• Tezer Özlü ile Ferit Edgü arasında geçen mektuplaşmaları konu alıyor açıkcası ben böyle dostluk görmedim.Bol bol edebiyattan,yazarlardan bahsediliyor.Kafka ve Dostoyevski olan hayranlıklarından.Tezer Özlü’nün o zamanlarda çıkacak olan kitabı “Yaşamın Ucuna Yolculuk”kitabının ilk basımında hatalar olduğunu Ferit’in ilk baskısını Tezere bir türlü ulaştıramamasından da bahsediyor.
  • Veda etmeyi hiç sevmiyorum ya! Zaten veda edeceğim zaman da karşımdakine dolu dolu sarılmak isterim hep.

    Keşke bu kitaba ya da Tezer'e de sarılabilseydim :(

    Keşke burada olsaydın be Tezer'im...
    https://www.youtube.com/...p;list=RD9P16xvwMQ5A

    "Her Şeyin Sonundayım" bu söz için neler neler söylenir ama susmayı tercih ediyorum.

    12 Haziran günü tanışmıştım Tezer ile ve gördüğüm an aşık olmuştum. Sonra bütün kitaplarını teker teker okumaya başladım ve işte sonuncu kitabını da okudum.

    Bunu demek ne kadar da üzücü olsa da Her Şeyin Sonundayım. Çünkü sen benim için her şeysin...

    Bundan sonra Tezer'in sevdiği yazarları okuyacağım onunla herhangi bir sokakta aynı kaldırım taşlarına basan insanların bile yazdıklarını okuyacağım.

    Hiçbiri yerini tutamaz biliyorum ama son olsun istemiyorum.

    Tezer Özlü'yü çok seviyorum ama buraya yazmak ile bitmez.

    Dünyanın en güzel kadınından dünyanın en güzel kitaplarını okumak isteyen,
    Herkese iyi okumalar dilerim :)
  • 11 Şubat 1985/Zürih/Tezer Özlü

    Birilerinin aklına uyarak, sol koltuğum ve sol göğsümde çıkan bir gecede bazı bunaltılı günlerden sonra birden bire şişen iki kabartıyı doktorlara göstermek zorunda bırakıldım.
    İlk kadın doktor daha dokunur dokunmaz, hemen uzun uzun kanser nutku çekti.
    İkinci doktor da ona benzer korkular anlattı.
    Kıpkırmızı oldum.

    "Bana bakın, beni bırakın, yaşadığım, yaşamak istediğim her şeyi yaşadım, ölümden de hiç korkmuyorum" dedim.
    Ama röntgen de çektirmek zorunda kaldım.

    "Röntgen koridoru tam bir kanser koğuşu,
    bir iki ölüm renginde hasta,ince,sarı beyaz..."

    Kısa,kambur bir profesör,gri penceresiz bir koridor,
    hiç camı yok, hiç resim yok, yalnız gri kapılar ve gri tavan,
    Ve gri taban,neon ışıklar.
    Röntgen çekilirken nasıl acıdı,anlatamam!

    Bir hafta sonra çağırdılar, "Değil ama, ya... ise... ameliyat öneririz" dediler.

    Olmaz diye direttim, sorumluluğu kendim taşıyorum diye bir kağıt imzalayıp çıktım.
    Bu şişler zaman zaman şişiyor.

    Bir ay acısız yatamadım, çünkü kolumu kapatınca, iltihap sıkışıyor.
    Böyle bir kötü ur olsa şekil değiştireceğine
    inanmıyorum.

    Aslında hastalık psikolojisine girmek,
    sokulmak,insanı hasta eden en büyük olgu. Tütünü ve biraz alkolü bırakmam hiç de önermem,çünkü tütün ve alkolsüzlüğün
    zararı daha büyük olacaktır.
    Gerisine aldırma!
    ...
    Şu sıralarda kimsenin sanat uğraşlarına
    dayanasım yok.
    Gökyüzüne, insanlara, tepelere bakmak istiyorum.
    ...
    9.12.1985/Tezer Özlü

