• 11 Şubat 1985/Zürih/Tezer Özlü

    Birilerinin aklına uyarak, sol koltuğum ve sol göğsümde çıkan bir gecede bazı bunaltılı günlerden sonra birden bire şişen iki kabartıyı doktorlara göstermek zorunda bırakıldım.
    İlk kadın doktor daha dokunur dokunmaz, hemen uzun uzun kanser nutku çekti.
    İkinci doktor da ona benzer korkular anlattı.
    Kıpkırmızı oldum.

    "Bana bakın, beni bırakın, yaşadığım, yaşamak istediğim her şeyi yaşadım, ölümden de hiç korkmuyorum" dedim.
    Ama röntgen de çektirmek zorunda kaldım.

    "Röntgen koridoru tam bir kanser koğuşu,
    bir iki ölüm renginde hasta,ince,sarı beyaz..."

    Kısa,kambur bir profesör,gri penceresiz bir koridor,
    hiç camı yok, hiç resim yok, yalnız gri kapılar ve gri tavan,
    Ve gri taban,neon ışıklar.
    Röntgen çekilirken nasıl acıdı,anlatamam!

    Bir hafta sonra çağırdılar, "Değil ama, ya... ise... ameliyat öneririz" dediler.

    Olmaz diye direttim, sorumluluğu kendim taşıyorum diye bir kağıt imzalayıp çıktım.
    Bu şişler zaman zaman şişiyor.

    Bir ay acısız yatamadım, çünkü kolumu kapatınca, iltihap sıkışıyor.
    Böyle bir kötü ur olsa şekil değiştireceğine
    inanmıyorum.

    Aslında hastalık psikolojisine girmek,
    sokulmak,insanı hasta eden en büyük olgu. Tütünü ve biraz alkolü bırakmam hiç de önermem,çünkü tütün ve alkolsüzlüğün
    zararı daha büyük olacaktır.
    Gerisine aldırma!
    ...
    Şu sıralarda kimsenin sanat uğraşlarına
    dayanasım yok.
    Gökyüzüne, insanlara, tepelere bakmak istiyorum.
    ...
    9.12.1985/Tezer Özlü

    Bir açıdan düşününce çok yoğun bir yaşam geçirdiğimizin mutluluğunu duyuyorum.
    Bazen de buranın sessiz ve
    durgunluğuna dayanamıyorum.
    ...
    Belki bunlar artık yaş dönemi sıkıntılarıdır. İnsanın beklentileri azalıyor.
    Benim artık hasta olmamaktan başka isteğim yok.
    Epey gözüm korktu.
    Başıma gelmedik kalmadı.
    Kemi tedaviden saçlarım dökülüyor. Dökülmesine aldırmıyorum,ama her gün her taraftan saç toplamak zorunda kalıyorum.
    ...
    İşte sevgili dostum,
    Yeniden dünyaya geldim,
    yeniden alışmaya çalışıyorum.
    İyiyim, sizleri görünce daha iyi olacağım.
    Özlemle!..
    ...

    28 Kasım 1985/ Beylerbeyi/Ferit Edgü

    Tezer Canım;
    Evet,aylardır yazamadım sana; Bağışla!
    Sana yazacak o kadar çok şeyim vardı ve onları yazmak gücünden öylesine yoksundum ki
    hiç yazmamayı yeğledim.
    Hatta telefonda bile sesini duymak istemedim.
    ...
    Hastalık haberini aldığım günün akşamı yatağa düştüm.
    Ve iki gün yataktan kalkamadım.

    Yakınlarımın,sevdiklerimin,özellikle hiç beklemediğim bir anda aldığım kötü haberlere "bedenen" dayanasım yok!
    ...
    Ruh sağlığım hiç yerinde değil.
    Keyfimin yerinde olması içinse hiçbir neden yok.
    Eski günlerdeki gibi çok içiyorum.
    Sabahlan, yüzüm gözüm davul gibi şişmiş uyanıyorum.
    Yazmıyorum.
    Ya da yazamıyorum.
    Dosyamda birikmiş yazıları, taslakları bile gözden geçirip yayımlamak gelmiyor içimden.
    ...
    Yoo,şikayet mektubu yazmaya oturmadım!

    Thomas Bernhard'ın Paris'teyken aldığım Beton'unu okumaya başladım.
    Bir kez daha,yazmamanın,yazamamanın yazılabileceğini gördüm.
    Bu karanlık kitabı okurken, garip değil mi,
    İçim ışıdı sanki.
    Ve her şeye karşın yazılabileceğini (bir-iki eş dost için de olsa) düşündüm.

    Yazı masamın başına oturup bir sayfaya,
    "yaz yaz yaz yaz yaz ma
    ama ma mamam, yazaaamama diye yazmaya başladım.

