• 320 syf.
    ·Puan vermedi
    Kayıp halka, Türk İslam-bilim halkası. Yazar İslam bilim tarihi çalışmalarında bu halkanın kayıp olduğunu iddia ederek, hem böyle bir halkanın var olduğunu hem de bilimsel açıdan ne kadar verimli ve bereketli olduğunu anlatmaya çalışıyor.

    Kitap, ana amacına uygun kıymetli veriler ve değerlendirmeler içeriyor. Lakin, Türklük vurgusunun eserde, bilim vurgusunun da İslam vurgusunun da önüne geçtiği ve abartılı bir hal aldığı, okurun dikkatinden kaçmayacaktır. Daha takdim sayfasında Türk-İslam felsefe-bilim tarihinin İslam felsefe-bilim tarihinin kayıp halkası olduğu vurgulanırken, bu nitelemenin Arap milliyetçilerine ait olduğunun hususen belirtilmesi, Arap milliyetçiliğine karşı farklı bir milliyetçi okuma yapılacağını işaret ediyor zaten. Ve doğrusu, bilgi ve emek açısından bakıldığında kıymetli bir eser olarak nitelenebilir ise de, konunun milliyetçi bir atmosferde dolaştırılması çalışmanın ciddiyetine gölge düşürmüş gibi görünmekte.

    Bu bakış açısının kitapta, daha ince bazı paradoksal ifadeleri doğurduğu da söylenebilir. Batılı bilim kavramının yanlış yorumlandığı eleştirisiyle birlikte yazar bizim bilimsel havzamızın batılı bilim havzasına dahil edilmesi gereğini işlerken bir sıkıntı görmemekte ama İslam toplumları havzasında sert ve katı bir ayrım yapılması gereğini ima etmektedir. Burada ayrılması gereken de tahmin edileceği üzere Arap bilimi ile Türk bilimidir. Bir yandan Batılı bilim ile İslam bilimini, bilim kavramını dar kullanımından kurtararak uzlaştırma gayreti normal ve gerekli görülürken, öte yandan -bu yanlışlığa paralel olarak- ortak havzaya dayanan iki 'bilimsel' birikimin (Türk ve Arap) kesin hatlarla ayrıştırılmasına çalışılıyor gibidir.

    Bir başka enteresan durum, yazarın kitabın baş kısımlarında çok yerinde ve haklı olarak tanımlayıp dikkat çektiği anakronizm ve whiggism kavramlarının ifade ettiği tuzağa kendisinin düşmüş olduğunu iddia edebileceğimiz yaklaşımıdır. Şöyle ki; yazar anakronizmi "bugünün kavramlarını geçmişe taşımak" olarak whiggismi ise "geçmişi, bugünü verecek şekilde inşa etmek" şeklinde tanımlıyor ve her iki hataya karşı da dikkatli olunması gereğini belirtiyor. Lakin "bilim" kavramının "İslam bilim" ya da "Türk bilim" terkiplerinde, herhangi bir şerh gerektirmeksizin kullanılması kadar orijinal anakronik bir hata olur mu, bilemiyorum. İlk kez 1827'de kullanılan bilim (science) kavramını, bizim düşünce iklimimizde çok daha iyi, geniş ve oturaklı olan "ilim" kavramı bulunmasına rağmen, kullanmakta herhangi bir sakınca görmemek anakronik olduğu gibi, 'İslam bilim tarihi' çalışmalarının bugünün -Modern- bilimine doğrudan bağlanması da bir wiggism örneği olarak değerlendirilebilir.

    Son bir husus, kitabın düzenlenmesiyle ilgili. Kitabın yarısından sonraki yazılar, yazarın makalelerinden seçilerek eklenmiş olduğundan, baş kısımda anlatılan birçok şey ile, birebir aynı ifadelerle tekrar tekrar karşılaşmak gibi can sıkıcı bir durumla da yüzleşmek durumunda kalıyorsunuz. Bu durum da, yazarın -okurlar dikkate alındığında- ne derece hassas bir tavır takındığının belirtisi olarak değerlendirilebilir!