    Bir açıdan düşününce çok yoğun bir yaşam geçirdiğimizin mutluluğunu duyuyorum.
    Bazen de buranın sessiz ve
    durgunluğuna dayanamıyorum.
    ...
    Belki bunlar artık yaş dönemi sıkıntılarıdır. İnsanın beklentileri azalıyor.
    Benim artık hasta olmamaktan başka isteğim yok.
    Epey gözüm korktu.
    Başıma gelmedik kalmadı.
    Kemi tedaviden saçlarım dökülüyor. Dökülmesine aldırmıyorum,ama her gün her taraftan saç toplamak zorunda kalıyorum.
    ...
    İşte sevgili dostum,
    Yeniden dünyaya geldim,
    yeniden alışmaya çalışıyorum.
    İyiyim, sizleri görünce daha iyi olacağım.
    Özlemle!..
    ...

    28 Kasım 1985/ Beylerbeyi/Ferit Edgü

    Tezer Canım;
    Evet,aylardır yazamadım sana; Bağışla!
    Sana yazacak o kadar çok şeyim vardı ve onları yazmak gücünden öylesine yoksundum ki
    hiç yazmamayı yeğledim.
    Hatta telefonda bile sesini duymak istemedim.
    ...
    Hastalık haberini aldığım günün akşamı yatağa düştüm.
    Ve iki gün yataktan kalkamadım.

    Yakınlarımın,sevdiklerimin,özellikle hiç beklemediğim bir anda aldığım kötü haberlere "bedenen" dayanasım yok!
    ...
    Ruh sağlığım hiç yerinde değil.
    Keyfimin yerinde olması içinse hiçbir neden yok.
    Eski günlerdeki gibi çok içiyorum.
    Sabahlan, yüzüm gözüm davul gibi şişmiş uyanıyorum.
    Yazmıyorum.
    Ya da yazamıyorum.
    Dosyamda birikmiş yazıları, taslakları bile gözden geçirip yayımlamak gelmiyor içimden.
    ...
    Yoo,şikayet mektubu yazmaya oturmadım!

    Thomas Bernhard'ın Paris'teyken aldığım Beton'unu okumaya başladım.
    Bir kez daha,yazmamanın,yazamamanın yazılabileceğini gördüm.
    Bu karanlık kitabı okurken, garip değil mi,
    İçim ışıdı sanki.
    Ve her şeye karşın yazılabileceğini (bir-iki eş dost için de olsa) düşündüm.

    Yazı masamın başına oturup bir sayfaya,
    "yaz yaz yaz yaz yaz ma
    ama ma mamam, yazaaamama diye yazmaya başladım.

    Her yazıya başlayışta yazmayı yeniden öğrenmek zorunda olmak...
    Ne güç!
    ...
    Özlemle!
  • 1 Kasım 1984/Zürih

    Bir çocuğun ne denli duygusal olduğunu anımsıyor musun?
    Mutlak anımsıyorsun.
    İhtiyarlık diye bir olguya inanmıyorum,
    Çünkü gençliğe de inanmıyorum.
    Çocukken de, genç iken de ihtiyarı içinde taşıyorsun, yaşlanırken de çocuğu.
    Ancak yaşlandıkça duygusallaşma biçim değiştiriyor.
    Gençlik duygusallığı öfke,beklenti, başkaldırma, cesaret gibi duygularla iç içe, ama yaşlandıkça duygusallığa acımsı tatlar karışıyor;buruk!
    Sanıyorum, algıladığım kadarıyla sözünü ettiğin duygusallık,bu buruk,acılı duygusallık.
    ...
    Arthur Rimbaud
    "Bu dünyadan çık git de,nereye gidersen git!"diyor!
    Biliyorsun,müthiş bir adam!
    ...
    Düşün,hiçbir kitabımız olmasaydı,iç dengemizi kesinlikle kuramazdık.
    Gene de kurduk sayılmaz ama taşınması
    olanaksız bir birikim altında kahrolurduk.
    Az da olsa yazılanların tek yararı iç dengeyi tutmakta!
    ...
    Ne vatanım,ne kökenim,ne ne ne...
    Ağaçlar,göl,kuğular,yalnız sokaklar,hareketsiz bir kent içinde zamansızlığın tadını yaşıyorum!..
    ...
    18 Ocak 1985/Zürih

