• İMAM HÜSEYİN VE KERBELA OLAYI
    Prof. Dr. Ali Yaman

    İmam Hüseyin Peygamberin torunu ve İmam Ali ile Hz. Fatıma’nın ikinci çocuğu idi. O zamana kadar Araplar arasında pek rastlanmayan bu adı ona Hz. Muhammed vermiş idi. Bazı kaynaklarda Hüseyin doğduğu zaman Hz. Muhammed’in kulağına “ O cennet çocuklarının efendisi (Seyyid)dir.” diye seslendiği yazılıdır. Peygamber İmam Hasan ile İmam Hüseyin’i çok severdi.

    “Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sevenleri sev.” dediği birçok kaynakta yazılıdır.

     Tarihi kaynaklarda ve halk arasında Kerbela’daki şehadeti nedeniyle Şehid, Seyyid-uş-şuheda, Şah-ı Şehidan gibi lakablarla da anılmaktadır. 
     
     İmam Hüseyin’in çocukluğu Peygamberin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu durum kısa sürdü. Daha 5 yaşındayken dedesini yani Hz. Muhammed’i; ve kısa bir süre sonra da annesi Hz. Fatıma’yı kaybetti. Bu durumun onu oldukça etkilediği muhakkaktır. Daha çocukken birgün İkinci halife Ömer minberde hutbe okurken İmam Hüseyin’in Ömer’in yanına giderek:

    “Babamın minberinden in ve babanın minberine git.” diye çıkıştığı da kaynaklarda yazılıdır.

    Üçüncü halife Osman’a karşı gerçekleşen isyanda Hz. Ali onu ve abisi İmam Hasan’ı halifenin evine göndererek eve kimseyi sokmamalarını emretti (656). İsyancılar buradan içeri giremediler, ancak başka bir evden geçerek Osman’ı öldürmeyi başardılar. Bunun üzerine İmam Ali oğullarını sert bir şekilde azarladı. Hz. Hüseyin babasının halife olmasıyla birlikte Kûfe’ye gitti ve onunla bütün seferlere katıldı.

    İmam Ali’nin şehadeti sonrasında abisi İmam Hasan’a itaat etmeyi yeğledi. Çünkü babası ölürken ona abisine uymasını vasiyet etmişti. Abisinin ölümünden sonra Muaviye’nin iktidarını tanımamasına rağmen onun sağlığında siyasi gelişmelere dahil olmamayı yeğledi. Ancak abisinin Muaviye’nin hileleriyle zehirletilerek şehid edilmesinden sonra yaşanan gelişmeler onun o zaman kadarki durumunu değiştirdi. Yezid’e biat etmemekteki kararlılığı onun bu yolda sonuna kadar gideceğini gösteriyordu.

    Daha önce de söz ettiğimiz gibi, Muaviye ölmeden önce çeşitli hile ve tehditlerle halkı oğlu Yezid’e biat ettirmiş; İmam Hüseyin ve bazı ileri gelenler biat etmemişlerdi. Yezid ilk iş olarak babasının yarım bıraktığı bu işi tamamlamak üzere, Velid’e yolladığı mektupta “her ne suretle olursa olsun İmam Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer’in biatlerinin sağlanmasını, eğer bu mümkün olmazsa, boyunlarının vurulup, başlarının kendisine gönderilmesini” istiyordu. İktidar hırsının iştahlarını kabarttığı Emeviler’in yapamayacakları iş yoktu. Babası Muaviye’nin izinden giden Yezid, gerekirse Peygamberin sevgili torununun dahi başını kesmeye, Ehli Beyt’e zulüm etmeye kararlıydı.

    Doğal olarak İmam Hüseyin, Yezid’e biat etmedi ve Velid’in çabaları sonuç vermedi. 4 Mayıs 680 gecesi kardeşi Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle bütün aile fertleriyle birlikte Mekke’ye gitti. Ayrıca bu sırada İmam Hüseyin’in Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de İmam Hüseyin’e elçiler göndererek, mektuplar yazarak Kûfe’ye davet ederek kendisini halife olarak tanımaya hazır olduklarını bildirdiler.
     
    KUFELİLERİN İMAM HÜSEYİN’E YAZDIKLARI MEKTUPLAR
     Muaviye’nin ölümü ve bunun ardından İmam Hüseyin’in Mekke’ye doğru yola çıktığını öğrenen Kûfe’nin ileri gelenleri bir araya gelerek ona mektuplar yazmaya karar verdiler. Daha sonra bu mektupları Mekke’ye ulaşan İmam Hüseyin’e teslim ediyorlardı.
     Kufeliler’in İmam Hüseyin’e elçiler aracılığıyla yazdıkları mektuplardan bazılarını Ebu Mihnef aktarmaktadır. Bu mektuplarda Kûfeliler Yezid’in valileri ve iktidarından duydukları memnuniyetsizlikleri dile getirerek, İmam Hüseyin’i imam ve önder olarak gördüklerini ifade etmektedirler:
     “…Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla
     Süleyman b. Surad, Museyyib b. Necbe, Rufaa b. Şeddad, Habip b. Muzahir ve Kufe’nin mümin ve Müslüman olan Şiilerinden Hüseyin b. Ali’ye (a.s.) Allah’ın selamı üzerine olsun. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a hamdımızı sana sunuyoruz. Hamd, senin inatçı ve zorba düşmanının belini kıran Allah’a mahsustur. O düşman ki, sürekli bu ümmete kötülük etti, onları aldattı, ganimetlerini gasp etti, istemedikleri halde onların yöneticiliğini yaptı, ardından onların seçilmiş insanlarını öldürdü, kötülerini ise sağ bıraktı, Allah’ın malını azgınların ve zenginlerin elinde dolaştırıp durdu. Ona lanet olsun, Semud kavmine lanet olduğu gibi.
     Bizim imam ve önderimiz yok. Bizim yanımıza gel. Şayet Allah bizleri senin elinle hak üzere bir araya getirir. Numan b. Beşir hükümet konağından bizlere hükümet ediyor. Ama biz onunla Cuma namazında bir araya gelmiyor ve bayram namazı için onunla birlikte şehrin dışına çıkmıyoruz. Eğer senin bizim yanımıza geleceğin haberi bize ulaşırsa, onu Kûfe’den çıkarır ve Şam’a geri göndeririz; inşaallah. Allah’ın selamı ve rahmeti senin üzerine olsun…” (Harezmi’den aktaran Ebu Mihnef, 2012: 40-42)
     Başka mektuplardan bazıları da şu şekildedir:
     “…Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla.
     Şiilerinden Hüseyin b. Ali’ye (a.s.)
     Acele et, insanlar seni bekliyor, senden başkasını da düşünmüyorlar. Allah’ın selamı senin üzerine olsun…”
     “…Bağ ve bostan yeşerdi; meyveler yetişti; nehirler akıyor. O halde istersen, senin için hazırlanmış orduya katıl. Allah’ın selamı senin üzerine olsun…” (Ebu Mihnef, 2012: 40-42)
     
    İmam Hüseyin’in Kufe ve Basralılara Mektupları
     İmam Hüseyin de kendisine gönderilen mektuplara karşı Kûfelilere ve Basralılara mektuplar yazmıştır. Bunlardan Kufelilere yazdığı ve Hani b. Hani ve Said b. Abdullah ile gönderdiği mektup şu şekildedir:
     “…Bismillahirrahmanir-rahim.
     Ali’nin oğlu Hüseyin’den Kûfe’de taraftarı ve dostlarından bu mektubun ulaştığı herkese! Allah’ın selamı üzerinize olsun. Bana gönderdiğiniz mektuplar geldi. Sizlere gelmemi istediğiniz yolunda söylediklerinizi anladım. Ben size kardeşim, amcamın oğlu ve ailemden güvendiğim kişi Müslim b. Akil’i gönderiyorum. Kendisi sizin durumunuzun içyüzünü öğrenip, toplantılarınızdan ortaya çıkan sonucu bana bir mektupla bildirecek. Eğer durumunuz mektuplarınızda bildirdiğiniz ve elçilerinizle haber verdiğiniz gibi ise en kısa zamanda inşallah size geleceğim. Allah’ın selamı üzerinize olsun.(Ebu Hanife Dineveri, 2007: 282)
     İmam Hüseyin’in Basra’lılara yazdığı mektup ise şu şekildedir:
     “…Şüphesiz Allah, Muhammed’i (s.a.a) yaratıkları için seçti; onu peygamberlikle yüce kıldı ve onu elçiliği için seçti. Sonra onu kendi yanına aldı. Peygamber (s.a.a.) Allah’ın kullarına nasihatte bulundu ve ulaştırması gereken mesajı onlara ulaştırdı. Biz onun Ehlibeyt’i, yakınları, vasileri ve varisleriyiz. İnsanların içerisinde onun makamına en çok layık olan da biziz. Ama kavmimiz o makamı kendisine mahsus kıldı. Biz de bu duruma razı olduk, ayrılık çıkmasını istemedik, barışı ve esenliği tercih ettik. Oysa biz her zaman biliyorduk ki biz başa gelenlerden bu makama daha layığız…
     Şimdi, bu mektubu elçimle size gönderdim. Sizi Allah’ın kitabına ve Peygamber’in (s.a.a.) sünnetine davet ediyorum. Çünkü sünnet öldürülmüş, bidat ise dirilmiştir. Eğer sözümü dinlerseniz ve emrime itaat ederseniz, sizi doğru yola hidayet ederim. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun…” (Ebu Mihnef, 2012: 50)
     
    AMCASININ OĞLU MÜSLİM’İ KÛFE’YE GÖNDERMESİ
     Bütün bu gelişmeler üzerine İmam Hüseyin de amca oğlu Müslim b. Akıyl’i oradaki durumu yerinde görmek ve uygun bir zemin sağlamak üzere Kûfe’ye gönderdi. Önceleri Müslim Kûfe’deki çalışmalarında başarılı oldu İmam Hüseyin’e yazdığı mektubunda Kûfelilerden on sekiz bin kişinin ona biat ettiğini, acele gelmesi gerektiğini, bütün halkın onunla birlikte olduğunu ve Ebu Süfyan hanedanını istemediklerini yazdı. Bu olumlu bilgiler üzerine İmam Hüseyin de Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıkmaya karar verdi.
     Hz. Hüseyin kendisini Kûfe’ye gitmekten alıkoymaya yönelik girişimlere “Rüyasında dedesi Hz. Muhammed’i gördüğünü ve başladığı iş ister lehine ister aleyhine olsun, dönmeyeceğini” söylüyordu.
     Bu arada Müslim’in faaliyetleri Yezid tarafından haber alınınca, Kûfe Valiliğine zalim Ubeydullah getirildi ve Müslim yakalanarak idam edildi. Ubeydullah’ın Kûfe valiliğine atanması şüphesiz anlamlıydı. Çünkü o Muaviye’nin Irak Valisi Ziyad b. Ebih’in oğluydu. Zalimlikte babasından aşağı değildi. Ubeydullah’ın Kûfe Valiliğine atanmasıyla Hz. Hüseyin’i davet eden onbinler korku ve tehditle sindirildi.
     Ubeydullah, Basra’lıları Ulu Cami’de toplayarak onlara adeta ültimatom niteliğinde bir konuşma yaptı. “Müminlerin Emiri” olarak nitelediği Yezid’in kendisini Basra ile birlikte Kûfe’ye de vali olarak atadığını ve yerine vekil olarak kardeşi Osman b. Ziyad’ı bırakarak Kûfe’ye hareket edeceğini söyledikten sonra ekledi:
     “…Herhangi birinizin ona muhalefet ettiğinizi veya yalan haber verdiğinizi işitirsem, kendisinden başka Tanrı olmayan Allah’a andolsun ki onu da, onun velisini de öldürür, sizi yola getirinceye kadar, yakın uzak, sıhhatli sıhhatsiz demeyip yakalar, hesaba çekerim…” Bu tehditlerin ardından Ziyad minberden inerek camiden ayrıldı. (Köksal, ty: 175)
     
    İMAM HÜSEYİN’İN KÛFE’YE DOĞRU YOLA ÇIKIŞI
     İmam Hüseyin, Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığında amcasının oğlu Müslim Yezid’in adamlarınca öldürülmüştü. İmam Hüseyin kafilesiyle ilerlerken yolda, ünlü Arap Şair Ferezdak ile karşılaşıldı. İmam Hüseyin ondan Kûfe’deki durumu sorunca, Ferezdak (640-733),
     “Halkın kalbi seninle, kılıçları ise Beni Ümeyye (Emeviler) iledir; kaza ise gökten iner ve Allah dilediğini işler.” dedi.
     İmam Hüseyin de “Doğru söyledin, Allahın dediği olur.” dedi ve yola devam edildi.
     İmam Hüseyin Müslim’in Yezid’in adamlarınca acımasızca öldürüldüğünü yolda öğrendiğinde oldukça üzüldü. Kûfelilerin kalleşliği ve dönekliği ortada olduğu, Müslim’e oynanan oyun herşeyi gösterdiği halde, hatta kendisi için başkoyduklarını söyleyenler dağılıp kaçtığı halde o, Mekke’den yola çıkan ailesi ve fedakâr dostlarıyla, yola devam etmekten çekinmedi. Hatta ordunun geldiğini haber alınca yanındakilere zaman varken kendisinden gece ayrılabileceklerini ifade ettiyse de, yanında bulunanlar “hayatlarını kurtarmak için onu terketmek alçaklığını yapmayacaklarını ifade ettiler. İmam Hüseyin ya başarıya ulaşacak, müslümanları eşitlik, kardeşlik ve adalet ülküleri içinde yaşatacak, Yezid’in saltanatına son verecek ya da bu yolda boyun eğmeden şehid olacaktı. İşte İmam Hüseyin, bu asil duyguların esiri olarak adım adım Kerbela’ya, her neye malolursa olsun gidecekti.
     Burada anahatlarıyla ele alacağımız bu olay, sadece islam tarihinin değil insanlık tarihinin de en kara ve acıklı sayfalarını oluşturur. Ancak Peygamberin cennetin efendileri olduklarını söylediği iki sevgili torunundan Hz. Hüseyin’in acımasızca şehid edildiği bu olayı Emevi yandaşı zavallıların açıklarken nasıl kılıktan kılığa büründüklerini ibret ve hayretle görmekten dolayı da üzülüyoruz.
     
     UBEYDULLAH’IN EMRİYLE HZ. HÜSEYİN VE YANINDAKİLERİN SUSUZ BIRAKILMASI
     İbni Ziyad mektup yazarak İmam Hüseyin ve yanındakileri izleyen Hurr’e susuz, taşsız, ağaçsızi otsuz bir bozkırda durdurulmasını emretti. Yine Ömer b. Sad’a yolladığı bir başka mektupta da aynın şekilde İmam Hüseyin ve yanındakilere bir yudum su dahi tattırılmamasını emretti. Bunun üzerine beşyüz kişilik bir süvari İmam Hüseyin ve yanındakilerin suya ulaşmalarını engellemek için görevlendirildi. (Köksal, ty: 190)
     İmam Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. İnsanlık değerlerinden yoksun Kûfe Valisi zalim Ubeydullah, İmam Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından herhangi birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek yani İmam Hüseyin’i şehid etmekti. Çünkü biliyordu ki, İmam Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu.
     Şimdi sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu, kendi dinini kuran Hz. Muhammed’in her yönden üstün yaratılış ve niteliğine sahip torununa ve ve onun ailesine saldırıyor, öldürmeye çabalıyordu. Karşılarındaki bir avuç insan ise günlerdir susuzdu,.hararetten insanların dudakları çatlamış, dilleri kurumuş, bağırları yanmıştı. Fakat karşılarındaki paralı askerlerde insaf yoktu, acıma bilmiyorlardı, kana susamışlardı, şan ve şöhretin esiriydiler. Meğer insanoğlu, servet, şöhret ve makam için sırasında ne kadar küçülüp, alçalabiliyordu.
     
    İMAM HÜSEYİN’İN YEZİD ASKERİNE HİTABI
     Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü İmam Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak onlara hitab etmek istedi. Ancak bu çok veciz konuşma gözleri dönmüş azgınlardan oluşan bu orduyu pek etkilemedi. İmam Hüseyin’in bu sözlerinin edebi bakımdan da ayrı bir değeri vardır. Allah’a hamd ve sena, Hz. Muhammed’e, meleklere ve nebilere salattan sonra şöyle diyordu:
     “Peygamberimizin kızının oğlu, vasisinin oğlu, amcasının oğlu ben değil miyim? Şehidlerin efendisi Hamza babamın amcası değil midir; şehit Cafer Tayyar amcam değil midir? Tanrı elçisinin benim için ve kardeşim için, cennet halkı çocuklarının seyyidleridir ve sünnet ehlinin gözbebekleridir, sürurlarıdır, dediğini duymadınız mı?”

