• “Görünmez Posta” adı verilen bu ağ,
    Volkswagen’in son modelini ya da yeni çıkan çamaşır deterjanlarını tanıtan ve dağıtan ağı hiç umursamıyordu.
    Ağdaki haberler, özetle “özgür aşk”ı benimseyen ve
    birazcık zevk sahibi kimsenin giymeyeceği kıyafetler
    kuşanan bu küstah ve kirli gençlerin seyahat edebilecekleri
    başlıca rotaları yaymaya yönelikti.

    Kızlar örgülü saçlarını çiçeklerle süsleyip
    uzun etekler giyiyor, rengârenk bluzlarının altına
    sutyen takmıyor, her renkte ve boyutta kolyeler kullanıyor;
    oğlanlarsa saç ve sakallarını aylarca kesmiyor,
    yıprana yıprana rengi atan ve yırtılan kot pantolonlar giyiyorlardı;
    çünkü kot pantolonlar dünyanın her tarafında pahalıydı...
    ABD hariç, orada kotlar fabrika işçilerinin yaşadığı
    varoşlardan çıkmış, San Francisco ve çevresindeki
    devasa konserlerde görülmeye başlanmıştı.

    “Görünmez Posta” da varlığını bu konserlere ilgi
    gösteren insanlara borçluydu. Nerelerde buluşacaklarına
    dair fikir alışverişi yapıyor, manzaraları betimleyen
    bir rehber eşliğinde ihtiyarların uyukladığı,
    gençlerinse sıkıntıdan patladığı bir tur otobüsüne
    binmeden dünyayı keşfetmenin yollarını arıyorlardı.

    Böylece, ağızdan ağza yayılan haberler sayesinde
    herkes bir sonraki konserin ya da seyahat
    rotasının hangisi olduğunu biliyordu.
    Parasal sınırlamalar da kimseyi caydırmıyordu,
    çünkü bu topluluktakilerin en gözde yazarı
    ne Platon, ne Aristoteles, ne de o dönemin
    meşhur karikatüristleriydi: Kadim kıtayı gezen gençlerin
    olmazsa olmaz kitabı, Arthur Frommer’ın Europe on
    5 Dollars a Day [Günde 5 Dolara Avrupa] adlı gezi rehberiydi.
    Bu kitap sayesinde herkes kalacak, gezecek ve yemek
    yenecek mekânları, buluşma noktalarını ve tek kuruş
    harcamadan canlı müzik dinlenebilecek yerleri öğrenebiliyordu.

    Frommer’ın o dönemdeki tek hatası,
    rehberini Avrupa ile sınırlı tutmuş olmasıydı.
    Başka ilginç yer kalmamış mıydı acaba?
    İnsanlar Paris yerine Hindistan’a gitmeyi
    tercih etmiyor muydu? Frommer bu hatasını birkaç
    sene sonra telafi edecekti ama bu arada
    “Görünmez Posta”da Güney Amerika’dan
    bir seyahat rotası yankılanmaya başlamıştı.

    Kayıp şehir Machu Picchu yönünde uzanan bu yoldan,
    hippi kültürüne aşina olmayanlara bahsedilmemesi
    rica ediliyordu. Yoksa çok geçmeden mekân,
    fotoğraf makineli barbarların istilasına uğrayacak,
    uzmanlar bir avuç yerlinin nasıl olup da yalnızca
    tepeden bakınca görülebilen –böyle bir şeyin nasıl başarıldığına
    akıl erdiremiyorlardı, ne de olsa insanlar uçmazdı–
    böylesine iyi gizlenmiş bir şehir kurmuş olabileceğine dair
    (hemen unutulan) uzun uzadıya açıklamalar düzeceklerdi.

    Haksızlık etmeyelim.
    Bir çoksatar daha vardı, Frommer’ınki kadar popüler
    olmasa da sosyalist, Marksist, anarşist dönemlerini
    çoktan atlatmış kişilerin tükettiği dev bir kitaptı.
    Bu kişiler, “Bütün dünyada emekçilerin iktidarı ele
    geçirmesi kaçınılmaz,” diyenlerin icat ettiği sistem
    karşısında büyük hayal kırıklığına uğramışlardı.

    “Din toplumun afyonudur,” diyenler de çok farklı sayılmazdı,
    böyle saçma bir laf edenlerin toplumdan da afyondan
    da anlamadığı belliydi. Giysileri farklı diye kılıksız
    ilan edilen gençlerin inandıkları şeyler arasında
    Tanrı, tanrılar, tanrıçalar, melekler, vesaire de vardı.

    Konumuza dönersek, Fransız Louis Pauwels ile
    Sovyet doğumlu –matematikçi, eski ajan, yorulmak bilmez
    bir okültizm araştırmacısı– Jacques Bergier’nin beraber
    kaleme aldıkları Le Matin des Magiciens [Büyücülerin Sabahı]
    adlı bu kitap siyasi kılavuzların tam tersini,
    dünyanın son derece ilginç şeylerden meydana
    geldiğini söylüyordu. İçerdiği simyacı, büyücü, Kathar,
    Templar ve benzeri sözcükler yüzünden asla başarılı
    satış rakamlarına ulaşamamıştı, zaten abartılı fiyatı yüzünden
    her bir nüshası –en az– on kişi tarafından okunurdu.

    Neticede kitapta Machu Picchu’dan da bahsedildiği
    için herkes oraya gitmek istiyor, bütün dünyadan
    gençler orada buluşuyordu (aslında bütün dünyadan
    demek abartılı olur, çünkü Sovyetler Birliği’nde
    yaşayanlar ülkelerinden kolayca çıkamıyordu).
    Paulo Coelho
    Sayfa 20 - Can Yayınları
  • Kitaplar, gündelik yaşamın sıkıntısından kaçış değil, bir yaşamdan ötekine geçiş aracı olmalıdır.
  • tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • "Kalbin, acı çekeni görmekten zevk alma eyleminin ötesinde, yapabileceği daha kötü, daha alçak bir eylem olmasa gerek."

    Dikkat! Dikkat! Birazdan okuyacağınız inceleme hem somut hem de soyut olarak derin ve bayağı uzun olacaktır. Bunu bilerek okumaya başlamanız veya başlamadan burada bırakmanız sizin tercihiniz olacaktır. Müessesemiz hiçbir şekilde mesuliyet kabul etmeyecektir. En azından bu konuda etmeyecektir. Uyarımı da yaptığıma göre başlayabilirim.

    Dip Not 1: İki alıntı hariç diğerleri link şeklindedir. Alt alta olanlar birbirinin devamıdır. Boşluk varsa başka bir dala atlanmış demektir.

    Dip Not 2: Uzunluğun ve derinliğin iki sebebi var.
    1-) Olur da bunu okuyacak çılgınlar çıkarsa diye birçok bakış açısı sundum. En azından bir tanesi, bir çılgının kitaba yönlenmesine vesile olur diye umuyorum. Kısacası birden fazla kör atış yaptım.

    2-) Kitabın oluşturduğu düşünceleri yazmak ve paylaşmak istedim. Hepimize bol şanslar diliyorum.

