• Paris'in sonu yoktur, orda yaşayan herkesin başka başka anıları vardır. Kim olursak olalım, Paris nasıl değişmişse değişsin, ne gibi güçlüklerle ya da kolaylıkla ulaşılırsa ulaşılsın, sonunda hep ona döndük. Paris buna her zaman değerdi, çünkü ona ne verirseniz verin karşılığı alırdınız mutlaka. Fakat çok yoksul, çok da mutlu olduğumuz ilk günlerde Paris böyleydi işte.
  • İnsanın yapmak istedikleri, hayalleri, idealleri vardır. Bir de yaşadığı gerçek hayat vardır. Bu gerçek hayat içerisinde her zaman hayallere, hedeflere ulaşılamaz. Hele çocukları olan, aile ve arkadaş çevresi geniş, sosyal ilişkileri çok olan bir kadınsanız kendi hayallerinizi ertelemek zorunda kalabilirsiniz çoğu zaman.Böylece hayatın yoğun koşuşturmaları arasında bir zaman sonra bunalabilirsiniz, yaptıklarınız ve yapamadıklarınız size sıkıntı vermeye başlayabilir.

    Ben de dönem dönem bu duyguları yaşamışımdır. Hele malum Eylül ayı gelip de kışlıklar, turşular yapılması gerektiğinde ( yaparken büyük keyif almama rağmen ) derdim ki bu ne monoton bir hayat, sürekli aynı şeyleri yapmak gerekiyor. Yemek,bulaşık,temizlik; hep yapılan ama hiç nihayete ermeyen rutinler..Oysa benim yapmak istediğim o kadar çok şey var, okumak istediğim onlarca kitap var. Neden bu işlerle uğraşıyorum? Sanki değerli vaktimi anlamsızca harcıyormuşum gibi gelirdi.

    Bu düşüncenin yanlışlığını önce savaştan kaçıp ülkemize gelen ailelerin hayatına şahit olunca anladım. Onlar bizim sıkıldığımız bu rutinleri özlemişler, hasret kalmışlardı. Savaş bütün düzenlerini yok etmiş, şimdi de tanımadıkları, dillerini bilmedikleri insanların ülkelerinde, bizlerin asla yaşayamayacağı izbe, pis, harap yerlerde yaşam mücadelesi veriyorlardı. O kadınlar eski monoton, rutin hayatlarına dönebilmek için neler vermezlerdi?

    Bu gözlem yaşadığımız günlük meşgalelere bakış açımı değiştirdi.

    Bugünlerde malum hastalıktan kaynaklanan sıkıntılı bir süreç yaşadık.Bu süreçte insan yeniden hayatını gözden geçiriyor. Düşünüyor,tefekkür ediyor.
    Eylül gelmiş, herkeste bir telaş, kurutmalıklar,soslar, turşular yapılmakta.. Bense hayat coşkumu kaybetmiş, içim yanarak iyi haberler beklemekteyim.. Kış için yapılacak hiçbir şeyin anlamı kalmamış, istek kalmamış..

    Ne zamanki güzel haberler gelmeye başladı, umut ve istek oluşur oldu bende. Kurutmalıkları, sosları düşünmeye başladım 🙂

    Şunu anladım ki yapmaktan kimi zaman sıkıldığımız bu rutinler meğerse hayatın tadıymış, mutluluğuymuş ve yaşama umuduymuş. Bunu kızım çok sever, şunları misafirlerime ikram ederim, bunlardan ihtiyacı olanlara da veririm. Sağlıklı günlerde yemeyi nasip etmesi için Allah’a dua ede ede bu işleri yapmak bana nasıl mutluluk verdi anlatamam.
    İnsan umut olmadan yaşayamaz. Gelecekte neler yaşayacağını bilse yaşam coşkusu biter. Bizi ayakta tutan sevdiklerimizle birlikte yaşamak, mutlu olmak, geleceğe dair güzel hayaller kurmak ve sevdiklerimiz için emek vermekmiş. Hayatın yakıtının,ruhunun umut olduğunu, umudun ve coşkunun olmadığı yerde hayat olmadığını anladım. Hapis tutulan masumların derdini,savaşta evini, sevdiklerini kaybedenlerin acısını, veya çevremizde de çeşitli acılarla imtihan edilenlerin acısını daha yürekten hissettim.

