• 131 syf.
    ·3 günde·9/10
    Böll'ün gerek savaş hakkındaki düşüncelerini, gerekse de hayat hakkındaki görüşlerini çok beğeniyorum. Bana kalırsa kendisi zorlu bir dönemde birçok şeyi apaçık görebilen bir yazardı. İnsanlık olarak kimi boğucu dönemlerden geçerken, özellikle tam da o zamanlarda bazı gerçekleri fark edebilmek kolay olmadığı gibi ağır bir iştir de. Böll'ün kendisi de bizzat cephede bulunmuş biri. Yazdığı konuda tecrübeli. Savaşın ne denli kötü bir şey olduğunu yerinde tecrübe edip, o savaş şoku içerisinde gerçekleri seçebilmiş bir yazar kendisi. İşte özellikle savaş gibi yoğun olaylar insanlık olarak bizi adeta bir şoka sokar. Bu şokun etkisi altındayken işin mantıksal ve felsefi yönünü görebilmek; gerçekten de o şok içerinde, fark etmenin getirmiş olduğu yoğunluğu kaldırabilmek asıl meseledir. Böll bunu çok iyi başarıyor.

    Trenin Tam Saatiydi, cepheye gönderilen bir askerin öyküsünü anlatıyor. Askere zorla alınıp, kendi rızası dışında cepheye gönderilen masum bir insanın (asker değil, insan) öyküsüdür bu. Hikayenin bir kısmı cepheye giden trenin içinde, diğer kısmı da kendisinin ve asker arkadaşlarının vardığı mevkide geçer. Daha trene binmeden öylesine gergindir ki, yanındaki hiç tanımadığı yaşlı bir adama savaşın çılgınlık olduğundan söz eder. Hiç tanımadığımız bir insana içten bir şekilde mühim şeylerden bahsedebilir miyiz? Soruyu şu şekilde sormak daha doğru olacaktır belki de: Hangi koşullar altında hiç tanımadığınız birine dert yanarız? Hiçbir geri dönüş şansı yok. Eğer cepheye gitmeyi reddederseniz, hain ilan edilip, o halde karşı taraftaki ülkelerin düşmanı durumunda bulunurken, eğer bunu yaparsanız kendi ülkeniz tarafından da düşman olarak ilan edileceksiniz. Bu, insanların ve ülkelerin birbirini en ufak sebeplerden düşman ilan ettikleri bir ortamda, kimsenin düşmanı olmamaya çalışmak hainlik olarak nitelendirilebilir mi? Hayır, bunun tek bir ismi vardır; insanlık.

    Hikayemizin daha en başında sitemli, neredeyse kızgın halde olan kahramanımız trene binmek zorunda kalıp, cepheye yaklaştıkça içinde o sitemden eser kalmaz. Şikayetçi olmayı, sorgulamayı kesmez anlamı çıkmasın bundan. Cepheye yaklaştıkça içindeki sorgulamaların derinliği de artar. Öyle kötü hisseder ki kendini, ölüm zamanını bile hesaplamaya başlar trenle cepheye yaklaşırken. Yakında öleceğim, der ilk önce. Ama yakında kelimesinin gelecek olgusu üzerindeki etkisini fark eder bir anda. Yakında kelimesi geleceği sıkıştırıp ezmektedir. Şayet siz bir olay hakkında yakında kelimesini kullanırsanız geleceğin genişliğini daraltmış, kısıtlı hale getirmiş olursunuz. İşte yakında kelimesinin geleceği sıkıştırıp ezmesi gibi savaş da insanın geri kalan yaşamını; geleceğini sıkıştırıp ezmektedir. Çünkü insanların savaş karşısında kesin bir bilgileri yoktur. Cepheye giden her asker oraya son anlarını yaşamak için gidiyormuşcasına gider. Oraya neden, hangi amaçla gittiğini bile ölünceye dek anlamaz. Bildiği tek şey, 'birileri' tarafından emir verildiği ve gitmek zorunda olduğudur. Savaşın çılgınlık olduğunun farkında olan biri, bu çılgınlığın kendi ülkesine de bulaştığını pekala fark edecektir. Bu açıdan da bir karşı çıkma vardır savaşa. Bir çılgınlık virüsüdür savaş. Bu, kendi ülkeniz bile olsa hiçbir farklılık göstermez. Bu virüsten haklı olarak kaçmaya çalışan insanın, umutsuz kaçışıdır işte bu hikaye.

    Silahını almayı bile unutur kahramanımız. O denli derin bir iç sorgulaması içindedir ki, savaş için bir numaralı gereç olan silahını bile unutur. Ama onlarca kişilik kalabalık arasında kimse fark etmez bunu. Cepheye giden bir askerin gelecek kavramı onun için devre dışı kalır. Bir 'geleceksizleştirme zorbalığıdır' savaş. Kahramanımız barış nasıl bir şeydir bilemeyeceğim, der trende iken. Barış kavramını kutsal yapan şey savaş değildir. Savaş gibi kirlenmiş bir kavram başka hiçbir kavramı kutsallaştıramaz. O yüzden barışın askerleri olmaz. Geçmişte, belki de lisede, ders kitabında dünyadaki çeşitli ordulardan bahseden bir metinde 'barış askerleri' diye bir ordu, oluşum görmüştüm. İsimsel ve mantıksal açıdan öylesine saçma bir tabir ki bu. Barış kavramı hakkında birazcık derine inip düşündüğümde hep bu gelir aklıma. Barış için savaş mı gerekir? Barışı korumak için silah mı gereklidir? Kritik sorular sormaktan çekinmemeliyiz hiçbir zaman. Savaşta ölen insanlar için barış kavramı geçersiz hale gelir. Bir asker hayal edin, zorla geleceği elinden alınıyor, cepheye gönderiliyor İkinci Dünya Savaşı sırasında. Bu asker cephede körü körüne ölüyorsa, yıllar sonra bu gibi milyonlarca körü körüne ölmelerin sonucunda barış geliyorsa, bu barış, körü körüne ölen 'insanların' geleceklerinin ellerinden zorla alınmasını haklı çıkarabilir mi?

    Yoğun bir iç sorgulama içersinde olan bir insanın tasvir edilmesi her zaman zor bir meseledir. Bana kalırsa Böll, bu konuda da farkını ortaya koyuyor. Bir anda eski anılarına kapılıp giden kahramanımızın bu kapılmaları öylesine iyi anlatılmış ki, bir anda siz de kitabın isminde bile bulunan o treni unutup, kahramanımızla onun anılarına gidiyorsunuz. Kalan günleri, kendi hesabıyla ve tren yol aldıkça azalan kahramanımız, trende de onlarca hiçbir şeyden habersiz insanla karşılaşıyor. O gözükmez insanlar emir verirler, bu emrin bir ölüm kararı olduğunu da sadece kendileri, en iyi ihtimalle bir alt rütbeli olanlar bilir. Ama bu emrin kapsadığı insanlar bu emre uyarken göğüslerini kabartarak uyarlar bu emre. Çünkü verilen emrin vahşeti henüz onlara gözükmez. Savaş alanında ölmeden önceki belki de on saniye önce anlar emri uygulamak zorunda kalan insan; savaşın bulaşıcı bir çılgınlıktan başka bir şey olmadığını, savaş alanında ölemeyecek kadar 'değerli' olan birtakım rütbelerin (insanların, askerlerin değil; yalnızca rütbelerin) hiçbir hakla başka insanları ölüme gönderemeyeceğini ve insan hayatının bir kağıt üzerinde kalem oynatmak kadar önemsiz hale geldiğini. Kahramanımız göğüslerini o anda kabartmakta olan hiçbir şeyden habersiz insanlarla karşılaşır işte. İnsan hayatı savaş dönemlerinde bu yüzden değersizleşmiştir. Bir kalem çiziğine, ağızdan çıkan birkaç kelimeye bakar hiçbir şeyden haberi olmayan bir askerin hayatı. Kim için neden savaşıyor, neden karşısındaki insanları öldürmek zorunda, bunların cevabını alamaz asla. O yüzden kahramanımızın da yaptığı iç sorgulamalar kendi hesabına göre olan daralan zamanında sonuçsuz kalır. Zaman daraldıkça daha da çok şeyi düşünmeye çalışır ama böyle olunca da zihninde her şey birbirine karışır.

    En sonunda tren kahramanımızın zamanının bitmesine bir gün kala, ertesi gün cepheye gidecekleri yere varır. Orada üstündeki asker onu ve birkaç arkadaşını randevu evine götürür. Orada kahramanımız hayat için bir umut bulur. Aşık olur. Savaş zamanları gibi insanlığın şok yaşadığı zamanlarda insanlar en ufak şeylere bile tüm güçleri ile sarılırlar. Bu, kahramanımız için yıllar önce yine askerken bir dinlenme yerinde yalnızca gülüşünü görmüş olduğu bir kadındır, kimileri içinse sevgilileri ile çektirdikleri o siyah beyaz, asker kaputunun içinde buruş buruş olmuş fotoğraflardır. Savaş alanında çamura bulanmış olan buruş buruş siyah beyaz fotoğraflar... Kahramanımız o ana tek tutunmuş olduğu tek şeyi randevu evindeki o tanıştığı kadında bulur. Bu öylesine ani bir aşk olmuştur ki normalde cinsellik için oraya gidilmesine karşın onların tasarladıkları tek şey beraber kaçıp gidebilmek olmuştur. Kaçmak, savaşın; virüsün henüz ulaşamadığı ya da hiç ulaşamayacağı bir yere. Bir sahne beni çok etkiledi kitabın bu kısmında. Kahramanımız aşık olduğu kadınla birlikte odada konuşurken kapı çalar ve başka bir askerin kahramanımızın aşık olduğu kadını istediğini söyler. Bu asker oldukça yüksek bir fiyat vermektedir. Ama kahramanımız onun gitmesine izin veremez, yanında fazlaca parası da yoktur. Yaptığı şey, üzerindeki tüm değerli şeyleri çıkarıp vermek olmuştur. Saatini çıkarır, kalemini, maaş defterini bile çıkarıp verir kapıya gelen görevliye. Kaputunu, hatta botlarını bile çıkarıp verir. En azından hayatının son üç saatini aşık olduğu kadınla geçirmek için.

    Bu kısımda kahramanımız aşık olduğu kadının ve onun benzeri insanların yoksulluktan yaşamak zorunda kaldığı o kötü yaşamı da askerliğe benzetir. Askerlerin cephelere zorla gönderildiği gibi, bu yerlerde de kadınlar birtakım odalara zorla gönderilir. En az savaş kadar dehşet vericidir bu da. Bu açıdan Böll gerçekten de bahsettiği mühim meselenin de hakkını verir. Aslında savaş yalnızca silahlı olan türden savaş değildir. Her yerde bir savaş vardır toplumda. Toplumdan tekme atılıp üzerine basılan insanların içinde bulunduğu durum bir savaştır. Üstte bahsettiğimiz yerlerde çalıştırılan kadınlar için hayat bir savaştır. Ağır işlerde çalışanlar için hayat bir savaştır. Savaşlar üzerine kuruludur yaşamın bütünü. Önemli olan bu savaşların hepsini bitirebilmektir. Çünkü bu savaşların hepsi bitmediği sürece biri bitse bile, diğeri yine onu tetikleyecektir. Başka bir deyişle yine 'bulaşacaktır'. Çünkü savaş bir virüstür.

    Trenin Tam Saatiydi, Böll'ün savaşları yine bol bol eleştiriye tuttuğu bir eseri. Silahını dahi geride unutan, kimseye düşman olmamaya çalışan, masum hayallere, en önemlisi de aşık bir 'insanın' hikayesidir bu.
  • 162 syf.
    ·1 günde·8/10
    Bukowski'nin her eserinde; gerek öykülerinde gerekse de romanlarında kendisidir anlattığı kişi. Bazen açıkca, gizlemeden belli eder kendini eserlerinde, bazen de Chinaski olur bir anda. Bu açıdan, Büyük Zen Düğünü'nü Bukowski'nin bizlere yine kendinden kesitler sunduğu bir öykü eseri olarak nitelendirebilirim. Düşündüm de... Aslında bahsini ettiğim durum tüm yazarlar için geçerli değil midir? Bir yazar kendine en uç olan kişiden bile bahsetse, o kişi yine de kendinden izler taşır; taşımalıdır. Mesela Suç ve Ceza romanına da bu perspektiften bakacak olursak, Raskolnikov'un hayatının bir kesitinin Dostoyevski'den izler taşıyan hali olarak da isimlendirebiliriz. Eseri okurken bizim Raskolnikov'a bakışımız bile aslında Dostoyevski'nin bizlere verdiği merceklerin ardından olur. Eser ve eserin içeriği ilişkisi bu açıdan bakacak olursak, çok daha derin bir mesele aslında. Mercek, bu denklemden çıkartılamaz. Çünkü yazarın mercekleri ile bakmak zorundayızdır, biz her ne kadar tarafsız okumaya çalışalım ya da her eserin yoruma açık olduğunu düşünelim. Eserler yoruma açıktır ama baktığımız merceklerin ardından baktığımız hali ile açıktır yoruma. Gözleri zor gören bir insanın gözlüğe, merceğe gereksinimi gibi bizim de eserin içerik dünyasını net olarak görebilmemiz için bu merceklere ihtiyacımız vardır. Ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır bunlar.

