• 372 syf.
    ·5 günde·9/10
    Kardeşini Doğurmak kitabı bizi hangi konularda rahatsız etmeyi amaçlıyor?: https://youtu.be/XvACJzZtwCM

    "Yetiştirdiğin ağacın meyvesini ilk sen yemez misin?" Ensest suçunu kabul eden bir "baba"(!)

    Uzun zamandır kurgu romanların arasında kaybolmamla birlikte oluşan rahatlığımı bozabilecek ve beni içindeki saf gerçeklerle rahatsız edebilecek bir kitap arıyordum. Kardeşini Doğurmak kitabı doğru bir seçimdi.

    Peki, neden bazı gerçeklerden rahatsız olmalıyız?
    Marcel Proust'un düşüncesine göre, merakımızın tam olarak uyanması için bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekiyor.
    Ray Bradbury, rahat bırakılmamıza gerek olmadığını, bazı gerçeklere kayıtsız kalmamak için arada sırada rahatsız edilmemiz gerektiğini belirtiyor.
    Sabahattin Ali ise dünyada rahat yaşamanın aptalca olduğunu, aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamanın daha gerekli olduğunu savunuyor. Buraya başka sevdiğim yazarların da rahatsızlık hakkındaki düşüncelerini yazabilirdim ama şimdilik bu kadarı yeterli.

    Bir soru sorarak başlayayım. Bu yazıyı okuyan kadınlardan kendi kardeşini doğuran var mı? Aramızda böyle bir kişinin olduğunu hiç sanmıyorum. Peki bu durumda kalmış biri, hiçbiri, binlercesi için ne kadar oranda bir empati duygusuna sahip olabiliriz? Merakımızın tam olarak uyanması için artık bir rahatsızlık duyuyor olmamız gerekmez mi rahatça yaşayıp gülüp geçtiğimiz gerçeklere karşı? Türkiye'deki ve belki de mahallemizdeki komşumuza kadar inmiş olma ihtimali olan ensest gerçeği hakkında nelerden haberimiz var?

    Ensest: Başta aile içi olmak üzere her türden gayrimeşru cinsel ilişkiyi ifade eder.

    1,5 aylık bir çocuğun cinsel istismar sonucu bağırsakları patlayarak öldüğünden haberiniz var mı?

    "Babanın ihtiyacını gider, ne olur, bak bize zarar verecek" diyen ve enseste aracılık eden annelerden haberiniz var mı?

    Babasının 24 yıl boyunca bir bodruma kapatıp yedi kardeşini doğurmasına sebebiyet verdiği Elizabeth F.'den haberiniz var mı?

    Küçücük çocukların tecavüzünde rıza arayıp, 12 yaşından büyük çocukların tecavüzcüsüyle evlendirilmesini yasalaştırmaya çalışan kurumlardan haberiniz var mı?

    Diyarbakır'daki bir mahkemede sırf tecavüz tamamlanmadığı için erken boşalma indirimi alan sanıktan haberiniz var mı?

    "Yetiştirdiğin ağacın meyvesini ilk sen yemez misin?" diyen ve kendi öz kızına uyguladığı cinsel istismar suçunu kabul edip hiçbir suçluluk duymayan babalardan haberiniz var mı?

    Ailedeki cinsel istismardan haberi olup da babanın Kuran'a el basabileceğini söyleyince ona inanan abilerden haberiniz var mı?

    14 yaşındayken bir akrabasının tecavüzüne uğrayan ve evinden kaçan Güldünya'nın töre kurallarına uymadığı için vücuduna sıkılan kurşunlar tarafından öldürüldüğünden haberiniz var mı?

    Bir çocuğun kendi ağzından çıkmış olan "Ben çilekli süt istiyorum. İneğin sütünü istiyorum... Pipi sütü istemiyorum artık!" cümlelerinden haberiniz var mı?

    Kanınızın yıllardır süregelen sıcak akışından sonra kanınızı durduk yere dondurmak isteyeceğiniz bütün bu iğrençliklerden haberiniz var mı?

    Karnındaki bebeğin babasından mı yoksa kocasından mı olduğunu bilmeyen kadınlardan haberiniz var mı?!

    Benim haberim yoktu. Çok ama çok özür dilerim. Güldünya'dan, Elizabeth'den, tecavüzünde rıza aranan bütün çocuklardan, 1,5 aylık bağırsakları patlayan o çocuktan, karnındaki bebeğin babasından mı yoksa kocasından mı olduğunu bilmeyen bütün kadınlardan özür dilerim. Bunların hiçbirinden haberim yoktu.

    Büşra Sanay olmasaydı haberim olmazdı. Çünkü ensest haberlerinde pek reyting yoktu. Daha çok tıklanacağı bilindiği için böyle gerçekleri yayınlamayı o kadar tercih etmeyip de durmadan sosyal medya kanalları aracılığıyla Şeyma Subaşı'nın Acun'dan aldığı nafaka haberlerini paylaşan, Arda ve Berkay'ın kavgasını Türkiye'nin gündemine oturtan, izdivaçlarda edilen kavgaların tecavüz ve ensest vakalarının önüne geçtiği bir iğrençlikler bütününde yaşadığım için o kadınların hepsinden özür dilerim.
    Sosyal medyaya yansıması o kadar istenmiyor bu tür haberlerin. Yansıması istenmiyor çünkü toplumun rahatını bozabilecek, iktidarın verdiği cezaların caydırıcılığını sorgulatabilecek cinsten haberler bunlar. Bize yansıyan sadece Palu Ailesi oldu, o da işin görünen yüzüydü. Çok ama çok özür dilerim hepsinden... Hiçbir şey yapmadım cesetlerine karşı. Yapmamayı geçtim haberim bile yoktu tecavüz edilmiş bedenlerinin masumluğundan. Haberim bile yoktu...

    Ben eminim ki, günlük yaşamlarımızda yanlarından geçip gittiğimiz insanların arasında bu tür sapkın insanlar var. Ben eminim ki, binlerce insan bu tür gerçeklere karşı hâlâ sessiz kalmaya devam ediyor. Ben eminim ki, çocukların anlattıklarına inanmayan, ensesti hâlâ hastalık olarak görmekle yetinip de sanıkların ceza almasını engelleyen, verilen cezaların eksikliğinden ötürü aramızda dolaşmaya devam eden insanlar var.

    PEKİ NE YAPMALI BU İLLETE KARŞI?

    *Bu tür olaylardan daha fazla haberimiz olmalı.
    *Çocuklara hayır demeyi öğretmeli.
    *Çocuklara cinsel eğitim verip, özel bölgeleri öğretilmeli.
    *Cinsellik konusu açıldığında çocuk ayıplanıp susturulmamalı.
    *Anneler çocuklarıyla yakından ilgilenmeli.
    *Çocuklara kendilerini nasıl ifade edebilecekleri öğretilmeli.
    *Çocuklara kendi vücutlarının özel olduğu ve ancak kendi izin verirse birinin dokunabileceği öğretilmeli.
    *Ailelerin, çocukların ve bu konuda bilinçlenmek isteyen herkesin Çocuk İzlem Merkezleri aracılığıyla bilgilendirilmesi sağlanmalı.
    *Eğer bir suça tanıklık ettiysen ya da suç şüphesi oluştuysa bunu adli mercie bildirmeli. Aksi takdirde sen de aynı cezayı alırsın.
    *Türkiye'deki ensest gerçeğine psikolojik, sosyolojik, hukuki, tıbbi, edebi, dini, nörolojik konularda tecavüzcülerle yüzyüze gelmiş cezaevi psikologlarının da aracılığıyla geniş bir fener tutan Kardeşini Doğurmak kitabını okumalı. Belki 1 kere değil. 3-5 kere okumalı ki kafamıza bazı şeyler tam olarak kazınsın. Bu kitabın 1000kitap'taki okunma sayısı "419"da kalmamalı. Binlerce, milyonlarca insana ulaşmalı.
    *Bu tür konular hakkında yapılan yorumlara ve gönderilere salt kalp butonuna basıp geçmemeli, içimizdeki esas kalbimizin butonuna basmalı. Ben de dahil.
    *Rahatımızı bozacak görmezden gelinmiş, halının altına atılmış gerçeklerden daha fazla rahatsız olmalı.
    *Daha fazla rahatsız olmalı.
    *Daha fazla rahatsız olmalı...
  • Semrâ Sultân kod adlı okurun paylaştığı iletiye ve Ahmet Altan ‘a cevaptır. #40521697

    Merhabalar… Yine bir cevap iletisi ile sizlerleyim. Yalanları paylaşanlara karşın, gerçeklerle cevap verelim mi? Lütfen, eşlik ediniz… El-Cevap 2!

    Birincisi burada: #42480462

    Taraf Gazetesi Yazarı Altan… Taraf’ın nasıl bir gazete olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Yalan dünyaya açılan bir kapıdır Taraf yayınları… Buram buram Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı kokan yazıya verdiğim cevaplar için buyurunuz... Sizlerde eşlik ediniz...

    *

    Ahmet Altan: Acılı bir dönem sona eriyor.
    Murat Ç : İktidar mı gidiyor sayın altan, hayrola? Belediye seçimlerinden bir tüyo mu var?

