise, “les énoncés”, yani sözce türleridir, her insanın bir üslubu, bir konuşma tarzı vardır. Dolayısıyla, o iki şey arasındadır. Örneğin, kafede arkadaşlar vardır ve herkesin arkadaşlarıyla belli bir konuşma tarzı vardır, her kafenin de kendi tarzı vardı -kafe diyorum ama bu diğer her şey için de geçerlidir. Yani dolayısıyla asamblaj “şey durumları”nı kapsar ve sonra sözceleri, sözceleme tarzlarını... Bu gerçekten ilginçtir... Tarih bundan üretilir. Yeni bir sözce türü ortaya çıktığında, örneğin Rus devriminde, Leninst türden sözceler ne zaman, nasıl, hangi biçimde ortaya çıktı? Mayıs 68'de, 68 sözcelerinin ilk biçimleri ne zaman görüldü? Bu çok karmaşıktır. Her durumda, her asamblaj sözcelem tarzlarına işaret eder. 3) Asamblaj, yeryurda işaret eder, her birimiz bir yeryurt seçer ya da yaratırız. Bir odada sadece yürürken bile bir yeryurt seçeriz. Tanımadığım bir odaya girerim, odanın içinde kendimi en iyi hissedeceğim noktayı, yeryurdu ararım. 4) Ve sonra yersiyurtsuzlaşma dememiz gereken süreçler vardır, yani yeryurdu terk edişlerimiz.

    Bir asamblajın bu dört boyutu, şey durumlarını, sözcelemleri, yeryurtları, yersiyurtsuzlaşma hareketlerini kapsadığını söyleyebilirim. Arzu bu [bileşenler] içinde akar.

    O zaman... deliler...

    Parnet: “Anti-Öidipus”u bir şekilde fazlasıyla motomot okuyup uyuşturucu kullanan insanlar yüzünden, kendinizi sorumlu hissediyor musunuz? Çünkü demek istediğim, bu bir sorun değil, bu genç insanları aptalca şeyler yapmaya kışkırtmak gibi bir şey değil.

    Deleuze: Birisi için bazı şeyler kötü gittiğinde, elbette daima sorumluluk hissederiz...

    Parnet: “Anti-Ödipus”un ne gibi etkileri oldu?

    Deleuze: ... ve her zaman bir şeylerin iyi gitmesi için bir şeyler yapmaya çalıştım. Ne olursa olsun, ve bundan onur duyuyorum- Bu gibi meselelerde asla kurnazlık yapmaya çalışmadığıma inanıyorum. Bir öğrenciye asla, hadi git, git ve kafayı bul demedim, bunun üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için elimden geleni yapmaya çalıştım. Çünkü en hafif bir şeyin bile aniden bir insanı devirebileceğinin ve onu pelteye çevirebileceğinin kesinlikle farkındayım. İçiyorlarsa, peki tamam... Kimseyi asla suçlayamam... Ne yaparlarsa yapsınlar, hiç suçlamak istemem... Bir insanın uyuşturucu almasına katlanabilirim, ama bir insanın, ne bileyim, vahşiye dönecek kadar uyuşturucu almasına katlanamam, demek istediğim bu.

    [Anti-Ödipus'un etkisi, pelteye dönmeyi önlemek oldu] ... şizofreninin başlangıç aşamalarında olan birinin, baskıcı bir hastaneye atılıvereceği bir duruma gelmesini [önlemek], hepsi bu..

    [Anti-Ödipus kitabının amacı şuydu:] Lime lime edilmiş bir paçavraya dönüşmeyin. Şizofrenik süreci baskıcı hastane sürecinin karşısına koymaktan hiç vazgeçmedik ve bize göre Terör, bir “hastane yaratığı” üretmekten kaynaklanıyordu.

    [Anti-Ödipus kitabını bugün de değerli kılan, bilinçdışı kavramına sahip hala tek kitap oluşu.] 1) Bilinçdışının çocukları, 2) Dünya sabuklaması olarak sabuklama, yani aile sabuklaması değil, kozmik sabuklama, ırkların sabuklaması, kabilelerin sabuklaması, bunlar iyidir, ve 3) bir makine ve bir fabrika olarak bilinçdışı, bir tiyatro olarak değil.