    Konu Bukowski'ye gelince, adeta Bukowski'nin bizzat kendisi merceği kendi gözünden çıkarıp bize verir ve böylelikle yine onun hayatına bakarız. Bu açıdan paylaşımcıdır Bukowski, cömerttir. Okurun, eserin içeriğini düzgünce seçebilmesi için gereken merceği bizzat kendi elleriyle takdim eder. Eğer her eser yazardan bir parça taşıyorsa, yazarların genel olarak yaptığı şey, verdikleri mercekleri okurların kullanmasını sağlayarak, birtakım başka karakterler ardından kendisini gösterebilmektir. Bir Raskolnikov'dan ya da İvan Karamazov'dan Dostoyevski'nin çeşitli yönlerini görebilmektir mesela bahsettiğim şey. Ama iş Bukowski'ye gelince işler farklılık gösterir. Bukowski direkt olarak, araya aracı olacak bir karakter eklemeden, tüm olağanlığıyla kendini ele verir. Dolandırmayı, süslü sanatı sevmez Bukowski. Uzatmadan kendini ilk başta ele verir. Sanki okuruna, "al işte ben buradayım, ne yaparsan yap" der gibidir. Bu yüzden Bukowski okurken kendimi olmadığım kadar rahat hissederim. Bir perspektif bulma çabasına girmek yerine salt Bukowski'yi zaten görürüm eserin her bir köşesinde. Kendisini buldurmak için gerekecek olan çabayı, direkt kendisini ve hayatını anlatarak harcamıştır o. Bukowski bu sayede benim 'dinlenme' yazarım olmuştur her zaman. Ağır bir kitap okuduktan sonra okuyabileceğim bir Bukowski kitabı köşeden bana göz kırpıyorsa aşırı rahatlarım. Çünkü bir kafa dağıtma gibidir Bukowski okumak. Sanki karşılıklı oturmuş bira içiyorsunuz. Bira içerken hayatı eleştirseniz bile diğer türlü yapacağınız eleştirilerden çok daha rahat halde olursunuz. Böyledir Bukowski okumak.

    Bukowski, eserlerinde sarhoş olma durumunu o denli iyi yansıtıyor ki sanki okurken sizin de başınız yavaştan dönmeye başlıyor. Sarhoş olma halini en az Bukowski kadar iyi tasvir eden başka bir yazar da yine Dostoyevski'dir bana kalırsa. Ama Bukowski'nin her eserinde (belki de her sayfada?) bu sarhoş havaya rastlarız. Üstte de bahsettiğimiz üzere sarhoşken yapılan eylemlerin kaygı verme olasılığı aşırı derecede azalır. Diyelim ki siz o denli önemli bir konuşma yapacaksınız ki ülke değişecek; siz bu konuşmayı normal halde ile yaparsanız o konuşma içinde bulunacağınız kaygılar nedeniyle yerinde asla olmayacaktır. Endişe, kaygı insanı gerçeklerin somutluğuna karşı aşırı duyarlı hale getirir. Ama diyelim ki bu konuşmayı sarhoş bir halde yapacaksınız. O konuşmayı yaparken o denli rahat hale gelirsiniz ki içinizde kaygıya dair zerre kalmaz. Ülkenin değişmesi umurunuzda bile olmaz, ama o halde diğer kaygı dolu yapacak olduğunuz konuşmadan çok daha yerinde konuşacak olmanız da muamma değildir. Tabii eğer sarhoşken kelimeleri şaşırmazsanız.

    İşte Bukowski'nin bu eserinde de, her eserinde olduğu gibi bu sarhoş haldeyken dünyayı ve bazı şeyleri eleştirme var. Diğer 'dünya eleştiricilerinden' farklıdır Bukowski, çünkü işin içinde kaygı yoktur. Bu yüzden de eleştirmek için yer arayıp durmaz, bir anda eleştirir. Mesela at yarışlarını izlemeye giderken yolda arabada kırmızı ışıkta dururken eleştirir birden. Ya da yeni başladığı işindeki ilk gününde. Durum böyle olunca da Bukowski birçok kişinin sandığı gibi kendiyle çelişen, 'sapık' biri olmaktan da çıkar bana göre. En başta Bukowski her şeyini kabul etmekte ve hiçbir durumunu gizlememektedir. Hayatının her şeyini, iyisiyle kötüsüyle anlatır. Herkesleşmemek uğruna sefil bir yaşamı yeğler aslında. Takım elbiseler içinde yaşamları sözde daha değerli olan insanlardan biri olmamak uğruna bu yola seve seve girer. Hiçbir kusurunu da gizlemez. Alkol bağımlılığına birçok sayfada rastlarız. Çapkınlığını saklamaz asla. Utanmaz diye bir hakaret, sitem vardır dilimizde. Bu aslında tam olarak hakaret değildir bu açıdan baktığımızda. Bukowski yaptığı kusurları, kötü yanlarını hepsini kabul eder, gizlemeye çalışmaz, yaptığı şeylerden utanmaz. Yaptığı şeyler en başta kendini rahatsız etmesi gereken biri neden zerre kadar rahatsız olmaz ki? Mesele kendini olduğu gibi gösterebilmektir. Hani demiştik ya aracı falan kullanmaz Bukowski diye, işte tam da bu yüzden. Kimseyi memnun etmek için de çabalamaz aynı sebepten dolayı. Çünkü en başta kendisi, kendinden memnunken neden başkalarını da memnun etmeye çalışsın ki? Belki bir anne, çocuklarını ve sevdiği insanı memnun etmeye çalışmak zorunda olabilir, ama biz Bukowski'den bahsediyoruz. Aşırı düzenli ve özenli insanların yaptıkları tek şeyin birbirlerini memnun etmek olduğunu söyler bir anda onlardan oluşmuş bir topluluğa bakarken.

    Birçok eserinde olduğu gibi bu eserinde de kendisinin çocukluğuna dair izler görüyoruz. Bukowski'de şu sahne adeta bir klişedir: Babası onu her fırsat bulduğunda, kendisinin her kusurunda onu kayışla döver. Hatta belgeselinde bile kendisinin çocukken yaşadığı o eski eve gidip, kendisinin kayışla dövüldüğü köşeyi bile gösterir. Bahçeyi dolaşırlarken, "babamın biçilmemiş tek bir çimen bulması yeterliydi" der dayak yemesi konusunda. Bu kayışla dövme sırasında bir raddeden sonra artık ağlamaz hale gelir küçük Bukowski, bu noktadan sonra babası korkar ve onu dövmeyi bırakır. O noktadan sonra babasıyla artık rolleri soyutsal olarak değişmişlerdir. Bu kesitin birçok eserinde yeniden anılması, bu olayın Bukowski için çok önemli olduğunu gösteriyor. İnsan hayatında kimi olaylar dıştan bakıldığında görünürde çok ufak bir yer kaplasa bile, o insan için son derece önem taşıyor olabilir. Buna başka bir örnek Che'den de verebiliriz zannımca. Çatışmanın ortasında yerdeki terk edilmiş cephane sandığını gördüğünde yalnızca tek bir sandık taşıyabileceği için zaten o halde taşıyor olduğu sağlık sandığını bırakıp yerdeki cephane sandığını sırtlandığı an da Ernesto'nun yaşamında çok büyük bir yere sahipti. En ufak anlar bile bu yüzden insan hayatı için hayati önem taşır. Bizler geceler boyu o anların rüyasını görürüz belki de. Sokak lambası altında bir gece sevgilinin yavaşça koşması olabilir bu an, ya da aynada kendimize baktığımız en ufak bir an da.

    Eserdeki öyküler yine tam anlamıyla 'Bukowskivari'. Zannımca Bukowski ciddi bir yazar olarak o çok övdüğümüz yazarlardan biri haline de gelebilirdi. Ama bu da onun doğasına ters düşerdi, kendini olduğundan farklı göstermeye çalışmak ona göre başkalarını memnun etme çabasından başka bir şey değildir aslında. Her öyküde hayatından ufak ufak kesitler görünür bizlere. İş yaşamı; işe gir, işten atıl ya da ayrıl. İşe başla; işi sevme ve bir daha gitme o işe. At yarışları. Tanışılan entresan insanlar. Az parayla kalınan pansiyon odaları. Üstte bahsettiğim şeyi de açıklığa kavuşturup incelemeyi bitirmek istiyorum. Bukowski'ye dinlenme yazarım demiştim, ama bu onun önemini veya yoğunluğunu indirgemiyor aslında. Okurun, aracılar aracılığıyla yazarın kendisini veya düşüncelerini bulmaya ayrılan zihinsel çaba ile direkt olarak yazarın kendisini zaten görerek onu anlamaya çalışmanın yeri kesinlikle farklı. Bukowski okumayı seviyorsanız bu eserini kaçırmayın derim.
  • 99 syf.
    ·4 günde·9/10
    Birçok eser çağımızın çeşitli tasvirlerinden meydana gelmiştir. Bu tasvirleri eserde hem kısa bir metnin içerisine sığdırabilmek, hem de bunu yaparken yoğun konulara değinebilmek gerçekten meşakkatli bir meseledir. Kabaca ifade edecek olursak, bu eserde Camus'un yaptığı da budur aslında. Çağlar hakkında uzun uzadıya eserler yazılabilir; belki de bu da diğer uzatılması, derine inilmesi en olası olan konulardan bir tanesidir. Çünkü modern çağ hakkında öylesine fazla yanılgı, yanlış anlaşılma, sorun vardır ki, bunların hepsine hakkını vererek değinebilmek birçok modern çağ filozoflarının, düşünürlerinin ve yazarlarının biricik amacı haline bile gelmiştir. Aslında bu mesele yalnızca modern çağa özgü bir şey de değildir. Her çağda, yaşadığı çağın üzerine incelikli bir biçimde düşünen birçok düşünce insanı vardır. Bu düşünce insanları gerek düşünmemeleri için ölümle tehdit edilmişlerdir, gerekse de ağır eleştirilere maruz kalmışlardır. Camus da elbette bu düşünce insanlarından biri. Eserlerinde çağın genel durumunu bizlere hatırlatmakla kalmıyor, yoğun meseleleri kısa metinler içersinde de aktarabiliyor bizlere.

    Bizim şahsi hayatlarımız yaşadığımız çağ açısından ne kadar yerinde olursa olsun yine de birilerinin çağımız üzerine kafa yorması gerekmektedir. Kafa yoran kesimin bir amacı da çağın gidişatına yabancı olan insanlara bazı şeyleri anımsatabilmektir. Bu açıdan, her çağda yaşamış olan düşünce insanlarının, halk dediğimiz kesime bir hatırlatma görevi de vardır aslında. Yasalarla belirlenmiş katı görevler gibi değil bu bahsettiğim; sorumluluklarımız gibi. Bilgiye ulaşan, bilgiyi derinlemesine inceleme şansı bulan insan içinde bilgiyi aktarabilme ihtiyacı hisseder. Bu ihtiyaç, eğer bilgi derinlemesine sağlıklı bir şekilde inceleniyorsa şahsi açıdan bir sorumluluk halini de alabilir. Bu bağlamda meseleye göz attığımızda gönüllü bir sorumluluk alma ile karşı karşıya kalırız. Bu da insanın bilgi aktarmasını tetikleyen en güzel ve yerinde etmenlerden biridir. Toplumda düşünürlerin yeri bu açıdan her zaman çok önemlidir. Çünkü başka hiçbir kesim düşünürler kadar gönüllü bir sorumluluk alma davranışına erişemez. Evet, mesleğini severek yapan birçok mühendis de vardır, ama düşünür olmanın kendisi gönüllü bir sorumluluğu içerir; mühendislerin hepsinin de gönüllü bir sorumluluk aldığını söyleyemeyiz. Ayrıca düşünür olmak için, 'düşünür meslek yüksek okulu' gibi okullara da ihtiyaç yoktur, düşünür olacak kişinin kendisi de o gönüllü sorumluluğu alabilme yetisine erişene dek çaba sarf etmelidir.

    Peki tüm bunların Düşüş ile ne alakası var? Düşüş, modern çağa kısa bir metnin içinden derin bir bakıştır aslında. Eski avukat Clamence'ın 99 sayfalık monoloğunun ardından bir bakış attığımız modern çağ. Kitabın belki de en önemli noktalarından biri de hiçbir düşünce akımını öne çıkarmaya çalışmamasıdır. Evet Camus'un kendi de belirli düşünce akımlarıyla ilgili kimi eserler yazmıştır ama toplumda filozofun veya düşünürün önemli özelliklerinden biri de, yeri geldiğinde kendi şahsi düşüncesini de bir kenara bırakabilme yetisidir. Tam da bu yüzden toplumdaki düşünürün yerini açıklamaya çalıştım. Camus'un kaleminin ardından çağa kendi hayatı üzerinden göz atan Clamence'ın kendi de bir düşünürdür aslında. Avukat ya da yargı kurulundan biri olması onun bir düşünür olmasını engellemez. Zaten düşünür olmak için de belirli mesleklere ihtiyaç yoktur. Düşüş belirli bir akımı öne çıkarmak için yazılmış bir eser değil, tamamen modern çağın bir tasviridir. Eserin kendisi bir monologtan ibarettir. Clamence karşısında biriyle konuşur elbette ama karşısındaki kişinin konuşmalarına hiç yer verilmez. Burada dikkat edilmesi gereken husus, karşı tarafın hiç konuşmayan, daimi dinleyici olan biri değil, konuşan, cevap veren biri olmasıdır. Ama bu verilen cevaplara eserde yer verilmez. Mesela herhangi bir soru sorar Clamence, cevabını da alır, "demek böyle diyorsunuz" şeklinde konuşmasını devam etmesinden anlarız bunu. Bu açıdan bomboş bir duvara konuşulmuş hissi uyandıran diğer hissiz monolog metinlerinden çok daha farklı bir yere sahiptir Düşüş.

