• The Social Research Institute, founded at the University of Frankfurt in 1923, is known as the Frankfurt School, in short, in the social science literature. The Frankfurt School is also commonly referred to as Critical Theory. Especially, the analyses of Theodor W. Adorno (1903-1969), Max Horkheimer (1895-1973), Walter Benjamin (1892-1940), Leo Lowenthal (1900-1993) and Herbert Marcuse (1898-1979) on culture, ideology and the media are very important. Representatives of this school conducted important studies in the period after World War II, mostly on fascism, authority, bureaucracy, technology, mass communication, culture industry, and art.

    Adorno and Horkheimer analyze the place of post-industrial modernization in the 20th century, and the cultural transformation they witnessed as a result of cultural industries. According to the theorists, culture produced by cultural industries does not develop spontaneously, and it is a standardized and commodified culture aiming at reaching the widest masses. The consumers of this culture, which is far from being natural, and is quite artificial, are modern individuals who are the most loyal consumers of cultural industries. This situation, which can be defined as the simplification of the culture, is also called mass culture. Mass culture is a culture that belongs mainly to industrial capitalism, and is largely produced by mass media. It targets both more consumption and profit, as well as reproduction of capitalist values. According to the theorists, cultural products reduced to mass culture through the culture industry are standardized and distributed with rational techniques, and the buying motivation of the individuals is triggered through advertisement industry and they are constantly directed towards consumption. In short, the concept of “culture industry” refers to rationally organized-bureaucratic structures that considerably control and supervise modern culture, such as television networks. The structuring of cultural production in advanced capitalism has created a problem of uniformity that strikes everything (Adorno ve Horkheimer,1944: Ritzer, 1996; Mutman, 1995).
  • Özgürlüğün elde edildiğinin işareti,
    Yani artık kendimizden utanmıyor olmak.
  • Illich: “'yanlış teknoloji, araçların amaca dönüştürülmesinin sonucudur [...] Bilim ve teknolojinin tarihselgelişimi, değerlerin teknik görevlere dönüşmesini, değerlerin maddileştirilmesini mümkün kılmıştır‘' diyor. Günümüzdegiderek lüks marka tüketimi artıyor ve bu ürünlere daha çok değeryüklenmeye başlandı. Bu konuda sosyolog Herbert Marcuse da aynı fikirlere sahiptir. "Tek Boyutlu Insan” adlı eserinde Marcuse: “Bilim ve teknolojinin tarihsel başarımı değerlerin teknik görevlere çevrilmesini olanaklı kılmıştır”“ der. Tüketim temel ihtiyaçlar sınırını aşmış ve lüks marka ihtiyacına doğru faydacı bir tüketim kültürü oluşmuştur. Teknolojinin sağladığı kolaylık konforlu bir yaşamı getiriyor. Bu çağda her şey el altında ve kolay tüketilebilir durumdadır. Teknoloji sayesinde kitle iletişim araçlarının daha yakın toplumsal ilişkiler sunması gerekirken, aksine bu araçlar insanı çevresinden kopardı ve ilişkiler değil, araçlar kutsal ilan edildi.
  • 184 syf.
    tamamen freud'un uygarlık ve hoşnutsuzlukları adlı kitabının analizi sayılabilecek bir içeriğe sahip Marcuse eseri. marcuse'un fikirlerini de net bir şekilde görebildiğimiz bu kitapta freud kısıtlayıcı olmakla eleştirilirken marcuse'un özgürlükçü söylemlerini farketmemek imkansız. marcuse hakkında, ''sanırım hippi'' derken, ''make love, not war'' felsefesini de eleştirdiğini gördüm. bu noktada marcuse, uygarlık olgusunun dayanağını eros'un felsefesinde bulduğunu söylemek abes olmayacak. çünkü, ''bastırılma, uygarlık için keyifsiz bir zorunluluktur'' diyen freud'u yerden yere vurmakta ve oluşun yıkıcı misyonunun ancak özgür bireyci tercihten geçtiğini söyler. peki nedir bu özgür bireyci tercih? kısaca, özgürlük kavramının liberalleşme sonrası bir dönemde yorumlandığı ve özgürleşme kavramını dahi başkalaştırdığı garip bir tutum. ve bu tutum dünyaya hakim.

    tabi konu eros, uygarlık ve freud'un uygarlığın hoşnutsuzlukları tespitleri olunca konumuz otomatikman haz ilkesine bağlanıyor. freud bu konuda oldukça tutarlı ve haz ile gerçeklik kavramlarının birbirlerinin besleyicisi olduğunu, hazzın gerçekleştirilmesi uygarlığın çöküşü anlamına geleceğini, uygarlığın ise (özellikle batı) baskıdan beslendiğini öne sürer. bu noktada marcuse'un fikirlerini okuyamıyoruz. çünkü karşı çıkamıyor. göremeyince marcuse'a gülmedim değil.

    marcuse'un freud muhalefetini okurken gözüme çarpan bir detay da marcuse'un sosyalist bir toplum yapısı ön görmesi oldu. halbuki sosyalist toplumda eros felsefesi değil, kısmen de olsa freud felsefesi geçerliydi. marcuse baskıcı olmayan bir süblimasyonu hedeflerken gözden kaçırdığı nokta freud'un objektif teşhislerinin aslında eleştirilecek yanının olmadığıydı.

    eros felsefesi kapitalist bir içeriğe sahiptir çünkü. en basit denklemiyle; boş zaman + tüketim = haz tandaslıdır. marcuse'un özgür bireyci tercih duruşu tam olarak bu felsefenin uygulamasının adıdır. üslubu hiç sivriltmeden eleştiri okları freud'a dönmüş bu kitapta üstü kapalı bir şekilde. ve sonda yine marks-freud olumlamasıyla konuyu kapatmış canım yazar. kronik muhalif sanırım.. ama güzel yazıyor.
  • Reich’ın yaşam öyküsûnûn en beğenilen, en yaygın çeşitlemesi şöyledir: Sağdan da soldan da yüz bulamamış, bunun üzerine delirmiş bir «marksçı ruhçözümcü». Oysa Reich’ın marksçılığı, beş-on yıl sürmüştür yalnızca. «Erken dönem»ine duyulan bu seçmeci (selektiv) ilgi, aslında genel olarak Reich’m girişiminin başarısızlığını göstermek içindir. Hem böylece bundan, dolaylı olarak, Marks ve Freud karşısında kendi konumlarının üstünlüğünü de türeteceklerdir. «Reich’ın cinsel ket vurma ve bastırılma üzerine görüşü pek ayrıştırılmamıştır... (Reich, Freud’un ölüm dürtüsü varsayımını ve son döneminde ortaya attığı felsefe ruhbilimindeki —Metapsychologie— derinlik boyutunu yadsır.)» diyerek, daha 1955’de Reich’ı eleştiren Herbert Marcuse bunu ilk başlatan olmuştur. Onun ardı sıra gidenler de, Reich’ı doğaya tapmakla ve Marks öncesi toplum eleştirisine saplanıp kalmakla suçlamışlardır. Bu yüzden onlara göre, ruhçözümlemesinde ve marksçılıkta aradığmı
    bulamayınca, «siyaset dışı» biri olmuştur Reich.