    O halde sevdiklerimiz yanımızda olsun,sağlığımız yerinde olsun, varsın hayat rutinleri devam etsin. Hatta severek yapalım, yapınca mutlu olalım. Allah’ın nimetlerinin farkına varalım, hamd edelim, hayat coşkumuz hiç eksilmesin...
  • 120 syf.
    Küçükken bol bol izlediğim Yeşilçam filmlerinde olsun günümüzdeki Türk film ve dizilerinde olsun işlenen temel bir tema vardır: Parayla mutlu olunmaz. Buna bağlı olarak, zenginlerin derdi çoktur yani paran var mı derdin var. Asıl mutluluk fakirlikte, yeter ki kalbin zengin olsun, para da neymiş arkadaş, el ele kol kola verelim musmutlu olalım. Bu yalan hem de apaçık bir yalan! PARASIZ MUTLU OLAMAZSIN. Size bu filmlerin çizdiği tablonun gerçekteki halini anlatayım: Toplumda şiddetin en çok görüldüğü aileler fakir ailelerdir. Evde tencerede sadece su kaynıyorsa, çocuğun önlüğü veya elbiseleri eski ve sen de bunları yenileyemiyorsan, kıt kanaat ay sonunu getiriyorsan, borç harç yüzünden ortalıkta ruh gibi dolanıyorsan tüm hıncını en kolay ve yakın yerden yani ailenden çıkarırsın. Eğer zengin bir ailedeysen, elbise vesaire imkanlarını geçiyorum onlar önemli değil; milyonlarca insanın en büyük stresi olan üniversite sınavı stresi gibi bir derdin olmaz. Sonra, kendini daha erken keşfetme imkanına da sahip olursun ve daha bilinçli şekilde istediğin mesleğe yönelirsin. Dönerin yanında ayran içsem çok olur mu diye düşünmezsin, alışveriş sırasında giysilerde ilk baktığın etiket olmaz, iş kuracaksan kafan rahat olur, hasta oldun mu iki ay sonraya randevusu verilen tomografiyi vesaire işlemi beklemek gibi bir durumun olmaz ve daha nice avantajın olur. Bu iki zıt durum üzerine karşılaştırmalı sayısız satır yazılabilir ama uzatmaya gerek yok. Sadece bu boş fakir romantizmine benim karnım tok ve buna oldum olası sinir olmuşumdur.

    Neyse ki Moliere bu fakir romantizmini yapmıyor. Eserinde Harpagon adında burjuvayı merkeze alıyor. Bu kişi anlaşılıyor ki yeterince zengin bir insan lakin bir sorunu var: Paraya tapıyor. Öyle ki masraf olmasın diye atlarına yem vermeye vermeye hayvancağızları iskeletora çevirmiş, uşaklarının poposunu açıkta bırakacak yırtık elbiselere mahkum etmiş, çocuklarını ise el kapılarında borç dilendirmeye yönlendirmiş, kendisini de bahçeye gömdüğü 10 bin altınına bir zarar gelir mi endişesine mahkum etmiş. İşte zenginliğin zararlı olduğu nokta burasıdır yani ona sahip olmayı takıntı haline getirmektir. Bunu besleyen ana etken elbette ki, kapitalizmdir. Para kazan onu tut ve ondan daha çok para kazan döngüsüyle insan eğer güçlü bir kişiliğe sahip çok yönlü biri değilse sonu Moliere’nin Harpagon’u gibi olabilir. Harpagon’un durumunu eserden en iyi özetleyen kısım, bahçesine gömdüğü altınlarının çalındığını öğrendiğinde verdiği tepkileridir; bu tirad gerçekten efsane! Bu tiraddan bir kısmı alıntılayarak onun üzerinden birkaç şey demek istiyorum:

    “… Neredeyim, bilmiyorum ki! Ben kimim? Ne yapıyorum? Bilmiyorum. Oldu bana olanlar! Param! Zavallı paracığım! Canım, sevgilim benim! Aldılar elimden seni! Sen olmayınca ben neye sığınırım artık, neyle avunur, neyle sevinirim? Her şey bitti benim için; dünyada yapacak işim kalmadı benim! Sensiz ne yaparım, nasıl yaşarım? ...”