    Ahmet Altan: Yanlış kurulmuş bir cumhuriyet şimdi yeniden biçimleniyor.
    Murat Ç: Haklısınız sevgili Altan, İngiliz Mandasını ya da Amerikan Mandasını kabul edip, SEVR de belirtilmiş sınırları kabul edip, sömürge bir devlet olmalıydık… Damat Ferid ile aranız nasıldı sorması ayıp?

    Ahmet Altan: Biz cumhuriyet kurup başına Mustafa Kemal’i getirmedik, Mustafa Kemal’i başa geçirip etrafına bir cumhuriyet kurduk.
    Murat Ç: Siz derken? Zaten siz kurmadınız sayın Altan, sizin ne yüreğiniz ne de fikriniz yeter. Mustafa Kemal’in etrafına kurulan bir şey yok, fikirlerin etrafına kurulan modernize edilmiş bir devlet var.

    Ahmet Altan: Tek partili bir diktatörlük de halktan destek alamadığı için desteğini ordudan aldı.
    Murat Ç: Tek Parti dediğiniz şey, Milletin Meclisidir. Ve Çok sesli bir meclistir. İçerisinde her bölgeden milletvekili ve görüş bulunmaktadır. Birinci ve İkinci meclisi hiç okudunuz mu? Halktan destek almadıysa, Mustafa Kemal’i halk nasıl bağrına bastı? Onun yanında olup nasıl savaşa girdi?

    Ahmet Altan: Niye yaptığımızı bugün dahi mantıklı bir şekilde açıklayamadığımız bir sürü tuhaf “devrimi” ordu zoruyla gerçekleştirdik.
    Murat Ç: Orduyla gerçekleşen bir şey yoktur. Meclis vardır. İsyan bastırılması için milletvekili mi gitsin? Şimdi öyle yapılıyor da haberimiz mi yok ?

    Ahmet Altan: İnsanların giysilerine musallat olduk.
    Murat Ç: İnkılapları anlamadığınız ortada. Atatürk’ün eşi, Latife hanımı tanır mısınız? Kıyafeti nasıldı? Karışılmış gibi miydi? Devlet kurumlarında bir kılık kıyafet şekli belirlenmiştir. Kimsenin kıyafet üzerinden nemalanmaması sağlanmıştır. Kıyafet üzerinden siyaset güdülmemesi sağlanmıştır. Şu an onları giy desem giymezsiniz. Ama MİLLETE TAM TERSİNİ SÖYLEMEK GÜZEL OLUYOR DİMİ. Atatürk’ün gezilerini ve halkın giyim kuşamını iyi analiz ediniz!

    Ahmet Altan: “Fes giymeyeceksin” diye tutturduk.
    Murat Ç: Tutturmadık. Devlet kurumlarında yasaklandı. Giyen giydi. Topluluk genel olarak uyum sağladı. Fesin Müslümanlıkla ya da İslamla ne ilgisi var? Zamanında FES giyilmemesi için Osmanlı neler yaptı, sonra onu nasıl sahiplendi. Lütfen ya… Şapka diye diye kafayı yemiş bulunmaktasınız. Bir belgeniz falan da yok ortada. Kraldan çok kralcı olanlar her zaman vardır. Yaranmak için bir takım işler içine girmiş kişilerin varsa yaptıkları ne Cumhuriyet’e ne de Atatürk’e mal edilemez. Bugün olanlar ortada, ama kimse en baştakine değil, yapanı suçluyor ve sıyrılıyor. Değişen nedir? Ama yok, öyle yazmak lazım…

    Ahmet Altan: Alfabelerini değiştirdik.
    Murat Ç: Ülkede ki okuma yazma oranı neydi, sonra ne oldu? Arap Alfabesi ile ilgili bir kolaylık ve harikalık varda bizim mi haberimiz yok ? Latin harflerinin zararı olmadığı gibi, bizzat yararı olmuştur. Bunu anlayamıyorsanız, lütfen kullanmayınız demek isterdim ama bizi desteklemeyenler köprülerden geçmesin o zaman beyanatlarına benziyor, bu da hoş olmaz.

    Ahmet Altan: Müziklerini dinlemelerini yasak ettik.
    Murat Ç: Mesela ne yasak edildi? Daha iyisi icra edilsin diye bir takım faaliyetleri biliyoruz da ne yasak edilmiş, pek anlamadım.

    Ahmet Altan: Bunların hiçbirini halkın rızasını alarak yapmak mümkün olmadığından hep orduyu kullandık.
    Murat Ç: İftiraya bakınız… Halkın içine karışıp, İnkılapların çoğunu yapmadan önce halkın arasında bizzat denemiştir. Şapka ve Harf İnkılabı nasıl yapıldı mesela? Biraz akıl ve mantık… Lütfen…

    Ahmet Altan: Ne olurdu insanlar fes giyseydi, Arap alfabesi kullansaydı, Bach yerine türkü dinleseydi?
    Murat Ç: Türkü ne zaman yasaklandı? Fes senin kültürün değil, neyini savunuyorsun? Arap alfabesi dediğin şeyi halk ne kadar benimsemiş? Zoruna giden nedir?

    Ahmet Altan: Ne olurdu görüntü Batılılara benzemeseydi de, “halkın iradesine” dayanan bir yönetim şekli Batı’ya benzeseydi?
    Murat Ç: Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetimi, kendisi içinde özeldir. Hiçbir ülkeye de benzemez. Batı’nın uygulama şekli ile, bizim kültürümüzde uygulanan şekil ve yönetim farklıdır. Padişahım çok yaşa diyenler olsaydı diyorsun yani, o zaman halkın iradesi vardı haklısın…

    Ahmet Altan: Bu ülkede “şapka giymiyor” diye adam asıldı.
    Murat Ç: Yalancısın, iftiracısın. Şapkayı bahane edip ayaklanma çıkaran dini tarikatlar ve ele başları cezalandırılmıştır.

    Ahmet Altan: Bunun saçmalığını dile getirmek yasaklandı.
    Murat Ç: Saçmalayan sensin.

    Ahmet Altan: Mustafa Kemal, Batı uygarlığının “özünü” değil, biçimini benimsedi.
    Murat Ç: Mustafa Kemal KUL’a kulluk eden milletten, HÜR bir millet ortaya çıkardı. Batı’nın benimsenecek ne özü varmış ? Lazım olan alınır, lazım olmayan bir çok şeyde alınmaz. Sanarsın ki Altan Rönesans yaptı da biz almadık?

    Ahmet Altan: Bu ülkenin aydınları da “görüntüyü” çağdaşlık olarak değerlendirdi.
    Murat Ç: Aydın dediğin kimler? Üniversite reformunu NFK mı yaptı?

    Ahmet Altan: Eğitim bir “beyin yıkama” kampanyasına dönüştürüldü, demokrasi neredeyse lanetlenip “cumhuriyet” alabildiğine yüceltildi.
    Murat Ç: Türk Tarih Tezi sana fazla gelir sayın altan. Batı’nın çakma tezi üzerine antitez olarak ortaya çıkmıştır. Fikirler ortaya atılmış ve bir çok batılı profesör yardımcı olmuştur. Türklerin silik bir tarihe ait olmadığını görmüş olan ATATÜRK, Batı2nın çakma tezini kabul etmedi diye seni mi mutsuz etti. Lütfen mutsuz ol…

    Ahmet Altan: Cumhuriyet, bir diktatörlük yönetimine cevaz veriyordu çünkü.
    Murat Ç: Aynen, meclis zaten puro içmeye geliyordu.

    Ahmet Altan: Demokrasi ise diktatörlüğe izin vermiyordu.
    Murat Ç: Atatürk insan içinde dolaşan bir liderdi. Bunu görmemek körlük demektir. Böyle diktatörlük nerede var?

    Ahmet Altan: Gericilik-ilericilik tamamen şekil üzerinden öğretildi.
    Ahmet Altan: İnsanların birbirlerine nasıl hitap edeceği bile yasalarla belirlendi.
    Ahmet Altan: Batı’nın şapkasını aldık.
    Ahmet Altan: Gömleğini, ceketini, alfabesini aldık.
    Ahmet Altan: Felsefesini, bilimini, demokrasisini almadık.

    Murat Ç: Cumhuriyet tarihine gerçekten hakim misiniz? Siz bu ülkenin yeniden nasıl kurulduğunu, fakirliğini ve Osmanlı borçlarını bilmiyorsunuz sanırım? Ülkeye Osmanlı bilim mi getirmiş, felsefe mi getirmiş, demokrasi mi getirmiş. Cumhuriyet temellerini attığı için mi düşmansınız ?


    Ahmet Altan: Görüntüsel bir özentiye dayanan bir diktatörlük kurduk, bunun sürmesini de ordunun silahıyla sağladık.
    Murat Ç: Osmanlı borçları ödendi, ülke kendisi kalkınmaya başardı, yabancıların elinde olan bütün kuruluşlar millileştirildi demiyorsun ama dikta’nın ne olduğunu bilmeden mi yoksa bilerek mi atıp tutuyorsun? DP mesela sizce nedir, ne yapmıştır?

    Ahmet Altan: İsmet Paşa da bu düzeni sürdürdü.
    Ahmet Altan: Sonra bunu değiştirmek zorunda kaldık.
    Ahmet Altan: Her şeyi “görüntü” sandığımızdan “demokrasinin” de görüntü kısmını benimsedik.

    Murat Ç: Cumhuriyet’in harcamalarına bir bakınız. Eğitime mi yoksa Ordu’ya mı daha çok para harcanmış. Bir bakın bakalım, az olan para nereye harcanmış???