    Her yazıya başlayışta yazmayı yeniden öğrenmek zorunda olmak...
    Ne güç!
    ...
    Özlemle!
  • 1 Kasım 1984/Zürih

    Bir çocuğun ne denli duygusal olduğunu anımsıyor musun?
    Mutlak anımsıyorsun.
    İhtiyarlık diye bir olguya inanmıyorum,
    Çünkü gençliğe de inanmıyorum.
    Çocukken de, genç iken de ihtiyarı içinde taşıyorsun, yaşlanırken de çocuğu.
    Ancak yaşlandıkça duygusallaşma biçim değiştiriyor.
    Gençlik duygusallığı öfke,beklenti, başkaldırma, cesaret gibi duygularla iç içe, ama yaşlandıkça duygusallığa acımsı tatlar karışıyor;buruk!
    Sanıyorum, algıladığım kadarıyla sözünü ettiğin duygusallık,bu buruk,acılı duygusallık.
    ...
    Arthur Rimbaud
    "Bu dünyadan çık git de,nereye gidersen git!"diyor!
    Biliyorsun,müthiş bir adam!
    ...
    Düşün,hiçbir kitabımız olmasaydı,iç dengemizi kesinlikle kuramazdık.
    Gene de kurduk sayılmaz ama taşınması
    olanaksız bir birikim altında kahrolurduk.
    Az da olsa yazılanların tek yararı iç dengeyi tutmakta!
    ...
    Ne vatanım,ne kökenim,ne ne ne...
    Ağaçlar,göl,kuğular,yalnız sokaklar,hareketsiz bir kent içinde zamansızlığın tadını yaşıyorum!..
    ...
    18 Ocak 1985/Zürih

    İlk kez "Zaman" denen zamansızlığı algılıyorum.
    İlk kez sevgi içinde yaşıyorum,
    Ne geçmişi ne de geleceği düşünmüyorum,
    Tabii geçmiş düşünmeden de etkisini duyuruyor,ama silik anılar biçiminde,güzel resimler biçiminde.
    Değişmeyi yaşayabildiğim için mutluyum!
    ...
    Severek mektup yazılan bir insanın bile olması ne büyük bir olay,söylenen her sözcüğün anlaşılmaktan öte,yaşadığını, dahası sözcüklere bile gerek olmadan yaşandığını bilmek, güç gibi yalınç
    bir olgu değil,varolmak gibi bir şey.
    İşte,yalnız kalınca varolduğumu hiç algılamıyorum.
    Kendi kendime yaşamın düşünü görmüş bir ölü gibi geliyorum!
    ...
    9.12.1985

    Mektubunu sevinçle aldım.
    Yazdıklarınla tam benim içimdekileri anlatmışsın.
    Demek yalnız değiliz.
    Bizim gibi duyan, yaşayan,beklemeyen insanlar var!
  • Zaman zaman içimde öylesine bir güç
    duyuyorum ki;bir günde oturup bir kitap yazabileceğimi algılıyorum.
    Oturup sözcükleri hiç düşünmeden art arda yazabiliyorum.
    Çeşit çeşit duygularla doluyum.
    Ama bu duygular dayanılmaz,taşınmaz hale gelinceye kadar hiçbir şey yazmam.
    Duyguları dağıtırım!
    Dayanılmaz hale geldiğinde,sanırım gene bir yolculuğa çıkacağım.
    Genellikle ölüm üzerine,kopukluklar üzerine yazacağım!
    ...
    Bir araya gelsek,senin "ölü" antika oyuncaklarını satsak;beyaz peynir, biraz rakımız olsa,
    hiç arabesk,hiç trafik gürültüsü olmasa...
    Bilmem kendimizi daha başka duyar mıyız?.. Yoksa böylesi bir özleme alıştık mı?
    Böylesi bir bölünmenin acısını severek mi çekiyoruz!..
    ...
    27 Temmuz 1984/Zürih

    "Sana Mektup Yazdığım Sürece,Boğaz Ağrımın Giderek Hafiflediğini Algıladım!"
    ...
    "Hiçbir şey istememenin mutluluğu"
    (Bize daha uygun galiba)

    Tezer Özlü
  • Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini.
    Sessizlik bürüyor ortalığı.
    Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği.
    Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi.
    Olmayan düşüncelerimi.
    "Uyuyabilmem için hiçbir neden yok!"

    "Uyanmam için de hiçbir neden yok!"
    ...
    Uyumayacağım!
    Çünkü uyuyan ve yemek yiyen ben değilim.
    Ben beni bunaltıyor.
    Ben'in yazdığı bu satırlar canımı sıkıyor benim!