    Parasını değil de eşini, kardeşini, anne babasını veya evladını kaybetmiş bir insanın feryadı sanki değil mi. Parasını kaybederek Harpagon’un mekan ve zaman algısı kayboluyor. Adeta kökleri şiddetli bir kasırga sırasında topraktan koparak etrafa savrulan bir ağaç gibi oluyor. Paraya sahip olduğunu sanırken onun yokluğunun ilk saniyelerinde aslında paranın ona sahip olduğunu fark ediyoruz, ne yazık ki kendisi bunun ne kadar farkında emin olamıyoruz. Para ona o kadar sahip olmuş ki, yokluğuyla Harpagon’un kişiliğinin yarısını götürmüş gibidir: Harpagon’un benlik algısı ağır yara alıyor, beyinciği alınan bir kuş gibi savrula savrula yere çakılıyor. Aynı zamanda para, sorgu odasındaki ışık gibidir Harpagon için; parayla sadece kendini görebilen Harpagon, çevresindeki hayata yabancılaşmıştır ve onun yokluğunda da karanlıklar içinde kaldığını sanır, her şeyin bittiğini düşünür. Halbuki, yabancılaşmanın farkına varmasının ruhuna verdiği bir daralma hissini yaşamaktadır.

    Moliere’nin Cimri’sinden, İNSAN SALT PARAYLA MUTLU OLAMAZ sonucunu çıkarabiliriz. Para bir araçtır, amaç değil. Eğer onu amaç haline getirirsek, o bizi bir araç haline getirir ve biz bunun farkına belki de hiç varamayız.

    Önsöz kısmında Cimri’yi yazarken Moliere’nin eski Yunan’dan faydalandığını görüyoruz. Plautus’un Çömlekçi adlı komedyasıyla temel noktada benzerlik gösteriyor Cimri, ancak bu durum 17. yy Fransız ve haliyle Avrupa edebiyatında olağan bir durumdur. Öyle ki, dönemin sanatçıları eski Yunan’dan aldıkları tragedyaların isimlerini bile değiştirme gereği duymuyorlarmış. Dönemde hakim olan klasisizm akımının bir başka yansımaları ise oyundan bir iki parafla örneklendirebiliriz:

    “Her şey babama bağlı, biliyorum. O ne derse uymak zorundayım. Hayatımızı borçlu olduğumuz insanların rızası olmadan bağlanamayız kimseye.” ve benzeri paraflarla oyun yazarı, eserini ahlaki amaçlarla kullanır.

    “Bizim kör tutkumuza bağlı değil, onların ışıklı aklına ve görgülerine inanmak doğrudur…” ve benzeri paraflarda, insanın içgüdülerine hakim olması gereken bir canlı olduğu, bunun için de en yüce özelliği olan aklını kullanması gereliliği işaret ediliyor. Yine bu akla sahip olanlar büyükler olarak gösterilerek ahlaki düzene dair bir öğüt verilmiş olunuyor.

    Harpagon gibi ayrıksı bir karakter işlenmiş olsa da onun kötü özellikleri alaya alınarak onun örnek alınmaması gereken bir tip olduğunun altı çiziliyor. Ayrıca onun oyunun sonundaki akıbeti, devrin hakim anlayışı olan aklı her şeyden önde tutmanın zaferi olarak nitelenebilir.