    İlk kez "Zaman" denen zamansızlığı algılıyorum.
    İlk kez sevgi içinde yaşıyorum,
    Ne geçmişi ne de geleceği düşünmüyorum,
    Tabii geçmiş düşünmeden de etkisini duyuruyor,ama silik anılar biçiminde,güzel resimler biçiminde.
    Değişmeyi yaşayabildiğim için mutluyum!
    ...
    Severek mektup yazılan bir insanın bile olması ne büyük bir olay,söylenen her sözcüğün anlaşılmaktan öte,yaşadığını, dahası sözcüklere bile gerek olmadan yaşandığını bilmek, güç gibi yalınç
    bir olgu değil,varolmak gibi bir şey.
    İşte,yalnız kalınca varolduğumu hiç algılamıyorum.
    Kendi kendime yaşamın düşünü görmüş bir ölü gibi geliyorum!
    ...
    9.12.1985

    Mektubunu sevinçle aldım.
    Yazdıklarınla tam benim içimdekileri anlatmışsın.
    Demek yalnız değiliz.
    Bizim gibi duyan, yaşayan,beklemeyen insanlar var!
  • Zaman zaman içimde öylesine bir güç
    duyuyorum ki;bir günde oturup bir kitap yazabileceğimi algılıyorum.
    Oturup sözcükleri hiç düşünmeden art arda yazabiliyorum.
    Çeşit çeşit duygularla doluyum.
    Ama bu duygular dayanılmaz,taşınmaz hale gelinceye kadar hiçbir şey yazmam.
    Duyguları dağıtırım!
    Dayanılmaz hale geldiğinde,sanırım gene bir yolculuğa çıkacağım.
    Genellikle ölüm üzerine,kopukluklar üzerine yazacağım!
    ...
    Bir araya gelsek,senin "ölü" antika oyuncaklarını satsak;beyaz peynir, biraz rakımız olsa,
    hiç arabesk,hiç trafik gürültüsü olmasa...
    Bilmem kendimizi daha başka duyar mıyız?.. Yoksa böylesi bir özleme alıştık mı?
    Böylesi bir bölünmenin acısını severek mi çekiyoruz!..
    ...
    27 Temmuz 1984/Zürih

    "Sana Mektup Yazdığım Sürece,Boğaz Ağrımın Giderek Hafiflediğini Algıladım!"
    ...
    "Hiçbir şey istememenin mutluluğu"
    (Bize daha uygun galiba)

    Tezer Özlü
  • Gecenin bu saatlerinde insanlar kısıyorlar seslerini.
    Sessizlik bürüyor ortalığı.
    Ben de daha iyi duyuyorum dinlediğim müziği.
    Daha çok yitiriyorum tüm düşüncelerimi.
    Olmayan düşüncelerimi.
    "Uyuyabilmem için hiçbir neden yok!"

    "Uyanmam için de hiçbir neden yok!"
    ...
    Uyumayacağım!
    Çünkü uyuyan ve yemek yiyen ben değilim.
    Ben beni bunaltıyor.
    Ben'in yazdığı bu satırlar canımı sıkıyor benim!

    Ankara-Ekim-1966
    ...
    En çok ve en uzun sana inandım!
    Gel!

    Ankara-Kasım-1966
    ...
    Sıkılıyorum!
    Canım işe gitmek istiyor.
    Kitaplar beni hiç ilgilendirmiyor,
    canım hiç okumak istemiyor, ama birisi bana okusa,dinlerdim.
    Her şeyi konuşarak yapmak istiyorum. Konuşarak yazı yazmak,konuşanları dinlemek.
    Şu sıralar en çok sesleri seviyorum.
    ...
    Uykularım iyi.
    Uykulardan önce biraz ölüm korkusu geliyor.
    Uyuyunca geçiyor.
    Düşlerimi hiç hatırlamıyorum sabahları.
    Gündüzler biraz uzun geliyor bana.
    "Bütün bunlar belki de hala almakta olduğum ilaçların etkisi!"

    3.3.1967
    ...
    Şimdi hastalığın ne olduğunu da biliyorum.
    Bu bile bir yaşantı!
    ...
    Çoğunlukla konuşan,hele fazla konuşan insanları anlayamıyorum!

    Tezer Özlü