    İlk olarak, haksız olmanın farkında olmanın getirdiği çıldırtıcı tutum ele alınıyor. Modern çağda insanları umutsuzluğa sevk eden önemli etmenlerden biri de budur. Modern insan haksızlığa uğramış haldeyse, hatta bunun farkındaysa bile bundan başkalarının da farkına varması için amansız bir çaba gösterir. Ama modern çağda farkında olan insan çoğunlukla yalnızdır. Bu açıdan yine modern çağda farkında olan insan ile farkında olmayan insan arasında uçurumlar vardır. Bu uçurumları aşamamak, aşamayarak da bu uçurumların aşılmasının imkansız olmasının daha da açığa çıkması modern çağda farkındalık içinde olan insan için çıldırtıcıdır. Bu açıdan belki de Clamence çıldırmıştı, diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Belki de karşısında konuştuğu hiç kimse yoktu ve metin boyunca kendi kendine konuşuyordu. Sonuçta bu denli değişmiş ve birçok şeyin farkında olan insan çıldırmamak için kendini zor tutamaz mı? Gerçekten de modern çağ hakkında kimi ufak gerçekler bile bizi derinden sarsarken, salt bu farkındalık işiyle uğraşan toplumdaki düşünürlere ne demeli? Bir anlamda da 'delirmeme çabası' da denebilir mi düşünürlerin yaptığı şeye?

    Modern çağda tutku ve zevk kavramı yok olmaya mahkumdur. Tutku kavramının yerine açgözlülük geçmiştir artık. İnsanlar normalde tutku ve karşılıksız hisler ile yapacakları şeyleri bile açgözlülüğün vermiş olduğu körlükle, başka insanlara bir şeyler kanıtlamaya çabalayarak yapıyorlar. Zaten modern çağda 'karşılıksız hisler' ile yapılan şeylerin bir değeri de kalmamıştır artık. Karşılıksız yapılan bir şey modern çağda, zarar edilen bir durumdur. En basitinden aşk konusu bile modern çağda salt bu yüzden bile çarpıtılmıştır diyebiliriz. İlişkiler karşılıklı çıkar meseleleri haline gelmiştir modern çağda. Çıkar meselelerinin açığa çıkarılmasını zorlayan kimi günler icat eden modern çağ, elinde olsa bir yıldaki bütün günleri çeşitli özel günler ilan ederek bu çıkarları daha fazla daimi hale getirmekten çekinmeyecektir. Başka bir tabirle siz modern çağa imkan verin, (ki imkan da aslında her zaman vardır) o size onlarca çeşit '14 Şubat' çıkarır. İlişkileri bir kenara bırakalım. Mesleki alanda tutku ile yaptığımız bir şey kaldı mı? Büyük bir çoğunluk sabah işe giderken yorgun ve bıkmış hissetmiyor mu? Belki siz, bu incelemeyi okurken ben işimi severek yapıyorum deseniz dahi, işini aslında nefret ederek yapan milyonlarca insan yine olacaktır. Zaten modern çağın, modern insanı içine soktuğu en zor durumlardan biri de amansız bir rekabet hissidir. Çünkü çağın kendisi bir rekabet üzerine kurulmuştur. Rekabet, insan doğasındaki kötücül tarafa en kolay adapte olan olgu olduğundan bu hiç de zor olmamıştır. Neden daha fazla zengin olmak istiyoruz? Neden diğer bir üst model telefonu satın almak istiyoruz? Neden moda kavramının önümüze çıkardığı şeylere itaat ediyoruz? Neden bazı restoranlara sırf paylaşım yapmak için gidiyoruz? Neden sosyal ortamlarda daha fazla beğeni almak bizi daha da çok memnun ediyor? İnsan, doğasında bencildir. Bencillik de rekabeti getirir. İşin kötü yanı bencilliğin açığa çıkardığı rekabet de asla temiz bir rekabet olamaz. Altta kalanın, yere düşenin üstüne basarak yükselmeye çalıştığımız kirli bir rekabet ortamı sunar bu da bizlere.

    Ölen bir insan, ölerek daha iyi biri mi olmuştur? Ölüm kavramına mantıksal bir şekilde yaklaşamamamız bizleri gülünç şeyler uğruna çabalamaya zorluyor. Ölen kişinin ardından iyi şeyler konuşmak zorunda hissetmemizden ve bunun da beraberinde getirmiş olduğu gülünesi çaba da eserde bahsediliyor. Modern çağ, bizi bu gibi çeşitli zayıf konularda da belirlenmiş şeyleri yapmaya zorlar. Bu zorlama gerek ölen kişinin ardından iyi konuşma zorunluluğu hissetmektir gerekse de kimi sahte duyguları kendimize gerçekmiş gibi kabul etmektir. İnsanların çağımızda muzdarip olduğu biricik şey can sıkıntısı diyor Clamence. Modern çağın bize yaşatmış olduğu boğucu can sıkıntısını başka şeylere yormaya çalışmamız da gerçekten mühim bir mesele. Modern çağ, bizi boğazımızdan tutup öyle şiddetli sıkar ki nefessiz kalmaya başlarız. Bu nefessiz kalma anının daimi olması karşısında sürekli bir can sıkıntısına düşen insan, bu can sıkıntısını başka duygularmışcasına yaşamaya çalışır. Bu aslında acınası bir çabadır. Etrafınıza bir bakın. Can sıkıntısı gerçekten de modern çağın büyük bir sorunu değil mi? Nefret ettiği işlerinden eve yorgun argın gelen insanlar eve geldiğinde de televizyon karşısında canları sıkılmıyor mu? Ya da çocuklar, okula bir noktadan sonra zevkle mi gidiyorlar? Okulda çocukların canı niçin sıkılır? Modern çağ aslında birçok şeyin en ideale yakın olan şeklini yapmasını biliyor: Öğrencilerin daima öğrenme hevesi ile dolup taşacakları okulların nasıl yapılacağını da, insanların kendi zevk alacakları mesleklere nasıl yönlendirileceğini de; ama bunu yapmıyor. Belki bazı yerlerde modern çağın aksine bu tür şeyler yapılıyor. Mesela diyoruz ki Japonya'da eğitim ne kadar da güzel, öğrenciler hiç sıkılmıyor, onlarca imkan sunuluyor onlara. Ama bu sitemde bulunurken yine nefret ettiğimiz işlere, okullara gidiyoruz. Çünkü can sıkıntısı daimi olmalıdır. Modern çağ ancak böyle çalışır. Modern insan kimi duyguları keşfeder, mesela aşkı; aşıkmış gibi davranmaya çalışıp buna sırf can sıkıntısı geçsin diye kendisi de inanmaya başlar. Ama gerçek çok daha sonradan ortaya çıkar; karşılıksız şeylerin modern çağda aptallık olduğunun da bilincine varıldığında insanlar birbirlerine düşman olurlar, ilişkiler biter, evlilikler bozulur, yeni büyüyen çocuklar ortada kalır; modern çağın karanlığında kaybolmak için.

    Modern çağda güven kavramı o denli yozlaşmıştır ki, güven artık bir korku halini almıştır. İnsanlar birbirlerine güvenmekten o denli aciz duruma gelmişlerdir ki, kendilerine karşı içten olmaya çalışmaları bile yalnızca yine birbirleri hakkında iyi fikirlerinin süreceği beklentisinden dolayıdır. Bu beklenti de öylesine güvensizdir ki, sürekli birbirlerinin birbirlerine güvenmelerini sahte duygularla geçici olarak sağlamak onların endişesini ve kaygısını her seferinde daha da fazla artırmaktadır. Tıpkı ağızda çıkan bir yaranın oynandıkça daha da büyümesi gibi. Bu yüzden modern çağda artık güven diye bir şey yoktur. Güven sadece isimde kalan, uğruna halen daha çabalanan, ama elde edilen şeyin güven olmadığı bir geçicilik halini almıştır. Elde edilen şey, insanların birbirleri hakkındaki iyi düşüncelerinin sürdürülebilmesi kaygısı olmuştur. Yani güven kavramının içine, güveni zaten en başta yok eden etmen olan kaygı ve endişe zaten girmiştir. Bu yüzden de birçok insan için tek önemli olan şey, kendisi hakkındaki iyi düşüncelerin sürüp sürmeyeceği kaygısı haline gelmiştir. Bu uğurda da insanlar her türlü şeyi göze alabilirler. Gerek birbirlerini ezerler, gerekse de başkalarını gözlerini kırpmadan üzerler.

    Clamence'ın kendisi de ünlü bir avukat olduğu zamanlarda birçok sahteliği yaşamış bir insandır aslında. Bu açıdan geçmişini tekrardan gözden geçirmek ona modern çağın kesitsel olarak değerlendirilmesini sunar. Bunun ismi de aslında Düşüş'tür. Sahtelikleri anımsamak, farkında olmak insanı karanlık bir boşluğa düşürür. Clamence'ın birçok şeyin farkında olmasının biricik sebebi de bu Düşüş'tür aslında. Farkındalık kazanmak için düşmeye hazır olmalıdır modern insan. Çünkü modern çağ, modern insanı sahte bir yüksekliğe çıkarmıştır, modern insanın da o yükseklikten kendini aşağı atması gerekmektedir. Ancak bu şekilde bir şeylerin farkına varılabilir. Düşüş ile. Ama daha az önce farkındalığın modern çağda çıldırtıcı bir tutum olduğundan bahsetmiştik. Bu noktada karşımıza büyük bir ayrım çıkıyor belki de. Mutlu bir şekilde modern çağın diğer robotları gibi yalanlarla yaşamak mı, yoksa kendini aşağı atıp, düşerek, çıldırma uğruna bile olsa gerçeklerle yaşamak mı?
  • 318 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Ömer Hayyam Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ve günümüzde temsil ettikleri düşünce ve değerler



    Semerkant, Amin Maalouf'un Doğu'nun üç önemli ismi Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ı buluşturduğu önemli bir romanıdır.
    Gerçek olaylarla harmanlanmış edebi yönü güçlü içinde değişik göndermeler olan bir eser. Kitabın sayfalarına gerçek olaylar eklenmiş olmasına rağmen bu bir romandır. Kurmacadır. Tarihi, romanlardan öğrenmeyin. Yanlış bilgilere sahip olmuş olursunuz.



    Romandaki Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah birer sembol. Yazar maksat muhabbet olsun diye bunların romanını yazmış olamaz. Yine laf olsun diye kitabın adı Semerkant konulmamıştır. Şimdi bunları tek tek anlatmak istiyorum.



    Amin Maalouf, dinlerde varolan köktencilik, yobazlık veya taassup diye tanımlayacağımız yaklaşımlara karşı olan biri. Bu sebeple kendisi hiçbir dine, milliyete veya düşünce hareketine aidiyet hissetmiyor. Dünyadaki din eksenli yaklaşım ve çatışmalara karşı olan biri.




    Bunlardan hareketle şunu söyleyebilirim Amin Maalouf, kitapta Ömer Hayyam olarak vucut bulmuştur. Amin Maalouf gibi Ömer Hayyam da dini taassuplara karşı olan biri. İnsan olarak yapılan iyiliğin karşılığını bulacağına, iyilik yapmak içinse illa bir yere bağlı olmaya gerek olmadığına inanan biridir. İnsanın, insan olarak kabul edilmesi gerektiğini bunun için illa bir yere bağlı olmaması gerektiğini vurgular.



    Bende oluşan düşünceye göre yazar Kitapta geçen Nizamülmülk', Sünni İslam Dünyası; Hasan Sabbah ise Şii İslam Dünyası olarak tanımlamış olabilir. Mesela Nizamülmülk, veziri olduğu Selçuklu Devletini imar faaliyetleriyle han hamam kervansaray medreseler yollar köprüler ile donatır. Adaletin tecelli etmesi için güçlü kurumlar oluşturur. Zaten yazar bu kısımlardan övgü ile bahseder.




    Buna rağmen Nizamülmülk yaptığı onca şeye rağmen dünya hakimiyeti için saltanattâ kalabilmek için yanlış yollara girer. Kibrinin esiri olarak insanlara kötülükler yaşatır. Sünni İslam Dünyasi da böyle değil midir? Peygamber Efendimizin getirdiği nizama en yakın anlayış olarak kabul görmesine rağmen kibrine yenik düşer. Adaleti sağlamak üzeré gelen İslam, Zümre dini haline getirir. İdeolojik kalıplara hapsolur. Sünni olmayana kem gözle bakar. Okumayı aydınlanmayı ilk emir olarak getiren İslam ne yazık ki kan gözyaşı ve terörizmle bir tutulan bir din oluverir. Bu da insanların eliyle olur.



