• Henüz yirmisinde olan genç bir çoban… Bir kıza gönlünü kaptırmış, o derece aşık olmuş ki, sevdiğinden başka bir şey düşünemez, derdini kimseye anlatamaz olmuştu.

    –Ne haldesin, sana ne oldu? diyenlere mahzun bir tebessümle bakar, hiçbir şey söylemezdi. Onun bu hali çevresinde bulunan herkesi merak içinde bırakmıştı. Onun derdini birlikte çobanlık yaptıkları yakın arkadaşından başka kimse bilmezdi. İki arkadaş gündüzleri köyün koyunlarını güder, geceleri de kaldıkları tek oda bir kulübede yaşarlardı.

    Günlerden bir gün, günlük işlerini yapmış, kulübelerine dönmüşlerdi. Aşık olan çoban her zamanki gibi kulübelerinin az ilerisindeki bir kaya parçasının üzerine oturmuş, yaşlı gözlerle güneşin batışını izlemektedir. Diğer çoban da akşam yemeği için hazırlık yapmaktadır. Tam bu esnada kulübelerinin önüne gelen bir ihtiyarın sesi duyulur.

    –Hey delikanlı!
    Aşık çoban ihtiyarı duyacak durumda değildir. İhtiyar birkaç defa seslenir ama aşık çobanın duyacağı yoktur. Dışarıdan gelen sesi işiten diğer çoban kulübeden dışarı çıkınca ihtiyar bir adam karşılaşır.
    –Buyrun efendim! Bir şey mi istediniz?

    İhtiyar:
    –Evladım! Ben yolcuyum, susadım, bana içecek biraz su verir misin?
    Genç içeri girer, su kabını eline alarak ihtiyara verir. İhtiyar bir yandan suyu yudum yudum içerken, bir yandan da ileride duran genci görmüş ve dikkatini çekmiştir. Birkaç defa seslenmesine rağmen sesini duyuramadığından sağır mıdır diye de merak eder.

    İhtiyar sorar:
    –Arkadaşın hasta mıdır?

    Genç:
    –O gecelerini uykusuz geçirmektedir. Kendine bakmıyor, yemesi, beslenmesi çok düzensiz… Kızdan başka hiçbir düşüncesi yok. Uykusu kız, yemesi kız, içmesi kız, çevresi kız, onun her şeyi kız olmuş… Aşk bu olsa gerek.

    Genç çobanı dikkatle dinleyen ihtiyar sorar:
    –Arkadaşın kime âşık olmuş?

    Çoban:
    –Padişahın kızına.

    İhtiyar şaşkındır, az ileride konuşmalardan habersiz bir kaya parçasının üzerinde oturan gence baktı. Saçı sakalı birbirine karışmış, zayıf çelimsiz bir genç hali vardı.

    Aşık çobanın arkadaşı:
    –Efendim! Ben ona çok söyledim. Sen kim, padişahın kızı kim? Senin neyine padişahın kızına âşık olmak, ama dinletemedim.

    İhtiyar:
    –Çağır bakalım şu âşık çobanı da bir de onunla konuşalım.

    Genç çoban arkadaşının yanına gider ve birlikte ihtiyarın yanına dönerler. Aşık çoban ihtiyarın yanına gelince, durumun çok daha vahim olduğu gözlerden kaçmamıştır. Genç çobanın ayakta duracak takati yoktur.

    İhtiyar:
    –Evladım bu halin nedir? Üzülme, çaresi olmayan dert, şifası olmayan hastalık yoktur, dedikten sonra derin düşüncelere dalar gider. Kısa bir sessizlikten sonra, ihtiyar, çobanlara yere oturmalarını söyledikten sonra anlatmaya başlar.

    Kapılarına kadar gelen bu alim zat, devrin padişahının danışmanlarından biriymiş. Uzun yıllardır, padişah her sıkıntıya düştüğü meselede ilk danıştığı bu ihtiyar alim olurmuş. Padişah bu ihtiyarı çok sevmiş, onu kendine danışman yaparken bir istekte bulunmuştu: “Benim danışmanım olduğunu kimseye söylemeyeceksin, falanca dağın eteğinde bir kulübede yaşayacaksın, ben seni çağırınca geleceksin.” O zamanlar genç olan bugünün ihtiyarı, padişahın talebini kabul etmiş ve yılladır dağın eteğindeki kulübesinde tek başına yaşıyor, boş zamanlarını da gül satarak geçiriyordu. Padişahın onu sevdiği gibi o da padişahı çok seviyordu. Bu yaşantıya sırf padişahı sevdiği için katlanmıştı.