    İyi-kötü kelimelerinin anlamlarını yüzyıllardır şekillendiriyoruz. Her geçen gün herhangi biri/birileri tarafından boşluklar dolduruluyor. Bazen de boşluklar keşfediliyor. İyi ile kötü, bana gelene kadar milyonlarca kez farklı anlamlara sahip oldu. Bana geldiğinde de farklılaştı. Bende kaldığı sürece de farklılaşacak. Ve en son benden gittiğinde de farklı olacak. Bunun önüne geçemem. Ki geçmek de istemem. Bireysel güzellikler ile çirkinliklerin, kısacası özelliklerin yansımasını barındıran yegane kelimelerdir. Birinin, birilerinin ya da durumların üzerindeki düşüncelerini anlamamızı ve kendimizle bağdaştırmamızı sağlayan soru zamirleri ve sıfatlarıdır. Bazen de tam tersi etki yaparak uzakta tutmaya vesile olur. Günün sonunda her şey bizim için iyi-kötü olarak değerlendirilmeye tabii tutulur. Var olduğumuz sürece her olguda, her durumda ve her kişide yapacağımız bir düşünce süreci bu. Her birimizin düşünme şekli ve düşünceyi şekillendiren unsurları farklı olabilir. Sonuçta neredeyse tamamen metafiziksel bir süreç. Ki bana göre tamamı öyle. Buna mukabil iyi ile kötünün sahip olduğu anlamlar ile yorumlar sonsuz sayıda olabilir. Fakat tüm farklılıklar ile kişiselleştirilmiş yorumlamalara rağmen ortak ve/veya benzer bir şeyler yok mu? Tabii ki var. Tıpkı vücudumuz gibi. İçerisindeki hücreler, organlar ve işlevleri, mekanizmalar vs. neredeyse hepsi aynı iken ortadaki sonuçlar tamamen birbirinden farklı. Benim bahsetmek istediklerim de bu benzerliklere yönelik olacaktır. Özellikle geçmişi en geriye gidenlerden bir tanesi. Bu benzerlik bana göre yüzyıllardır yanlış bir yorumlamaya veya inanışa dayanıyor. Neyden mi bahsediyorum? Acı. Acı, yüzyıllardır varlığı yadsınmaya çalışılan kötü bir duygu olarak düşünülmüş ve/veya inanılmıştır. Neden peki? Çünkü bilincimizin, bedenimize ya da metafiziksel olarak kendimize yoğunlaşmasını kaçınılmaz kılıyor. Acı olduğu sürece onu ve onun etkilerini düşünüyoruz. Ona göre hareket ediyoruz veya edemiyoruz. Bu da varoluşumuzun ve hayatımızın olağan akışına indirilmiş bir darbe gibi yorumlanıyor. Her canlı kendi bedeni ve yapabildikleri hakkında az veya çok bilgiye sahiptir. Eski dönemlerde de böyleydi. Ancak o dönemlerde yaşamış olanların bizden daha zor bir konumda olmalarına sebep olan bir eksiklik vardı. Aktarılmış ve aktarılan bilginin azlığı. Keşfetmenin her an ve her yerde olduğu zamanlardı. İnsan beyni açısından tam bir şölen havası yani. Her yerden sürekli gelen girdiler, bilinçte hayranlık uyandıran bir havai fişek gösterisi gibi etki yapıyor. Beyindeki nöronlar ise yıldızlar gibi parlıyor. Tam o anda simsiyah bir gülün kokusu ve güzel görüntüsü zihne ulaşıyor. Cazibeye dayanamayan birey güle yaklaşıyor. Ellerini uzatıyor. Acı dolu bir irkilme ile geri kaçıyor. Parmaklarda kanama başlıyor. Aynı anda acı da ortaya çıkıyor. Az önce olmayan duygusal ve fiziksel durum bir anda oluşuyor. İlk başta oluşan şaşkınlık ve refleks hareketlerinden dolayı bilinç devreye biraz geç giriyor. Girdikten sonra ise olaydan önceki an ile olayın yaşandığı an kıyaslanıyor. Olaydan sonraki anla da kıyaslayarak kanaatini veriyor. Çünkü yaşanılan acı, olayın gerçekleştiği anda yoktu. O anda da tesir ile alakalı bilinç devrede olamazdı ya da farkındalık belirtemezdi. Tuttuğu güle bakıyor. Dikenlere bakıyor. Diğer elindeki parmaklara bakıyor. İki elinde de aynı hareketleri yaparak hissettiklerini karşılaştırıyor. Fark ediyor ki, acıdan dolayı kanayan eldeki hareketleri tam yapamıyor ya da yapmayı otomatik engelliyor. Diğeriyle aynı yapmaya çalıştığında da hem fiziksel hem de metafiziksel zorlama yapması gerekiyor ve acı artıyor. Gül, dikenleri, şekli, temas yüzeyi, kavrama şekli vs. aklına gelebilen her açıdan nedenler yorumluyor. Bu tecrübe ile edindiği bilgelik sayesinde güllere karşı daha dikkatli oluyor. Fakat o bilgi sayesinde beynimizin ilginç bir özelliği devreye giriyor. Bağdaştırma, kategorizeleştirme ve bütünleştirme. Bunlar ne demek oluyor peki? Şöyle anlatayım: Sivri uçlu diğer cisimlerden ve canlılardan uzaklaşma, bütün güllerin ve/ve dikenlerin elinde kanamaya sebep olacağını düşünme, elde duyulan acının ve benzerlerinin tekerrüründen mutlak suretle kaçınılması vs. bu şekilde öğrenilen bilgiyi her şeyin ucuna bağlıyor. Şimdi, bu acının çeşidi doğal bir acı. Doğal bir acı dediğim kişinin kendi kararı ile yaptığı bir eylemin ya da kişinin varoluşunun içine düştüğü coğrafyanın getirdiği bir acı çeşididir. Bu ihtiyaç duyulan bir acıdır. Çünkü gelişmeyi ve öğrenmeyi sağlar. Bir de doğal olmayan acılar var. Bu gül örneğinden giderek anlatayım. Parmakları kanayan bireyin çektiği acıyı, başkasına yönlendirme isteği ile oluşan acı. Yani, içindeki acının ve zayıflığın ortaya çıkardığı zarar verme isteği. O gülü kullanarak, gül hakkında bir şey bilmeyene gülün dikeni ile acı vermek ya da gülün dikeninin etkisini öne sürerek güle dair güzel olan her şeyden onu yoksun bırakmaya çalışması. Şimdi bunlar doğal olmayan acılar. neden doğal demiyorum diye soracak olursanız eğer; çünkü ihtiyacımız yok. Acı çektirenin buna ihtiyacı yok. Bu da hazzın şeytani yanına tekabül ediyor. Acı çektirilen bu durumdan dolayı belli bir bilgi edinmiş oluyor. Fakat iradesinin ve yönetiminin tamamı içeriden değildi. Acı çektirenin tesiriyle bu duruma düştü. Bu sayede kendine ve hatta karşısındaki insana dair bir şeyler öğrenmiş oluyor. Mamafih sonucunda fayda sağlamış olup olmadığı büyük bir muammada kalıyor. Daha sonra iki tarafta bu bilgileri önce beyinlerine, sonra DNA'larına ve sonrasında da çevrelerine yayılmasını ve yapışmasını sağlıyor. DNA ve çevresel faktörler ile nesilden nesile aktarılanlar arasında acı, en geniş yeri ve en büyük yanılgıyı oluşturuyor. Acının ve acıya sebebiyet veren durumların mutlak suretle zararlı ve kaçınılması gereken olgular olduğu kanaati yüzyıllardır bizimle. DNA'mızda ve çevremizde olan bu yanılgıdan kurtulmak çok zor. Ki ondan önce bunun bir yanılgı olduğunu düşünmemiz lazım. Ondan da önce kendimizin ve otoritelerimizin yanıldığını düşünmemiz ve kabullenmemiz gerekiyor. Ancak bu düşünme süreçlerinin başlamasını sağlayacak gerçek bir farklı düşünme yapısı ve korkuya rağmen devam etme cesaretini ya da şansına dışarıdan bu düşünceyi yakalayıp üzerine gitme cesareti gösterecek kaç kişi var ki? Varlığını geçelim böyle kaç kişi yaşamıştır ki? Ben sadece üç kişi düşünebildim. Buddha, Arthur amcam ve Dostoyevski. Bana göre acının sağladıkları hakkında en derine inmiş üç kişidirler. Çok kişiyi tanımadığım ya da düşüncelerine ulaşamadığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Bu konu hakkında son bir örnek daha verip Arthur amcamın alıntılarını yazacağım. Acının doğal gelişimdeki zaruriyeti ile ilerletici etkisini insan yaşamında gösterdiği iki basit ve temel olguda ifade edeceğim. Ki bunlar hayattaki başlangıç dönemlerimize ait. Hatta bir tanesi tam başlangıç anımız ve sonrası. Evet, ilk travmamızdan bahsediyorum. Doğum. Güvenli ve kusursuz hizmetli olan anne rahminden çıktığımız anda ciğerlerimize hava dolar. Ciğerlere giren hava tüm hava keseciklerini ilk kez doldurur ve hücreleri ateşler. Yani oksijen yakımı başlar. Yanma hissiyatı ile birlikte acı gelir. Çocuk ağlar ve hayat başlamış olur. Diğer örnek ise bizi hayvanlar arasında eşsiz kılan bir özelliğimiz. İki ayak üzerinde durabilme yeteneği. Bir bebeğin iki ayak üzerinde durmayı başarabilmesi için kaç kere poposunun üzerine düştüğünü biliyor musunuz? En az 200. Neredeyse her biri acı ve hüsranla biten denemelerin sonucunda tüm yanlışları fark edip ayıklıyor ve bu denemeler sayesinde gerekli kas kuvveti ile koordinasyonunu oluşturuyor. Uzun lafın kısası, acı, varoluşumuzun nadide bir parçasıdır. Onun güzelliğini ve kendi güzelliğimizi, acının etkilerinin varlığı sırasında da sonrasında da olanlar sayesinde anlayabiliriz. Onun eksikliği, aklımızın noksanlığına sebebiyet verir. Zekâlı varlıklar olarak kendimiz bu hallere gelmiş ve dünyayı bu hallere getirmişken, zekâsız halimizle neler olabileceğini hesap edin.