    Gel gelelim Hasan Sabbah'a romanda Selçuklu sarayında divanda görev aldığı ifade edilir. Gerçeklikte alakası olmayan bu durum esnasında haksızlığa uğrayarak saraydan kovulur. Sonrasında ise yaşadıklarını başkalarına yaşatmaya başlar. Tıpkı Şii İslam Dünyası gibi. Mesela Şiiler, Hazreti Alinin ve onun soyunun büyük haksızlıklara uğradığını söyler. Buna rağmen ilerleyen zaman diliminde başka insanlara aynı şeyi yapmaktan geri durmazlar. Hazreti Hüseyin'in din için kanı dökülmüştür. Şiiler ise sırf bizden değil diye günümüzde de kan dökmeye devam etmiyor mû? Şii Mollalar saplantılı ideolojik dünyaları kendi ülkelerine cehennemi yaşatmıyor mu?



    Ve Son Nokta Semerkant... Semerkant Türk -İslam medeniyet tarihinde müstesna biryere sahiptir. Medeniyetin doğduğu bölge. Önemli bir kültür ve eğitim merkezdir. Büyük medreseler, ticaret merkezleri, saraylar kurulur. Bunları yapan insanoğludur. İnsanoğlu şaheserler yapmıştır.Tüm bunları yapanlar yiné sahip olduğu kibir ile Sünni -Şii kavgalarına, inanç-düşünce farklılıkların, iktidar kavgalarına feda edilmiştir ve yerle bir olmuştur. İşte bu sebeple kitabın adı Semerkant konulmuş olmalı.



    Kitabın başında bir hikaye var. Gerçek mi bilmiyorum. Titanik battığında gemide Ömer Hayyam'ın Rubailerinin orijinal hali bulunmaktadır. Kitabın çevresindeki kaplama sebebiyle denizde zarar görmez. Anlatılan bu dur. Gerçek midir bilemem. Kitabın sonunda kitap için doğunun nadide çiçeği diye bahseder. Buradan hareketle yazar şunu diyor; buna ne gerek vardı Ömer Hayyam'ın Rubaileri ait olduğu yere yanı doğduğu topraklarda kalmalıdır. İnsanın gururu, bir değeri doğduğu yerde yaşamaya bırakmıyor diye ekliyor. Nadide bir çiçek en iyi doğduğu toprakta yaşar öyle değil mi?Bu cümleler kitabın özeti olarak kabul edilmelidir.



    Romanın asıl kahramanı el yazması Rubailerdir. Rubailer ve onu var eden medeniyet kurulan toprakların bin yıldaki yıkım ve varoluş arasında gidip gelen hikayesi.



    Kitap, farklı düşünceleri bir kitapta buluşturarak bunların kavgalarının sebep olduğu yıkımlara, katliam vé yerle bir olan değerlere dikkat çekmiştir. Kitabı bu açıdan okumak daha yerinde olur.

    "Darülislam'da zorbalıktan uzakta yaşayabileceğim bir köşe yok" kitaptan bir alıntı.

    İslam, insanlığın büyük bir buhran yaşadığı dönemde ortaya çıktı. Kimsesizlerin kimsesi oldu. Eşitlik, adalet getirdi. Müalümanla müslümanı kardeş kıldı. İslam memleketleri medeniyetin beşiği ilmin irfanın merkezi oldu. Sonra ne değişti de bunlar tersine döndü? Adalet gitti, zülüm peydah oldu. Bunu sadece emperyalizme bağlayamayız, keza Hazreti Osman'ı emperyalistler değil Müslümanların kendisi şehit etti. Hazreti Hüseyin'in kanını birbiri ile akraba sayılan insanlar döktü. Netice itibarıyla İslam memleketleri daha önce varolan neyi kaybetti ki zulüm her bir yeri sardı? 681 yılından günümüze geçen 1338 yılda neden İslam Dünyası bir adım ileriye gitmedi?
  • 372 syf.
    ·5 günde·9/10
    Kardeşini Doğurmak kitabı bizi hangi konularda rahatsız etmeyi amaçlıyor?: https://youtu.be/XvACJzZtwCM

    "Yetiştirdiğin ağacın meyvesini ilk sen yemez misin?" Ensest suçunu kabul eden bir "baba"(!)

    Uzun zamandır kurgu romanların arasında kaybolmamla birlikte oluşan rahatlığımı bozabilecek ve beni içindeki saf gerçeklerle rahatsız edebilecek bir kitap arıyordum. Kardeşini Doğurmak kitabı doğru bir seçimdi.

    Peki, neden bazı gerçeklerden rahatsız olmalıyız?
    Marcel Proust'un düşüncesine göre, merakımızın tam olarak uyanması için bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekiyor.
    Ray Bradbury, rahat bırakılmamıza gerek olmadığını, bazı gerçeklere kayıtsız kalmamak için arada sırada rahatsız edilmemiz gerektiğini belirtiyor.
    Sabahattin Ali ise dünyada rahat yaşamanın aptalca olduğunu, aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamanın daha gerekli olduğunu savunuyor. Buraya başka sevdiğim yazarların da rahatsızlık hakkındaki düşüncelerini yazabilirdim ama şimdilik bu kadarı yeterli.

    Bir soru sorarak başlayayım. Bu yazıyı okuyan kadınlardan kendi kardeşini doğuran var mı? Aramızda böyle bir kişinin olduğunu hiç sanmıyorum. Peki bu durumda kalmış biri, hiçbiri, binlercesi için ne kadar oranda bir empati duygusuna sahip olabiliriz? Merakımızın tam olarak uyanması için artık bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekmez mi rahatça yaşayıp gülüp geçtiğimiz gerçeklere karşı? Türkiye'deki ve belki de mahallemizdeki komşumuza kadar inmiş olma ihtimali olan ensest gerçeği hakkında nelerden haberimiz var?

    Ensest: Başta aile içi olmak üzere her türden gayrimeşru cinsel ilişkiyi ifade eder.

    1,5 aylık bir çocuğun cinsel istismar sonucu bağırsakları patlayarak öldüğünden haberiniz var mı?

    "Babanın ihtiyacını gider, ne olur, bak bize zarar verecek" diyen ve enseste aracılık eden annelerden haberiniz var mı?

    Babasının 24 yıl boyunca bir bodruma kapatıp yedi kardeşini doğurmasına sebebiyet verdiği Elizabeth F.'den haberiniz var mı?

    Küçücük çocukların tecavüzünde rıza arayıp, 12 yaşından büyük çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesini yasalaştırmaya çalışan kurumlardan haberiniz var mı?

    Diyarbakır'daki bir mahkemede sırf tecavüz tamamlanmadığı için erken boşalma indirimi alan sanıktan haberiniz var mı?

    "Yetiştirdiğin ağacın meyvesini ilk sen yemez misin?" diyen ve kendi öz kızına uyguladığı cinsel istismar suçunu kabul edip hiçbir suçluluk duymayan babalardan haberiniz var mı?

    Ailedeki cinsel istismardan haberi olup da babanın Kuran'a el basabileceğini söyleyince ona inanan abilerden haberiniz var mı?

    14 yaşındayken bir akrabasının tecavüzüne uğrayan ve evinden kaçan Güldünya'nın töre kurallarına uymadığı için vücuduna sıkılan kurşunlar tarafından öldürüldüğünden haberiniz var mı?

    Bir çocuğun kendi ağzından çıkmış olan "Ben çilekli süt istiyorum. İneğin sütünü istiyorum... Pipi sütü istemiyorum artık!" cümlelerinden haberiniz var mı?

    Kanınızın yıllardır süregelen sıcak akışından sonra kanınızı durduk yere dondurmak isteyeceğiniz bütün bu iğrençliklerden haberiniz var mı?

    Karnındaki bebeğin babasından mı yoksa kocasından mı olduğunu bilmeyen kadınlardan haberiniz var mı?!

    Benim haberim yoktu. Çok ama çok özür dilerim. Güldünya'dan, Elizabeth'den, tecavüzünde rıza aranan bütün çocuklardan, 1,5 aylık bağırsakları patlayan o çocuktan, karnındaki bebeğin babasından mı yoksa kocasından mı olduğunu bilmeyen bütün kadınlardan özür dilerim. Bunların hiçbirinden haberim yoktu.

    Büşra Sanay olmasaydı haberim olmazdı. Çünkü ensest haberlerinde pek reyting yoktu. Daha çok tıklanacağı bilindiği için böyle gerçekleri yayınlamayı o kadar tercih etmeyip de durmadan sosyal medya kanalları aracılığıyla Şeyma Subaşı'nın Acun'dan aldığı nafaka haberlerini paylaşan, Arda ve Berkay'ın kavgasını Türkiye'nin gündemine oturtan, izdivaçlarda edilen kavgaların tecavüz ve ensest vakalarının önüne geçtiği bir iğrençlikler bütününde yaşadığım için o kadınların hepsinden özür dilerim.
    Sosyal medyaya yansıması o kadar istenmiyor bu tür haberlerin. Yansıması istenmiyor çünkü toplumun rahatını bozabilecek, iktidarın verdiği cezaların caydırıcılığını sorgulatabilecek cinsten haberler bunlar. Bize yansıyan sadece Palu Ailesi oldu, o da işin görünen yüzüydü. Çok ama çok özür dilerim hepsinden... Hiçbir şey yapmadım cesetlerine karşı. Yapmamayı geçtim haberim bile yoktu tecavüz edilmiş bedenlerinin masumluğundan. Haberim bile yoktu...

    Ben eminim ki, günlük yaşamlarımızda yanlarından geçip gittiğimiz insanların arasında bu tür sapkın insanlar var. Ben eminim ki, binlerce insan bu tür gerçeklere karşı hâlâ sessiz kalmaya devam ediyor. Ben eminim ki, çocukların anlattıklarına inanmayan, ensesti hâlâ hastalık olarak görmekle yetinip de sanıkların ceza almasını engelleyen, verilen cezaların eksikliğinden ötürü aramızda dolaşmaya devam eden insanlar var.

    PEKİ NE YAPMALI BU İLLETE KARŞI?

    *Bu tür olaylardan daha fazla haberimiz olmalı.
    *Çocuklara hayır demeyi öğretmeli.
    *Çocuklara cinsel eğitim verip, özel bölgeleri öğretilmeli.
    *Cinsellik konusu açıldığında çocuk ayıplanıp susturulmamalı.
    *Anneler çocuklarıyla yakından ilgilenmeli.
    *Çocuklara kendilerini nasıl ifade edebilecekleri öğretilmeli.
    *Çocuklara kendi vücutlarının özel olduğu ve ancak kendi izin verirse birinin dokunabileceği öğretilmeli.
    *Ailelerin, çocukların ve bu konuda bilinçlenmek isteyen herkesin Çocuk İzlem Merkezleri aracılığıyla bilgilendirilmesi sağlanmalı.
    *Eğer bir suça tanıklık ettiysen ya da suç şüphesi oluştuysa bunu adli mercie bildirmeli. Aksi takdirde sen de aynı cezayı alırsın.
    *Türkiye'deki ensest gerçeğine psikolojik, sosyolojik, hukuki, tıbbi, edebi, dini, nörolojik konularda tecavüzcülerle yüzyüze gelmiş cezaevi psikologlarının da aracılığıyla geniş bir fener tutan Kardeşini Doğurmak kitabını okumalı. Belki 1 kere değil. 3-5 kere okumalı ki kafamıza bazı şeyler tam olarak kazınsın. Bu kitabın 1000kitap'taki okunma sayısı "419"da kalmamalı. Binlerce, milyonlarca insana ulaşmalı.
    *Bu tür konular hakkında yapılan yorumlara ve gönderilere salt kalp butonuna basıp geçmemeli, içimizdeki esas kalbimizin butonuna basmalı. Ben de dahil.
    *Rahatımızı bozacak görmezden gelinmiş, halının altına atılmış gerçeklerden daha fazla rahatsız olmalı.
    *Daha fazla rahatsız olmalı.
    *Daha fazla rahatsız olmalı...
  • 183 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İnsanlığın görüp görebileceği en büyük acıya belki de savaştır diyebiliriz. Dünya şu ana dek birçok küçük büyük savaş atlatmış, bu savaşlarda milyonlarca, savaşın ne için yapıldığından bile bihaber olan savaşla ve askerlikle uzaktan yakından alakası olmayan insanlar boş yere can vermiştir. Bu açıdan, dünya üzerinde gerçekleşen büyük savaşlar beni her zaman dehşete düşürmüştür. İnsanların savaşta bilmedikleri bir değeri, başkaları istediği için (ya da başkalarının rahatı için) savunurken sebepsiz yere can vermiş olmaları bana her zaman son derece trajik bir durum olarak gelmiştir.

    Savaş dünyayı sömürdüğü kadar insanları da o denli sömürmüştür ki, uzun yıllar boyunca insanlık, tıpkı uzun süreli bir hastalığı yeni atlatmış olan birinin huzursuzluğu gibi bu kötü etkiyi üstünden atamamıştır. Bir askerin gözünden bakmaya çalışırsak şayet, dünya devletlerinin birbiriyle sebepsizce çarpıştığı bir savaşta o askerin aklından geçen tek şey hayatta kalma içgüdüsü olacaktır. O sırada kendisine bir grup üst rütbeye sahip insanlar tarafından savaşa gitmeden önce formalite icabı ona aktarılmaya çalışılan, cesurluk, korkusuzluk hikayeleri değildir şüphesiz aklında olan. "Ben cesurum, düşmanlarımı yerle bir edeceğim" gibi şişirilmiş düşünceler bir savaş meydanındaki psikolojik soğukluk ile tamamen hatırlanamaz hale gelir. Zaten o pozisyonda bu gibi düşünceler hatırlansa dahi bunların hepsinin birer saçmalık olduğu bir anlığına anlaşılabilir olacaktır. Birilerini öldürme zorunluluğu, baskısı hisseden bir grup insan, aynı şekilde, başkalarını öldürme zorunluluğu içinde olan başka birilerini öldürmeye çalışıyor, bunun adına da birileri tarafından savaş deniyor. Hayır, bu cesaret ya da korkusuzluk işi değildir, bu vahşettir. Zorunlu tutulmuş bir vahşet.