    İhtiyarı dinleyen gençler şaşkındır, hele aşık çoban şaşkınlıkla birlikte içinde ümit ışıkları yanmaya başlamıştır. Nihayet padişahla yakınlığı olan birine rastlamıştır.

    Aşık genç sorar:
    –Benim derdime bir çare bulabilir misin?

    İhtiyar alim:
    – Dediklerimi harfiyen yaparsan elbette demiş.

    Aşık genç hemen:

    – Elbette demiş her şeyi hemde ne istersen her şeyi yaparım demiş, çok zayıf olan ümitlerinin yeşermesiyle sevinçten birden canlanmış, yüzüne tekrar renk gelmiş ve can kulağı ile dinlemeye başlamış.

    İhtiyar alim:
    –Benim kaldığım kulübenin üst kısmında bir mağara var, sen oraya çekileceksin. Kırk gün hiç dışarı çıkmadan Allah, Allah diye zikirde bulunacaksın. Ne duyarsan duy, ne görürsen gör vazgeçmeyeceksin, sana gelenlere itibar etmeyeceksin, hatta padişah bile gelse, dünyayı sana teklif etseler dahi itibar etmeyeceksin işte o zaman muradın gerçek olacak.

    Her şeyi yapmaya hazır olan aşık genç iyice şaşırmıştır, bu iş bu kadar kolay mıdır?

    Aşık genç:
    –Gerçekten bu kadar kolay mı? Ben şimdi elime tespihimi alacağım, mağarada kırk gün Allah lafzı celili ile zikir çekeceğim, sonra sevdiğime kavuşacağım, öyle mi?

    İhtiyar alim:
    –Evet, bana inan ve dediklerimden çıkma yeter demiş sadece.

    Çoban sabahı beklemeden, arkadaşıyla vedalaşarak ihtiyarla birlikte hemen yola koyulur. Birlikte yol alırken çobanın morali yükselmiş, yüzüne renk, ayaklarına kuvvet gelmişti. İhtiyar, çobana mağaranın kapısına kadar eşlik eder. Kapıda çoban ile ihtiyar vedalaşırlar. Çoban hemen içeri girer ve Allah zikrine başlar. Niyetini padişahın kızına, dilini de Allah’ın zikrine yöneltir.

    Aradan birkaç gün geçmiştir, çoban zaruri ihtiyaçlarının dışında sadece zikirle meşgul olmaktadır. Çoban mağarada zikirle meşgul olurken, civar köylerde bir söylenti kulaktan kulağa dolaşmaya başlamıştır bile. Herkes birbirine şöyle diyordu: “Şu dağdaki mağaraya keramet ehli bir derviş yerleşmiş, gece gündüz zikirle meşgul olmaktadır.” Söylenti artarak devam etmiş, sadece yakın köylere değil, zamanla kasabaya, oradan da ülkenin her tarafına yayılmış. Söylenti her yayılışta, bire bin katarak abartılıp çobana birçok kerametler izafe edilir.

    Çobanın mağaraya çekilmesinin üzerinden bir ay geçmişti ki, bir gün arkadaşı çoban onu ziyarete gelir. Mağaradaki kendini zikre o kadar vermişti ki, arkadaşının geldiğini fark etmemiştir. Seslendikten sonra ancak kendine gelebilmiştir. Kısa bir hasret gidermeden sonra, arkadaşı mağaradan ayrılır ve çoban zikre devam eder.

    Kırk günün dolmasına üç–beş gün kalmıştı ki, çobanın şöhreti bütün ülkeye yayıldı. O kadar duyuldu ki; sarayda bile konuşulur olmuştu. Derken padişah da derviş haberini duyar. Bir gün padişah vezir ile bu meseleyi konuşur.