    Moliere’nin Harpagon karakterini anlatırken oldukça mizahi olduğunun altını da çizmeliyim. O kadar güzel ve komik şekilde işlemiş ki karakteri, okurken onu gözümün önüne getirdim. Gerek oyunu okurken gerekse şu an yazıyı yazarken oyundan aklıma gelen kısımlar nedeniyle oldukça güldüm ve gülüyorum. Harpagon’u usta ve doğal yapısı da komikliğe elverişli bir oyuncunun canlandırdığı bir Cimri oyununu izlemek ayrı bir zevk verirdi. Son olarak eserden şu oldukça doğru tespitleri aktarmak istiyorum:

    “Bakıyorum da, insanları kazanmak için en iyi çare onların sevdiklerini sever görünmek, doğru dediklerine doğru demek, kusurlarını övmek, her yaptıklarını alkışlamak. Yaranacak mısın, aşırı gitmekten hiç korkma. Yalan söylediğin istediği kadar belli olsun, suratından aksın, en zeki insanlar bile kanıveriyorlar dalkavukluğa. Pohpohu bastınız mı, en gülünç, en yüzsüzce söylenmiş sözleri bile yutuyorlar.”

    İyi okumalar.
  • Ya zaten aşk ne ki? Yanında kendimizi biraz iyi hissettiğimiz ve hoşlandığımız insana aşık olduk sanıyoruz, zamanla ona olan ilgimiz azalınca ve başka birini görünce de aşık değildim diye saçmalıyoruz. Aşk geçicidir, aşk öylesine birine bakıp çıkacağım dermiş gibi kalbine uğrayıp gider. Aşk dokunmak ister, aşk mesafeleri sevmez, aşk her daim ilgi bekler. Ama sevgi, sevgi öyle birşey değildir. Sevgi olgunlaştırır. Sevgi bambaşka güzelliği içinde barındırır. Aşk mutlu olalım der, sevgi mutlu ol der. Birini sevdin mi, sadece seversin, ondan başka şeyler düzünemezsin pek, yanında olmasada seversin. Aşık olduğun insanı yıllarca kalbinde taşıyamazsın. Mutlaka başkaları aklına konar. Ama sevdiğin zaman kalbini mühürlersin bir başkasına. Ve özet geçmek gerekirse aslında aşk beni sev der, sevgi beni sev demiyorum arada gülümse kafi der. Sana aşık değilim, seni seviyorum...
  • 360 syf.
    ·Puan vermedi
    ———SPOILER ICERIR———
    Edebi yönü yetersiz bir psikolojik gerilim romanı. Kitabın hoşuma giden yönü kadın psikolojisini ve çekişmesini yansıtması.