    Bu zorunlu tutulmuş vahşetin soğuk bir tasviridir Ademoğlu Neredeydin? Öyle ki, eserde bazı sayfaları çevirirken bile o soğukluğu içinizde hissedebilir, tir tir titreyebilirsiniz. Bu dehşetin tasviri esnasında Böll çok yerinde bir anlatım biçimi kullanmış. İlk bölümde ana karakterimiz Feinhals'ın gözünden savaşa şahit olurken, ikinci ve diğer bazı bölümlerde bir anda başka bir karakterin gözünden görmeye başlıyoruz her şeyi. Mesela bir anda hastanede yatmakta olan, halen daha şok geçiren bir albayın gözünden bakmaya başlarız bir anda, onun çevresinde gerçekleşen şeylere şahit oluruz. Başka bir bölümde de bir karargahın komutanı olan müzik takıntılı bir caninin gözünden de bakarız olaylara. Ama işin en önemli noktası, kendilerinin gözünden görmeye başladığımız karakterlerin hepsinin bir şekilde Feinhals ile bir bağlantısı olması. Mesela hastanede yatmakta olan şok geçiren albayın odasına bir anda Feinhals girer ve biz de diğer bölümde tekrardan daha onun gözünden bakmaya başlarız her şeye. Bu anlatım tekniği benim gerçekten çok hoşuma gitti. Savaş gibi salt olağanüstü geniş bir olguyu birçok perspektiften görebilmek demek daha çok şey anlayabilmek demektir. Yazar da bu şekilde daha da çok şey anlatabilir, sunabilir hale gelir bizlere. Büyük bir olguyu bize birçok perspektiften anlatır ki, biz de bu perspektifleri kendimizce yorumlayıp, değerlendirip sonuçlar çıkaralım. Elbette ki Böll bize fazlasıyla soğuk, dehşet veren sonuçlar çıkarmamıza olanak tanıyor.

    İnsan genel yapısı itibariyle büyük ve ağır dehşetler altında ezilirken en küçük şey bile ona çok değerli olarak gelir. Bu yüzden zorluk altında hayatta kalmaya çalışan insanlar en ufak şeyden mutlu olabilen insanlardır genellikle. İşte savaş da içine zorunlu olarak dahil olan insanlarda böyle bir etki bırakıyor. Bu etkinin birçok yansımasını eserde de görebiliyoruz. Savaşın umutsuzluğu altında ezilen biri için ufacık bir umut kırıntısı dahi hayat amacı haline gelebiliyor. Mesela savaş ortasında rastgele yıkık bir evden bulunan bir gitar. Ve bunu bir on saniyeliğine çalan bir askeri düşünün. Tüm o büyük umutsuzluk içinde yürümeye, hayatta kalmaya, "ölmemeye" çalışırken o on saniyelik gitarı çalması onu hayallerinin zirvesine dahi çıkarabilir. Bunu bizler savaşın içinde olmadığımız için bilemeyiz belki de o asker kadar, ama insanın umudunun kapasitesinin azaltılması gerçeğini en azından ayırt edebilir ve gözlem yapabiliriz. Bu bağlamda savaşın kendisi de aslında hem insan katilidir hem de umut ve hayal katili. Çünkü insanların hayallerini kısıtlar, okumayı çok seven bir insanın hayattaki en büyük amacı kendine ait şahsi bir kütüphane kurmaksa şayet, bu hayal savaş koşulları altında, savaşın sonuna dek hayatta kalabilme hayaline indirgenir. Bu haksız bir indirgeniştir; hiçbir şey, hiçbir güç insanın hayallerini ve umudunu bu denli keskin bir şekilde indirgememeli.

    Askerlerin ölünceye dek ya da en iyi ihtimalle esir düşünceye dek bir grup komutanlara "ait olmaları"ndan bahsediliyor. Askeri düzendeki aitlik olgusu da aslında kendince dehşet verici bir unsurdur. Bu şekilde düşündüğümüzde savaşın amacının bile ne olduğundan bihaber olan zavallıların, bir grup komutanlar tarafından sahip çıkıldığı yanılgısı vardır. Askerin kendisi de başka bir çaresi olmadığı için buna boyun eğer. Aslında savaş olgusunun kendisi bile zorunlu boyun eğmelerden ibaret değil midir? Eserde geçen bir kısım da beni içten içe çok sarstı. Feinhals bir karargahta çalışmakta olan bir hemşireye aşık olmuştur. Orada bulunduğu sırada sürekli onun yanına gitmekte, onunla saatlerce sohbet etmektedir. Gitmeden evvel son görüşmelerinde Feinhals kendisine bir tür harita oyunu oynamayı teklif eder. Oyuna başladıklarında Feinhals, Paris'in Almanya'nın merkezine ne kadar yakın olduğunu görüp şaşırır. Çünkü oyunu gerçek haritalar üzerinde oynamaktadırlar. Haritaların üstünde ülkelerin sınırlarından dahi haberleri olamayacak ölçüde saf ve masum insanların savaşta çarpıştırılmaları benim kanımı dondurdu bu kısmı okuduktan sonra. Sanki savaşın kendisi de bir formaliteden ibaret gibiymiş gibi; düşük rütbeli olanlar savaşa götürülüp birbirleriyle çarpıştırılmalı, tüfekler ateşlenmeli, mermiler kullanılmalı, savaş böyle olmalı birilerine göre, değil mi?

    Feinhals'ın kimi düşünceleri öyle yerinde ki, hani bir cümle okumuşsunuzdur herhangi bir kitapta, o tek cümle sizi o kadar derinden sarsmıştır ki o cümleyi en az birkaç defa daha baştan okursunuz ya, aynı ben de bu etkiyi yaşadım. Feinhals, "ölümü yönetiyordu onlar" diye düşünüyor piyade, er ve komutanlara baktığında. Gerçekten ne kadar da yerinde, sarsıcı bir cümle. Savaşlar ölümlerin yönetildiği geniş arenalardır aslında. Bir grup insanlar ya da imzalar bu ölüm kararlarını tereddüt etmeksizin verirler. Derler ki, şu birlik şuraya gidecek. Oraya gönderilecek birlik artık ölümü göze almıştır, buna zorunda bırakılmıştır; şayet hepsi sağ kurtulacak bile olsa bu onların insanları (askerleri değil, insanları) ölüme göndermesini haklı kılmaz. Yönettiği ölümlerle omuzlarındaki komik sembollerin arttığı bir grup kalpsiz komutanlar. Savaşın ortasında şarap sevdasına düşen, keyfine düşkün yüksek rütbeli askerler. Feinhals bir karargaha vardıklarında yanında ufak tefek bir asker görür. Asker en az kendisi kadar büyük bir bavul taşımaktadır. Feinhals ona yardım etmek için yanına gittiğinde bavulun içinde albayın özel isteği üzerine şarap bulunduğunu, o ufak tefek askerin de bir askeri birlikte kantinci olduğunu öğrenir. O sırada aniden bir çatışma çıkar ve bu kasvetli ortamda bile ufak tefek askerin bu bavulu sürüklemeye çalıştığını görür Feinhals. Tüyler ürpertici. Askeri düzen de aslında tıpkı kapitalist düzendeki gibi zorunlu tutulmuş bir kölelik düzeninden ibarettir, eğer bu açıdan bakacak olursak. Üstteki omzunda birçok değişik sembol, göğsünde çeşit çeşit nişan bulunan insanlar, sırf bunlar yüzünden daha değerli sayılıyor ve çatışmaya bunlara sahip olmayanlar gönderiliyor. Tıpkı en alt tabakanın çalıştıkça daha da aşağıya itilmesi gibi.

    Ayrıca eserde nişan konusuna da bolca dikkat çekiliyor. O dönemde insanların göğüslerindeki nişana göre değerlendirilmesi, çok nişana sahip olan insanın daha saygıdeğer olması gibi mantıksızlıklar dile getiriliyor. İnsanlık, nedense birtakım sembolleştirmeleri çok seviyor. Bunun eleştirisini Thomas Bernhard da bol bol yapar. Bu rezil çaba, dönem ve şartlar değiştikçe başka bir şekle bürünür. Savaş döneminde bu, nişan ve madalyon olur, modern dönemde ise diploma ve imzalar haline gelir. İnsanın nesneleştirilmesi belki de hiçbir zaman son bulamayacak. Feinhals ölen bir askerin boyunluk rozetini alırken bundan bile "kanlı bir teneke parçası aldı" diye bahsedilmesi bu dikkat çekmelerden yalnızca biri. Bizler böyleyiz; birtakım şeylere, o şeylerin kaldıramayacağı ölçüde anlam yükleriz. Bir savaş nişanına bilmem kaç tane savaş geçirdi anlamını yükleriz ama savaşın asıl dehşetini hiçbir nesne yansıtamaz, bunu göz ardı ederiz, ya da bir üniversite mezunu diploma alır meslek sahibi olduğunda bunu odasına asar ama aslında üniversite boyunca edinilmesi gereken bilimsel bilgi birikimi asla bir belgenin içine sığdırılamaz, o bilgilerin az bir kısmı edinilmiş olsa bile o diploma elde edildikten sonra unutulur.

    Bu eser hakkında içerik olarak birçok kez fazla bilgi verdim, farkındayım, ama inanın bana bunu eser beni her yönden çok etkilediği için yapıyorum. Son olarak bir kısımdan daha bahsetmek isterim. Üstte örneğini verdiğim müzik takıntılı cani komutan ile ilgili. Filsheit isimli bu komutan sıfatı almış canavar, karargahına yakalanıp gelmiş olan tutsaklara müzikal bir teste tabi tutuyor. Her tutsaktan istediği bir şarkıyı söylemesini istiyor eğer sesini beğenirse, onu kendi şahsi korosuna dahil ediyor. Eğer beğenmezse o tutsağı direkt olarak ölüme yolluyor. Bunu kendisi yapmıyor, çünkü kendisi elini kana bulamayacak kadar temiz yürekli (!) biri. Tutsak olarak bir kadın geliyor odasına. Ondan da yine her zamanki gibi şarkı söylemesini istiyor. Kadın korku içinde ilk başta sesi titreye titreye şarkı söylemeye başlıyor. Şarkının devamında sesinin güzelliği komutanı öyle sarsıyor ki, komutan o güne kadar öylesine güzel bir ses duymadığını daha oracıkta anlıyor. Komutan bir anda huzursuz hissetmeye başlıyor, ayağa kalkıyor, bir anda silahı ile kadına ateş etmeye başlıyor. Kadın yere yığılıyor. Yerde acı içinde kıvranırken, komutan onun başucuna gelip tüm bir şarjörü kadının üzerine boşaltıyor. Savaşın insandan birçok şey alıp götürdüğü doğrudur. İnsandaki güzellik ya da estetik duygusu da bunlardan sadece bir tanesidir belki de. Komutan savaşın kendisini sömürmesine o denli izin vermiştir ki (mühim olan Feinhals gibi buna izin vermemektir) kendisinde güzel diye tanımlanabilecek en ufak bir şeye bile tahammülü kalmamıştır. O denli karanlıkta kalmıştır ki en ufak bir ışıltıya dayanamayacak hale gelmiştir. Kalbi taş kesmiştir başka bir deyişle. O yüzden o kadının güzel sesine dayanamaz ve güzel bir şeyi yok edip, darmadağın etmek ister. Çünkü savaş insanların içine bunu aşılar. Güzel olan bir şeyi yok et. İnsanları öldürmeye, ilkel hevesini bir ateşli mekanizma ile almaya zorlar savaş. Zorunlu bir boyun eğme bir raddeden sonra zevk ile yapılan bir şeye dönüşmeye başlar.

    İnsanın sırf ırkı yüzünden bir savaşta katledilmesinin haklı çıkarılması caniliktir. Bu cümleyi okuyunca hemen İkinci Dünya Savaşı'ndaki Yahudiler gelmesin aklınıza. Olup olabilecek tüm ırklar buna dahildir. Mesele aslında yalnızca da savaşla da sınırlı kalmıyor bu bağlamda. Mesela İsviçre'de yaşayan nezih ve elit bir insan, Afrika'da o belgesellerde gördüğünüz, neredeyse ölecek kadar zayıf olan siyahi ufak çocuktan hiçbir yönden daha değerli ve daha üstün değildir. Bu yönden de bakmak lazım bana göre. İnsanlık büyük rezillikler, büyük krizler atlattı. Irklara takıntılı hale geldik, cinsiyetlere, cinsel yönelimlere bile. Bir dışlanacak grup bulduk sürekli; azınlık. O azınlığı da biz insanlık, günah keçisi ilan etmekten hiç çekinmedik. Gerek din adı altında farklı cinsel yönelimlere sahip insanları dışlamaya kalktık, gerekse de herhangi bir ırkı hiç yoktan bir sebep yüzünden sevmemeye, ondan nefret etmeye başladık. İnsanlık tarihi bütünüyle bu atlatılan, yaşanan ve yaşanacak olan krizlerden ibarettir, ibaret olacaktır. Peki ya savaş olgusunun krizini atlatabilmek için kaç kere daha yaşamamız gerekiyor bunu?
  • 342 syf.
    ·1 günde·8/10
    Leo Huberman: Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla

    Tarihi ekonomi teorisiyle ve ekonomi teorisini tarihle açıklamak! Bu düğümlenme önemli ve zorunludur. Ekonomik yanına gerekli ilgi gösterilmeyince tarih öğrenimi sakat kalır; ekonomi teorisi de tarihi arka planından soyutlandığında anlamsızlaşır.