    24 25
     “İmdi benim soyumu araştırınız ve benim kim olduğumu görünüz. Sonra kendi vicdanlarınıza eğiliniz, onları ayıplayınız ve beni öldürmenin haram ve yasaklanmış olan kanımı dökmenin sizin için helal olup olmadığını düşününüz.!…” Bu konuşma bir başka kaynakta ise şöyle nakledilir: “ Hz. Hüseyin atını sürerek iki ordu arasında bir yerde durdu ve Yezid’in ordusuna hitaben: “Ey Kûfe halkı benim kim olduğumu ve sonra da vicdanınızın sesini dinleyiniz. Ben Peygamberin torunu değil miyim? Benim katlim size helal olur mu? Peygamberin hadisini ne çabuk unuttunuz. O, bizler için –Siz ehlibeytin seyyitlerisiniz- diye buyurmuştu. Bunu bilmiyor musunuz? Ben o büyük Peygamberin kızının oğlu, vasisi ve amcazadesi olan zatın oğlu değil miyim? Şayet bu hadisi unuttu iseniz, içinizde bunu size hatırlatacak kimseler vardır. Benden ne istiyorsunuz? Medine’de Resulullahın ravzai mübarekesinin yanında kendi halimde yaşarken beni orada bırakmadınız. Mekke’de itikafa çekilmeme müsade etmediniz. Davetnameler göndererek, ricalar ederek, yalvararak beni buraya kadar çağırdınız. Ben sizin bu davetiniz üzerine buralara kadar geldim. Şimdi beni öldürmek istiyorsunuz. Bu akıbete müstehak olabilmek için ben sizlere ne yaptım? İçinizden birisini mi öldürdüm? Yoksa birinizin malını mı gasbettim? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız gideyim. Bu ne gaddarlık ve bu ne hilekarlıktır….”
     Ahmet Cevdet Paşa ise bu konuşmayı şöyle aktarıyor:
     “…Hazret-i Hüseyin, devesine binip meydana çıktı. Düşmanlara hitâben: ‘Ey nâs! Benim kim olduğumu düşününüz, sonra da vicdanınıza rücû ediniz. Bakınız ki benim katlim ve hetk-i hurmetim [haysiyet ve şerefimin parçalanması] size helâl olur mu? Ben sizin Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim, vasîsi ve ammizâdesi olan zâtın oğlu değil miyim? Resûlüllah sallâhü aleyhi ve selem hazretlerinin hadîs-i şerîfi size vâsıl olmadı mı ki birâderim ile benim için, siz şebâb-ı Ehl-i Beytin seyyidlerisiniz [Ehl-i Beyt gençlerinin efendilerisiniz] ve ehl-i sünnetin server-dîdesisiniz [gözbebeğisiniz] diye buyurmuştu. Eğer inanmaz iseniz içinizde bunu habar verecek zâtlar vardır. Câbir ibni Abdullah’a ve Ebu Saîd’e ve Zeyd ibni Erkam’a sorunuz. Onlar Resûl-i Ekrem’den bu hadîs-i şerîfi işittiklerini size haber verirler. Benden ne istiyorsunuz. İçinizden birini katlettim mi, yahûd emvâlinizi gasbettim mi? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız, geri dönüp mahallime gideyim’dedi ve Kays ibni eş’as: ‘Siz, İbni Ziyâd’ın hükmü üzerine teslim olsanız olmaz mı ?’ dedikte: ‘Hayır, vallahi olmaz. Size züll ve meskenet ile kendimi teslim edemem’ deyip devesinden indi…” (Ahmet Cevdet Paşa, 1981: 644)
     Hz. Hüseyin’in bu hitabı sonrasındaki gelişmeleri Fuzuli şöyle nakleder:
     “Cemaat bir ağızdan yaptıklarını inkara kalkıştılar. Hazreti İmam, mektupları onların önüne koyup böylece inkâra mecal bırakmadıktan sonra mektupları ateşte yaktırdı.
     Taberi’de İmam Hüseyin’in Kûfelilerin bu ihanetlerine karşılık “…Yarab! Sen bilirsin ki bu kavm benimle bey’atte bulundu. Ve yine antlarını bozdular. İntikamını onlardan alıver…” (Taberi, c. VI, ty: 103) diye haykırmıştı.
     Daha sonra Ömer b. Sa’d gelip:
     - Ey Hüseyin! dedi, bu hikayelerden bir sonuç çıkmaz. Ya Yezid’e biat edersin yahut da ölümü göze alırsın.!…
     
    YEZİD’İN KOMUTANI ÖMER B. SAD’IN İMAM HÜSEYİN’E HİTABI
     Ömer b. Sad ise İmam Hüseyin’e karşı tabi ki efendisi Yezid’in halife olduğunu öne süren bir cevap verdi. Şöyle diyordu:
     -Peygamberimizin getirdiği Kur’an’da açık bir ayet vardır, anlamı şudur:
     “Allah’a, Allah’ın peygamberine ve Ülûl-emre itaat ediniz…” diye emrediyor. Bugün emir sahibi Muaviye’nin oğlu Yezid’dir. Sen ona itaat etmemekle Cenab-ı Hakkın ve onun Peygamberinin emirlerine muhalefet ediyorsun. Buna binaen asi ve bağiysin. Şurada ümmet huzurunda Yezid’e biat et.
     İmam Hüseyin şöyle cevap verdi:
     -Ya Ömer, sen Kur’an’ın o ayetinin manasını işine geldiği gibi yorumluyorsun. O ayet Kur’an-ı Kerim’in Nisa Suresi’nin 59. ayetidir… Ayetin anlamı şudur:
     “Ey iman edenler, Allah’a itaat ediniz. Allah’ın Resulüne itaat ediniz. Ancak Allah’ın ve Resulü’nün emirlerine itaat eden Ülûl-emre itaat ediniz.”
     Halbuki bugün sizin Ülûl-emr dediğiniz Yezid, Allah’ın emri şöyle dursun bilakis kitap ve sünneti ayaklar altında çiğniyor. Halka zulüm ediyor. Peygamberin kurduğu Müslüman cumhuriyetini yıkıp devirerek, onun yerine kendi keyfine, kendi zevkine, kendi arzusuna göre saltanat sürüyor. (Derman, 1975: 93)
     Bazı kaynaklarda da Ömer bin Sad’ın konuşmasından sonra eline bir ok alıp şöyle dediği ifade edilmektedir:
     - Ey Kûfe halkı, şahit olun ve Ubeydullah b. Ziyad huzurunda da şahitlik edin ki, İmam Hüseyin’le savaşa tutuşan ilk defa ben oldum.
     Bunları söyleyerek o oku İmam Hüseyin’e doğru fırlattı. İmam Hüseyin sakalını eline alarak:
     - Ey kavim Allahın gazabı yahudilere “Aziz Allahın oğludur!” dedikleri zaman son şiddetini bulmuştu. Ve yine Tanrı’nın kahrı, Hıristiyan kavmine “Mesih, Allahın oğludur” dedikleri zaman, indi. Allahın gazabı bugün de size Al-i Resule (Ehli Beyt’e) kasdettiğiniz için erişmektedir. Bedeninizdeki her kıl, demirine su verilmiş bir hançer olsa “Allah sabırlıları sever…” emrinden dışarı çıkmam. Ve her biriniz ayrı ayrı bana kasdetmek için kin tutan askerlerden olsanız, “Allah sabırlıları sever!” buyruğunu bırakmam. Rivayet ederler ki, Yezid’in askerleri İbni Sa’d’ın gayretini gördüğünde ona uyup İmam Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu. İmam Hüseyin bu hücum karşısında süvarilerine dönüp yanındakilere şunları söyledi:
     - Ey vefakâr arkadaşlar ve benim için canlarını ortaya koyan insanlar! Kavgaya kendinizi hazırlayın ki, kanların döküleceği zamandır. ”
     Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan askerleri öğle üzeri olduğunda iyice azalmış durumdaydı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu.
     O sırada hasta olan ve İmam Hüseyin tarafından savaşa girilmesine izin verilmeyen İmam Zeynelabidin’den başka kimse kalmayınca kadın ve çocukları kızkardeşi Zeynep ile İmam Zeynelabidin’e emanet bırakarak,
     
    Hakk Yolu’nda ölmek, yük altına girmekten üstündür …
     diyerek savaş meydanına girdi.
     Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek, atından düşürüldü ve İmam Hüseyin şehid edildi. Peygamberin torunu İmam Hüseyin’in vücudunda otuzüç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı (10 Muharrem 61-10 Ekim 680).
     Yine Taberi’den nakledildiğine göre Yezid’in kendisi gibi zalim ve insanlıktan nasiplenmemiş komutanı Ömer b. Sad on süvari görevlendirerek
     “…Hz. Hüseyin’in cesedini göğsü ve arkası ufanıncaya, topraklar içinde belirsiz oluncaya kadar atlarına çiğnettiler.” (Taberi’den aktaran Köksal, ty: 204)
      Hz. Hüseyin’in şehadetini Kastamonulu Şazi eserinde şöyle dile getiriyor:
     Yüzü üstüne bıraktı Seyidi
    Kesti başını hemandem o lain
    Kanı yere çün döküldü ol zaman
    Zelzele düştü yere-ü darügir
    Gulgula kıldı melayik ağladı
    Yer gök oldu karagû ol zaman
    Çaldı pıçağı işit kim neyledi
    Hem şehit oldu Hüseyn-ü pâk din
    Düştü kavga aleme oldu figan
    Göğe değin çıktı feryad-ü nefir
    Ay güneş nurunu ol dem bağladı
    Yaradılmış cümlesi kıldı figan
     
    Bir başka Maktel yazarı Kâzım Paşa’nın ise ünlü beyiti şöyledir:
     Düştü Hüseyn atından Sahrayı Kerbelâ’ya
    Cibril var haber ver Sultanı Enbiyaya
     
     Hz. Hüseyin’in şehadeti ardından kadınlar feryada başladılar. Aczî’nin ifadesiyle:
     Bir taraftan ahü feryadü figan-ı Ehli Beyt
    Bir taraftan nara vü cuş ü huruş-ı eşkiya
     
    Sonra çadırlar ve kadınlar yağma edildi, hasta ve yatakta olan İmam Zeynel Abidin Ali de öldürülmek istendi. Bu kanlı savaşın bitiminde İmam Zeynel Abidin yatak ve yorganlara sarılarak saklanmıştı. İmam Hüseyin’in şehid edilmesi sonrasında çadıra koşan Şimr “Hüseyin’in bir oğlu daha olacak o nerede?” diye aramaya başladı. Çadırın her tarafını arayıp çocuğu buldu. Fakat bu esnada çadırda bulunan kadınlar Şimr’e hücum ederek Zeynel Abidin’i bu caninin elinden kurtardılar. Bu çirkin şavaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. İmam Hüseyin’in yanındakilerden şehid olanlar yetmiş iki kişi idi. Yezid ordusunun komutanı Ömer b. Sad, bu şehitlerin başlarını Vali Ubeydullah’a gönderdi. Zalimlikte sınır tanımayan Yezid’in bu zalim kulları, kesilen başları mızraklara geçirerek, farklı Arap aşiretlerinden süvariler Kûfe’ye Ubeydullah’a götürdüler.
     Ayrıca İmam Hüseyin’in kızları, kızkardeşleri ve çocuklar da Kûfe’ye Ubeydullah’ın huzuruna getirildiler. Ubeydullah’ın Peygamberin soyuna karşı davranışı çok çirkin ve kaba idi; kendilerine hakaretler ve tehditler savurdu, hatta İmam Zeynel Abidin’i öldürmek dahi istedi. İnsanların camiye toplanmalarını emrederek, minbere çıkıp, utanmadan “…Hakkı ve hak ehlini ortaya çıkartan onları galip kılan müminlerin emiri Yezid’i ve taraftarlarını muzaffer kılan yalancı oğlu yalancı Hüseyin İbn Ali’yi ve taraftarlarını öldüren Allah’a hamdolsun!” Bu zulüm ve alçaklığa orada bulunanlardan karşı çıkan Abdullah’ın “…Ey Mercane’nin oğlu (Ubeydullah) şunu iyi bil ki yalancı oğlu yalancı sensin ve senin babandır. Seni tayin eden kimsedir ve onun da babasıdır. Sizler Rasulullah’ın çocuklarını öldürüyor ve sonra da İslami bir tavıra bürünüyorsunuz!” demesi üzerine onun öldürülmesini ve mescide astırılmasını sağlamıştır. (Ağırakça, 2011: 177-178)
     Ubeydullah, İmam Hüseyin’in kesik başını bir sopaya taktırıp Kufe sokaklarında teşhir etme cüretkarlığını da göstermiş, bundan sonra İmam Zeynel Abidin’in ellerini bağlatıp, Kerbela’da öldürülenlerin kesilmiş başlarını, çoluk çocuğu Şam’a Halife Yezid’in yanına yollamıştı. Şam’a vardıklarında onları götüren Züheyr, Halife Yezid’in yanına girip başarıyı(!) müjdelemiş ve Kerbela savaşının ayrıntılarını anlatmıştı.
     Hz. Hüseyin’in ailesini getiren kafile Yezid’in sarayına getirilmişti. Kısa süre sonra ehlibeyt kadınlarını Yezid’in huzuruna çıkardılar. Kadınlar İmam Hüseyin’in kesik başını Yezid’in önünde görünce feryad ve figan etmeye başladılar. Kadınlarla birlikte zincirli bir şekilde İmam Zeynel Abidin de Yezid’in huzuruna getirilmişti. Manzaranın dehşetinden Yezid’in yanında bulunanlar bile dehşete kapılmışlar ve bunu açıkça belirtmişlerdi.
      
    GÜLZAR-I HASANEYN’DEN: HZ. HÜSEYİN’E VE SOYUNA YEZİD’İN SAYGISIZLIĞI
     İmam Hüseyin’in mübarek başı Zalim Yezid’in huzuruna getirilince Yezid elindeki sopayla Hz Hüseyin’in dudaklarına dokunarak: Bugün Bedir gününe karşılık… diye mırıldandı. Orada bulunan sahabelerden biri buna tepki göstererek, Peygamberin İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in dudaklarından öperek “Siz ikiniz Cennet gençlerinin ulularısınız, Allah sizinle savaşanlarla savaşsın.” dediğini duydum deyince Yezid’in emriyle dışarı çıkarıldı.
     Sonra İmam Zeynel Abidin’e dönerek:
     -Ey Hüseyin’in oğlu dedi, baban, benim hakkımı tanımadı, benim gücüme meydan okudu ve Allah da ona gördüğünü yaptı, dedi.
     İmam Zeynel Abidin:
     -“Yeryüzünde ve bedenlerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki daha önce takdir edilmemiş olsun, gerçekten de bu, Allah’a pek kolaydır. Bu da, kaybettiklerinize acımamanız, size gelenlere ferahlanmamanız içindir ve Allah, övünen, böbürlenenlerin hiçbirini sevmez, ayetlerini okudu. Yine İmam Zeynel Abidin:
     -Ey Muaviye’nin, Hind’in oğlu, sen doğmadan benim babalarımda atalarımda, peygamberlik ve velayet mevcuttu ve and olsun ki atam Ebu Talip oğlu Ali’nin, Bedir ve Uhud’da elinde Peygamberin sancağı vardı, senin babanla ceddinin elinde ise kafirlerin bayrakları vardı. Vay sana ey Yezid, eğer yaptığını bir bilseydin, babama, ehli Beyte, kardeşime, amcalarıma yaptıklarını bir idrak etseydin dağlara kaçardın, helak olmayı dilerdin. Babam, Fatıma ve Ali’nin oğlu Hüseyin’in başı, şehrinizin kapısında mızrağa dikili duruyor, halbuki o, Resulullah’ın emanetiydi size…
     Yezid, Hz. Hüseyin’in dudaklarına elindeki sopayla dokununca, “Keşke Bedir’deki atalarım bugünü görselerdi, sevinirler de, elin çolak olmasın ey Yezid derlerdi. Kavmin ulularını öldürdük, Bedir’in öcünü aldık, bugün o güne bedel.” diye sevindi.
     Bu sırada Hz. Zeynep dayanamayarak kalktı ve şöyle seslendi:
     -Hamd Alemlerin Rabbi Allah’a, rahmet elçisine ve bütün soyuna, ne de doğru söylemiştir. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlarla alay ederek kötülükte bulunanların sonuçları ne de kötü olmuştur. Sanır mısın ki ey Yezid, bize üst oldun. Esirler gibi bizi şehirden şehre dolaştırdın da biz, Allah karşısında aşağılandık, sen de yüceldin? Aksine Allah’ın azabına uğradın, günaha girdin…
     Gülzar-ı Hasaneyn bu hüzünlü ortamı böyle aktarıyor. Yezid Hz. Hüseyin’i ortadan kaldırdıktan sonra artık rahatlamış sayılırdı. Şimdi Ehli beyte yalandan da olsa saygılı davranabilirdi. Derhal Zeynel Abidin’in zincirlerini çözdürdü. Yezid’in kadınları da Ehli beyt kadınlarını teselli etmeye çalışıyorlardı. Artık Yezid yaptığı kötülükleri ve cinayetleri unutturabilmek için Ehli Beyt’e iyi davranıyor, sarayda onlarla konuşuyor, her isteklerinin yerine getirileceğini belirtiyordu. Daha sonra Numan bin Beşir komutasındaki bir muhafız kıtası eşliğinde onları Medine’ye kadar götürdü.
     Yezid, İmam Zeynel Abidin’i uğurlarken şu yalanı bile uydurabiliyordu:
     “Allah, İbni Mercame’ye lanet eylesin. Vallahi ben olsaydım babanın her isteğini yerine getirirdim. Lakin kaderi İlahi böyleymiş ne yapalım!…”1 Oysa Yezid, kendisini ziyarete gelen Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyad ile şarap içerek birlikte eğlenmişler adeta Kerbela’daki insanlık dışı katliamı kutlamaktan geri durmamışlardı. (Ağırakça, 2011: 191)
     Yine eğer Yezid, samimiyetsiz söylediği sözlerde olduğu ve bazı kaynakların aktardığı gibi, Valisi Ubeydullah’dan İmam Hüseyin’in şehadetinden dolayı rahatsız olsaydı, onu daha da güçlendirmez, başka yerleri de onun sorumluluğuna katmazdı. Eğer memnun olmasaydı daha önce elinden alınan bölgelerin kontrolü de onun valiliğine verilir miydi?
     Taberi bu konuda şu bilgileri veriyor:
     “…Hz. Hüseyin’i öldürdüğü için Ziyad oğlu Ubeydullah’a Kûfe’yi ve Irak’ı verdi. Ve Horasan da, Sistan da Muaviye zamanında Ubeydullah bin Ziyad’ın elindeydi. Sonra onun elinden Yezid almıştı…” (Taberi, c. IV, ty: 114)
     Bu konu Ebu Hanife Dineveri tarafından ise şöyle aktarılıyor: “…Tarihçiler şöyle anlatırlar: Sonra İbn Ziyad, Ali b. El-Hüseyin2 ve onunla birlikte bulunan kadınları hazırladı., onları Zuhr b. Kays, Mihkan b. Sa’lebe ve Şimr b. Zi’l-Cevşen’le birlikte Muaviye’nin oğlu Yezid’in yanına gönderdi. Adı geçenler yola çıktılar ve yürüdüler. Şam’a varınca orada Yezid’in huzuruna girdiler. Onlarla birlikte Hz. Hüseyin’in başı da içeri alındı ve Yezid’in önüne atıldı. Ardından Şimr b. Zi’l-Cevşen şöyle bir konuşma yaptı: Ey müminlerin emiri! Bu adam kendi ailesinden on sekiz ve taraftarlarından altmış kişiyle birlikte üzerimize geldi. Biz de onların üzerine yürüdük. Emirimiz Ubeydullah b. Ziyad’ın hükmüne boyun eğmelerini veya tercih etmelerini söyledik. Güneş doğarken hücum ettik. Onları dört bir taraftan kuşattık. Kendilerini kılıçtan geçirmeye başlayınca güvercinlerin kartaldan sığınması gibi, boşuna sığınmaya çalıştılar. Bir devenin boğazlanması veya öğlen uykusuna yatan bir kişinin uyuması kadar bir zaman geçmeden bunların sonunu getirdik. İşte ruhsuz cesetleri önünde elbiseleri kuma bulanmış, yanakları toz toprak içinde kalmış, rüzgarlar kendilerini toza boğmuş, ziyaretçileri kartallar ve gelip gidenler akbabalar olmuş…” (Ebu Hanife Dineveri, 2007: 307)
     Ne Allah’tan korkuları vardı, ne de Peygamberden çekinmeleri vardı, ne de utanma biliyorlardı. Şu da muhakkak ki, yeryüzünde Yezid gibi ahlak yönünden düşük insana az rastlanabilir. Onun bu işleri yapan eli Ubeydullah ise kötülük ve ahlaksızlıkta, zalimlikte efendisi ile yarış halindeydi. Şunu da bilmek lazımdır ki, Kerbela’da hak yolunda kendisinin yüz katı bir orduya karşı duran İmam Hüseyin’in bu kahramanlığına da rastlamak imkânsızdır. Sonuç olarak Kerbela Olayı yüzyıllara damgasını vurmuş hüzünlü bir destandır. Öyle ki yabancı araştırmacı Gibbon “Yıllar sonra bile insanlar nerede olurlarsa olsunlar Hüseyin’in bu trajik ölümü en soğukkanlı okuyucuyu bile üzecektir…” demektedir.
     İmam Hüseyin’in ve yanındakilerin Kerbela’da böyle feci şekilde katledilmeleri ve Peygamber sülalesinin akla gelmedik şekilde ihanete cüretleri halkı o kadar etkiledi ki, adeta Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Olay İran ve Hicaz'’a duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin ve ayaklanma istekleri başladı. Bu durum karşısında da Yezid’in paralı kulları büsbütün kudurdu. Zulüm yolunda hiç çekinmez oldular.
      