    https://i.hizliresim.com/pnpygn.jpg
    https://i.hizliresim.com/Bz5JXp.jpg

    https://i.hizliresim.com/3znrYr.jpg

    Az önce iyi-kötü kavramları arasında yaşanılan git-geller beni başka bir noktaya daha sürükledi. İnsanın doğasına derin ve uzun bir yolculuğu içeriyor bu. Şu anda ve buraya hepsini yazmamın imkânı yok maalesef. Zaten hepsini anlatabilme imkânım olduğunu da düşünmüyorum. Gül örneğinde karşısındakine acı verenin karşıtı karakterin doğasına inmeye çalışacağım. Bu kişi yaptıkları ile diğerlerinden ayrıldığı gibi, yapmadıkları ile neredeyse tamamen sıyrılıyor. Acıya sebep olmama ve acıya sahip olanı rahatlatma. DNA'mızda sahip olduklarımızın değiştirilemez ve ayrıştırılamaz olduğundan eminim. Yani, şansımız ne düşmüşse oyuz ve onunlayız. Özümüzde iyi, kötü, zeki, aptal, hırslı, meraklı, korkak, kıskanç vs. bunlar gibi temel karakteristik özelliklerimizi değiştiremeyiz. Kıskanç bir kişinin düşünme şekli kendisine adapte olmuştur. Neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir ortamda bile kıskançlık duygusu yükselebilir. Aynı şekilde iyi-kötü ve diğer insanlar da varoluşlarını sürdürür. Doğarken sahip oldukları ile çevresini şekillendirirler. Dış dünyada bulunan her şey, daha doğrusu bizim kafamızın ve bedenimizin dışındaki her şey yine kafamızın tasavvurlarıdır. Merkezde her zaman kendimiz oluruz. Bilgileri biz toplarız. Hazları biz yaşar ve yaşatırız. Oksijeni biz tüketiriz. Yaşayan sadece bizizdir. Diğerleri yaşamımızın kurgusallığı içinde araçlar, gereçler ve/veya süslerden öte değildir. Bu düşünme şekli çocukluk döneminin sona ermesiyle ve zamanın ilerlemesiyle sarsılmaya başlar. Çünkü gerçeklik ve gerçekler denilen kavramlar bir an, hatta bir çok an bizi yakalamaya başlar. Ben merkezli inşa ettiğimiz her tasavvur ince ince sarsıntılar geçirmeye, kimi zaman da büyük bir yıkım başlar. Gerçek, hazlarına ve yararlarına göre dizayn edilmiş kurgusal gerçekliğin önüne bir duvar koyar. Bireyin canı sıkılmaya ve hafiften sinir olmaya başlar. Seçenekleri değerlendirmeye başlar. Ya duvarı ve dünyasını eski haline getirecektir ya da diğer taraflara çevirecek ve kalan sağlar ile idare edecektir. İki seçenek de kendinden sonra gelebilecek bir çok olasılığı doğuracaktır. Ben bir tanesinden yola çıkayım. İlk önce duvarı görmezden geleni anlatayım. Gerçeğin acıtan çirkin yüzünden korkan ve/veya tiksinen kişiden. Bu arkadaş, duvarı görmezden gelerek kendi kurgusallığı içinde yavaş yavaş sıkışmaya başladı. Çünkü yaşadığı her an başka ve önceki bir çok gerçeklik kafasının içinde yer kaplamaya devam eder. Ona rahatsızlık veren acı ve diğer duygu ile mental durumlardan kaçmaya başlar. Ancak algısına giren bir olgunun hiçbir zaman kaybolmayacağınız bilmez veya bilmezlikten gelir. Her an daha fazla bozulan kurgusallığı bedeninde ve beyninde elektriksel akımların coşmasına sebebiyet verir. Sinirlilik, tahammülsüzlük, nefret vb. içsel durumları artmaya başlar. Sonra 'ben' diye tabir ettiği bedene benzeyen kurgusal varlıklara dikkat kesilir. Onların bazılarında kendisinde olan bu can sıkıcı durumların olmadığını yavaş yavaş fark etmeye başlar. Bu farkındalık daha fazla sinirlenmesine ve nefret etmesine sebebiyet verir. Fakat bu duygular hep ben'in dışındaki unsurlara yöneltir. Belli bir süre sonra bu durum daha fazla seyirci kalamaz. Çünkü içindeki zayıflık durumu kabullenmesine izin vermez. Durumu değiştirmek ister. Bu isteği de yine dışarıya yansıtır ve orada arar. Özledikleri ve istediklerinin içinde bulunanlardan bir tanesi bile sahip olan kişiyi ya da canlıyı bulur. Ben merkezli düşünme temeli ve isteme bir araya geldiği için karşısındakinin sahip olduğunu çalmak ister. Çalma girişimi başarılı olursa eğer, kafasını başka yöne çevirir ve diğerleri için uğraşmaya başlar. Ama çalmada başarılı olamadıysa ya da çalınabilecek bir şey değilse, eylemi değiştirir. Algısına giren bu unsuru yok etmek ister. Sahip olamadığını yok etmeye çalışır. Bunu başarırsa eğer, şeytani bir haz ve rahatlama duyar. Ve yine başkalarını aramaya başlar ya da başkalarının oradan geçmesini bekleyerek aynı süreci başlatır. Lakin yok etmeyi de başaramadıysa eğer, öfke ve sinir zirve yapar. Ya direkt istediğine sahip olan kişiye zarar vermeye veya yok etmeye çalışır ya da yakınında zayıf olarak ne gördüyse içindekileri onlara daha büyük bir hınçla yöneltir ve istediğine benzeyen ne varsa öfkesine maruz kalır. Bencil özümüzün doğurduğu çeşitli kötü insan profillerinden sadece bir tanesi bu. Şimdi de duvarların üzerine giden bireyden bahsedeyim. Kurgusal dünyasının ortasına aniden yerleşen duvara karşı duyduğu çekingenlikle karışık merak ve duvarın onda oluşturduğu sıkıntıyı gidermeye yönelik istek doğrultusunda ona yönelir. Duvarı anlamak ve duvarın arkasındakini duyumsamak ister. Gerçekliğin oluşturduğu bu duvarı kendisine ait görmez. Yani ondan bir parça olarak düşünmez asla. Fakat gerçekliğin (duvarın) ilk taşını çektiğinde kendisinden de bir parça kopmuş gibi hisseder. İrkilir. Korkusu ve merakı daha fazla artar. Kendisinden olmayanın, kendisinden olanı etkilediği yetmezmiş gibi bir de kendisinden olmayan tarafından kendi içinde