    FEODALİZM DEDİKLERİ:

    Nasıl bindiğiniz taksinin ücretini ödüyorsanız, onuncudan on ikinci yüzyıla kadar şövalyelerle hanımefendilerin eğlence ve tüketimlerini de birinin ödemesi gerekiyordu. Feodal toplum üç sınıftan meydana geliyordu. Dua edenler, savaşanlar ve çalışanlar. Çünkü hem muharip hem rakip, çalışanın sırtından geçinir. Batı ve Orta Avrupa’nın çiftlik arazilerinin büyük kısmı malikâne (MANOR) denilen bölgelere bölünmüştü. Bir malikâne bir köyle, çevresindeki köy halkının işlediği birkaç yüz dönüm ekilebilir topraktan meydana gelirdi. Her malikâne arazinsin bir beyi vardı. Bazı büyük lortların birkaç yüz malikânesi vardı.

    Otlak, çayır, orman ve ekime elverişsiz toprak ortak kullanılırdı, ama ekilebilir arazi ikiye ayrılmıştı. Üçte biri beye aitti ve “Demesne” adıyla anılırdı. Geri kalan toprakta çalışana aitti (kiracılara).

    “Kiracı A” ya ait toprağın üç ayrı dilim halinde ve dilimlerin hiçbiri ötekine değmiyor. Sonraki yıllarda tek bir büyük toprak parçası haline geldi. Bu tarla dilimleri feodal dönemin tipik özelliğiydi, israfa yol açıyordu.

    Bir on ikinci yüzyıl gözlemcisine göre köylü: “Bağının şarabını hiç içemez, boğazından doğru dürüst bir lokma geçmez, kara ekmeğiyle yağı ve peynirinin bir kısmı kendine kalabiliyorsa ne mutlu onadır.

    Sahiplerinin isteğine göre bir zenci ailesinin böylece parçalanması bir serf ailesinde olmazdı. Bir serf, ailesini bir arada bulundurma hakkına sahipti. Serf topraktan ayrı olarak satılamazdı, ama toprağı bırakıp gidemezdi de. Elinde tuttuğu toprağa “Tenure” denirdi. Latince “Tutmak” anlamındadır. Ama yasaya göre serf; toprağı değil, toprak serfi tutardı.

    Malikâne geleneği bugün şehir ya da belediye meclisinin çıkaracağı yasalarla eş anlamlıydı. Feodal dönemde gelenek, yirminci yüzyılın yasa gücüne sahipti. Orta çağda her şeyi eline alacak kadar güçlü bir hükümet yoktu. Bütün örgütlenme tepeden aşağı bir karşılıklı yükümlülükler ve hizmetler sistemine dayanıyordu. Feodal çağda gerekli bütün malları hemen hemen sadece toprak üretiyordu. Onun için de toprak zenginliğin anahtarıydı.

    Kilise, bütün Hıristiyan dünyasına yayılmış bir örgüttü. Dindar bir çağdı. Kilisenin de muazzam manevi gücü ve saygınlığı vardı. Feodal çağın en büyük toprak sahibi kiliseydi. Kilisenin hastalara, yoksullara yardım etmekle hayırlı bir iş yaptığına inanan ve bu hayra katkıda bulunmak isteyenler kiliseye toprak bağışlardı. Kilise sonunda Batı Avrupa’ da ki bütün toprakların üçte biriyle yarısı arasında bir kısmının sahibi oldu.

    Feodalizmin ilk döneminde kilise ilerici, canlı bir öğeydi. Roma İmparatorluğu kültürünü epeyce muhafaza etmişti. Öğrenimi teşvik ediyor, okullar açıyordu. Yoksullara yardım ediyor, öksüzlere yurt açıyor, hastaneler yaptırıyorlardı. Soylular adam bulmak için mülklerini parçalarken, kilise gittikçe daha fazla toprak elde ediyordu. Kilise ayrıca, herkesin ödemek zorunda olduğu bir ondalık vergisiyle mülkünü genişletirdi. “Ondalık” son derece ağır bir arazi, gelir ve ölüm vergisiydi.

    Kilise ve soylular egemen sınıflardı. Toprağa ve toprakta bulunan kudrete el koymuşlardı. Kilise manevi yardım, soylular ise askeri koruma sağlıyordu. Bunun karşılığında çalışan sınıftan emek olarak ücret alıyorlardı.

    TİCARET = TÜCCAR:

    Dua edenlerle savaşanların ellerinde olan sermaye; edilgen, durağan ve kıpırtısızdı, etken değildi. Feodal toplumun erken döneminde iktisadi hayat pek az para kullanımıyla yürürdü. Malikâne ve köy, kendi başına bir bütün oluyordu; ihtiyaç duyduğu şeyleri kendi üretiyor, sonra da tüketiyordu.

    Şüphesiz, bir mal değiş tokuşu da vardı (mübadele). Sürekli bir talep olduğu zaman insanlar, bir ürünün kendi ihtiyaç duyduklarından fazlasını üretiyorlardı. Haftalık pazarlarda ticaret hiçbir zaman çok geniş çaplı olmaz ve hep mahalli kalırdı. XI. yüzyılda Batı Avrupa bu nedenle bir dönüşümden geçti.

    Doğu Avrupa’ da ki kabilelerle çarpışmalar; gerçekte yağma ve toprak uğruna girişilmiş saldırılar olduğu halde, “Haçlı Seferi” adı altında yüceltiliyordu. Kilise, bu talan seferlerini bir saygıdeğerlik tülüyle maskeliyor, amaçlarının İncil’ i yaymak ya da münkirleri yok etmek, olmadı Kutsal Ülke’yi savunmak olduğunu söylüyordu. Haçlı hareketinin asıl gücü, ürütülüşündeki enerji, büyük ölçüde, belirli gurupların kazanacağı avantajlara dayanıyordu.

    Kilise gücünü yaygınlaştırmak istiyordu, Hıristiyan dünyası ne kadar genişlerse; kilisenin gücü ve serveti de o kadar büyüyordu. IV. Haçlı Seferi 1201’ de başladı. Bu seferde Venedikliler, en önemli ve en karlı rolü oynadı. Venedikliler, bu Haçlı seferine “Tanrı Aşkına” yardımcı olmaya hazırdılar, ama bu büyük aşkın, şişman bir ganimet payına karşı gözlerini kör etmesine de hiç meydan bırakmıyorlardı. Din açısından Haçlı seferlerinin sonuçları kısa ömürlüdür, çünkü Müslümanlar bir süre sonra Kudüs krallığını geri aldılar. Gelgelelim, ticaret açısından Haçlı seferlerinin sonuçları çok önemlidir. Dua edenleri, savaşanları, çalışanları ve çoğalan bir tüccar sınıfı bütün kıtaya yayarak Batı Avrupa’nın feodal uykusundan uyanmasına katkıda bulundular. Akdeniz ticaret yolunu Müslümanların elinden alarak bu denizi bir kere daha eskiden olduğu gibi, Doğu ile Batı arasındaki büyük ticaret yolu haline getirdi.

    Ticaret, iyi bir başlangıç noktası bulduktan sonra, yokuş aşağı yuvarlanan bir kartopu gibi büyür.

    Ticaretteki gelişmenin, iktisadi hayatın para kullanımına ihtiyaç duymaksızın yürüdüğü eski doğal ekonomiyi nasıl değiştirdiğini gösterir. Parayı, isteği ne olursa olsun, herkes kabul eder, çünkü para her şeyle değiş tokuş edilebilir. Böylece para kullanımı, mal mübadelesinin kolaylaştırdı ve dolayısıyla ticareti teşvik etti. XII. Yüzyıldan sonra zararsız (kapalı) ekonomi, çok pazarlı bir ekonomiye dönüştü ve ticaretin gelişmesiyle, ortaçağ başlarının kendine yeterli malikânesinin doğal ekonomisi, artan ticaret dünyasının para ekonomisine dönüştü.

    ŞEHİRLER ÜZERİNE:

    Ticari büyümenin en önemli etkilerinden biri şehirlerin büyümesiydi. Şehirler, ticaretin hızla genişlediği yerlerde doğuyorsa; Ortaçağ’ın büyüyen şehirlerini İtalya ve Hollanda da aramak gerekir. Ticaretin genişlemesi devam ettikçe, yol kavşaklarında nehir ağızlarında ya da toprak eğiminin elverişli olduğu yerlerde de şehirler oluştu. Bu yüzden, ticaret daha fazla insana iş demekti, onlarda bu işi bulmak üzere şehirlere geldiler.

    Feodalizm atmosferi tam bir hapishane atmosferi, şehirdeki ticari etkinliğin ki ise tam bir özgürlük atmosferiydi. Şehir yaşantısı malikâne yaşantısı gibi katı değil, esnek ve etkindi. Tüccarlar şerhlerde gelişmek ve özgürlük için çeşitli şeyler yapmaya başlamışlar. Lonca birlikleri kurmuşlardı.

    Tüccarlar serbest hareketlerine engel olan feodal kısıtlamalarla karşılaşınca “Lonca (Guild)” ya da “Hanse” denilen birlikler kurdular. Bunlarla, şehirlerinde gelişmeleri için gerekli özgürlüğü kazanmaya çalıştılar.

    Şehirler, toprak sisteminde de tüm yaşamsal, toplumsal işlerde özgür olmak, feodal lortlara bağlı kalmak istemiyorlardı. Şehirliler vergilerini de istedikleri biçimde toplayıp bu işi kapatmak istiyorlardı. Sinir bozan, kendi değişen dünyalarında sadece bir baş belası değeri olan feodal harçların, ödemelerin, yardım ve cezaların çokluğundan hoşlanmıyorlardı. Bu vergileri bütünüyle ortadan kaldırmayı başaramadılar. Ama daha az sıkıntı verecek şekilde yeniden ayarlamayı becerebildiler. Şehirlerin denetimini hemen ele geçiremediler ama aza azar kazandılar.

    Tarih boyunca, iktidarda olanların, hali vakti yerinde olanların, ellerinde olanı elden kaptırmamak için ne mümkünse yaptıkları görülmüştür.

    Yargıç Oliver Wendell Holmes’ın dediği gibi: “Görüş ayrılığı büyüyünce rakibimizin dediği olmasın diye öldürmeyi tercih ederiz.”

    Aslında örgütlü tüccar loncaları önderliğinde savaşan şehirliler bu günkü anlamda devrimci değillerdi. Sadece genişleyen ticarete engel olan eskimiş bazı feodal geleneklerin gevşetilmesini istiyorlardı. “Bütün insanlar eşit ve özgür yaratılmışlardır” diye bir şey yazmazlardı. Kişisel özgürlük, kendisi doğal bir hak olarak talep edilmiyordu. Sadece sağladığı yararlar için isteniyordu.

    Tüccarlarla şehirlilerin kazandıkları haklar bir servet kaynağı olarak ticaretin artan önemini gösterir.

    Eski feodal dönemde, insanın zenginliğinin ölçüsü sadece topraktı. Ticaretin yaygınlaşmasından sonra yeni bir servet çeşidi ortaya çıktı: “Para Serveti”. Feodal dönemde, tek servet kaynağı olan toprağın mülkiyeti, yönetme gücünü de rahiplerle soylulara verirdi. Şimdi yeni bir servet kaynağı olan “Para Mülkiyeti”, yükselen orta sınıfa, yönetime katılma imkânını veriyordu.

    ESKİLER YERİNE YENİ FİKİRLER:

    Ortaçağın başlarında faizle borç vermeyi yasaklayan bir güç vardı. Bu güç kiliseydi. Faizle borç vermek; tefeciliktir-günahtır diyordu kilise.

    Feodal zamanlarda kilisenin, insanların kafaları üzerindeki etkisi şimdi olduğundan çok daha fazlaydı. Şehir hükümetleri ve daha sonraları da devlet hükümetleri de tefeciliğe karşı yasalar çıkarmışlardı. İncil: “Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin cennete girmesinden daha kolaydır” der.

    Zamanla kilise öğretisi gitti, “gündelik ticari işler” geldi. İnançlar, yasalar, birlikte yaşama yolları, kişisel ilişkiler-toplum yeni bir gelişme aşamasına girerken hepsi değişti.