    KUTSAL ŞEHİRLERİ YIKAN YEZİD
     Medine’lilerden oluşan ve Yezid iktidarına karşı olan bir heyet Şam’a giderek, olanı biteni yerinde görmek istemişler, Yezid’in sarayında ağırlanmışlar, kendilerine hediyeler ve para takdim edilmişti. Bu kişiler Medine’ye döndükten sonra gördüklerini halka anlatıyorlardı:
     “…Bizler hiçbir İslami hayatı olmayan bir adamın yanından geldik. Bu adam müminlerin halifesi sıfatını kullanıyor; fakat şarap içiyor, tanbur çalıyor, huzurunda cariyeler şarkı söylüyor, köpeklerle uğraşıyor ve geceleyin de ülkenin haydutlarıyla bir araya gelip sohbet ediyor. Şahit olunuz ki biz daha önce kendisine yaptığımız bey’ati geri aldık ve onu hilafet makamından azlettik…” (Ağırakça, 2011: 191)
     Medine halkı fasık ve günahkar olarak gördüğü Yezid ve iktidarına karşı ayaklanarak, valiyi şehir dışına atmış yerine Abdullah’ı valiliğe getirmişlerdi. Yezid bu durumu haber alınca Akabe oğlu Müslim adlı zalimi onikibin askerle hemen Medine’ye gönderdi ve şu talimatı verdi: “Şehir halkına üç gün süre ver. İsyandan vazgeçmezlerse, onlarla savaş. Zafer kazanıldıktan sonra da bütün şehri yağma et.” İslam’ın bu kutsal şehrinde sözde halife Yezid’in arzuları doğrultusunda İmam Zuhri’nin bildirdiğine göre on binden fazla insan öldürüldü. Evlere saldıran askerler, ellerine geçirdikleri malları almakla yetinmediler, masum bini aşkın kadına da tecavüz etmekten de kaçınmadılar.
     Tarihçi H. M. Balyuzi bu olayı şu şekilde anlatıyor:
     “…Medine düştüğü zaman Hz. Muhammed’in geride kalan dostlarından seksen kişi ve yediyüz hafız öldü. Peygamberin şehri yağmacılara teslim edildi; yapılan barbarlık ve tecavüz inanılır gibi değildi. Peygamberin mescidi dahi kurtarılamadı. Etrafı ahır alanı oldu. Medine sınırları içinde daha pek çok insan kılıçtan geçirildi, kalanı da şehri terketti. Ölümden yakasını kurtaranlar Yezide yalnız halife olduğu için değil aynı zamanda onların efendisi ve amiri olarak itaat etmek zorunda bırakıldılar. Karşı çıkanlar ise kızgın demirle dağlanırlardı….” Oysa ki Hz. Muhammed, “Medine halkını, zulmetmek suretiyle korkutanlar, Allah’ı korkutmuş gibidir. Allah’ın, meleklerin ve bütün halkın laneti onların üzerinedir.” demişti. İbn-i Kesir’in yazdığına göre, alimlerin büyük bölümü bu hadise istinaden “Yezid’e lanet etmeyi” uygun görmüşlerdir. 26 Ağustos 683’te gerçekleşen bu Medine’ye Yezid’in saldırması olayı, Harre Olayı veya savaşı olarak bilinir.
     Medine’yi kanlı bir şekilde susturan Yezid Ordusu daha sonra Mekke’ye yöneldi. Tepeler üzerine yerleştirilen mancınıklarla şehir taş yağmuruna tutuldu. Kuşatma iki ay kadar sürdü ve Kâbe’ye de mancınıkla taş atıldığı gibi, şehirde yer yer yangınlar çıktı. Bu kuşatma Yezid’in öldüğü haberinin Mekke’ye ulaşmasına kadar sürdü. Böylece Yezid, Kâbe’ye saldırma şerefini (!) de elde etmiş oldu. Yezid 11 Kasım 683’te kötü bir nam bırakarak öldü. Kendisi hükümdarlığını , devlet işleri ve adaletli bir idareden çok, şaraba, müziğe, eğlenceye ve kendisine rakip olarak gördüğü insanları, Peygamberin ailesi de olsa, katletmeye hasretmişti.
     Namık Kemal “Büyük İslam Tarihi” adlı kitabında, Yezid ve onun halifelik dönemine ilişkin, “…Hazreti Hüseyin’e yaptıkları ve Hazreti Ali taraftarlarına karşı davranışı, Medine ve Mekke’yi tahribi İslam tarihinin en acıklı sahifelerini…” oluşturur demektedir. (Namık Kemal, 1975: 186)
      
    EMEVİLERİN SONU
     Yezid’in, İmam Hüseyin’e, Hz. Ali soyuna ve yandaşlarına yaptıkları, Mekke ve Medine’ye saldırması İslam tarihinin en kara sayfalarını oluşturur. Yezid, hilafetin haksız varisi, Hz. Hüseyin’in katledilmesinin ve mukaddes şehirlerin kirletilmesinin baş sorumlusu olarak müslümanların hafızasında kötü bir isim bırakmıştır. Emevi zalimleri Hakkı tanımamışlar, azgınlaşmışlar ve Peygamber’in Ehli Beytine olmadık şeyler yapmışlardır. Bütün bunlar sonrasında Emevi saltanatı kökünden sarsıldı ve yıkıldı. İslam alemi yüzyıllardır Peygamber torunlarına yapılan bu zulmü unutmadı. Kısa zaman sonra bu durum Emevilere karşı büyük bir intikam duygusu yarattı. Başta Ubeydullah b. Ziyad olmak üzere İmam Hüseyin’in şehid edilmesinde rol oynayanlardan hesap sormak üzere yola çıkan İbrahim b. Eşter, askerlerine karşı şu konuşmayı yapmıştı. “…Ey din yardımcıları ve hak taraftarları olan Allah askerleri! Resulullah’ın kızı Fatıma’nın oğlu Hüseyin b. Ali’nin katili olan; Hüseyin ile kızları, kadınları ve taraftarları arasına gerilen; onlarla içecekleri Fırat suyu arasına gerilerek onları Fırat suyuna bakıp durduran; onun amcasının oğlu Yezid’e gitmesine ve onunla anlaşmasına da engel olan; evine ve ev halkına dönmesine veya Allah’ın geniş yerlerine gitmesine imkan vermeyen; onu ve onun ev halkını şehit eden Mercane’nin oğlu Ubeydullah işte karşınızdadır!
     Vallahi, bu Mercane’nin oğlunun Allah tarafından günah kirlerinden temizlenmiş, korunmuş olan Resulullah Aleyhislamın Ehl-i Beytine yapmış olduğunu, Firavun bile İsrail oğullarının temsilcilerine yapmamıştır! Allah onu sizinle, sizi onunla karşı karşıya getirmiştir. Vallahi, sanıyorum ki; Allah onun kanını ancak sizin ellerinizle döküp kalplerinize şifa vermek için bu harp meydanında sizi onlarla bir araya getirmiştir. Allah biliyor ki; siz ancak Peygamberinizin Ehl-i Beytine yapılanlara kızarak yola çıktınız!...” (Köksal, ty.: 382-383)
     Nihayet bir gün Muhtar isimli bir kahraman arkadaşları ile birlikte ayaklandı. Kûfe şehrindeki Ömer bin Sa’d ile Kerbela Olayı’na katılanlardan 210 kişi kılıçtan geçirildi. Bu karışıklıklar sırasında kaçmaya çalışan Hz. Hüseyin’in katili Şimr de yakalandı ve katledildi. 750 yılında Emevi Hanedanı’nı deviren Abbasiler, onlardan öyle bir öc aldılar ki, ölülerinin kemiklerini bile mezarlarından çıkarıp yaktılar. Böylece Muaviye’nin hile ve para üzerinde kurduğu Emevi zulümü sona erdi. Ancak ne yazık ki bu kez de Abbasilerin zulmü başlıyordu. Peygamberin ve İmam Ali’nin amcazadeleri olmalarına karşın, bırakınız başka insanları onların soyuna karşı çok büyük baskı ve katliamlardan çekinmediler.
     1 Dineveri’de burası adeta Yezid’i aklamak için şöyle aktarılıyor: “Şimr’in konuşması sonrasında Yezid gözyaşlarına boğulmuş ve “Yazıklar olsun size! Ben Hüseyin’i katletmeden itaat etmenizi istiyordum. İbn Mercan’a Allah lanet eylesin. Vallahi onun arkadaşı olsaydım, onu affederdim. Allah Ebu Abdullah’a rahmet eylesin…” (Ebu Hanife Dineveri, 2007: 308) Bu yalanları söylemek için olduğu kadar, aktarmak için de biraz vicdansız olmak gerekmez mi? Yazıklar olsun size.
    2 İmam Zeynel Abidin
  • 296 syf.
    ·5 günde·10/10
    Öğretmenler, anneler, babalar için önemli bir kaynak diye düşünüyorum. Çünkü artık bir çocuğu yetiştirirken arkamızda koca bir köy yok. Gelenekten koptuğumuz, yeni olanı yakalamada güçlük çektiğimiz bu zamanda kitaplar en iyi rehberimiz.

    "Nasıl başaracağını öğrenmek en zekice başarıdır!" (s.13)
    Kişisel başarı öykülerimizin arkasındaki gözyaşlarının nedeni nasıl başaracağımızı bilmediğimiz ve başarı baskısına maruz kalmamız olabilir mi? (Bu tümcenin uyandırdığı soru)
    ********************************************************
    Adel Faber'in komik bir itirafına yer yerilmiş kitapta: "Kendi çocuklarım olmadan önce harika bir anneydim!" (s.13)
    Ben de bu tümceyi mesleğimle ilişkilendirdim: "Öğrencilerime kavuşmadan önce harika bir öğretmendim!"
    Bunun nedeni kitapta şöyle belirtilmiş: " 'Yeni normaller' karşısında eski haritalar ve hikayeler yetersiz kalıyor."

    İstediğiniz kadar kendinizi çağdaş olarak tanımlayın. Kültürel kodlarla savaşmak gerçekten çok zor. Kişinin kendiyle savaşması gerekiyor. Şu da bir gerçek. Geleneklerden koptuk, yeni dünyada çocuklarla yalnızız.
    Ne yapalım yani? Geleneği alıp çöpe mi atalım?
    Bunu isteseniz de başaramazsınız.
    Başarmamız gereken gelenek ile yenilik arasında denge kurmak...
    Kitapta geçen tümcelerle sözlerime derinlik kazandırmak istiyorum: "Çocukları, 'nasıl olduğunu henüz bilmediğimiz' bir geleceğe hazırlıyoruz. Özgürlük ile disiplin, yenilik ile gelenek, emek ile teknoloji, yetenek ile çabanın ideal dengeleri yeniden tanımlanıyor." (s.14)
    ************************************************************
    Kitapta Amazon.com'un kurucusu Jeff Bezos'un yaşam öyküsüne yer verilmiş. "Üç yaşındayken ikide bir annesine "büyük bir yatakta" yatmak istediğini söylemiş. Annesi "Henüz değil büyüyünce." diye ertelemiş. Birkaç gün sonra odasına girdiğinde, Küçük Jeff'i elinde bir tornavidayla, beşiğini sökmeye çalışırken yakalamış." (s.15)
    Burada durup düşündüm.
    Kendi çocuğum böyle bir şey talep etseydi ne yapardım?
    Yanıtım beni hep yakındığım kültürel kodlarımla karşılaştırdı.
    Yapılması gereken ise çocuğun yanına oturup onun bir deneyim yaşamasına izin vermek!
    Annesi de böyle yapmış...
    Çünkü kitapta belirtildiği gibi: "Başarılı çocuk yetiştirme sürecinde neyi desteklemek, neyi sınırlandırmak gerektiğini bilmek çok kritik bir karar."
    ***************************************************************
    Çocuğun başarısıyla ilgilenmek, onun başarısını olumlu etkiler.
    AMA NASIL?
    #80153713
    Çocuğun başarılı olacağı alanı kendisinin seçmesine izin vermeliyiz. Biz ne yapıyoruz peki? Sözel ve dilsel zekası iyi olan bir çocuğu götürüp başarısız olduğu dersle, genellikle matematik, karşı karşıya bırakıyoruz. Bol bol başarısızlık duygusu tattırmaktan başka bir işe yaramıyor. (Gardner'in çoklu zeka kuramını hepimizin öğrenmesi gerekiyor. )
    Balıklar çok şanslı.
    Anneleri, babaları, öğretmenleri onları uçamadıkları için suçlamıyor.

    Gelelim şimdi önemli bir araştırmaya:
    "Araştırmalara göre genellikle başarı beklentisi başarıyı, başarısızlık beklentisi başarısızlığı çoğaltıyor." (s.16)
    Bir çocuğa başaramayacağını söylemek ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden yalnızca biridir, diye düşünüyorum.
    Kişisel tarihimdeki "Çabana güveniyorum!" diyen azınlık sesin yüreğimi nasıl ısıttığını tarif edemem. Etkisi ölümsüz olmalı ki öğrencilerime de "Çabana güveniyorum!" dediğimde bu tümce varlığını gözlerinde ışıltı olarak sürdürüyor...

    Gelelim diğer araştırmaya: "Birçok araştırma, "öğretmenin öğrencisinden başarı beklentisi"nin çocuğun başarısını birinci derecede etkilediğini gösteriyor. Çocukların başarı davranışları, okul öncesi dönemde ailelerinden, ilkokul yıllarında öğretmenlerinden, ergenlik döneminde de arkadaşlarından daha fazla etkileniyor." (s.17)
    ***************************************************************
    "Kızının başının etini yiyen" yüksek beklentili annelerin kızlarının hayati karar anlarında daha az hata yaptığı ortaya çıkmış. (s.18)
    Bu araştırma beni çok şaşırttı. Nasihatlerin bilinç altında yönlendirici bir işlevinin olduğunu öğrenmiş oldum.
    ***************************************************************
    Bir çocuğun başarısına katkıda bulunmak için ne gerektiğini dair üç tane önemli nokta üzerinde durulmuş:
    "Birincisi çocuğun fabrika ayarlarını tanımakla işe başlamak gerekir. Çocuğun kişiliği, yetenekleri, ilgileri, istekleri, değişen ve değişmez yönlerini taramak gerekiyor." (s.19)
    Her çocuk biriciktir.
    Ortaya ödül koyduğunda çalışanlar, ödülün onda stres oluşturduğu ve çalışma sürecini olumsuz etkilediği çocuklar vardır. Bu yüzden kişiye özel teknikler belirlenmelidir.
    "Başarılı çocuk yetiştirenler, konfeksiyonculardan çok terzilere benzer; kalıplara değil, vücut ölçülerine bakarak çalışırlar." (s.19)
    İkinci önemli nokta, "bütünsel/holistik bakış açısıyla yaklaşmaktır."(s.20)
    Yani başarının nedenini tek bir öncüle indirmek yanlıştır. Her bir değişkeni göz önünde bulundurmak gerekir.
    Üçüncü önemli nokta ise "Çocukları başarılı veya başarısız yapan faktörleri kanıtlanmış veriler ışığında berrak bir şekilde anlamak gerekir." (s.20)
    Kısacası yukarıda sözünü ettiğim başarıyı etkileyen farklı öncüllerin neler olduğunun belirlenmesi gerekir. Bu "önemli başarı unsurları" önemlidir. Çünkü "Nasıl ki, koca bir ağaç tek kök üzerinde duramazsa, büyük bir başarı da tek bir şeyi doğru yapmakla gelmez." (s.20)
    *************************************************************
    Einstein'a göre, hayatta iki türlü bilgi vardır: canlı bilgi ve cansız bilgi. (S.21)
    Canlı bilgi tozlu raflardan alınıp yaşama geçendir.
    "Hepimiz biliyoruz ki, dünyayı değiştirenler kitaplar değil, onları okuyanlardır." (s.21)
    **************************************************************
    Kitapta benim de ilgimi çeken bir araştırmadan söz edilmiş: Japonya'nın kuzeyinde Kojima adındaki adada, dış dünyayla bağlantısı olmayan bir yirmi kişilik maymun sürüsü yaşamakta. Kahramanımız ise "Küçük Imo"
    Araştırmacılar 1952 yılından itibaren düzenli olarak adadaki kumsala patates bırakmaya başlamışlar. Suyu sevmeyen makaklar patatesin üzerindeki kum taneciklerini elleriyle süpürüp yemeklerini mideye indirmişler. Bir sene sonra ise 1,5 yaşındaki bir dişi makak patatesini eliyle temizlemek yerine insan gibi suda yıkamayı denemiş.
    Zaman içinde diğerleri de onu taklit etmeye başlamış. 5 yıl içinde makak sürüsünün %56'sı patateslerini yemeden önce suda yıkamaya başlamış. Bu oran dokuz sene içinde %73'e yükselmiş.
    Devrimci Imo 1956 yılında da araştırmacıların kumsala bıraktığı buğday tanelerini yemeden önce suda yıkamaya başlamış. 1962 yılında 49 makağın 19'u Imo'yu taklit etmekteymiş.
    1959 yılında da Ego adındaki dişi bir makak tıpkı bir insan gibi deniz keyfi yapmaya başlamış. 1962 yılına gelindiğinde sürünün 31 üyesi düzenli olarak yıkanıyor, kayalardan denize atlıyor, hatta nefeslerini tutup su altına dalıyormuş.
    50 sene sonra ise makaklar patateslerini ve buğdaylarını yemeden önce suda yıkıyor ve serinlemek için denize giriyorlarmış.