etkileniyor. Kaotik ve kısır bir döngünün içine düşmüş gibi hisseder. Duvarın arkasındakine ve duvarın olmadığı kurgusal dünyasına olan arzusu taşları sökmeye devam etmesini sağlar. Her oynattığı taşla aynı acıyı ve irkilmeyi yaşar. Belli bir ilerlemeden sonra gözüne farklılık çarpar. Açılan boşluktan kendisininkine benzer bir dünyaya sahip başka birinin olduğunu fark eder. Karşısındakinin dünyasının kendisininki ile bütünleşmiş ve/veya kesişmiş olduğunu anlar. İlk an şoke etkisi olur. Daha sonra kaybın ve kaybolan yalnızlığın getirdiği hüzün oluşur. Fakat insanoğlu umduklarından kolayca vazgeçmediği için taşları sökmeye devam ederek kalanını aynı bulacağını umar. Ve öyle de olur. Duvar yıkılmıştır. Ufak sayılabilecek bir kısmı hariç her şey aynıdır. Gözlerimiz, doğal olarak onun gözleri de ilk önce farklılığa odaklanır. Tekrardan yeni kişiye ve onun dünyasına dönüp bakmaya başlar. Kendisine olan benzerliği ve kurgusal dünyaların benzerlikleri onu şaşırtır. Belli bir süre sonra onun ve dünyasının varlığını benimser. Çünkü değişikliği kabul etmiştir. Duvar yıkılmıştır ve sonuç kabullenilmiştir. Hafızada ve bedende, öğrenilenler ile yapılanların etkileri yer edinmiştir. Duvarın tekrardan çıkmasından içten içe korkarak yaşamının seyrine devam eder. Belli bir süre sonra etrafındaki her şeye alışmış olur. Sanki hiç duvar olmamış gibi yaşamaya devam eder. Ta ki bir anda yıkılan duvarın getirdiği yeni kişi ile ortak alanında başka bir duvar oluştuğunu görene kadar. Kendi kurgusal dünyasının dibinde çıkan bu duvarı görünce tüm benliğini endişe sarar. Daha önce yaşamış olduğu süreçleri anımsar. Şimdi aynı süreci karşısındaki kişi yaşayacaktır. Ona doğru bakar. Kişinin duvardan ilk taşı alıp arttığında yaşadığı irkilmeyi görür. Acı yüzüne yansımıştır. İkinci taşı sökerken ise karşısındaki ile birlikte kendisini de acıyı duyumsar. Ne olduğunu anlayamaz. Korku duygusu içinde yükselir. İzlemeye devam eder ve başka taşın sökülmesiyle tekrar acıyı duyumsar. Bir anlam veremez. Bu durum öncekinden -kendi bölgesindeki duvar ile yaşanılandan- daha da karmaşık ve garip bir hal almıştır. Kendi bedeninde ve dünyasında gerçekleşmeyen bir olay ve kişi tarafından nasıl böyle etkilenebilmekte olduğunu anlayamaz. Kafasını başka yöne çevirir. Oraya bakmamaya ve düşünmemeye çalışır. Fakat çabaları nafiledir. Kendisinin duvarında ilk taşı söktüğünde duyumsadığı acı ile duvarın varlığının verdiği sıkıntı şu anda da içindedir. Ne tarafa baktığının, ne yaptığının ve de ne düşündüğünün etkisi kalmamıştır. Bu durumdan çıkmak ve kurtulmak ister. Buna neden olan unsuru ortadan kaldırmak ister. Kişiye ve duvara döner. O tarafa doğru yönelir. Duvarın yavaş yavaş kayboluşunu izleyerek bu acıdan kurtulacağını umar. Duvar karşısındaki kişi tarafından yok edilmiştir. Ancak acının kaynağının kaybolmasına rağmen içindeki sıkıntı ile huzursuzluk varlığını sürdürmektedir. Neyi yanlış yaptığını ya da hiç yapmadığını düşünmeye başlar. Artık sırf bunu düşünmektedir. Etrafta her şey eskisi gibidir, fakat rutinine dönememiştir. Kurgusallığı donmuş ve buna yıkılan duvarın sebep olduğunu düşünmüştür. Kafasında gezen sorular, ızdırap veren düşünceler içerisinde iken karşı dünyada yeni bir duvarın oluştuğunu fark eder. Ama bu sefer kendi dünyasından en uzak noktadadır. Tekrardan merakla izlemeye koyulur. Bu sefer de etki görüp görmeyeceğini öğrenmek ister. İlk taş yerinden sökülür ve BOOM! Acı tekrar içinde oluşmuştur. Bu sefer hiç düşünmez -çünkü son duvardan bu yana sürekli düşünmüştür- ve hiç duraksamadan kendi dünyasından çıkar ve direkt olarak karşısındaki kişinin dünyasına geçer. Onunla birlikte taşları sökmeye başlar. Ancak bir farklılık vardır. Tek başına yıktığından da yıkılışını izlediğinden de farklı bir şey. Öncekilerinde her taş söküldüğünde duyumsadığı acı, yerini ferahlık veren bir hazza bırakmıştı. Şaşırmıştı. Bu şaşırma güzelliğin karşısında nutku tutulan birininki gibiydi. An o kadar güzeldi ki, ne düşünüp ne hissettiğinden ve neye tanık olduğundan bir şey anlayamıyordu. Fakat içini tatlı bir coşkunluk dolduruyordu. Duvar yıkıldı. İkisinde de rahatlama oldu. Takas edilen gülümsemelerden sonra kendi dünyasına doğru yol aldı. Rutinine geri dönebildi. Basit ve huzursuzluk vermeyen alışkanlıklarına geri döndü. Bundan sonra ne yapacağını, daha doğrusu ne yapmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Kendi dünyası ile kendi dünyasından duyumsadığı başka dünyalarda oluşan ve oluşabilecek tüm duvarları yıkmalıydı. İşte, merhamet böyle doğdu. Yani insanın içinde bulunan tek iyilik kaynağı. Merhamet sahibi kişi kendi kurgusal dünyasındayken, başkalarınınkini de tanımaya ve benimsemeye başlar. Kendi gerçekliğinin içine onların gerçekliğini ile hepsinden bağımsız olan gerçekler de dahil olur. Her şeyin kurucusu, her şeyin içinde bir parça olur. Parçanın içinde bir bütün, bütünün içinde ise bir parça olmanın anlamlılığını -kimine göre anlamsızlığı da olabilir- yaşar.

    https://i.hizliresim.com/0zovLR.jpg
    https://i.hizliresim.com/zM78V4.jpg

    https://i.hizliresim.com/NDRa1N.jpg
    https://i.hizliresim.com/VD1oMq.jpg
    https://i.hizliresim.com/oVRGV2.jpg