    VENSEREMOS! KIRALIM ZİNCİRLERİ:

    En önemli değişikliklerden birisi köylünün durumunda görüldü. Ticari büyüme, para ekonomisinin gelişmesi, şehirlerin yükselmesi, onu böyle sımsıkı bağlayan bağlarından kurtulma ümidi verdi. Şehir halkı zamanlarının bütününü ya da çoğunu ticaret ve endüstriye verirlerse; yiyeceklerinin büyük kısmının kırsal alanlardan gelmesi gerekir. Böylece, kırla kent arasında bir iş bölümü doğar. Tarih boyunca pazarın genişlemesi, üretim artışına muazzam bir teşvik olmuştur. Tarımsal üretim nasıl artar? İki yolu vardır. Birisi, yoğun (entansif) gelişmedir; yani daha çok gübre kullanılarak toprağı sürmenin daha ileri yöntemlerini bularak, genel olarak daha çok ve daha bilimsel çalışarak eski toprağınızdan daha fazla ürün alırsınız. Öbür yaygın yol (ekstansif) gelişmedir; yani önce ekilmeyen yeni alanları tarıma açmak. Bu dönemde her iki yöntem de yürürlüğe kondu.

    Avrupa, Amerika’dan beş yüzyıl önce “batıya akın” hareketini yaşadı. XVII. yüzyıldakiler gibi XII. yüzyılın öncüleri için de mücadele çetin ve uzundu ama zafer, özgürlük ve mülkiyet demekti! Üstelik özgür emeğin, özgür olmayan emekten daha üretken olduğu lortların kafalarına dank etmişti. Geleneksel emek hizmetlerinden vazgeçip, istediği emeği kiralaması, ücretle adam çalıştırması daha iyiydi. Gerek kırda, gerek kentte özgürleşmenin baş düşmanı soylular değil, yine kiliseydi.

    Kara ölüm XIV. yüzyıl Avrupa’sında, Dünya savaşında ölenlerin yani XX. yüzyılın en dâhiyane ölüm saçan araçlarıyla sürdüğü dört yıllık örgütlü kıyımda ölenlerin iki katı insanı öldürdü. Karşı durulamayan iktisadi güçlerin baskısı eski feodal düzeni yıkmıştı. XV. yüzyılın ortalarına kadar Batı Avrupa’nın büyük kısmında nakdi-getirim, emek yükümlülüklerinin yerini aldı. Ayrıca birçok köylü de tam özgürlüğe kavuştu. Toprağın herhangi bir meta gibi böylece alınıp-satılması, serbestçe müdahale edilmesi, eski feodal dünyanın sonu demekti. Değişimi yaratan güçler Batı Avrupa’yı boydan boya taramış ve yüzünü tamamen değiştirmişlerdi.

    LONCA EGEMENLİĞİ:

    Endüstri örgütlenmesinin bu aşamasını iyi anlamak gerekir. Eskiden mallar ticari şekilde satılmak için değil, sadece evin ihtiyaçlarını karşılamak için yapılırdı. Oysa şimdi dış pazarda satılmak üzere mal yağılıyordu. Bu malları, hem hammaddelerin hem de malların yapıldığı araçların sahibi olan profesyonel ustalar yapar ve bitmiş ürünleri satarlardı. Bugün, endüstride çalışan işçiler, ne hammadde ne de araçlara sahiptirler. Bitmiş ürünü değil, iş güçlerini satarlar. Bu çağda bir politikacı ya da sanayici “Sermaye ile Emek Ortaklığı” üzerine bir konuşma yapsa; yaşlı ve güngörmüş işçi tabiatı gereği omuz silker, “palavra” der, asla inanmaz bu lafa. Para veren adamla, parası verilen adam arasında büyük bir uçurum olduğunu bilir bu ihtiyar.

    Orta çağ tarihinde şehirlerin arasında geçen şiddetli savaşları okurken, bunların genellikle “Lonca” üyelerinin dış rekabet istememelerinden ileri geldiğini hatırlayınız: Eski doğal ekonominin takas anlayışına göre; ticaretin amacı kâr yapmak değil, hem alıcıya hem de satıcıya kazandırmaktı.

    PARA, PARA, PARA:

    Paranın değerinin düşürülmesi çok eski bir adettir. Midas gibi dokunduklarını altın yapmak isteyip de beceremeyen orta çağ kralları, para kazanmanın başka bir yolu olarak paranın değerini düşürürlerdi. Paranın değeri düşünce, fiyatlar yükselir, alım gücü azalır. Orta çağ kralları da paranın değerini düşürüp kâr etmeyi amaçlamışlardır.

    Altın ve gümüşün ticari gelişme için bu kadar önemli olduğu bu dönemde, ticari büyümenin kendisi, bu madenlerin muazzam yataklarının keşfine yol açtı. Bu keşif de ticaretin yeniden büyümesini sağladı. Bugün, 400 yıllık bir perspektiften, Kolomb’un keşfini daha iyi değerlendirebiliyoruz, ama XV. yüzyılın insanları Kolomb’u Hint Adaları’nı keşfedemediği için başarısız saymışlardı. Ancak XVI. yüzyılda Meksika ve Peru’dan İspanya’ya gümüş akmaya başlayınca keşfin değeri anlaşıldı. Mallar uzun yollardan ve ülkelerden geçtiği için konulan vergiler dolayısıyla fiyatlar çok yüksek oluyordu. Ticaretin yönü ve yolları değişmişti. Eskiden Venedik’le Güney Almanya şehirlerinin coğrafi konumu onları batılarındaki ülkelerden daha avantajlı kılmışken, şimdi Atlas Okyanusu’nda kıyısı olan ülkeler avantajlı olmuştu. Eskiden ticaretin ana yolu olan, şimdi ara sokak olmuştu. Yeni ana yol Atlas Okyanusuydu. Portekiz, İspanya, Hollanda, İngiltere ve Fransa ticari üstünlüğü ele geçirmişti. Tarihin bu dönemi haklı olarak “Ticari Devrim” diye adlandırılır.

    Girişken tüccarların karşısında yalnız eski Avrupa ve Asya’nın bazı kısımları değil, yepyeni dünyalar olan Amerika ve Afrika da vardı. Eskiden” Uluslar arası Ticaret” denince; Asya’nın bir kısmıyla Avrupa’nın ticareti anlaşılırdı. Oysa şimdi bu deyim dört kıtadan meydana gelen, anayolları da okyanuslar olan çok daha geniş bir alanı anlatıyordu. Keşifler Batı Avrupa’nın bütün iktisadi hayatında muhteşem bir yayılma dönemine yol açtılar. Pazarın gelişmesi her zaman iktisadi etkinliği hızlandıran başlıca etken olmuştur. Alış veriş yapılacak yeni yerler, kendi ülkenizin ürünlerini satacak yeni pazarlar, yurda geri getirecek yeni mallar; son derece bulaşıcı, teşvik edici bir hareketti bu: “Ve yoğun ticari etkinliğe, yeni keşiflere, buluşlara, yayılmalara yol açtı. Tehlikeli ve heyecanlı pek çok da kârlı fırsatları değerlendirmek için ticari şirketler kuruldu.

    XVI. ve XVII. yüzyıl tüccarlarının Amerika, Asya ve Afrika ile ticaret gibi büyük bir girişimin gerektirdiği, büyük para toplama sorununa karşı buldukları çözüm yolu anonim şirketler oldu. İngiltere’nin ilk anonim şirketi “Tüccar Serüvenciler” di. Bu anonim şirketler şimdiki büyük korporasyonların atalarıydı. Şimdi olduğu gibi o zaman da –parası olan- herhangi bir hisse satın alarak anonim şirketin ortağı olabilirdi. Ticaretin altın çağıydı, servetler oluşuyordu –sermaye birikiyor- ve bu da XVII. ve XVIII. yüzyılların büyük endüstriyel genişlemesinin temeli olacaktı. XVI. ve XVII. yüzyıllarda savaşlar bitmediği için krala maddi desteği bankerler ve tüccarlar yapmaktadır. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Alman banker Fugger ortaçağ için çok önemli bir şahsiyettir. Bu çağa aslında “Fugger’ler Çağı” da denir.

    Bütün bu bilgiler kendi başlarına önemli değildir. Önemli olan genişleyen ticaretin ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli mali mekanizmanın 16. yüzyılda tüccarlar ve bankacılar tarafından hazırlanmış olmasıdır.

    Şüphesiz o zamandan beri de değişen koşulları karşılayacak daha yeni ve daha iyi yöntemler de eklendi ama yüzlerce yıl önce temel oradaydı.

    Sömürülecek yeni ülkeler aşıldıkça, ticaret öne atılıp tüccarlarla bankacılar zenginleştikçe bu Fugger’ler çağının tarihe insanlığın refahı ve mutluluğunun altın çağı olarak geçeceğini düşünseniz de yanılırsınız!

    FUGGER’LER ÇAĞI:

    Azınlık için büyük refah döneminde, kitlelerdeki bu yaygın perişanlığın açıklaması nedir? Nedenlerden biri savaştı. Almanya’daki “30 Yıl Savaşları (1618-1648)” na kadar büyük bir felaket hiçbir zaman yaşanmamıştır. Toplam nüfusun üçte ikisi kayıptı, kalanlar da sefalet içindeydi.

    Dolaşımdaki para miktarının artması paranın değerini düşürür. Para, mübadele edildiği şeylere göre bollaşırsa; o şeylere göre değeri düşer. Bu da fiyatların artmasına sebep demektir. Paranın azlığı veya bolluğuna göre, mallar genellikle pahalanır veya ucuzlar. Bununla beraber, son zamanlarda Hıristiyan dünyasına akan para ve değerli maden bolluğu her şeyin pahalanmasına yol açar. Ücretli işçilerin de durumu kötüleşir. Ücretler hiçbir zaman fiyatlar kadar yükselmezler. Ücretleri arttırmak içinse mücadele gerekmektedir.

    Bu dönemde önemli bir değişime dikkat etmek gerekir. Toprağın, üzerinde harcanan emek miktarına göre önemli olduğu yönündeki eski düşünce ortadan kalkmıştır. Ticaretle beraber endüstrinin gelişmesi ve fiyatlardaki devrim, parayı insanlar için daha önemli yapmıştı. Toprak ta artık bir gelir kaynağı olarak görünüyordu. İnsanlar toprağa da genel olarak mülkiyete baktıkları gözle bakmaya alışmışlardı. Para yapmak amacıyla alıp-satan vurguncuların oyuncağı olmuştu toprak.

    Kapitalizm de, endüstri işçilerine ihtiyaç duyduğu zaman, artık hayatlarını kazanabilmek için iş güçlerinden satacak başka bir şeyleri kalmayan, toprağından sürülmüş talihsizler stokundan da adam aldı.

    ÇOCUK İŞÇİLER:

    Pazarın genişlemesi! Bildiğimiz şekliyle kapitalist endüstriyi yeryüzüne getiren güçleri anlamamızın anahtarı budur. Pazarın genişlemesi iş bölümünü gerektirir. Pazar uluslar arası olduğu için, üretilen mal kısa sürede ve daha ucuza mal edilmelidir. Aracılar eski Lonca usulünün kaldırılmasını da etkilemişlerdir. Artık kurallar işlememektedir. Loncalar eski hâkimiyetini kurmaya çalışsa da durumları umutsuzdur. Ulusal ekonomiyle birlikte eve iş verme sistemi devreye girdi. Bunların yöneticileri de sermaye sahipleridir. Bu, 16. yüzyılın başlarındaydı. 300 yıl sonraki fabrika sisteminin başlangıcıydı. 16. yüzyılla 18. yüzyıl arasında bağımsız zanaatkârları, yarının ücretli-işçi sınıfı oldu.

    DEĞERLİ TATLAR ÜZERİNE:

    Hükümetler bütün ulusa servet ve güç getireceğini sandıkları yasalar çıkarıyorlardı. Bu yasalar tarihçilerce “Merkantilist Sistem” olarak adlandırılmış ve sınırlandırılmıştır. Bu sistem, devletin ve servet ve kudret kazanma çabasında su veya bu zamanlarda uygulandığı birtakım ekonomik teorilerdi. Yöneticilerden Thomas Mun, devletin servetini arttırmanın önemli yolunun başka ülkelerde olanlardan satın alındığından fazla satmak ve ticari dengeyi böylece kendi lehine kurmayı ve dış ticaretin önemli olduğunu söylüyordu.

    16.yüzyılın sonunda İspanya’nın çökmesiyle küçük Hollanda, çağın önde giden gücü olarak ilk sıraya fırladı. Hollanda küçük ama zengin ve güçlüydü. Bunun başlıca nedenlerinden biri de gemi yapımı sanayisiydi. Bu gemiler, herkesin malını her yere taşıyorlardı.

    Merkantilistlere göre; bir ülkenin diğer bir ülke ile ticareti, her iki tarafında en büyük parçayı koparıp alma savaşımıydı. Rakip devletin ticaret ve imalatının gerilemesi, sadece SAVAŞ’ a yol açardı. Savaş ta merkantilistlerin meyvesiydi.

    İHTİLALİN AYAK SESLERİ:

    1776 bir ihtilal yılıydı. Amerikalıların “Bağımsızlık Bildirisi” ile İngiltere’nin merkantilist, kolonyalist politikasına baş kaldırmasıdır. Tüccarlar, tekelci şirketlerden pay ve serbest ticaret istiyorlardı. Serbest ticaret ülke çıkarınadır.

    Kısıtlamalardan dolayı, üretici dilediği gibi üretemiyordu. Ürünleri elinde kalıyordu çünkü ihraç etmesi yasaklanmıştı. Bu dönem, serbest ticaret isteği, özgürlüğü beraberinde getirdi.