    Bu araştırmanın bize söylediği girişimci çocukların mutlaka aileleri tarafından desteklenmesi gerektiğidir. Çünkü ailenin desteklediği yenilikçi gençler toplumu dönüştürür. Evet burada aile bağları çok önemlidir. Aynı zamanda sosyal çevredeki etkileşimin de yadsınamaz bir payı vardır. Bu araştırmada görülen ayrıca şudur. Yetişkin erkeklerin, patates yıkama işini kesin olarak reddetmesi. Anneler ise yaşlı değillerse öğrenmeye daha açıklar.
    Bu araştırmadan öğrendiğim eski köye yeni adet getiren gençlerin açık fikirli anneler anneler tarafından yetiştirildiği gerçeğidir.
    **************************************************************
    KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN KEHANET

    "Bir insanın beklentilerinin, başka bir insanın performansını etkilemesine Pygmalion etkisi veya beklenti etkisi deniyor.
    Bu çok bilindik bir araştırma. Öğretmenlere, öğrencileri hakkında gerçek bilgiler verilmemiş. Yalnızca belli çocukların yıl sonunda çok başarılı olacağı üzerinde durulmuş. Öğretmenler o gruba dair olumlu bir beklenti içerisine girip daha fazla bilgi aktarmışlar, kendilerini ifade etmeleri için daha çok zaman tanımışlar. Onlara duyuşsal, bilişsel destekte bulunmuşlar. Sürecin sonunda ise gerçekten başarı elde edilmiş.
    * Araştırmaya göre beklenti etkisinin yaş ilerledikçe bir rolü olmadığı. Çünkü küçük çocukların desteklenmeye daha çok gereksinimi var.
    *Öz güveni yüksek çocuklar bundan pek etkilenmiyor.
    BEKLENTİ ETKİSİNİ NASIL İŞE KOŞABİLİRİZ?
    -Çocukların doğrularını yakalayıp onları onurlandırabiliriz.
    -Güçlü olduğu durumları keşfetmelerinde yardımcı olabiliriz.
    -Saçma sapan övgülere boğmak yerine gerçeğin bilgisiyle yolunu aydınlatabiliriz.
    - Ona uygun sorumluluk vererek hem öz güvenlerinin gelişiminde olumlu bir rol oynayıp hem de övgü için gerçek bir yaşantı sunabiliriz. :)
    *****************************************************************
    Yıkıcı Golem Etkisi:
    Çocuğa kırk kere başarısızsın dersen başarısız olur mu?

    Robert Rosenthal ve Elisha Babad başka bir sorunun peşine düşüyor: Çocuktan beklenti yüksek olunca başarılı oluyorsa, beklenti düşük olursa ne olur?
    Bir grup beden eğitimi öğretmeni ve öğrencilerle bu araştırma yapılıyor. Ön yargılı öğretmenlerin eline düşen çocuklar adeta karanlığa yuvarlanıyor. Bizde "Ondan adam olmaz." tümcesiyle mağdur edilen çocuklar bunlar...
    *Golem etkisinin adı Musevi mitolojisinden gelmektedir.. Birini yanlış yetiştirerek, kendine düşman yaratmaya "Golem etkisi" deniyor. Bir grup Musevi din adamı, işlerini görmesi için çamurdan bir dev yaratırlar ve o dev Frankeştayn gibi bir gün kontrolden çıkar, etrafına zarar verir. Golem etkisi, kendisine zarar verecek kişiyi kendi elleriyle yaratmak demektir. Golem argoda "kaz kafalı" anlamına da gelir. (s.38)

    Benim yorumum: Gerçekleşmeyen potansiyeller zamanla yıkıcı olur. Kıskançlık, saldırganlık, yakınma olarak ya kişinin kendisine ya da çevresine zarar verir.

    Yapılması gereken "Golem etkisine karşı bağışıklık sistemini güçlendirmek"
    *Öncelikle böyle bir güruhun varlığından haberdar olmalarını sağlayabiliriz.
    *Senden bir şey olmaz diyenlere karşı iyi bir savunma hattı oluşturulmasında yardımcı olabiliriz.
    *Kişinin kendisini çok iyi tanımasına ve başarılı olduğu durumlara tutunmasına destek olarak ikinci maddeyi gerçekleştirebiliriz. :)
    *************************************************************
    Evdeki kitap sayısının, hangi ülkede doğduğundan, ailenin eğitim düzeyinden, ülkenin refah seviyesinden, babanın mesleğinden ve ülkedeki politik sistemden daha önemli olduğu ortaya çıkmış. (s.43)
    Çocuklarınıza bırakacağınız son maddi miras mal varlığınızdır. Ortanca miras kütüphanenizdir. İlk miras ise kelime hazinenizdir. (s.46)
    Kullanılan sözcük sayısı kadar "yıkıcı ve destekleyici dil kalıpları çocukların başarısını çok etkiliyor." (s.49)
    ***********************************************************
    Zekaları eşit olan insanlar arasında, farkı yaratan "Dayanıklılık eğitimidir."
    #80287877

    Dahileri Fanilerden Ayıran 4 Özellik

    1. İleriki hayata aktif hazırlık
    2. Karşısına başka bir şey çıkınca başladığı işten vazgeçmemek.
    İstikrarlı istek sahibi olmak
    3. Bir yola girdikten sonra o yolda irade ve sebat göstermek.
    4. Engeller karşısında işi bırakmamak, içsel kararlılık.

    Dayanıklılık 4 temel özelliği kapsıyor.
    -Hedef Odaklılık
    -Motivasyon
    -Özdenetim
    -Pozitif bakış açısı
    Çocukların bu beceriyi edinmeleri için
    1. Sıkılmalarına izin verin.
    2. Evde herkesin pes etmeyeceği zor bir etkiliği olsun.
    3. Çocukların spor yapmasına destek olun, teşvik edin. :)
    ************************************************************
    LOKUM GİBİ ARAŞTIRMA :)
    Bu araştırmada da çocukların istekleri ile iradeleri karşı karşıya getiriliyor. "Ya şimdi bir tanesini alıp ye ya da biraz bekle iki tane vereyim" söyleminden sonra bekleyen çocukların daha iradeli ve daha başarılı oldukları ortaya çıkmış.
    Hayattaki sıkıntılarla daha iyi baş ettikleri, daha girişken oldukları, stres altında çökmedikleri, baskı altında odaklarını yitirmedikleri de ortaya çıkan beceriler arasında.
    LOKUMA HAYIR DEMEK İÇİN
    *Çocuklarınızın iç disiplinini geliştirmek için öncelikle siz güvenilir, tutarlı ve dürüst olmalısınız.
    *Kendinizi yönetmelisiniz. (Erken yaşlarda bunu başarmak daha kolaydır.)
    *İsteğe ket vurup iradeli davranmak için dikkati başka bir tarafa çevirin.
    *Dürtüden kaçmak için başka alternatifler yaratın. Bilgisayarla daha az vakit geçirmek istiyorsanız spor yapın, doğada yürüyün vs.
    *Günlük hedefleriniz uygulanabilir nitelikte olup gelecekteki hayalinizi de desteklemelidir.
    ****************************************************************
    İNATÇI ÇOCUĞU AZİMLİ ÇOCUĞA DÖNÜŞTÜRME
    * İletişim kanallarını açık tutun. Ona her zaman nedenini açıklayın. Kışın tişörtle sokağa çıkarsa hasta olabileceğini uzun süre dışarı hiç çıkamayacağını kendisine keşfettirin.
    *Onlara gerçekten saygı duyun. Onların doğal eğilimi inat. İşlenirse ortaya mucizeler çıkar. Bunu hiç unutmayın.
    * Mantıksız geliyorsa söylediği ya da yaptığı onun mantık kurmasına izin vererek bunu kendisinin bulmasına destek verin.
    *Söylediği mantıklıysa geri adım atın. Sizi model alacaktır.
    *İşlerin kitlendiği noktada el ele verip çatışmayı çözmek için yollar arayın. Yaratıcılık ve iletişim böyle böyle gelişir. :)
    * Seçenekleri siz hazırlayın seçimleri ona yaptırın:
    Önce oyun mu oynayalım masal kitabını mu okuyalım?
    Böylece kendi iradesiyle yaşadığını düşünecek.

    Prof. Erdal Atabek konuyla ilgili anlamlı bir ayrım yapıyor:
    "İrade ile inat arasındaki fark, akıldır. Akılla direnme azim, akılsız direnme inattır."
    İnadı iradeye ve azme çevirme bizim elimizde!
    ***************************************************************
    ÖZE DÖNÜK ZEKA
    Gardner'in zeka türleri arasından biridir. İnsanlar bu zeka türündeki kişileri "öz güvensiz" olarak yaftalar. Bu yanlıştır!
    Bazı insanlar gücünü kalabalıklardan değil kendinden alır.
    Ben de o insanlardan olduğum için gururla söylüyorum! :)
    Bizim türümüz için yalnızlık yakınılacak bir durum değil, başlı başına bir besin kaynağıdır.
    Gelelim çocuklara...
    Bazı çocuklar oyunlarda yoktur.
    Çocuğum sosyal değil mi diye korkmaya gerek yok!
    Çünkü çocuğun kendi oyununun kendisinin kurmasına izin verin.
    Bu doğrultuda araştırmalar yapılmış.
    Dışlanmanın yaratıcı başarıya olan etkisi üzerinde durulmuş.
    Araştırmanın ilk adımında benlik algısı ve yaratıcılık arasındaki ilişki incelenmiş. "...kalabalıklar arasından sıyrılma isteğinin ne derece güçlü olduğuna bakılmış..." (s.85)
    İkinci adımda katılımcılara "şimdiye kadar herhangi bir proje grubundan dışlandınız ya da atıldınız mı?" diye sorulmuş.
    Üçüncü adımda da katılımcılara çok basit bir görev verilmiş.
    "Bize bu dünyanın dışından gelen bir yaratık çizin!"
    (s.86)
    İnsana benzemeyen her bir unsur için 1 puan vererek seviyenizi tespit edin.
    "Kural net; çizdiğiniz şey insana ne kadar az benziyorsa yaratıcılık seviyeniz o kadar yüksek!" (s.86)

    Yaratıcı düşünme yeteneği yüksek olan kişi, özgüveni de yüksekse, tek başınayken üretken bir yalnıza dönüşüyor. Yalnızlık üretkenlik için gereken sosyal izolasyonu sağlıyor. Arkadaşları onu yoldan çıkaramadığı için, üretken bir yalnızın başarısı hızla büyüyor. Özgüven düşükse, bu defa aynı durum depresyon gibi yıkıcı duygular üretebiliyor. (s.86)
    ****************************************************************
    SOSYAL ZEKANIN BAŞARIYA ETKİSİ
    "Kendini ezdirmeyen ama başkalarını da ezmeyen, kırılgan olmayan ama kırıcı da olmayan, gerektiğinde hayır diyebilen, zorbalık yapmayan, çatışmaları diyalogla çözen, empati kurabilen, ikna yeteneği yüksek, sevilen ve liderlik eden bir çocuk pek çok anne babanın hayali" (s.91)
    Araştırmalar sosyal ve duygusal becerilerin okul başarısını da arttırdığını söylüyor.
    Çocuğun sosyal zekasını desteklemek için
    *Çocuk için oyun sosyalleşmenin anahtarıdır.
    Oyunlar oynamasına izin verin. Oyun sırasında çatışma çözme, oyun kurma becerilerini edinmelerini sağlayın.
    *Çocuklarınızla sık sık sohbet edin.
    Not: Bizler okullarda, evde kendisiyle sohbet edilen çocukları ve edilmeyen çocukları hemen fark ediyoruz.
    *Evcil hayvanlarla oynamasına izin verin.
    *Üç yaşından önce ekran kültürü edinmelerinin önüne geçin.
    *Çocuğun ikna becerilerini geliştirin.
    *Film izlerken ya da roman okurken oradaki karakterle empati kurdurun.
    *Bol bol seyahate çıkın. Sosyal sorumluluk projeleri içinde yer almalarını sağlayın. Yaratıcı drama ve spor gibi etkinliklerin içerisinde de bulunmalarını destekleyin. :)
    ******************************************************************GENLER ÇOCUĞUN BAŞARISINI NE KADAR ETKİLER
    Yapılan araştırmaların "Çocukların akademik başarısında %60 genetik, %40 çevresel koşulların etkili olduğu sonucu çıkmış. (s.99)
    Dolayısıyla "Doğal eğilimlerle uyumlu eğitimler organik başarılar yaratır." (s.99)
    Çocukların genetik eğilimlerini keşfetmek için
    *Siz de çocuğunuzun doğal başarı alanını keşfetmeye çalışabilirsiniz. Sevdiği ve öğrenirken hızlı ilerlediği alanlar bir göstergedir. Çocuğun doğal eğilimini körelten değil, güçlendiren eğitimleri tercih edebilirsiniz. Einstein'in dediği gibi, yüzmek için doğmuş balıklara ağaca tırmanmayı hedef koymamak gerek! (s.100
    Gardner'in çoklu zeka kuramını araştırmanızı salık veririm.
    **************************************************************
    İncelemeyi bitirmeden önce önemli gördüğüm birkaç yere daha değinmek istiyorum.
    *Çocukları överken zekayı değil, çabayı övün.
    "Sen çok akıllısın" yerine "Emeğin çok güzel!" "Çabana güveniyorum!"

    * Kahvaltı yapan çocukların okulda daha başarılı olduğu tespit edilmiş. Can da başarı da boğazdan gelir. :)

    *Odaklanamamak çağın hastalığı. Çocuğun bu beceriyi de edinmesini sağlamalıyız.
    Birkaç öneri
    -Düzenli bir masa.
    - Sessiz ortam.
    -Çalışma sırasında telefon ve bilgisayardan uzak durmak.
    Yardım almak için SelfControl, Freedom, FocusMe gibi uygulamalara bakabilirsiniz. İnterneti kesmek için...
    -Doğal ortam
    -Yoğunlaşma eşiğini iyi bilip, ona göre mola verme.
    -Nasıl dinlendiğinizi iyi bilme.

    Ayrıca özellikle vurgulamak gerekir ki (benim de bu konuda kusurlarım var.) TEK BİR İŞE ODAKLANMAK GEREK!
    "Saçımı tararken, sadece saçlarımı düşünürüm, başarımın sırrı budur" diyen Fransız başkanı Clemenceau'nun sözü kulağıma küpe olsun benim de. :)

    Önemli gördüğüm noktalardan biri de şu bir araştırma sonucuna göre "babanın çocukla geç ilgilenmeye başlaması, çocuğun okul başarısını olumsuz etkiliyor."
    Babalar sadece tehlike çanları çalmaya başlayınca sürece dahil oluyor. Biz öğretmenler sadece o zaman babanın yüzünü görebiliyoruz. Bu konuda penguenleri örnek almalıyız diye düşünüyorum. Anne ve baba penguenler ebeveynliği adilce paylaşıyor.