    İyi okumalar.
  • "Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandıramayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine ne bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak çılgına döneriz... Karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın...işte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgar ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur... İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce teşekkürün yapamadığı işi kirli kağıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için daha asil sebepler peşinde koşarsın... fakat iş bunun tamamiyle aksinedir."
  • 224 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    İlk dövmesi olarak, koluna ‘Marla Singer’ portresi kazıtan, ‘Fight Club’ manyağı biri geldi, açılın. Bu inceleme için geç bile kaldım. Film konusunda da bazı eleştirilerim olacak, ama onun dışında bulunduğumuz site sebebiyle tamamen kitap üstüne yoğunlaşacağım. İncelemenin spoiler içerdiğini söylememe gerek bile yok. Ama ben yine de uyarayım.

    Aslında bunun hakkında konuşmamalıyım. İlk kural.

    1996 yılında Chuck Palahniuk tarafından kaleme alınan Dövüş Kulübü, yazarın ilk kitabı. Palahniuk daha önce kısa hikayeler yazmayı denemiş, ancak yayıncıların dikkatini çekememiş. “Görünmez Canavarlar” adlı kitabı, yayıncılar tarafından rahatsız edici bulunduktan sonra, asıl rahatsız edici olanı göstermek için Dövüş Kulübü’nü yazmaya başlamıştır.

    Öncelikle anlatıcımızın bir adı yok. Ne ‘Joe’, ne de sadece filmi izlemiş kesimin genellikle zannettiği gibi ‘Jack’ değil. O yüzden karakterimiz Tyler’a evrilene kadar, kendisinden ‘Anlatıcı’ olarak bahsedeceğim.



    “Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.”

    Anlatıcı, birçok kişinin hayatlarında ulaşmak isteyeceği hedeflerin hepsine ulaşmış, tamamlanmış birisi. Lüks eşyalarla döşenmiş, içinde yemek pişmeyen, ama çeşni ve sosların bol olduğu, oldukça güzel ve lüks bir ev. Etiketinden dolayı, bir anda ederinden yüz kat daha fazla fiyatlara satılan, pahalı kıyafetlere sahip bir gardrop. Son model bir araba. İyi bir iş. Yani konformist kişilere göre, mükemmel ve kusursuz, ulaşılması için tüm ömrün feda edilmesinde sakınca görülmeyen bir yaşama sahip.

    Ama Anlatıcı, minik hayatından memnun değil. Fazla tamamlanmış, fazla mükemmel olduğunu düşündüğü hayatından sıkılmış. Kıstırılmış hissediyor. Tek kullanımlık eşyalara ve arkadaşlara sahip olduğu işinden, televizyon, reklamlar ve popüler kültürün durmadan, nefes bile almadan pompaladığı ve herkesin ulaşmak istediği yaşam tarzından, IKEA mobilyalarından, iç tarafında kim bilir hangi moda devinin soyadı bulunan etikete sahip kıyafetlerinden bıkıp, usanmış. O sıralar adını koyamadığı ve nedenini bilmediği bu bıkkınlık, kıstırılmışlık duyguları onu öylesine rahatsız ediyor ki, bir hastalığa sebep oluyor: İnsomnia.



    “Uykusuzluk böyledir işte. Her şey çok uzaklardadır, bir kopyasının kopyasının kopyası gibi.”

    Anlatıcı’yı uyutmayan, işlerin aslında hiç yolunda gitmediği, bütün bu yaşam tarzından çok sıkıldığı konularında uyaran ilk hisleri, Tyler Durden’ın ilk ortaya çıkış emareleri olarak görebiliriz. Anlatıcı tarafından ete kemiğe büründüğü tanışmalarından bile önce.