    Altın, gümüş, maden yatakları olmayanlar; bunu parayla sağlayacaklardı. Ancak mali gücü olanlar sadece! Adam Simith der ki: “İş bölümü ustalığı arttırır; zamandan tasarruf sağlanır. Pazarın genişliği ile orantılıdır. Pazar ne kadar büyükse o kadar iş vardır ve iş bölümü yapılır, serbest ticaretin gelişmesini sağlar. Ticaret, zincirlerini kırıp genişlemelidir çünkü dünyadaki servet, iş adamı için kutsaldır”.

    ESKİ DÜZEN DEĞİŞİYOR:

    Eski düzende yoksullardan vergi alıp, zenginleri vergilendirmeyen bir anlayış vardı. Köylüler, gelirinin yüzde seksenini vergi olarak veriyordu. Kalanı ile besleniyor, barınıyor, giyiniyordu. Ama 1789’da ki “Fransız Devrimi” esnasında, Fransız topraklarının üçte biri köylülerdeydi. Yine de mutlu değillerdi. Aradıklarını yükselen orta sınıfta (Burjuvazi) buldular. Bunlar; yazarlar, öğretmenler, doktorlar, avukatlar, yargıçlar, devlet memurları, bankerler, eğitimli sınıf, tüccarlar, imalatçılardı. Fransız Devrimi’ni yapan ve bundan en kazançlı çıkan bu orta sınıftı. Burjuvazi devrimi yaptı. Zorbaları devirdi. Gelişen burjuvazi için ticaret ve endüstrideki kısıtlama, düzenleme ve baskı, hükümetçe küçük guruplara tekel ve ayrıcalık bağışlanması, çağını doldurmuş Loncaların ilerlemeyi kösteklemesi, kendilerine söz hakkı tanımadan yasalar çıkarılması ve eski yasaların varlığı, mücadeleci devlet memurlarının çoğalması, hükümet borçlarının gittikçe büyüyen hacmi, kırılması gereken bir kabuktu. Burjuvazi politik gücünün, iktisadi gücüyle orantılı olmasını istiyordu. Mülkleri vardı, ayrıcalık istiyordu. Hükümete verdikleri borç paraların geri ödenmesini istiyorlardı. Tüm bunlara karşın; HALK, devrimi yaptı. Fakat devrimin meyvelerini yine yukarı sınıf-sınıflar yediler. Yine burjuvazi kazandı; soyluluk kaldırıldı, iş ayrıcalığı getirildi. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik bir halk sloganı idi ama burjuvaziler için geçerli oldu bu söylemler; halk devrim yapmakla hiçbir şey kazanamadı. FEODALİZM öldü. Burjuvazi her hakkı kazandı. Feodalizmin çöküşü ile kâr amacı güden değişik bir toplum kuruldu ve bunun adı da KAPİTALİZM oldu.

    KAPİTALİZM’E DAİR:

    Para ancak, tekrar kâr karşılığı satmak üzere mal veya emek satın almakta kullanıldığı zaman sermaye olur.

    Kapitalist, kazançla satmak için işçinin iş gücünü satın alır, ama tabii ki bu gücü satamaz. Sattığı – kârla – işçinin emeğiyle hammaddeden tamamlanmış ürüne dönüştürdüğü mallardır. Burjuvazi için kâr, işçinin yarattığı değerden daha azını ücret olarak almasından doğar.

    Kapitalist, üretim araçlarının sahibidir; binaların, makinelerin, hammaddelerin sahibidir ve işçinin iş gücünü de satın alır. Kapitalist üretim bunların birleşmesinden doğar. Sermaye birikimiyle birlikte endüstriyel kapitalizm için zorunlu olan “Mülksüz” emekçi sınıfı doğar. Feodalizmden kapitalizme geçişte eski bilim, hukuk, eğitim, hükümet ve din de değişti. Bu çağın ahlakı, politikası, edebiyatı ve dini; tasarruf etme gerekliliğini ileri sürerek birleşti. Tanrı ile uzlaştı. Dünyada tasarruf eden zengin adam artık cennete gidebilecekti. Sermayelerini fabrikalara yatırdılar. Böylece MODERN sistem doğdu.

    DEVRİM HER YERDE:

    Endüstride kullanılan en yeni alet ve makineler 18. yüzyılda tarıma girdi. Bu yüzyılda kanal ve yol yapımlarına başlandı. Tarım gelişti, nüfus arttı, nüfus çiftçiyi zenginleştirdi, zenginler de tarıma yatırım yaptılar. Yeni bir dünya yaratılmaya başlandı.

    ENDÜSTRİ DEVRİMİ (İNGİLTERE):

    Zenginler fabrikalara ve tarıma yaptıkları yatırımlarla daha zengin olurken; üretim araçlarından yoksun olan fakirler daha da fakirleştiler. Makinelerin bakımına, insanların bakımından daha fazla önem veriliyordu. Tüm aile çalışmasına rağmen geçinemiyorlardı. Ücretler çok azdı ve aç kalma noktasına geldiler. Halk makineleri kırmaya başladı. Sefalet ve açlık başkaldırıyı ve cezaları getirdi beraberinde. Bu gelişmeler olurken sendikaların da elleri boş durmadı ve sendikalar sayesinde halka oy verme hakkı verildi, halkın durumu görece biraz daha düzeldi.

    KLASİK İKTİSAT:

    İngiltere’de ki “Endüstri Devrimi” sırasında, endüstrici sınıfın doğuşu, zamanın koşulları üzerinde temellenen bazı iktisadi teoriler de doğurdu. Bu teorilere “Klasik İktisat” denir: Herkes dilediği işi yapabilecektir; devlet asayişi ve mülkiyet hakkını korumalıdır vs.

    Bir ülkeyi büyük yapan şey, herhangi bir zamanda eli altında bulunan değerler stoku değil, değerler üretme yeteneğidir. Bir insan servet sahibi olabilir ama tükettiğinden daha değerli nesneler üretme gücüne sahip değilse yoksullaşacaktır.

    ÜTOPYA:

    Ütopyacı düşünürlerin en büyük ilkesi kapitalizmin kaldırılmasıdır. Kötülük, adaletsizlik, israf, plansızlık vardır kapitalizmde.

    Kapitalizmde çalışmayan azınlık, üretim araçlarına sahip olduğu için refah ve lüks içinde yaşıyordu. Bu yüzden ütopyacılar bu araçların ortak kullanımını iyi bir hayat diye görüyorlardı. Bu da SOSYALİZM’ di. Ve Karl Marx geldi, sosyalistti. Durumu düzgün işçiler ve planlı bir toplum istiyordu. Üretim araçlarına bir zümrenin değil tüm halkın sahip olmasını istiyordu. Sosyalizmin ancak örgütlü ve devrimci bir işçi sınıfının eylemleriyle geleceğine inanıyordu. İşçi, düzen içinde olursa, toplumdaki yerini alabilir diye düşünüyordu. Gelecek ile ilgili umutları bunlardı. Marx’ın iktisadi öğretisinin temel noktası; kapitalist sistemin emeğin sömürülmesine dayandığıdır. İşçi, üretim araçlarına sahip değildir, yaşamak için tek META’yı – iş gücünü – satmalıdır. İşçiye verilen ücret sadece hayatını sürdürmesi için gerekli olana eşittir. İşçinin ücret olarak aldığıyla, ürettiği META’nın değeri arasındaki fark “Artık Değer” dir. Artık değer işverene gider. Kâr, faiz ve rantın kaynağıdır. Artık değer, kapitalist sistemde emeğin sömürülmesinin ölçüsüdür.

    KIRILMA NOKTASI:

    Kapitalist sistemde kâr imkânı yoksa üretim olmaz. Buhranlar; genel para düzeyinin, dolaşımdaki para hacminin kabarıp inmesiyle meydana gelen iniş-çıkışların sonucudurlar. İşler yolundayken para daha hızlı dolaşır ve bankalar gittikçe daha çok kredi verirler. Yüksek faiz oranı isterler, ama işin iyi gittiğini ve kâr ettiklerini zanneden imalatçılar bunu düşünmezler. Refah böylece ekonomik yükselişe yol açar. Refah dönemlerinde sermayenin gelirleri, iş gücünün ücretinden çok daha hızlı büyür. Zenginler hızla zenginleşir, gelirleri artar. Ne kadar kişisel harcama yapsalar da ellerinde çok para kalır. Harcayamadıklarını biriktirirler, bir kısmını endüstriye yatırırlar ve mal üretme araçlarında dehşet bir artış olur, üretim otomatik olarak artar. Mallar fabrikalardan pazara akar. Ama işçiler, artan üretim ve çıktıyı satın alabilecek kadar ücret almıyorlardır. Mallar tabiatı gereği satılamaz, depoda kalır, alım gücü yoktur, fiyatlar düşer, kâr gelmez. Ve üretim durur. Sonuç: İşsizlik, bunalım, zenginin gelirinde azalmadır. Fazla tasarruf kesilir. Tüketiciler yavaş yavaş birikmiş mal yığınını tüketirler, çalışan endüstriler yeni ve ileri araçlar olmaksızın iş yapamayacaklarını anlar, üretim yeniden hızlanır ve refah-yükseliş-bunalım döngüsü yeni baştan başlar.

    Marx’ın analizi şuraya varıyor: Kapitalistler ücretleri düşük tutarak kârı sürdürmelidirler, ama bunu yaparken kârın gerçekleşmesinin bağımlı olduğu “Satın alma gücünü” yok ederler. Düşük ücret, yüksek kârı mümkün kılar ama aynı zamanda mala talebi azalttığı için kârı imkânsızlaştırır.

    RUSYA’DA DURUM:

    Sovyetler Birliğinde, kullanım için üretim vardır. Kapitalizmde üretim kâr içindir. Kapitalizmle beraber bolluk içinde yoksulluk yaşanıyordu. İlk plan bolluğu ortadan kaldırıp üretimi kısmak ve bazı ürünleri hibe etmekten geçiyordu. Oysaki üretim kısıtlandığında fiyatlar artar, yoksulluk diz boyu olur. Plan, parçalara bölünmüş olduğundan Sovyetler Birliğindeki gibi bütünlüğün elde edilmeyişi planı geçersiz kılar. En temel faktör, üretim araçlarının özel mülkiyet olmasıdır. Kapitalistler işçi sınıfını saf dışı etmek için faşizme sığınırlar. Birinci Dünya savaşıyla beraber birçok kişi Rusya’da devrimcilerin yanında olmuş ve işçi devrimi başarıya ulaşmıştır. Kapitalistler, bu devrimci sınıfla karşı karşıya gelmişlerdir.

    KITLIK PLANI & SONUÇLAR:

    Bolluk içinde yoksullukla karşılaşan kapitalistler sorunu çözmek için bolluğu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Üretimin tüketimi aştığı bir bolluk ekonomisinde bu ancak arzı keserek-kısarak mümkündür. Tüketim için daha fazla mal üretmek fiyatları düşürür, öte yandan üretimin kısıtlanması da fiyatları yükseltir ve kârı arttırır. Onun için kapitalist planlama: “Kıtlığın Planlamasıdır”. Parçalara bölünmüş bir planlamadır bu. Sosyalist toplumda plancılar, planlarını yaparlar, gecekondular mı temizlenecek? Temizlenir, planın üzerinde bir çapraz çizgi atılı, sorun çözülmüştür. İşe hemen başlanır. Özel mülkiyet yolu tıkamayınca, bir ihtiyaç duyulup planı da yapılınca, ardından eylem gelir. Özel mülkiyet yolu tıkayınca; mülkiyet çıkarına olan önce gelir, kamu çıkarı da ne hali varsa görür. Nereye baksanız kamu yararı, özel mülkiyet çıkarı tarafından baltalanmış olabilir. Kapitalistlerin, planlı ulusal ekonomiye karşı olmalarının asıl nedeni; planlı ulusal ekonominin er geç özel mülkiyetin kaldırılması demek olduğunu bilmelerindendir.

    İş sınıfı devrimi Rusya’da başarılı olmuştu. Kapitalistler, iktidarlarını tehdit eden devrimci bir işçi sınıfıyla karşı karşıya gelmişlerdi. Bekledikleri büyük iyilik örgütlü işçi sınıfı hareketinin ezilmesiydi. İki önder de (Hitler ve Mussolini) istenen malı verdi. İtalya’daki faşizm ve Almanya’daki nasyonal sosyalizm karşı devrimci hareketlerdi. Kurulu düzen, kapitalist iktidar ve ayrıcalık böylece garantiye alınmıştı. Kapitalist ekonomi çökmeye başlayıp işçiler iktidara yaklaşmaya başlayınca, kapitalistler kurtuluşu faşizme sarılmakta buldular. Faşizm de sorunları çözmez-çözemez. Aynen kapitalist rejimde olduğu gibi faşist ekonomide de üretim araçlarının özel mülkiyeti ve kâr amacı temel ölçütlerdir.

    Özet, Süha Demirel, 10 Ocak 2011

    Not: Bu kitabın özeti; Yıldız Teknik Üniversitesi’nde, Prof. Dr. Neşet Toku’nun verdiği “Toplumsal Yapılar ve Tarihsel Dönüşümler Dersi” için tarafımdan yapılmıştır.

    ***

    Kitabın Künyesi:
    Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla
    Leo Huberman
    İLETİŞİM YAYINLARI
    Çeviren: Murat Belge
    Yayın Yılı: 2014
    342 sayfa
    Dili: TÜRKÇE