    Kitabı taradıkça bu da önemli diye yazdıkça yazıyorum. Sanırım bu inceleme uzadıkça uzayacak.
    Yine yapılan araştırmalara göre
    * Eğer kişi farklı deneyimlere açık ise göçün başarı üzerinde önemli bir etkisi var.
    Sınıfımdaki Suriyeli öğrencilerimi bu gözle de değerlendireceğim. Bu araştırma da işime yaradı.
    Peki bütün çocuklar için ne yapılmalı?
    *Yurtdışına seyahat etmek, yaratıcı düşünceyi tetikler.
    Farklı bakış açıları edinilmesini sağlar.
    *Yurtdışına çıkarma imkanımız yoksa, farklı ortamlara sokmaya çalışmalıyız çocuğu. Farklı mekanlar, farklı insanlar, farklı deneyimlerle karşı karşıya kalmalı. Doğal yaşam en güzeli ancak kitaplardan filmlerden de yararlanabiliriz.
    *Yeni deneyimlere biz ne kadar açığız? İşte bu çok önemli. Çocuk mutlaka bundan etkilenir.
    *Hayvanlarla zaman geçirme de düşünme esnekliği kazandırır.
    *İnternet dünyayı gezmek için harika kaynaklar sunuyor. Google'ın sanat ve kültür sayfasının lingini buraya bırakıyorum. "www. google.com/culturalinstitute
    Yaratıcı düşünce için ezber bozan yaşam aklımızın bir köşesinde kalsın diyerek başka bir konuya geçeyim.
    ***************************************************************
    Bilgisayar Oyunlarının Başarıya Etkisi
    "Oyun doğru dozda ve uygun şekilde kullanıldığında son derece faydalı olabiliyor. Buna karşın aşırı derecede oynayanların, ders başarılarında gözle görünür düşüş meydana geliyor." (s.169)
    Peki bu dozu nasıl ayarlayacağız?
    Sevgili Bahar Eriş'in sosyal medya paylaşımında buna yanıt buldum:
    "Çocuğunuzun yaşına uygun ekran süresini çok kolay hesaplayabilirsiniz. Çocuğun yaşından 1 çıkarıp değeri 10 dakika ile çarpın. Dakika olarak ekran süresi hakkı çıkar. Örnek: 5 yaş için 4x10 = 40 dakikadır."
    Bu konuda uzman olan isim "Orhan Toker"dir.
    https://orhantoker.com
    Çocuğun yaşamından bilgisayar oyunlarını çıkartıyorsanız yerine mutlaka başka seçenekler oluşturmalısınız.
    Yoksa onu salt bilgisayar oyunlarına mahkum edersiniz.
    Hem geliştirici nitelikte bilgisayar oyunları da var.
    "çocuklara; dikkati toplama, stratejik düşünme, engelleri aşma, işbirliği yapma, aşamalı ilerleme, sabırla bekleme ve bir işte ustalaşma konularında fayda sağlayabilir. " (s.168)
    Şiddet içermeyen ve gelişimi destekleyen oyunları çocuklara önerebiliriz. Onlardan önce biz oynamalıyız ve hangi gelişim alanına yönelik olduğu bilgisini edinmeliyiz.
    ***********************************************************
    TELEVİZYONU KAPATMAK ÇOCUĞUN AKLINI AÇAR!
    "2,5 yaş öncesi için TV izlemek, eğitici program olsa bile zararlı." (s.172)
    Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca (2015) 12 bin aile üzerinde bir araştırma yapmış. Sonuçlara göre "Öğrenciler yılda ortalama 1000 saatlerini okulda, 1500 saatlerini ise televizyon ve bilgisayar başında geçiriyor. (s.173)
    Rakamlar korkunç.
    Önüne geçmek için
    *Televizyonu kimse izlemiyorsa kapatın. Mekanik sesler yerine doğal sesler gelişimi daha da destekler.
    *Çocuk tv izlerken onunla izlediği program hakkında konuşun. Eleştirel izleme/dinleme yapmasına katkı bulunursunuz.
    *Çocuğun odasında Tv olmaması çok iyidir.
    *Yemek yerken Tv izlemeyin. Birbirinizin farkında olmanız daha önemlidir.
    * Televizyonu ödül ya da ceza aracı olarak kullanmayın. Bu televizyonu çocuğun gözünde yüceltir. (s.174)
    ***************************************************************
    Çocukların ilgi ve yetenek alanlarını keşfetmek için neler yapabiliriz?
    *Oyunlar sırasında onu izleyin. Oynadığı oyuncaklar kadar onlarla nasıl oynadığı da önemli ipuçları verebilir. (s.182)
    Araba ile oynarken ne yapıyor?
    Araba ile konuşuyorsa sözel, dilsel, sosyal zekası daha yüksek olabilir.
    Arabayı söküp içerisindekileri inceliyorsa "mühendis kafalı" olabilir gibi gibi :)
    *Çocukların hangi faaliyetlere daha uzun zaman ayırmak istedikleri de öncü bir işarettir. (s.182)
    *Çocuğa izlediği bir gösteri, film ya da okuduğu bir kitaptan ne hatırladığını sormak da iyi bir yaklaşımdır. En çok aklında kalan sahneler ya da cümleler ilgi alanıyla ya da eğilimleriyle ilgili ipucu verebilir. (s.182)
    Sözgelimi Rob Buyea'nın Sınıftan Yükselen Sesler adlı kitabını onlara önerdiniz. Bu kitapta farklı yetenekte, ilgide ve kişilikte karakterler var. Acaba çocuğunuz hangi karakteri kendine yakın buldu? Alın size harika bir ipucu :)
    Bunu öğrencilerim için mutlaka uygulayacağım.
    Buna "Bağ kurarak okuma tekniği" diyelim. :)
    *Çocuğun genel konuşmalarda en sık kullandığı kelimeler hangileri? Duygulara mı, eylemlere mi, duyulara mı (koku, tat, vs) odaklı? Bu da değerleri ve düşünme biçimleri üzerine ipuçları verir. (s.183)
    *************************************************************
    SANATIN BAŞARIYA ETKİSİ
    "Her çocuk bir sanatçıdır," der Picasso, "Asıl sorun büyüdüğümüzde nasıl sanatçı kalabileceğimizdir." (s.185)
    Araştırmalara göre sanatın başarı üzerinde olumlu bir etkisi var. Sanat eğitimi çocuğa ince zevk, estetik duygusu kazandırdığı gibi çocuğu düşüneni duyan üretken bir insan kılıyor.
    "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir," diyor Atamız. Onun bu anlamlı sözlerine kulak verip müfredatta olsa da olmasa da konuyla ilişkilendirip sınıflara sanatı taşımalıyız.
    ÖNERİLER
    *Çocuklara yönelik sanat etkinliklerine katılın.
    *Evde imkanlar doğrultusunda sanat köşesi oluşturabilirsiniz.
    (Boya, tuval, kağıt, kalem gibi sanatsal çalışma yapacakları malzemeler de bulundurabilirsiniz.)
    *Online sanat sitelerinden yardım alabilirsiniz. Google'ın Sanat ve Kültür sitesi (Google Arts and Culture) muhteşem kaynak. (s.188)
    *Seçtiğiniz bir sanat eseri hakkında konuşabilirsiniz. Farklı bakış açılarınızı karşılaştırabilirsiniz. Bu esnek düşünme egzersizidir.
    Bunu yaparken önce ayrı ayrı düşünün, sonra birlikte.
    ***********************************************************
    Sınıftaki başarıyı oturduğunuz sıra etkiliyor.
    Bu da bir araştırma sonucu.
    Önde oturanlar başarıda da ön sıralarda.
    Ortada oturanlar dengeli gitmeyi sevenler.
    Arka sıralar asiler.
    Pencere sevenler, hayal severler. (Benim yerim) :)
    Kapıya yakın oturanlar aceleciler.
    Araştırma sonucu da bu genel izlenimi destekler nitelikte.
    Bu araştırma benim hoşuma gitmedi.
    Ön sıralara oturtacağın öğrenciyi seçmek diğerlerine bir haksızlık değil mi? Çünkü ön sırada oturan her açıdan şanslı. Kolayca not alabilir, öğretmeni dikkati bölünmeden dinleyebilir, düşüncesini ifade ettikten sonra arkadaşlarının baskılayan bakışlarına maruz kalmaz.
    Sırasını değiştirince öğrencinin kişiliğinin bile değiştiğini fark etmiştim. Bu kişisel yaşamıma yönelik bir çıkarımım da olmuştu. Ancak bu araştırma bilgisi bana ciddi bir sorumluluk yükledi.
    ***************************************************************
    Sayfa 195'teki hoşuma giden bir kavram üzerinde durmak istiyorum. "Kar küreyici anne ve babalar" ifadesi.
    Çocuğun önünden gidip karşılaşacakları engelleri temizlersek onların elinden şu becerileri çalarız: "Azim, adanma, yaratıcılık."
    Çocuklarımız, bir kısım Suriyeli Çocuklar gibi, şunu öğrenmeliler: "Hayat sana füze atıyorsa, sen de ondan güzel bir salıncak yap!" (s.196)
    **************************************************************
    Güçlü ve Güvenli Bir İmaj İçin
    *Dik durun ve geniş bir ayala yayılın.
    *Ayaktayken oturanlardan daha güçlü görünürsünüz
    *Oturuken iki ayağın yere değmesi, kolların bedenden açık olması, tek dirseği kolçağa dayamak, masaya eşyaları yaymak kendi alanınızı belirleme hakkı verir.
    Unutmayın evrende yer kaplamak hepimizin hakkı.
    Ezilip büzülmek kendi varlığımızı yeryüzünden silme çabasıdır.
    *Ayaklarınızın arasını açın! Ayaklarınızı bedeninizin alt kısmına verin.
    *"'Başarılarım' defteri tutun." (s.202)
    (Bunu mutlaka yapacağım.)
    *Güçlü duruşun kimyası. Ayaklarınızı iki dakika masaya uzatmak, ellerinizi başınızın gerisine doğru esnetmek, güç hormonu olan testosteron düzeyini artırıyor. Stres hormonu kortizon azalıyor. Risk toleransınız azalıyor. (s.202)
    *Göz teması kurmak bizim kültürümüzde karşı cins ile iletişimde yanlış anlaşılabiliyor. Ancak " önerilen 'karşınızdakinin göz rengini algılayabilecek kadar' bakmak.
    (s.202)
    *Gülümseyin!
    *Avuç içlerinin görünmesi karşıya güven ve samimiyet verir.
    *Eller havaya! Elinizi kolunuzu hareket ettirerek konuşmak, düşünceyi ve anlatımı güçlendiriyor. "Immm"lar, "eee"ler azalıyor, ağzınızdan daha düzgün cümleler çıkıyor. (s.202)
    Peki iletişimde yapılmaması gerekenler
    1)Kıpraşmayın.
    2) Elleri ovuşturmayın.
    3)Ayakları yere vurmayın.
    4)Masaya tık tık dokunmayın.
    5)Saçınızla oynamayın.
    6)Kolları ovuşturmayın.
    7)Elleri saklamayın.
    8Avuç içini bedene yapışık tutmayın.
    *************************************************************
    DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN
    Araştırma sonuçlarına göre
    *Okula yürüyerek gitmek başarıyı olumlu etkiliyor.
    (Sağlıklı ve başarılı bir yaşam için her gün 10.000 adım. Hareketsizlik yeni sigaradır.)
    *Özgürlük ile disiplinin eşsiz birleşimi mucize yaratabilir. (s.219)
    *Her başarılı kadının arkasında başarılı bir anne vardır.(s.221)
    (Annelerin sözleri bilinç altında varlığını korumaktadır.)
    Anne demişken Michael Caine'nin annesi: "Annem bana ördek gibi ol derdi. Yüzeyde sakin kal ama suyun altında bacaklarını deli gibi çırp!" (s.223) demiş.
    Bu sözler çok hoşuma gitti. :)
    *Okulda kızlar daha başarılı, yaşamda da erkekler.
    (Çünkü kadınlar yaşamda toplumsal kabul görmek için arka sıralara geçiyor. Başarılı olduğun zaman hırslı etiketi yiyorsun. Dahası da var. Çirkin yakıştırmalara burada yer vermeyeyim. Biliniyor zaten. Kadınlara kariyer desteği sunmak gerekir. Türkiye'de kadının işgücüne katılım oranı yüzde 30'larda. Tevfik Fikret ne demiş: "Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer." Daha fazla söze de gerek yok.)
    *Uykunun başarı üzerinde olumlu bir etkisi var.

    not: Zamanım olduğunda devamını getireceğim :)
  • 1. Rahat ve Ilımlı İnsanların Çok Başarılı Olamayacakları Düşüncesini Bırakın;
    2. Sevgi Kapasitenizi Geliştirin;
    3. Unutmayın: Öldüğünüz Zaman, Yapılacak İşler Listeniz Hâlâ Dolu Olacaktır;
    4. Kimsenin Sözünü Kesmeyin; Cümlesini Siz Bitirmeyin;
    5. Birisine Bir İyilik Yapın... Ve Kimseye Bundan Bahsetmeyin;
    6. Bırakın İlgiyi Başkaları Toplasın;
    7. İçinde Bulunduğunuz Anı Yaşamayı Öğrenin;
    8. Sizden Başka Herkesin Bilgili Olduğunu Düşünün;
    9. Bırakın Çoğu Zaman Başkaları Haklı Olsun;
    10. Daha Sabırlı Olun;
    11. Sabır Geliştirme Egzersizleri Yapın;
    12. Sevgi Elini Önce Siz Uzatın;
    13. Kendinize Sorun: “Bir Yıl Sonra Bunun Bir Önemi Olacak mı?”;
    14. Gerçeği Kabul Edin: Hayat Adil Değildir;
    15. Bırakın Canınız Sıkılsın;
    16. Strese Dayanma Gücünüzü Azaltın;
    17. Haftada Bir Kez Yürekten Gelen Bir Mektup Yazın;
    18. Kendi Cenazenize Katıldığınızı Farzedin;
    19. Sık Sık Tekrar Edin "Hayat Bir Acil Durum Değildir";
    20. Zihninizde Özel Bir Bölüm Açın;
    21. Her Gün Bir Dakikanızı Teşekkür Edecek Birini Düşünmek İçin Harcayın;
    22. Tanımadığınız İnsanların Gözlerine Bakın ve Gülümseyerek, Merhaba, Deyin;
    23. Her Gün Kendinize Biraz "Sessiz Zaman" Ayırın;
    24. Yaşamınızdaki İnsanları Minik Çocuklar ve Yüz Yaşında İhtiyarlar olarak Düşünün;
    25. Önce Karşınızdaki Kimseyi Anlamayı Hedefleyin;
    26. Daha İyi Bir Dinleyici Olun;
    27. Savaşlarınızı Akıllıca Seçin;
    28. Ruh Durumunuzu Dikkate Alın; Moralinizin Bozuk olduğu Zamanlar Sizi Yanıltmasın Ruh durumunuz son derece yanıltıcı olabilir;
    29. Hayat Bir Sınavdır. Altı Üstü Bir Sınav;
    30. Övgü ve Yergi Aynı Şeydir;
    31. Rastgele İyilikler Yapın;
    32. Bugün Üç Kişiye Onları Ne Çok Sevdiğinizi Söyleyin;
    33. Farklı Gerçekleri Anlayın;
    34. Kendinize Bir Yardım Düzeni Geliştirin;
    35. Her Gün En Az Bir Kişiye Beğendiğiniz Bir özelliğini söyleyin;
    36. Gördüğünüz Her Şeyde Tanrının Parmak İzi Vardır;
    37. Eleştirme İsteğinizi Bastırın;
    38. En İnatla Savunduğunuz Beş İddianızı Sıralayın Ve Bu Konularda Yumuşamaya Çalışın;
    39. Sırf Gırgır Olsun Diye, Size Yöneltilen Eleştiriyi Kabul Edin (Göreceksiniz, Canınız Yanmayacak);
    40. Başkalarının Fikirlerinde Biraz Olsun Doğruluk Payı Arayın;
    41. Bu İfadeyi İyi Anlayın: "Nereye Giderseniz, Siz Oradasınız";
    42. Konuşmadan Önce Soluk Alın;
    43. Kendinizi İyi Hissettiğiniz Zaman Şükredin Kötü Hissettiğiniz Zaman Ilımlı Olun;
    44. Daha Ilımlı Bir Sürücü Olun;
    45. Kendi Görüşlerinizden Tamamen Farklı Makale ve Kitaplar Okuyun ve Bir Şeyler Öğrenmeye Çalışın;
    46. Aynı Anda Birkaç Şey Yapmaya Kalkmayın;
    47. Ona Kadar Sayın;
    48. Sahip Olmak İstediğiniz Şeyleri Değil, Elde Etmiş Olduklarınızı Düşünün;
    49. Olumsuz Düşüncelerinize Yüz Vermemeye Alışın;
    50. Dostlarınızdan ve Ailenizden Bir Şeyler Öğrenmeye Açık Olun;
    51. Bulunduğunuz Konumda Mutlu Olmaya Bakın;
    52. Unutmayın: İnsanı Edindiği Huylar Oluşturur;
    53. Zihninizi Sessizleştirin;
    54. Yoga'ya Başlayın;
    55. Hizmet Vermeyi Yaşamınızın Değişmez Bir Parçası Haline Getirin;
    56. Bilmemenin Rahatlığını Duyun;
    57. Varlığınızı Bütünüyle Kabullenin;
    58. Başkalarını Suçlamayı Bırakın;
    59. Erken Kalkmaya Alışın;
    60. Biraz Yüzünüz Gülsün;
    61. Bir Bitki Yetiştirin;
    62. Sorunlarınıza Olan Bakışınızı Değiştirin;
    63. Duygularınıza Kulak Verin;
    64. Birisi Topu Size Atarsa, Bunu Tutmak Zorunda Değilsiniz;
    65. Bu da Geçer;
    66. Yaşamınızı Sevgiyle Doldurun;
    67. Yüreğinizin Sezgisine Güvenin;
    68. Hayatı Olduğu Gibi Kabul Edin;
    69. Kendi İşinize Bakın;
    70. İç Dünyanız İçin Zaman Ayırın;
    71. Bugünü Son Gününüzmüş Gibi Yaşayın. Öyle Olabilir!
  • 448 syf.
    ·9 günde·7/10
    Jordan Peterson ile tanışmam, bir ay kadar önce, milyonlarca kez izlenmiş youtube videolarına denk gelmem ile oldu. Kendisi Kanadalı bir klinik psikolog, onu ünlü yapan yönü ise, politik doğruculuk ve feminizm konularındaki “genel eğilime” ters görüşleri. Günümüz toplumunda erkeklerin kendi doğal hallerinden utanacakları şekilde yetiştirildiklerini söylüyor. Baskınlık mücadelesi, agresiflik gibi özelliklerin erkeğin yapısında olduğunu, yani yetiştirme ve kültür nedeniyle değil biyolojik nedenlerle böyle davrandığımızı düşünüyor. Ataerkillik karşıtı görüşlerin erkeklerin doğal özelliklerini de lanetlediğini bu nedenle de erkeklerin kendilerinden utanacakları şekilde hissetmelerine neden olunduğunu söylüyor. Cinsiyetler arası meslek ve gelir farklarının tek sebebinin ataerkillik olmadığını, bunun daha farklı birçok nedenden dolayı böyle olduğunu söylüyor.

    Bu kitaba gelecek olursak, burada kendi şahsi görüşlerine dayanarak 12 başlık altında tavsiyelerde bulunmuş.
    Örneğin birinci kuralda, insan da dâhil hiyerarşik düzene sahip birçok hayvan topluluğunda baskın hayvanların daha dik durduğunu, yenilenlerin ise daha kambur ve boynu bükük durduğunu söylüyor. Dik durmanın vücutta daha fazla serotonin salgılanmasına neden olacağını ve bizim hiyerarşi içindeki statümüze faydasının olacağını söylüyor. Veya dördüncü kuralda, kendimizi başkaları ile değil kendi geçmiş halimizle kıyaslamamızı tavsiye ediyor. Çünkü herkesin yaşantısı farklı, bu nedenle sağlıklı kıyaslama yapmak zor. İş yerinde sizden daha iyi olan birinin aile hayatı berbat olabilir, ve sizin mutlu bir evliliğiniz olabilir. Kim daha iyi durumda?

    Bu 12 tavsiyeyi verirken bol bol İncil’deki hikâyelerden örnekler veriyor. Aynı zamanda ünlü roman ve çizgi filmlerden de örnekler veriyor. Tabi psikolog olarak yaşadığı tecrübeleri de paylaşıyor.

    Sonuç olarak kendi yaşam tecrübelerini bizimle paylaşmış. Ben şahsen her görüşüne katılmasam da kendisini samimi buluyorum. Kitapları ve fikirlerinin alıcısı büyük çoğunlukla hayatı anlayamamış genç erkekler. Bunu söylüyorum çünkü sadece bu kitaptan bir milyon dolardan fazla kazandığını kabaca hesaplarsak (basıldığı yılın en çok satan 20 kitabından biri olmuş) bu konuşmaları ve kitapları kendi çıkarı için mi yayınladığı şüphesi doğar. Bence bu adam samimi, evet bu ün ile büyük kazançlar elde etmiş olabilir ama ben fikirlerini sırf kazançlı olduğu için değil, gerçekten bunlara inandığı için anlattığını düşünüyorum. Kanada’da çıkan bir yasa sonrası ifade özgürlüğü ile alakalı aldığı tutum bunun bir örneği, kariyerini riske attığı söyleniyor fikirleri uğruna. Aslında, şu an yazarken aklıma geldi, kitabındaki 7.kural da bir bakıma bu konu ile ilgili.

    Genelde hem youtube konuşmalarında hem kitabında benzer cümleler var. Aynı şeyleri, aynı örnekleri vererek anlatıyor.

    Sonuç olarak, Herkesin kendi yaşına ve hayat tecrübesine göre, belki az belki çok alabileceği bir şeyler var bu kitaptan.
    ---- İnceleme Sonu-----


    ---- Kendime Notlar-----

    1- STAND UP STRAIGHT WITH YOUR SHOULDERS BACK

    Istakozlar üstünlük hiyerarşisine sahiptir. En güçlü erkekler en iyi yerleri kapar, en iyi ve en çok besine ulaşır, en çok dişiyi döller. İki erkek ıstakoz karşı karşıya geldiğinde birbirleriyle boy ölçüşürler. Çeşitli taktiklerle dövüşmeye gerek kalmadan birinin diğerinin üstünlüğünü kabul etmesine uğraşırlar. Mecbur kalırlarsa da dövüşürler. Üstün gelen ıstakoz daha çok serotonin salgılar, bu nedenle de daha dik durur ve kendine güveni yüksektir. Yenilen ıstakoz ise daha az serotonin salgılar, daha kambur ve boyun eğici durur. Bu durum hiyerarşiye sahip tüm hayvan topluluklarında benzerdir.
    Biz insanlar da hiyerarşik hayvanlarız. Bu nedenle bizim içinde benzer durumlar geçerlidir. Hiyerarşinin üst seviyesinde bir erkekseniz, en iyi yerlerde yaşar, en kaliteli yiyeceklerle beslenir ve sizinle cinsel ilişki için kadınlar sıraya girer. Hiyerarşinin üst seviyelerinde bir kadınsanız da en kaliteli erkekleri eş olarak seçebilirsiniz.
    Eğer düşük seviyeli biri iseniz, kötü yerlerde yaşar ve kötü beslenirsiniz. Hem fiziksel hem ruhsal durumunuz kötüdür. Cinsel açıdan arzulanır biri değilsinizdir. Daha çok hastalanır ve daha erken ölürsünüz.
    Beyninizde antik zamanlardan kalma bir sayaç vardır ve bu sayaç başkalarının size nasıl davrandığına bakarak sizin hiyerarşideki seviyenizi saptar. Eğer akranlarınız size değersizmişsiniz gibi davranıyorsa sayaç serotonin salgılanma seviyelerini düşürür. Bu da sizde duygu uyandıracak her türlü duruma karşı hassas olmanıza neden olur, özellikle de negatif duygularsa. Bu hassaslığa ihtiyacınız var. Çünkü hiyerarşinin aşağı seviyelerinde acil durumlar sık gerçekleşir ve hazır olmanız gerekir.
    Ancak bu sürekli tetikte olma haline stres diyoruz ve stres çok fazla enerji tüketir. Hiyerarşinin altlarındaysanız, beyninizdeki bu sayaç en küçük bir beklenmedik engeli, kontrol edilemez sorunlar zincirinin başlangıcı sayar. Böylece aslında gelecek için saklayabileceğiniz enerji ve kaynaklarınızı tetikte olmakla ve panik hareketler yapmakla heba edersiniz. Eğer ne yapılacağını bilmiyorsanız, her şeyi yapmaya hazır olursunuz. Bu da sizi oldukça dürtüsel ve dikkatsiz biri yapar. Sağlıklı kararlar veremez, muhtemel zevk ve fırsatlara balıklama atlayabilirsiniz. Bu acil durumlara hazır olma hali sizi her açıdan tüketir.
    Diğer taraftan eğer yüksek statülü iseniz sayacınız soğuktur. Sürüngen öncesi beyin parçanız yaşadığınız bölgeyi güvenli bir yer olarak kabul eder. Size zarar verebilecek bir şeyler olma olasılığını düşük görür. Genellikle fırsatlarla karşılaşırsınız, felaketlerle değil. Bolca serotonin salgılandığı için kendine güvenen, sakin biri olursunuz. Bölgeniz emniyette olduğu için uzun vadeli planlar yapabilirsiniz.
    Rutin gereklidir. Her gün yaptığımız işlemler otomatikleşmelidir. Böylece kararlı ve güvenilir alışkanlıklara dönüşürler.
    Anksiyete ve depresyon, eğer hastanın günlük rutinleri yoksa kolay tedavi edilemez. Her gün aynı saatte uyanmak bir gerekliliktir. Sabahları yağ ve protein ağırlıklı bir kahvaltı yapma alışkanlığı da faydalıdır.
    Eğer birisi bir travma sonucu incinmişse, üstünlük sayacı, sonradan olabilecek olaylarda incinmenin muhtemel olacağı şekilde dönüşüm geçirir. Bu özellikle çocukluğunda veya gençliğinde zorbalık görmüş kişilerde olur. Kolay hayal kırıklığına uğrayan ve endişeli bir hale gelirler. Savunmacı bir pozisyonda yaşar ve üstünlük rekabeti anlamına gelecek doğrudan göz temasından kaçınırlar.
    Bazen insanlar zorbalık görürler çünkü karşı koyamaz, direnemezler (can’t fight back). Örneğin altı yaşındaki bir çocuk ne kadar sıkı olursa olsun dokuz yaşındaki bir çocukla baş edemez ve büyükleri tarafından kendisine zorbalık yapılabilir. Ancak yetişkinlikle birlikte bu farklar kaybolur.
    Ancak aynı sıklıkta, insanlar zorbalık görürler çünkü direnmez, karşı koymaz, savaşmazlar (won’t fight back). Bu, sıklıkla sevecen ve fedakâr mizaçlı insanlara olur. Bu ayrıca her türlü saldırganlığı hatta öfkeyi yanlış bulan insanlara da olur. Bu insanlar sıklıkla babaları öfkeli ve kontrolcü tipler olurlar.
    Saldırganlık kapasitesi çok dar bir ahlak ile kısıtlanmış, merhametli ve fedakâr (ve saf ve sömürülebilir) bu kişiler kendilerini korumak için gerekli olan gerçekten haklı ve uygun kişisel koruyucu öfkeyi gösteremezler. Eğer ısırabiliyorsan genellikle ısırmak zorunda kalmazsın. Ustaca benimsendiğinde saldırganlık ve şiddetle karşılık verme yeteneği, gerekli olduğunda gerçekten saldırma ihtimalini düşürür. Size karşı yapılmaya başlanan saldırganlığın ilk aşamalarında, eğer hayır diyebiliyorsanız ve bunu kastederek söylerseniz (yani reddedişinizi kesin terimlerle ifade eder ve arkasında durursanız) baskıcı için baskı alanı sınırlı kalacaktır. Yetersizlik veya güç dengesizliği nedeniyle kendi haklarının arkasında durmayan insanlar kadar, bölgesini koruyucu tepkiler vermeyi reddeden insanlar da sömürüye açıktırlar.
    Saf, zararsız (naive, harmless) insanlar genellikle eylemlerini ve fikirlerini birkaç aksiyoma dayandırır: insanlar temelde iyidir, kimse kimseyi gerçekten incitmek istemez, güç kullanmak yanlıştır… Bu aksiyomlar kötü niyetli (malevolent) bireylerin varlığında çöker. Hatta çökmekten de kötüsü, bu düşünceler sömürüye davet anlamına gelir. Çünkü zarar verme niyetindeki insanlar tam da bu tür naif insanları av olarak görür. Dolayısıyla bu zararsızlık aksiyomları yeniden şekillendirilmelidir.
    Saf insanlar içlerindeki öfke kapasitesini keşfettiklerinde ciddi anlamda şaşırırlar. Bunun örneğini travma sonrası stres bozukluğu yaşayan yeni askerlerde görüyoruz. Nedeni de sıklıkla kendilerine yapılan değil kendi yaptıkları şeylerden dolayı oluyor. Çatışma yerlerinde yaptıkları canavarlıklardan dolayı. Belki o zamana kadar dünyada kötülük yapanların kendilerinden tamamen farklı türde insanlar olduklarını düşünüyorlardı. Belki kendilerindeki zulmetme kapasitesini görmemişlerdi.
    Uyanma gerçekleştiğinde – Naif insan kendindeki kötülük tohumlarını ve canavarlık potansiyelini gördüğünde ve kendini tehlikeli olarak gördüğünde korkuları azalır. Kendine saygısı artar. Sonra belki baskıya karşılık vermeye başlar.
    Güçlü bir karakter ile yıkım kapasitesi arasında çok az fark vardır. Bu hayatın en zor derslerinden biridir.
    Eğer etrafta yenilmiş ıstakozun durduğu gibi (boynu bükük, kambur, omuzlar önde ve düşük, göz temasından kaçınan) dolanırsanız insanlar sizi düşük statülü olarak görür ve kendi beyniniz de sizi düşük statülü olarak kabul eder. O zaman da fazla serotonin salgılanmaz: Bu sizi daha az mutlu, daha endişeli ve hakkınızı savunmanız gereken durumlarda boyun eğmeye daha yatkın yapar. Ayrıca daha iyi yerlerde yaşama, iyi beslenme ve iyi eşler bulma şansımızı da azaltır. Alkol uyuşturucu gibi keyif verici maddelere daha meyilli yapar. Kısacası yenilen ıstakozun durduğu gibi durmak kötü bir şeydir.
    Ancak durumlar değişir, öyleyse siz de değişebilirsiniz. Positive feedback loops sizi dibe çekebildiği gibi ileri de götürebilir. Beden dilindeki değişimler buna önemli bir örnek teşkil eder. Gülümserseniz daha mutlu hissedersiniz. Mutlu hissederseniz de gülümsersiniz.
    Eğer duruşunuz bozuksa, başkaları sizi zayıf biri olarak görür ve siz de kendinizi zayıf görürsünüz. İnsanlar da ıstakozlar gibi birbirlerini tartarlar. Eğer dik durursanız size ona göre davranırlar.
    Dik ve omuzlar geride durmak sadece fiziksel bir şey değildir. Ayrıca metafizikseldir. Dik durmak var olma yükünü/sorumluluğunu gönüllü olarak kabul etmek demektir. Hayatın gerçekleri ile gönüllü olarak yüzleşirseniz sinir sisteminiz de ona göre davranır. Bir felaket beklemek yerine bir meydan okumaya karşılık verirsiniz.
    Dik durarak hiyerarşideki yerinizi almak için adım atmış oluyorsunuz. Bölgenizi işgal etmiş ve onu savunma ve genişletme niyetinde olduğunuzu ilan etmiş oluyorsunuz.
    Dik ve omuzlar geride durmak hayatın korkunç sorumluluklarını kabul etmek demektir.
    Yani duruşunuza çok dikkat edin. Dik yürüyün ve ileri bakın. Tehlikeli olmaya cesaret edin. Serotoninin vücudunuzda bolca dolanmasını teşvik edin. Kendiniz de dâhil herkes sizin yetkin ve yeterli biri olduğunuzu varsaymaya başlayacak ( en azından daha ilk bakışta sizi zayıf göremeyecek). Aldığınız olumlu tepkilerin verdiği cesaretle de daha az endişeli biri olmaya başlayacaksınız.
    Böylece, güçlenmiş olarak, sevdiğiniz birinin ölümcül hastalığında veya anne babanızın ölümün halinde bile dik durabileceksiniz ve diğer insanların aksi halde umutsuzluğa boğulacakken, sizin yanınızda sizden güç bulmalarına izin verebileceksiniz.

    RULE 2 – TREAT YOURSELF LIKE SOMEONE YOU RESPONSIBLE FOR HELP

    İnsanlar evcil hayvanlarının ilaçlarına ve tedavilerine kendi ilaçlarını almaya dikkat ettiklerinden daha çok dikkat ederler.
    Deneyimlerimiz bilimsel açıklamalardan çok bir film sahnesi, bir roman gibidir. Babamızın ölümü hastane listesindeki bir kayıttan daha fazlasıdır.
    Maddenin bilimsel dünyası atom, molekül gibi temel elementlere ayrılabilir. Deneyim dünyasının da aynı şekilde temel elementleri vardır. Biri kaos ve diğeri de düzendir. Üçüncüsü ise ilk ikisinin arasında bir denge kurma süreci, modern insanın bilinç dediği şeydir.
    Kaos bilinmeyendir. Düzen ise aksine bilinen şeydir.
    Biz milyonlarca yılda yoğunlukla sosyal olarak evrildik. Yani bizim çevremiz sadece objelerden oluşmaz, aynı zamanda kişiliklerden de oluşur. Beyinlerimiz de bu sosyalliğe göre şekillenmiştir. Aklımız insanlıktan çok daha eskidir. Aklımızdaki kategoriler de kendi türümüzden çok daha eskidir. En temel kategorimiz: erkek ve dişi.
    Sadece düzenin alanında kalırsak yeni şeyler öğrenemeyiz. Sadece kaos içinde kalırsak da bilinmezlik içinde boğuluruz. Bir ayağımız düzende yere sağlam basarken diğer ayağımızla kaosu keşfedersen kendimizi kaybetmeden gelişebiliriz.
    Adem ve Havva hikayesinde yılanın cennette bulunuyor olmasının nedenini çok düşündüm. Belki de yılan kaosu ve cennet de düzeni temsil ediyor. Ayrıca şu şekilde de yorumlanabilir: Ne kadar korunaklı bir düzen kursanız da kaos bir yerlerden ortaya çıkabilir.
    Düzeni abartarak potansiyel tüm tehditleri ortadan kaldırdığınızda başka bir tehlike ortaya çıkar: Çocuksu bir insanlık ve mutlak bir boşunalık. Buradan da anne babalara şu soru sorulabilir: Çocuğunuzu emniyet içinde tutmak mı yoksa onun güçlü olmasını mı istiyorsunuz? Çünkü ikisi birbirine zıt şeyler.
    Yılan Havva’ya yasak meyveyi yerse ölmeyeceğini aksine iyi ile kötünün bilgisine sahip olacağını söyledi. Havva da meyveyi yedi ve uyandı/bilgilendi. Bilinçli bir kadının bilinçsiz bir adama hiçbir zaman katlanmayacağı üzere meyveyi Adem’le paylaştı. Böylece o da bilinçlendi/farkında oldu. Zamanın başlangıcından beri kadınlar erkekleri bilinçlendirmekte/olgunlaştırmaktadır. Bunu öncelikle onları reddederek yaparlar. Bazen de onları sorumlu davranmazlarsa utandırarak yaparlar. Kadınlar üreyip çoğalmanın yükünü taşımaktadır.
    Meyveyi yedikleri zaman Âdem ve Havva farkındalığa sahip olunca, kendilerinin çıplak olduklarını fark ettiler. Ve bundan utandılar. Tanrı geldiğinde Âdem’i göremeyince ona nerede olduğunu sordu. Âdem “Çıplaktım, o yüzden saklandım” dedi, çalıların arasından. Tanrı “Kim sana çıplak olduğunu söyledi? Yoksa cennette yememen gereken bir şeyi mi yedin” diye sordu. Âdem Havva’yı işaret ederek “Kadın bana onu verdi” dedi… Böylece ilk kadın ilk erkeği uyandırmış/bilinçlendirmiş oldu. İlk erkek önce kadına sonra, tanrıya lanet etti. Bu o zamandan beri tüm erkeklerin hissettiği şeydir.
    Önce sevdiği kadının potansiyeli karşısından kendini küçük hisseder. Ardından Tanrıya küfreder, kadınları böyle şirret, kendisini böyle işe yaramaz ve varlığı da derinden kusurlu yaptığı için. Ardından intikam almayı düşünür. Ne kadar aşağılıkça ve ne kadar da anlaşılır. En azından kadın yılana lanet etti. VE görüyoruz ki yılan şeytanın kendisi. Yani aldatıcıların en iyisi tarafından aldatıldı kadın. Ama Âdem? Onu kimse zorlamadı.
    Tanrı önce yılanı lanetledi ve onu bacaksız yaptı. Böylece daima kızgın insanlar tarafından ezilme tehlikesi ile yaşayacak. Sonra kadına üzüntülü çocuklar dünyaya getirme ve onları büyütmekte değersiz ve bazen de kızgın erkeklere dayanma zorunluluğu verdi..
    Erkeğe ise ileri görüşlülük verildi. Böylece gelecek için şu anı feda etmesi gerekecekti. Emniyet için zevki kenara bırakması gerekecekti. Kısacası çalışmak zorunda olacak ve bu zor bir çalışma olacaktı.
    Böylece bölümün başındaki soruya dönebiliriz, insan evcil hayvanına kendisine baktığından daha dikkatli bakıyor çünkü insan kendi kötülüğünü, kusurlarını biliyor ve hataları için kendini cezalandırabiliyor. Ancak köpek kendisi gibi uyanmış değil, o masum.
    Eğer bu ikna edici değilse diğer hikayeye geçebiliriz.
    Bizim aksimize köpekler veya kediler kendi zayıflıklarını bilmezler. Bizler kesinlikle nerede ve nasıl zarar görebileceğimizi biliriz. Bu bilinçliliğin (selfconsciousness) iyi bir tanımıdır. Bizler kendi savunmasızlığımızın, sınırlarımızın ve ölümlülüğümüzün farkındayız.
    Bizler bilinçli olduğumuz için diğer insanlara dehşet verebilir. Onlara işkence edip, aşağılayabiliriz. Bu köpeklerin avlanmasından çok başka bir şeydir. Bu iyi ve kötünün bilgisine sahip olmaktır.
    Eğer kendimize düzgün bir şekilde bakmak istiyorsak kendimize saygı duymalıyız – ama duymayız. Çünkü biz cennetten kovulmuş yaratıklarız.
    Eğer doğrulukla yaşar ve doğruyu konuşursak tekrar Tanrı ile birlikte yürümeye başlar kendimize ve dünyaya saygı duymaya başlayabiliriz. Böylece kendimize de baktığımız canlılara baktığımız gibi bakabiliriz.
    Carl Jung’dan iki önemli ders öğrendim. Birincisi “Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran” ve “Komşunu kendini sevdiğin gibi sev” cümlelerinde hiçbir iyi ahlakın olmadığı gerçeğiydi. İkincisi ise ben birinin arkadaşı, sevdiği vs isem benim kendi adıma onun da kendi adına pazarlık yapması ahlaki zorunluluktur. Eğer böyle olmazsa durum birinin diğerinin kölesi olmasına gider. Bunda ne tür biri iyilik var? Tarafların ikisinin de güçlü olduğu bir ilişki daha iyidir.
    Kliniğimde danışanlarıma kendilerine başkalarına değer verdikleri gibi değer vermelerini söylüyorum.
    Kendinize bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın. Bu sizi ne mutlu ediyorsa onu yapın demek değil. Bir çocuğa tatlı bir şeyler verdiğinizde çocuk mutlu olur. Ancak bu çocuğu sürekli şekerle beslemelisiniz demek değildir. Mutlu ile iyi aynı şeyler değildir. Çocuğun dişlerini fırçalamasını da sağlamalısınız. Kışın dışarı çıkarken kalın giyinmesini de sağlamalısınız, kendisi itiraz etse bile. Bir çocuğun erdemli, sorumlu, farkındalık sahibi biri olmasına yardım etmelisiniz. Aynı bakış açısını kendinize neden uygulamayasınız?
    Geleceğinizi düşünün ve “kendime düzgün bakarsam hayatım nasıl olur” sorusunu sorun. Boş zamanım olursa kendimi, sağlığımı ve bilgimi nasıl geliştirebilirim diye sormalısınız kendinize.
    Rotanızı çizmek için şu an nerede olduğunuzu bilmeniz gerekir. Kim olduğunuzu bilmeli hem silahlarınızı hem de zayıflıklarınızı anlamalı ve kendi sınırlarınıza saygı duymalısınız.
    Nereye gideceğinize karar vermelisiniz. Böylece kendi çıkarınız adına pazarlık yapabilirsiniz. Kendi prensiplerinizi açıkça belirlemelisiniz böylece sizden faydalanmak isteyenlere karşı kendinizi savunabilirsiniz.
    Kendinizi dikkatli bir şekilde disipline etmelisiniz. Kendinize verdiğiniz sözleri tutmalı, tuttukça kendinizi ödüllendirmelisiniz. Böylece kendinize güvenir ve motive olursunuz. Friedrich Nietzche’nin dediği gibi “Kimin hayatında bir ‘neden’ vardır o kişi her türlü ‘nasıl’ ile başedebilir.”
    Dünyayı bir parça daha iyi bir yer yapmak herkes için iyidir. Cennete biraz daha yakın cehennemden biraz daha uzak bir yer yapmak. Kendi cehenneminizi de inceleyin. Böylece ondan uzaklaşmayı amaç edinebilirsiniz. Hatta hayatınızı buna adayabilirsiniz.
    Kendinize, bakmakla sorumlu olduğunuz birine baktığınız gibi bakın.

    RULE 3 – MAKE FRIENDS WITH PEOPLE WHO WANT THE BEST FOR YOU

    Yaşadığım kasabadan birkaç çocukluk arkadaşım vardı. Akıllı, meraklı, yetenekli çocuklardı. Gençlik yıllarında üniversite döneminde farklılaşmaya başladık. Onlar esrara takıldılar. O tip insanlarla arkadaş oldular. Ben kendi yolumda gittim. Sonraları onların çok kötü hayatları olduğunu, berbat işlerde çalışıp kötü yerlerde yaşadıklarını öğrendim. Neden insanlar kendileri için iyi olmayan kişileri arkadaş seçerler?
    Bazen, kendilerini değersiz gören insanlar, değişim için bir şey yapmazlar. Bazen de geçmişten ders almayanlar aynı hataları yapmaya devam ederler. Belki biraz kader; biraz yetersizlik, öğrenme isteksizliği..
    İnsanlar başka nedenlerle de kötü arkadaşlar edinirler. Bazen birisini kurtarmak istedikleri için onunla arkadaş kalırlar. Bunu genelde saf kişiler yapar. Yardım etmenin erdem olduğunu söylerler. Ancak yardıma edilenlerin ne hepsi kurbandır, ne de hepsi kurtulmak ister.
    Gerçekten yardıma ihtiyacı olup da yardım isteyen biri ile sizi kullanmak/sömürmek isteyen birini ayırt etmek zordur. Kurtarmak istediğiniz kişinin, hayatın gerçek sorumluluklarını yüklenmekten kaçtığı için, amaçsız ve sefil hayatına devam edip etmediğinden emin misiniz?
    Birine yardım etmeden önce onun neden o durumda olduğunu anlamanız gerekir. Hemen onun bahtsız bir kurban olduğunu düşünmemelisiniz.
    Dipte yaşamak, tembellik, yarını düşünmeden yaşamak kolaydır. Zor olan sorumluluk alıp dik durmaktır. Yardıma ihtiyacı olduğunu sandığınız kişinin kolaya kaçmadığından emin misiniz?
    Kız kardeşinizle, babanızla veya oğlunuzla arkadaş olmasını istemeyeceğiniz birinin sizinle de arkadaş olmasına izin vermeyin. Arkadaşlık karşılıklıdır. Dünyaya bir hayrı olmayan birine yardım etmek gibi bir ahlaki zorunluluğunuz yoktur.
    Eğer etrafınız sizin ileri gitmenizi destekleyecek insanlardan oluşursa, sizin dağıtıp dibe vurmanıza hoşgörü göstermezler. Kendiniz için iyi şeyler yaptığınızda sizi teşvik ederler, aksini yaptığınızda ise sizden uzaklaşarak sizi cezalandırırlar. Bu da sizi doğru yolda olmaya zorlar. Kaliteli bir hayat yaşamak istemeyen arkadaşlar ise tersini yapar. Sigarayı bırakırsanız, size sigara uzatırlar. Sizin de onlar gibi alt seviyelerde kalmanızı isterler.
    Sizin için en iyisini isteyen insanlarla arkadaş olun.

    RULE 4 – COMPARE YOURSELF TO WHO YOU WERE YESTERDAY, NOT TO WHO SOMEONE ELSE TODAY

    Eğer küçük bir kırsal yerleşim yerinde yaşıyorsanız, bir şeylerde iyi olma ihtimaliniz yüksektir. Köyün en hızlı koşan çocuğu siz olabilirsiniz veya en güzel kızı, eğer hepsi beş kız varsa köyde. En güzel sesi olanı, en iyi börek yapanı vs. olabilir ve serotonin ile dolmuş halde keyiflenebilirsiniz.
    Şimdilerde milyonda bir görülen bir yeteneğiniz bile olsa bu, sadece İstanbul’da sizin gibi 15 kişi daha var demektir. Ayrıca artık sanal dünya ile birbirimize bağlı olduğumuza göre bunu yedi milyar insanla hesaplayın.
    Bu da şu sonucu doğurur. Her hangi bir konuda ne kadar iyi olursanız olun, bir yerlerde sizden daha iyisinin olma ihtimali çok yüksek.
    Bu can sıkıcı gerçeklere karşı iyi hissetmemizi sağlayacak bir şeyler var mıdır? Bir nesil psikolog, kendinizi iyi hissettirecek olumlu hayallerin ruh sağlığı için güvenli bir yöntem olduğunu düşünmüşlerdir. Bu aslında çok karamsar bir felsefedir ve şu kapıya çıkar: Hayatın gerçekleri korkunçtur ve sadece hayaller bizim sağlıklı kalmamızı sağlayabilir.
    Kıyaslamalar aslında gereksiz değildir. Eğer şu an yaptığınız bir şeyin alternatif şeylere göre daha iyi olduğunu düşünmüyorsanız, o şeyi yapmamalısınız. Bir şey bir şekilde yapılabiliyorsa, o şey daha iyi veya daha kötü bir şekilde de yapılabilir. Eğer daha iyi veya kötü diye bir şey yoksa yapmaya değer bir şey de yoktur. O halde bir değer de yoktur ve bir anlamda. Eğer bir şeyi yaparak bir ilerleme elde etmeyeceksek o şeyi neden yapalım ki? Anlamın kendisi daha iyi ve kötü arasındaki farka gereksinim duyar. Peki, kıyaslamalar gerekli ise bu can sıkıcı düşüncelerden nasıl kurtulacağız?
    Öncelikle başarılı veya başarısız olunacak tek bir alanın olmadığını görmek gerekir. Birçok alan var ve bu alanlardan bazıları size uygun olabilir. Doktor olmak ayrı bir hayat yoludur; tesisatçı, fırıncı, bankacı, mühendis olmak da. Var olmanın bir çok yolu var. Ayrıca eğer birinde başarısız olursanız başka bir alanı deneyebilme ihtimaliniz var.
    İkincisi aynı anda sadece bir alanda mücadele etmiyorsunuz. Birçok alan var. Yaptığını iş bir alan, arkadaş çevreniz de öyle ve aileniz de. Birindi vasatken diğerinde iyi olabilirsiniz.
    Son olarak mücadele ettiğiniz alandaki kıstasların çok çok özel olduğunu ve bu nedenle kendinizi başkaları ile kıyaslamanız, kısaca uygunsuzdur. Hepimizin ailesi var ancak hepimizin ailesi birbirinden farklı. Eşlerimiz ve çocuklarımız birbirinden farklı. İş arkadaşınız sizden daha iyi olabilir ancak berbat bir ailesi var, buna karşılık sizin mutlu bir evlilik hayatınız var. Kim daha iyi? Hayran olduğunuz ünlü aynı zamanda alkolik ve yobaz. Onun hayatı daha mı tercih edilesi?
    Kendinizi tanıyın. Ne istediğinizi ve kim olduğunuzu kendinize sorun.
    İçerlendiğiniz, kızdığınız şeyleri inceleyin. İçerlenme aydınlatıcı bir duygudur. Çok zararlı olan kötü üçlünün bir üyesidir: kibir, hilekârlık ve içerlenme. Ancak içerlenme iki türlü olur. Birincisi olgunlaşmamış kişinin yaptığı çocukça içerlenmedir. Ki bu durumda mızmızlanmayı bırakıp susmanız gerekir. İkincisi ise gerçek bir zorbalığın/tiranlığın sonucudur ve bu durumda ses çıkarmak ahlaki bir zorunluluktur. Çünkü sessiz kalmanın sonuçları daha kötü olur. Konuşmanız gereken yerde susmak da bir yalandır. Ve zorbalık yalandan beslenir. Ne zaman tehlikesine rağmen baskıya karşı çıkmalısınız? İntikam hakkında hayaller kurmaya, hayatınız zehirlenmeye ve yakıp yok etme hayalleri ile zihniniz dolmaya başladığında.
    Başarısız olduğunu söyleyip durarak üzdüğünüz kendi benliğiniz ile barışın. Kendinize şu hedefi belirleyin: Günün sonunda hayatımın, küçücük bir parça olsa bile, sabahki halinden daha iyi olmasını istiyorum. Bu küçücük şey ne olabilir düşünün ve o şeyi yapın. Yaptığınızda da kendinizi ödüllendirin. İşte şimdi sıcak bir kahveyi hak ettiniz. Belki bunun saçma olduğunu düşünüyorsunuz. Yine de yapın. Ertesi gün de aynı soruyu sorun ve yine küçük bir ilerleme yaratın. Ve her geçen gün kendinizi eski halinizle kıyasladığınıza fark büyümüş olacak. Bunu üç yıl boyunca yaparsanız hayatınız tamamen değişmiş olacak.
    Görme eylemi vücut için çok karmaşık ve pahalı bir eylemdir. Bir şeyleri yüksek çözünürlükte görmek beyin için bir yüktür. Bu denenle etrafımızdaki şeyleri düşük bir çözünürlükte görürken sadece odaklandığımız şeyleri yüksek çözünürlükte görürüz. Bu nedenle neyi görmek, neye odaklanmak istediğimizi dikkatlice seçmeliyiz.
    Mutsuz biri olduğunuzu düşünün. İhtiyacınız olan şeyleri elde edemiyorsunuz. Bunun nedeni belki de istediğiniz şeylerin kendisidir. Arzularınız sizi kör etmiş olabilir. Belki de ihtiyacınız olan şey tam önünüzde duruyor ama siz başka bir şeye odaklandığınız için göremiyorsunuz. Odaklandığınız şeyler sizin hayata bakışınızı biçimlendirir. Ve kolay kolay değiştirmeleri zordur. Ancak zor da olsa bazen parçaları değiştirmek gerekir. Başka bir değişle belki de problem hayatta değil sizdedir. Hayatınız iyi gitmiyorsa belki bu sizin hayat hakkındaki yetersiz bilginizdendir, hayatın kendisinden değil. Hayatınızı daha iyi yapmak sorumluluk üstlenmek anlamına gelir ve bunu yapmak aptalca yaşayıp, kıskançlık ve kızgınlık hisleri ile dolmaktan daha çok emek ister.

    RULE 5 – DO NOT LET YOUR CHILDREN DO SOMETHING THAT YOU DISLIKE THEM
    RULE 6 – SET YOUR HOUSE IN PERFECT ORDER BEFORE YOU CRITIZE THE WORLD

    Hayatta trajik olaylar olur. Bazıları bu olayları yaşadıklarında hayatın adaletsizliğine, kötülüğüne kinlenir, kızgınlık ve mutsuzluk içinde yaşar. Bazıları ise bu olaylardan ders alır ve hem kendilerini hem de başkaları başka trajediler yaşamasın diye eyleme geçer. Birinci yol mutsuzluk ve acı getirirken, ikinci yol anlamlı şeyler yapmanıza vesile olur.
    Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir soru var. Yaşadığınız trajedi kaçınılabilir miydi? Kaçınılabilir bir şeydi ve siz önlem almak yerine kaderi suçladıysanız bir kez daha düşünmelisiniz.
    Öce kendi durumunuzu düşünün. Kendi kariyeriniz için yeterince sıkı çalışıyor musunuz? Yoksa başkalarının başarılarına kin, kıskanma duygularıyla mı karşılık veriyorsunuz? Ailenizle ilişkilerinize dikkat ediyor musunuz? Sağlığınızı veya hayatınızı olumsuz etkileyen kötü alışkanlıklarınız var mı? Kısaca hayatınızı toparlayıp, düzene sokabildiniz mi? Eğer cevabınız hayır ise öncelikle yanlış olduğunu bildiğiniz şeyleri yapmayı durdurarak işe başlayabilirsiniz.
    Dünyaya, kapitalizme, devlete, adaletsizliklere lanet etmeyi bırakın. Kendi aile sorunlarınıza çözüm bulamazken, devletin sorunlarına çözüm bulduğunuzu nasıl düşünüyorsunuz? Hayatınızı gereksiz yere zorlaştırmayı bırakın. Önce kendi hayatınızı düzene sokarsanız, belki de var olmanın aslında iyi bir şey olduğunu görecek ve tüm savunmasızlığınıza rağmen bunun kutlanacak bir şey olduğuna karar vereceksiniz.
    Dünyayı eleştirmeden önce kendi hayatınızı düzene sokun.

    RULE 7 – PURSUE WHAT IS MEANINGFULL (NOT WHAT IS EXPEDIENT)

    Hayat acı verir. Bu doğrudur. Bunu Âdem ve Havva’nın cennetten kovuluş hikâyesinde ve yine Habil ve Kabil’in hikâyesinde görüyoruz. Âdem ve Havva neden cennetten kovuldu?
    Anlamlı olan yerine o an canlarının istediği şeyi yaptıkları için. Dürtülerine uydukları, sadece anı yaşamayı düşündükleri için.
    Descartes’ın her şeyden şüphe ettiği gibi ben de her şeyden şüphe ederek gerçeği bulmaya çalıştım. Şüphe edemeyeceğim ne vardı? Acının gerçekten var olduğu. Acı kesinlikle gerçektir ve acı çektirmek de kesinlikle kötüdür. Bu benim ahlak anlayışımın temel taşlarından biri oldu. Her insanın çok büyük bir kötülük kapasitesine sahip olduğunu gördüm. Temel ahlaki çıkarımlarımı da buna göre yaptım. Bir şeyleri hedefleyin. Düzeltebileceğiniz şeyleri düzeltin. Kendi yetersizliğinizin, korkaklığınızın, kötü niyetinizin ve içerlenmelerinizin farkında olun. Birilerini suçlamadan önce kendi caniliğinizi göz önüne alın.
    Gereksiz acıyı hafifleten her şeyi iyi olarak düşünün. Anlam düzen ve kaos arasındaki dengededir.
    Anlamlı şeyler yapın, çıkarınıza uygun şeyler değil.

    RULE 8 – TELL THE TRUTH – OR AT LEAST DON’T LIE

    Dünyayı manipüle etmek için kelimelerle oynayabilirsiniz. Buna politik konuşmak denir. Bu pazarlamacıların, satıcıların, reklamcıların ve psikopatların bir özelliğidir.
    Hayatı böyle yaşamak, bazı hastalıklı arzulara sahip olmak ve sonra bu arzuları gerçekleştirmek için uygun görünen bir şekilde konuşmak ve davranmak demektir. Tipik olarak da elde edilmesi beklenen şey şunlardır: “ideolojik inançlarımı dayatmak”, “haklı olduğumu göstermek”, “sorumluluktan kaçınmak”, “herkesin beni sevmesini sağlamak”, “naifliğimi sürdürmek”. Tüm bunlar, Alfred Adler’in “hayat yalanları” dediği şeylerdir.
    Başkalarını rahatsız edecek olsa de her zaman doğruyu söylemek önemlidir. Hayır demeniz gereken yerde diyemiyorsanız karakterinizi zayıflatıyorsunuz demektir.
    Güç düşkünü biri işyerinizde yeni bir kural koydu. Gereksiz bir kural; zarar veren, rahatsız edici bir şey. Ama siz kendinize “boş ver” dediniz. Söylenip durmayayım dediniz. Böylece aynı hatayı yapmış oldunuz. Olay anında tepki vermek yerine, böyle şeylerin olması için izin verdiniz. Artık daha az cesur birisiniz. O kişi ise, karşı çıkan olmadığı için daha güçlü.
    Eğer doğru bildiğiniz şeyleri çekinmeden söyleyerek yaparsanız var olmanın getirdiği sorunlarla yüzleşebilirsiniz. Bunu yaptıkça daha olgun ve daha sorumlu biri olursunuz.
    Hayatınız olması gerektiği gibi değilse, doğru bildiğinizi konuşmayı deneyin. Eğer zayıf, reddedilmiş, umutsuz, kafası karışmış hissediyorsanız, doğruyu konuşun. Cennette herkes doğruyu konuşur, orayı cennet yapan da budur.
    RULE 9 - ASSUME THAT THE PERSON YOU ARE LISTENİNG TO MIGHT KNOW SOMETHİNG YOU DON'T
    RULE 10 - BE PRECISE IN YOUR SPEECH

    RULE 11 – DO NOT BOTHER CHILDREN WHEN THEY ARE SKATEBOARDING
    Erkek çocukları kız çocuklarından farklıdır. Erkek çocukları tehlikeli oyunlar oynayarak kendi yeteneklerini, sınırlarını, başkalarının sınırlarını öğrenirler. Genç erkekler araçları ile yarış, patinaj, drift gibi şeyler yaparak kendi araçlarının limitlerini, kendi sürücülük yeteneklerini, kontrolü kaybettiklerinde neler yaşayacaklarını test ederler. Öğretmenlerine söylendiklerinde aslında otoritenin gerçekten var olup olmadığını test ederler.
    Eğer sağlıklılarsa, kadınlar çocuk gibi davranan erkek istemezler. Adam olmuş erkek isterler. Mücadele edebilecekleri birilerini isterler. Eğer kadın sağlam ise, daha sağlam birisini arar. Eğer kadın zeki ise, daha zeki bir erkek ister. Kendilerinin yapamadığı bir şeyleri yapabilecek bir erkek isterler. Dayanıklı, zeki ve çekici kadınlar bu nedenle kendilerine uygun erkek bulmakta zorlanırlar. Çünkü kadın ne kadar başarılı ise kendisinden başarılı erkek de o derece daha az sayıda olacaktır.
    Erkeksi özelliklerin kötü olarak gösterilmesi yanlıştır. Günümüz toplumunda erkekler kendi yapılarından utanmaları gerekiyormuş gibi yetiştiriliyor. Bu çok yanlış bir düşüncedir.
    RULE 12 – PET A CAT WHEN YOU ENCOUNTER ONE ON THE STREET
    Hayat acı vericidir. Hepimizin sorunları var. Bunlar da hayatın gerçekleri. Bütün bu mücadelenin içinde bazen kendimizi kaybedebiliyoruz. Nihayetinde kısa bir var olma döneminin ardından sonsuza kadar yok olacak mahlûklarız. İş ve aile hayatımızın koşuşturmacalarına boğulmuş haldeyken karşımıza çıkan bir kedi bize bu gerçeği hatırlatır. Var olmanın saçmalığını bize gösterir. Koşuşturmacaya devam etmeden önce o kediye bir bakın. Aynı şekilde, dikkatsizce yanından geçtiğiniz insanlara, binalara, küçük ayrıntılara. Eğer yeterince dikkat ederseniz, kötü bir gününüzde bile olsanız, böyle küçük fırsatları yakalayabilirsiniz. Belki küçük bir kızı sokakta dans ederken göreceksiniz. Belki vaktinizin on veya yirmi dakikasını kafanızı dağıtacak komik bir şeye vereceksiniz . Şahsen ben Simpsons bölümlerini 1.5 kat hızlı oynatarak izlemeyi seviyorum.
  • "Her şeyden önce, anadilimize saygı göstermeli ve onu korumalıyız; dilimiz yaşadığı sürece biz de bir halk olduğumuzu hissedeceğiz. atalarımızın dili yok olursa halk da tükenir ve yok olur."

    "Ulusun doğuşu ve şekillenmesi için olmazsa olmaz koşulan halkın tarihi ve kültürel değerlerini benimsemesi ve bunlara sahip çıkmasıdır."

    "Ülkemizdeki eğitimli kesim (İsvecliler) halkın okumamış kısmının (Finler) manevi ve fiziki açıdan gelişmesi konusuna az bile olsa ilgi göstermemektedir. Etrafında gördügun yönetici konumundaki kişiler arasında halkın fakirliğinden etkilenen ve bunu dert eden birisini görebiliyor musun? Üniversitelerde çalışan şahıslardan hangisi Fin köylüsünün eğitim ve kültür düzeyinin yükseltilmesi konusunda kafa yormak ve bu alanda bir şeyler yapmak istiyor? Ben daha vatanının çıkarları ile maaş, madalya ve diğer şeyler arasında seçim yapmak durumunda kalınca vicdan kavramını unutan sayısız insanı saymıyorum bile.
    işte bu nedenle eğitimli kesimi temsil edenler arasında vatansever kimseye rastlayamazsın. Bu insanların halk arasından çıkması lazım. Halkın geleceğinden kaygı duymayan başka bir ırkın temsilcisi vatansever olamaz. Buradan çıkaracağımız sonuç: Finlandiya zorla hiçbir şey elde edemez, onun tek kurtuluşu eğitimdir."

    "Ülke geleceğine dair kişisel sorumluluğun bilincine varılmadan, ülkelerin kalkınması, refaha ulaşması mümkün olmayacaktır."

    "Halkın eğitilerek iki ayaklı hayvan sürüsüne veya büyük bir karınca yuvasına dönüşmelerinin nasıl engellenebilinecegini ve insanların aklın hakim olduğu mutlu bir hayatın yaratıcısı olan sanatkâr gibi yetiştirilmeleri için hangi yolun izlenilmesi gerektiği bulunmalıdır."

    "Hayatta istediğiniz mesleği seçebilirsiniz; örneğin profesör, doktor, işçi, bilim insanı, tüccar, subay, din adamı, memur, köylü veya bakan olabilirsiniz, bu sizin yeteneklerimiz ile ve şartların uygun olup olmaması ile ilgili bir durumdur. Fakat şunu hiçbir zaman unutmayın: Vücudunuz, aklınız ve ruhunuzu sahip olduğu bütün gücü vatanınıza ve halkınıza adamalısınız."

    "İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincinde varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır."

    "Ülkelerin güçlü veya zayıf, halkların gelişmiş ve geri kalmış olmasın altında yatan tek neden yöneticinin acil veya yetersiz olması değildir. Yönetici nasıl biri olursa olsun -iyi veya kötü, kahraman veya zalim- her zaman kendi halkının canından bir candır, onun bir parçası, ruhunun yansımasıdır. Halk nasılsa, onu yönetenler de öyledir. Bu yüzden de her halkın hak ettiği iktidarlara ve yöneticilere sahip olduğu eskiden beri söylenegelmektedir."

    "Halk kitleleri cansız bir balçık yığını olup, heykeltıraş eli dokunmadı sürece öyle kalacaktır. Fakat sonunda bir sanatkâr büyük bir şahsiyet ve kahraman -Sezar, Napolyon, Büyük Petro, Sokrates, Hazreti Muhammed- ortaya çıkar ve bu balçık yığınını eline alarak ona çeşitli şekiller verir. İnsanlar ve kitlelerden istediğini yaratır."

    "Halk, içinden şimşeğin çıktığı bir buluttur. Bulut elektrik yüküyle dolduğu zaman şimşek çakar. İçerisinde elektrik olmayan bulutsa sadece su buharı birikintisidir, şimşek çaktırmaz. Halkta bulut gibidir."

    "Büyüteç (burada liderler büyütece, halk dağınık güneş ışınlarına benzetilmiş) dağınık güneş ışınlarını aynı noktada toplayabilmektedir. Sonuçta binlerce güneş ışığının enerjisinin odaklandığı tek bir nokta ortaya çıkar. Bu parlak nokta ağacı, taşı, ve demiri yakabilir."

    "Bizim kısmetimize bataklıklar ve taşlar çıktı, fakat biz onları işledik ve uygar bir ülke kurduk. Bunu asırlık bir emek ve azimli çalışma sonucu elde ettik.(Bütün bu başarılar küçük bir halk, yaklaşık üç milyonluk nüfusa sahip bir vilayet tarafından elde edilmiştir.)"

    "Bilgi ile beslenen emek on, yüz ve hatta bin kat daha etkilidir. Baskı altında, isteksizce,tıpkı bir köle gibi ve birileri tarafından zorla yaptırılan işler ve bunun için harcanan emek ağır ve ezici bir emektir."

    "Finlandiyalılar "okul bizim temel zenginliğimizdir" Rusların sahip olduğu Ural dağlarının zengin maden yatakları, Sibirya'nin altın rezervleri bizde yok.tabiat nimetlerini dağıtırken bize cimri davranmış. Bu eksikliği enerjimizle telafi etmek, vatandaşlarımızdan ülkemizin kalkınmasına azami ölçüde katkıda bulunmalarını istemek durumundayız. Fabrikalarda İngiliz çeliğini dayanıklı kılmak için yapılan işlere benzer şekilde, biz de okullarda gençlerimizi güçlü ve dayanıklı olmaları için yetiştiriyoruz. Bataklıklar arasında, taşların üzerinde kurduğumuz, nispeten refah içinde yaşamamızı sağlayan bu düzenin temeli okula dayanmaktadır. Okulumuzu elimizden aldığınızda bizde biteriz. Tıpkı mayasız hamur gibi çökeriz. Demektedirler."

    "Okumak sebebiyle Finlandiya'da halkın en alt kesimleri bile ölüm uykusuna yatmadan ve kurumuş ağaç dalı gibi çürümeye yüz tutmadan fikir üretime yeteneklerini geliştirmektedirler. İnsanlar fakirliklerinden utanmadan ve başkalarının söylediklerine aldırmadan kendi inandıkları gibi yaşıyorlar."

    "Aile, nikah ve kadının toplumsal hayattaki rolüne ilişkin konular tekrar gözden geçirilmektedir. Finlandiya diğer Avrupa ülkelerinin henüz yapamadığını yapmış ve kadın ticareti yasadışı ilan edilmiştir. Ülkede yasal olarak faaliyet gösteren bir tek genelev dahi yoktur."

    "Alkol tüketimine karşı acımasız bir savaş verilmektedir. Finlandiyalılar tabiatları itibariyle alkole meyilli insanlardır, fakat bu eğilimin görmezden gelinmesi söz konusu dahi değildir.Finlandiya'da devlet hazinesini votkadan elde edilen gelirlerle doldurma yönünde çaba gösterilmezken, yönetim insanları ayartmamak için votkayı sandığa kilitleyerek, halkın gözünde mümkün olduğu kadar uzak tutmaya çalışmaktadır.Finlandiya'nın her tarafında votka sadece büyük kaplarda satılmakta olup, içinde üç buçuk şişe votka bulunan ve beş Mark' a satılan bu kapları halkın büyük kısmı fiyatından dolayı alamamaktadır. Bunun yanı sıra, geçtiğimiz yıl Finlandiya parlamentosu bütün alkollü içkilerin, hatta biranın bile tamamen yasaklanmasını öngören yasa hazırlamıştır. Yasa henüz onay aşamasında bulunmaktadır."

    *"Aydın olmak gösterişli bir kıyafet giymek yahut kolalı bir yaka ve modaya göre şapkayla dolaşmak değildir.Aydınlar halkın beynidir. Halk bizi eğitimimiz bittikten sonra iyi maaşlı bir işe girerek, akşamları lokantalarda oturmak veya sözde okuma salonlarında kağıt veya domino oynamak için yetiştirmedi. Bu hayat yaşayanlar aydın değil, aydın süprüntüleridir. Aydın olarak sizlerin vazifesi halkın zekasını, vicdanını, irade ve enerjisini uyandırmak ve harekete geçirmektir.Halkın düşünme yeteneğini canlandırmak, işçileri, köylüleri ve toplumun alt kesimlerini daha iyi bir hayat kurmak için ne yapmaları gerektiği konusunda eğitmek - sizin göreviniz budur."*
    *"Halka nasıl çalışması gerektiğini, fakir de olsa,sağlıklı bir hayatı nasıl şekillendirebileceğini, kendisinin ve çocukların sağlığını nasıl koruyabilecegini anlatın. Mutlu bir aile hayatı kurmanın yolları, karı ve kocanın birbirine karşı davranışı ve çocukların nasıl yetiştirilecegi konularında eğitim verin.
    Halkı düzene, dakiklige ve disipline alıştırın. Vicdan ve sorumluluk duygusunu geliştirin, düzenli bir hayatın kıymetini bilmesi, kendisine ve diğer halkların haklarına saygı duyması gerektiğini telkin edin.
    Bu anlamda halka iyi bir örnek olun, yaklaşımınız, sözünuz ve eşinizle halkın öğretmeni olduğunu gösterin.
    Suomi'mizin (Finlandiya) büyük bir aile olduğunu Fin halkının fakir oduncusu, işçisi, dul çamaşırcı kadınları ve bütün fertleri ile sizin küçük kardeşleriniz olduğunu unutmayın.sizin göreviniz onları yetiştirmek uygar ve gelişmiş halklar arasında yer almalarını sağlamaktır.
    Halkınızın cehaleti, kabalığı, ayyaş ve ahlaksız hayat tarzı, hastalıkları ve fakirliği sizin utancınızdır. Bu durumun suçlusu sizsiniz."*

    "Ordu çok özel,gerektiğinde kendini feda etmeye hazır bir münzevi kum topluluğuna benzer.Bu kum tanelerinden binlercesi bizim barış içerisinde yaşamımız için hayatlarını feda etmeye hazırdırlar."

    "Bir düşünün, kışladaki her asker birer değerli taştır. Onları uzun süredir bir arada tutuyorlar. Eğer bu canlı pırlantalar evlerine çizilmiş veya hatta kırılmış olarak dönseler, bu bir kayıp, aynı zamanda da günah olur."

    "Galiz (kaba ve çirkin, ağza alınmayacak, iğrenç (söz)) küfür köpek havlamasından daha kötüdür,insanın zeka ve maneviyat açısından gelişmemiş olduğunun göstergesidir."

    "Vatan için yaşamak, ülkesi ve halkının kalkınması için çalışmak da vatan uğruna ölmek kadar büyük ve şerefli bir kahramanlık örneğidir."

    "İngilizlerin Napolyon'u yenmesi Avrupa halklarında İngiliz hayranlığı oluşturdu. Ancak kültürel açıdan genç, zekâ olarak ise henüz yetişkinlik çağına gelmemiş küçük uluslar, İngilizlerin hata ve günahlarını taklit ederek (sigara, alkol, kalın sesle konuşmak, ağır küfürler etmek...) Sapkın İngiliz hayat tarzının birer kötü kopyasına dönüştüler. *Futbol, bütün Avrupa'da daha okulu bile bitirmemiş gençler arasında bir çeşit dine dönüşmekteydi.bütün ülkelerde binlerce insan bir futbol kültürünü oluşturarak,
    ona tapmaya, futbolu bilim ve sanatla eşdeğer görmeye başlamıştı. Cahil, kaba ve ahlaki değerleri hiçe sayan sokak basını gençlerin bu tutkusuna sıkıca sarıldı ve onu istismar etmeye başladı. Gazetelerde özel köşeden açılmakta,hemen her gün 'manda gibi güçlü ayaklara sahip' kahramanlarla ilgili yazılar çıkmaktaydı."*

    "Çok uzatılan okul dönemi sonucu, insanı canlı ve dinç tutması gereken bilginin yerini bilgiçlik taslayan bir zihniyet almakta, öğrencilerin beyni çeşitli kitaplardan yapılan sayısız alıntılarla - yıllar, isimler, ölçüler, formüller ve cansız kurallarla- adeta bir çöplüğe dönüşmektedir."

    "Sizler futbol da elde edilden başarılarla övünüyor, sevinerek tezahürat yapıyor bundan gurur duyuyorsunuz.Ben sizin sevincinizi paylaşmıyorum. Sevgili ulkemizde adları 'güçlü düşünce', 'büyük emeller', temiz vicdan,beyaz kumaş, yeni fikirler, mekaniğin gururu, müreffeh (refah ve varlık içinde yaşayan) halk olan birkaç topluluk olsaydı bu beni daha fazla sevindirirdi. Ben sizleri sadece macarları ayakla topa vurarak yenmekle yetinmemenizi, aynı zamanda Almanları, Fransızları ve İngilizleri beyniniz, kalbiniz ve iradenizle, bilim,ustalık, ticaret, zanaat, adil hukuk düzeni gibi alanlarda, ülke refahının artırılması için halkın verdiği mücadelede yenmemizi istiyorum."

    "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" (1937, bkz. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü yayınları, Mustafa Kemal Atatürk isimli kitap. Hazırlayan Mehmet Özel, Güzel Sanatlar Genel Müdürü sayfa 147) Gerçekte, Atatürk bu sözü kendisi söylememiştir. ancak Atatürk'e atvedilmistir.(Daha da açıklama yapabilirim istersen ancak Mustafa Kemal'in ATATÜRK olduğunu kabul ediyorum.)"

    "Snelman *gençleri ahlaksızlıkla suçlayan ve 'adam olmayacaklarını' öne süren büyükleri uyararak şunları söylerdi: 'genç nesli değil,kendinizi suçlayın siz nasıl yetiştirdiyseniz gençler de öyle olacaklar."*

    "Herkes hayattan mümkün olduğu kadar fazlasını almaya çalışırken, hayata da bir şeyler katmak gerektiğini düşünen yok."

    "Ne ekerseniz, onu biçersiniz.
    Ne pişirirseniz, onu yersiniz."

    "Efsanelerden birisinde, Fransa'nın bir vilayetinndeki manastırın ana binasına şeytanın yerleştiğinden bahsedilir. Şeytan rahipleri korkutmaya başlar. Her gece köpek gibi havlayarak ve koyun gibi meleyerek, dua edenleri korkutup kaçırır ve bundan çok memnundur. Manastır bu nedenle uzun süre boş kalır.
    Vilayeti yaşlı, akıllı ve iyilik sever bir piskopos gelir. Yeni gelen piskopos şeytanın manastırda yaptıklarını duyunca "oraya gidip gece orada geçireceğim" der.
    korkmuş insanlar kendisini bu fikirden vazgeçirmek ister. Manastıra gidenlerin korkudan hastalandığını, hatta öldüğünü söylerler.fakat piskopos bunlara kulak asmaz ve manastıra giderek bomboş binada gece yalnız kalır.
    Efsane göre, gece saat 12 de piskopos korkunç çığlıklar, gıcırtılar, uluma ve bağırış seslerine uyanarak, sorar:
    "Bu sen misin şeytan?"
    "Evet, benim."
    "Anlatılanlara bakılırsa,Tanrı'nın iktidarını sonlandırmak isteyen şeytanın ta kendisi, öyle mi?"
    "Evet, o benim!" Şeytan gururla tekrarlar.
    Piskopos gülerek, şunları söyler:
    "Hiç utanmıyor musun? Bir zamanlar dünya üzerindeki hakimiyeti Tanrı'nın elinden almaya çalışıyordun, şimdi geldiğin noktaya bak: geceeri bomboş evlerde domuz gibi ciyaklıyor, köpek gibi havlıyorsun. İyiliksever insanları uyutmuyorsun. Sen nasıl bir Tanrı düşman olabilirsin?"
    Efsane şu şekilde bitiyor:şeytan bu sözleri duyunca çok utandı ve aptalca davranmayı tamamen bıraktı."

    "Birikimli ve aydın kişiler olmanız sizin için bir imtiyaz ve ayrıcalık gerekçesi olamaz. Hakimiyet, şan şöhret ve kaygısız refah folu bir hayata sahip olma hakkı da vermez. Aydın olmak sizler için bir vazife, ifa etmeniz gereken bir hizmettir. Sizin göreviniz bir mum gibi yanarak, halkı aydınlatmaktır. Mumu yaktıktan sonra fanus altında tutmazlar, etrafı daha fazla ışık saçması için yüksek bir şamdana yerleştirirler."

    "Bakımsız, terkedilmiş boş arazilerde ne gül, ne elma ne de patates yetişebilir. Oralarda en fazla ısırgan otu, deve dikeni ve pıtrak biter. Halk kitlelerinin beyni ve kalbi de böyledir."

    "Yöneticiler, halklarının aydınlanmasını engelleyen sorunlarla uğraşmak istemezken, bir süre sonra ayyaşlardan ve hasta, kaba, kinli ve cahil halk kitlelerinden kaynaklardan çok daha vahim sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar."

    "Yüksek tabakadan olan insanlarla karşılaştıkları zaman,halk kitlelerinin çoğu zaman yabancı ve kendilerine ürkütücü gelen bir evdelermiş gibi çekingen davranmaları dikkatinizi çekti mi? Bunun sebebi nedir ? Çünkü herkes bu insanlara bağırarak onları azarlıyor, kaba bir şekilde küçümseyerek, her yerden koyuyorlar. Onlar da şık giyimli insanlardan uzak durmaya çalışıyor, onları sevmiyor ve onlardan korkuyorlar. Kalplerindeki kin, nefret ve intikam duyguları giderek artıyor."

    "İnsanlar hâlâ büyük bir çocuğa benzemektedir. Aptal ve küçük çocukların yaptığı gibi, aralarındaki anlaşmazlıkları kavga ederek ve savaşarak çözmek istiyorlar. Tanrı ve hayatın kutsallığı hakkında yaptıkları tartışmalarda akılsız çocuklar gibi kaprisli ve inatçı davranıyorlar.Tanrı'yi sopalarla, taşlarla, idamla ve ateşle korumak niyetindedirler. Aptal çocukların yaptığı gibi, bilgeliği kendileri için oyun ve eğlence olarak görüyorlar."

    "Ülkedeki her insanı yedirip beslemenin nasıl bir maddi yük getirdiğini, bunun için ne kadar para harcandığını düşünün! bu insanların canlı, yapıcı ve iyiliksever bir güç olarak yetiştirdiğiniz takdirde halk için ne kadar faydalı olacakların anlamaya çalışın!"

    "Devlet büyük bir aile, halk kitleleri ise sizin kardeşlerinizdir. Onların korkunç şartlarda yaşaması nüfusun üst kesimlerini oluşturanlar açısından bir utanç kaynağı ve bir suçtur. Unutmayın: halk uzun süre sabredebilir, ama her şeyin bir sonu vardır.zincirlerinden kurtulmak isteyen halk kitleleri bir gün kendini kaybedebilir.İşin bu noktaya varmasına izin vermeyin!"

    "Ben sendeyim, sen de bendesin, biz dünyada dünya da bizdedir, hepimiz bir bütünüz. Dünyaya zarar verirsen, insanlara ve hayvanlara kötülük yaparsan, kendine zarar vermiş, kendini sakatlamış ve hayatını karartmış olursun."