• ABSÜRD BİR HİKAYE okumanızı tavsiye ederim.

    Küçükken tv de bir soygun filmi izlemiş ve etkisinde kalmıştım.Gece kafamı yastığa koyar koymaz şeytanî fikirler beynimi esir aldı.
    Ne kadar direnirsem direneyim sonunda yenik düşmüştüm şeytanî fikirlere ve kararımı verdim. Soyacaktım bakkalcı şevket amcayı
    Hemen soygun için gerekli olan malzemeleri düşündüm. Kimse tanımasın diye bir kar maskesi, tabanca, yarım litre su, bayıltıcı ve bir atkı bakkalcı şevket amcanın ellerini bağlamak için, ip daha uygundu ama ip için uyduracak bir mazeretim yoktu. Oysa atkıyı annem kendisi zaten verecekti. Soygun yaptığımı öğrenince ailemin çok kızacağını biliyordum bu yüzden beni temize çıkaracak birşeyler bulmam gerekiyordu ve bunun için tabiki en uygun mazeret veresiye defteriydi. Böylelikle ben bir soyguncu değil bir kahraman olacaktım hem ailemin hemde mahalelinin gözünde.
    Soygun için herşey ölçülü bi düzen içinde planlanmıştı. Sabahın erken saatlerinde okula gidiyorum ayağına evden çıktım. Dışarda dün gece ince ince yağan kar giydirmisti beyaz gelinliği yeryüzüne, bir hançer gibi yüzünüzü kesen rüzgarın şiddeti, şevket amcayi sıcak yatağından ayrılmaması konusunda ikna etmişti. Ben bakkalın biraz uzağında bakkalı görebilecek bir mesafeden şevket amcanın gelmesini bekliyordum. Beklerken malzemelerime son bir kez göz atmak için çantamı yokladım. Kar maskesi tamam, atkı tamam, tabanca tamam, bayıltıcı olarak babamın resmen organı haline gelen üç aydır ayağından çıkarmadığı çorabı da tamam, peki su? aman Allahım! su yoktu planımın en önemli parçası olan suyu unutmuştum. Nasıl böyle önemli bir ayrıntıyı kaçırırım diye beynime kufurler sayarken, bakkalcı şevket amca saat iki yönünden yarı uykulu gözlerle sendeleyerek dükkanı açmaya geliyordu. hızlı düşünmeliydim, hemen bi "B" planı ihtiyacım vardı. Birden aklıma dahiane bir fikir geldi, su tabancama kar dolduracaktım. Fakat bi sorun vardı kar bu soğukta nasıl eriyecekti? Derken fazla heyecan ve korku yüzünden çişim gelmişti, evet "B" planı çişimdi. Hiç zaman kaybetmeden tabancayı karla doldurup, üzerine işedim. İşte şimdi sorun ortadan kalkmış herşey yolunda gidiyordu. Soygunu yapmak üzere bakkala hızlı ama biraz da ürkek adımlarla ilerledim. İçeri ani bir giriş yaparak, silahımı üzerine diktim ve "kaldır ellerini bu bir soygun, seni lanet olası kıç surat deyip, çantamı yüzüne fırlatarak hemen çikolata ve gofret doldurmasını emrettim." Tıpkı Amerikan filmlerinde ki gibiydi, tarif edilemez bir haz ve korku yaşamıştım.Şevket amcanın yüzünden korku yerine şaşkınlık ifadesi belirmişti neler olduğunu anlamaya çalışır gibi bi hali vardı. Bana "sakin ol evlat, o elinde ki de ne öyle" diye sorarak hem beni sakinleştirmeye hemde aklımı sorularla meşgul etmeye çalışıyordu. Ben "hey babalık sakin falan olamam, şu elimde gördüğün silah, H2o ile amonyak birleşimi manyak bir İngiliz silahıdır. Yerinde olsam bi delilik yapmazdim" dedim. Amacım onu korkutmaktı ama amacıma pekte ulaşamadığım yüzündeki alaycı tebessümden okunuyordu. "Anladım peki ne istiyorsun" diye sordu. Cebimden çorabı çıkarıp "al şunu burnuna götür ve kokla az sonra bayılacaksın, sonra ellerini bağlayacam. Canına hiçbir zarar gelmeyecek tabi veresiye defterini gosterirsen dedim." Bir hayli şaşkın ve meraklı bir yüz ifadesiyle bana bakıyor beni baştan aşağı süzüyordu. Galiba kim olduğumu öğrenmek istiyordu, "tamam dediklerinin hepsini yapacağım yeterki şu manyak silahını çek üzerimden" dedi. Anlaşılan onu korkutmayı başarmıştım, çikolata ve gofretleri çantaya doldururken ağır davranıyordu buda beni sinirlendirmeye başlamıştı. her an biri gelebilirdi, hedefime bu denli yaklaşmışken her şey altüst olabilirdi. Buna izin veremezdim, silahımı üzerine doğrulttup "çabuk olsana ihtiyar ölmek mi istiyorsun ha "diye bağırdım. Korkmuş ve telaşlanmış bir şekilde hızlı olmaya başladı. Çanta ağzına kadar dolmuştu. "Yeter artık şimdi veresiye defterini uzat bakalım" dedim. Sessiz bir ses tonuyla "boşver veresiye defterini zengin olmak istiyor musun" diye sordu? Hiç düşünmeden evet dedim, oysa amacım kahraman olmaktı iş artık başka bir noktaya gelmişti, amacımdan sapmıştım. "Peki nasıl" diye sordum "Aşağıda bir depom var, orda içi dolu bir para kasam var istersen aşağıya inelim kendi gözünle gör" dedi. Zengin olma hırsı hem gözümü hemde beynimi köreltmisti
    Şevket amcanın bu iyiliği bana neden yapacağı bunun içinde bir tuzak olduğunu düşünememiştim ve şevket amcanın kurduğu tuzağa düşmüştüm. Hemen alt kata indik gerçekten de bi depo vardı ama bomboştu içinde sadece tuvalet ve musluğa bağlanmış uzun ince bir hortom vardı. "Hani nerede kasa" diye sordum meraklı ve öfkeli bi ses tonuyla. Birden arkasını döndü ve sağ yanını işaret parmağıyla işaret etti o yöne bakar bakmaz beni silah olan elimden kavradı. Benden yaşça büyük ve kuvvetli olduğundan ona karşı koyamıyordum. Verdiğim atkıyla ellerimi bağladı çorabı yere bırakıp burnumu çoraba dayadı. Düzenli bi şekilde katlanmış olan hortumu gerip, musluğu açtı. Ve o soğuk suyla beni hem ıslatıyor hemde dövüyordu. İşte o günden sonra ne zaman bir yerde su tabancası yada bir hortom görsem o acı ve aptalca çocukluğum gelir aklıma.