    Rachel; kendini hiçbir zaman değerli ve yeterli görmeyen ve bunun için bahaneler üreten bir tip. Tom un kendisini aldatmasını ve terk etmesini güzel olmayışına ve kısır oluşuna bağlıyor, bir birey olarak kendini o kadar değersiz görüyor ki Tom un ona yaptığı yanlışların suçlusu kendisiydi ve tom ne olursa olsun mutlu olmayı hak ediyordu. Rachel sadece kendinin değerini bilmemekle kalmıyor, kadın olma kavramından da bihaber. “Dürüst olalım, kadınlar iki şey için değer görür. Görünüşleri ve anne olarak rolleri için. Ben güzel değildim ve çocuğum da olmadığı için beş para etmez biriydim.” Tom ile çocukları olmuyor ve tom Rachel ı aldatıyor ve yeni eşiyle çocuk sahibi oluyorlar. Rachel ın anne olmayı bu kadar önemli bir statü olarak görmesi Tom un onu kısır olduğu için bıraktığını sanmasından ibaret. Rachel bunu kabullenemediği için anne olmayı çok istediğini sanıyor, parkta ve tramvayda çocuk görünce dayanamıyor ama bu Tom ve karısına olan hırsından ibaret. Bebeklerini almaya bile kalkıştığı oluyor bir sefer. Tom’dan gördüğü onca fiziksel ve duygusal şiddete rağmen nefret ettiği kişi Tom un yeni karısı Anna çünkü o Rachel ın elinden her şeyini aldı. Tom ile birlikteyken olan anılarını, o günleri terk edemiyor Rachel çünkü tek başına yetemeyen ve bir kadının bir erkek olmadan eksik olduğunu sanan, tek başına mutlu olamayan biri. Mutluluğun aşktan ibaret olduğunu zannediyor. Birinin ilgisine muhtaç. Tom ile ayrıldığını kabullenemiyor ve tom u sık sık arıyor, ayrıldıktan sonra soy adını bile değiştirmemiş. Kendisi artık ikili bir ilişkiye sahip olmadığı için eskiden Tom ile birlikte oturduğu eve yakın aynı tip bir evde oturan bir çifti izliyor hatta onların hayatlarına dahil oluyor çünkü kendi hayatını yürütecek, kendiyle ilgilenecek, kendi yoluna bakacak kadar kendi hayatına ve geleceğine değer vermiyor, yaşadıklarını atlatmaktan aciz. Başına gelen her şeyin kendi suçu olduğunu söylese de hayatını düzeltmeye çalışacak kadar gücü ve cesareti olmadığı için çamurda debelenmeye devam etmeyi tercih ediyor. Herkes ona bir zavallı gözüyle bakıyor, sürekli düşüyor, kusuyor. Scott’ın Rachel’ı “Seninle ilişkim olduğunu düşünmüşler. Karımı görmediler herhalde. Kalite bir anda bu kadar düşmez.” diyerek aşağıladığı bölümde yoğun bir şekilde kötü hissettim.

    Megan; çekiciliğini bilen ve bunu kullanan, bununla tatmin olan, mutsuzluğunu biraz da olsa bununla azaltmaya çalışan, libidosu yüksek bir kadın. Abisi öldükten sonra ıssız bir yerde kendince yaşça büyük biriyle yaşamaya başlıyor 19 yaşındayken. Burada anne oluyor ve dikkatsizliğiyle bebeğin ölümüne sebep oluyor ve bebeğin babası tarafından terk ediliyor. Bu olaydan sonra Londraya taşınıyor ve burada Scott ile tanışıp evleniyor. Scott güçlü ve zengin biri, Scott ı artık sevmemesine rağmen Scott ın kendisini çok sevdiğini biliyor ve bu kişisel tatmin için onunla beraber. Yorucu bir gün geçirdiğinde kendisini teselli etmek için orada bulunuyor Scott. Scott da Megan ın kendisini onun kadar sevmediğini hissediyor ve aslında ona güvenmiyor, e-maillerini kontrol ediyor, kavga çıkarıyor. Birine bağlı olmak Megan’a yetmiyor. Megan, her erkeği baştan çıkararak kendini güçlü, karşı konulmaz hissetmeye çalışıyor. Bu konuda çok hırslanabiliyor ve sınırlarını bilmiyor. Reddedilmeyi kaybetmek olarak nitelendiriyor.