    Ahmet Altan: Seçimlere çok parti girdi ama yönetim hep orduda kaldı.
    Ahmet Altan: Seçilen siyasiler, yönetimi kendilerinde sandıklarında ordu devreye girip darbe yaptı.
    Ahmet Altan: Darbeler de bizim tuhaf cumhuriyetin bir “parçası” olarak kabul edildi.

    Murat Ç: Ordu ile kafayı bozmuş olmanız mümkün mü? Cumhuriyet’i idare eden Meclis var, ordu siyasetten çekilmiştir. Paşalar ya siyasette ya ordu da kalacaktı. Herkes yolunu seçmiştir.

    Ahmet Altan: Soğuk Savaş sırasında, Amerika Türkiye’yi Sovyetler’e karşı kullanmak istediği için bu düzenin sürmesinden yana çıktı.
    Ahmet Altan: Sonra dünya değişti.
    Ahmet Altan: Amerika değişti.
    Ahmet Altan: Avrupa değişti.
    Ahmet Altan: Türkiye’den talepleri değişti.
    Ahmet Altan: Ordu bunu kabul etmek istemedi.
    Son darbesini 28 Şubat’ta yaptı.

    Ahmet Altan: 2002’de zenginleşen muhafazakâr kesimlere dayanan, dünyanın desteğini arkasına almış AKP iktidarına karşı da darbe hazırlıklarını, girişimlerini, planlarını sürdürdüler.
    Murat Ç: Nasıl zenginleştiler. Bir yazar mısınız? Sarraf ve benzerlerinin yöntemleriyle mi? Zenginlerden tehditle alınan paralarla mı? Efendim?

    Ahmet Altan: Dünyaya öylesine kördüler ki hayatın değiştiğini fark etmediler, kendilerine olan güvenleri tamdı, hazırladıkları darbeleri kayıtlara geçirdiler.
    Ahmet Altan: Hayatın, zamanın, koşulların kendilerine verdiği mesajları anlamamakta direndiler.
    Sonunda yakalandılar.
    Halk artık darbelerden ve darbecilerden nefret ediyordu.
    Kendi iradesinin iktidara gelmesini istiyordu.
    Dünya da bunu destekliyordu.
    Murat Ç: Amerika destekledi evet biliyoruz. Başa nasıl geldiler? Deniz Baykal olmasaydı, Siirt seçimleri yalandan iptal edilip, tekrar seçim yapılıp seçilmese başa gelebilir miydi?

    Ahmet Altan: Dün ilk kez muvazzaf bir orgeneral “darbe” hazırlıklarına karıştığı için tutuklandı.
    Kenan Evren, darbe yaptığı için ifadeye çağrıldı.
    Ordunun içindeki son cunta da şimdi temizleniyor.
    Yeni bir çağ açılıyor.
    Murat Ç: Cunta dediğin FETÖ sanırım? Onlar geldi ya hani…

    Ahmet Altan: Bu çarpık cumhuriyetin içinde hayat bulmuş bütün “çarpıklıklar” da temizlenecek, cumhuriyeti bu toplum yeniden kuracak.
    İnsanların giyimine, diline, dinine, yaşamına karışılmayacak, karışmaya kalkan cezalandırılacak.
    Kişilerin iradesinin değil, dünyayla uyum içinde yaşayacak bir toplumun iradesinin yönetime yansıyacağı bir dönem bu.
    Diktatörlüğe heves etmek artık mümkün değil bu çağda, bunu da herkesin aklında tutmasında büyük fayda var.

    Murat Ç: En son cevap yazdığım bu son yere kadar yazılanları iyice okuyun. Ve son cümleyi tekrar okuyun. OLMAYAN şeyleri yazmak kaleminizin bir parçası olsa gerek. Cumhuriyet değil, sizin düşünceleriniz çarpık. İnsanların dinine kimse karışmadı, Kul'a KULLUK ortadan kaldırıldı, yüzyıla uygun kıyafetler benimsendi, yaşamına da karışılmadı, devlet kurumlarına özel olarak verilen emirler başkadır, halkın yaşam biçimi başkadır. Atatürk’ün gezilerine bakarsınız biraz biraz anlarsınız belki. Siz kimi kandırıyorsunuz yahu ????? Siz yazınca bütün bunlar gerçekten olmuş oldu yani? Kafanızdan yalan tarih yazınca oldu yani? Benim yazdıklarımda gerçek değil zaten bunları da ben uydurdum.

    Siz ve sizin gibiler, böyle yazıyorlar. Sonra bunları zaten araştırmayacak insanlara da, gerçekleri anlattığınızı sanıyorsunuz, birileri de paylaşıyor.

    Sizin fikirlerinizin, gerçek anlamda temiz olmadığı gerçeği ortadayken; yazdıklarınızın da samimi olmadığı, belirli bir kitleyi iktidarın da desteği ile kandırmak zevki paha biçilemez olmalı. Sizin ideolojik yapınız nedir bilemem, samimiyetinizin hangi derecesi ile yaşıyorsunuz onu da bilemem, bildiğim şey şudur.

    CUMHURİYET çok şeydir, fakat; sizin ANLATTIKLARINIZ değildir…

    Cumhuriyet’in ve Kurucusu’nun fikirleri altında kıvranıyorsunuz. Sayın altan, yazılarınızı okuyunca şunu anladım ki, hiçbir gerici düşünce ne Mustafa Kemal ile ne de Cumhuriyet ile başa çıkamaz. Çıksaydı, emperyalizme destek yağdıran kitle kazanırdı değil mi?

    YENİLMEYE MAHKUMSUNUZ… İktidarlar geçicidir bunu da unutmayınız. Baki olan şeyi söylememe gerek yok sanırım…

    *

    Kalın sağlıcakla Semra Hanım, ben de engelli değilsiniz… Gelip Yorum yapabilirsiniz….
  • 318 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Ömer Hayyam Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ve günümüzde temsil ettikleri düşünce ve değerler



    Semerkant, Amin Maalouf'un Doğu'nun üç önemli ismi Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ı buluşturduğu önemli bir romanıdır.
    Gerçek olaylarla harmanlanmış edebi yönü güçlü içinde değişik göndermeler olan bir eser. Kitabın sayfalarına gerçek olaylar eklenmiş olmasına rağmen bu bir romandır. Kurmacadır. Tarihi, romanlardan öğrenmeyin. Yanlış bilgilere sahip olmuş olursunuz.



    Romandaki Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah birer sembol. Yazar maksat muhabbet olsun diye bunların romanını yazmış olamaz. Yine laf olsun diye kitabın adı Semerkant konulmamıştır. Şimdi bunları tek tek anlatmak istiyorum.



    Amin Maalouf, dinlerde varolan köktencilik, yobazlık veya taassup diye tanımlayacağımız yaklaşımlara karşı olan biri. Bu sebeple kendisi hiçbir dine, milliyete veya düşünce hareketine aidiyet hissetmiyor. Dünyadaki din eksenli yaklaşım ve çatışmalara karşı olan biri.




    Bunlardan hareketle şunu söyleyebilirim Amin Maalouf, kitapta Ömer Hayyam olarak vucut bulmuştur. Amin Maalouf gibi Ömer Hayyam da dini taassuplara karşı olan biri. İnsan olarak yapılan iyiliğin karşılığını bulacağına, iyilik yapmak içinse illa bir yere bağlı olmaya gerek olmadığına inanan biridir. İnsanın, insan olarak kabul edilmesi gerektiğini bunun için illa bir yere bağlı olmaması gerektiğini vurgular.



    Bende oluşan düşünceye göre yazar Kitapta geçen Nizamülmülk', Sünni İslam Dünyası; Hasan Sabbah ise Şii İslam Dünyası olarak tanımlamış olabilir. Mesela Nizamülmülk, veziri olduğu Selçuklu Devletini imar faaliyetleriyle han hamam kervansaray medreseler yollar köprüler ile donatır. Adaletin tecelli etmesi için güçlü kurumlar oluşturur. Zaten yazar bu kısımlardan övgü ile bahseder.




    Buna rağmen Nizamülmülk yaptığı onca şeye rağmen dünya hakimiyeti için saltanattâ kalabilmek için yanlış yollara girer. Kibrinin esiri olarak insanlara kötülükler yaşatır. Sünni İslam Dünyasi da böyle değil midir? Peygamber Efendimizin getirdiği nizama en yakın anlayış olarak kabul görmesine rağmen kibrine yenik düşer. Adaleti sağlamak üzeré gelen İslam, Zümre dini haline getirir. İdeolojik kalıplara hapsolur. Sünni olmayana kem gözle bakar. Okumayı aydınlanmayı ilk emir olarak getiren İslam ne yazık ki kan gözyaşı ve terörizmle bir tutulan bir din oluverir. Bu da insanların eliyle olur.



    Gel gelelim Hasan Sabbah'a romanda Selçuklu sarayında divanda görev aldığı ifade edilir. Gerçeklikte alakası olmayan bu durum esnasında haksızlığa uğrayarak saraydan kovulur. Sonrasında ise yaşadıklarını başkalarına yaşatmaya başlar. Tıpkı Şii İslam Dünyası gibi. Mesela Şiiler, Hazreti Alinin ve onun soyunun büyük haksızlıklara uğradığını söyler. Buna rağmen ilerleyen zaman diliminde başka insanlara aynı şeyi yapmaktan geri durmazlar. Hazreti Hüseyin'in din için kanı dökülmüştür. Şiiler ise sırf bizden değil diye günümüzde de kan dökmeye devam etmiyor mû? Şii Mollalar saplantılı ideolojik dünyaları kendi ülkelerine cehennemi yaşatmıyor mu?



    Ve Son Nokta Semerkant... Semerkant Türk -İslam medeniyet tarihinde müstesna biryere sahiptir. Medeniyetin doğduğu bölge. Önemli bir kültür ve eğitim merkezdir. Büyük medreseler, ticaret merkezleri, saraylar kurulur. Bunları yapan insanoğludur. İnsanoğlu şaheserler yapmıştır.Tüm bunları yapanlar yiné sahip olduğu kibir ile Sünni -Şii kavgalarına, inanç-düşünce farklılıkların, iktidar kavgalarına feda edilmiştir ve yerle bir olmuştur. İşte bu sebeple kitabın adı Semerkant konulmuş olmalı.



    Kitabın başında bir hikaye var. Gerçek mi bilmiyorum. Titanik battığında gemide Ömer Hayyam'ın Rubailerinin orijinal hali bulunmaktadır. Kitabın çevresindeki kaplama sebebiyle denizde zarar görmez. Anlatılan bu dur. Gerçek midir bilemem. Kitabın sonunda kitap için doğunun nadide çiçeği diye bahseder. Buradan hareketle yazar şunu diyor; buna ne gerek vardı Ömer Hayyam'ın Rubaileri ait olduğu yere yanı doğduğu topraklarda kalmalıdır. İnsanın gururu, bir değeri doğduğu yerde yaşamaya bırakmıyor diye ekliyor. Nadide bir çiçek en iyi doğduğu toprakta yaşar öyle değil mi?Bu cümleler kitabın özeti olarak kabul edilmelidir.



    Romanın asıl kahramanı el yazması Rubailerdir. Rubailer ve onu var eden medeniyet kurulan toprakların bin yıldaki yıkım ve varoluş arasında gidip gelen hikayesi.



    Kitap, farklı düşünceleri bir kitapta buluşturarak bunların kavgalarının sebep olduğu yıkımlara, katliam vé yerle bir olan değerlere dikkat çekmiştir. Kitabı bu açıdan okumak daha yerinde olur.

    "Darülislam'da zorbalıktan uzakta yaşayabileceğim bir köşe yok" kitaptan bir alıntı.

    İslam, insanlığın büyük bir buhran yaşadığı dönemde ortaya çıktı. Kimsesizlerin kimsesi oldu. Eşitlik, adalet getirdi. Müalümanla müslümanı kardeş kıldı. İslam memleketleri medeniyetin beşiği ilmin irfanın merkezi oldu. Sonra ne değişti de bunlar tersine döndü? Adalet gitti, zülüm peydah oldu. Bunu sadece emperyalizme bağlayamayız, keza Hazreti Osman'ı emperyalistler değil Müslümanların kendisi şehit etti. Hazreti Hüseyin'in kanını birbiri ile akraba sayılan insanlar döktü. Netice itibarıyla İslam memleketleri daha önce varolan neyi kaybetti ki zulüm her bir yeri sardı? 681 yılından günümüze geçen 1338 yılda neden İslam Dünyası bir adım ileriye gitmedi?
  • 131 syf.
    ·3 günde·9/10
    Böll'ün gerek savaş hakkındaki düşüncelerini, gerekse de hayat hakkındaki görüşlerini çok beğeniyorum. Bana kalırsa kendisi zorlu bir dönemde birçok şeyi apaçık görebilen bir yazardı. İnsanlık olarak kimi boğucu dönemlerden geçerken, özellikle tam da o zamanlarda bazı gerçekleri fark edebilmek kolay olmadığı gibi ağır bir iştir de. Böll'ün kendisi de bizzat cephede bulunmuş biri. Yazdığı konuda tecrübeli. Savaşın ne denli kötü bir şey olduğunu yerinde tecrübe edip, o savaş şoku içerisinde gerçekleri seçebilmiş bir yazar kendisi. İşte özellikle savaş gibi yoğun olaylar insanlık olarak bizi adeta bir şoka sokar. Bu şokun etkisi altındayken işin mantıksal ve felsefi yönünü görebilmek; gerçekten de o şok içerinde, fark etmenin getirmiş olduğu yoğunluğu kaldırabilmek asıl meseledir. Böll bunu çok iyi başarıyor.

    Trenin Tam Saatiydi, cepheye gönderilen bir askerin öyküsünü anlatıyor. Askere zorla alınıp, kendi rızası dışında cepheye gönderilen masum bir insanın (asker değil, insan) öyküsüdür bu. Hikayenin bir kısmı cepheye giden trenin içinde, diğer kısmı da kendisinin ve asker arkadaşlarının vardığı mevkide geçer. Daha trene binmeden öylesine gergindir ki, yanındaki hiç tanımadığı yaşlı bir adama savaşın çılgınlık olduğundan söz eder. Hiç tanımadığımız bir insana içten bir şekilde mühim şeylerden bahsedebilir miyiz? Soruyu şu şekilde sormak daha doğru olacaktır belki de: Hangi koşullar altında hiç tanımadığınız birine dert yanarız? Hiçbir geri dönüş şansı yok. Eğer cepheye gitmeyi reddederseniz, hain ilan edilip, o halde karşı taraftaki ülkelerin düşmanı durumunda bulunurken, eğer bunu yaparsanız kendi ülkeniz tarafından da düşman olarak ilan edileceksiniz. Bu, insanların ve ülkelerin birbirini en ufak sebeplerden düşman ilan ettikleri bir ortamda, kimsenin düşmanı olmamaya çalışmak hainlik olarak nitelendirilebilir mi? Hayır, bunun tek bir ismi vardır; insanlık.

    Hikayemizin daha en başında sitemli, neredeyse kızgın halde olan kahramanımız trene binmek zorunda kalıp, cepheye yaklaştıkça içinde o sitemden eser kalmaz. Şikayetçi olmayı, sorgulamayı kesmez anlamı çıkmasın bundan. Cepheye yaklaştıkça içindeki sorgulamaların derinliği de artar. Öyle kötü hisseder ki kendini, ölüm zamanını bile hesaplamaya başlar trenle cepheye yaklaşırken. Yakında öleceğim, der ilk önce. Ama yakında kelimesinin gelecek olgusu üzerindeki etkisini fark eder bir anda. Yakında kelimesi geleceği sıkıştırıp ezmektedir. Şayet siz bir olay hakkında yakında kelimesini kullanırsanız geleceğin genişliğini daraltmış, kısıtlı hale getirmiş olursunuz. İşte yakında kelimesinin geleceği sıkıştırıp ezmesi gibi savaş da insanın geri kalan yaşamını; geleceğini sıkıştırıp ezmektedir. Çünkü insanların savaş karşısında kesin bir bilgileri yoktur. Cepheye giden her asker oraya son anlarını yaşamak için gidiyormuşcasına gider. Oraya neden, hangi amaçla gittiğini bile ölünceye dek anlamaz. Bildiği tek şey, 'birileri' tarafından emir verildiği ve gitmek zorunda olduğudur. Savaşın çılgınlık olduğunun farkında olan biri, bu çılgınlığın kendi ülkesine de bulaştığını pekala fark edecektir. Bu açıdan da bir karşı çıkma vardır savaşa. Bir çılgınlık virüsüdür savaş. Bu, kendi ülkeniz bile olsa hiçbir farklılık göstermez. Bu virüsten haklı olarak kaçmaya çalışan insanın, umutsuz kaçışıdır işte bu hikaye.

    Silahını almayı bile unutur kahramanımız. O denli derin bir iç sorgulaması içindedir ki, savaş için bir numaralı gereç olan silahını bile unutur. Ama onlarca kişilik kalabalık arasında kimse fark etmez bunu. Cepheye giden bir askerin gelecek kavramı onun için devre dışı kalır. Bir 'geleceksizleştirme zorbalığıdır' savaş. Kahramanımız barış nasıl bir şeydir bilemeyeceğim, der trende iken. Barış kavramını kutsal yapan şey savaş değildir. Savaş gibi kirlenmiş bir kavram başka hiçbir kavramı kutsallaştıramaz. O yüzden barışın askerleri olmaz. Geçmişte, belki de lisede, ders kitabında dünyadaki çeşitli ordulardan bahseden bir metinde 'barış askerleri' diye bir ordu, oluşum görmüştüm. İsimsel ve mantıksal açıdan öylesine saçma bir tabir ki bu. Barış kavramı hakkında birazcık derine inip düşündüğümde hep bu gelir aklıma. Barış için savaş mı gerekir? Barışı korumak için silah mı gereklidir? Kritik sorular sormaktan çekinmemeliyiz hiçbir zaman. Savaşta ölen insanlar için barış kavramı geçersiz hale gelir. Bir asker hayal edin, zorla geleceği elinden alınıyor, cepheye gönderiliyor İkinci Dünya Savaşı sırasında. Bu asker cephede körü körüne ölüyorsa, yıllar sonra bu gibi milyonlarca körü körüne ölmelerin sonucunda barış geliyorsa, bu barış, körü körüne ölen 'insanların' geleceklerinin ellerinden zorla alınmasını haklı çıkarabilir mi?

    Yoğun bir iç sorgulama içersinde olan bir insanın tasvir edilmesi her zaman zor bir meseledir. Bana kalırsa Böll, bu konuda da farkını ortaya koyuyor. Bir anda eski anılarına kapılıp giden kahramanımızın bu kapılmaları öylesine iyi anlatılmış ki, bir anda siz de kitabın isminde bile bulunan o treni unutup, kahramanımızla onun anılarına gidiyorsunuz. Kalan günleri, kendi hesabıyla ve tren yol aldıkça azalan kahramanımız, trende de onlarca hiçbir şeyden habersiz insanla karşılaşıyor. O gözükmez insanlar emir verirler, bu emrin bir ölüm kararı olduğunu da sadece kendileri, en iyi ihtimalle bir alt rütbeli olanlar bilir. Ama bu emrin kapsadığı insanlar bu emre uyarken göğüslerini kabartarak uyarlar bu emre. Çünkü verilen emrin vahşeti henüz onlara gözükmez. Savaş alanında ölmeden önceki belki de on saniye önce anlar emri uygulamak zorunda kalan insan; savaşın bulaşıcı bir çılgınlıktan başka bir şey olmadığını, savaş alanında ölemeyecek kadar 'değerli' olan birtakım rütbelerin (insanların, askerlerin değil; yalnızca rütbelerin) hiçbir hakla başka insanları ölüme gönderemeyeceğini ve insan hayatının bir kağıt üzerinde kalem oynatmak kadar önemsiz hale geldiğini. Kahramanımız göğüslerini o anda kabartmakta olan hiçbir şeyden habersiz insanlarla karşılaşır işte. İnsan hayatı savaş dönemlerinde bu yüzden değersizleşmiştir. Bir kalem çiziğine, ağızdan çıkan birkaç kelimeye bakar hiçbir şeyden haberi olmayan bir askerin hayatı. Kim için neden savaşıyor, neden karşısındaki insanları öldürmek zorunda, bunların cevabını alamaz asla. O yüzden kahramanımızın da yaptığı iç sorgulamalar kendi hesabına göre olan daralan zamanında sonuçsuz kalır. Zaman daraldıkça daha da çok şeyi düşünmeye çalışır ama böyle olunca da zihninde her şey birbirine karışır.

    En sonunda tren kahramanımızın zamanının bitmesine bir gün kala, ertesi gün cepheye gidecekleri yere varır. Orada üstündeki asker onu ve birkaç arkadaşını randevu evine götürür. Orada kahramanımız hayat için bir umut bulur. Aşık olur. Savaş zamanları gibi insanlığın şok yaşadığı zamanlarda insanlar en ufak şeylere bile tüm güçleri ile sarılırlar. Bu, kahramanımız için yıllar önce yine askerken bir dinlenme yerinde yalnızca gülüşünü görmüş olduğu bir kadındır, kimileri içinse sevgilileri ile çektirdikleri o siyah beyaz, asker kaputunun içinde buruş buruş olmuş fotoğraflardır. Savaş alanında çamura bulanmış olan buruş buruş siyah beyaz fotoğraflar... Kahramanımız o ana tek tutunmuş olduğu tek şeyi randevu evindeki o tanıştığı kadında bulur. Bu öylesine ani bir aşk olmuştur ki normalde cinsellik için oraya gidilmesine karşın onların tasarladıkları tek şey beraber kaçıp gidebilmek olmuştur. Kaçmak, savaşın; virüsün henüz ulaşamadığı ya da hiç ulaşamayacağı bir yere. Bir sahne beni çok etkiledi kitabın bu kısmında. Kahramanımız aşık olduğu kadınla birlikte odada konuşurken kapı çalar ve başka bir askerin kahramanımızın aşık olduğu kadını istediğini söyler. Bu asker oldukça yüksek bir fiyat vermektedir. Ama kahramanımız onun gitmesine izin veremez, yanında fazlaca parası da yoktur. Yaptığı şey, üzerindeki tüm değerli şeyleri çıkarıp vermek olmuştur. Saatini çıkarır, kalemini, maaş defterini bile çıkarıp verir kapıya gelen görevliye. Kaputunu, hatta botlarını bile çıkarıp verir. En azından hayatının son üç saatini aşık olduğu kadınla geçirmek için.

    Bu kısımda kahramanımız aşık olduğu kadının ve onun benzeri insanların yoksulluktan yaşamak zorunda kaldığı o kötü yaşamı da askerliğe benzetir. Askerlerin cephelere zorla gönderildiği gibi, bu yerlerde de kadınlar birtakım odalara zorla gönderilir. En az savaş kadar dehşet vericidir bu da. Bu açıdan Böll gerçekten de bahsettiği mühim meselenin de hakkını verir. Aslında savaş yalnızca silahlı olan türden savaş değildir. Her yerde bir savaş vardır toplumda. Toplumdan tekme atılıp üzerine basılan insanların içinde bulunduğu durum bir savaştır. Üstte bahsettiğimiz yerlerde çalıştırılan kadınlar için hayat bir savaştır. Ağır işlerde çalışanlar için hayat bir savaştır. Savaşlar üzerine kuruludur yaşamın bütünü. Önemli olan bu savaşların hepsini bitirebilmektir. Çünkü bu savaşların hepsi bitmediği sürece biri bitse bile, diğeri yine onu tetikleyecektir. Başka bir deyişle yine 'bulaşacaktır'. Çünkü savaş bir virüstür.

    Trenin Tam Saatiydi, Böll'ün savaşları yine bol bol eleştiriye tuttuğu bir eseri. Silahını dahi geride unutan, kimseye düşman olmamaya çalışan, masum hayallere, en önemlisi de aşık bir 'insanın' hikayesidir bu.
  • 99 syf.
    ·4 günde·9/10
    Birçok eser çağımızın çeşitli tasvirlerinden meydana gelmiştir. Bu tasvirleri eserde hem kısa bir metnin içerisine sığdırabilmek, hem de bunu yaparken yoğun konulara değinebilmek gerçekten meşakkatli bir meseledir. Kabaca ifade edecek olursak, bu eserde Camus'un yaptığı da budur aslında. Çağlar hakkında uzun uzadıya eserler yazılabilir; belki de bu da diğer uzatılması, derine inilmesi en olası olan konulardan bir tanesidir. Çünkü modern çağ hakkında öylesine fazla yanılgı, yanlış anlaşılma, sorun vardır ki, bunların hepsine hakkını vererek değinebilmek birçok modern çağ filozoflarının, düşünürlerinin ve yazarlarının biricik amacı haline bile gelmiştir. Aslında bu mesele yalnızca modern çağa özgü bir şey de değildir. Her çağda, yaşadığı çağın üzerine incelikli bir biçimde düşünen birçok düşünce insanı vardır. Bu düşünce insanları gerek düşünmemeleri için ölümle tehdit edilmişlerdir, gerekse de ağır eleştirilere maruz kalmışlardır. Camus da elbette bu düşünce insanlarından biri. Eserlerinde çağın genel durumunu bizlere hatırlatmakla kalmıyor, yoğun meseleleri kısa metinler içersinde de aktarabiliyor bizlere.

    Bizim şahsi hayatlarımız yaşadığımız çağ açısından ne kadar yerinde olursa olsun yine de birilerinin çağımız üzerine kafa yorması gerekmektedir. Kafa yoran kesimin bir amacı da çağın gidişatına yabancı olan insanlara bazı şeyleri anımsatabilmektir. Bu açıdan, her çağda yaşamış olan düşünce insanlarının, halk dediğimiz kesime bir hatırlatma görevi de vardır aslında. Yasalarla belirlenmiş katı görevler gibi değil bu bahsettiğim; sorumluluklarımız gibi. Bilgiye ulaşan, bilgiyi derinlemesine inceleme şansı bulan insan içinde bilgiyi aktarabilme ihtiyacı hisseder. Bu ihtiyaç, eğer bilgi derinlemesine sağlıklı bir şekilde inceleniyorsa şahsi açıdan bir sorumluluk halini de alabilir. Bu bağlamda meseleye göz attığımızda gönüllü bir sorumluluk alma ile karşı karşıya kalırız. Bu da insanın bilgi aktarmasını tetikleyen en güzel ve yerinde etmenlerden biridir. Toplumda düşünürlerin yeri bu açıdan her zaman çok önemlidir. Çünkü başka hiçbir kesim düşünürler kadar gönüllü bir sorumluluk alma davranışına erişemez. Evet, mesleğini severek yapan birçok mühendis de vardır, ama düşünür olmanın kendisi gönüllü bir sorumluluğu içerir; mühendislerin hepsinin de gönüllü bir sorumluluk aldığını söyleyemeyiz. Ayrıca düşünür olmak için, 'düşünür meslek yüksek okulu' gibi okullara da ihtiyaç yoktur, düşünür olacak kişinin kendisi de o gönüllü sorumluluğu alabilme yetisine erişene dek çaba sarf etmelidir.

    Peki tüm bunların Düşüş ile ne alakası var? Düşüş, modern çağa kısa bir metnin içinden derin bir bakıştır aslında. Eski avukat Clamence'ın 99 sayfalık monoloğunun ardından bir bakış attığımız modern çağ. Kitabın belki de en önemli noktalarından biri de hiçbir düşünce akımını öne çıkarmaya çalışmamasıdır. Evet Camus'un kendi de belirli düşünce akımlarıyla ilgili kimi eserler yazmıştır ama toplumda filozofun veya düşünürün önemli özelliklerinden biri de, yeri geldiğinde kendi şahsi düşüncesini de bir kenara bırakabilme yetisidir. Tam da bu yüzden toplumdaki düşünürün yerini açıklamaya çalıştım. Camus'un kaleminin ardından çağa kendi hayatı üzerinden göz atan Clamence'ın kendi de bir düşünürdür aslında. Avukat ya da yargı kurulundan biri olması onun bir düşünür olmasını engellemez. Zaten düşünür olmak için de belirli mesleklere ihtiyaç yoktur. Düşüş belirli bir akımı öne çıkarmak için yazılmış bir eser değil, tamamen modern çağın bir tasviridir. Eserin kendisi bir monologtan ibarettir. Clamence karşısında biriyle konuşur elbette ama karşısındaki kişinin konuşmalarına hiç yer verilmez. Burada dikkat edilmesi gereken husus, karşı tarafın hiç konuşmayan, daimi dinleyici olan biri değil, konuşan, cevap veren biri olmasıdır. Ama bu verilen cevaplara eserde yer verilmez. Mesela herhangi bir soru sorar Clamence, cevabını da alır, "demek böyle diyorsunuz" şeklinde konuşmasını devam etmesinden anlarız bunu. Bu açıdan bomboş bir duvara konuşulmuş hissi uyandıran diğer hissiz monolog metinlerinden çok daha farklı bir yere sahiptir Düşüş.

    İlk olarak, haksız olmanın farkında olmanın getirdiği çıldırtıcı tutum ele alınıyor. Modern çağda insanları umutsuzluğa sevk eden önemli etmenlerden biri de budur. Modern insan haksızlığa uğramış haldeyse, hatta bunun farkındaysa bile bundan başkalarının da farkına varması için amansız bir çaba gösterir. Ama modern çağda farkında olan insan çoğunlukla yalnızdır. Bu açıdan yine modern çağda farkında olan insan ile farkında olmayan insan arasında uçurumlar vardır. Bu uçurumları aşamamak, aşamayarak da bu uçurumların aşılmasının imkansız olmasının daha da açığa çıkması modern çağda farkındalık içinde olan insan için çıldırtıcıdır. Bu açıdan belki de Clamence çıldırmıştı, diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Belki de karşısında konuştuğu hiç kimse yoktu ve metin boyunca kendi kendine konuşuyordu. Sonuçta bu denli değişmiş ve birçok şeyin farkında olan insan çıldırmamak için kendini zor tutamaz mı? Gerçekten de modern çağ hakkında kimi ufak gerçekler bile bizi derinden sarsarken, salt bu farkındalık işiyle uğraşan toplumdaki düşünürlere ne demeli? Bir anlamda da 'delirmeme çabası' da denebilir mi düşünürlerin yaptığı şeye?

    Modern çağda tutku ve zevk kavramı yok olmaya mahkumdur. Tutku kavramının yerine açgözlülük geçmiştir artık. İnsanlar normalde tutku ve karşılıksız hisler ile yapacakları şeyleri bile açgözlülüğün vermiş olduğu körlükle, başka insanlara bir şeyler kanıtlamaya çabalayarak yapıyorlar. Zaten modern çağda 'karşılıksız hisler' ile yapılan şeylerin bir değeri de kalmamıştır artık. Karşılıksız yapılan bir şey modern çağda, zarar edilen bir durumdur. En basitinden aşk konusu bile modern çağda salt bu yüzden bile çarpıtılmıştır diyebiliriz. İlişkiler karşılıklı çıkar meseleleri haline gelmiştir modern çağda. Çıkar meselelerinin açığa çıkarılmasını zorlayan kimi günler icat eden modern çağ, elinde olsa bir yıldaki bütün günleri çeşitli özel günler ilan ederek bu çıkarları daha fazla daimi hale getirmekten çekinmeyecektir. Başka bir tabirle siz modern çağa imkan verin, (ki imkan da aslında her zaman vardır) o size onlarca çeşit '14 Şubat' çıkarır. İlişkileri bir kenara bırakalım. Mesleki alanda tutku ile yaptığımız bir şey kaldı mı? Büyük bir çoğunluk sabah işe giderken yorgun ve bıkmış hissetmiyor mu? Belki siz, bu incelemeyi okurken ben işimi severek yapıyorum deseniz dahi, işini aslında nefret ederek yapan milyonlarca insan yine olacaktır. Zaten modern çağın, modern insanı içine soktuğu en zor durumlardan biri de amansız bir rekabet hissidir. Çünkü çağın kendisi bir rekabet üzerine kurulmuştur. Rekabet, insan doğasındaki kötücül tarafa en kolay adapte olan olgu olduğundan bu hiç de zor olmamıştır. Neden daha fazla zengin olmak istiyoruz? Neden diğer bir üst model telefonu satın almak istiyoruz? Neden moda kavramının önümüze çıkardığı şeylere itaat ediyoruz? Neden bazı restoranlara sırf paylaşım yapmak için gidiyoruz? Neden sosyal ortamlarda daha fazla beğeni almak bizi daha da çok memnun ediyor? İnsan, doğasında bencildir. Bencillik de rekabeti getirir. İşin kötü yanı bencilliğin açığa çıkardığı rekabet de asla temiz bir rekabet olamaz. Altta kalanın, yere düşenin üstüne basarak yükselmeye çalıştığımız kirli bir rekabet ortamı sunar bu da bizlere.

    Ölen bir insan, ölerek daha iyi biri mi olmuştur? Ölüm kavramına mantıksal bir şekilde yaklaşamamamız bizleri gülünç şeyler uğruna çabalamaya zorluyor. Ölen kişinin ardından iyi şeyler konuşmak zorunda hissetmemizden ve bunun da beraberinde getirmiş olduğu gülünesi çaba da eserde bahsediliyor. Modern çağ, bizi bu gibi çeşitli zayıf konularda da belirlenmiş şeyleri yapmaya zorlar. Bu zorlama gerek ölen kişinin ardından iyi konuşma zorunluluğu hissetmektir gerekse de kimi sahte duyguları kendimize gerçekmiş gibi kabul etmektir. İnsanların çağımızda muzdarip olduğu biricik şey can sıkıntısı diyor Clamence. Modern çağın bize yaşatmış olduğu boğucu can sıkıntısını başka şeylere yormaya çalışmamız da gerçekten mühim bir mesele. Modern çağ, bizi boğazımızdan tutup öyle şiddetli sıkar ki nefessiz kalmaya başlarız. Bu nefessiz kalma anının daimi olması karşısında sürekli bir can sıkıntısına düşen insan, bu can sıkıntısını başka duygularmışcasına yaşamaya çalışır. Bu aslında acınası bir çabadır. Etrafınıza bir bakın. Can sıkıntısı gerçekten de modern çağın büyük bir sorunu değil mi? Nefret ettiği işlerinden eve yorgun argın gelen insanlar eve geldiğinde de televizyon karşısında canları sıkılmıyor mu? Ya da çocuklar, okula bir noktadan sonra zevkle mi gidiyorlar? Okulda çocukların canı niçin sıkılır? Modern çağ aslında birçok şeyin en ideale yakın olan şeklini yapmasını biliyor: Öğrencilerin daima öğrenme hevesi ile dolup taşacakları okulların nasıl yapılacağını da, insanların kendi zevk alacakları mesleklere nasıl yönlendirileceğini de; ama bunu yapmıyor. Belki bazı yerlerde modern çağın aksine bu tür şeyler yapılıyor. Mesela diyoruz ki Japonya'da eğitim ne kadar da güzel, öğrenciler hiç sıkılmıyor, onlarca imkan sunuluyor onlara. Ama bu sitemde bulunurken yine nefret ettiğimiz işlere, okullara gidiyoruz. Çünkü can sıkıntısı daimi olmalıdır. Modern çağ ancak böyle çalışır. Modern insan kimi duyguları keşfeder, mesela aşkı; aşıkmış gibi davranmaya çalışıp buna sırf can sıkıntısı geçsin diye kendisi de inanmaya başlar. Ama gerçek çok daha sonradan ortaya çıkar; karşılıksız şeylerin modern çağda aptallık olduğunun da bilincine varıldığında insanlar birbirlerine düşman olurlar, ilişkiler biter, evlilikler bozulur, yeni büyüyen çocuklar ortada kalır; modern çağın karanlığında kaybolmak için.

    Modern çağda güven kavramı o denli yozlaşmıştır ki, güven artık bir korku halini almıştır. İnsanlar birbirlerine güvenmekten o denli aciz duruma gelmişlerdir ki, kendilerine karşı içten olmaya çalışmaları bile yalnızca yine birbirleri hakkında iyi fikirlerinin süreceği beklentisinden dolayıdır. Bu beklenti de öylesine güvensizdir ki, sürekli birbirlerinin birbirlerine güvenmelerini sahte duygularla geçici olarak sağlamak onların endişesini ve kaygısını her seferinde daha da fazla artırmaktadır. Tıpkı ağızda çıkan bir yaranın oynandıkça daha da büyümesi gibi. Bu yüzden modern çağda artık güven diye bir şey yoktur. Güven sadece isimde kalan, uğruna halen daha çabalanan, ama elde edilen şeyin güven olmadığı bir geçicilik halini almıştır. Elde edilen şey, insanların birbirleri hakkındaki iyi düşüncelerinin sürdürülebilmesi kaygısı olmuştur. Yani güven kavramının içine, güveni zaten en başta yok eden etmen olan kaygı ve endişe zaten girmiştir. Bu yüzden de birçok insan için tek önemli olan şey, kendisi hakkındaki iyi düşüncelerin sürüp sürmeyeceği kaygısı haline gelmiştir. Bu uğurda da insanlar her türlü şeyi göze alabilirler. Gerek birbirlerini ezerler, gerekse de başkalarını gözlerini kırpmadan üzerler.

    Clamence'ın kendisi de ünlü bir avukat olduğu zamanlarda birçok sahteliği yaşamış bir insandır aslında. Bu açıdan geçmişini tekrardan gözden geçirmek ona modern çağın kesitsel olarak değerlendirilmesini sunar. Bunun ismi de aslında Düşüş'tür. Sahtelikleri anımsamak, farkında olmak insanı karanlık bir boşluğa düşürür. Clamence'ın birçok şeyin farkında olmasının biricik sebebi de bu Düşüş'tür aslında. Farkındalık kazanmak için düşmeye hazır olmalıdır modern insan. Çünkü modern çağ, modern insanı sahte bir yüksekliğe çıkarmıştır, modern insanın da o yükseklikten kendini aşağı atması gerekmektedir. Ancak bu şekilde bir şeylerin farkına varılabilir. Düşüş ile. Ama daha az önce farkındalığın modern çağda çıldırtıcı bir tutum olduğundan bahsetmiştik. Bu noktada karşımıza büyük bir ayrım çıkıyor belki de. Mutlu bir şekilde modern çağın diğer robotları gibi yalanlarla yaşamak mı, yoksa kendini aşağı atıp, düşerek, çıldırma uğruna bile olsa gerçeklerle yaşamak mı?
  • 162 syf.
    ·1 günde·8/10
    Bukowski'nin her eserinde; gerek öykülerinde gerekse de romanlarında kendisidir anlattığı kişi. Bazen açıkca, gizlemeden belli eder kendini eserlerinde, bazen de Chinaski olur bir anda. Bu açıdan, Büyük Zen Düğünü'nü Bukowski'nin bizlere yine kendinden kesitler sunduğu bir öykü eseri olarak nitelendirebilirim. Düşündüm de... Aslında bahsini ettiğim durum tüm yazarlar için geçerli değil midir? Bir yazar kendine en uç olan kişiden bile bahsetse, o kişi yine de kendinden izler taşır; taşımalıdır. Mesela Suç ve Ceza romanına da bu perspektiften bakacak olursak, Raskolnikov'un hayatının bir kesitinin Dostoyevski'den izler taşıyan hali olarak da isimlendirebiliriz. Eseri okurken bizim Raskolnikov'a bakışımız bile aslında Dostoyevski'nin bizlere verdiği merceklerin ardından olur. Eser ve eserin içeriği ilişkisi bu açıdan bakacak olursak, çok daha derin bir mesele aslında. Mercek, bu denklemden çıkartılamaz. Çünkü yazarın mercekleri ile bakmak zorundayızdır, biz her ne kadar tarafsız okumaya çalışalım ya da her eserin yoruma açık olduğunu düşünelim. Eserler yoruma açıktır ama baktığımız merceklerin ardından baktığımız hali ile açıktır yoruma. Gözleri zor gören bir insanın gözlüğe, merceğe gereksinimi gibi bizim de eserin içerik dünyasını net olarak görebilmemiz için bu merceklere ihtiyacımız vardır. Ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır bunlar.

    Konu Bukowski'ye gelince, adeta Bukowski'nin bizzat kendisi merceği kendi gözünden çıkarıp bize verir ve böylelikle yine onun hayatına bakarız. Bu açıdan paylaşımcıdır Bukowski, cömerttir. Okurun, eserin içeriğini düzgünce seçebilmesi için gereken merceği bizzat kendi elleriyle takdim eder. Eğer her eser yazardan bir parça taşıyorsa, yazarların genel olarak yaptığı şey, verdikleri mercekleri okurların kullanmasını sağlayarak, birtakım başka karakterler ardından kendisini gösterebilmektir. Bir Raskolnikov'dan ya da İvan Karamazov'dan Dostoyevski'nin çeşitli yönlerini görebilmektir mesela bahsettiğim şey. Ama iş Bukowski'ye gelince işler farklılık gösterir. Bukowski direkt olarak, araya aracı olacak bir karakter eklemeden, tüm olağanlığıyla kendini ele verir. Dolandırmayı, süslü sanatı sevmez Bukowski. Uzatmadan kendini ilk başta ele verir. Sanki okuruna, "al işte ben buradayım, ne yaparsan yap" der gibidir. Bu yüzden Bukowski okurken kendimi olmadığım kadar rahat hissederim. Bir perspektif bulma çabasına girmek yerine salt Bukowski'yi zaten görürüm eserin her bir köşesinde. Kendisini buldurmak için gerekecek olan çabayı, direkt kendisini ve hayatını anlatarak harcamıştır o. Bukowski bu sayede benim 'dinlenme' yazarım olmuştur her zaman. Ağır bir kitap okuduktan sonra okuyabileceğim bir Bukowski kitabı köşeden bana göz kırpıyorsa aşırı rahatlarım. Çünkü bir kafa dağıtma gibidir Bukowski okumak. Sanki karşılıklı oturmuş bira içiyorsunuz. Bira içerken hayatı eleştirseniz bile diğer türlü yapacağınız eleştirilerden çok daha rahat halde olursunuz. Böyledir Bukowski okumak.

    Bukowski, eserlerinde sarhoş olma durumunu o denli iyi yansıtıyor ki sanki okurken sizin de başınız yavaştan dönmeye başlıyor. Sarhoş olma halini en az Bukowski kadar iyi tasvir eden başka bir yazar da yine Dostoyevski'dir bana kalırsa. Ama Bukowski'nin her eserinde (belki de her sayfada?) bu sarhoş havaya rastlarız. Üstte de bahsettiğimiz üzere sarhoşken yapılan eylemlerin kaygı verme olasılığı aşırı derecede azalır. Diyelim ki siz o denli önemli bir konuşma yapacaksınız ki ülke değişecek; siz bu konuşmayı normal halde ile yaparsanız o konuşma içinde bulunacağınız kaygılar nedeniyle yerinde asla olmayacaktır. Endişe, kaygı insanı gerçeklerin somutluğuna karşı aşırı duyarlı hale getirir. Ama diyelim ki bu konuşmayı sarhoş bir halde yapacaksınız. O konuşmayı yaparken o denli rahat hale gelirsiniz ki içinizde kaygıya dair zerre kalmaz. Ülkenin değişmesi umurunuzda bile olmaz, ama o halde diğer kaygı dolu yapacak olduğunuz konuşmadan çok daha yerinde konuşacak olmanız da muamma değildir. Tabii eğer sarhoşken kelimeleri şaşırmazsanız.

    İşte Bukowski'nin bu eserinde de, her eserinde olduğu gibi bu sarhoş haldeyken dünyayı ve bazı şeyleri eleştirme var. Diğer 'dünya eleştiricilerinden' farklıdır Bukowski, çünkü işin içinde kaygı yoktur. Bu yüzden de eleştirmek için yer arayıp durmaz, bir anda eleştirir. Mesela at yarışlarını izlemeye giderken yolda arabada kırmızı ışıkta dururken eleştirir birden. Ya da yeni başladığı işindeki ilk gününde. Durum böyle olunca da Bukowski birçok kişinin sandığı gibi kendiyle çelişen, 'sapık' biri olmaktan da çıkar bana göre. En başta Bukowski her şeyini kabul etmekte ve hiçbir durumunu gizlememektedir. Hayatının her şeyini, iyisiyle kötüsüyle anlatır. Herkesleşmemek uğruna sefil bir yaşamı yeğler aslında. Takım elbiseler içinde yaşamları sözde daha değerli olan insanlardan biri olmamak uğruna bu yola seve seve girer. Hiçbir kusurunu da gizlemez. Alkol bağımlılığına birçok sayfada rastlarız. Çapkınlığını saklamaz asla. Utanmaz diye bir hakaret, sitem vardır dilimizde. Bu aslında tam olarak hakaret değildir bu açıdan baktığımızda. Bukowski yaptığı kusurları, kötü yanlarını hepsini kabul eder, gizlemeye çalışmaz, yaptığı şeylerden utanmaz. Yaptığı şeyler en başta kendini rahatsız etmesi gereken biri neden zerre kadar rahatsız olmaz ki? Mesele kendini olduğu gibi gösterebilmektir. Hani demiştik ya aracı falan kullanmaz Bukowski diye, işte tam da bu yüzden. Kimseyi memnun etmek için de çabalamaz aynı sebepten dolayı. Çünkü en başta kendisi, kendinden memnunken neden başkalarını da memnun etmeye çalışsın ki? Belki bir anne, çocuklarını ve sevdiği insanı memnun etmeye çalışmak zorunda olabilir, ama biz Bukowski'den bahsediyoruz. Aşırı düzenli ve özenli insanların yaptıkları tek şeyin birbirlerini memnun etmek olduğunu söyler bir anda onlardan oluşmuş bir topluluğa bakarken.

    Birçok eserinde olduğu gibi bu eserinde de kendisinin çocukluğuna dair izler görüyoruz. Bukowski'de şu sahne adeta bir klişedir: Babası onu her fırsat bulduğunda, kendisinin her kusurunda onu kayışla döver. Hatta belgeselinde bile kendisinin çocukken yaşadığı o eski eve gidip, kendisinin kayışla dövüldüğü köşeyi bile gösterir. Bahçeyi dolaşırlarken, "babamın biçilmemiş tek bir çimen bulması yeterliydi" der dayak yemesi konusunda. Bu kayışla dövme sırasında bir raddeden sonra artık ağlamaz hale gelir küçük Bukowski, bu noktadan sonra babası korkar ve onu dövmeyi bırakır. O noktadan sonra babasıyla artık rolleri soyutsal olarak değişmişlerdir. Bu kesitin birçok eserinde yeniden anılması, bu olayın Bukowski için çok önemli olduğunu gösteriyor. İnsan hayatında kimi olaylar dıştan bakıldığında görünürde çok ufak bir yer kaplasa bile, o insan için son derece önem taşıyor olabilir. Buna başka bir örnek Che'den de verebiliriz zannımca. Çatışmanın ortasında yerdeki terk edilmiş cephane sandığını gördüğünde yalnızca tek bir sandık taşıyabileceği için zaten o halde taşıyor olduğu sağlık sandığını bırakıp yerdeki cephane sandığını sırtlandığı an da Ernesto'nun yaşamında çok büyük bir yere sahipti. En ufak anlar bile bu yüzden insan hayatı için hayati önem taşır. Bizler geceler boyu o anların rüyasını görürüz belki de. Sokak lambası altında bir gece sevgilinin yavaşça koşması olabilir bu an, ya da aynada kendimize baktığımız en ufak bir an da.

    Eserdeki öyküler yine tam anlamıyla 'Bukowskivari'. Zannımca Bukowski ciddi bir yazar olarak o çok övdüğümüz yazarlardan biri haline de gelebilirdi. Ama bu da onun doğasına ters düşerdi, kendini olduğundan farklı göstermeye çalışmak ona göre başkalarını memnun etme çabasından başka bir şey değildir aslında. Her öyküde hayatından ufak ufak kesitler görünür bizlere. İş yaşamı; işe gir, işten atıl ya da ayrıl. İşe başla; işi sevme ve bir daha gitme o işe. At yarışları. Tanışılan entresan insanlar. Az parayla kalınan pansiyon odaları. Üstte bahsettiğim şeyi de açıklığa kavuşturup incelemeyi bitirmek istiyorum. Bukowski'ye dinlenme yazarım demiştim, ama bu onun önemini veya yoğunluğunu indirgemiyor aslında. Okurun, aracılar aracılığıyla yazarın kendisini veya düşüncelerini bulmaya ayrılan zihinsel çaba ile direkt olarak yazarın kendisini zaten görerek onu anlamaya çalışmanın yeri kesinlikle farklı. Bukowski okumayı seviyorsanız bu eserini kaçırmayın derim.
  • BİR DOSTUN GİDİŞİ..

    zamanın ince oylumundan çıktım ben. insanların, bitkilerin, hayvanların hatta cansız olan her eşyanın dilini anlamaya çalıştım. konuştum ben bir çiçekle bir sabah. bir gece ayın o muhteşem ışığından etkilenerek, bu kadar güzel olmana anlam veremiyorum dedim yıldızlara ve bütün bir içtenliğimle çığlık atarak; evrendeki her bir şeyle bir temasım vardı işte benim.
    severdim dünyanın gürültüsünü, bendendi dünya, benim bencilliğimden, benim saflığımdan ve duruluğumdandı.. insan vardı dünyada, nefes alan, seven, gülen, yiyen yeri geldiğinde küfreden ama saygısızlık etmeyen insan..
    insan, düşer kalkardı hep, incelikli bir yapın varsa düşmeyi daha çok yakıştırırlardı; değilsen küstahlaşmaya sen veya bananeci bir tavırla, böbürleşmeye başlardın.. dünyanın inceliklerini yakalayanlardandım ben. yani düşenlerden. seversem abartılı severdim, sevmezsem çok da umurunda olmazdı insan varlığı. hayatımı sessizliğin içinde dinleyen biriydim, bilmezdim sosyalleşmek nedir, bilmezdim arkadaşlık nedir, bilmezdim bir erkekle nasıl arkadaş olunur, hiç bilmezdim, benim önüme konan bir pencere vardı ve ben hep o pencereden bakmak zorundaydım, bir şeyleri sorsam yakın çevreme, sen çok konuşuyorsun denir, ağzım bant vurulurdu söz gelimi, güvenim altüst edilirdi böyle diyolaglara muatap kaldıkça, ürkek, çekingen ve iyice insanlardan nefret eden bir varlık olmaya başlamıştım bu serüvende.
    okul hayatım tamamen çöpteydi benim için. derslere ilgim olmadı hiç, sınıf arkadaşlarımla rastgele bir sohbet eder bulmadım kendimi. öğretmenime yalakalık olsun diye tatlı sözler de bulunmadım, birini memnun etmek için bildiğim bir şeyi kıvırmadım, derslerim de iyi değildi benim, meydan okuyabileceğim bir şeyim de olmadı böylelikle. pasif, pasif, pasiftim ben her bir alanda. hayatın bana verdiği şeylere isyan eder, öyle öyle kendi kuyumu kazar bulur, ağlardım hep geceleri. ağlardım kimse duymazdı beni. ağlardım bir arkadaşım bile yoktu benim fakat günün birinde biri ellerimi tuttu, senin yüreğin güzel olmalı, ver elini bana dedi, sözlerine, bana olan sevgisine tereddütle yaklaştım hep, sonra ona olan sevgimin gün geçtikçe samimi, içten, saf olduğunu anladım ben, onun her bir şeyine sımsıkı sarıldım, her bir şeyini kabullendim, senden gitmem dedi o bana birgün, bende içten içe bu sözleri duyduğuma çok sevindim, iyice şımardım, bende senden gitmem ki deyip çığlıklar savurdum göğe doğru, ellerimizi tutup, söz, birgün asla birgün asla birbirimize sırt dönmeyeceğimize dostum dedik birbirimize sarılarak. dostum.. fakat bütün o sözlerin birgün söz olmaktan çıkıp, elveda diyeceğini hiç öğrenmedim ben.. gitti. öyle bir gitti ki geceleri ağlamaktan nefesim kesilmişti öyle ki gözyaşlarımla ıslatmadığım hiç bir yastık kılıfım, hiçbir kıyafetim kalmamıştı.. bir daha dönmedi bana, dostluğuma da sevgime de dönmedi hiç.. oysa hasretimi bilirdi, anlardı, anlardım derdi, varım ben derdi hep ama gitti ya dönmezdi de geriye giden hiç geri gelmezdi ki, gelse de her şey eskisi gibi olur muydu hem, olmazdı.. araya aylar girdi, yıllar girdi, ondan bir daha haber almadım..
    yeni insanlar tanımaya çalışmaya başladım bu esnada, insanın insana şifa olacağını okumuştum bir kaç yerde, doğruydu bu söz diyerek, onların yüreğimde bırakacağı ufak bir söze ihtiyacım olduğunu hissediyordum fakat bulamıyordum o sözü, bulamıyor ve yine melül melül kendimi görmüyordum karanlığın en içine. birisinin acısını, derdini hissetsem onun yanında olmaya, ona sarılmaya, onunla ağlamaya çalıştım, hissederek, anlayarak, yaparak varlıklarını, dertlerini, duygularını fakat ben yoktum hiç onların içinde, onların istediği nasıl insanlardı hiç anlam veremezdim. Böyle sürerdi bu aptalca arayışlarım.. insan arardım.. dost aradım.. arardım daha doğrusu fakat gün geçtikçe yüzüme vurulan kapılar çoğalınca aramaktan çok kendi içimde de azalmaya başlamıştım.. her geçen gün anlıyordum, yaşadığım o bi anlık dostluk kadar beni saran bir dostluğun olmadığını ki vardı da ben mi karşılaşmamıştım onunla, onlarla.. ve artık ölmüştü o.. ölü gibiydi bende onda kalan hatıralar, düşler.. yasını tutmuş tutmuştum tüm o yaşanmışlıkların; hatta yas tutmakla kalmamış birer birer ateşe vermiştim yaşanan ne varsa fakat küllerini gereksiz yere saklıyordum çekmecemde.. baktıkça ağlıyor bir daha ağlıyordum ama gelmiyordu o, öldü demiştin ya ona öldü, o öldü demiştin daha geçen ne çabuk unutursun demiştim kendi kendime..şimdi de kendimi kendime adamanın yeterli bir yol olduğunu, beni tatmin edeceğini anlamaya başlamıştım.. insana gerek yoktu varlığım yeterdi kendimi kucaklamama.. varlığım tüm bir zaman sonra koşmayı öğrenmiş, arkasına bakmadan yürümeyi bilmeye başlamıştı. Tek sorunu vardı, durduk yere ağlardı bir sokak başı göğü seyrettiğinde ya da yürürken bir adamın şefkatli bakışlarına rastladıkça yüreğinin kanadığını hisseder, hıçkırıklarını tutardı zaman zaman içinden.. fakat bu aptalca ağlamalarımı sevmeye başlamıştım çünkü duygularım, içimden geliyordu, özümden geliyordu..bu sebepten duygusallığımı soyutlayamazdım benden.. soyutlarsam bilirdim benden bir şey kalmazdı geriye.. benden ve düşlerimden..