    “E”
    “Enfance” [Çocukluk]
    30:58

    Çocukluğumdan çok az anım var, çünkü bellek bana göre geçmişi hatırlamaktansa reddetmesi gereken bir yetidir. Bellek, onu reddetmek için birçok anı gerekir. Bunun nedeni tam da belleğin bir arşiv olmamasıdır. Şöyle bir şey hatırlıyorum...

    Gerçekten de yazma işinin, kişinin bireysel durumuyla hiç ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bu kişinin bütün ruhunu buna katmadığı anlamına gelmez. Edebiyat ve yazmak, yaşamla derinden bağlantılıdır. Ama yaşam, kişisel olandan öte bir şeydir. Kişinin hayatıyla, yazarın kişisel hayatıyla ilgili bir şeyi edebiyata sokan her şey, doğası gereği talihsizdir, doğası gereği acıklıdır, çünkü bu kişiyi görmekten alıkoyar, onu engeller. O küçük özel meselesine başvurmasına neden olur. ... Nasıl insanların kuşattığı hayvan-oluşlar varsa çocuk-oluşlar da vardır. Yazmanın her zaman bir şey-oluş demek olduğuna inanıyorum, sadece yazmak için yazılmamasının sebebi de budur. İnsanın, yaşama ait bir şey içinden geçtiği için, bu şey her ne ise, onun için yazdığını düşünüyorum. ... İnsan hayat için yazar, bu budur. Ve o insan bir şey haline gelir. Yazmak oluştur; bir yazar haricinde, istediği her ne ise o haline gelmektir ve bir arşiv oluşturmak haricinde istediği her şeyi yapmaktır. Arşive saygı duysam da yaptığımız şeyde bir sorun yok. Arşiv yaratıyoruz ama bunun sadece başka bir şeyle ilgisi olduğu için anlamı var. Bir arşiv yaratmak için sebep varsa, bunun nedeni, başka bir şeyle ilgisi olmasıdır.

    [Deleuze, bir şairin şiirinden alıntı yapıyor:] “Şanslı kuşaklarda, epik şiir altı uyaklı dizelerle ve vakayinamelerde söylenirken benim için bir boşluk işareti var, benimle yüzyıl arasında bir uçurum uzanıyor, mırıldanan zamanla doldurulmuş bir hendek.

    Ailem ne söylemek isterdi? Bilmiyorum. Doğumdan beri geveliyor, yine de söyleyecekleri var. Bu anadan doğma geveleme bana ağır geliyor ve benim kuşağımdakilerin çoğuna da. Bize konuşmak değil kekelemek öğretildi ve sadece yüzyılın kabaran gürültüsünü dinleyerek ve dalgasının çıkardığı köpükle aklanıp paklanarak bir dil edindik.”

    [Bu şiirin benim için anlamı] … yazmanın hayata tanık olmak, hayata tanıklık etmek olduğu anlamına geliyor. Daha önce de ölen hayvanlar için konuştuğumuz anlamda. Dildeki kekelemedir bu. Çocukluğu çağırarak edebiyat yapmak, edebiyatı o küçük özel meselenin içine sokmaktır. Bu tamamen iğrençtir. K-mart edebiyatı, Pazar edebiyatı çok satanları, hepsi boktandır. Dili, bu kekelediği noktaya kadar itmezseniz -hiç kolay değildir bu, kekelemek yeterli değildir, bı bı bı, falan… O noktaya erişemezseniz, o zaman Edebiyatta, dilin bir sınıra doğru zorlanmasıyla, nasıl bizzat dilin ve yazarın bir hayvan-oluşu söz konusu oluyorsa, belki bir çocuk-oluş da vardır, ama bu artık onun çocukluğu değildir. Evet, çocuk olur ama bu kendisinin ya da başkasının değil dünyanın çocukluğudur, bir dünyanın çocukluğudur. Bu yüzden çocukluğuyla ilgilenen yazarların canı cehenneme, böyle devam edebilir, ne ala, hak ettikleri edebiyatı üretirler.

    Çocukluğuyla ilgilenmeyen biri varsa, bu kesinlikle Proust’tur, örneğin… Güzel, o zaman, yazarın görevi gidip aile arşivlerini kazmak değildir, bir kimsenin çocukluğu kimse için ilginç değildir, kimse ilgilenmez. … Bizim görevimiz yazmak yoluyla çocuk olmaktır, dünyanın çocukluğuna ulaşmaktır, dünyanın çocukluğunu yeniden tesis etmektir. Edebiyatın görevi budur.

    Yazmak oluştur, ama ne yazar olmak ne de kendi kendinin hatırat yazarı olmaktır. Bir roman yazacaksam bunun nedeni aşk hikayemin olması değildir, böyle şeyler düşünmek adiliktir. Bu sadece vasat değil, adicedir. [İnsan kendi çocukluğu üzerine bir yazı yazsa bile, buradan bir dünya dili çıkarmak zorundadır, dilin kendi üzerinde çoğalmasını sağlaması gerekiyor.]

    “Bir zamanlar olduğum çocuğun hiçbir önemi yok. “Ama ben sadece olduğum o çocuk da değilim, diğerlerinin arasında bir çocuk, diğerleri gibi bir çocuktum” demek gerekir. Ben herhangi olan o çocuk fikrinde, ilginç bir şeyler bulmuşumdur hep, yoksa “ben o özel çocuktum” fikrinde değil… … Her zaman şunu savundum, yani insanların belgisiz sıfatın önemini anlayamadıklarını. … ben, ben, ben… belgisiz sıfat son derece zengindir.

    Parnet: Bu çokluktur, buna döneceğiz.


    “F”
    Fidélité [Sadakat] [xDost?]
    1:07:27

    Sadakat diye bir şey yok. [Dosluk sadakatten farklı bir şey] Birinin dostu olmak, bir algı meselesidir. … aynı fikirlere sahip olmak demek değildir. Ama biriyle ortak bir yanı olmak ne demektir? Kendinizi anlatmanız gerekmeksizin birbirinizi anlarsınız. [Ortak konularda anlaşmaktan bahsetmiyorum, fikirler ortak olmayabilir ama ortak bir dil ya da bir dil-öncesi ilişkisinden söz ediyorum. Fikirleriniz, konularınız ortak değil, ama anlıyorsunuz.] [Bir jest, bir alçakgönüllülük, anlamlı olmasa bile sahip olduğu bir düşünce,…] Tüm yaşama, onun dirimsel köklerine kadar uzanan cazibe türleri işte bunlardır ve birisi bir başkasıyla böyle dost olur.

    Her birimiz için sözceler vardır, o sözceyi duyduğunuzda, “ne diyor bu allahaşkına” “nasıl boş laflar bunlar?” dersiniz. Geri alınamayacak sözceler vardır. Oysa cazibe, tersine, öyle bir cazibesi olan, öyle bir zarafeti olan önemsiz sözceler vardır ki, hemen şöyle dersiniz, “Bu insan, benim” -tam benlik anlamında, benim-. Ve benim de tam onluk olabilmeyi ummam anlamında. Buradan dostluk doğar. Bu yüzden ortada bir algı meselesi vardır. [Sürekli göstergeler yayan, göstergeler çözen ikili anlaşmalar…] Yani böyle olunca, tek kelime etmeden biriyle saatler geçirebilirsiniz. Ya da tamamen anlamsız şeyler söyleyerek.

    … filozof bir bilge değildir, … bilgeliğin dostu, bir dost’tur. Yunan olgusu özgür insanların rekabetidir. [Bu yüzden bu kadar münakaşacıdırlar]


    2.1


    “G”
    “Gaouche” [Sol]
    01:46

    FKP Fransız Komünist Partisi. [Partiye girmedim, çünkü çok çalışkandım ve toplantıları sevmiyordum. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı ve vakitlerini tezlerine verseler partiye daha yararlı olacaklardı. Oysa onlar zamanlarını Stocholm Bildirisi için imza kampanyasıyla geçiriyorlardı.] [Stalin'in daha yeni keşfettikleri o canavarlıkları...] [Tüm devrimler hazin bir sonuçla bitti. Ama sorun bir devrimin başarısı ya da başarısızlığı değil, insanın devrimcileşmekten asla vazgeçmeyişidir.] [Güney Afrikalılar, Filistinliler bir devrimci-oluşa yakalanmışlardır.] Tiranlık koşullarında, zulüm koşullarında insanların işi etkin olarak devrimci-oluşlara girmektir çünkü yapacak başka hiçbir şey yoktur.

    [“İnsan hakları” tamamen soyut, bomboş bir şeydir.] Arzu bir nesne inşa edip bunu arzuluyorum demek değildir. Örneğin, özgürlüğü arzulamayız. Boştur bu. Daha ziyade şunu arzularız... kendimizi durumlar içinde buluruz. [Örneğin Ermenistanla ilgili durum] Sovyet Cumhuriyeti anklavı içinde başka bir anklav. ... Ama Ermenilerin katli ortada. Sonra Ermeniler bir deprem yaşıyor] İnsanlar “insan hakları” dediklerinde bu entelektüel bir söylemdir sadece. [Ermenilerin sorunu “insan hakları” değil ki. Asamblaj dediğimi işte bu. Yani arzu daima asamblajlarda gelir. Tüm bunların içinde bu anklav nedir? -Anklav bir ülkenin başka bir ülke tarafından kuşatılmış toprağı- Yeryurt meselesidir işte bu, insan hakları değil, yeryurdun düzenlenmesi ile ilgilidir. [Ermeniler her yönden kuşatılmış. Peki ne yapacaklar? Bu bir insan hakları ya da adaletle ilgili bir mesele değil, daha ziyade içtihatla ilgili bir meseledir. Bu durumların soyut haklarla hiç ilgisi yoktur. Bunlar menfur vakalardır. İnsanların maruz kaldığı menfur şeylerin hepsi bir vakadır. Ermeni sorunu olağanüstü karmaşık bir içtihat probleminin çok tipik bir örneğidir.] Özgürlük adına harekete geçmek, devrimcileşmek, adalet sistemine gelindiğinde, içtihatla hareket etmek demektir. Hukukun icadı işte tam bu demektir. ... mesele insan haklarını uygulamak değil, yeni içtihat biçimleri icat edebilmektir ki böyle bir vaka bir daha mümkün olmasın. İşte bu tamamen farklı bir şeydir. [İçtihadın ne olduğuna bir örnek vermek gerekirse...] İnsanlar eskiden takside sigara içerdi. [“insan hakları” yoktur, sadece yaşam hakları vardır ve yaşam kendini vaka vaka açar] [Bir adam taksiciye dava açıyor ve kazanıyor -bugün olsa bu böyle olmaz tabi. Taksici hangi gerekçeyle kaybetmişti? Birisi bir taksiye bindiğinde onu kiralıyor demektir. Kiracı statüsü: kiracı kiraladığı meskende sigara içme hakkına sahiptir. Ama on yıl sonra bir daire gibi kiralanan taksi durumu yok artık, gerekçe taksinin bir kamusal hizmet biçimini alması.] ... işte özgürlük için savaşmak, gerçekten de içtihada girmektir. [insan hakları felsefi açıdan tamamen boş bir meseledir] Solda olmak bence bu demektir, hukuk yaratmaktır, hukuku yaratmak.

    68 oluşun çıkagelmesidir. ... 68 saf haldeki gerçekti. Bir anda başımıza gelen gerçekti. İnsanlar bunu anlamadılar, “Bu da nesi?” dediler. Gerçek insanlar, gerçeklikleri içindeki insanlar. Bu müthiş bir şeydi. ... Bir oluştu bu. Bir kere, oluşlar kötü de olabilir, tarihçilerin onu anlayamamış olması zaten neredeyse zorunluydu. Tarih ve oluş arasındaki farka öylesine inanıyorum ki... 68, devrim geleceği olmayan bir devrimci-oluştu. ... Saf oluş fenomenleri insanları her yanlarından sarmıştı, hayvan-oluşlar, çocuk-oluşlar, erkekler için kadın-oluşlar, kadınlar için erkek-oluşlar. ... Her durumda, Mayıs 68 oluşun çıkagelmesidir.

    Bence solcu hükümet diye bir şey yoktur, ... hükümetler arasında hiçbir fark yoktur demek anlamına gelmez bu. Umabileceğimiz en iyi şey, bir hükümetin soldan olan belli taleplere ve hak iddialarına olumlu yaklaşmasıdır. Ama solda olan bir hükümet yoktur, çünkü solda olmanın hükümetlerle hiç ilgisi yoktur. [Solcu olmanın anlamı nedir? Bu bir algı meselesidir: Solda olmamak ne anlama gelir? Çin çok uzaktır, öyleyse Avrupa için ne yapabiliriz denir.] Solda olmak ise bunun tam tersidir: O algılamaktır... [Japonların böyle algıladıkları söylenir. Onlar önce dünyayı algılarlar, sonra kıtaları, sonra ülkeleri ve en son beni] Bu bir algı fenomenidir, ufku algılamaktır. Solcu gibi algılarlar.] Bu bir ahlak meselesi değil, bizzat algı meselesidir. [Öyleyse kenarlardan başlıyoruz. Bunların çözülmesi gereken sorunlar olduğunu bilmek, bir anlamda savunmak ve düşünmek. Solda olmak, gerçekten de düzenlemeler bulmaktır, dünya çapında asamblajlar bulmaktır.] Solda olmak Üçüncü Dünya sorunlarının bize mahallelerimizdeki sorunlardan daha yakın olduğunu bilmektir. İkincisi, solda olmak doğası itibariyle [şu] olmaktır ya da daha ziyade bir oluştur, -bir oluşlar sorunudur-, azınlık-oluşu hiç bırakmamak demektir. Yani sol asla sol olarak çoğunluk değildir. Çoğunluk daima [bir şeyi] önvarsayar. ... çoğunluk daima bir standardı önvarsayar. Batı'da her çoğunluğun önvarsaydığı standart şudur: 1) erkek 2) yetişkin 3) heteroseksüel, 4) şehirde yaşayan... [Dolayısıyla çoğunluk bu standartlardan oluşan yığışımı kim ya da ne oluşturuyorsa o yığışıma yönelir.] ... bir çoğunluk, nihayetinde, aslında hiç kimse değildir, boş bir standarttır. İnsanların çoğu kendilerini bu standart içinde tanırlar, ama kendi içinde bu standardın içi boştur.

    ... kadınlar, kadın verili değildir, doğaları gereği kadın değildirler. Kadınların bir kadın-oluşları vardır, dolayısıyla kadınların bir kadın-oluşu varsa, erkeklerin de kadın-oluşu olacaktır. ... Çocukların kendi çocuk-oluşları vardır. Doğaları gereği çocuk değildirler. Tüm bu oluşlar, işte azınlıklar bunlardır.

    Parnet: Yani erkeklerin erkek-oluşu olamaz, çok talihsiz!

    Hayır, bu çoğunlukçu bir standarttır, heteroseksüel, yetişkin, erkek. Onun oluşu yoktur. Bir kadın haline gelebilir ve sonra azınlıkçı süreçlere girer. Sol, azınlıkçı oluş süreçlerinin yığışımıdır. Yani epey birebir anlamıyla şöyle diyebilirim: Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir. [Azınlığın herkes olduğunu bilmek, solda olmak budur.]


    “H”
    [Felsefe Tarihi]
    27:14

    Bir beden ne yapabilir? - Spinoza

    Filozof temaşa eden ya da hatta düşünümleyen biri değildir. Filozof yaratandır ve çok özel bir şey yaratır: kavramlar... [Örneğin Platon'un 'idea' dediği şey...] ... başka bir şey olmayan şeydir, yani ancak ne ise o olan.. [şimdi bu oldukça soyut görünüyor, oysa daha önce değilim gibi soyut olmamalı.] Sadece ne ise o olan bir şey; işte bu soyuttur. ... Yalnızca anne olan bir anne düşünelim... [onun aynı zamanda bir eş, başka bir annenin kızı olduğunu unutalım] ... kendisi de başka bir annenin kızı olmayan bir anne... işte “anne İdeası” dememiz gereken şey budur. ... [İşte Platon'un yarattığı bir kavram olarak İdea budur] saf olarak şeyin ideası... İdeayı tanımlayan, saflıktır. [Ama bu hala soyut kalıyor, neden?]

    Bugün bu kavram yaratımı fikri medya ve reklamcılık tarafından ele geçirildi; bilgisayarlarla kavramlar yaratabileceğinizi söylüyorlar, “iletişim” için felsefenin bütün bir dilini çalarak, “yaratıcı” olmak ve kavramlar yaratmak” gerektiğini söylüyorlar.

    58:37 hata (17. yy) X yanılsama (18. yy) X aptallıktan kaçınmak (19.yy) ... [bunları toplumsal olaylara bağlayabiliriz, ama aslında problemlerin kuruluşu olarak da görebiliriz] [Felsefede doğru ile yanlışı aramanın -daha çok bir anlam meselesidir-, hakikati aramanın bir faydası yoktur]

    ... tüm aşkınlığı reddeden filozoflar: Spinoza, Nietzsche. Onlar içkinliğin yazarlarıdır.

    [Felix'le aradığımız şey bilinçdışının içkin olan boyutuydu. Psikanaliz tam anlamıyla aşkın kavramlarla, yasa, baba, anne, vb. uğraşırken...]


    “İ”
    [İdée]
    1:10:10

    Yaratmak bir fikre sahip olmaktır. [Her faaliyette vardır bu. Ama binde bir olan bir şeydir, her gün başımıza gelmez.] Felsefede fikir kavramlar biçiminde oluşur. [Yönetmen Minelli'nin yarattığı bütün eserlerde bana sanki kendine şunu soran biri var gibi geliyor: “İnsanların rüya görmesi tam olarak ne anlama gelir?”, sadece Minelli'ye ait olan bir soru: “Bir başkasının rüyasının içine düşmek ne demektir?”]

    Bence sanatçı algılamlar yaratan kişidir. [Neden algılama değil de şu tuhaf algılam kavramını kullanıyoruz?] Tam da algılamların, algılar olmamasından ötürü... Bir edebiyatçı... ne ister? Bence onun istediği; kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımını kurabilmektir. İşte bir algılam tamı tamına budur: kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımı. [Tolstoy'un Çehov'un bir ressamın bile tasvir edemeyeceği bazı tasvirler...] Yani duyumsamaların, görsel duyumsamaların, işitsel ve hatta neredeyse tat almaya ilişkin duyumsamaların, ağza giren bir şeyin duyumsanmasının, tüm bunların karmaşık bir ağı... İşte bu karmaşık duyumsamalar ağına, onları yaşayan kişiden radikal bir bağımsızlık kazandırmayı deneyelim... Peki ama bunu yaşayan kişi ölüp gittikten sonra ya da başka bir şey yapmaya geçtiğinde ne olur? Bu duyumsamalar ağı neye dönüşür? [Buna sanat yanıt verir] Bu karmaşık duyumsamalar ağına bir süre ya da bir sonsuzluk vermektir bu, ki artık bu duyumsamalar, biri tarafından yaşanmış şeyler gibi anlaşılmaz, ya da en fazla, romandaki bir karakter, kurgusal bir karakter tarafından yaşanmış şeyler olarak anlaşılır. Kurgusalı meydana getiren şey tam da budur. [Bir ressamsa algılamlara tutarlılık verir] Ressam algılamı algının içinden çekip çıkarır.

    Duygulam [affect]... Tabii ki duygulamsız algılamlar yoktur, ama duygulamlar şuna benzemez.. Algılamı, duyumların ve algıların onları yaşayanlardan bağımsızlaşan bir yığışımı olarak tanımlamaya çalışmıştım. Duygulamlar ise bence oluşlardır, kendilerini yaşayanlardan taşan oluşlar. Kendilerini yaşayanların kuvvetini aşan oluşlar. İşte duygulam budur. Hatta neredeyse şöyle diyebilirim, müzik duygulamın büyük yaratıcısı değil midir?

    Spinoza, Nietzsche “görmemizi” sağlar. Onlar ayrıca önümüze olağanüstü duygulamlar yağdırırlar. ... müzik bazen renklerin “görünmesine” neden olur.

    “J”
    [Neşe]
    1:25:05

    Neşe ve keder...

    Bir eyleme gücünü doldurmaktan ibaret olan her şeyin neşe olduğunu söylemektir bu aslında. Onu doldurduğunuzda, eyleme güçlerinizden birini gerçekleştirdiğinizde neşe duyarsınız. ... Fakat 1güç” sözcüğü ikirciklidir. Keder, doğru ya da yanlış, muktedir olduğuma inandığım bir eyleme gücünden koparıldığımda ortaya çıkar. Bunu yapabilirdim, ama koşullar izin vermedi veya yasaklandı vesaire...