    Bu konuları son olarak günümüz gerçekleri ile ele almak isterim. Fark etmişsinizdir; iyi ve güzel olan bir etkiyi ya da olguyu tasavvur etmek oldukça güçtür. Fakat acının dahil olduğu bir şeyi hemen hemen herkes kolay bir şekilde ifade edebilir. Birazdan içinde bulunduğum bu zaman dilimindeki dünyada merhamet ile bencilliğin durumunu kısaca anlatmaya çalışacağım. Yani merhametin bozguna uğramasını veya bencilliğin ezici üstünlük kazanmasını. Hangisini seçerseniz o olsun. İçimizdeki kötülük Süha atılan taşın oluşturduğu dalgalar gibi oluştuğu noktadan başlayarak yayılır ve genişleyerek ilerler. Hatta ilerledi. Önce kendimizde, kendi birlikteliklerimizde, kendi bulunduğumuz toplumda ... bu şekilde ilerleyerek en son kendi dünyamıza yayıldı. Merhamet, bencilliğin karşısında okyanusa düşen bir kar tanesi gibi oldu. Güzelliği ve özelliği çoğunluğun içinde eridi gitti. Okyanusun buz kesme ve/veya kar taneleri tarafından baskılanma ihtimali var. Ancak çok zor. Benim nezdimde imkânsız. Neden mi? Çünkü gerçekleri görüyor -en azından ben öyle düşünüyorum tıpkı sizler gibi- ve çevremi gözlemliyorum. Anlatayım. Dünyamızda üç çeşit birlikte yaşam şekli vardır. Mutualist yaşam, kommensalist yaşam ve parazit yaşam. İlkinde bulunan her iki canlı da birbirileri tarafından ihtiyaçlarından en az bir tanesi giderilir ve fayda sağlarlar. Kommensalist yaşamda bir taraf ne yarar ne de zarar görürken diğeri ondan faydalanır. Son olarak parazit yaşam da ise bir taraf fayda sağlarken, diğer taraf bu faydanın oluşması için zarar görür. İşte bu sonuncu birlikte yaşam şekli, bizim diğer tüm canlılarla olan ilişkimizin dahil olduğu tanım. Ve işin ilginç yanı binlerce, hatta milyonlarca canlı ile olan bu ilişki çeşidinde neredeyse hepsinde hep aynı taraftayız. Fayda sağlayan ve zarar veren tarafta. Bu ne anlama geliyor? Olur da hayatı bizim yaşam alanımızla kesişmiş bir canlı olursa eğer, anında onu sömürmeye başlıyoruz. Bazen sömürmek yetmiyor ve hayatını da kontrol ediyoruz. Bazen kontrol etmekle de kalmıyor korkumuzdan ve kendi çıkarlarımız için hapsediyorduk. Bazen de direkt öldürüyorduk -ki bana göre en merhametlisi bu-. Bazen de sadece görsel ve/veya bedensel rahatsızlıklara sebebiyet verebilecekleri için bulunduğumuz ortamlardan izole ediyor ya da direkt katliam yapıyorduk. Ve sayamadığım daha nice eylemler ve işlenme şekilleri var. Bir de kendi türümüze yaptıklarımız var. Bu konuya hiç girmeyeceğim. Çünkü insanlardan yeterince nefret ediyorum. Bir de onlara (toplu olarak) empati ya da acıma besleyemem. En azından benden çıkan bir düşünceyle. Şimdi, tüm bu gerçekler varken neye ve nasıl umut besleyeceğim? Kutsal kitaplarda, dinlerde veya insanların kendine has inanışlarında bahsettikleri "İlahi dokunuş", "İlahi güzellik", "Kutsal canlı", "Tanrısal öz barındıran varlık" vb. saçmalıklara mı inanayım? Gerçekler ve dünya önümüzde duruyor. Bir parça merhameti ile anlayışı olan ve bahsettiklerimden sadece bir tanesini bile fark eden kişi nasıl insanın iyi veya güzel olduğuna inanır? Hatta onu yaratan ile ilgili tüm hikayelere hayranlık ve/veya şükran duyabilir? Büyükbaş hayvanları düşünelim. Doğdukları andan ölecekleri ana kadar bir zincirle binlercesini arasında veya hareketsiz dar bir alanda tek başına fabrikanın birinde varoluşunu tamamlıyor. Hareket yok. Özgürlük yok. Birliktelik yok. Yaşamın kendisi yok, ama varoluş var. Doğalarında olan özelliklerden dolayı sadece bizler tarafından kullanılma şansları var. Bir de tavuk fabrikaları var Orada bir gün gözlem yapın sadece. Milyonlarcası küçücük bir alan tıkılmış durumda yaşıyorlar. Yetişkinler makinalara taşınıyorlar. Çalışanlardan bir tanesi önüne gelen her tavuğun boynunu koparıyor. Bu bir iş. İş! İş... İnanabiliyor musunuz? Sonra tüyleri yolunuyor. Derileri kesiliyor ve soframıza tavuk geliyor. Son olarak evcil yırtıcı kedilerden bahsetmek istiyorum. Bir çitayı ya da aslanı evcilleştirilmek için neler yapmış olabiliriz acaba? Bir düşünün derim. Bitkiler alemine hiç girmeyeceğim. Onların canlı olduğunu bilen ya da düşünmüş olan insanların varlığından bile emin değilim. Kendi aramızdakiler ise tam bir absürt komedi. Engizisyon mahkemeleri, cadı avları, dini savaşlar, para savaşları, hırsızlıklar, yalanlar, ihanetler bla bla bla böyle sonsuza kadar gider. Uzun lafın kısası, yapabileceğimiz en iyi hareket kendi soyumuzu yok etmek olur. Ama bencillik yine kazanacaktır maalesef. Katliam yapasım var, ama yapamıyorum...

    https://i.hizliresim.com/pnpyXz.jpg
    https://i.hizliresim.com/0zov1D.jpg

    Anarşist lobisinden sevgilerle,
    https://i.hizliresim.com/nl3zll.jpg

    Kitabın bana yazdırdıkları bu kadardı. Düşündürdükleri ise ... İncelemenin kitap ile Arthur amcamın hakkındaki yorumumla bitireceğim. Bir de alıntı yazacağım. Görüş, dilek ve şikayetleriniz için yorum bırakabilir veya mesaj atabilirsiniz. Şaka maka okudunuz ha. Helal olsun! İnş sevmişsinizdir. :)

    1-) Arthur amcam, kitapta insanı ve davranışlarını çok iyi bir şekilde incelemiş. Madalyonun iki yüzü olayını zirveye taşımış. Karanlık ile aydınlık yüzleri sırt sırta iken, onları yan yan getirip birbirilerine karıştırmış. Bu karıştırma yoluyla ikisinin birlikteliğini, ayrı ayrı işleyişi ve birbirlerine olan etkilerini çok ince bir şekilde göstermiş. Zıt kavramların yakınlığı ve varlığı sayesinde anlayışı da kolaylaştırıyor. Bence olağanüstü sayılabilecek başarılı bir anlatımdı.

    2-) Felsefenin en büyük sorununun da ortadan kaldırmış. Kitapta geçen her düşünce ve/veya yorumu günlük hayatta kullanabilirsiniz. Günlük hayatımızda insanın dahil olduğu her durum ve/veya direkt insan yorumlama konusunda kullanabilirsiniz. Buna kendimiz de dahildir. Olağan düşünme süreçlerimize ve yorumlama şeklimizin iyileşmesine yardımcı olabilecek çok düşünce var. Tam olarak bu sebeple herkesin okumasını isterdim. En azından kendi ülkemdeki herkesin. Veya sadece bu sitedeki insanların. Belki sadece çevremdekilerin. Ya da sadece en yakınımın. Hayır, hayır! Sadece bir kişi bile olsa okusun isterim. Elimde olsa ya da M.E.B. başkanı olsaydım eğer; lise 1'den üniveriste bitene kadar her yıl en az bir kez olmak üzere her öğrenciye okumayı zorunlu kılardım. Çünkü okuduğum en sade ve basit, ama en dolu kitaptı.

    "Burada yazdıklarımı dikkatlice okuyanlar, benim etiğinin bütünlüğünü ve sonucunu görebilecekleri. Her ne kadar, bazıları fikirlerini yadsınamayacak dahi olsalar, onlar da zamanla haklı olduğumu anlayacaklardır. Çünkü hakikat, doğa ile özdeştir. Hakikat doğayı, doğa da hakikati gösterir. İnsanların benim fikirlerimi yadsımak için kendi kendilerine savaş vermeleri manasızdır. Bu sessiz protesto ilelebet sonuçsuz kalacaktır."

    Çok güzel dememiş mi? Sırf bu alıntı bile onu, insanlar arasında yüce bir noktaya taşır. Seviyorum seni Arthur amcacım.

    İSTEK: Buraya kadar okuyanlara öncelikle teşekkür ederim. Sizden absürt bir isteğim olacak. Bu incelemedeki her şeyin, benim sanrım olduğunu düşünün. Sonra size başkaları tarafından öğretilmiş veya size benimsetilmiş her şeyin, insanlığın sanrısı olduğunu düşünün. Son olarak da sizin düşündüğünüz ve keşfettiğiniz her gerçekliğin, sizin sanrınız olduğunu düşünün. Çıkan sonuçla da ne yaparsanız yapın. Ben gidip bir sigara yakacağım. Hadi eyvallah!
  • Bu yorumu yazmak çok zor olacak. Çünkü biliyorum ki hangi kelimeleri kullanırsam kullanayım ve ne kadar çok anlatırsam anlatayım, benim hissettiklerimi hissetmeniz hatta bunları anlayabilmeniz mümkün değil. Çünkü burada yılların verdiği bir özlemden, birikmişlikten, lise yıllarımdan, anılarımdan, aşkı yeni yeni öğrendiğim zamanlardan bahsediyoruz; yalnızca bir kitabı elime alıp okuduğum birkaç günden değil.

    Yine de başta belirtmek isterim ki Büşra'yla arkadaşlığımın bu yorumla hiçbir ilgisi yok. Kitaptan nefret etsem ve bununla ilgili koskoca bir yorum yazsam da sarsılmayacağına canı gönülden inandığım derin ve uzun bir arkadaşlığımız var. Hatta hatalarını ondan saklamak ve yüzüne yapmacıktan gülmek yerine doğruları söylediğim için bir de sırtıma vurur pat pat. Neyse.

    Tarot Falım, belki bilmeyenleriniz vardır, Büşra'nin Görücü Usulü'nden zamanca sonraları yazdığı bir kitap. Bu yüzdendir ki edebi değerce gözümde Görücü Usulü'nün bir tık yukarısında kalacak her zaman. Bu iki roman arasında geçen onca emeği, başka başka öyküleri, kurguları biliyorum zira.

    Edebi değer demişken, TF her zaman popüler kültür kulvarında değerlendireceğimiz bir kitap elbette. Kurgusu ve işlenişi gereği. Bir huyum vardır, tüm kitapları kulvarında değerlendiririm. Öyle yapmasak bütün klasiklere 5, bütün pop kültürlere de 3 vermek zorunda kalırdık çünkü bu iki kulvardaki kitapların edebi yönden değerlendirmelerini kıyaslamak dahi olanaksız olurdu. Her neyse, TF kendi kulvarı içinde PARLAYAN BİR KİTAP. Gerek dili, gerek kurgusunun orijinalliği, gerek o kurgunun işlenişi bakımından. 21. yüzyılda yaşıyor olmamızın bir sonucu olarak şu güne dek yazılabilecek her türlü kurgunun zaten yazıldığının umarım farkındayızdır. Uzaylılar dünyayı basar. Vampirler. En yakın arkadaşlar aşık olur. Ne bileyim büyücü çocuk. Vs vs. O yüzden benim için orijinallik işte bu zaten var, diyeceğiniz kurguları almak ve orijinalliğe bürümektir. TF tam olarak bunu yapmış bir kitap benim gözümde. "Eh, iki kişi birbirine aşık olur." Konu bu, evet. Ancak okurken bana derin nefesler aldıran, heyecanlandıran, yatağımda zıplatan, ağlatan, ağlarken gülümsettiren, mutluluktan ağlatan, kahkahalar attıran... Böyle bir çok orijinalliği var bu kitabın detaylarda ve bütünlerde. Bu ilk artısı.

    Yine de beni bilen bilir, çoğu da bilmez, beni kurguyla etkilemek zordur. Zordur derken, kolaydır da nasıl desem... Bir kitabın kurgusu mu iyi olsa daha çok severim yoksa karakterleri mi? Cevap karakterlerdir. Yani ben karakterleri sevince ve yazar tüm öykü boyunca o karakterlere bir kez bile ihanet etmezse o kitap benim canım ciğerim olur. Hani varsın klişe olsun ya! Varsın kurgusu bile olmasın karakter öyle koltukta otursun, bana ne! Abartı tabii bunlar ama siz kaptınız.

    İşte TF'nin karakterleri, benim en sevdiğim yönü. Yalnızca ana karakterler de değil. Kitabı açtığınızda adını göreceğiniz HERKES. Bukle'yi, Giray'ı geçin zaten bastık onları bağrımıza ama Devrim de Gözde de Öykü de Okan da... Yahu bir kitabın bütün karakterleri mi ciğerimin köşesi olur be? Hepsi birbirinden samimi, birbirinden ponçik, birbirinden YA BEN SENİ YERİM bu insanların. Hepsi arkadaşım gibi.

    Bukle'nin iç sesleri <3 ben. O iç sesler olmasa bu kitabın büyük oranda eksik kalacağını düşünüyorum. Bu, bir aşık olma hikayesi değildir yalnızca. Bu bir kadının hikayesi, bir çoğumuzun kendini bulabileceğini düşündüğüm bir kadının hem de. Bu yüzden o iç muhabbetler, Bukle'nin buhranları ve mutlulukları, kısaca kendiyle baş başa kaldığı her sahne benim için çok değerli. Siz safi bir aşk öyküsü arıyorsunuzdur, bilemem. Karakter gelişimi, karakterin iç dünyası vs bunlara gelemiyorsunuzdur yine bilemem. O zaman tavsiye edemem. Ama beni bir kitaba bunlar bağladığı için, kendimi bir karakterde bulmak en sevdiğim şey olduğu için Bukle'nin yalnız kalışları, beyninin içi kalp ben!

    Karakter gelişimi demişken, ah bir de o var. Kitabı ilk okuduğunuzda fark etmeyeceğiniz(ya da fark etmenin çok zor olduğu diyelim) bazı detaylar var. Bunun sebebi kitabın 1. ağızdan yazılmış olması. Ancak bu bana göre kitaba ayrı bir güzellik katıyor, bir gizi var bu kitabın. Yeniden okuduğunuzda, "ah!" oluyorsunuz. Bir güldürüyor sizi, bak işte bunu görmemiştim geçen sefer. Çünkü Bukle'nin kafasına o kadar çok giriyorsunuz ki diğer karakterlerin ufak hareketlerini doğru yönlere yormak sizin için zor olabiliyor. En azından benim için öyle olmuştu. Ancak tekrar okuduğunuzda karakterlerin Bukle'den bağımsız veyahut ona bağlı bir şekilde nasıl da değiştiğini, nasıl dinamik olduğunu, onların da bir hayatı olduğunu görebiliyorsunuz. Bu en sevdiğim şeylerden biri olabilir. Çünkü çoğu pop kültür kitabında asıl yazılan bir veya iki kişi vardır ve o kişilerin hayatları, değişimleri, duyguları düzgünce yazılmıştır. Ancak kalan insanların, tabiri caizse figüranların bir hayatı varmış gibi hissetmezsiniz. Sanki onlar sadece olmak için oradadır. Sırf kurgunun birkaç yan karaktere daha ihtiyacı var diye. Ancak bu kitapta öyle değil, üçüncü ağızdan yazılmamış olmasına karşın(o zaman bunu hissettirmenin daha kolay olduğunu düşünüyorum ben) diğer karakterlerin de hayatlarındaki dinamiği, değişimi, kendilerindeki değişimi, duygularındaki değişimi hissedebiliyorsunuz. Üstelik bunları Bukle göremiyor ama siz görebiliyorsunuz. Bence bu gerçekten etkileyici.

    Akıcılığından bahsetmiyorum bile. Elimden bırakamadım okurken, üç gün sürmesinin sebebi sürekli kitabın yanlarına notlar almam, okurken acele etmemem, şarkılar dinleyerek ve söyleyerek okumamdan kaynaklı. Ben yavaş bir okur olduğum için kitabı bir günde bitirmedim ama inanın bana, üç gün boyunca kitap sürekli elimdeydi. Üstelik neler olacağını zaten biliyor olmama, ilk okuyuşum olmamasına rağmen.

    Şimdi bu karakterler, dil, akıcılık vs gibi edebi şeyleri geçip benim deneyimime gelelim. Biraz duygusala bağlayalım.

    Bu kitabı ilk okuduğumda onuncu sınıftaydım. Aşkı yeni öğreniyordum. Yazmaya da okumaya da gönül vermeye başladığım yıllardı. Bukle'de kendimi bulmuştum. İç seslerinde, ağlamasında, gülmesinde, şüphelerinde, duygusallığında, ümitlerinde ve ümitsizliklerinde, komikliklerinde, garipliğinde... Ya demiştim, bu kız ben ya, ben! Gidip baksam yorumlarıma bu cümleyi orada bir yerde bulabileceğime eminim.

    Aradan uzun yıllar geçti, artık 22 yaşındayım. O zamanlar ailemle yaşıyordum, artık kendi evimde yaşıyorum. Başka bir şehirdeyim. Sabahları onun gibi erken kalkıyor, yorgunluktan geberiyorum. Onun gibi aşkı aramayı seviyorum. O zaman bile bu kız ben ya, ben derken şimdi bir de baktım ki yıllar içinde gittikçe ona benzemişim. Bu beni daha ilk sayfaları okurken öyle duygulandırdı ki. Her düşüncesinde ve duygusunda kendimi bulmak beni gülümsettiği kadar ağlattı da. Ah Bukle! Yaktın ciğerimi ama bunca yıllar meğer yanımdaymışsın, kitabı okurken bunu hissettim. Hep yanımdaymış ve beni izliyormuş, benimleymiş, yalnızlıklarımda bana hak vermiş gibi.

    Kitabı hunharca okudum. Her sayfasında bir şeyler yazıyor, bazı sayfaları çizilmekten ders notlarıma döndü. Kitabı normal bir şekilde değil, alıp göğüs kafesimden doğru içime sokmak isteyecek şekilde seviyorum.

    Sizin de kitabı çok sevmenizi, içselleştirmenizi, Bukle'yle arkadaş olmanızı dilerim.
    Sevgiler.
  • Yazar: Sukûnet
    Hikaye Adı : Evlilik
    Link: #31249563
    Müzik Parçası : Sessiz Veda

    Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
  • Melih Kibar - Sessiz Veda

    https://youtu.be/lbpMjhFJ_Dk

    EVLİLİK

    Nerelerden başlanmalı ki söze bilmem…
    İki hayatı bir etmek deriz ya, silkelenen hayatlar görürüz. Hep mutluluklar dileriz, bir türlü görünemeyen, mutluluklar. Çok azımız görmüştür mutlu bir yuva, yaşamıştır, tesadüfen denk gelmiştir…

    Neler oluyor da, o verilen sözler, nağmeler, benim olsun diye dökülen diller; hediye edilen çiçekler, iş yerini basarak gelen çiçekçi gençler. Yolda yürürken özenilen, imrenilerek bakılan beyaz, kırmızı, pembe, mor güller. Acaba nazar mı değiyor diyeceğim, fakat bence bu da değil. Varsın olsun da herkes aşklara imrensin, nazar değsin. Sürtüşmeler olsun, tartışılsın da, sonunda her şey akıl ile de gönül ile de rayına otursun. Bunu da beceremiyorum…

    Bunu da beceremiyoruz, yapamıyoruz, aklımızla hareket etmeye çalışıyor, yüreğimizi de ki merhameti de bir kenara itiveriyoruz ki, ilk bombayı da burada patlatıyoruz. Öyle ki kimse altta kalmamalı, benlik olan gövde gösterisi bir anda katledilen yuvaların, mutluluğun dışın da kalmış çocuklarımızı da yıpratıyor etkiliyoruz.

    Merhamet sahibi olsak acaba nasıl davranırdık. Ne yani şimdi de merhametsiz mi olduk ? Neden olmasın! Kaçımız ak, pak bembeyazız. Neler yapıyoruz ? Nelere kızıyoruz… O kadar sorular var ki kafada, oturup düşünmüyoruz… Kendimizi neden yargılamıyoruz, yoksa, gerçeklerimiz ağır mı geliyor. Bu ne demek oluyor, insan evvela doğru bir şekilde kendini yargılarsa, kirişin en büyüğünü de kırmış olur. Bundan sonrası da çorap söküğü gibi akar gider…

    Ne demek istiyor?
    Ben olsaydım ne yapardım?
    O benim yerim de olsa nasıl davranırdı, ya da nasıl davranması gerekirdi!
    Benim ona sarf ettiğim davranışları, o bana etseydi; kabullenir miydim?
    Erkeğim demek, ben biliyorum demek mi?
    Adam olmak nedir? Çok delikanlı, Harbi kadın demiyor muyuz birilerine? Neden senin sevdiğin sahip olduğun sahiplenildiğin kadın, delikanlı değil mi? (belki saçma soru, bence tam yerinde soru).
    Kadın nedir? Üreme unsuru mu ? Cinsel istekler vakfı falan mı ? Kadınım dediğimiz (Meleğim deriz, sonra döveriz ya!) bizde ne ifade ediyor?
    Öyle ya kadın biz erkekler de genel de bir cinsel tercih olarak bakılıyor, Kadınların ne düşündüğü konusun da ki duyguları ben onlara bırakıyorum. Her şeyin bir sınırı olmalı, Eş için bir ömür Şehvete düşülebilir… Helalidir! Ama incitilme konusun da hakkımız yoktur. Bir çöp poşeti gibi tutulmaz kadın… Bir kadını çiçek gibi tutup çiçek gibi koruyacaksın, koklayacaksın.. vs vs..
    Erkek nedir Ey güzel kadın ? evet sen kalk ayağı da bana bir tarif et… Erkek demek aciz demektir belki, güç değildir kudret sahibi olmak, vurduğunu devirmek değildir. Bir erkeği Biz söz yıkar! Bir damla ya öldürür! İç dünyalarına hiç girdiniz mi ? Neler anlatır size de, yerle bir eder, boyun büker de üç güç kendinize gelemezsiniz. “Sabahattin Ali’nin “, “ Kürk Mantolu Madonna “ kitabını bitirdikten sonrası yaşanan karmaşık duygular gibi…
    Erkek, adam olmak zordur arkadaş, inan ki zordur. Büyün bir dünyayı sırtına yüklemeye çalışır, oda yetmezmiş gibi, hadi koş deriz… Hiç üşenmez koşar sizin için, ev e geldiğinde bir tebessüm gülüşünüz için, “ tuzu altın mı bey ?, çocuklara Şokolata da alaydın. Fistan da alamadık hâLa (halen) şu, o, bu… “.
    Bakalım mı ne yapmalıyız..
    “Hoş geldin canım, Erim, Hayatım, Beyim… “ Güzel değil mi sizce, Bir erkeklerin yerine koyun kendinizi. Bir erkek Çok güzel sözler hak eder, bunu unutmayın! “ Nasıl hak eder? “, “geliyor ne selam ne kelam, yayılıyor öküz gibi koltuğa “… Ama demeyin öğle o sizin kocanız, canınız, yüreğiniz (değil mi?) aynı döşeği bir etmediniz mi, yada etmeyecek misiniz?...
    Hiç ayaklarını yıkadınız mı ? Evin Reis’ dir diye değil!.. İnanın bu değil, Yükünü sırtlanmanız. “Biz de evde akşama kadar mutfak, elektrik süpürgesi, bulaşık, çamaşır. (az da olsa el ile bunları yapan insanlar var ve biz de ki bu rahatlığa rağmen mutlu olanlar çoğunlukta)… bu ne demek biliyor musunuz?
    PARA; MUTLULUK OLAMAZ, ASLA!
    Ne kadar geri kafalıyım değil mi? Bu zaman da “erkeğinin “ ayağını yıkamak, Ninelerimiz ne geri kafalıymış meğer… Ayak yıkamak boyun eğmek değildir. En azından ben böyle bakmıyorum. Birkaç kişiye de böyle bakılmayacağını göstermeye çalışacağım…
    Eşinizle bir bayram alışverişine diyelim, çıktınız. Ama süslülüğümüzden de ödün vermeyerek, topukluyu da giydik, İstemez misiniz ayağınıza masaj yapsın, hatta su ile ovalasın, veya şimdi kremler var güzelce kan dolaşımınızı dağıtsın? Değil mi? “ Yapmaz ki “, “ sen yaptın mı ki “. Ne haber?.. Gösterdin mi ilgi alakayı ?