    Sadece uyumak isteyen ama üç haftadır uyuyamayan Anlatıcı, acı çektiğini ve kendisine Amital Sodyum, Tuinal ve Seconal’lar vermesini istediği doktorundan bir tavsiye alır: “Gerçek acının ne olduğunu görmek istiyorsan, ölümcül hastalıklara sahip insanların destek gruplarına git.”



    “İnsanlar ölmekte olduğunuzu sanırlarsa, bütün dikkatlerini size veriyorlardı. Bugün sizi son kez görüyor olmaları gibi bir ihtimal varsa, sizi gerçekten görüyorlardı.”

    Doktorun tavsiyesine uyan Anlatıcı, Tyler’dan, bıkkınlık ve sıkışmışlık hislerinden kurtulduğu ve bu sayede nihayet uyuyabilmesine neden olan destek gruplarına gitmeye başlar. Çünkü ölümünün yaklaştığını bilen bir insan için, lüks bir ev, içinde bulunan eşyaları kimin tasarladığı, kaç model arabaya bindiği ya da hangi marka kıyafeti giydiği genellikle önemli değildir. Çünkü altı ay ömrü kalmış bir insan için, sekiz ay sonra piyasaya sürülecek son model telefonun hiçbir önemi yoktur.

    Çünkü bu etrafımızı saran binbir türlü şeyden kurtuluşumuzdu. “İşte bu özgürlüktü. Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü.” Kendi kaçışını beceremeyen Anlatıcı, hastalıkları sayesinde tüm bunlardan arınmış insanların sözlerinde ve gözyaşlarında kendini arındırır, Tyler’ın çığlıklarını bastırır ve bebekler gibi uyumaya başlar. Tam iki yıl boyunca. Ta ki bir turist bozuntusu ortama gelene kadar: Marla.



    “Bu silah, bu anarşi, bu patlama, aslında hepsi Marla Singer’la ilgili.”

    “Marla’nın hayat felsefesi, bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu. Marla’nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu.

    Anlatıcı, destek gruplarına kendisi gibi bir yalancı geldikten sonra dibe vuramaz, ağlayamaz ve uykusuzluk geri döner. Marla’nın yalanı kendi yalanına ayna tutar ve yalandan başka bir şey göremez. Tyler Marla’yı delicesine istemeye başlar. Çünkü Marla, Anlatıcı’yı bu geçici rahatlamadan, kendisini kandırmaktan kurtaran tümördür. Çünkü Tyler’a göre Marla en azından dibe vurmak için çabalayan biridir.



    “Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı, benim ruhumu kurtarma savaşındadır. Bütün aidiyetleri yolumdan kaldıran öğretmen beni özgür kılacaktır.”

    “Adı Tyler Durden’dı. Sendikaya kayıtlı bir film makinistiydi, şehir merkezindeki bir otelde garsondu ve bana telefon numarasını verdi. İşte onunla böyle tanıştık.”

    Destek grupları sayesinde iki yıllık bir zincire vurulma süreci geçiren Tyler, Marla sayesinde bu zincirleri kırmaya başlar. İki yıl boyunca bastırılma ve geriye itilme neticesinde iyice sinirlenen Tyler kişiliği, en sonunda Anlatıcı tarafından ete kemiğe bürünecek kadar güçlenir. Filmde tanışmaları farklıdır. Filmde ilk tanışmaları uçakta gerçekleşir. Tyler, kendini akıllı sanan bu aptala, beş dakika içinde on tane ayar verir. Ama kitaptaki tanışmaları çok daha etkileyicidir bana göre.

    Kitapta bir çıplaklar plajında tanışırlar. Lüks evlerden, pahalı eşyalar ve kıyafetlerden uzakta, anadan doğma bir şekilde görünür ilk seferinde Tyler. Buradaki çıplaklığı Tyler’ın doğumu olarak görebiliriz. Tyler, plajda kütüklerle dev bir elin gölgesini yaratır ve belli bir anda bu gölgenin bir dakika boyunca kusursuz olacağını söyledikten sonra, kendi yarattığı elin ve kusursuzluğun avucunda oturur. Daha iyi bir iş, araba, eşyalar ya da ev kusursuzluk falan değildir. “Bir dakika yeterli” der Tyler, “Tek bir an. Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirsiniz.”



    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, canının istediğini yapmakta özgür olursun.”

    “Fiziksel güçle ve mülkiyetle olan bağlarımı niçin koparıyorum? Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim.”

    Tyler Durden’ın ilk işi, Anlatıcıyı bağlayan bağları tek tek çözüp, yok etmektir. Anlatıcı’nın bütün ömrünü uğruna heba ettiği dairesini, eşyalarını, kıyafetlerini havaya uçurur. Son model arabasının ön camına da bir masa lambası saplar. Tyler, Anlatıcı’yı kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtarmıştır. Nihayetinde, postacı dahil kimsenin uğramadığı bir muhitte bulunan, su ve elektriğin dâhi doğru düzgün sağlanamadığı, eşyaların olmadığı ve ön kapısında kilit bile bulunmayan köhne bir evde, Tyler ile yaşamak üzere yola çıkar.



    Tyler diyor ki: “Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum”

    “Dövüş Kulübü’ne hoş geldiniz.”

    “Belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir. Belki de cevap, kendine zarar vermektir. Belki de kendimizi daha iyi bir şeye dönüştürmek için her şeyi kırıp dökmemiz gerekiyor.”

    Kadınlar tarafından yetiştirilmiş erkekler, Dövüş Kulübü’nde kitleler halinde özgürleşmeye başlar. Kendilerine dayatılan şeylerden birbirlerine zarar vererek kurtulurlar. Kişinin sadece tüketici rolüyle var olabildiği bir zamanda, modern yaşamdan, tüketici toplumundan, medya yoluyla pompalanan popüler kültürden ancak şiddetle yani ilkel bir yolla arınmaya başlarlar. Birbirlerine attıkları her yumrukta, çevrelerini saran bu sisteme karşı bir öfke boşalması yaşarlar. Dövüş Kulübü inanılmaz bir hızla yayılır. Tyler, ilk kuralda dövüş kulübü hakkında konuşmayı yasaklar. İkinci kural yine aynıdır. Tyler, bu şekilde, bunun önemini üstüne basa basa haykırır. Tyler’ın taktiği oldukça iyidir. Çünkü bir şeyi kitlelere en hızlı şekilde yaymanın en iyi yolu, o şeyi yasaklamaktır.



    “Önce aptal olduğunu ve bir gün öleceğini kavraman gerek. Yüzüme bak. Bir gün öleceksin ve bunu kavramadığın sürece benim gözümde beş para etmezsin.”

    “Önce dibe vurmak zorundasın.”

    Hâlâ bazı sınırlardan kurtulamamış olan ve dolayısıyla Tyler’ı da sınırlamaya çalışan Anlatıcı, yine Tyler tarafından iteklenerek bir üst seviyeye geçer. Anlatıcı, melek yüzlünün güzel suratını darmadağın ettikten sonra hiçbir tat alamadığını fark eder. Belki de dövüşmek insanı kesmez oluyordu. Belki de dövüşü bırakıp daha büyük şeylere yönelmesi gerekiyordu. Anlatıcı’nın bu hareketi sonrası Tyler, Dövüş Kulübü’nde ya çıtayı yükseltmeleri ya da bu meseleyi bitirmeleri gerektiğini düşünür. Tyler tabii ki çıtayı yükseltmeyi seçer.



    Kargaşa Projesi’nin beşinci kuralı da şudur: “Tyler’a güvenmek zorundasınız.”

    Tyler’ın bir sonraki hedefi daha büyüktü. Dövüş Kulübü ile insanları bireysel olarak kurtarmak yetmiyordu. Kargaşa Projesi’nin hedefi medeniyeti tüm toplum için tahliye etmekti. Derhal ve tamamen. Kültürel bir buzul çağı, vaktinden önce başlatılmış bir karanlık çağ, dünyanın kendisini toplamasına yetecek bir eylemsizlik süreci. Tyler, anarşiyi haklı çıkarıyordu, ona anlam kazandırıyordu.

    Özellikle Kargaşa Projesi sonrası, Tyler hakkında sıklıkla düşülen bir yanılgı var. Tyler, bir devrimci değil. Evet, sistemin amansız bir düşmanı ve gözü dönmüş bir şekilde sistemden ve getirilerinden, toplumdan götürdüklerinden nefret ediyor. Ama Tyler, sistemi yıkıp, yerine yeni bir sistem getirmekle asla ilgilenmiyor. Tyler’ın istediği sistemi yıktıktan sonra yerine hiçbir şey koyulamaması. Tyler, düzeni yıktıktan sonra, herhangi bir düzen istemiyor. Tyler, dünyadan tarihi söküp atmak istiyor. Tyler, Mona Lisa ile kıçını silmek istiyor.



    Ben genel hatlarıyla bir inceleme yapmayı seçtim. Yine de çok kısa tutamadım sanırım. Yoksa üstüne konuşulacak daha çok noktası var kitabın. Tek sayfasında bile saatlerce konuşulacak, değinilecek pek çok konu ve metafor var. Okuyun, okutturun.



    Film hakkında da kısaca bir şeyler söyleyeyim. Eleştirim filme değil, ama filmin bazı kişiler tarafından konulduğu yerle alakalı. İzlediğim en iyi film olmasa bile, en sevdiğim filmdir kesinlikle. Fincher’ın, Palahniuk tarafından bile kıskanılan kurgusu, çekim açıları ve teknikleri, araya serpiştirilen güzel ayrıntılar, muhteşem bir şarkı eşliğinde kitaba göre kat kat daha vurucu bir final ve muhteşem oyunculuklar. Kült film mertebesini sonuna kadar hak eden bir filmdir benim için. İsteyen, istediği mesajı almakta serbesttir tabii ki. İnsanı düşünmeye iten pek çok mesaj da içerir gerçekten. Ama bazı kişilerin yaptığı gibi Kapitalizm karşıtlığı açısından kutsal bir yere konulabilecek bir film ya da rehber değildir kesinlikle. En nihayetinde eleştirdiği her şeyin en büyük savunucusu, üreticisi, en büyük çarkı olan Hollywood tarafından önümüze konulmuştur. Bu konuda çıkarılabilecek en güzel mesaj da bu olabilir bence. Kapitalizm ve popüler kültür üreticileri eğer paraya dönüştürebileceklerse, kendilerine yöneltilen eleştirileri bile allayıp pullayıp piyasaya sürebilirler. Onlar için içeriğin bir önemi yoktur. Para getiriyor mu? O zaman sıkıntı yok.

    Film ve muhteşem final şarkısı ile bitireyim incelemeyi:

    https://youtu.be/FSCgfI3OG7s


    “Tebrikler, dibe vurmaya bir adım daha yaklaştın.”
  • 266 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Hey Cesur Yeni Dünya!
    500 - 600 yıl sonrasını düşünün. Doğumların olmadığı, anne-babaların olmadığı, insanların şişelerde üretildiği, üretildiği andan itibaren, 'doğruların' kulağına fısıldanmasıyla şartlandırılan insanlar... Mutlu olmaya şartlandırılmış bu insanlar asla yaşlanmıyor, hasta olmuyor, üzülmüyor vs. Hayal edebildiniz mi? Huxley, bunu 1932 yılında veya daha öncesinde hayal etmiş. Günümüzü atlayarak 500 yıl öncesine gitmiş ve sanki gerçekten öyle bir dünyada yaşamış. Yani okurken kurgudan ziyade sanki yaşanmış bir şeyi okuyormuş gibi hissettim. Benzeri bir kurgu olarak 1984' ü örnek verebilirim. Orwell' da aynı şekilde ileriki zamanın tasvirini yapmıştı o kitapta ama ondaki tek farklılık insanlara yasaklar sunulması ve korkutulması. 1984' te insanlara üreyebilmek dışında seks yapmak yasaktı ama burada insanlara üremek yasak seks zorunlu gibi bir örnek verebilirim. Ayrıca kitapta en en sevdiğim ve keşke gerçek olsa dediğim şey duygu kontrolüydü. Yani insanlara duygu aktarımı yapılıyor, birisi öldüğünde bile mutlu olmaya şartlandırılmışsın ve üzüntünün ne olduğunu bilmiyorsun. Şuanki Tanrı yerine Yüce Ford var. (Ford aşkına! Ford korusun! Kısımları çok iyiydi) Aslına bakarsak kitap ciddi sorgulayıcı, sorgulatıcı bir eser. İnsanlar istedikleri her şeye ulaşabiliyorlar; mutlular. Ulaşamayacakları şeyleri asla istemiyorlar. Ölümden korkmuyorlar ki zaten maksimum 60 yaşına kadar hiç hasta olmadan yaşayıp birden tak diye gidiyorlar. Kusursuz tiplemelere sahipler. Herhangi bir sıkıntı durumunda 'soma' adlı uyuşturucuyu kullanıyorlar. Birine bağlı kalmadan yaşıyorlar. Aşık olmuyorlar çünkü doğumlarından itibaren onlara şartlandırılan, her gece kulaklarına fısıldanan şeyleri yapıyorlar. Bir nevi kuklalar. Geçmişten bihaberler. Kitaplar yasak. Geçmiş hakkında her şey yasak ve sadece şimdi var. Peki o 'şimdiyi' bu şekilde her şeyden mutlu, geçmişinizden bihaber şekilde geçirmeyi mi tercih ederdiniz, yoksa ölümü, üzüntüyü, aşkı, yaşlılığı, doğumu kısacası yaşayabileceğiniz her şeyi yaşayıp mutsuz ama kendiniz olmayı mı?
  • 259 syf.
    ·10 günde·Beğendi·8/10
    Turgenyev’in Rus ve Dünya klasiklerinden biri olan bu kitaba başlarken çekinmiştim. Bu çekinmeye neden olan başlıca sebepler ise; kitabın yazılış perspektifini yani yazarın yazma amacına ve o dönemin sosyokültürel ortamına yeterince haiz olmamam. Aslında birçok Rus klasiğini bitirmişimdir, o dönemi okurken kafamda betimleyebiliyordum ama klasiklere ara vereli bir hayli zaman oldu. Bununla birlikte, kitabı ön plana çıkmasını sağlayan, kitabın arka kapağındaki sunuma yer veriyorum, “Rus toplumsal hayatını anlatırken aristokrat ve aydınları acımasızca alaya alır.” hiciv ve karakterlerin düşünce yapılarına biraz uzak olmamdır. Peki, bunca çekinceye rağmen kitaba başlayınca ne oldu? Okurken nasıldı? Bitirince neler hissettim? Dilimiz döndüğünce anlatalım bakalım.