    Enes Tayfur.
  • 148 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10·
    Aklınızda bin bir düşünce biriktiğinde parmaklarınızı karıncalandıran bir his vardır ya... Hangi birini söylesem, nasıl anlatsam, her bir düşünceyi nasıl sığdırsam nasıl birleştirsem bu satırlarda diye düşünür o ilk kelimeyi yazana kadar bir garip heyecan duyarsınız içinizde. İşte o hissi seviyorum ve o hissi bana yaşatan kitapları da bir başka seviyorum. Ve Siddhartha tam olarak böyle bir kitap oldu benim için, bir kitaptan da öte belki şiirsel bir hayat dersi… Kitabı okurken birçok imge canlandı kafamda, uzun zamandır bir kitabı bu kadar karalamamıştım okurken. Aldığım notlar, çizdiğim satırlar, sorduğum sorular… Yüz küsur sayfada dopdolu bir kitap Siddhartha, sayfalarından taşan, düşüncelere nüfuz eden bir kitap. Sıkıştırılmış zip dosyası gibi, okudukça her bir sayfasından kelimelerden öte anlamlar fışkırıyor… Açtıkça hacmi büyüyor… Bu yazı tam olarak bir inceleme sayılır mı bilmiyorum ama kitabın kafamda döndürdüğü imgeleri, bana çağrıştırdıklarını anlatmak istiyorum biraz. Bir yere varmaktansa yollarda dolaşmak, Siddhartha gibi yollara düşmek istiyorum ben de… Varacağım yerden habersiz.