    Padişah:
    –Böyle Allah dostlarının yanımızda olması bize çok büyük faydalar sağlar.

    Vezir:
    –Sultanım! Elimizi çabuk tutalım, zikir ehli bir yerde fazla durmaz, onlar dünyayı dolaşırlar, bu dervişi saraya alıp, burada ikamet ettirelim.

    Padişah:
    –Güzel düşündün, var git dervişi al saraya getir.

    Padişahtan talimatı alan derviş doğruca dağın yolunu tutar. Yanındakilerle birlikte çobanın yanına varır. Durumu çobana anlatır, çoban teklifi kabul etmez. Çoban direkt olarak padişahın kızını kendisine teklif edileceğini bekliyordu. Vezir, çobanı padişaha götürmek için her ne teklif yaptıysa, kabul edilmez. Üzgün bir şekilde saraya döner.
    Padişah, vezirinden olanları öğrenince üzülür.

    Vezir:
    –Sultanım! Allah dostları dünya malına değer vermez. Derviş Efendi de bunun en güzel örneği oldu, der.

    Vezirini dinleyen Padişah, bir de kendisi gitmeye karar verir. Hazırlık yaptırır ve yola çıkarlar. Padişah dağdaki çobana giderken ihtiyar danışmanına haber salmış, onu da yanına almıştı. Padişah mahiyeti ile çobanın bulunduğu mağaranın kapısına gelir.

    Tevafuk bu, padişahın mağaraya geldiğinde çoban inzivadaki kırkıncı gününün içindeydi. Padişah, zikir halindeki çobana tekliflerini yapar. Çoban sessizce dinler, padişah bitirince, çoban zayıf ve kısık bir sesle “hayır istemem” der.

    Padişah da, mahiyeti de şaşkındır. Bu teklifler öyle kolay kolay reddedilecek teklifler değildir. Orada bulunanların hiçbiri bu işe bir anlam veremez. Herkes bu durumu aşık çobanın maneviyatının yüksekliğine bağlar. Padişahı reddetmesi, çobanın itibarını kat kat arttırmıştır. Orada bulunanların içinde işin özünü bilen, sadece ihtiyardır.

    İhtiyar danışman padişaha der ki:
    –Padişahım! Bu derviş Efendiyi kızınızla evlendirirseniz, amacınıza ulaşırsınız.

    Padişah:
    –Kabul eder mi?

    İhtiyar:
    –Edebilir, bir deneyelim, der.

    Dünya malına meyletmeyen böyle bir dervişi kendi tebasına almak fikri padişahın hoşuna gider. O sırada padişahın mağaradaki dervişi ziyaret ettiği haberi çevre köy ve beldelere ulaşmış, haberi duyan dağa akın eder. Kısa zamanda dağda kalabalık bir insan topluluğu meydana gelir.

    Padişah ile ihtiyar danışmanı arasında bu konuşma geçerken, gün akşam olmuş, güneş batmak üzeredir. Aşık çobanda huşu içinde zikrine devam etmektedir. Padişah ve danışmanı dervişe doğru ilerlerler.

    Padişah bu teklifi yaparken, aşık çobanın çoban arkadaşı da mağaranın kapısına kadar gelebilmiş, sevinci yüzünden okunuyordu. Arkadaşı kaç yıldır hasretini çektiği sevdiğine kavuşacaktı. İhtiyar da umutluydu, çobanın bu mağaraya hangi gaye için kapandığını biliyordu.

    Mağaranın kapısında çobana öneriyi yapar:
    –Derviş Efendi, seni kızımla evlendireyim.

    Bunu duyan çobanın arkadaşı da, alim ihtiyarda çobanın hemen kalkıp teklifi kabul etmesini beklerken, çok farklı bir durum olmuştu.

    Çobandan gelen ilk tepki bu sefer çok yüksek bir sesle Allah (c.c) lafzı duyulmuştu ve çoban ayağa fırlamıştı. Padişah bu teklifi yaptığında güneş batmış, ufukta batan güneşin bıraktığı kızıllık vardı. Bu sesle Padişah da dahil herkes teklifi kabul ettiğini düşünmüştü ama çoban elindeki tespihi yavaşça cebine koydu ve yerine oturdu.