    Anna ise Tom u Rachel ın elinden aldığı için büyük bir keyif duyuyor. Rachel ın kısır olması ve sonrasında Tom un Annayla beraber çocuk sahibi olmasıyla Rachel ı evden gönderip kendi onun evine yerleşiyor, başkasının hayatını çalmış olmak ona büyük bir zevk veriyor aslında. Tom’a başkasının kocası olduğu için bu kadar ilgi duyuyor. Fakat Tom un Rachel ı kendisiyle aldattığı gibi kendisinin de aldatılabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmayacak kadar küstah. Hatta bir kez böyle bir şey hissediyor ama kabullenemeyeceği bir şey olduğu için hemen kafasından atıyor. Tom’un Rachel ı aldatmasını Rachel ın suçu olarak görüyor ve onu açıkça aşağılıyor. Tom un da onu aldattığını, yalancı olduğunu ve katil olabileceğini öğrendiğinde bile “Beni onunla bir tutma.” Diye çıkışıyor. Rachel ile aynı duruma düşmek kocasının tehlikeli bir katil olmasından daha rahatsız edici onun için. Üstelik Tom Rachel a saldırdığında polisi aramasının nedeni en sonunda kendinin ne zarar göreceğini nihayet anlaması, yoksa Rachel a saldırması onu gram rahatsız etmiyor, hatta Rachel ın ölmesini istiyor içten içe. Rachel baygın bir şekilde yerde yatarken kocasıyla oturup bira içiyor. İşin ucu ancak kendine dokunduğunda harekete geçiyor.
    Anna ve Megan birbirine benzeyen kadınlar. İkisi de hırslı, başka bir kadının kocasının kendilerini arzulamasıyla güçlü ve karşı konulmaz hissediyor, metres olmak onlara zevk veriyor. Evlendiklerindeyse istediklerinin bu olmadığını, öteki kadın olmayı sevdiklerini görüyorlar. Kitap boyunca Anna gerçekten iğrenç bir karaktere sahipti. Rachel ın aşağılanmasından büyük bir keyif duyuyordu Tom u artık elde etmiş olmasına rağmen Tom Rachel a bok gibi görünüyordun deyince gülüyordu. Menfaatçi, saf kötülükten ibaret.