    Bir arayışla başlıyor hikaye. Arayış düşünceyle başlıyor. Düşünceler değişiyor. Yollarda virajlar, çıkmaz sokaklar...
    Yolculukla başlıyor bu hikaye... Ben'i arayan bir yolculuk, ben'i bulacağına inanan bir yolcu...

    Fakat ‘ben’ nedir?

    ‘Ben’ bir aynaysa şayet, bizim dünya dediğimiz, -gerçek dediğimiz-; bize o aynadan yansıyan görüntü müdür o halde? Ayna yeter mi dünyayı göstermeye? ‘Ben’i aramak ve bulmak yeter mi gerçeği görmeye? ‘Ben’ gerçeği, gerçekten algılayabilir mi?

    Siddhartha’nın yolculuğu yetinmemekle başladı. Hayatı ona yetmemişti, öğretilenler ve insanlar ona yetmemişti.
    Yol ilerledi… Belki de Siddhartha’nın aynası çukur aynaydı; dünyayı, insanları ve öğretilenleri küçük gösteriyordu bu ayna ona. Küçümsüyordu Siddhartha…

    Yolculuk devam etti, yollar ayrıldı, her yolun yoldaşı farklıydı… Yollarla birlikte aynalarda değişti. ‘Ben’ sabit kalmadı. Kimi zaman ayna dünyaya öyle çok yaklaştı ki dünyayı gösteremez oldu. ‘Ben’ aynasını toz tutunca dünya kirlendi, dünya bulandı. Görüşü daraldı, dünya aynaya sığmaz oldu… Dünya büyüdü de büyüdü. Ayna dünyada kayboldu… Sonra birden kırılıverdi ayna; aynanın dünyalarla dolu kırık parçaları kafesteki kuşu öldürdü. Bir rüyadan uyandı Siddhartha. Aynanın dört kenarlı çerçevesinden dışarı adım attı. Boyutsuzlaştı.

    Bir vahaya vardı sonra yol… Bir ırmak düştü yolunun üstüne Siddhartha’nın. Sonra ırmaktan yansıyan dünyayı gördü. Uçsuz bucaksız yansıma… Su toz tutmuyordu, su daima hareket halinde… Su kendini temizliyordu. Su her yerdeydi, ırmak her yerde… Dünyayı görebilme vasfı bir tek akan ırmaktaydı… Sudan yansıyan dünyada saklıydı ‘ben’. Geçmişi geleceği yoktu akan suyun. Su her zaman aynıydı ve her zaman farklı… Akan hep suydu ama her seferinde farklı taşlarda farklı yosunlarda yıkanıyor, farklı dalgalarda boğuşuyor, farklı çamurlardan temizleniyordu.

    Ve su öğretilemezdi, ne rengi ne tadı ne de o berrak yansıması… Suyu bilmek isteyen suyu bizzat bulmalıydı. Susuz kalanlar ise aynalarının iki boyutlu yansımasında hapsolmuş; kimisi altın varaklı kimisi ucuz plastikten dört kenarlı bir çerçevenin içinde uçsuz bucaksız bir dünya arayışına mahkumdu…

    Her şeyin sonunda ‘ben’ anlatılamazdı. ‘Ben’ ve anlam arasındaki bağ kelimelerde boğuluyordu çünkü. ‘Ben’ elbet dünyaydı fakat dünya her dilde başkaydı… Dilin ötesinden konuşurdu ‘ben’. Kimi zaman ‘ben’, ‘ben’i yıkmaktı. Dil bunu anlayamazdı, anlatamazdı. O nedenle ‘ben’ öğretilemezdi.

    ‘Ben’ bir yolculuktu, kaderdi, hayattı, hem her şey hem hiçbir şeydi… Sadece bulan bilirdi.
  • Bisikletimi sürerken pedallarını yapabildiğim kadar hızlı çeviriyorum, bu hızla giderken kendimi uçuyormuş gibi hissediyorum. Geçen yaz babam bana bu bisikleti aldığında, beklemediği kadar mutlu olmuştum, bana sürmeyi öğretmeye hemen o gün başlamıştı. Kısa sürede, düşmeden kendim sürmeye başladığım zaman, babam olmadan ayaklarımın üstünde durarak başardığım ilk şey olduğunu farkettim, o an sanki herşeyi yapabilecek gücü bulmuştum kendimde. Babam da öyle gururla dolu gözlerle bana bakmıştı. Şimdi çok sevdiğim bisikletimi sürerken, mevsim en sevdiğim halini gösteriyor bana; İlk baharı! İlk baharın gelişi, bana sevdiğim bütün güzel şeyleri hatırlatıyor. Çiçekler ilk baharda açıyor, ağaçlar ilk baharda yeniden gençleşiyor, kışın susan kuşlar, yazın yeniden şarkı söylemeye başlıyor. Biten bütün güzel şeyler ilk baharda yeniden başlıyor, bütün canlılar ilk baharda yeniden doğuyor gibi... Evimin önüne geldiğimde içerden en sevdiğim kekin kokusu geliyordu. Bisikletimi hızlıca bırakıp içeri koştum. Annem kahvaltıyı hazırlıyordu, yanına koşup yanağına kocaman bir öpücük kondurdum.
    -Günaydın anneciğim!
    - Günaydın oğlum... Murat?
    -Efendim anne?
    -Neredeydin? Odana baktığımda seni bulamayınca endişelendim.
    -Bisikletimi sürüyordum anne, haber vermeden çıktığım için özür dilerim.
    -Peki oğlum, sorun değil ama bidaha çıkacağın zaman haber ver lütfen. Hadi babanı ve kardeşini çağırıp gel, kahvaltı edelim.
    -Tamam anne.
    Kahvaltımızı yaptıktan sonra kız kardeşimle birlikte odama gittik, okul çantamı hazırladım. Kardeşim benden küçük olduğu için ona karşı sonsuz bir şefkat ve sevgi hissediyorum. Evimiz iyi ki onun neşe dolu sesiyle doluyor, iyi ki böyle bir kardeşim ve ailem var. Hayatım ailemden ibaret, mutluluğum ailemden ibaret. Beni bu kadar çok seven bir ailem olduğu için çok şanslı olmalıyım. Hayatımın "şans" isimli, çok kırılgan ve bozulmaya meyilli bir şey üzerine kurulu olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor. Hepimiz bilmeden ve seçmeden geliyoruz bu hayata, bizi sevecek insanlarla karşılaşma ihtimalimiz, hayatın devam etme ihtimali kadar düşük. Bütün ihtimallere karşı mutluysak eğer, bu en büyük armağan olmalı.
    Dışarı çıkmak için kapıyı açtığım sırada kardeşim bana seslendi
    -Abi
    -Efendim Sena?
    -Nereye gidiyorsun abi?
    -Okula gidiyorum kardeşim
    -Ben de seninle gelmek istiyorum, beni de okula götür.
    -Canım kardeşim sen daha küçüksün, biraz daha büyü kendi okulun ve arkadaşların olacak, hem o zaman tek başına da gidebileceksin.
    -Gerçekten mi?
    -Tabi ki öyle. Ben şimdi okula gideceğim hem, sen de evde annemle birlikte kal, akşam gelince sana istediğin oyuncağı getirecem tamam mı?
    -Tamam abicim, güle güle.
    Ben, babamdan sürekli bişeyler öğrenirken, küçük kardeşim Sena da benden bişeyler öğreniyordu. Ona bişeyler öğrettiğim ve benim gibi olmak istediği zaman, çok büyük işler başarmış gibi gururlanıyorum.
    Dışarı çıkıp beni okula götürecek servise doğru yürümeye başladığım sırada, ters yönden gelen arabayı fark etmedim ve kendimi bir anda boylu boyunca yerde yatarken buldum. Gözlerim, üzerimdeki dehşet dolu yüzlere bakarken, elimde olmadan olmadan kapandı.

    Murat gördüğü rüyadan uyanıp gözlerini açtığında, soğuk ve ıslak havadan küflenmiş tavana bakıyordu. Bütün gece soğuk yerin üzerinde yattığı için, bedeni kaskatı kesilmişti. Dakikalarca hiç kıpırdamadan ve tepki vermeden öylece boş tavana baktı. Varlığına anlam vermeye çalışarak, kendinde kalkamaya yardımcı olacak gücü bulmaya çalışıyordu. Biraz önce gördüğü rüyanın etkinsinden çıkmaya çabalıyordu. Bedeni bir ölü gibi doğrulup yattığı yerden kalktı. Satacağı mendilleri yerden alıp yürümeye başladı ve kendini dışarı attı. "Yıllar önce, hiç tanımadığım ailemden koparılıp dilenmeye başladığım insanların yanına gelmeseydim, hayatım nasıl olurdu?" diye düşünmediği bir gün bile yoktu. Hayatı ikiye ayrılıyordu; her akşam gözlerini kapattığında rüyalarda yaşadığı hayatı ve sabah gözlerini açtığında nefes aldığı hayatı. Gözlerini açıp uyandığında sadece nefes alıyordu, çünkü ona göre buna yaşamak denemezdi. O alması gereken miktarda ve hücrelerinin ihtiyacı olan miktarda nefes alıyordu hepsi bu.
    Kendi dünyasındaki varlık kavramına asla erişememişti. Akşam gözlerini kapattığında, her gece kendini başka mutlu insanların yanında hayal ediyordu. Gözlerini gerçekte asla açamayacağı mutlu günlere, rüyada açıyordu. Her gece başka bir adamın ve kadının oğlu oluyordu. Asla sahip olamadığı kardeşler hayal ediyordu. Oysa her sabah uyandığında gözlerini açtığı gerçek hayatı, mendil satıp dilenmekten ibaretti. Herşeye rağmen, o rüyalarındaki gerçekliğe daha çok inanıyordu.

    (Nazlıcan)
  • İlle de görmek için mi beklenir güzel günler?



    Kimsesizliğinde dahi bir kimsenin bulunmayışı. Bütün derdim budur halden anlayana. Kamyonlar kavun taşırdı bir zamanlar başkentimde, büyüdüğüm köyde. Umutlarımın içine tünediği sonra ise hakikate selam eylediği dağ mitinde. Henüz 4 yaşında idim, ‘ana’^yurdum 4 bir yandan kuşatılıp, umutlarımın tünediği meskenden ateşler yükseldiğinde. Kamyonlar cenaze taşıyordu artık, katırlar ile birlikte, yetmiyordu yine ölü hayallere. Tekerlekler gülümsetmiyordu artık her dönüşünde. Aksine çarkı hazmettiriyordu sanki bir bir benliğime. Kendime geldiğimde ise uzaktı artık salçamı süreceğim tandır ekmeği, ve en sevdiğim kocaman ağacın hemen yanında duran tandırın ta kendisi. Analarda yoktu ki beyaz tülbentleri ile ağız dolusu gülümseyen. ürkek adımlarla yanaştığımda gözlerimden derdimi dinleyen. Her yer çok uzaktı bir kere birbirine, insanlar gibi, ben gibi, siz gibi. İçsel bir muhasebe vardı ve yansıyordu bütün yüzlere. Uzaklık bir mesafeydi ruhlar arasına serpiştirilen ve gülümseme ise sadece çok amaçlı bir ‘niyet’ti yabancısı olduğum ülkede topluma verilen. Anlam verme süreci sarstı ilk önce, benliğim köyde umutlarımın tünediği ovalardan kopmaya diretiyordu gerçekliğime. “Hiç kimsenin yaşamadığı darmadağın köylerde, önce vatan yazısının verdiği hüznü” okuduğumda ise şiirlerde Türkçeyi sökmüştüm bir kerede. Bir dil ile tanışmışlığımın hikayesi böyledir işte. Sonra ise daimi bir dert anlatma mücadelesi, iyilik ile kötülüğün öğretilmiş olma serüvenini yıkma çabası ile yüksek tondan çıkan seslerin bastırılmış tellerin birden sıçrayışı olduğunu kavratabilme diretişi. Odanda, yatağında uzanırken kurulan hayaller vardır herkesin ne matematik ile sınırlı ne de fizik kurallarına hapsolmuş. Serüvenli bir yolculuk o esnada giz’i keşfediş ve belki bir bisiklettir üzerinde uçtuğun belki bir yemektir hayalini masumane kurduğun. Politik hayallerdi payıma düşen. Gün boyu ekranlardan alevler içinde izlediğim müstakil kerpiç hayallerim vardı benim. Yükselen dumanlar ise genzim yerine içimi yakardı, yanan kendimdim.Zulmün böylesi ölümdür ha!
    Acıya bilinç katma süreci başlar sonra yakılan ağıtlar fonunda. Sonra ise ananın çocuğunu gömüşü normalleşir diyalektiğe uzak bir tonda. Uzaklıklar şiirselleşir, isimler ‘ölü’ ye dair, ölümler ise kutsaldır, muktedir…
    Gençlik ateşten bir gömlek. Çocukluk hayallerine ihanet etmeme ile yaşamın seni sıkıştırması arasında debelenme süreci. Öyle bir süreçtir ki aşkın hakikat arayışı oluverir, işçiliğin ise anlam’a dair. Yakınlaşmaların hep vedalaşırkendir, temas umudun ise hep ‘sonra’. O kadar içine atmışsındır ki gülümseyişlerini sadece gözlerin parlar tebessüm ettiğinde. Farklı gelir yaşamını bilmeyene. Samimi oluşun verdiğin bedel ile doğru orantılıdır kaçışla ise ‘ters’. Türkülerin olur şarkılar yerine, şark köşelerinde söylerken mutlu olduğun. Değerlendirmelerin Ortadoğu üzerinedir bireyler yerine. Bazı umutlar başka zamanlarındır deyip efkarlandığın an’larda ise kendine özeleştiri verme gereği duyuyorsan devrimcisindir bir yerde. Demek ki dostların, çocukluk hayallerinin umut yüklü taşıyıcıları bir bir düşüyordur tarihin defterine. Sen böyle direnirken yaşam akışa devam ediyordur işte. Akış sevinci der sonra buna bir bilge. Kendini aşar Kürt böyle demlerde,tek derdi ‘güneş’e yakınlaşabilme ihtimaline duyduğu aşk ile. Demiştim ya hakikat aşktı diye, aşk özgür yaşam oluverir yüreğinde. Bir zaman makinesi yapılsa ve geleceğe gitsen, mücadeleyi kaybettiğini görsen sıkılmaz canın artık. Geri döner yine aynı mücadeleye girmek istersin. Çünkü bilirsin bütün bu sancılı hallere rağmen anlamlaşmıştır yüreğin. Ve dersin yine bir şairin kelamı ile “İllede görmek içinmi beklenir güzel günler beklemek de güzel”…

    Berxwedan Yaruk
  • Olanca kuvvetimle bakıyorum
    Her yerde bir şeyler bulunuyor
    Dokunma ve renk dağıtma şeyleri.

    Bugün pazar kendimi selamlıyorum
    Ve sanki kendimi tekrarlıyorum durmadan
    İşte bir sarmaşığın son yaprağı gibi
    Güneşe, öyle birden ki güneşe
    Bir erkek, bir dişi olduğum zaman.

    Demek ilk olarak kendimi tekrarlıyorum Nokta
    Kim bilir, belki de ben
    Bu türlü düşünmenin ilk karşılığı
    Kendi yaşamamda

    İNSAN
    SANA GÜVENİYORUM
    SAYGILARIMLA.
  • Duvarları çatlak
    Tavanı dökülmeye hazır
    Temelinde bitlerin karıncaların ince bacaklı böceklerin
    gezindiği
    İhtiyar evlerde
    Zamanı çekip üstümüze
    Örtüyoruz kirli ve açık yerlerimizi.
    Bir şey mi var
    Sandık diplerinde saklanan merdiven altlarında
    unutulan
    Ahır köşelerine atılmış paslı çivilerine asılmış duvarların
    Nedir bizi bağlayan bütün bunlara ve geçen zamana.
    Siz oturdunuz mu hiç kıldan ince uçurumlarda
    Biz yatıyoruz her gün beli bükülmüş duvar diplerinde
    Uykumuz ürkek ceylanlara benziyor
    Bazan yorgun taylara.
    Biz sessiz ve kaygan zaman üstünde
    Unutmuş ve aldırmaz görünüyoruz
    Gıcırtılı merdivenlerden çıkan ölümü.
    Biliyoruz işliyor saat tıkır tıkır
    Her yerde ve her şeyde
    Sesini çizerek sonsuzluğa
    Tıkırtıların kımıltıların ve uzayan ağaçların.
    Ve aklın dar yalnızlığında...
    Adil Erdem Bayazıt
  • Vespasianus'un dönemini al, örneğin. Bugün de olmakta olan her şeyi bulacaksın orada: insanların evlendiklerini, çocuk yetiştirdiklerini, hastalandıklarını, öldüklerini, savaştıklarını, şenlikler yaptıklarını, ticaretle uğraştıklarını, toprağı işlediklerini, dalkavukluk ettiklerini büyüklük tasladıklarını, birbirlerinden kuşkulandıklarını, dolap çevirdiklerini, pusu kurduklarını, başkalarının ölümünü dilediklerini, şimdiki zamandan yakındıklarını, servet biriktirmeyi sevdiklerini, yüksek mevkiler, konsüllük ya da hükümdarlık için yanıp tutuştuklarını... Ama şimdi yaşamları bir hiç, hiçbir yerde yok artık.
    Şimdi de Traianus dönemine geçelim. Gene aynı şeyler; o yaşam da söndü şimdi. Tüm öteki dönemlere ve uluslara ait belgeleri gözden geçir, ne çok insanın onca savaştan sonra bir anda ölümün tuzağına düştüğünü, kendini oluşturan ögelere ayrıldığını göreceksin. Ama her şeyden önce, tanıdığın, doğalarına uygun davranmayı ve ona sıkı sıkı tutunarak yalnızca bundan memnunluk duymayı savsaklayarak, boşu boşuna çırpınıp duran kimseleri anımsa.
    Burada, her eyleme gösterilen özenin onun değeriyle orantılı olması gerektiğini anımsamalısın; çünkü o zaman, ikincil şeylere hak ettiklerinden daha çok değer vermezsen gönül gücünü yitirmekten kurtulursun.
    Marcus Aurelius
    Sayfa 61 - Yapı Kredi Yayınları