    Herkes pür dikkat ne diyeceğini beklerken,

    Çoban:
    –Hayır padişahım, kızınızla da evlenmek istemiyorum.
    Şaşırmak sırası, ihtiyar danışmanda ve çobanın arkadaşındaydı. Nasıl olur? Çoban bu mağaraya padişahın kızını alabilmek için kapanmıştı.

    Dağ derin bir sessizliğe bürünmüştü. Herkes hayret içindeydi, bu dervişin gerçek manada Allah dostu olduğuna kimsenin şüphesi kalmamıştı. Çünkü ona yapılan teklifleri kimse reddedemezdi. Hele çobanın arkadaşı bu işe iyiden iyiye bu işe şaşırmıştı. Öyle ya Padişahın kızını elde edebilmek için neler çekmişti, neredeyse hayatını kaybedecekti. Şimdi ise bunu elde etti, ama kabul etmiyordu.

    Aşık çoban üzgün bir eda ile kafasını iyice eğerek. Ben sadece kırk gün padişahın kızına kavuşmak için Allah dedim. Rabbim ise buna rağmen zikrinin hürmetine padişahı, mahiyetini ve hayal edemediğim kadar mal varlığını, ayrıca şu kadar insanı ayağımın önüne serdi.

    Ben ne yanlış yoldaymışım. Keşke ben padişahın kızı için değil de, Allah için Allah demiş olsaydım demiş ve bir kaç defa daha yüksek sesle Allah Allah diye zikrederek son nefesini verdi.
  • " Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli"

    Anlamı:

    "Ey rabbim. Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni."
  • "Altı sene süren dünya savaşının dışında kaldığımız halde,
    harbeden milletlerden daha perişan olduk.
    Bir başvekil tarafından A’dan Z’ye kadar bozuk olduğu söylenen
    ehliyetsiz bir idare makinesi, bir sürü fırsat düşkününün elinde
    oyuncak haline geldi, yıllardan beri milletin soyulmasına, hastalık,
    sefalet, gericilik içine yuvarlanmasına, sebep, hatta alet oldu.
    Birbiri arkasına iktidara gelip, tek prensibi prensipsizlik olan hükümetler,
    milletin ekmeğini, yağını, kömürünü bile temin edemeyecek kadar,
    becerisizlikte başarı gösterdiler.

    Bütün bunların tabii neticesi olarak da, millet, başvekillere karşı hudutsuz
    bir nefret ve itimatsızlık beslemeye başladı ve her fırsatta bunu gösterdi.
    Asırlardan beri her bakımdan yabancılaşmış kimselerin elinde oyuncak
    olmanın verdiği gevşekliğe rağmen, iradesini kullanmak imkânını bulur bulmaz
    ne yapacağını, 21 Temmuz 1945 seçimlerinde belli etti.

    Cumhuriyetin ilk yıllarındaki emperyalizm düşmanı ve halkçı
    mahiyetini kaybetmiş olan iktidar milletle kendisi arasındaki
    uçurumu görünce müthiş bir korkuya kapıldı.
    Yirmi beş senenin hesabını veremeyeceğini ve böyle bir hesap sormanın,
    sadece koltukları, apartmanları, bankadaki paraları değil,
    tatlı canları bile tehlikeye düşürebileceğini pekâla hissediyorlardı.
    Ne bahasına olursa olsun iktidarı bırakmamak bir ölüm dirim meselesiydi.
    Halbuki herhangi bir kuvvete dayanmayan iktidarın tutunmasına imkân yoktu.
    İşte o zaman baştakiler yüzlerindeki halkçı maskeyi tamamen fırlatıp attılar,
    millete karşı adeta kin denilebilecek bir kırgınlık ve istihfafla,
    zorba valileri ve eli sopalı jandarmaları harekete geçirdiler.
    Ve asla dayanamayacakları milleti böylece zorba baskı altında tutarken,
    kendileri de, yabancı bir devlete dayanarak iskemlelerinde
    kalmak yolunu tuttular. Emperyalizme karşı yapılan kanlı bir halk savaşının
    doğurduğu Türkiye Cumhuriyeti, böylece, girmediği bir harbin sonunda,
    mürteci ve soyguncu kuvvetlerin yanında yer aldı.
    Dünyanın neresinde bir halk hareketi, milli bir kurtuluş savaşı varsa
    ona düşman, dünyanın neresinde mürteci bir general, parazit bir kural,
    halk düşmanı bir yabancı müdahalesi varsa ona dost kesildi.