    Ankara-Ekim-1966
    ...
    En çok ve en uzun sana inandım!
    Gel!

    Ankara-Kasım-1966
    ...
    Sıkılıyorum!
    Canım işe gitmek istiyor.
    Kitaplar beni hiç ilgilendirmiyor,
    canım hiç okumak istemiyor, ama birisi bana okusa,dinlerdim.
    Her şeyi konuşarak yapmak istiyorum. Konuşarak yazı yazmak,konuşanları dinlemek.
    Şu sıralar en çok sesleri seviyorum.
    ...
    Uykularım iyi.
    Uykulardan önce biraz ölüm korkusu geliyor.
    Uyuyunca geçiyor.
    Düşlerimi hiç hatırlamıyorum sabahları.
    Gündüzler biraz uzun geliyor bana.
    "Bütün bunlar belki de hala almakta olduğum ilaçların etkisi!"

    3.3.1967
    ...
    Şimdi hastalığın ne olduğunu da biliyorum.
    Bu bile bir yaşantı!
    ...
    Çoğunlukla konuşan,hele fazla konuşan insanları anlayamıyorum!

    Tezer Özlü
  • Severek mektup yazılan bir insanın bile olması ne büyük bir olay, söylenen her sözcüğü anlaşılmaktan öte, yaşadığını, dahası sözcüklere bile gerek olmadan yaşandığını bilmek, güç gibi yalınç bir olgu değil, var olmak gibi bir şey.

    Kitap,İki yakın arkadaş Tezer Özlü ve Ferit Edgü'nün dönem dönem mektuplaşmalarını içeriyor. Bu mektuplar sayesinde de biz okuyucular Tezer ve Ferit'in dünyasına daha yakından tanıklık etme fırsatı buluyoruz.

    Tezer Özlü'nün dünyasını tanımak, onunla tanışmak istiyorsanız mutlaka okumanızı öneririm.Keyifli okumalar...
  • Kitapla ilgili yoruma geçmeden önce kitabı aylar önce bana hediye etme nezaketini gösteren Ferah’a teşekkür ederim. Eskiden burda sıkça gördüğümüz değerli bir okurdu. Çok güzel işler yaptı burda. Ama yordular onu biraz. Sanırım kırgın ya da küs. Artık buralarda değil maalesef.
    Bazı insanlar yemek yerken bile en güzel lokmasını sona bırakır ya Tezer Özlü de benim en güzel lokmam o yüzden onu biraz beklettim.

    Tezer Özlü’yü çok sevdiğim halde kitaplarına inceleme yazmak istemiyorum genelde. Onu tam anlatamamak ya da doğru anlatamamaktan korkuyorum esasen. Onu anladığımdan anlamdan da öte hissettiğimden şüphem yok. Neden derseniz.. Daha sadece Tezer Özlü’yü arayıpta bulamadığım, kaybettiğim Burcu’dan dinlemişken ve Çocukluğumun Soğuk Gecelerini okumuşken yalnızca, ilk yazılarımdan biri olan ‘Tezer Özlü’ye Armağan’ ı yazdım. Aylar sonra öğrendim ki kardeşi de Tezer Özlü’ye Armağan diye bir kitap yazmış. Aynı yazıda, ‘belki de Tezer Özlü bu dünyanın tamamını bir açık hapishane ya da tımarhane olarak görüyordu” diye bir cümle yazmıştım. Ferit Edgü’ye mektuplarında hayatı, dünyayı ifade etmek için neredeyse aynı cümleye rastladım. Bu yüzden onu hissettiğimden şüphem yok. Ama doğru şekilde anlatabiliyor muyum onu bilemiyorum işte.

    Diğer kitaplarıyla bu mektuplara baktığımda kendini ve duygularını biraz sakındığını gördüm. Bu kasıtlı da yapılmış olabilir tabi. Çünkü Ferit Edgü de seçilen mektupların yayınlandığını söylüyor. Hatta bazı mektupların yok edildiğini de. Bazı insanlar üzülebilirdi diyor. Ne yazmış olabilir diye çok düşündüm. Ama Tezer bu her şeyi de yazmış olabilir. Hepsini tüm çıplaklığıyla okuma şansım olmasını çok isterdim. Yinede bir nevi Ferit Edgü’nün deyimiyle bunu herkesin hak ettiğini düşünmüyorum. Kaldırabileceğini de tabi.

    Tezer Özlü kitaplarıyla kendi üzerimde deneyler yapıyorum bazen :D Çok üzgün olduğum dönemlerde okuduğumda onun kitapları sayesinde hayata daha da tutundum. Hatta içim ferahlıyordu. Genelde aksini iddia ediyor okuyucular. Çok mutlu olduğum dönemlerde okuduğumda ise yazmak konusunda bana inanılmaz ilham verdi kitapları. Her halükarda Tezer Özlü bana iyi geliyor onu anladım :))

    Kitapta dikkatimi çeken bir nokta oldu. Ferit Edgü’ye arabesk konusunda dert yanıyordu. Yani arabesk yazarlardan. İntiharı hep arabesk bir eylem olarak tanımlamışımdır oysa. İntiharı defalarca denemiş birinin arabeskten nefret etmesi ilginç geldi bana. İntihar kendi başına arabesk bir olguyken hemde. Demek istediğim, antropolojide ara-besk gecekondu kültürüdür. Gecekondu ise ne şehirli olabilmiş ne köylü kalabilmiş kültürel bir ara form olarak tanımlanabilir. İntiharı da aynı şekilde ne mutlu olabilen ne mutsuz ‘kal’abilen psikolojik bir, ölüm-yaşam ikilemindeki ara formun insanlarının eylemi olarak gördüğümden, hem intihara teşebbüs edip hem ara-beskten hoşlanmaması ilginç geldi. Bu da onun çelişkisidir belki. Ya da arabesk tanımlarımız farklıdır belki. Günümüzde sosyal medyada prim yapan sözleri kitaplaştıranlar gibiler vardı onun zamanında da ve Tezer Özlü de onların yazdığı kitapları arabesk buluyordu. Belki.

    Yine de mektuplarını okurken kitaplarından daha mutlu buldum onu. Bunu arkadaşını üzmemek içinde yapmış olabilir. Hans Peter’den çok güzel bahseder ama ölmeden önce onu terk etti diye biliyorum. Leyla Erbil’e Hans Peter’i tanıştırırkendi sanırım “bu adam benim ölümüm Leyla” diyordu. Ve arkadaşları.. Ne müthiş bir çevre. Tamda o zamanda yaşamayı çok isterdim. Her şey ne kadar da samimi ve aydın görünüyor. Günümüzün ileri karanlığındansa 60’ların geri(teknolojik olarak) aydınlığını tercih ederim. Kendimi çoğu yaşıtım gibi yanlış zamanda doğmuş olarak görürüm. Benim gerçek zamanım 60’lar. 60’larda lise ya da üniversitede olmalıydım. Bazen bende entellektüelliği soğuk bulurum ama onları tanımlamak için başka kelime bulamıyorum. Arkadaşları ve çevresi entellektüel insanlardan oluşuyor. Hemen herkes bir kitap yazmış, bir film çekmiş, bir resim sergisi açmış.. Belki günümüzde entellektüelliğin içi boşaltılmıştır. Çoğu kavram gibi. Ama ne yalan söyleyeyim şu an bana soğuk burnu hava da bir tanım olarak görünüyor.

    Kitabın arkasında “Tezer Özlü’yü bağlılıkla seven okurlar için” yazıyordu. Bağlılıkla kısmını “bağımlılıkla” olarak okumuştum :D Benim için bağımlılıkla, bir başkası için bağlılıkla. Ama kitabı okumamış Tezer Özlü severlerin mutlaka okuması gereken bir kitap (mektuplar) olduğunu düşünüyorum. El yazısını görmek bile benim için müthiş heyecan vericiydi. En az benim kadar kötü bir yazısı var :D Çocukluk fotoğrafı, Deniz’in doğumundan sonraki fotoğrafı.. Ne bileyim her anına tanıklık ettiğiniz bir dost gibi oluyor. Ben öyle hissettim.

    Maalesef zamanı geriye alıp Tezer Özlüyle ve tüm o güzel insanlarla tanışamam ama bir gün yazmak konusunda kendimi geliştirirsem özellikle ve özellikle Tezer Özlüyle anılmak isterim. Benim için iyi bir dosttur. Dost olmak için iki tarafında yaşıyor olması gerekmez. Gereken tek şey duyulan sevgidir. Ve sevgi ölümün üstündedir. Keyifli okumalar. Kitapla kalın.

    https://youtu.be/as7QZM6ItDo
    (Haris Alexiou vesileyle yangında ölen tüm canlıların acısını ta yüreğimde hissettiğimi de belirtmek isterim. Ezgilerde birleşip acılarda birleşememek ne acı..)
  • Anı,mektup,günlük tarzında yazılmış kitapları okumayı seviyorum. Size hem bir dönemle ilgili bilgiler verir hem de yazanın duygularına tanıklık etmenizi sağlar.
    Tezer Özlü ve Ferit Edgü edebiyatımızın iki önemli ismi. Bu iki isim arasında yazdıkları kitaplar,yaptıkları çeviriler ve sağlık sorunlarını yazdıkları mektuplara yer verilmiş kitapta. Okunmaya değer bir kitap.