    1:41:38


    “K”
    “Kant”
    1:44:55

    Pek çok dönüm noktasına baktığımızda Kant’ı görürüz. Kant, bir şeyi başlatır, o zamana kadar felsefede hiç ileri sürülmemiş bir şeyi ve sonra onu sınırlarına kadar zorlar. … Kant’tan önce, 18.yy’da soruşturmacı olarak sunulan yeni bir filozof tipi vardır, soruşturma, insanın anlama yetisinin soruşturulması, şunun soruşturulması, bunun soruşturulması. [Bu eğilimin son temsilcisi Leibniz] … Kant’ın icat etmiş olduğu kavramlar arasında, … aklın mahkemesi kavramının eleştirel yönteminden ayrılamayacağını düşünüyorum. … Artık Tanrı’ya ihtiyacı olmayan bir yargı sistemi, … akla dayanan bir yargı sistemi. [Beni yazarlarda etkileyen şey belli bir probleme yakınlıklarıdır.] … bu yakınlık nasıl bir şeydir? Belli bir problem kişinin kaderi olabilir [Çünkü bu öylesine ilgilenilmiş bir problem değildir]. Kendime gelince, yargı sisteminden kurtulmaya ve onun yerine başka bir şeyi geçirmeye yarayacak araçları arayıp bulmayı hedefleyen kavramlarla ilişkili olduğumu hissediyorum. … yargı sisteminin işini bitirmek… [Spinoza, Nietzsche, D.H.Lawrence, Artaud, vb].

    Kant’a kadar zaman hareketten türetiliyordu, harekete göre ikincildi. Hareketin sayısı ya da ölçüsü olduğu düşünülüyordu. Kant bir kavram yaratır, çünkü tabiiyet ilişkisini tersine çevirir. Kant’la birlikte, artık hareket zamana bağlı hale gelir. Bir anda zamanın doğası değişir, döngüsel olmaktan çıkar. Çünkü zaman harekete tabi olduğunda, … nihayetinde en büyük hareket periyodik olan harekettir, gök cisimlerinin periyodik hareketidir, dolayısıyla hareket döngüseldir. Tersine zaman hareketten kurtarıldığında ve hareket zamana bağlı hale geldiğinde ise, zaman düz bir çizgi haline gelir. … Borges döngüsel bir labirentten daha korkunç olabilecek tek şeyin, düz çizgi şeklindeki bir labirent olduğunu söyler. Bu harikuladedir, ama zamanı menteşesinden çıkaran aslen Kant’tır. [Ve hayatının sonuna doğru Kant son kitabını yazar: “Yargı Gücünün Eleştirisi”]. Kant, yetilerin [anlama yetisi, imgelem, bilgi, ahlak] birbirleriyle düzensiz ilişkileri olması gerektiği, birbiriyle çarpıştığı ve sonra yeniden uyumlulaştığı düşüncesine varır. Ama ne olursa olsun yetilerin bir savaşı vardır ve burada artık hiçbir standart yoktur, bunlar artık bir mahkemeye tabi değildirler. Yetilerin uyumsuzluğa girdiği, uyumsuz uyumlara girdiği Yüce kavramını atar ortaya. [uyumsuz uyumlar, düz çizgide başka bir şey olmayan labirent…] Demek istediğim, tüm bir modern felsefe bu noktadan akmaya başlar, artık harekete bağlı olan zaman değildir, tersine hareket zamana bağlıdır. … Ayrıca yetilerin uyumsuz uyumuyla birlikte Yüce kavramının bütünü, bütün bunlar beni muazzam derecede etkilemiştir. Bunun üstüne bina edilen tüm o diğer şeylerse beni ilgilendirmiyor, ama bunu yargılamıyorum, işini bitirmek istediğim şey zaten yargı sistemi, ama bunu da yargılama pozisyonuna geçmeden yapmak.
    [alışkanlık kelimenin tam manasıyla temaşa etmek demektir… Kan o yürüyüşlerinde neyi temaşa etmekteydi, asıl bunun üzerinde durmak gerekir.]

    “L”
    “Littérature” [Edebiyat]
    1:58:24

    Kavram işlevini yerine getirirken aynı sırada şeyleri görmemizi sağlar, yani algılamlara bağlanmış haldedir ve aniden bu algılamların bir romanda belirdiğini görürsünüz. Bunlar, algılamlardan kavramlara akan algısal iletişimlerdir. Üstelik burada da, hem felsefe hem edebiyat için geçerli olan üslupla ilgili problemler söz konusudur.

    2.2

    “M”
    “Maladie” [Hastalık]
    8:03

    Dünyada insanların iyi yaşamayı sevmek [bon vivant] dedikleri şeyden daha sefil bir şey düşünemiyorum, bu sefillik. Tersine, büyük yaşayanlar [grands vivants] çok zayıf bünyeli insanlardır. … Hastalık bir tür yaşam görüşünü veya kavrayışını keskinleştirir.

    20:16