    Fakat iktidardakilerin bütün mukadderatlarını bağladıkları
    bu yabancı memleketlerin halk efkârı bizdeki gibi boğulmuş
    ve yıldırılmış olmadığından, kendimizi onlara şirin göstermek lazımdı.
    Derhal bir demokrasi komedyası başladı.
    Her şey eski tas eski hamam olduğu ve halk kütleleri siyasi ve
    iktisadi hak ve hürriyetlerden tamamen mahrum edildiği halde,
    “çok partili demokrasi” diye bir teranedir tutturdular.
    Fakat akıllarınca zevahir kurtarılmış oluyordu.
    Amerika ve İngiltere’deki mürteci mahfiller ise, bu komediyi desteklemeyi,
    Yakın ve Orta-Şarktaki hakimiyet emellerine uygun buluyorlar ve
    kendilerine “Kayıtsız şartsız” itaat edecek bir zümrenin Türkiye’de
    iktidarı muhafaza etmesini istiyorlardı. Bunun için, bizim gazete ve
    radyoların yalanlarını onlar da kendi milletlerine ulaştırdılar,
    ana karakteri “Halk düşmanı” olan bir iktidarı, demokrasi diye
    desteklemekten çekinmediler. Bizimkiler de, onların gözünü
    daha iyi boyamak için himmette kusur etmediler.
    İngiliz lordları içecek şarap bulamazken, bizimkiler kokteyl partilerde
    sel gibi viski dağıttılar. Halk veremden kırılırken, İngiliz Kralı bir
    Aksaraylı hemşehrimiz kadar gıda almıyor diye sıkılmadan yalanlar söylediler.
    Köylümüzün dörtte üçü inlerde, kavuklarda, kerpiç kulübelerde
    hayvanlarıyla birlikte yaşarken, yabacıların geçtiği tren yolu boylarına
    göstermelik modern köyler yaptılar. Millet kilosu iki buçuk liradan
    pirinç bulamazken, devlet kesesinden besledikleri bir lokantada,
    yabancılara iki liraya lüks yemekler yedirdiler.

    Halbuki memleketin iktisadi temelleri kökünden sarsılmıştı,
    umumi sefalet, baştakilerin kör gözlerine bile batacak bir mahiyet almış
    ve bütün yabancı dostlara rağmen endişelerini arttırmaya başlamıştı.
    Kafaları milli bir çerçeve içinde kalkınma çareleri arayıp bulamayacak
    kadar zayıf olan ve milletten bu yolda hiçbir yardım göremeyeceklerini
    pekâla bilen bu adamlar, bütün ümitlerini, dışarıdaki dostlarının
    himmetlerine bağlamışlardı. Yakında patlayacağını hesapladıkları
    korkunç bir dünya boğuşmasında yurdumuza bir fedai vazifesi yükledikleri
    için, hesapsız kitapsız yardım istiyorlar ve bunu sahiden bekliyorlardı.

    Amerikan halkı, vergi mükellefi ise, hiç de bu fikirde değildi.
    Kendisine on binlerce kilometre uzaktaki bir memleketin maceracı
    politikasını desteklemek için hiç de nefsini sıkıntıya sokmak istemiyordu.
    Kendi hükümetinin yalanlarını da biri hadde kadar yutuyor,
    fakat işin ucu keseye dokununca hemen suratını buruşturuyordu.
    Bunun için, yardım meselesi, hiç de bizim hayalperestlerin arzuladığı şekil olmadı.
    Yani hiçbir yabancı devletin Amerika kadar zengin de olsa,
    bizim gibi iflasa yaklaşmış halkı yokluk ve hastalıktan kırılan,
    devletle millet arasındaki münasebetleri adeta hasmane bir mahiyet almış
    bir memlekette bol keseden altın dökmeyeceği meydana çıktı.
    Zaten bunun aksine düşünmek gafletin büyüğüydü.
    Fakat bizimkiler bir telaştır aldı. Halk ile göz göze gelip hesaplaşmaktan
    tir tir titreyen zavallılar, sırtlarını dayadıkları destek yıkılmış gibi
    telaş içinde sendelemeye, akla hayale gelmedik çarelere başvurup
    yeni efendilerinden bir şeyler koparmaya uğraşıyorlardı.
    Bu hususta, sözde muhalefet de iktidarla aynı oyunu oynamaktan çekinmedi.
    Milletin bağrında asırlardan beri biriken kurtuluş emellerinin
    meydana çıkmasına vesile olduktan sonra, halkın
    bu radikal temayüllerinden evvela kendisi korkup iktidarın kucağına
    sığınan Demokrat Parti de, Amerikan bankerlerine şirin görünmek
    için takla atmaya başladı. Bütün dünyada halk düşmanı zümrelerin
    halkın iradesini kullanması tehlikesine karşı başvurdukları
    köhne çareye iktidar partisiyle birlikte sarıldı.

    Bu çare ise, komünist tehlikesi masalıdır.
    Gerçi yurdumuzda ne bir tehlike teşkil edecek kadar komünist,
    ne de onları destekleyecek şuurlu ve teşkilâtlı bir işçi kütlesi vardır.
    Buna rağmen böyle bir tehlike, Amerika’dan para koparmak ve
    içerdeki namuslu halk dostlarını yıldırmak için lüzumlu olduğundan,
    mevcut değilse de icat edilmelidir. İşte bunun için, sosyalist partilerin
    kurulmasına önce izin verilip, sonra da bunlar “komünist” diye
    gürültü patırtı ile kapatılır. Bir içişleri bakanı çıkar, kimisi yirmi beş sene
    önceye ait, kimisi tahrif edilmiş sözde vesikalar okuyarak yaygara yapar.
    Birkaç kap yemek veya birkaç lira para ile gırtlaklarından yakaladıkları
    beş on gafil delikanlıya Hitler usulü nümayişler tertip ettirilir.
    Hakikati söylemekten kusuru olmayan gazeteler kızıl diye tahrip edilir, susturulur.Biraz uyanık kafalı olan profesörler işlerinden atılır.

    Bütün bunlar, içeriye ve dışarıya karşı memleketin kızıl bir tehlike
    ile karşı karşıya bulunduğu vehmini vermek için yapılmaktadır.
    Hatta duyduğumuza göre, yerli Gestepo son günlerde bir takım zavallı
    işçilere gizli teşkilât bile kurmaya çalışıyormuş.
    Tabii bundan maksat da meydan da:
    Yarın böyle bir tuzağa düşen beş, on işçi bulunursa,
    bin türlü gürültü ile yeni tevkifler yapılacak. “Yurdumuzu tehdit eden kızıl tehlike” hakkında feryatlar koparılacak, “kominformun memleketteki yıkıcı faaliyeti”
    üzerinde tüyler ürpertici masallar anlatılacaktır. Ve bu oyunda bütün
    halk düşmanları elbirliği etmiş vaziyettedir.
    Bu hususta, ihtiyar tilki Hüseyin Cahit Yalçın, ihtirastan gözleri kararmış
    Fahri Kurtuluş, yabancı menfaatlerin yorulmaz müdafaacısı Yalman,
    tipik Bizanslı Fuat Köprülü, Turancıların oyuncağı Kenan Öner aynı saftadır.

    Memlekette mevcut olmayan bir kızıl tehlikeyi, halkçı kuvvetlere karşı
    bir silah olarak kullanabilmek için adeta zorla yaratan ve körükleyen
    bu adamlar, hiçbir zaman yalanlarla halkın gözünü boyayamayacaklardır.

    Ve yine millet pekiyi biliyor ki asıl tehlike,
    bu memleketin istiklalini de, hürriyetini de, varlığını da tehdit eden
    bir tek ve hakiki tehlike, bugünkü ehliyetsiz iktidarın devamıdır."
    Sabahattin Ali
    Zincirli Hürriyet 5 Şubat 1948 - Sabahattin Ali'nin Son Yazısı *Markopaşa Yazıları ve Ötekiler-YKY