    Kitaba herhangi bir eleştiri getirmek haddim değil ki eleştiriye de lüzum yok çünkü kitap edebiyatın bize sunduğu “kelime sihirlerinden” o kadar güzel faydalanmış ki okurken bir an olsun sıkıntı ve bıkkınlık duymadım. Olay örgüsü, akışı, çevirmenlere de buradan sevgilerimi ve saygılarımı iletirim, kelimelerin sade ve duruluğu kitaba; okuma hazzını çok üst boyutlara ulaştırmıştı.
    Bazarov ‘un salt kimliğinden çıkıp aşkın deryalarının dalgalarında boğuşurken yaşadıkları, düşünce yapısını ve onu Bazarov yapan özgüvenini ve cevvalliğini sarsmıştı. Bu aslında benim için kitaptan aldığım, alabildiğim, en önemli unsurdu; aşkın gücüne kâdir olunmazdı. Evet, Bazarov gibi keskin ve sert bir kişiliği bunalıma iten, insanları hissiyatlarına değer vermeyip alaya alan Bazarov ‘u bile ölüm döşeğinde ona muhtaç hissettiren tarifi yapılamaz hissin tezahürlerini bize güzelce aksettirmesiydi. Bunun dışında Bazarov ’un yakın arkadaşı ve ona hayranlık besleyen genç Arkadiy’in kişisel gelişiminden bahsetmezsek olmaz. Kitabın büyük bir bölümünde, her gençte olduğu gibi etrafındaki akla yatkın, bir temele dayanan üçten daha fazla cümleyi ardı ardına sıralayabilen, normal bir insandan daha fazla bilgiye sahip olan birisinin rüzgarına kaptırmıştı kendini. Gençliğin verdiği heyecanın ve enerjinin neden olduğu bir şeyler yapabilme arzusu ile yanıp tutuşuyordu. Bu arzuyu fiiliyata dönüştürmek için Bazarov’u kendine hoca bellemişti ki bu da gayet tabiiydi çünkü ondan etkilenmemek pek de mümkün değildi, iyi veya kötü anlamda. Bazarov ile peşinden koşuşturduğu Nihilizmden ne oldu da vazgeçti? O da öğretmeni gibi aşktan nasibini aldı. Önce Bazarov ile aynı kişiye aynı hissiyatı paylaştılar. İkisi de bunu açıkça dışa vurmasa da bakışları, hal, jest, mimik bir düşüncenin sözcükler dışındaki bütün dışavurumlarından birbirlerini anlamışlardı ve rüzgârın bir yaprağı savurduğu gibi birbirlerinden hâlâ açıklamamış olmalarına rağmen kuru bir elveda ile vedalaşmışlardı. Arkadiy bu vedalaşma sürecinin son dönemlerinde bir bunalım ve içe kapanıklık içerisindeydi. Ve 23 yaşına basmanın vermiş olduğu olgunlukla bir karara varmış, Anna Sergeyevna’nın sadece çekiciliğinden etkilenmişti sağduyu ile hareket ederek uzun zamandır yakın bir ilişkide bulunduğu Anna’nın kardeşi Katya ile evlenmeye karar vermişti. Bu karar onu, şu ana kadar hayatını idame ettirdiği nihilist öğretilerinden vazgeçtiğinin kanıtıydı yani Arkadiy de her genç gibi gençlik ateşiyle dünyayı değiştirebileceğini düşündüğü dala tutudu lakin yaşamın bize sunduğu koşullar ile bambaşka bir yola saptı.
  • “Bir Müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.”(Buharî, Mardâ,1; Müslim, Bir, 5)
  • 204 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Uyarı: Bu kitabı okumaya başlamadan önce yanınıza mendil stoğu yapınız!

    Siteye ilk geldiğim zamanlarda bir çok değerli arkadaş, görüşleri mühim insan vardı. Hala var olmakla birlikte, bir çoğu sitenin zamanla yapısının bozulması, saçma sapan paylaşımlar veya kendilerince sebeplerle gittiler. Onlardan birisi de Taluy Kan adlı bir arkadaşımız idi. Bazıları eminim hatırlayacaktır. Kulakları çınlasın. Dikkate aldığım incelemeleri, paylaşımları ve görüşleri vardı. Bu eseri eğer o inceleyip önermeseydi, belki de hiç okumayacaktım. Listeye atmıştım sayesinde. O nedenle ona (bunu bilmese de) teşekkür etmek istiyorum.

    Fransa’da yaşayan kürt bir aile. Siyasi düşünceleri nedeni ile sıkıntı yaşayıp Türkiye’den Fransa, Paris’e geçiyorlar. 1 yaşında kızamık geçiren Berivan bebek ve ortaokul başlangıcında nükseden rahatsızlıklar. Peki bu rahatsızlıkların bu kızamığın bir neticesi olduğu kimin aklına gelir ki? Hem de beynin önemli kısımlarını büyük hasara uğratacak şekilde.

    Büyüklüğünü size şu cümle ile anlatayım: Tedavisi yok! İşte kırılma noktası. İşte sonsuz acıyı başlatan en önemli cümle. 17 yıl süren bir acıyı göğüsleyerek sonuna kadar savaş veren anne ve baba. Kızlarının yaşaması için önlerine çıkan her fırsatı düşünmeden değerlendiriyorlar. Babanın çalışmak zorunda olması sebebiyle, annenin kızının bakımı için verdiği büyük mücadele takdire şayan. Bıkmadan, usanmadan. Hepimiz insanız, sabrımızın sınırı var. Ne kadar seversek sevelim annemizi, babamızı, evladımızı, kardeşimizi veya herhangi bir yakından gönül bağımız olan birisini; ister istemez gücümüz tükenebiliyor. İsyan edebiliyoruz. Ama Meral Tüzün’ün kızı için yaptıkları o kadar içime dokundu ki.. Herkesin, bilimin bile çare yok dediği noktada, siz çare arıyorsunuz. Ölüm korkusu karşısındaki çaresizliğimiz…

    Bu hayatta en zor şeylerden birisi de sanırım insanın evladıyla sınanmasıdır. Ben bunu bilemem, henüz evli bile değilim. Ama insanız, hissedebiliyoruz. Duygularımız var. Düşündüğümüzde en basit şeyler için bile çektiğimiz derin acılara bakarsak, bu çok daha başka bir şey. Adını koyamıyorum. Acıdan da öte olsa gerek. Kitabı okurken sürekli gözlerim dolu doluydu. Ağlamamak için kendimi zor tuttum.

    Bunları yazarken bile boğazımda bir düğüm var. Anlatamıyorum, gözlerim doluyor. Herkes kendi acısını en zoru, en kötüsü olarak görür. Başkalarının çektiklerini ne kadar anlayabilir ki.. Zaten empatiden de iyice yoksun kalmış insanlar. Herkes “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözünü kendisine felsefe edinmiş, bir yol tutturmuş gidiyor. Hepimiz hırslarımızın, bencilliğimizin kurbanı olmuşuz. Kafamızı deve kuşu misali toprağa gömmüşüz, varsa yoksa kendimiz. Kendi ailemiz, basit sorunlarımız, hep tamamlamaya çalıştığımız ve bir türlü sonu gelmeyen dünyevi, maddi eksiklerimiz, isteklerimiz.

    Edebi bir kaygı ile yazılmamış, sade ve gayet anlaşılır, akıcı bir dili olan kitap. Edebi kaygı güdülerek yazılan bir çok eserden daha üstün belki de. Yazıldığı dönem sansasyonel tartışmalara sebep olmuş ve ‘ötenazi’ kavramı üzerine Fransa’da çok konuşulmuş.

    Eser Fransa’da bir dönemler en çok satan 100 kitap arasına girmiş ve ‘Comte De Monte –Christo’ edebiyat ödülüne de aday gösterilmiş. Ayrıca kitap gelirleri ‘Emmaüs International’ adlı bir yardım kuruluşuna bağışlanıyormuş. Kızını çok güzel bir yöntemle yaşatıyor annesi..

    Ötenazi kavramı ne kadar etiktir, ne denli doğrudur, olmalı ya da olmamalı. Bunu bilemiyorum. Ama bir annenin evladının iyileşmesi için verdiği savaşın ona daha çok acı verdiğini görmesi, ona bu kararı aldıramaz mı? Bir düşünmek ve sorgulamak gerek. Karşımızda bir hayvan bile derin acılar çekerken onu öyle görmek istemiyorsak, bir insan için ne kadar daha katlanılmaz olur düşünemiyorum. Farkındalık ve Berivan’ın yaşatılması uğruna yazılan bu eseri okuyun, okutun derim. Duygusal eşiğinizi zorlayacak.. Benden söylemesi.