    Kitaptaki kadın karakterler gücü erkeğe sahip olmakla bulabiliyor ancak. Üstelik üçü de bu güçten vazgeçmek istemedikleri için zarar görüyor. Megan Tom devam etmek istememesine ve onu defalarca reddetmesine rağmen gücü elinde tutmak istiyor ve Tomdan uzak durmadığı için sonu ölüm oluyor. Rachel Tom un kendisine onca şey yapmış olmasına rağmen peşini bırakmıyor, onu Annaya kaptırmış olmayı kabullenemiyor ve Tomdan sürekli fiziksel şiddet görüyor. Anna kocasının onu aldatmış olmasına neredeyse göz yumacak durumda. Hiçbiri Tom un ne kadar tehlikeli olduğunun farkında değil. Üç kadın da çok aptal. Tom ise üç zayıf kadını da kullanıyor, aşağılıyor, manipüle ediyor. Ama üç kadın da Tom a bu rahatlığı veriyor. Aldatılan kadın onu benimle aldattıysa, beni de bir başkasıyla aldatabilir demiyor çünkü hatayı aldatan erkekte değil aldatılan kadında buluyorlar. Tom un aldatma bahaneleri de bakımsızdın, tutkumu kaybettim, yorgundum, o da müsaitti olabiliyor buna karşın. Kadınlar her zaman erkek için mükemmel durumda olmak zorunda, erkek aldatırsa bu kadının suçu oluyor. Bunun 2013 İngilteresinde bile olmaya devam etmesi korkunç bir durum.
  • ...İyi şapkaların hepsi yoktan var edilir zaten."
    "İyi bir isim de öyledir Gladys," diye araya girdi Lord Henry. "İnsanın yarattığı her etki ona düşman kazandırır. Toplumda sevilen biri olmak için vasat, göze batmayan biri olmak gerekir."
    "Bu kadınlar için geçerli değil," dedi düşes başını iki yana sallayarak. "Dünyayı kadınlar yönetir. İnanın vasatlığa hiç tahammülümüz yoktur. Derler ki kadınlar kulaklarıyla, erkekler gözleriyle severmiş. Erkeklerde sevme yetisi varsa tabii."
    "Sevmekten başka bir şey yaptığımız yok ki," diye mırıldandı Dorian.
    Düşes üzülmüş gibi yaparak, "O zaman gerçekten sevmiyorsunuz Bay Gray," dedi.
    "Sevgili Gladys!" diye haykırdı Lord Henry. "Nasıl böyle bir şey söyleyebilirsiniz? Romantizm denilen şey tekrarla pekişir, tekrar da romantizme duyulan iştahı sanata dönüştürür. İnsanın her aşkı ilk ve tek aşkıdır. Arzu nesnesinin değişmesi, arzunun biricikliğini değiştirmez. Yalnızca yoğunluğu arttırır. Ömrümüzde en iyi ihtimalle tek bir muhteşem deneyimimiz olur; yaşamın sırrı da bu deneyimi olabildiğince çok tekrar etmektir."
    Düşes bir an durakladıktan sonra, "İnsan o deneyimle yaralanmış olsa bile mi Harry?" diye sordu.
    "Özellikle de yaralanmışsa," diye cevapladı Lord Henry.
    Düşes gözlerinde garip bir ifadeyle Dorian Gray'e baktı. "Siz ne diyorsunuz buna Bay Gray?"
    Dorian Gray bir an tereddüt etti. Sonra kafasını geriye atarak güldü. "Ben her zaman Harry'e katılırım düşes.
    "Yanıldığında bile mi?"
    "Harry asla yanılmaz düşes."
    "Peki onun yaşam felsefesi sizi mutlu ediyor mu?"
    "Ben hiçbir zaman mutluluğun peşinde olmadım ki. Mutluluk kimin umrunda? Ben hep zevkin peşinde oldum."
    "Ve onu buldunuz, öyle mi Bay Gray?"
    "Çoğu zaman. Olması gerekenden daha fazla."
    "Bense huzur arıyorum," dedi düşes iç geçirerek. "Şimdi gidip hazırlanmazsam bu gece hiç huzurum olmayacak."
    Dorian ayağa kalkıp, "Size orkide koparayım düşes" diyerek kış bahçesine ilerledi.
    Lord Henry kuzenine, "Hiç utanmadan, düpedüz flört ediyorsun onunla," dedi. Dikkat etsen iyi edersin. Çok büyüleyicidir; kapılır gidersin."
    "Öyle olmasaydı mücadele etmenin ne zevki kalırdı ki?"
    "Yunan, Yunana karşı, öyle mi?"
    "Ben Truvalılardan yanayım. Bir kadın uğruna savaştılar."
    "Ama yenildiler."
    "Hayatta esir düşmekten daha beter şeyler vardır," diye cevapladı düşes.
    "Dizginleri boşa almış, dört nala gidiyorsun."
    "Hızda hayat vardır," diye cevabı yapıştırdı düşes.
    "Bunu gece günlüğüme yazacağım."
    "Neyi?"
    "Ateşten yananın ateşe doymadığını."
    "Ateş bana değmedi bile; bak kanatlarım sapasağlam."
    "Kanatlarını uçmak haricinde her şey için kullanıyorsun."
    "Cesaret el değiştirdi; erkeklerden kadınlara geçti. Biz kadınlar için yepyeni bir şey bu."
    "Bir rakibin var."
    "Kimmiş o?"
    Lord Henry güldü. "Lady Narborough," diye fısıldadı. "Bayılıyor Dorian'a."
    "Kalbime korku salıyorsun. Eski olanı sevmek biz romantikler için son derece tehlikelidir."
    "Romantikmiş! Sen her türlü bilimsel yönteme hâkimsin."
    "Siz erkeklerin tedrisatından geçtik."
    "Ama erkekler siz kadınların sırrına bir türlü eremediler."
    "Kadınları tek cümleyle betimle bakalım," dedi düşes meydan okurcasına.
    "Kadınlar sırrı olmayan sfenkslerdir."
    Düşes kuzenine bakıp gülümsedi. "Bay Gray ne kadar gecikti," dedi. "Haydi gidip ona yardımcı olalım. Ona daha elbisemin rengini bile söylemedim."
    "Elbiseni onun çiçeklerine uydurmalısın Gladys."
    "Bayrakları vakitsiz indirmek olur bu."
    "Romantik sanat heyecanın doruğa ulaştığı noktada başlar."
    "Kendime gerekirse geri çekilebilecek alan bırakmalıyım."
    "Partların yaptığı gibi mi?"
    "Onlar güvenli alan olarak çöle geri çekilmişler. Ben böyle bir şey yapamam."
    "Kadınlara her zaman seçenek verilmez."
    Oscar Wilde
    Sayfa 225 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları