• 240 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Le dernier exil…
    "Yalnızca kendi değerlerini yaşamak istiyorlar... Dünyayı, sırf romantik, tutkulu, her şeyin mümkün olduğu, her şeyin bir, hayalin ve zamanın bölünmez olduğu bir şey olarak görüyorlar. Ne olursa olsun yüreksizliği, düş kurmamayı benimseyip toplumun sunduklarıyla, yani heyecansız ve aşırı isteklerden yoksun olarak programlanmış bir hayatla yetinmek, her halükarda, kimi zaman zor, dahası karmaşık... Mutlağın tümüyle yok olduğu bir yaşam... O zaman Vinnie ve arkadaşları, kendilerine ait dünya çatırdayınca kızların bacakları arasına sığınıyorlar... Biliyordun dünyayı reddediyor bunlar... Kendi deyimleriyle rasyonel, herhangi bir ideali olmayan, bencil ve saçmalıkların hüküm sürdüğü dünyayı..."
    Türünün klasik bir örneği “Son Sürgün”. Kitap ilk olarak 2001 yılında basılmış, Türkiye’de ise bir sene sonra kitap yasaklanmış. Bütün Avrupa Birliği ülkelerinde serbestçe okunan, Türkiye'de ise müstehcen bulunup, sevgili Türk halkının ar ve haya duygularını rencide ettiği için hakkında 'müsadere ve imha' kararı verilen bir kitap. Bununla da kalmayıp İstanbul ikinci asliye ceza mahkemesi tarafından toplatılıp imha edilmesine karar verilmiş. Şaka gibi… ayrıca kitabın çevirmeni Mustafa Balel’e ve ayrıntı yayınlarına 6 milyara yakın bir para cezası verilmiş. 2005 yılında da “ 'Son Sürgün' de sonunda özgür” manşetiyle 2. Asliye Ceza Mahkemesi, bilirkişinin raporu doğrultusunda kitap hakkında beraat kararı verdiğini açıkladı.
    İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyetinin 'Son Sürgün' hakkındaki değerlendirmesi şöyle: "Yabancılaşmayı temel alan 'Son Sürgün' gerçekten anlatımı sert, dahası yıkıcı bir roman olup 'yeraltı edebiyatı'nın somut bir örneğini oluşturmaktadır. Bu tür romanlarda, kişilerin ruhsal durumları, çöküntüleri anlatılmaktadır. Babic'in romanı da modern dünya edebiyatında şu sıralar örneklerine sıklıkla rastladığımız bu türden olup, özel hayatlara ayrıntılı bir bakış içermektedir. Özgün ve sarsıcı üslubuyla tamamen sıra dışı olarak nitelendirilebilecek olan 'Son Sürgün' kendi türünün özgün ve önemli yapıtlarından biri."
    Açıkçası piyasada cinsel içerikli olup insanların bayıldığı ve oldukça rağbet gören, size hiçbir şey katmayan tamamiyle uyarılmanız için yazılmış(Grinin Elli Tonu gibi) tonla kitap varken böylesine etkili edebi bir eserin imha edilme kararı beni çok şaşırttı:d evet burası Türkiye, bu tarz durumlara alışığız fakat bu kitabın imha edilmesinin asıl sebebinin müstehcen içeriklerinden ziyade(en azından kendilerinin bunu ileri sürerek kitabın imha edilme kararına onay vermiş) kitabın başlı başına sisteme, devlete, düzene ve topluma karşı bir başkaldırı örneği teşkil ettiği için böyle bir tavır takınıldığını düşünüyorum.
    Kitapta yeraltına dair ne ararsanız var; şiddet, seks, sado-mazoşizm, kan, aykırılık, darp, çaresizlik, soyutlanmışlık, topluma ters ne varsa bulacağınız bir kitap. Bunun yanında anarşizmle bunların harmanlanıp gerçekçi anti-karakterlerin oluşturulduğunu görüyorsunuz. Bu anti-karakterlerin özellikle JP mesela, kendisinin oldukça derin düşünüşleri var ve psikolojik olarak sanki Raskolnikov’u okuyordum. Romanda verilen anti-karakterlerin toplumun hiçbir normuna sadık olmayıp sadece kendileri istediği için yaşayan, hatta nasıl isterlerse öyle yaşayan çoğu zaman bir yabancılaşma içerisinde bulunduklarını görüyoruz. Karakterlerle birlikte sorgulatılan düzen ve var olan sistem anlayışı size birçok yerde sizin de isyan etmenize sebep oluyor. Çünkü kitap sadece devletteki hiyerarşik yapılı kurumlara, topluma ve toplumun kabul görmüş normlarına eleştiri getirmekle kalmayıp şehirlerin arka sokaklarındaki seks ve uyuşturucu bağımlılığında kaybolup giden, Paris’in gettoları, arka sokakları, squattlarındaki “sürgün” edilmiş marjinal kişiliklerin bu marjinalleşmesinin banallığına da acımasızca eleştiri getirir. Kitabın yazarı sevgili Dragan Babic’in de en az karakterleri ve konusu kadar üslubu da sertti. O yüzden ülkemizde yasaklanılıp imha edilmesi kararına şaşmamalı:) Kitapta en çok beğendiğim yerler; karakterlerin birbirlerinden farklı kişiliklere sahip olup yine de bunlara rağmen dostluklarını sürdürebilme çabaları, toplumdan soyutlanmaktan ziyade toplumu dışladıklarını ileri sürmeleri, her şeyin olduğu gibi apaçık bir şekilde yazar tarafından dile getirilmesi, karakterlerin ruh çözümlemelerinin özellikle sadece bir yazar ya da şair tarafından kullanılabilecek cümle kalıplarıyla harmanlanarak sunulması oldu. Çok fazla yeraltı edebiyatı okuduğum söylenemez fakat şu ana kadar okuduğum beş altı kitaba dayanarak fark ettiğim bir noktaya da değinmek istiyorum. Okuduğum yeraltı edebiyatı içerikli kitaplarda genellikle kadınlar hep bir seks objesi olarak görülüyor ve nedense bu anti-kahramanlar hep erkek oluyor.(Feminist olduğum için söylemiyorum:d) Ayrıca kitap hızlı kamera geçişleriyle farklı olaylara, durumlara yöneltiyor sizi. Kitabı okurken bir film seyrediyormuşum edasına büründüm, bu da ilginç bulduğum bir özelliğiydi.

    “Hem istesem canıma kıymaya bile hakkım yok... YASALARA GÖRE YASAK... Ve onların, istedikleri takdirde, kendi mantıkları içerisinde binlerce insanı katletmeye hakları var... Barış diye... savaş diye... siyah diye... beyaz diye...”


    Sizde toplumdan sürgün edilmiş bu karakterlerin zihinlerine ve yaşamlarına ortak olun.
  • 176 syf.
    Edebiyat; insanın yaşadığı devrin toplumsal, siyasal, ekonomik, düşünsel atmosferinden etkilenerek, bunların etkilerini kendi ruh dünyasında özümseyip farklı bir bakışla estetik bir dokusu güçlü bir ürün ortaya koyması demektir. Yaşadığı devir ifadesi bizi yanıltarak sanatçının sadece kendi devrine odaklandığı hatasına götürmemelidir; zira her devir kendinden öncekilerin üzerinde yükselir. Bu açıdan da aslında kendi devrimizin yapı ve özelliklerine baktığımızda, bizden önceki binlerce yıllık insanlık devrine de bakmış oluyoruz.

    Edebiyat organik bir canlılığa sahip olmasa da düşünsel bir canlılığa sahiptir. Sürekli değişir, gelişir. Aynı zamanda çevresini de değiştirir. Buna, o dönem Fransa’sında yıkılması kararı alınan Notre Dame Katedrali’nin, Victor Hugo’nun yazdığı eserler neticesinde oluşan kamuoyunun sayesinde bu sondan kurtulmasını örnek verebiliriz. Bir başka örnek, Rus toplumunu yazdıkları eserlerle bilinçlendiren ve akıbetlerine doğrudan etki eden Puşkin, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy gibi büyük yazarların eserlerinin bu gücüdür. Bu açıdan Emel Kefeli, edebiyat akımlarını gelgit olarak niteliyor.

    Edebiyat akımlarının doğuş yeri Avrupa kültürüdür. Özelde ise Almanya’da doğan romantizmi bir kenara koyacak olursak, Fransa ön plana çıkıyor. Uzun yıllar Avrupa’da Fransızca’nın egemenliğini bu çerçevede de değerlendirebilir, etkisini gözümüzde canlandırmak açısından ise Rus romanlarında sürekli geçen Fransızca kelimeleri aklımıza getirebiliriz. Türk edebiyatının da etkilendiği ve beslendiği ana kaynak Fransız edebiyatı olmuştur. Fransız edebiyatının ve genel olarak Avrupa kültürünün beslendiği kaynaklar ise Antikite ve Hristiyanlık olmuştur.

    Antikiteye baktığımızda Homeros’tan önce ilk edebi eserlerin dini nitelikte olan ‘hymnos’ adı verilen şiirler olduğunu görüyoruz. Din adamlarının bu etkisi, Troia Savaşı ile kırılarak, tanrıya yakarının ve dileğin salt tema olduğu şiirlerin yönü, ‘rhapsodos’ adı verilen gezici şairlerin elinde kahramanlık temalarına kayıyor. En tanınmış rhapsodos ise İliada ve Odissea’nın yazarı olarak kabul edilen Homeros’tur. İliada, kahramanlık ve savaş temalarının önceli; Odissea ise modern romanın başlangıcı, baş kahramanı ile modern kahramanın prototipi oluyor. Odysseus karakteri, Troia Savaşı’nda kilit rol oynayan oldukça zeki ve kurnaz bir askerdir. Savaştan sonra kendi krallığına dönüş yolculuğu oldukça çetrefilli olmuştur. Bu esnada başından geçen zorluklar aslında insanın doğaya karşı üstünlük mücadelesini simgeler. Doğanın tüm yıkıcı güçlerine karşı Odysseus’un aklıyla kurduğu oyunlar gelecekteki insanın doğaya karşı nispi zaferinin ilanı ve bu yönde ilk ateşin yakılmasıdır. Aynı zamanda bu iki eserde ve diğer Antikite eserlerinde, öğretici ve ahlaki yönde verilen mesajlar klasisizmin temel yapılarını da oluşturacaktır. Bundan evvel ise araya Ortaçağ girecektir.

    Ortaçağ düzeninde insan, birey olarak kendine yer bulamaz; üst bir insanlar topluluğu içinde bulunması zorunludur. Bu topluluğun kimlik özellikleri insanın otomatik olarak özelliği olur. Bu aynı zamanda insana çizilen oldukça katı sınırdır. Çünkü eğer bu sınırı aşmak isterse Ortaçağın katı hiyerarşik düzeninin lideri ve muhafızı kilise devreye girerek insanı ateşe atabilir, kazığa oturtabilir. Skolastik felsefe bu noktada kilisenin elindeki kılıçtır. Bilginin Tanrı tarafından kesin, değişmez ve evrensel manada verildiğine duyulan katı inanç etkisiyle Ortaçağ filozofu, kendisine kalan tek şeyin bu bilginin temellerini sağlamlaştırmak olduğunu düşünür. Daha sonra insanların yavaş yavaş sömürüye ve baskıya karşı seslerini yükseltmeleri ve keşif ile icatların etkisiyle insanı temel alan bir düşünsel akım olarak doğacak Rönesans’ın filozofu ise “yeni bir teklif getiren” kişi olarak kendini konumlandıracak. Artık bilginin önündeki engeller yıkılıyor ve hazır yemek ortadan kalkıyor. Rönesans, dünya edebiyatına görecelik ve hoşgörüyü kazandırarak günümüze kadar birçok sanat akımının temelini atar. Diğer özellikleri ise şu şekilde sıralanabilir: Antikite’yi örnek alma, akıl ve dengeye önem verme, dil ve üsluba önem verme, insanı merkez alıp evrensel bir insan profili ortaya koyma çabası ve bu esnada ise milli olmaktan uzaklaşmadır. Aslında birazdan göreceğimiz üzere bunların çoğu klasisizm akımının da özellikleri olacaktır. Bu ara geçiş sürecindeki önemli isimler olarak şunlar verilmiştir: Dante, Petrarca, Boccacio, Rabelais, Montaigne ve Cervantes. Bunlardan, insanı genel özellikleri ile anlamak isteyen ve bunun için kendinden yola çıkarak Denemeler’ini yazan Montaigne’i, klasik tenkitin kurucusu Sainte-Beuve “klasisizmin müjdeleyicisi” olarak isimlendirir.

    Latincede “classicus” kelimesi seçme anlamında kullanılıyormuş. Daha sonra mana gelişmiş ve neticede, Yunan ve Latin edebiyatına klasik eserler denilmeye başlanmış. Antikite’de ve ondan sonraki dönemlerde insanın temel arayışı olan, değişenin altında değişmeyen özü arama arzusu edebiyatta da temel hedef olarak görülmüş ve bu da onların Antikite’yi ana kaynak benimsemelerinin yolunu açmıştır. Klasik devir diye adlandırılan 17. Yüzyılın tarihi ve sosyal arka planında ise şunlar bulunuyor: Derebeylik yıkılmış, krallıklar hakim, Protestan vs mücadelesi sürüyor, dini inançlarda hürriyet çok az, her şey unvanlara ve belli kurallara göre düzenlenmiş ve bu kurallara uymak zorunlu, birey bilinci yok, herkes bir kalıptan çıkmış gibi, birbirlerine benzerdir. Bunların edebiyata da doğrudan etkisi mevcuttur.

    Bu etkiler şu şekildedir: Klasik, birey üzerinde değil, genel insan tipi üzerinde durur. Duygular öne çıkarılmaz, akıl hep ön plandadır; dilde asalet ve mükemmeliyet arayışı hakimdir. Genel insan tipinde temel sınır, insanın üçgüdülerine teslim olmayan tam tersi onun hakimi olan yüce bir yaratık olmasıdır. Bunun yansıması ise edebiyatta insanın içgüdülerine yer vermeme veya yer verilse bile bunların kötü olarak gösterilip aklı önceleyen bir karakterle içgüdünün hakimiyetinin kırılarak insanın ‘olması gereken’ hale getirilişi şeklinde olmalıdır. Bu insan tipinde temel olan akıldır, genel olarak da akıl değişimin ardındaki değişmeyendir. Haliyle evrensel olarak konumlandırılan akla bağlı olarak denge, sadelik ve his dünyasının geri plana itilmesi ve Aristo’nun altın ortası sağlanmalıdır. Bunun içinse bu konuları zaten işlemiş olan Antikite örnek alınmalı hatta taklit edilmelidir, zira sanat taklit etmektir. Tabi bu taklit insanı, insan tabiatını taklittir, yoksa klasik devirde doğaya ilgi yok denecek kadar azdır. Geneli önceleyen bir akım olmanın doğal sonucu olarak millilik, yerellik geri planda bırakılmıştır. Devrin simge özelliği; olay, zaman ve mekanda birlik, yani üç birlik kuralıdır. Buna göre sanatçı, yıllar sürecek olayları iki-üç saat sürecek bir temsile sığdıramaz, haliyle eser basit ve konuları belirli zaman ve mekan dahilinde ele alıp, işlemelidir. Altın ortaya dönecek olursak, eserlerde insanların ahlaki ve sosyal konumlandırmaları yapılır ve bunda ölçüt kendi doğalarıdır. Örneğin; kadının doğası kabul edilen özelliklerini terk etmesi eleştirilir vb. Bu akımı özetleyen söz ise şudur: “Sanat bir fantezi değildir. Öğretici ve ahlaki olduğu oranda değer kazanır.” Klasisizmin önde gelen isimleri olarak şunlar verilmiş: Corneille, Racine, Moliere, La Fontaine, Boileau.

    Tarihler 1789’u gösterdiğinde Fransa’da devrim rüzgarları esmekte ve insanlar otorite ile geleneklere karşı isyan halindelerdir. Bu dönemde bireycilik, hürriyet, eşitlik, demokrasi olguları dillerden düşmüyordur. Keza kölelik, milliyetçilik ve ulus kavramları yoğun tartışma konusudur. Sosyal ve siyasi hayatı bu kadar derinden etkileyen bu düşüncelerin kendisini edebiyatta da hissettirmemesi imkansızdır. En başta, otoritenin yıkıldığı bir dönemde, sanatta klasisizmin katı ve kuralcı anlayışı hedef alınmadan olmazdı. Victor Hugo, doğan romantizm akımını boşuna “edebiyatta liberalizm” olarak nitelemez. Daha önce de denildiği üzere romantizm akımı Almanya’da klasisizme tepki olarak doğmuş, sonra da Fransa’ya gelmiş ve yoğun ilgi görmüştür. 1800’den 1843 dek üç farklı dönemde yaşanan Fransız romantizmi, 1830’un siyasi atmosferinde iki kola ayrılır: Bunlardan ilki, “Sanat sanat içindir” romantizmidir ve bu ileride parnas, sembolizm ve gerçeküstücülük ile neticelenecek; ikincisi “Toplum için sanat” romantizmi ise ileride ortaya çıkacak realizm ve natüralizme zemin hazırlayacaktır. Peki bu romantiklerin derdi ne?

    En başta aklın sınırlarından bir kaçıştır. Onu elinde bir kılıç olarak kullanarak insanları genel insan tipinin içinde birbirine benzer kılarak farklılığı dışlayan klasisizme tepkidir. Bu açıdan romantizmin en önde gelen özelliği bireye verdiği önemdir. Artık insan, benzer özellikleriyle değil, farklı özellikleriyle ele alınır. Bu bireyin oluşumunda mevcut sosyal yapının etkisi doğrudandır, buna kanıt olarak Rousseau’nun “insan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur” sözüyle “ben”e vurguları gösterilebilir. Bu ben, salon ve şehir hayatının katı sınırlara ve kurallara sahip atmosferinden kendisini kır hayatına ve uzak memleketlere atmak isteyen hüzünlü bir bendir. Bunun sonucunda aynı zamanda klasisizmin dışladığı doğa, insanın ilgi odağı olur ve ilk olarak Rousseau’yla edebiyata giren doğa tasvirleri, romantizm akımın karakteristik özelliği halini alır. Bu tasvirler daha çok, hüzünlü kişinin arkasındaki bir fon ve süs olarak kendini gösterir. Rousseau’nun “Julie ya da Novella Heloise(1761)” eseri bu konuda ilk özelliği göstererek edebiyat dünyasında önemli bir yere sahiptir. Uzak memleketlerdense romantiklerin ilgi odağı, klasisizmin değişimin içindeki değişmeyeni aklın yerine duyguyla birlikte konumlandırdıkları egzotik, gücünü zıtlıkların bir arada olmasından alan Doğu’dur. Ama bu Doğu tahayyülü, gerçeklerden ziyade onların zihinlerinde ürettikleri bir tahayyülden ibarettir. Bundan dolayı ne kadar romantik varsa o kadar Doğu vardır denir. Uzak memleketlere kaçamadığı noktadaysa romantik, idealler yaratarak hayal dünyalarına sığınır. Çünkü, melankolinin kendilerine mahsus bir özellik olduğu romantikler, içinde bulundukları hayattan memnun değillerdir. Öyle ki bu hüzne “mal du siecle”(Asrın hastalığı) adı verilmiştir. Asrın hastalığına sahip bu insanlar; bedbaht, nasıl mutlu olacağını bilmeyen, dertleri zevk edinen, acı çekmekten hoşlanan bir duyuşa sahiptirler. Öte yandansa birer dava adamıdırlar. Bunlardan önde gelen romantik şairlerden Lord Byron, işi abartarak Yunan İsyanına katılmış ve burada da hayatını kaybetmiştir. Hugo ise klasiklerin iktidara bağlı duruşuna zıt olarak döneminde halkın yanında olmuş önde gelen bir romantiktir. Bununlar birlikte Hugo’nun Notre Dame Kamburu eserindeki yoğun tasvirleriyle birlikte Katedral adeta romanda bir kahraman hüviyeti kazanır. Bu tarz gerçekçi tasvirler nedeniyle romantizm aynı zamanda kendisine tepki olarak doğacak olan realizmin de zeminini hazırlar.

    Romantik için din duygusu da ön plandadır ama bu, dogmatik şekilde kendini göstermez daha çok mistik bir duyuştur. Bu duyuş onların ideal alem yaratımlarını besleyen bir başka etmendir. Sürekli bir kaçış ve arayış duygusu içinde olan romantikler, klasisizmin görmezden geldiği yerel unsurlara, milli kültüre ve tarihe de ilgi duymaya başlarlar. Rönesans’ın hor gördüğü Ortaçağ onların ilham kaynağı olur. Yine Notre Dame Kamburu bu konuda iyi bir örnektir. Tarihe bakışlarındaki temel farklılık ise savaş hikayeleri odaklı olmayıp, devrin insanlarını merkeze almalarıdır. Hugo’nun Sefiller eseri bu konuda önemli bir örnektir. Geçmişe duyulan ilgiyle her millet milli eserlerini derleyip toplamaya başlar ve bunun sonucunda Antikite’nin yanında yeni bir kaynak doğar. Öte yandan milli bilinç kuvvetlenir, milliyetçilik uluslararası bir olgu haline gelir. Tiyatroda ise Victor Hugo’nun eseri Hernani’nin gösterimi sırasında çıkan tartışmalar tarihe Hernani Savaşı olarak geçer ve romantizmin klasisizme karşı zaferinin simgesi olur. George Sand’ın şu sözü ise romantizmin yasası olarak kabul edilir: “Biz bahtsız bir soydanız, bunun içindir ki kendimizi sanatın yardımıyla hayattan uzak tutmaya şiddetle muhtacız.”

    Birinci tekil şahıs romanları/anılar, seyahatler, mektup-romanlar, tarihi dram ve tarihi roman bu akımın başlıca türleridir. 19. Yüzyılda sanayi devrimin yarattığı yeni koşullar ve pozitivizmin etkisiyle yerini realizme bırakmıştır.

    A.Comte’nun insanlık tarihinin üçüncü aşaması olarak konumlandırdığı pozitivizmde, insan kendi aklının değişimin ardındaki değişmeyeni anlayamayacağına ikna olmuş ve istikametini deney ve gözlemle var olan kanunların arasındaki ilişkileri anlamaya çevirmiştir. Ampirizm önem kazanmış, buna ek olarak Sanayi devriminin sonucunda makinelerin ekonomik sistemin temelini teşkil eder hale gelerek anamalcılık zirveye doğru ilerlemiş; maddi değerler öne çıkmış ve materyalizmin etkisi kendini iyice göstermiştir. Bu ortamda romancılar, gerçeği olabildiğince nesnel bir şekilde yansıtma amacıyla yazmaya başlamışlar. Bunlardan dolayı realizm, pozitivizmin sanat ve edebiyata aksi olarak kabul ediliyor.

    Osmanlı Balta Limanı Sözleşmesi’yle İngiltere’nin açık pazarı haline geldiği 1850’li yıllarda, realizm romantizme tepki olarak ama onun oluşturduğu tasvir zemininden doğmuştur. En etkili olduğu 1850-1890 arasında birtakım düşünürlerin de etkisiyle determinizm güçlenmiş ve dinin etkisi sıfırlanmıştır. Bununla birlikte ahlak ve geleneklerin sınırlayıcı etkisi de kırılmış, romancılar insan hayatının gerçekliğine daha yakından bakma ve onları kağıda dökme imkanı bulmuşlardır. Realist yazarlar, çevrenin insan üzerindeki etkisini merkeze alırlar. Bunu yaparken tasvirleri, romantikler gibi bir dekor, süs olarak değil, insan ruhunun kapılarının açılmasının imkanını verecek bir anahtar olarak kullanırlar. Öyle ki okur tasvirleri okurken romanın ilerleyen sürecinde meydana gelecek aksiyonların neticesine de psikolojik olarak hazırlanıyordur. Bu konuda pozitivist gözle yazılan ilk roman olan Flaubert’in Madame Bovary’isinde Bovary’nin taşındığı kasabanın uzun tasvirleri örnek olarak gösteriliyor. Bu kasabanın tasvirlerinden okurda kalan izlenim, ilerleyen satırlarda Bovary’nin bu atmosferden bunalacağı ve haliyle bunun romanda belirleyici bir unsur olacağıdır. Çoğu kez realist romancı bu tasvirler için olsun karakter ve onun hayatı için olsun gerçek hayatı gözlemleyerek uzun uzun notlar alır. Bu konuda kitapta, Alphonse Daudet örnek verilmiş, zira onun bu notları kendisi öldükten yayınlanmış. Benim verebileceğim örnek, realizmle derin farkları olmayan natüralizm akımının öncüsü Zola’nın, Germinal romanını yazmak için uyarılara aldırmadan bizzat maden ocaklarına inip orayı incelemesi ve madencilerle birebir konuşmasıdır. Bir diğer örnek ise Tolstoy’dur. Tolstoy büyük eseri Savaş ve Barış’taki Borodino Muharebesi’ni daha iyi anlatabilmek için savaş alanında iki gün boyunca at sırtında gezinmiş.

    Realist romancıların bu gözlemleri iki farklı noktada yoğunlaşır: İlki, kahraman karaktere yoğunlaşarak; insanı diğerlerinden ayıran özellikleri işlerler ve bunun için de güçlü kişiliğe sahip insanları kahramanları olarak seçerler. İkincisi ise törelere önem vererek, alelade, silik karakterleri merkeze alıp toplumun gelenek ve göreneklerini, bunların insana yansımalarını yansıtırlar. Son olarak realist roman ahlaki, dini ve sosyal bir amaca hizmet etmez. Bu, romancının romandan asla bu tarz sonuç çıkarılmasın isteği olarak anlaşılmamalı, manası, okuyucunun romandan çıkaracağı ahlaki sonuç romanın hedefi değildir. Romanın kendi güzelliğinden ve biçim mükemmeliyetinden başka bir hedefinin olmadığı belirtilmiş. Ancak bu noktada Rus realist romancılarının bu özelliğe dahil olmadıkları yönünde itirazda bulunabilir. Diğer bir noktada realist romancının romanında kendi fikirlerini katmaması ilkesidir ki, bunun da sağlanabileceğini yani mümkün olduğunu pek zannetmiyorum.

    Emile Zola’nın başını çektiği natüralizmi, realizmin uç noktası olarak niteleyebiliriz. Bilim insanı gibi romana yaklaşmayı prensip edinmişler, romantizme ve romantizmin idealizmine, bireyselliğe karşı bir pozisyonda kendilerini konumlandırmışlar. Determinizm etkisini yakinen gösterir. Realizm ve natüralizmin şiirdeki yansıması ise Parnas akımıdır. Bu akıma göre şiirde, kişisel olmayan konular lirizmden uzak şekilde ele alınmalı; tasvirlerle adeta bir resim ortaya koyulmalıdır. Tek gayesi sanat olup “Kolay sanatı öldürür” prensibını edinmişler; ilginç gelen yanı ise şairin kendi duygularını yansıtmayarak duyarsız ve hissiz bir şekilde kendini konumlandırması, kendi kendime öyle şiir mi olurmuş dedim okurken. Bunu tek ben dememişim meğersem, Baudelaire de öyle düşünmüş ve Kötülük Çiçekleri ile hem rüya ve gizemi hayattan çıkaran pozitivizme hem de varlıkta, tabiatta sadece dışı gören natüralizme tepki olarak doğan Sembolizmin ilk örneğini vermiş. Bu akımın en önemli özelliği şiirin her okurda farklı çağrışımlar yapmasıdır. Birinci Dünya Savaşının en buhranlı zamanlarında doğan ve savaştan bıkmış bir neslin isyanını dile getiren ve gerçeküstücülüğün zeminini hazırlayan Dadaizm ise gelenekselliğe ve akla karşı bir anarşi olarak ortaya çıkıp kısa sürede de kaybolur. Keskin sirke kübüne zara diye boşuna demiyorlar. Belirli bir durum ve anın tespitini esas alıp, nesnel gerçeklikten ziyade nesnelerden gelen izlenimleri anlık ifade etmeye dayalı empresyonizm (izlenimcilik) ile özün değişmeyen resmini her açıdan yansıtarak çizmek isteyen kübizmin atışmasına şahit oluyoruz. Empresyonizme yakinen şahit olmak isteyenler Marcel Proust’u okuyabilirler. Çayına bandırdığı kurabiyesiyle başlayan izlenimlerin sonu gelmez. Edmund Husserl’in fikirlerinden etkilenerek oluşan ekspresyonizmde ise önemli olan, sanatçının iç gerçeğidir, zira Türkçesi de dışavurumculuktur. Sanatta aklı ve şuurun kontrolüne gıcık olan gerçeküstücülüğün öncü ismi Andre Breton’dur. Diğer temsilcileri, Picasso, Salvador Dali, Aragon vb. “Varlık özden önce gelir,” sözüyle en kısa şekilde ifade edilebilecek varoluşçuluk, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ortamda geniş yankı bularak bunalımı, umutsuzluğu, insanın hayattaki ‘saçma’ vaziyetini sembolik bir dille anlatmış, bundan dolayı halktan ziyade aydın zümreye hitap edebilmiş.

    Modernizm ise özellikle realizme tepki olarak doğar. Çünkü, 20. yüzyılda bilimdeki gelişmeler sonucunda insanın dış gerçekliğe güveni azalmıştır. Perpektivizm anlayışı oluşur. Bununla birlikte sanatın kurmaca olduğuna dikkati ilk olarak modernistler çekmiştir. Postmodernizm de insanların uygarlığa ve insanlığa güven duymadığı bir ortamda gelişir. Büyük savaş, nükleer silahlar, insanlığın yok olma tehlikesi bu inancı zedeleyen etmenlerdir. Öte yandan modernizmin fikrini de etkileyen bilimsel gelişmeler postmodernizmi de etkiler. Bunlar; kuantum fiziğinin ortaya koyduğu belirsizliğin, Einstein’in görecelilik kuramının, doğrunun ancak belli koşullarda ve göreceli olarak doğru olduğu; evrenin bir sistemler karmaşası olması, evrenin giderek genişleyip yok olmaya doğru gittiği görüşleridir. Bunlar sonucunda, insanın kadim değişmeyene duyduğu inanç ve özlem, arzu da yıkılmaktadır.

    Edebiyata 1950 ile girip 70-80’li yıllarda genişleyen postmodernizmin bazı temel özellikleri şunlardır:
    - Önemli olan anlamın berrak olması değil, zengin olmasıdır.
    - En temel özelliklerinden birisi ve mevcut bilimin yansıması olan belirsizlik. Evren bir kaostur, bu kaos içinde hiçbir şeyi hatta kendimizi bile bilemeyiz.
    - Haliyle böyle düşüncenin doğal sonucu olarak, mevcut sanatı ve değerleri sorgulama. Bunun neticesinde insan da kendini yeniden keşfe dalmalıdır. Bu da kimlik karmaşasını beraberinde getirir.
    - Alt – üst kültür ayrımı tanımaz, kültürün bütünlüğünü esas alır. Dostoyevski’nin eserleri ile isimlerini bilmediğim veya aklıma gelmeyen sözüm ona yazarların eserleri, Tv dizileri ile sanat filmleri vs hepsi aynı düzeydedir.
    - Sanat kurmacadır, önemli olan bu kurmaca yapının sergilenmesidir. Sanatçının bu yönde elinde her şey malzeme niteliği taşır.
    - Postmodern sanatçı, sanat ile gerçek arasındaki bağlantıyı yok etmeyi amaçlar.
    - Gerçekler görecelidir ve tartışmaya açıktır.
    - Postmodernizm, etnik kökler ve fundamentalizm (köktendincilik) ile de bağlantılıdır. İçinde yaşadığımız devirle hesaplaşma olarak da görülen postmodernizm, köktendinciliğin nedeni ve sonucu olarak da görülüyor. Aynı zamanda dinin dogmatik yapısını farklı şekillerde yorumlamaya açar.
    - Bireyde kimliğini bulma ve kendini kanıtlama arzusunu körükler. Bu arayış günümüzle hesaplaşmayla birleşince doğal olarak geçmişe dönüşe neden olur. Bu da geçmişe duyulan nostaljik özlemle kendini su yüzüne çıkarır.
    - Postmodernizm, tüm sistemlerin demokrasi adı altında bireyciliği kitleleştirerek yok ettiğini düşünür. Günümüzdeki bireylerin ancak bir gruba ait olarak var olduklarını ve ait oldukları kimliğin özelliklerini gösterdiklerini söyler. (siyah, beyaz, erkek, kadın, sağcı, solcu vb:)
    - Kimlikleri sorgular, bize bunların altında verilen doğruları ve kavramları tartışır; bu ister istemez toplumların bölünmesine neden olur. Sosyal medyanın da etkisiyle bunun seviyesi daha da artar. Etnik hareketler, feminizm, kadın hareketleri, homoseksüel haklarının tartışılması bunun yansımaları olarak gösterilir. Bu görüş, tarih, felsefe, edebiyat, eleştiri gibi pek çok alanın doğrularının da sarmakta ve her şeyin sınırları birbirine karışır. Bununla paralel olarak insanlar arası iletişim ve uyum da azalmaktadır. Buluşulacak ortak paydalar ortadan kalkar. Yerlerine küçük küçük paydacıklarla kamplaşma yaşanır. Her kamplaşma kendi gerçekliğinde yaşar. Haliyle postmodernizmin farklılıkları bir araya getirerek evrensel olma iddası zedelenir.
    - Postmodern sanatçı başka metinlerden de sıklıkla faydalanır. Metinlerarasılık özelliği ile eserde başka eserlerden metinler yer alabilir. Bunu referans vermeden alabilir, alıntılar yapabilir. Bu parçaları birbirlerine ekleyip hiçbir yorum yapmadan yeni bir kurgu içinde sunabilir.(pastiş)
    - Orta sınıf kültürü olarak gelişen akım için, şöhret kimsenin tekelinde değildir, en sıradan bir kişi bile bir ana şöhret olabilir. Zira günümüzde sosyal medyalarda bu sıklıkla yaşanılıyor. Youtube kanalı açma, twitter’da dikkat çekici sözler etme, instagramda fiziksel özelliklerini ön plana çıkarma sıradan insanları ünlü yapma yolları olmuştur.
    - Postmodern romanda, bütünlük yoktur. Bölümler arası bağlantılarda kopukluklar görülür, birbirleriyle ilişkili olmayan kahramanlar bulunabilir. Anlatılanlar okurun, düş ile gerçek arasında ikilem yaşamasına neden olur. Dikkat çekici sonlar veya net bir finale sahip sonlardan ziyade okurun “ee ne oldu şimdi” demesine neden olacak sonlar tercih edilir.
    - Okurdan dedektif veya bulmaca çözen gibi davranılması beklenir.
    - Neticede, evreni anlamak nasıl mümkün değilse sanat eserinde de bir anlam aramak boşunadır anlayışı hakimdir.

    Kitabı çok beğendim. Edebiyat akımlarının oluşumunu tarihsel nedenleriyle ele almış, onların arasındaki ilişkiler ve karakteristik özellikleri, önde gelen isimleri okuru sıkmadan ve yalın şekilde ortaya koyulmuş. Sonlarda, Türk edebiyatındaki yansımalarına kısaca yer verildikten sonra bu akımlara örnek olması için metinlere de yer verilmiş. Herkese tavsiye ederim. ,


    İyi okumalar.
  • Kızmamaya çalıştın, pek çok kereler bu kararı aldın ama hâlâ oluyor.
    Hırslı olmamaya çalıştın ama tekrar tekrar aynı tuzağa düştün.
    Kendini değiştirecek tüm şeyleri denedin ama hiçbir şeyin olacağı yok gibi.
    Hep aynı kalıyorsun.
    Ve ben burada diyorum ki basit bir anahtarı var; farkındalık.
    Buna inanamazsın. Nasıl olur da yalnızca farkındalık, başka pek çok şeyin bir yararı yokken yardım edebilir? Anahtarlar her zaman için çok küçüktür; anahtarlar büyük şeyler değildir. Küçücük bir anahtar çok büyük bir kilidi açabilir.
    İnsanlar Buda'ya: "Kızmamak için ne yapmalıyız veya hırslı olmamak için ne yapmalıyız veya seks ya da yemek konusunda takıntılı olmamak için ne yapmalıyız?" diye sorduklarında, onun cevabı her zaman aynıydı: Farkında olun. Hayatınıza farkındalığı getirin.
  • 272 syf.
    ·Puan vermedi
    Biliyorum aşağıda yaptığım alıntılar uzun. Ama çok faydalı bulduğum için paylaşıyorum. Lütfen sonuna kadar okuyun, çok öğretici.

    *Yirmi yaşındaki birinin "otuz beşime gelince yaşamaya başlayacağım." sözleri ile ellisine merdiven dayamış birinin "Artık benden geçmiş, gençlik de kalmadı." şeklindeki yakınmaları eşit derecede yanlış varsayımlar üzerine kurulmuştur. Daha ilginç olan da nedir, biliyormusunuz? Yirmisindeyken otuz beş yaşı iple çeken ve ellisine gelince yirmi yaşın enerjisini arayan aynı bireydir.
    *Birey kendini anlamsız sıradan ve boş hissetmeye çok uzun bir süre dayanamaz eğer herhangi bir aktiviteye doğru kaymaya başlamamışsa, kısa zamanda ruhsal devinimi korkunç boyutta yavaşlar var olan potansiyeli yerini boşvermişlik ve umutsuzluğa bırakırır durum böyle olunca da yıkmaya ve yok etmeye dayalı davranışlar kaçınılmaz sonu oluşturur.
    *Boşluk hissinin, psikolojik kaynağı nedir? bireydeki boşluk hissi, yüreğin boş veya her tür duygusal potansiyelden yoksun olduğu anlamına gelmez. İnsan sürekli şarj edilmesi gereken bir akü değildir, Onun için ondan statik anlamda boş ya da dolu diye söz edilemez.bizim üzerinde durduğumuz boşluk hissi kaynağını bireyin yaşamı ile ilgili hiçbir şey yapamayacak kadar kendisini güçsüz bulmasında alır. Burada, boşluk dediğimiz şey bir birikimin sonucudur. Birey kendine karşı şartlanır: kendi geleceğini yönlendiremiyeceğine inanır öncelikle.Ne başkalarının davranışları, ne etrafındaki dünya ne de kendi hayatı kontrolü dahilindedir onun kafasında.Yani boşluk, bir anlamda, şartlanma birikimlerinden elimize kalandır. En sonunda istekleri ve arzularının önemi kalmaz ve her şeyden bir anda vazgeçer. Kayıtsızlık ve duygusuzluk aslında endişelere karşı oluşturulmuş bir savunma mekanizmasıdır.eğer birey devamlı aşamayacağı problemlerle yüz yüze geliyorsa, deney için son savunma metodu, yaklaştığını fark ettiğinde bile tehlikeyi umursamamak olacaktır.
    *Yapayalnız olduğunu fark etmekten korkan o kadar çok insan var ki, diyor Andre Gidei, en sonunda kendilerini bulmaya hiç uğraşmıyor lar.
    *yalnızlık ve boşluk her zaman yan yana der. Sevgilileriyle yaşadıkları ilişki şu veya bu nedenden sona erdiğinde insanların hissettiği, üzüntü ya da bir seferden eli boş dönmüş olmanın verdiği aşağılanma hissi değildir. Onlar genelde hiçbir şey hissetmediklerini anlatırlar; işte boşluk yine buradadır Sevdiğini kaybetmek insanın iç dünyasında esneyen bir karadelik etkisi bırakır. Yalnızlık da boşluk arasındaki yakın ilişkinin nedenlerini bir keşfetmek hiç zor değildir. Birey iç dünyasında neler olduğunu tam olarak bilemediği zamanlarda çağrıyı etrafına bakınıp başka insanlarla bağlantı kurmakta arar. Bu öylesine sarsıcı bir dönemdir ki, birey şimdiye dek yol gösterici olduğuna inandığı şeylerin kendini yönlendirmesi ile ya özgüvenini tekrar kazanması söz konusu olunca hiç işe yaramadığına inanmaya başlar. Ya da insanlar onun için bir umuttur. O, bu insanların yol gösterebileceğini, en azından korkularında yalnız olmadığını kanıtlayacaklarını umar.gördüğümüz gibi, yalnızlık ve boşluk aynı endişe halinin değişik iki aşamasıdırlar.
    *Yalnızlık, bireyin korkuları ve boşluk duygusu ile birlikte ortaya çıkar...birey hayatla yüzleş ebilmek adına diğer insanlarla ilişki halinde olmaya ihtiyaç duyar. Varlığını sürekli hissettiği yalnızlığın bir parçasını da bu gerçek teşkil eder.
    *Yalnızlık ve itilmişlik duygusunun ortaya çıkmasındaki göz ardı edilmemesi gereken diğer bir etken, toplumsal anlamda kabul görmenin Bizim kültürümüzde son derece sarsılmaz bir önceliği oluşur. Toplum tarafından kabul görmek endişelerimizi azaltır, prestijimizi arttırır. Bu da demek oluyor ki her zaman aranan birisi olarak ve asla yalnız kalmayarak diğerlerine zaferlerimizi kanıtlamak durumundayız. Eğer toplumda seviliyorsak yani sosyalleşmede başarılı olmuşsak, yalnız kalacağımız zamanlar çok nadir olacak demektir.başka seçeneğimiz yoktur çünkü cemiyet tarafından istenmeyen insan damgasını yemek barışı baştan kaybetmekle eş anlamlıdır.
    *Faşizm ve nazizmin güç kazanmalarının tek nedeni mussolinin ve Hitler'in iktidar hırsı değildir. Ekonomik yokluğa yenik düşmüşse ve psikolojik olarak da boşluğun ve bunalımların eşeğindeyse, totaliter rejimler her zaman boşluğu doldurmak için harekete geçerler.insanlar artık dayanamadıkları endişelerden kurtulmak uğruna özgürlüklerinden vazgeçmeye dünden razı dırlar.
    *Burada özellikle aydınlatılması gereken nokta endişe ile bireyin benliğinin farkında olması arasındaki bağlantıdır. dehşet verici bir olay sonrası bireylerin ne yaptığımı bilmez bir haldeydim şeklinde açıklamalar yaptıkları bilinmektedir. Bunun sebebi endişenin duygularımızı bloke etmesidir. Endişe, bir torpido misali, bizi en derinden, öz benliği mizden vurur.Bu yüzden endişe hangi seviyede olursa olsun bilincimizi zedeler. Savaş sırasında ön cephedeki askerler düşman saldırdığı sürece tüm korkularına rağmen savaşmaya devam ederler. Ama eğer düşman Ordu içindeki haberleşmeyi kesebilir se,o zaman Ordu yön kavramını yitirir ve savaşan Bir birlik olduğu gerçeğini yitirir. Askerlerin paniklemesi bu ana denk gelir. Endişenin insan üzerine yaptığı da budur: bireyin kim ve ne olduğu konusundaki oryantasyonunu siler ve etrafındaki gerçeklerden soyutlanmasına yol açar.
    *Endişe nasıl benlik bilincini yok ediyorsa, kendi benliğinin farkında olmak da endişeyi yok eder.
    *Friedrich Nietzsche gözlemlerine dayanarak bilimin adeta bir fabrika haline geldiğini, ahlak ve öz anlayışın bilimdeki ilerlemeye paralel gitmemesi durumunda insanlığın 'hiçliğe' sürükleneceğini söylüyordu. Geleceğe dair uyarılarını içeren "Tann'nın Ölümü"admda ahlaksal öğretiler taşıyan
    kısa bir yazı yazdı. "Tann'nın Ölümü", köyde koşarak 'Tanrı nerede?' diye bağıran bir delinin hikayesini anlatır. Köydeki insanların hiçbiri Tanrı'ya inanmamaktadır ve deli adamla dalga geçmek amacıyla "Tanrı'"nm bir yolculuğa çıktığım veya evini terk etmiş olabileceğini söylerler. Bunun üzerine söylüyorum! Onu biz öldürdük- siz ve ben!... fakat bunu nasıl yaptık? Kim bize ufku silmemiz için kocaman bir sünger verdi? Dünyayı güneşinden kopardığımız zaman ne yaptık biz?... Şimdi nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzakta bir yere mi? Sürekli düşüyoruz değil mi? Arkaya, öne, yana, her yöne... Yukarı ve aşağı diye bir şey var mı? Sonsuz bir hiçlik içinde devamlı hata yapmıyor muyuz? Boş uzayın nefesini hissetmiyor muyuz? Henüz soğumadı mı? Şimdi gece ve daha çok geceler üzerimize gelmiyor mu?....Tanrı öldü! O bir ölü!....ve onu biz öldürdük!...-' Burada deli adam sustu ve tekrar onu dinleyenlere baktı: Dinleyiciler de susmuşlardı, hepsi ona baktılar... 'Çok erken geldim.' dedi sonra... 'Bu inanılmaz olay hala devam ediyor.'"Nietzsche'nin burada yaptığı insanları geleneksel "Tanrı" inancına geri döndürmeye çalışmak filan değildir. O, bilakis, toplum temel değer yargılarım yitirdiğinde olabilecekleri gözler önüne sermektedir. Nietzsche'nin kehanetlerinin doğruluğunu yirminci yüzyılın ortasında tanık olduğumuz katliamlarda, savaşlarda ve diktatörlüklerde açıkça görüyoruz. Bu inanılmaz olay gerçekten de devam ediyordu. Musevi- Hıristiyan ortak ahlak anlayışı ve geçmişten gelen insani değerler iyice bulanıklaşmaya başladığında, barbarlığın soğuk nefesini hepimiz ensemizde hissettik.Nietzsche'nin bu durum karşısında önerdiği tek çıkış yolu, yepyeni bir temel değer yargıları örgüsü oluşturmaktır ki buna kendisi bütün değerlerin 'yeniden değerlendirilmesi' demektedir. 'Bütün değerlerin yeniden anlamlandırılması', diye söze başlar Nietzsche,' insanlığın kendisini tekrar gözden geçirebilmesini mümkün kılacak gizli bir formüldür.'
    *Politika bir yana, dinde ve hatta bilimde bile korkunç bir otoritenin varlığı kabul görüyor; insanlar bu otoriteye inandıklarından
    değil, kendilerini otoriteye karşı çıkamayacak kadar güçsüz ve ezik hissettikleri için. O halde kitleleri peşinden sürükleyen o lideri takip etmekten başka (Avrupa'da olduğu gibi)
    ne kalıyor geriye? Geleneklerin baskısına boyun eğmekten, toplumun beklentilerine esir olmaktan başka?
    *tahminimizden de çok insan, davranışlarının değerini davranışın niteliğine göre değil de; davranışın nasıl karşılandığına bakarak değerlendiriyor.
    *Benliğimizin nasıl çözülmekte olduğuna dair başka bir örneği mizah ve gülmek olgularını düşünerek görebiliriz. Genel olarak, bireylerin espri anlayışının benlik anlayışı ile ne
    kadar ilgili olduğu pek anlaşılmış bir gerçek değildir. Mizah anlayışının temel görevi benlik duygusunu muhafaza etmektir. Onun sayesinde salt insanlara mahsus bir yetenekle en zor durumlarda bile kendimizi ayakta tutabiliriz. Mizah, kendimizle problemlerimiz arasına bir mesafe koymanın ve sorunlara dışarıdan belli bir perspektifle, bakmanın en sağlıklı yoludur. Panik esnasında birey gülemez, çünkü kendiyle dış dünya arasındaki ayrımı yitirmiştir. Dolayı'sıyla gülebildiğimiz müddetçe endişe ve korkunun egemenliğinden kurtuluruz -nitekim halk arasında tehlike anında bile gülebilenlerin gerçekten cesur olduğu inancı yaygındır. Psikolojik rahatsızlıkları olanlarda bile, hasta gerçek bir mizah anlayışını kaybetmediği sürece- başka bir deyişle güldükten sonra kendine bakıp, " Ne kadar çılgınım ben!" diyebildiği müddetçe
    benlik olgusunu yitirmemiş demektir.Psikolojik problemlerimizi -nörotik olsun ya da olmasın- anlamaya çalıştığımızda, ilk tepkimiz genellikle ufak bir gülümsemedir. Gülmemize neden olan şey, objektif bir dünya içinde tepkiler veren sübjektif bir varlık olduğumuzu algılamamızdır.
    *Benliğimiz oynadığımız rollerin toplamı değil, rolleri oynadığımızdan bizi haberdar
    eden kapasitenin toplamıdır. Değişik yönlerimizi izleyebildiğimiz ve fark edebildiğimiz merkeze "benlik" diyoruz.
    *Ama aşırı derecede kibirliyseniz, bunun nedeni benliğinizin farkında
    olup ona değer vermeniz değildir, aksine kendinizi herkesten aşağı görmenizdir. Böbürlenme, kendini beğenmişlik,
    egoist davranışlar, bunların hepsi kişiliğinden şüphe duymanın ve ruhsal boşluğun dışsal birer göstergesidir.
    *Gurur, 1920'lere damgasını vurmuş bir karakter özelliğiydi ve biz bu dönemin her türlü endişe ve sıkıntıyı nasıl içinde sakladığını gördük. Zayıf olanın bir anda bir boğa kesilmesi, iç dünyasında aşağılandığını hissedenin kendini övmekten başka bir şey yapmaması, çok konuşması, cinselliğini ön plana çıkarması endişenin üstünün örtülmeye çalışıldığı gruplarda belirgin olan savunma mekanizmalarıdır. İçinizde Mussolini'nin veya Hitler'in hindi gibi kabararak verdiği pozları görmeyeniniz yoktur. Bu adamlar faşizmi gururun canlandırılmış şekli olarak sundular. Düştükleri boşluktan kurtulamayan, endişeli ve umutsuz insanlar da dört elle sarıldılar onların megaloman sözlerine.
    *Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza'ya kulak verseler iyi olur:
    "Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır." Antik çağ Atinası'nda Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü:
    "İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor."
    *Benlik Bilincine Nasıl Varabilirsiniz;
    - bilincine varmak amacıyla yola çıkan bireyler, duygularını yeniden keşfetmekle işe başlamak durumundadırlar.birey en ince nüansa kadar hislerini ayırt edebilir; neyin güçlü ve tutkulu bir arzu olduğunu, neyin hassaslık ve kırılganlığı ortaya çıkaran bir deneyim olduğunu kolayca fark eder. Tıpkı senfonideki müziğin değişik pasajlarını duyabilmek gibi. Çıkarabildiğimiz diğer sonuç bedenlerimizin farkına varmaktır.vakalara dayanarak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, hastalığından kendiyle ilgili önemli dersler çıkaran insanlar hastalık sonrasında önceki durumlarına göre kendilerini çok daha yenilenmiş ve tatmin olmuş hissedebilmektedirler.
    *Bastırılan içgüdüler sonradan birer saplantıya dönüşüp geri gelirler. Victoria döneminde çarkların ayakta tuttuğu adamlar duygularını bastırıp içlerinde hapsederek hissettikleri şeylere kanun kaçağı muamelesi yaptılar. Kişi ne kadar kendiyle bütünleşirse, duygularının saplanü halini alması da o kadar imkansızlaşır.Olgun bir insanda hisler ve arzular belli bir konfigürasyonla oluşur. Tanıdıklarla yenecek bir akşam yemeğini bir tiyatro oyunu olarak gören birey, yemek arzusu değil bir oyun izleme arzusu duyar. Konser izlemeye gelen ise şarkıcı çok çekici birisi de olsa konfigürasyonunu şarkı dinlemek olarak belirlemiştir.
    • Yıkıcı duyguları yapıcı hâle getirmenin İlk yolu, neden ve kimden nefret ettiğimizi bulmaktır.
    • Özgürlük insanın kendi gelişimine hükmedebilmesidir. Kendini şekillendirme kapasitesidir. Özgürlük benlik bilincinin öteki yüzüdür: eğer benliğimizin farkında olmasaydık içgüdülerimizle ya da zamanın otomatik mekanizmasıyla yaşamımızı devam ettirmek zorunda kalırdık. Geçen hafta
    neler yaptığımızı, bir önceki ay nasıl davrandığımızı hatırla-yabiliyorsak, geçmişten geleceğe dair bir ders çıkabiliyorsak, bunu benlik bilincimize borçluyuz. Bu öylesine inanılmaz bir güç ki, gelecekte içine düşeceğimiz durumları -sevgilimizle bir akşam yemeği, bir iş başvurusu, Yönetim Kurulu toplantısı vb.- zihnimizde tasarlamamıza olanak verdiği gibi en doğru kararı vermemize de yardımcı oluyor.Benlik bilinci bize etki tepki zincirinjn dışına çıkma, olayları bir saniyeliğine dondurma ve koşulları değiştirerek doğacak alternatifleri tartma gücünü verir.
    *Geleneklerden bir şeyler öğrenmek için öncelik, dini tartışmaları "Tanrının varlığına inanmak" gibi iyice yıpratılmış münazara konularından kurtarmaya verilmelidir. "Tanrı" yı varlığı ya da yokluğu ispatlanabilir bir matematik kuralı haline sokmak, onu diğer birçok şeyin yanı sıra bir "obje" olarak görmek, bizim gerçekliği bölmeye olan hevesimizle ilgilidir. Zira Descartes sayesinde tanıştığımız ikilik bize her şeyi mekanik ve fizik kurallarına uyduğu takdirde kabul etmeyi öğretmiştir.
    *Tanrı'nın bir varlık olarak, uzayın bilmem neresinde oturduğunu varsaymak çelişkilerle dolu ve kolayca reddedilebilecek primitif bir bakış açısıdır. Paul Tillich, yirminci yüzyılın ilahiyat dalında en değerli eserlerinden biri olarak kabul edilen bir kitabında, "Tanrı"nın varlığını kanıtlamaya çalışmalarının "Tanrı"nın olmadığını savunmakla, yani ateizmle eş anlamlı olduğunu savunur. " "Tanrı"nm varlığını kabul etmek de reddetmek kadar ateistçe bir tutumdur.
    *"Tanrı" var olmanın ta kendisidir, ayrı bir varlık değil.
  • KURTASÎ YA PİRTÛKÊ - KİTABİN ÖZETİ

    QEDRÎ CEMÎLPAŞA-DOZA KURDİSTAN

    BAŞLANGIÇ
    ✔Kurd milleti, milattan 2000 sene evvel Küçük Asya'nın doğu yamaçlarında devlet kurarak nüfuzlarının şarkta Hindistan hududuna, cenupta Basra Körfezi'ne ve Umman Denizi'ne kadar uzanmış olduğunu tarih bize bildirmektedir.
    ✔Îsa'dan takriben 10.000 sene evvel yapılan umumi göçte iskandinavya'dan Güneye İndu-avrupayi (Arî) ırkının bir cüzü olan Kurdler Ararat dağına gelmişlerdi. Kurdler milattan 4000 sene evvel bu geniş ülkeye yayılmış. O tarihte bu geniş ülkenin lisanı Kurdçe, resmi dini de Zerdeşt dini idi.
    ✔İlk Kurd padişahını adı Tosa diğer adıyla Diyakos idi. M.Ö 1808 de Afganîstanın Belh şehrinde padişahlık etmiştir.
    ✔M.Ö 9 yy.da Keykubad bütün Kurdleri birleştirerek Med İmparatorluğunu kurmuştu.
    ✔Keykubad'ın torunu Keyaksar Asur hükümetini yıkarak Ninivayı ele geçirdi.
    ✔Kutiler; Subari, Huri, Lolo, Kasi adıyla 4 kabileye ayrılır.
    ✔Huriler M.Ö 2000 de Amed'de yaşamışlardır.
    ✔Lolo ve Kasiler mö 2000de Akadları yenerek Babilde 700 sene hüküm süren Kurdîvan devletini kurmuşlardır. Mö 600de Küçük Asyaya(Anadolu) geldiler. Yani Kurdler Küçük Asyada ilk devlet kuran millettir.
    ✔İlk önce Dîyarbekir, Amed namı ile yad edilirdi. Amed: Kurdçe, Medlere ait anlamına gelir.
    ✔Huriler Subarilerle hemırktır.
    Hazreti Merduh-Tarihi Merduh kitabında gösterir ki Lolo, Kuti, Kasi, Huri namındaki milletler Zagros Dağı Kurdlerindendirler. Bunlar Sümer, Elam, Akad hükümetleri ile hemasır olup onlarla harpler yapmışlar.


    KURDISTAN COĞRAFYASI
    ✔Türk hükümetine göre Kurdler dağlı Türkler, İran'a göre ise Kurdler İranidirler.
    ✔1914-18 harbinde Türklerin yaptığı Ermeni katliamında Kurdlerin sakladığı Ermeni sayısı 60 bini gösteriyor.
    ✔Kurd edipler Kurdleri göçebe halinden kurtarmağa çalışıyor, kendilerini araziye bağlayarak medeni hayata alıştırmak istiyorlardı.
    ✔Ereb Şemo'nun Şanın Yolu kitabı İttihad-ı Sovyet memleketinde neşredilen ilk Kurdçe romandır.
    ✔Azerbaycan Meclis-i İlmi'sinde bir Kurd kısmı vardır. Leningırat İlmi Meclisi'nin Kurd Kısmı Qanadê Kurdo reisliğiyle sekiz Kurd ulemasından müteşekkildir. Bu ilmi meclis otuz seneden beri ulema ve mütehassıslar yetiştirmekte ve Kurdçe neşriyat yapmaktadır.
    ✔Birinci Dünya Harbinde Kurdler, Wilson Prensipleri ile aldatıldılar.
    ✔Her uyanık millet gibi Kurdlerin de birinci gayesi, her şeyden, hatta ekmek ve sudan evvel milli mevcudiyetlerini belirten lisanlarını saldırılardan korumaktir.





    KURD MİLLETİNİN GEÇEN 60 SENE ZARFINDAKİ SİYASİ CİDALINA AİT HATIRAM
    ✔Türkçe konuşanların imtiyazlı bir sınıf teşkil ettiğini gören bazı kimseler Türkçe konuşmakta bir fayda görmekte idiler.
    ✔İslamiyette kavmiyet olmaz, Elhamdülillah hepimiz karaların ve denizlerin Hakanının kulu olmak mutluluğu bize kafidir. Eşitlik ve adaletle hükmeden halifeye itaat farzdır. Lakin ahaliyi Türkçe konuşmaya zorlarsa aykırı bir bir yol tutmuş olur ki dinen böyle bir hükümete karşı durmak farzdır.
    ✔ Bahusus (özellikle) Nur talebeleri Üstadı meşhur Molla Said in (Bediüzzaman Said Nursi'nin) yakışıklı, babayiğit tavrı ile Kurdlere mahsus giydiği şal u şepik elbisesi ve kolhoz (başlığı), desmalı (mendili) ile başı yükseklerde dolaşmasını temaşadan pek çok zevklenirdim.
    ✔ Gedikpaşa Mahallesi'nde Kurd Terakki ve teavün Cemiyeti merkezini açmışlardır. Maalesef bu cemiyet çok devam edemedi. Çünkü kendisini Kürdistan'ın manevi babası ve tarikat şeyhlerinin başında gören Seyîd Abdulkadir Efendi merhum ile Bedirhanilerin anlaşamamazlığı ile de bu suretle nihayete ermiş oldu.
    ✔ Halil hayali Kurd milletinin her cihetten mahrumiyetini görerek Kurd lisanının Sarf ve Nahvini ve sözlüğünü meydana getirmişti. O tarihlerde Ziya Gökalp ile birlikte Kurdçe'nin sarf ve nahvini kaleme almışlar.
    ✔ "Genç Türk" hükümeti Türkçülük ve turancılığı devletin şuuru yapmış, İslam unsurlarının öğündükleri Osmanlılık, Türkçülük şekline çevrilmişti. İşte bu nedenle kendilerini mazlum vaziyette gören Araplar, Arnavutlar, Kurdler de milli teşekküller meydana getirdiler. Araplar müntediül Edebî, Arnavutlar Başkim, Kurdler de Hevî cemiyetini tesis etmişlerdi.
    ✔ Turancılıkta o kadar taassup gösteriyorlardı ki din lisanı Arapça ve Kuran'ın Arapça gelmiş olmasına rağmen ve kendilerinden adetce 5 10 kat fazla olan Arapları da türkleştirmek isteğimi istemek gafletini gösteriyorlardı.
    ✔ 1911 senesinde Halil hayali Bey'in bizleri teşvik etmesiyle bir Kurd Talebe Cemiyetinin tesisini kararlaştırdık. Tüzüğünü tanzim ettikten sonra resmen hükümetten lazım gelen ruhsatı alarak Hêvînîn teşekkülünü ilan ettik.
    ✔Mösyö Cak Ermeniler'in Kurdler aleyhine yaptıkları propagandaların tesiri ile Kurdleri o kadar vahşi bir dağ adamı olarak işitmiş olacak ki hayretini gidermek için beni görmeye geldi. Kendisi gibi tertemiz bir beyefendi ile karşılaşınca yanlış bir fikirle aldatıldığına itiraz etti ve özür diledi.


    HÊVÎ CEMIYETİ’NİN MİLLİ SAHADA HİZMETLERİ
    ✔Hêvî, Kurd milletinde milli duyguları, Kurd mefkuresini uyandırmak ve kültürüne çalışmak gayesini gütmekteydi.
    ✔Rus Kazakları, ellerindeki iki bin metre uzaklığındaki hedefe isabet ettirebilecek uzun menzilli tüfekle yanlarında asılı bulunan "bir vuruşta deveyi ikiye böler" tabirine misal olacak şekilde keskin meşhur Kazak palalarına mukabil, vallı Kurdlerin elinde en uzun menzili bin metreyi aşmayan ve her patlayışta soba borusu dumanı gibi bir duman çıkaran dokuz ateşli mavzer tüfeği ile sanki tenekeden yapılmış gibi ince hafif kılıçlar vardı. Bu gayr-ı müsavi [eşit olmayan] silahlara rağmen yine her çarpışmada Kurdler, Rus Kazaklarına muvaffakiyetle mukavemet etmekte, bazen de tefevvuk etmekte [üstün gelmekte] idiler. İaşeden mahrum, cephane noksanı pek nakıs [eksik] bir surette ikmal edilen Kurd Aşair Alayları, harbin müşküllerine [zorluklarına] nasıl dayandıklarına hâlâ akıl erdiremiyorum.
    ✔Türkiye hükümeti 'Ruslar sizi katliam eder' bahanesi ile Rusların işgal ettikleri yerler ahalisini Rus gelmeden evvel yerlerinden çıkararak tehcire tabi tutmakla, kışın dondurucu, şiddetli soğukluğunda bunları mahvetmek istiyordu. Vesait-i nakliyeden [ulaşım araçlarından] mahrum ahali, Türklerin icbarı [zorlaması] ile süm- mettedarik [hazırlıksızca] elde bulunan çok mahdut vesaitle hiçbir erzak taşımaya imkânları olmadan yola çıkarılıyor ve bu yolcu kafilelerini daha ziyade perişan ve mahvetmek için durdurmadan mütemadiyen garbe doğru harekete icbar ediyordu. Maksatları, tüfek kullanmadan bu kafileleri imha etmekti. Bundan dolayı Abdülmecit Bey'in harpte hizmeti, yararlığı görülmüş, askerî Hamidiye Alayi'nda miralay olduğuna ehemmiyet verilmiyerek, bir jandarma çavuşu kendisini tazyik ediyordu. Ben bu halden çok müteessir oldum. Zemini müsait bularak Türk hükümetinin zulmünden ve milletimizi mahvetmek istediğinden bahsi açtim. Mübahasamız [sohbetimiz] esnasında Abdülmecit Bey "Ahhh" dedi. "Allah belamı versin, harbin bidayetinde Ruslar bana adam gönderdiler. 'Ne istersen rütbe, mal vereceğiz bizimle ol' dediler. Ben, alçak Ittihat ve Terakki hükümetinin bir İslam hükümeti olduğunu düşünerek 'halifeye ihanet nasıl olur' diyerek kendilerine cevab-i red verdim. Sonradan bu alçak hükümetin hakkımızda ne hayın olduğunu anladım, amma iş işten geçti.
    ✔Ittihat ve Terakki hükümeti yaptığı Tehcir Kanunu ile ölümden kurtulan Kurdleri Anadolu'ya, garbe nakil ve orada vilayetlere tevzi ederek [dağıtarak] Kürdistan'ı her ne şekilde olursa olsun Kurdlerden boşaltmak, yerlerine Türk getirip yerleştirmek istiyordu ki, artik bir daha "Kurd davası vardır" denilemez hale gelsin.
    ✔Erzurum cephesi bozgunundan sonra alayımız Karadeniz havalisinde faaliyette bulunan Pontusçu Rum çetelerinin takibine gönderildi. Bir müddet bu çetelerle uğraştık. Rusların Çar hükü- metinden kuvvet alan çeteler, Karadeniz sahilindeki eski Pontus hükümetini yeniden kurmak istiyorlardı. Bu esnada bazı Türk zabitlerinin vahşetini gösteren bir vak'ayı okuyucularıma anlatmak isterim.
    Süvari bölüğümüz, çetelerin takibine memur hareket kumandanı Çarşamba Ahz-i Asker [Asker Alma] Şube Reisi Şükrü Bey'in emrine verilmişti. Bir müddet Çarşamba ve Samsun taraflarında dolaştıktan sonra Ayı Tepesi namı ile tanınan sarp bir mahalde yerleşmiş Pontusçu çetelerini, başka kuvvetlerin de iştirakiyle muhasara etmeğe gidiyordu. Hareket kumandanı Şükrü Bey, yolumuzda bulunan Rum köylerinde tarama yaptırıyor, 15-16 yaşlarında ve daha küçük yaşta bulunan çocukları toplatıyordu. Bu toplanan 20 kadar çocuğu askerî kuvveti ile beraber getirerek Ayı Tepesi'ne yakın deredeki kulübeye koydu. Bir müddet bana, bunları gidip sonra öldürmemi emretti. Muharebe esnasında askerî emre itaatsizliğin cezasının pek ağır olduğunu bildiğim halde fazileti her kaygidan üstün gören Kurd damarım tuttu, bu cinayeti yapmaktan beni menetti. "Ben bu iși yapamam" dedim, "çetelerle harbe hazırım, lakin bu çocukları öldüremem" diye cevap verdim. Hiddeti, gazabı fayda vermedi; ısrarı, şiddetli emri yürümeyince bu işe elverişli diğer birisini göndererek zavallı çocukları birer birer kulübeden çıkartarak öldürttü. İşte bu türk zabiti tarafından insaniyet ve Medeniyete aykırı yapılan şahidi olduğum yüz karartıcı bir hadise.
    ✔ Amed'de Hêvî Cemiyeti mensupları gençlerin teşebbüsü ile 1918 tarihinde Kurd Tealî Cemiyeti ismi ile bir cemiyet tesis edildi.
    ✔Mistefa Kemal Amed şubesine yazdığı bir yazıda, ecnebi istilasına uğrayan memleketi düşmandan temizledikten sonra, Kurd kardeşlerinin milli haklarına riayetkâr olacağını bildiriyordu.
    ✔ Muzafferyetten sonra da Kurd milletinin hukukuna riayet değil, mevcudiyeti bile inkar edilmek suretiyle ahde vefasızlık gösterildi.
    ✔Mondros Mütarekesi'yle harp nihayetlenince Istanbul'da bulunan Kurd vatanseverleri, Kürdistan'ın hukuk-u milliyesini [milli haklarını] elde etmek amacı ile Kürdistan Teâli Cemiyeti namıyla bir siyasi cemiyet tesis etmişlerdi. Bu cemiyetin müessisi bulunan Bediüzzaman Molla Said, Müküslü Hamza, Motkili Halil Hayalî Beyler faaliyete geçerek cemiyete aza kaydetmekte idiler.
    ✔Amerikan komiserinin Kürdistan'ın büyük bir kısmını içine alan bir Ermenistan teşkiline karar verildiğini söylemesi üzerine Bediüzzaman cevaben, "Kürdistan eğer deniz sahilinde olsa idi diritnavutlarınızla [deniz zırhlılarınızla] belki bu kararı tatbik ede- bilirdiniz. Fakat Kürdistan dağlarına diritnavutlarınız çıkamaz. Bu kararınız da tatbik edilemez" demişti.
    ✔Aide Toi, Dieu Taidra
    Sen kendine yardımcı ol, Allah da sana yardım eder.
    ✔ Sevr Anlaşması'nda Kürdistan faslının 62. 63. 64. maddelerinde Kürdistan hududu tayin edilmiş.

    ✔Madde 62:
    Işbu muahedenin mevkii meriyete vezi tarihinden [yürürlüğe girdiği tarihten] itibaren 6 ay zarfinda Ingiliz, Fransız, Italyan hükümetleri tarafindan tayin edilecek üç azadan mürekkep bir komisyon Istanbul'da toplanarak Kurd unsurunun sakin bulunduğu Fırat'ın şarkında bilahare tayin edilecek Ermenistan hududunun cenubunda [güneyinde] işbu muahedenin 27. maddesinin ikinci ve üçüncü fikralarında gösterilen Türkiye, Suriye beynel nehreyn hudutlarinın şimalindeki [kuzeyindeki] mıntıkada mahalli bir Kurd muhtariyet-i idare planını izhar edecekler. Işbu planin bazı noktalarında komisyon azaları arasında ihtilaf zuhur ederse bu ihtilafi tabi oldukları hükümetlere bildireceklerdir.
    Bu plan Kürdistan muhtariyeti arazisinde bulunan Asurî, Kildanî ve sair irkî ve dinî ekalliyetlerin [azınlıkların] muhafazası hakkında kâfi teminati ihtiva edecektir. Iran hududuna müteallik [yakın] noktadan ihtiyaç hâsıl olursa Ingiltere, Fransa, italya, Iran, Kurd memurlarından mürekkep bir heyet, mahallinde yapacağı tahkikata binaen lazım gelen tadilatı yapacaktır.


    ✔Madde 63: Osmanlı hukumeti 62. maddede zikredilen komisyon tarafindan ittihaz olunacak mukarreratı [alınacak kararları] kendisine tebliğ tarihinden itibaren üç ay zarfinda kabul ve tatbik etmeği şimdiden taahhüt eder.
    ✔Madde 64:
    Işbu muahedenin meriyete [yürürlüğe] konması tarihinden bir sene sonra 62. maddede zikredilen menatık ahalisi, Milletler Cemiyeti'ne müracaat eder ve halkın büyük bir ekseriyeti Türkiye'den müstakil olmak [ayrılmak] isterse, Milletler Cemiyeti de mezkûr [söz konusu] ahalinin istiklale ehil olduğunu kabul et- tiği takdirde, Milletler Cemiyeti'nin bu mıntıkaya ait her türlü hukuk ve mündeiyatından [yetkilerinden] Türkiye'nin feragat etmesi tavsiyesine, Türkiye hükümeti riayet edeceğini şimdiden taahhüt eder. Bu feragatin teferruati müttefik devletlerle Türkiye arasında tanzim olunacak bir mukavele ile tesbit edilir. Bu feragatin vukuu halinde şimdiye kadar Musul vilayeti dâhilinde yaşamakta olan Kurdler, arzuları ile müstahsil Kurd hükümetine iltihak etmek isterlerse müttefik devletler hiçbir vecih ile bunların arzularına muhalefette bulunmıyacaklardır.
    ✔Cemiyetin faal, genç azaları; Kürdistan'da cemiyetin maksatlarını teyid edecek bir fikir cereyanı uyandırmak ve ameli harekette bulunmak üzere 1921 senesinde Ekrem Cemilpaşa ile Müküslü Hamza Bey'i Kürdistan'a göndermişlerdi. Ekrem, Diyarbekir havalisinde gizli olarak çalıştığı esnada evinde misafir olduğu Hevêrkan aşiret reisi Abdülkerim Ali Remo kendisini tutarak Türklere teslim ettiğinden, Ankara İstiklal Muhakemesi'nde [Mahkemesi'ndel muhakemesi yapılmak üzere mevkufen [tutuklu olarak] Ankara'ya gönderildi. Hamza Bey de bu suretle ele geçerek Diyarbekir'de bir süre hapsedilmişti.
    ✔Teşkilat-ı Içtimaiye Cemiyeti, uzunlama olarak üç renkten müteşekkil; yukarıda kırmızı, ortada beyaz üzerinde güneș ve altta yeşil renkli Kurd bayrağının renk ve tesbit ederek milli bayrak olduğunu ilan etti.
    ✔ nutkunda söylediği gibi, Yunanlılarla harbin en şiddetli bir zamanında Samsun'a çıkan bir Ingiliz zabiti, hükümetinin kendisine iki vapur dolusu harp malzemesini hediye gönderdiğini haber vermişti. Îngilizlerin, dost ve müttefiki Yunanlıların Türklere mağlup olmalarını istediklerine bundan daha açık bir delil olamaz.
    ✔Ismet İnönü, bir defasında Diyarbekir Milletvekili Pirinççzade Feyzi Bey'i, diğer defasında Milletvekili Zülfizade Zülfi Bey'i birer Kurd sifatıyla beraberinde götürerek orada, "Biz Kurdler, Türklerle kardeşiz, ayrılmak istemeyiz, aramızda bir fark yoktur" diye söyletmek suretiyle kendilerine, milletlerine karşı tarihî lanete müstahak bir hıyanet yaptırdı.
    ✔Antep harbini yapanların ekserisi Kurdtüler. Antep'in kurtuluşunu ve Gaziantep diye adlanmasını Kurd kahramanlarının cesurane ve fedakarane savaşları temin etmişti. Bu harplerde "Vurun Kurd uşağı namus günüdür" diye medih yolunda çağrılan türküler harpten sonra "Vurun Türk uşağı namus günüdür" şekline çevrilerek, Kürdün hizmet fedakârlığına karşı her vakit olduğu gibi yine nankörlük gösterilmişti.
    ✔Bunlardan vatan şehidi maslup [idam edilen] Dava Vekili Muhammed efendi - Bavê Tujo ki, ona Hacı Ahti diye de isim verilmekte idi- muhakemesi esnasında hâkimin bütün israrlarına rağmen Türkçe ifade vermek istememiş, Kürdistan'da adaletin layıkı ile yerine getirilmesi için muhakemelerin Kurdçe olarak yapılması fikrinde ısrar ettiğinden, nihayet tercüman vasitasıyla ifadesi Kurdçe olarak alınmıştı. Cesur ve milletini çok seven Bavê Tujo, 1925 senesi istiklal Muhakemesinde de sorulan suallere arslanca cevap vermiş- ti. Zalim Türk süngüleri ile çevrili olduğu halde asılırken 'Yaşasın Kürdistan!' diye haykıran kahramanı, Türk askeri bir taraftan asarken diğer taraftan süngü ile yaralamışlardı.

    ŞEYH MAHMUT BERZENCÎ'NÎN MELEKİYETİNİN İLANI
    ✔ 1917 senesinde İngilizler Irak'ı işgal etmişlerdi. Şeyh Mahmut Berzenci'nin hükümdarlık tesisine itiraz etmediler. Fakat sonra İngilizler şeyin nüfuz mıntıkasını kısarak Süleymaniye'ye hasretmek istediler. Şeyh Mahmut İngilizlere karşı isyan ederek 27 Mayıs 1919'da Süleymaniye'den İngilizleri çıkardı. 9 Haziran 1919'da İngiliz Kuvvetleri ile yapılan şiddetli çarpışmada Şeyh İngilizlerin eline düştü İngiliz Mahkemesi Şeyh Mahmut'a idam hükmü verdiyse de onu Hindistan'a Sürgün etti. 1922'de Lozan'da Milletler cemiyetinde Türkler Musul'un kendilerine istemesi istemesi üzerine, İngilizler Şeyh Mahmudu Hindistan'dan Süleymaniye'ye gönderdiler. Şeyh bir hükümet teşkil etti. İngilizlerle anlaşamayan Şeyh onlara karşı ikinci defa isyan etti. İngiliz ve Irak askeri 19 Haziran 1924 süleymaniye'yi tekrar işgal ettiler Şeyh Mahmud İngiliz ve Irak hükümetleri ile siyaset ile uğraşmamak şartıyla af edildi ve ittifak etti.
    İngilizler Irak ile 1930da anlaşması sonucu Irak bağımsız bir devlet olarak Milletler Cemiyeti'ne girmesi üzerine Kurdler bu durumu protesto ederek Süleymaniye'de gösteri yaptılar.
    Şeyh Mahmut Irak hükümeti aleyhine isyan etti. Xaneqîn'den Zaxo'ya kadar Kurd mıntıkasında İngilizlerin güvencesinde bir Kurd hükümet teşkili istiyordu. Askeri imkanı bulamayan Şeyh teslime mecbur oldu Reşit Ali Geylani'nin 1941 İnkılabına kadar Irak'ın cenubunda Sürgünde kalan Şeyh inkılabdan istifade ederek Kürdistan'a döndü.
    ✔Şeyh Mahmut 1923 Sovyet hükümetine dostluk talebi mektubunda şöyle diyordu:
    "Bütün dünya 1917 Oktober Inkılâbı'nın [Ekim Devrimi'nin] hürriyet avazını işitti. Milletinizin zalim ve müstebit [zorba] bir idareden kurtulduğuna bütün âlem sevindi. Kurdler haklı olan milli davalarında muvaffak olmak azmi ile giriştikleri mücadelede ellerini size doğru uzatıyor. Bütün kalpleri ile ve samimiyetle sizinle arkadaşça ve kardeşçe yaşamak arzusunu besliyorlar. Aramızda diplomasi, irtibat olmadığından ahvalimize tafsilatıyla vakıf olmayan Sovyet hükümetine bu yazı ile her şeyi bildirmeğe imkân yoktur. Mazlum, esarette bulunan milletlerin hamisi olan Sovyet hükümetinin Kurd milletini de himaye edeceğine emindir. Bütün Kurdler Sovyet hükümetine 'şarkın hamisi' nazarı ile bakmaktadırlar. Mukadderatlarını Sovyet hükümeti mukadderatına bağlamağa hazır olan Kurdler, mütekabilen sizinle irtibat tesis etmeği sabirsızlıkla bekliyor."
    ✔ Musul'un aidiyetini isteyen İngilizler ve Türklerin talebi üzerine 30 Eylül 1922'de Milletler Cemiyeti Musula heyet-i tahkikat gönderdi. Komisyon ne Türk ne de Arapların bir hakkı olmadığını ahalinin büyük bir ekseriyetinin(8/6) Kurd olması itibariyle Kürdistan Devleti'ne ait olması lazım geldiğini bildirdi. Rapordan memnun kalmayan İngiliz ve Türklerin talebi üzre Milletler Cemiyeti ikinci tahkikat heyetini gönderdi. Bu heyet raporunda Cenubi Kürdistan'ın Irak'a ilhakının lüzumunu bildirerek, Kurdler için de sâkin oldukları yerlerde Kurd lisanınin resmi lisan olarak mekteplerde okutulması, idari, adli hükümet dairelerinde Kurd lisanının istimali [kullanılması] zaruretini bildirmişti.
    ✔ Mahmut Durak Kaziyye-i Kürdiye (Kurd sorunu) ismili kitabının 242., 243. sayfasında Kurdlerin dağlı Türk olduğunu ve aralarında ihtilaf bulunmadığını işaret ediyordu. Bilakis Kürdistan'da bilhassa diyarbekir'de Kurdler her zaman Türkülerle ihtilaf ve mücadele halindedirler. Birçok Kurd aydınlarının hapis cezası çekmekte olması buna delildir.
    ✔ Milattan 4000 sene evvel bugün sahibi oldukları arazide yerleşen Kurdler, memleketlerine gelip geçen büyük fatihlerin kahhar ordularına milli mevcudiyetlerinden bir şey kayıp etmeden bugüne kadar mukavemet gösterdiklerini tarih söylemektedir.
    ✔ Kurd Fizuliye Devleti 932 senesinde Lor Bölgesinde 5 asır boyunca saltanat kurmuştur, hüküm sürmüştür.
    Delmiyan Devleti 942 senesinde Bağdat'ta teşekkül ederek 127 sene hüküm sürdü.

    ✔ 1930'da İngilizlerle anlaşmasından sonra Irak müstakil bir devlet olarak Milletler Cemiyeti'ne girmişti.
    1931de Şeyh Ahmed Barzani Kurdlerin milli haklarının tanınmasını dava ederek isyan etti.


    1944 Mele Mustafa isyan etti. Irak hükümeti Barzani ile yaptığı ittifakta Kurdlerin milli taleplerini kabul etti. Mele Mustafa'nın reyislik ettiği Kurd Demokrat Parti ile aşair kuvvetleri Irak hükümeti ile 1969 tarihine kadar harp ettiler. Irak hükümeti elindeki savaş araçlarıyla Kürdistan'ı viraneye çevirmesine rağmen Kurd Savaşını susturamadı.
    ✔ İngilizlerin Kürdistan'a ayak bastıkları günden itibaren bugüne kadar Kurdler milli haklarını istemekten vazgeçmemişler ve Irak hükümetlerinin zorla tatbik etmek istediği idareye rıza göstermişlerdir.
    ✔ Barzani 565 silahlı bir kuvvetle Sovyetler hükümetine iltica etmişti.
    ✔ "Ortadoğu'da Arap lisanı da dahil Kurdçe'den daha bir lisan yoktur" (Ziya Gökalp-Giresun Gazetesi-1926)
    ✔Büyük Îskender İran ülkesine hakim olduğu zaman İran'ın vasi bölgelerinde konuşulan umumi lisan Kurdi lisanı idi. (Tarihi Merduh s.401)


    KOÇGİRİ KIYAMI
    ✔Şadan aşiret reisi Paşo kendini Kurd milli Kuvvetleri kumandanı ilan etmişti.
    ✔Şiir : s. 92

    Koçgirî başladı harbe
    Sesi gitti şarka garbe
    Bir ordu asker geldi
    Dayanamadılar bu derde

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan

    Ovacığın aşireti
    Zabeteyledi mahalleleri
    Geriden imdat gelmedi
    Hozat çekmedi gayreti

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan

    Kurdistan'ın orduları
    Kahretti barbarları
    Vatan için öleceğiz
    İstemeyiz moğolları

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan

    Yemîn edenler elmaya
    Zulfikar-ı Murteza'ya
    Geriden teller çektiler
    Biz uymayız eşkıyaya

    Dilo yeman, yaman, yaman
    Çîya girte berf û dûman
    Me ra bişîn Şehê Merdan
    Ew dermanê hemû derdan


    İSMAIL AĞA SIMKO'NUN KIYAM HAREKETİ
    ✔ Doğuda İran-Türkiye hududu üzerinde bulunan şikak aşireti reisi İsmail Ağa kıyam ederek İran Kürdistanı'nın mühim bir kısmını Urmiye Gölü havalisini 1920 senesinde hüküm altına almıştı.
    ✔ 1925 senesinde Rıza Han İran Şahin şahıs ve diktatörü olunca İsmail Ağanın öldürülmesinin çok müşkül olduğunu anladı Rıza Şah. Bu nedenle İsmail Ağa ya yakınlık gösterip dostluk kurmuştu İsmail Ağayı Şino'ya davet etti. İsmail Ağa davete icabet ederek şino ya gelerek hükümete misafir oldu ama Rıza Şah İsmail Ağaya hıyanet ederek onu öldürdü.


    ŞEYH SAİD EFENDİ'NİN KIYAM HAREKETİ
    ✔ Halifeyi ecnebi devletlerin tahakkümünden kurtaracak ve İslamiyet'in muhafazasını sağlamlaştıracak inancı ile mustafa kemale içten bağlılık gösteren Kurdler Yunan harbinin kazanılmasında yardımcı olmuşlardır. Yunanlılar denize dökülüp harp kazanıldıktan sonra mustafa kemal yüzündeki perdeyi yırtarak din ve dünya işini birbirinden ayırıp halifeyi saltanattan uzaklaştırdı. Mustafa Kemal dinsizliğe doğru her adım attıkça Türk Kurd aydınları çok kıymetli bir şahsiyet olan Cibran aşiret reisi Miralay Halit Bey'in etrafında toplanarak 1922 senesinde İstiklal mânâsına gelen Azadi adı ile bir siyasi cemiyet teşkil ettiler.
    ✔Azadi hareketinin Amed'de de şubesi açıldı.
    ✔Azadi teşkilatına dahil subay arkadaşlardan fırka erkan-ı Harbi İhsan Nuri ve Zabit arkadaşları Rasim, Hurşit, Tevfik Cemil ile beraber mahiyetindeki askerlerle daha çekilerek isyan ettiler.
    ✔ Zaten Azadi Cemiyeti'nin gizli teşekkülünden haber almış olan hükümet bu teşekkülü yok etmeye bir bahane arıyordu. Bu nedenle Cibranlı Halit Bey, Yusuf Ziya Bey, Hacı Musa Bey ve 20 kadar arkadaşlarını tevkif ederek Bitlis askeri muhakemesine getirdiler. Bu mahkeme Şeyh Said Efendiden de ifade almak istedi ama Şeyh Efendi istenen ifadeyi vermedi.
    ✔Şeyh Efendi halkı barıştırıyor yapılacak olan kıyam hareketine zemin kurmak istiyordu.
    ✔ Şeyh Efendi piran'dan Hani nahiyesine geldiğinde Piran vukuatını haber alan Hani nahiyesi ahalisinin heyecan halinde olduğunu gördü. İsyanın çabucak Lice Çapakçur Darahini ve diğer mıntıkaları da sirayet ettiğini görünce "mukadderatı ilahi böyleymiş" diyerek İsyan hareketi başkanlığını ister istemez üzerine aldı.
    ✔ Kıyamcılar Şeyh Said Efendi'nin Emir-i Mücahidi-i Nakşibendî sıfatıyla ile isyan hareketi riyasetini üstlendiğini ilan ettiler.
    ✔ Türk hükümeti emniyet memurlarının icat ettiği ingilizdir diye bir Türk komiseri ile yapılan temaslar ve Amed'de Kürdistan Harbiye Bakanlığı adına gönderilmiş olduğu söylenen İngiliz silah fabrikalarının teklifleri gibi uydurma haberler, hep bunlar emniyet memurlarının kamuoyunu yanıltmak için tertip ettiği yalanlardır.
    ✔ Kürdistan'ın muhtelif mahallelerinde başlayan isyan hareketi az bir zaman zarfında çabucak birçok yerlere sirayet etti.
    ✔Amedî 60 kişilik bir kuvvetle zapt etmeye çalışan Mihê Helê askerlere karşı muvaffak olamadı.
    ✔ Şeyh kuvveti de Varto'ya yürürken Türk askerine yardım etmekte olan Hormek ve Lolan aşiretlerinin mücahitlere arkadan yaptıkları hücumlarla askerler esaretten kurtulmuştu.
    ✔ Hesebanlı Halit Bey ve arkadaşları ise Malazgirt ve Muş havalisini tamamen ele geçirdi ama Motki, Hormek ve Lolan aşiretlerinin bu böldede de askerlere yardım etmesiyle Halit Beyler İran arazisine ilticaya mecbur kaldılar. Türk hükümeti kendisini İran arazisinde tevkif ederek idam etti.
    ✔ Gökdereli Şeyh Şerif ve Yado Ağa Paluyu ele geçirdi. Lakin Şeyh Şerif tevkif edilerek İstiklal mahkemesine gönderildi.
    ✔ Şeyh Said Efendi'nin bacanağı Cibran aşiret reislerinden Kasım Bey, Şeyh Sait Efendi'nin Çarbuhur köprüsünden geçmek istediği haberini Türklere yetiştirdiğinden Şeyh ve beraberindekiler köprünün iki tarafından kurulan pusuya düşürülerek hafif bir müsademeden sonra yakalanarak varto'ya getirildiler. Ve mühim bir kuvvet muhafazasında Amed İstiklal mahkemesine sevkedildiler.
    ✔Yukarıda kısaca bahsettiğim isyan sahalarında Kurdlerin gösterdiği insan kuvveti üstü cesaret ve fedakarlıklar, tanzim edilip bir tertibe tabii olmamasından ve her neferin kendi başına hareket etmesi nedeniyle kıyam hareketi amacına ulaşamadı. Nizam ve intizama bağlanmayan başıbozuk yapılacak hareketlerden bir fayda olmayacağı bu tecrübelerle de sabit olması bize ibret dersi olmalıdır.
    ✔ İsyan hareketi Kurdlere çok pahalıya mal olmuşsa da Kurd milletinin bütün dünya milletleri gibi bir hayat hakkına sahip olduğunu da aleme anlatmıştır.
    ✔ İsyan hareketi bertaraf edildikten sonra vahşi girişimlerde bulunuldu:
    -150 kişinin iplerle sımsıkı yekdiğerine bağlanarak makinalı tüfeklerle feci şekilde katledilmesi isyanın umumi boyutunu anlatabilir.
    - 70 kişilik bir kafile hapis edildikleri samanlıkta diri diri yakışmıştı.
    - 1924 senesinde takip alay kumandanı Tahir Bey İsyan halinde bulunan Hoyitli Nuh Bey'e yiyecek vermek ile itham ettiği Motika'nın Torin köyü muhtarı Çaçan ile oğullarının kollarını bağlatarak büyük bir kazanda kaynatılan Kaynar suya birer birer batırarak haşladığını söylerken tüylerim ürpermektedir. Bazı zalim, vahşi kimselerin yaptığı bu alçaklıklara bakarak insanın insanlıktan nefret edeceği geliyor.
    ✔ İstiklal Mahkemesi kendisini Zaza olduğunu söylemesini idamına kafi derecede bir Cürüm addederek Doktor Fuat'a idam hükmünü vermişti.
    Dr. Fuat idam hükmünden sonra şu iki mısralık şiiri yazmıştır:

    Şevek tarî ya hebû ya tinebû nîv;
    Deşt di xew da çîya digrî ne hilate hîv.

    ✔ Asılırken darağacı altında Yaşasın Kürdistan diye kahramanca haykıran Bavê Tûjo'yu (Hacı Ahti) insanlık duygusundan mahrum türk askerleri süngü ile yaraladılar.
    ✔ Kemal Fevzi, 1925 isyanı ile hiçbir alakası olmadığı halde ruhunda ve kaleminde yaşayan büyük mukaddes milli ateşin tehlikesini anlamış olan Türk hükümeti kendisini zulmen astı. Kurd gençlerinin ibret ve hürmetle hatıralarında yaşatmaları lazım gelen bu fedakar büyük zat kendilerine numune olmalıdır.
    ✔ Bir defasında mahkeme reisi İslam arasında fitne çıkarmanın küfür olduğunu bildiren Kur'an'dan bir ayet okudu. Bunun ayet olup olmadığını sordu. Şeyh Efendi bu Kur'an'dan bir ayettir dedi. Öyle ise niçin İslam arasında fitne soktun diye soran mahkeme reisine cevaben küçümser bir şekilde "Ya... Siz müslümanmısınız?" demek suretiyle mahekme reisinin islam ile bir alakası olmadığını anlatmak istemiştir. Mahkeme reisi bu cevabı kızdı ise de şey sözünü söylemiş oldu.
    ✔ Kurdler ecnebilerden azıcık bir yardım almış olsa idi Kürdistan böyle elim ve yoksul halde olmazdı.
    ✔ Hüküm verildiği 27 Haziran 1925 gününün akşamı Dağ Kapı meydanında kurulan 51 adet darağacında asılarak rahmeti Rahman'a kavuşturulan bu kahramanlar ilelebet Kurd milletinin ölmez hatıralarında yaşayacaklardır.
    ✔Türk hükümeti İsyan esnasında kim kendisine yardım ettiği ise evvela bunları ilk kafile olarak sürgün etti.
    ✔ Kürdistan'dan uzaklaştırma icraatı gerçekte Kurdlere maddi ve cismani büyük zararlara mal oldu ise de milli mefkürenin zihinlerde yerleşmesine fırsat vermesin itibarıyla da çok faydalı oldu.


    XOYBÛN CEMİYETİNİN TESİSİ
    ✔1927 senesi Eylül ayında toplanan kongre Xoybun namıyla siyasi bir cemiyet tesisine karar verdi.
    ✔İhsan Nuri Irak'tan kaçarak Agirî'ye gelmişti. Çok iyi İdaresi sayesinde mevki kazanan İhsan Nuri'nin Ağrı'da bulunduğunu haber alan Xoybun Merkezi, kendisini Ağrı Askeri Murahhası ve Milli Hareketin Umumi Kumandanı olarak tayin etti. İhsan Nuri Ağrı'da medeni bir hükümet esasını kurdu.
    Her türlü medeniyetten yoksun olan Ağrı'da, Ağrı adında gazete neşr etti. Gazetede Kurd milli davasından bahis yazılar yazılmakta idi.
    İhsan Nuri Tahran'da bulunduğu dönemde Nejad-i Kurd isimli kıymetli bir tarih kitabı da neşretmiştir.

    Ağrı gazetesinin bir nüshasında aşağıdaki Helbê Agirî marşı neşredilmiştir:
    S. 122

    ✔ İhsan Nuri ve dolayısıyla Xoybun, Ağrı'da kurduğu milli ve Medeni teşkilat ile Kurdlerin de her medeni millet gibi hürriyet ve İstiklal mücadelesindeki kabiliyetini ispat etmiştir.
    ✔ Türk hükümeti, Savaşçıları aldatmak istiyor af edileceklerini söyleyerek kendilerini hükümete boyuna eğmeye davet ediyordu. başvekil İsmet Millet Meclisi'nde bir affın icrası zaruri olduğunu kabul ettirmiş. Böylece Sürgünde olan ve mallarına el konulan Kurdler yerlerine döndüler. Daha sonra bu kanunun iptal edilmesiyle tekrar Sürgüne gönderildiler. Her zaman Kurdleri Yalanlarla bir surette aldatan Türk hükümeti bu sefer İhsan Nuri ve Arkadaşları tarafından aldatılmış oldu. Böylece Ağrı Dağı'nda İsyan daha kuvvetli olarak devam etti.
    ✔ o günlerde İstanbul'dan Diyarbakır'a gelmiş olan Ekrem ile Xoybun Cemiyeti'ne iltihak ettik. Gizli olarak çalıştığımız Amed'de hükümete tedbir olarak Türkiye dışına çıkmayı tercih ettik.
    Hoybun Cemiyeti mümessilleri beni ve Ekrem'i Merkez azalığına seçtiler.
    ✔ Gün geçtikçe kahraman İhsan Nuri Paşa'nın Ağrı'daki milli faaliyetleri ehemmiyet kazanıyordu. İhsan Nuri Paşa ağrıyı müstakil Kürdistan'ın bir vilayeti halinde idare ederek idari ve askeri bir teşkilat vücuda getirmişti. Xoybun Cemiyeti paşalık rütbesi ile Celali Aşireti reisi İbrahim Heskî Paşa'yı Ağrı vilayeti Valiliğine tayin etti.
    ✔ Ağrı'da muntazam bir teşkilat ve askeri kuvvetin hazırlanmakta olduğunu gören Türk hükümeti bunun daha ziyade tehlikeli bir hal almaması için ortadan kaldırmaya teşebbüs ederek Salih Paşa'nın kumandasında tertip ettiği 40bin piyade 10 batariye top, 550 mitralyöz ve 50 harp tayyaresinden mürekkep bir askeri kuvvetle Ağrı Dağı'ndaki Kurd milli kuvvetlerine 11 Haziran 1930 tarihinde taarruza geçti. Ağrı'nın güneybatısında bulunan Kurd milli Kuvvetleri Türk ordusuna hücum ederek Ağrı'ya saldırısını durdurdu. 20 Haziran muharebesinde Türk ordusu muvaffak olamadı. Kurd milli Kuvvetleri bu muharebeden ganimet olarak 30 mitralyöz 60 deveyükü cephane 500 çadır ele geçirdi. Ağrı civarındaki Türk kışlaları yakılarak müdafileri kısmen öldürüldü kısmen esir alındı. 11-20 Haziran sürecinde yapılan çarpışmalarda 5 Türk teyyaresi de düşürülmüştü. 27 temmuza kadar yapılan harbin en şiddetlisi Zilan Deresi civarında yapıldı. Londra'da neşredilen Times gazetesi 24 Temmuz 1930 tarihli nüshasında Ağrı'ya taarruz eden Türk kuvvetlerinin 60000 kişi olduğunu gösteriyordu. Sonuç olarak Türkler bu girişimden muvaffakiyet elde edemedi 800 ölü 200 yaralı 700 esir verdiler. Birçok ganimet de Kurd Kuvvetleri'nin eline geçti.
    Türk askeri Ağrı civarında 130, Zîlan civarında 200 köyü tahrip ederek ve yakarak yaklaşık 10bin masum ahaliyi katlederek muvaffakiyetsizliklerinin hıncını almakta idiler. Buna mukabele olarak Ağrı Kurd Kuvvetleri Beyazid'e kadar uzanan hat üzerinde düşmana şiddetli bir taaruz yaparak zayiat verdi: 2 adet ağır top 24 adet dikers ve 30 adet hotchkiss mitralyözü 600 adet tüfek pek çok miktarda bomba cephane telefon makineleri ve benzeri levazımı Harbiye zapt etmişler 8 Türk Tayyare sini de mitralyoz ve tüfek kurşunları ile düşürmüşlerdi. 3 aydan beri büyük bir askeri kuvvet ile yapılan hücumlara rağmen türk ordusu Ağrı'nın hiçbir mıntıkası ele geçirememiş. Türk ordusu muvaffakiyet elde edemediğinden tashih-I Hudut (sınır düzeltme) ismi altında Van vilayetinin bir kısım arazisini iranilere terk etmek suretiyle Ağrı kahramanlarının her taraf ile ilişkisini kesebilmişti. Haftalarca acçlığa katlanan Mücahitler nihayetinde aile ve çocuklarını açlıktan kurtarmak için maalesef ağrıyı Terk etmeye mecbur kalmışlardır.
    ✔MK hükümeti 1928 senesinde yaptığı af kanunu ile Kurdleri yatıştıramayacağını anlayınca Ağrı harekatından sonra 1932 senesinde asimilasyon için kanun neşretti. 5 Mayıs 1932 tarih ve 2237 numaralı kanun: anadili Türkçe olmayanlardan oluşan köy, mahalle, sanat ve hizmet zümresi ve iş sınıf teşkili veya bu gibi kimselerin bir mahalleyi, bir sanat zümresini veya bir şubesini kendi mensuplarına mahsus ve münhasır vaziyete getirmesi yasak olacaktır.
    ✔ Hindistan hükümet reisi büyük mütefekkir ve büyük insan merhum Nehru "Alem Tarihinden Görüşler" adlı kitabında diyor ki ...Mustafa Kemal teşkil ettiği hususi İstiklal mahkemelerinde binlerce Kürdü merhametsizce mahvetti. Şeyh Said, Dr. Fuat ve diğer bazı liderleri idam etti...
    ✔ Büyük alim Dr Abdullah Cevdet Bey'in Roji Kurd Mecellesinin 9 Temmuz 1913 nüshasında yazdığı İttihat yolu başlıklı makalesi:

    Belirli ve seçkin bir şahsiyete sahip olmayan bir ferdin hiçbir toplumsal değeri olmadığı gibi, şahsiyetine sahip olmayan bir milletin de “esamisi okunmaz”, ve konuşan hayvan suretinden başka bir şey olmaz.

    Hafıza alışkanlığı fertlerde ne ise milletler için de tarih odur. İnsan hayatı ve hatta hayvan hayatı, hafıza hazinesinin sürekli çalışmasıyla belirlenir ve devam eder.

    Amnésie complette yani “nisbanê tam” denilen, hastalıklı olmuş adam. Bir bitkiden, bahçelerimizde, dağlarda, rüzgarın istediği yöne yeşil yapraklarını eken bir ağaçtan başka bir şey değildir. Bir milletin ki mazbut ve mükemmel olarak bir tarihi yoksa, o millet hiç yaşamamış gibidir.

    Kürdlerin tarihi var mı?

    Bir “Şerefname” ile bir millet tarihî şerefini veyahut tarih şerefini tasarruf ve muhafaza edemez. Yaşadığımız asır, şaka değil, yirminci asırdır. Geçmişinin tarihine, geleceğinin tarihine sahip olmayan millet kendisine sahip değildir. Kendi kendisine sahip olmayan milletler ve fertler memluk (köle) olur, başkalarının olur.

    Geleceğinin tarihine dedim. Okuyucuların belki pek çoğu bu garip tabire şaşmıştır. Evet milletler geçmişlerinin tarihlerinden pek çok daha ziyade mühim olarak bir de tarihi geçmişlerine sahip olmalıdırlar. Daha doğrusu milletler geçmişlerinin tarihine sahip ve geleceklerinin tarihine memluk(nesne) olmalıdırlar.

    Bir milletin geleceğinin tarihi o milletin “ideâl”idir. Yakın zamandan beri mefkure (amaç) kelimesiyle ayakta tuttuğumuz ve ifade ettiğimiz “ideâl”dir. Kürdlerin hakikaten asrımıza layık bir tarih kitabına sahip olmadıklarını, gelin hep birlikte itiraf edelim. Sonra Kürdler bir “ideâl”e sahip midirler? Sahip iseler, o „ideâl? nedir ona bakalım.

    Büyük hekimlerden biri diyordu ki bir milletin gelecekte ne olacağını öğrenmek kadar kolay bir şey yoktur:

    Ne olmak istediğini öğrenmeye çalışınız, bir millet ne olmak istiyor, o ne olacaktır? Bu halde demek ki milletlerin geleceğini keşfetmek için ne evliya olmak, ne de deli olmak lazım değil.

    Genç Kürdlere sormak ve anlamak isterim. Ne olmak istiyorlar?

    Veyahut ne olmamak istiyorlar. Osmanlı İmparatorluğunda bir unsur mu? Unsur fakat nasıl unsur, çürüyen ve çürüten bir unsur mu, yoksa yenilenen ve yenileten, yaşayan ve yaşatan bir unsur mu? Bir kere bu sorunun cevabı kesin bir şekilde verilmelidir. O zaman yol göstermek kolaydır. Öncelikle okur-yazarların oranı en az yüzde kırka (%40) çaresine ulaşmak. İkincisi en fazla bir ay içinde yedi-sekiz yaşında bir çocuğun okuma yazmayı ve okuduğunu doğru okumayı öğrenmesine müsait olan harfleri esas itibarıyla kabul ve şimdiye kadar kullanılan harfleri terk etmek. Diğer her mesele bence ikinci derecede kalır.

    30 Mayıs 1913
    Doktor Abdullah CEVDET
    Rojî Kurd-Hejmar: 1

    ✔Erivan'da kurulan Kürdoloji Kongresi'nin aldığı kararlar:
    A) Kürdü, Türk kültürünün tesirinden kurtarmak,
    B) Kürdün aslını eski hadiselere dayanarak bulmak ve bir Kurd tarihi yazmak,
    C) Kurdlerle Yezidilerin ve Ermenilerin ırki münasebetlerini bulmak,
    D) Bir kürdistan haritası yapmak,
    E) Kurdçedeki lehçeleri birleştirip tek bir dil vücuda getirmek ve bir gramer ile bir lügat yapmak ve yazıyı tesbit etmek.
    Görülüyor ki, verilen kararlar, Kurdlüğün ilerletilmesi ve benliğine sahip olarak yaşatılması gayesini hedef almaktadır.
    ✔Amerika savunma bakanı Mc. Namara 1965 senesi Şubat ayında Amerika Meclisi silahlanma bütçesinde söylediği sözler: Ortaşark'ta sükunet ve istikrarın temini 3 engelin çözümü ile mümkündür.
    1. Arap devletlerinin İsrail Devleti ile anlaşması.
    2. Arap devletlerinin birbiriyle iyi geçinmesi.
    3. Ortaşark devletlerinde mevcut kuvvetli Kurd ehliyetlerinin (azınlıkların) hukukunun temini ile mümkün olabilir
    ✔ Bir münasebetle İsmet İnönü 1935 senesinde Kürdistan'a yaptığı bir seyahatte Amed ovasına yerleştirilmiş zavallı perişan Türk göçmenleri görüp hal ve ahvallerini sormak suretiyle gönüllerini hoş etmek istemiş ve göçmenlerle demiş ki: " İnşallah etrafınızdakilere Türkçe konuşmayı öğretiniz. "
    Göçmenler cevaben "Paşa hazretleri biz Kurdçe öğrendik"
    Paşa: İyi oğlum iyi lisan öğrenmesi fena değildir, demiş.
    ✔ Kurd lisanı edebiyatı iktisadı hayatı Osmanlı Devleti tabiyetine girmeden evvel daha ileri seviyede idi. Kürdistan'da herkes bilimin ve sanatın kadrini bilir. Cezire, Soran, Siirt, Bitlis, Amed ve Kürdistan'ın her tarafında Mümtaz müderrisler vardı. Şehadet (diploma) almak için 12 ulûmdan imtihan vermek lazımdı. Osmanlı Devleti idaresine geçince mektepler azaldı.
    Evliya Çelebi Rojki Emareti'nin merkezi olan Bitlis'te gördüğü ilim, Marifet ve umran Osmanlı Devleti'nin diğer bölgeleri ile kıyas kabul etmez derecede yüksek olduğunu söylemektedir.

    KURDLER NE İSTİYOR NE VERİLMELİDİR
    ✔Ingilterenin son zamanlarda irlandada gösterilen mubalagali mutalibata karşi takindigi mutedil vaziyetten alinacak dersler vardir. Ingilterenin irlandayi cezalandırması mümkün idi. Fakat ingiltere bunu yapmadi. Çünkü bu muvakkat muvufakiyet idi. Aksi takdirde hüsrani intaç ederdi (hüsranla sonuçlanırdı). Suriyede fransanin gösterdiği itidal yumuşaklik bir çoklarinca zaaf ile tefsir edilmektedir. Halbuki bu tarzi hareket hakim ve tedbirli fransiz siyasetini gösterir.
    ✔«Roji Kürd» mecmuasini yazi masasinin üstünde gören bir muhterem ve muazzaz dostum, nedir bu mecmua dedi? Kürdolojiye organı yani Kürtlük hakkindaki sosyal ve ırksal incelemelerin yayın aracı dedim. Arkadaşim mecmuayi açti gözü Kürtçe yazilmiş bir makaleye tesadüf edince: madamki Kürtçedir tefrika gazatasidir diyerek «ROJI KURD» u masanin üzerine birakti bu bir hadisedirki bence kayd ve dikkat edilmeğe çok layiktir. Bu sureti hüküm avama mahsus ve umumidir.
    ✔ Kürt vatanperverleri ulvi gayeye doğru açilmiş olan şahrah üzerinde hiç bir sedayi iğfale (aldatıcı söze) kulak kabartmadan çok metin hatvalarla ileriye yürümektedirler. Hakkindan emin ve bunu İman-ı milliyenin yaktigi aşk kaynagindan aldigi kuvvetle tahakkuk ettireceğine mütmein olan Kürt gençleri hiç bir an öfkeye kapilmadan pür ümit gözlerini son devrin vücuda getireceği hadisata tevcih etmişlerdir. Zülüm saçan mahkemelerin kurduğu idam sehpalarinda yaşasin Kürdistan diye haykiran kahramanlrin hatiralari kalplerde yaşadikça ideali uğruna ölmesini ve öldürmesini bilen mefkureli bu bedbeht gençler hiç bir zaman en tabii hak olan milli davadan vazgeçemezler. Her milletin kavuştuğu, ve kavuşmakta olduğu mesut hayat nihayet Kürt milletinede mecvud ve mukadderdir. Bunu kalbimizin bütün kudretile böyle bilir ve iman ederiz. Okumasinlar diye kapatilan mekteplerden hariçte kalmiş kanli, canli gençlerden tutunuz da son nefesini saymakta olan ihtiyarlara varincaya kadar bütün millet bu refah ve saadet getirecek günü beklemektedir.

    TÜRK AFF-İ UMUMİSİ KARŞİSİNDA KÜRDLER
    ✔Türklerin şimdiye kadar Kürtler için ilan ettikleri aflar ancak bir tuzak olmuştur. Devletin sözü olan af kanununa, hükümetin sözüne güvenerek Türk hakimiyetinin havzasına giren Kürtlerden kaçi bu gün berhayattir?
    ✔Türkler bu gün yeni bir tecrübe daha yapmak istiyorlar. Büyük Kürd davasini Kürt azmi ve imanini yenerek değil fakat hile ile Kürt civanmertlegini, Kürt ruhunun safvetini tuzage düşürerek halletmeğe çalişiyorlar.
    ✔Kürt kıyam-ı millisnin hedef ve mahiyeti bu gün dünyaca malum olmuştur, hiç bir irtica ve eşkiyalik olamaz ki, bir hükümet on sene bütün vesaiti itfaiyesile ugraşsinda onü iskat ve tiskin edemesin. Eğer bu öyle bir hareket ise ve türk hükumeti buna ordusu ile, Jandarmasile, istiklal muhakemelerile, tehcir ve tebidlerile nihayet affi umumilerile hal ve teskin edemiyorsa demek Türk hükümeti bir imanla, bir imana dayanan mukaddes bir gaye ile, bir hakla çarpişiyor.
    ✔Yüreğinde hak ve insaf hissini taşiyan her izan sahibi insan, hemen teslim ederki bütün bu hadisat bir milletin milyonlarca nüfusu ile bir milletin umumi ve kendiliğinden kiyamidir. insanca yaşamak için şerefle ölüme atilişidir. Kürt davasi bir milletin hakki hayat davasidir.
    ✔Xoybun mesaisine iştirak eden Bedirhaniler Botan emaretinin verdiği bir hissi gururla kendilerini daima arkadaşlardan üstün tutmagi farzetmek istiyerek daima diktatorane bir tavir takinmalari, milli sahada yapilmakta olan hizmetin sirf kendi mesailerile husule geldiği fikrini harice telkin etmek istemeleri milli faaliyete iştirak etmiş olan arkadaşlarin kendilerine karşi kirginliklarina sebep olmakta idi, bu kabilden olarak ecnebi müellefatinda Kürt milli mesailine dair bedirhaniler tarafindan yapilmiş gibi gösterilen bazi malumatlarin yanlişliklarini teshih ederek bu hususa çalişmiş olan vatanseverlerin tarihi mesai ve emeklerini belirterek mesailerini şükranla yadetmegi vicdani bir borç addatmekte yim. Mesela Amerikali DANA ADEM IşMITIN «JONNEY ONOY BRAN MIN» adli kitabinin 157 inci sahifesin¬ de bildirilen «modern ilk kurt mecmuasi Bedirhaniler tarafindan Botan lehçesile neşredilmiş olduğu» haberi doğru değildir.
    ✔Bedirhan biradeler tarafindan ilk defa olarak latin hurufile neşredildigi alfabe haberide sihattan aridir. Latin harflerinin kabulünü ilk evvela 1913 tarihinde istanbulda posta memuru Hevi cemiyeti mensuplarindan Faiz bey Hevi cemiyetine teklif etmişti. Doktor Abdullah Cevdet beyde arap harflarinin Kürt lisanini temamile ifade etmediğini söyliyerek bu harflerin latin harfleri ile tebdili lüzümunu Roji Kürd mecmuasindaki yazilarinda soyluyordu. 1931 senesinde Şamda Ali Aga Zilfonun evinde toplanan Celadet bey Bedirhan, Mikisli Hamza bey, şam kürtlerinden Musa bey ve Ekrem cemilpaşadan mürekkep bir komisyon latin harflerinin bu gün kullanilan şeklinin kabulünü ve Kürd lisanina tatbikini muvafık gördü.

    DERSİM KIYAMI VE TÜRK ASKERİ HAREKETİ
    ✔Seyit Rıza'nın kardeş oğlu olan rehber Seyit Rıza'ya karşı Türklerle beraber olmuştu. Daha sonra Türk hükümetinin fena yüzünü gördüğünü söyleyerek Seyit Rıza'dan af dilemişti ve kendisine katılmıştı. Seyit Rıza'nın sağ kolu mahiyetinde olan Ali Şirin evine misafir olmuştu. Ali Şir misafirine yemek tedariki yaparken rehber ansızın tabancası ile ateş ederek öldürdü. Ali Şirin karısı kocasının öldürüldüğünü görünce o da tabancası ile Rehbere ateş ettiği ise de çıkan Kurşun rehbere arkadaşlık eden efendinin başına isabet ederek öldürmüştü rehber ikinci bir kurşunla Ali Şir'in karısı zarife'yi de öldürerek başlarını kesip türklere götürdü. .....

    MAHABAD CUMHURİYETİNİN TESİSİ
    ✔Kanaatimce merhum Pêşewa kardeşi Sadri Qazi'nin safdilliğinin kurbanı oldu. Ben Mahabad'da iken bizzat Qazi Muhammed'in ağzından işittim: Kardeşim Sadri ki Tahran'da milletvekiliydi ne yapıyorsan ikna edemiyorsun. O, Kavami Saltana'nın Demokrat bir devlet adamı olduğuna Kürtlerin haklarının tanınmasına taraftar olduğunu fikrindeydi. Halbuki Saltana İngilizlerin adamı ve Kürtlere düşmanlık yapmış bir kimsedir. Qazi Muhammed'den işittiğim bu sözlere bakılırsa Kavami Saltananın aldatıcı yalan vaatlerine inanan kardeşi Sadri'nin tesiri ile merhum Qazî Muhammed'in teslim olduğu muhtemeldir.

    BAĞDAT PAKTI
    ✔Bağdat Paktı Bolşeviklik tehlikesini önlemek için Pakta dahil olan devletlerin kuvvetlerini birleştirerek müttefik bir cephe teşkil etmek gayesiyle yapılmıştır.
    ✔Malumdur ki Ingilizler, Irak'a ilk girişlerinde cenupta Irak hükümeti, şimalde bir Kürt hükümeti yapmak niyetinde görünüyorlardı. Sonra Irak hükümetini kuvvetlendirerek bekasını temin için Kürdistan'ın Irak hükümetine bağ- lanmasını kendi menfaatleri icabindan gördü. *Irak'in istilası günlerinde Kürtlere hususi bir teveccüh gösterir gibi olan Ingilizler, hemen birden bire Kürtlerin aleyhine döndüler. Irak hükümetinden memnun olmayıp kıyam eden Kürtler aleyhine Irak hükümeti ile beraber orduları ile, tayyareleri ile şiddetli tenkil harbi yaptılar. Bu pakt, alakadarlarının hepsi tarafindan zahiren bir müdafaa pakti' diye tarif edildi ise de hakikatte her şeyden evvel Iran, Türkiye, Irak hükümetleri için yalınız Kürt tehlikesine karşı müşterek hareket amacı ile yapılmıştır.
    ✔Türkiye Başvekili Adnan Menderes, iktidar mevkiinde iken Israil Devleti Başvekili'ne yazdığı ve Arap gazetelerinin de elde ederek neşrettikleri mektubunda Menderes, 'Kürdistan' ismi ile tanılan coğrafi kitanın, devleti tarafindan itiraf edilmemesi şartıyla Israil'in Arap memleketleri üzerindeki bütün metalıbatinin [taleplerinin] Türkiye tarafindan teyid edileceğini vaad etmekte idi.
    KÜRDÜN AYDIN VE GENÇ EVLATLARINA
    ✔Muvaffakiyetsizliğimizin en büyük sebebinin cehalet dir. Kürde hayr [iyilik] istemeyen hilafet hükümetlerinin ihmal edici elleri arasına, kendimizi dini bir tevekkülle teslim ederek uzun asırlar boyunca milletimizin benliğini tebarüz ettirecek [ortaya çıkaracak] milli duygulara ilgi göstermeden, uyuşturucu telkinlerle gittikçe cehaletin baskısı altında ezilip kalmışızdır. *Balkan milletleri aydınlarının çalışma tarzı bize örnek olmalıdır. Osmanlı Devleti'nin kara zulmü altında inliyen bu milletlerin aydınları, bütün varlıklarıyla milletin çocuklarını fikren yetiştirmeğe koyuldular. Tahsilini ikmal etmiş olan gençler kendilerine mevut olan [vaadedilen] her türlü refahı bir tarafa atarak basit ve her şeyden mahrum köylere yerleşerek çocukları okuttular, fikirlerinin açılmasına çalıştılar; bu suretle hakiki, muhlis vatanse- verliğe numune olmağa hak kazandılar. Şehirlerde oturup konforî, mükemmel yerlerde bağdaş kurarak yükseklerden atıp tutmadılar. Neticede Osmanlı Devleti'nin ezici boyunduruğundan kurtuldukları gibi, dünya milletleri arasında da şerefli bir mevki elde ettiler.
    ✔(Ey xortên şêr û şepal bidêrin gotinên vî sal dîti).
    Altmış senelik mücadele safahatının hakiki aynası olan bu müzekkerenin [yazıların] Kürtçe lisanı ile yazılması lazımdı; fakat şoven devletlerinin, insanın en tabii haklarından olan öz lisanı ile tahsil etmek zevkinden Kürdü men etmesi sebebiyle Kürtçe lisaniyla layıkı ile ifade edemeyeceğim vakayı Türkçe yazmağa mecbur kaldığıma teessüf etmekteyim.
    NEWROZ
    ✔4.000 sene evveline [anlaşılıyor] ki Kürtler Ahura'ya taparlardı; yani ateşe, nura, aydınlığa taparlardı. Karanlıktan ikrah eder [iğrenir], korkarlardı. Kürtler, hakikatin ateşten, nurdan doğduğuna inanırlardı. Bu- nun için eski Kürtler ateşi mukaddes bilirler ve taparlardı. Birinci, ikinci, üçüncü Zerdeşt vardır. *Birinci Zerdeşt'in Zend ismiyle yazdığı kitabın büyük bir kısmı maalesef zayi olmuştur. Kitaptan bakiye kalan birkaç sahife bugün Hindistan Zerdeştlerinin yanındadır. Üçüncü Zerdeşt'in yazdığı kitap Avesta'dır. Kürtçe lisanı ile yazılmıştir. Bu kitap da Hindistan Zerdeştlerinin yanındadır. Zerdeşt dininde ateş mukaddestir; fakat mabut [ilah] değildir *Zerdeşt dininin üç mühim esasatı vardır: lyi düşünmek, iyi konuş-mak, iyi yapmak; Farisî tabiri ile pêndari nig, güftari nig, kirdarî nig.

    RIYA AZADAN
    Pir giran e lo bira!
    Bavê te mir tu nel'imal,
    Bavê ku tu xwedi kir, bi nazdarî, bi şekir
    Çav li rê bû li derî belkî nişkav tu weri
    Tu, li ber serî rûnenişt, xwêdan ji ru nemalişt,
    Dil û xatir jê ne xwest; te maç nekir herdu dest,
    Pê ra neçu ser gorê maxa paşin bi dorê.
    Min jî wek te winda kir, dê, bav, bira û agir
    Ji ber turanperestan, bûme xwinî, j'Kurdistan.
    Me hev nedît carek din, gorrê ew giş revandin.
    Ev bist sal e ser gerdan dixwum kulan û derdan
    Min pir tengî û tali kişandin ji her ali
    Lê bê hêvî nebûm hêç min berneda şop û rêç
    Ma çi bikim tiştê çû lê nagerim nadim dû
    Eve rêza azadan ne rev heye ne bazdan
    Sistî nabe li ser vê ev bext ji me wa dibê
    Tim namîne dem wisan wê bê roja wan kesan
    Ev toleyên bê yek ol ji dolar ra bûne kol
    Neçar ewê bimirin ji bîr nabe, çi kirin
    Bê mezel û gor û kêl bibin tune ku hat pêl
    Hew bi tenê ev welat deşt û çiya teht û lat
    U ev gelê ku em jê cewher bêzar û kejê
    Naçe namre tu cara ne, b'kuştinê ne b'dara
    Gerek jê ra bi yek can em pêwan bin bê razan
    Biparêzin ji dijmin; bi te, bi wî û bi min.
    Reşîdê KURD
  • - Baba!
    - Evet oğlum.
    - Dün gece uyuyamadım hiç...
    - Neden oğlum?
    - Varsayımlar kurdum, Düşünüp durdum.
    - Düşünmenin yararı var.
    Ama değil insanın uykusu kaçacak kadar.
    Her şeyin bir kararı olmalı, Her konuda olmalısın orta karar.
    Her şey gibi düşünmenin de, Azı karar, çoğu zarar!
    Filesoflar demişler ki:
    "İnsan düşünen hayvan!"
    Neydi uykunu kaçıran?
    - Din öğretmenimiz demişti ki derste Müslümanlar ölürse savaşta, şehit olurmuş.
    şehitler giderken cennete, Düşmanları da doğru cehenneme!
    -Öyledir elbette!
    Yaralanıp da ölmezse gazi, Ölürse şehit!
    - Yani Müslümansa insan, Ölse de kazançlı, ölmese de...
    - Ona ne şüphe!
    - Ben de bunu düşündüm dün gece.
    Iraklılar da Müslüman, Türkler de...
    - Evet oğlum, elhamdülillah...
    - Allah allah!..
    - Ne var bunda şaşacak?
    - Körfez'de savaş oldu ya, Türkiye'den kalkan uçaklar Iraklının tepesine indi.
    Türk askerleriyle Irak askerleri, Savaşsalar ne olacaktı?
    Hangisi şehit olup Gidecekti cennete?
    Iraklı mı, Türk mü?
    işte bunu düşündüm bütün gece.
    - Bu da ne demek?
    Hiç bir zaman, Savaşmaz iki Müslüman.
    -Ya Kuveyt'le Irak?
    Ya Irak'la İran?
    işte hepsi de Müslüman.
    Her iki yandan Öldü on binlerce insan...
    Hangisi gitti cennete?
    Hangisi cehenneme?
    - Sus! Tövbe de...
    Benim de karıştırdın kafamı.
    Düşün dedikse değil o kadar...
    Her şeyin bir sınırı var.
    Dedim ya, aşırısı zarar...
    - Ama merak ediyorum, Cennete hangisi gidecek?
    - Sus ulan eşek oğlu eşek!
    O senin cennet dediğin yer, İnönü stadyumu değil...
    Cennet, Allah'ın bahçesi, Ne başı var, ne sonu.
    Alır içine bütün Müslümanları, Yeter ki şehit olup aksın kanları.
    - Baba, ama insan...
    -Sus dedim,ulan!..
    Başlarım babanın şarap çanağından!
    Düşün oğlum dedik de haltettik.
    Boşuna mı demiş atalarımız:
    "Düşün düşün, boktur işin!"
    Cennete kim girecekmiş!
    Bırak giren girsin, çıkan çıksın, İranlısı Turanlısı, Kuveytlisi Iraklısı...
    Yeter ki Müslüman olsun!
  • 779 syf.
    ·18 günde·Beğendi·10/10·
    Uyarı: Bu yazı, kitapta geçen olaylarla ve karakterlerle ilgili detaylı bilgiler içerebilir. :)

    Dostoyevski okumayalı ve bir kitabı üzerine ayrıntılı notlar alarak bitirmeyeli uzun zaman olduğunu fark ettiğimde daha önceden edebiyat tarihinde çok büyük yeri olan baş karakteri Mışkin'e aşina olsam da baştan sona okumaya fırsat bulamadığım Budala'ya gitti elim. İyi ki de gitmiş, kitabı bitirdiğimde Yeraltından Notlar'ı biraz kenara iteleyip en sevdiğim Dostoyevski eseri olmayı başarmıştı bile. Bir yandan kitabı parça parça incelerken bir yandan da kafamı, duygularımı allak bullak eden; mahvoluş ve yaşam arasında gidip gelen 'yabancı' karakterleriyle ilgili fikirlerimi de toparlayabilmeyi umuyorum.
    Bence bu kitaba başlamadan önce yazarıyla ilgili bazı şeylerin bilinmesi gerekli çünkü eserin üstünde Dostoyevski'nin varlığını çok yoğun şekilde hissediyoruz. Zaman zaman karakterlerin ağzından dinliyoruz fikirlerini kimi zaman da bizzat bazı karakterlerin yazardan taşıdığı parçalara rastlıyoruz.
    Dostoyevski tıpkı romanın ana kahramanı Prens Mışkin gibi epilepsiden muzdarip, ilk nöbetini yedi yaşındayken geçiriyor ve bu nöbetler hayatı boyunca peşini bırakmıyor. (Budala'nın yazıldığı dönemde romancının artan borçları ve kumar tutkusu da işin içine girince romanın yazılış sürecinde nöbetlerin sıklaştığını söylemek mümkün.) Daha sonra 1850'de Çar 1.Nikola'ya karşı sosyalist bir harekete dahil olmaktan tutuklanıyor ve bilindiği üzere kurşuna dizilmek üzereyken son anda cezası dört yıl kürek mahkumiyetine çevriliyor.Bu olayı romanda Mışkin'in ağzından dinliyoruz. Şöyle diyor Prens Mışkin:
    ''Ama iyisi mi ben size geçen yıl tanıştığım başka birinin öyküsünü anlatayım. Çok tuhaf, sık rastlanmayan bir olay geçmişti başından. İdam edilecek öteki mahkumlarla birlikte onu da idam sehpasına çıkarmışlar. Siyasi bir suçu nedeniyle kurşuna dizilerek idam edileceği kararı okunmuş kendisine. Yirmi dakika sonra da bağışlandığı, ölüm cezasının başka bir cezaya çevrildiğinin karar yazısı... Bu aradaki yirmi dakikayı birkaç dakika sonra öleceğini düşünerek yaşamış.
    Bu olayın Dostoyevski'yi derinden etkilediğini Mışkin'in bu konudaki heyecanlı ve uzun konuşmasından anlayabiliyoruz. Bir idam mahkumunun hislerinin, son andaki bakışının üzerine uzun bir kısım ayırmış yazar.
    Devam edersek 1862'de Dostoyevski ilk kez yurt dışı seyahatine çıkıyor ve bu seyahat fikirlerindeki derin değişikliklerin başlangıcı oluyor bir nevi. Avrupa'yla ilgili büyük hayal kırıklığına uğruyor yazar ve batıya duyduğu hoşnutsuzluğun ve muhafazakar eğiliminin temelleri atılıyor belki de. Bu düşünceleri Budala'nın tüm sayfalarına sinse de özellikle son sayfalarda Lizaveta Prokofyevna'nın ağzından tam anlamıyla Dostoyevski'nin kendi sözleri dökülüyor:
    ''Bütün bu Avrupa'nız...Hepsi hayal bunların, yurt dışındaki biz Ruslar da hayalden başka bir şey değiliz...'' Hatta bana öyle geliyor ki edebi kaygılarla tasarlanmış diğer tüm karakterlerin felaketlerinin ve mahvoluşlarının aksine Aglaya'nın Avrupa'da kontla yaşadığı son olay tamamen bu Avrupa eğilimine bir tepki olarak kurgulanmış yazar tarafından.
    1860'lar Dostoyevski için çok daha sıkıntılı yıllar...Önce ilk eşini ve abisini kaybediyor ardından ikinci evliliği ve başlayan kumar tutkusu...Bunu artan borçlar izliyor ve Dostoyevski eşiyle birlikte Avrupa'ya kaçıyor. Bu yolculukta geçtiği söylenen Budala'nın yazılışına ilham olan bir olay var ki beni oldukça etkiledi. Kitabı okuyanlar kitabın sanki üzerine kurulduğu bir evi ve o evdeki bir tabloyu fark etmişlerdir. Rogojin'in o korkunç kasvetli evinde bir kopyasının asılı olduğu Hans Holbein'in 1521 tarihli 'Ölü İsa'nın Mezardaki Bedeni' tablosu. Kitabı okumaya başlamadan önce bence bu tabloyu açıp bir süre incelemeli insan ve kendisine neler düşündürdüğünü sorgulamalı. Çünkü 1867 yazında Basel'de bu tablonun önünde dakikalarca durmuş Dostoyevski; hatta eşi bir epilepsi nöbeti geçireceğinden korkmaya başlamış. Yanına gittiğindeyse şöyle demiş yazar: Bu tablo insanı dinden imandan eder.
    Bu tabloyla ilgili kitapta da birçok karakterin ağzından Dostoyevski'nin fikirlerini dinliyoruz zaten.Tablo çarmıhtan indirilmiş İsa'yı resmediyor ama zamanın klasik anlayışına ters olarak ışıklar içinde ve ideal bir temsil değildir bu; korkunç acılar çekmiş,gözleri çaresiz bakan, gerçekten çürümekte olan bir bedeni göstermektedir.
    Bu resmi gördükten sonra iki yıl saf iyilik ve saf iyi niyet kavramlarıyla meşgul olmuş. Kitap da temelde bu düşünceye dayanıyor aslında ''HZ.İSA MODERN DÖNEMDE YAŞASAYDI NASIL ALGILANIRDI?'' Onu anlayamazlar ve ona 'BUDALA' derlerdi.
    Kitabın bir başka temel düşüncesini ise kitabın küçük, sıradan insanlarından Lebedev'in ağzından duyuyoruz:
    ''KENDİNİ YOK ETME ARZUSU İLE KENDİNİ KORUMA ARZUSU EŞİT GÜÇTEDİR.''
    Bu tüm karakterlerde kitap boyu gördüğümüz git-gellerin temel sebebi gibi. Kitapta sürekli kol gezen ölüm (Rogojin'in ateşli hastalığı, İppolit'in veremi, Prens'in nöbetleri,General İvolgin'in son kısımlardaki ölümü ve Nastasya Filipovna'nın kendisini öldüreceğini bilmesine rağmen Rogojin'in teklifini kabulü vs.) ve uçurumun kenarında gezen, histerik kahkahalar atan karakterler kitabın içindeki gerilimi sürekli canlı tutuyor.Ayrıca dört bölümden oluşan kitabın her bölümüne damga vuran bir skandal sahnesi görüyoruz.Bu sahnelerde tüm önemli karakterler biraraya geliyor ve biriken gerilim de bir patlamayla ortaya çıkıyor.Ayrıca bölümler değiştikçe değişen mekanlar romana hakim olan ruh halini ve hakim karakterlerin değişimini de sağlıyor.
    Kitap güçlü bir Rus Ortodoks zemine yaslanıyor. (Prens Mışkin bir bölümde Roma Katolisizmini hristiyanlıktan saymadığını bile söylüyor hatta ki burada yine fikirlerini karakterlerinin ağzıyla dile getirmekten kendini alamayan Dostoyevski'yi görüyoruz ve onun Prens Mışkin' de anlattığı ideal rus inancını) Prens Mışkin saf bir hristiyan figür ki bence direkt Hz. İsa'nın kendisi ya da modern zaman gölgesi. İsviçre'den döndüğü trende kendisinin son Mışkin olduğunu söylemesi de belki de iyi ve saf insanların sonuncusu olduğuna bir vurgu.
    Komplekssiz, dürüst, içinden geldiği gibi konuşan, insanların bayağılıklarını görmeyen görse bile kötüye yormayan, kendisine yapılan her kötülüğü uğradığı her hakareti sineye çeken ve bağışlayan bir karakter Mışkin. Evet bir yabancı, kendini hayattan dışlanmış da hissediyor ama buna tepkisi bile sevgi dolu. Mutluluğu kendisini feda etmekte buluyor tıpkı İsa'nın çarmıha gerilişi gibi. Fakat yine de ben bu bağışlayıcılıkta bir aşırılık ya da belki de eksiklik hissetmekten kendimi alamadım. Mışkin yüksek bir önseziye de sahip olmasına rağmen sanki yüksekten bakan ve kendisine ait bir doğruluğa sahip. Gavrila'yı hayatta en mutsuz edecek şeyin sıradanlığı olduğunu anlayamadan onun kötülüğünün sadece sıradan bir insan olmasından kaynaklandığınıı fark edip çok mutlu olması gibi. Aglaya şöyle diyor Prens'e:
    Yalnızca doğruluk var sizde öyleyse haksızlık da!
    Ki Nastasya Filipovna ile Aglaya arasındaki karşılaşmada bir anlık tereddüdünün Aglaya'yı nasıl bir yıkıma sürükleyeceğini düşünmeden Nastasya Filipovna'nın yanında kalıyor prens çünkü yüksek idealleri kendisini feda etmesini ve eğer yanında kalmazsa ölecek olan ''düşmüş kadını'' kurtarmasını söylüyor. Peki Aglaya'nın çekip gidebilecek güçte olması ve kendini öldürmeyecek olması onun daha az acı çektiğini ya da mutluluğu daha az hak ettiğini mi gösterir?
    Dostoyevski ideal bir insan, kendilerini başkaları için feda edecek bir karakter çizmek istemiş; başlarda okurken ben de böyle düşünüp büyük sempati duysam da kitap ilerledikçe ve bittiğinde şunu sorguladım: bu tür bir ideal iyilik ve saflık tam olarak ne işe yaradı? Mışkin çember çizerek isviçre'de başlayıp İsviçre'de biten hikayesinde hayatına dahil olduğu hiçbir karakterin mahvoluşunu engelleyemedi hatta kendi mahvoluşuyla birlikte çoğunun sebebi oldu belki de. Tüm karakterlerin budala dedikleri ama bir şekilde çevresinden ayrılamadıkları bu kutsal figür ve onun yumuşak başlılık öğretisi sonuç olarak ortaya çıkan yıkımı engellemeyi başaramadı. Bu noktada Prense tam zıt bir karakter olan ve benim Nietzsche- Dostoyevski arasında bir hristiyanlık tartışması olarak düşünmeyi oldukça keyifli bulduğum (Nietzsche büyük bir Dostoyevski hayranıdır fakat onun hristiyan fikirlerine şiddetle karşı çıkar.) İppolit'in fikirlerini açıkladığı kısımlar oldukça önem kazanıyor.

    Daha ilk sahnede oldukça temel şeyleri vurguluyor Dostoyevski. Trende tanışan iki ana karakter Rogojin ve Prens arasında saç,ten rengi ve kıyafetlerle vurgulanan bir zıtlık var. Rogojin baştan aşağı karanlık, tıpkı ilerde göreceğimiz kasvetli evi gibi, onunla ilgili her ayrıntı karakterindeki karanlığı ve tutkuyu vurguluyor. Onun siyah saçları,kara gözleri,heyecanlı tavırlarının aksine karşısında sarı saçları,açık teni mavi gözleriyle Mışkin oturuyor. Prensin Rusya'yla hiç uyumlu olmayan tuhaf kıyafetlerinden de onun bir yabancı olduğunu anlıyoruz her anlamda. Nastasya Filipovna'nın toplumun gözünde düşmüş birisi olan bu güzel kadının ismi de ilk olarak bu tanışmada anılıyor.
    Nastasya Filippovna da kafamı karıştıran karakterlerden oldu.Başına gelen haksızlıklar sebebiyle kendini suçlu görmesi ve kendini mahvetme arzusu ile kibri arasında gidip gelen bu karaktere karşı olan fikirlerim kitabın doruk noktası olan Aglaya-Filipovna yüzleşmesinde biraz netleşti sanırım. Nastasya Filipovna için en doğru yorumu Aglaya yapıyor bu kısımda: belki de başına gelenler onun suçu değildi ama sonrasını kendisi seçebilirdi, o ise bu kendine acıma ve kibir döngüsüne girmeyi seçti. Özellikle prensle evlilik sürecinde bunu Aglaya'nın gözüne sokmaya çalışmasıyla bu yorumun haklılığına katılmadan edemedim ve karakterin gelen yıkımının ayak seslerini duydum adeta.
    Aglaya'ya gelirsek onu da tam olarak bu yüzleşme anında net olarak görebiliyoruz bence. Öncesindeki tüm şımarık hareketlerine ve kararsız tavırlarına rağmen Aglaya cesur bir kız.Bu tavırların tek sebebinin içinde büyüttüğü kuşku ve kıskançlıkla karışık korku olduğunu sonradan fark ediyoruz.Aglaya sosyeteyi ve onun kurallarını umursamayan, özgür ruhlu bir karakter. Ama hala çocuk ruhlu tıpkı prens gibi. .Aglaya'yı mahveden şey herkesin karakterini çok iyi okumasına rağmen romantik ruhu ve Prens'e olan hisleri sebebiyle Prens'in Nastasya Filipovna'ya olan hislerinden şüpheye düşmesi. Prensi Puşkin'in Zavallı Şövalyesi'ne benzetirken Prensin bu düşmüş kadına sadece merhamet duyduğunu fark edemiyor çünkü prensi derin bir aşkla seviyor. Gururu ve aşkının büyüklüğü birleşince prensin tek bir tereddüdüyle ikisi için de geri dönülmez kırılış gerçekleşiyor.
    Aglaya kitapta sürekli ışıkla ve aydınlıkla bağdaştırılırken Nastasya Filipovna için karanlığın, korkunun ve sıkıntının vurgulandığını görüyoruz. Natasya Filipovna'ya başka bir açıdan bakılamaz mıydı düşüncesi Aglaya'yla birlikte aklıma geldi benim de. Sosyete onu hiç de suçlu olmadığı geçmişi yüzünden yaftalarken prens belki de bu kadarını hak etmediği bir saygı ve şükran sundu ona. Gururundan çekip gideceğini ve kendi mahvoluşuyla prensi tehdit etmeyeceğini bildiği için Aglaya'yı keyifle alt eden bir karakter ama yine de prensle evlenmeyerek kendi ölümüne giden bir karakter de aynı zamanda. Dostoyevski'nin Nastasya Filippovna'sının bu kadar ünlü olması gerçekten de şaşırtıcı değil!
    Sonuç olarak Dostoyevski'nin de dediği gibi insan davranışlarının arkasındaki nedenler çok çeşitlidir, kitap karakterlerinin de öyle.