    Eğer bir şeylerin değişmesini istiyor isek, karşı tarafta ki insanı değiştirmeye uğraşma! Sadece kendini yormakla kalmaz eş olanı ya da eşin olacak insanı kendinden nefret ettirirsin.. Asla senin istediğin gibi bir kadın olmasını bekleme karşıdakine, ya da erkeğin sana benzemesine.
    Nasıl sen, sensin; o da o!
    “Mutlu olmak istiyorsan, başkasını sana benzetmeye uğraşma. Onu öyle kabul eder isen, mutlu olursun “.
    Yıkamazsınız değil mi Beyler? Çorba da yapmaz mısınız eşinize! Öğle ya biz erkeğiz, höyytt dedik mi kadın susmalı. Dokuz ay karnımız da taşısak, acaba kadınları yine de anlayabilir miyiz? Ya da onların yerine kendimizi koyup, bazılarımızın yaptığı gibi sömürülsek acaba hoşumuza gider mi… Kadın bu, bazen bir çiçek görürüz, ya koklar ama koparmaya kıyamaz öğlece yolumuza devam ederiz veyahut dibinden kopartırız, sadece ne güzel durduğu için ya da ne güzel koktuğu için.

    Erkeklik duygusu ile mi bakıyoruz biz, hep, bir bu garip hayata hani canımdı aşkımdı, ömründü senin canının içi idi, sen canının içine böyle mi muamele ediyorsun “canın cehenneme “ der gibi.. “ Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmam senin “… yersek, değil mi…

    Her şey, karşılıklı sevgi ve saygı ile alakalı gördüğümüz gibi…

    Gel Gelelim ki Evlilikte ilk adıma ve Düğüne kadar ki olaylara…
    Selam büyükler, Eşya seçimine mümkünse gitmeyin, Çocuklarınız çağırsa da gitmeyin… Mutluluklarını paylaşın ama gitmeyin. Sizin gittiğiniz bir alışveriş kesinlikle sizin seçiminize göre düzenlenmesini istersiniz… hayır hayır hayır!. Onlar evlenecek kadar büyüdü ise, Eşyalarını seçecek kadar da zevk sahibidirler. “Kız Ayşe bunu aldır kız, ilk defa evleniyorsunuz “ Af edersiniz de size ne? Evet düğünü siz yapıyorsunuz, yardım da ediyorsunuz, Allah razı olsun. Maddi destek ve manevi desteğinizi her zaman sağlayacaksınız, fakat söz konusu aile içinde ki seçimler, (eşyalar, kavgalar, kaygılar) bir adım dışarı da kalınız ki! Onlar kendi problemlerini görüp çözebilsinler.
    Eğer yardım isterler ise kesinlikle tarafsız olun!
    “ ooyyy benim kızım bunu hak etmedi “. “ben görmedim, kızım görsün “… (ya iyi de teyzem senin zamanın da bulaşık makinası yoktu. Senin zamanın da.. neyse bu konuya girmeyeceğim… sizin gençliğiniz de değil sene iki bin bilmem kaç… ve eskiden 20 30 40 yılda bir nesil değişirken, şimdi beş yılda bir değişiyor)
    ben ezildim kızım ezilmesin…
    o kadar çok söz var ki..
    “gittin de bu mendeburu mu seçtin “… (Allah rızası için istedin o gelini teyze “oğluna “)

    Büyüklerin cehaleti, ya da cahilliği yüzünden binlerce yuva yıkılıyor bir sene de. Büyükler “yardım “ denilince yardım eder. Aksi “yandım “ oluyor böyle.. tabi eltiler baldızlar görümceler. Ah! Ah!, Kimseye Şeytan demek istemiyorum… Şeytana uyan insanlar, yuvanın hassasiyeti ile Şeytanın oyununa geliyorlar bazen, diye kibarlaşarak ve nazik bir üslup takınarak… karışmayın! Yönlendirmeyin erkek kardeşlerinizi, kız kardeşlerinizi… “ Ali Ali… senin karı bana böyle, böyle dedi… “ rahatsız oluyorsan gitmeyeceksin ablacım… neden kötülüyorsun adama kadınını… Sen evde mutsuzsun diye başka bir yuvaya gölge düşürmek nedir? Bilmez misin, yuvayı bozanın, yuvası bozulur… Şeytana uydum!... Allaha uyaydın. Ne diyeyim.

    Biz insanlar hem suç işler hem de suçu başkasına atmayı severiz, Demek ki Şeytana boynuzu takma merasimi burdan geliyor! Günah keçisi deriz ya, keçi de boynuzludur…

    Şimdi Kız aldık verdin Melodisini bir tarafa koyuyor , nasıl yaparız da bu konuya el atarız diyerek, damdan düşer gibi mi olsun, yoksa alıştıra, alıştıra mı anlatmalı bilemedim. Bir gün kuyumcuya çeyrek altın bozdurmaya gittim. O saatte bana denk gelmiş olmalı ki, kuyumcu sahibinin elamanı yok. Kaç dakika yok ya da o gün mü yok, izinli mi.. derken konuyu uzatmadan. Kulak misafiri oldum kaynana kaynata gelin damat muhabbetine, şu yüzük küçük, bu yüzük büyük, şu bilezikler ince, bu bilezikler kalın derken giden 15 yirmi bin liranın ardından dan bunun bir de mobilyası, süsü, camı, mutfağı, lira bağı, bahçesi… koy oraya 25 bin daha ne ettik efendim? 40 bin beyaz eşyası perdesi düğün salonu ile toplam 50 bin liralık borcun size olan cirosu da , Kocaman bir hüsran…

    Neden mi ?
    Almayalım mı ? (çok mu paramız var?)
    Hak etmedik mi bunca eşyayı? (eşyayı mı hak ettik ki acaba?)
    Boş yere mi otursun gelen misafir… (öyle ya misafir oturmaya geliyor!)
    En azından misafirin, misafirlik edecek bir yuva bulması gerekir…
    Onca söz, verilen yemin, giden emek, kaybolan umutlar, Yıkılan düşer.. (bir de var ise Çocuk(lar)), kırılan kalpler ve sayamadığım dahası…

    Evlenmek istediğiniz de, kafanıza göre bir insan bulmalı evvela!
    Ne istediğinizi bilmelisiniz!
    Doğru kişiyi belki defalarca’sına hayır diyerek, doğru kişiyi bulmalısınız…
    En büyük yanlışlardan birisi, Kendinize benzetmeye uğraşmaktır…(Ya olduğu gibi kabullenin onu, ya da hiç ne kendinizi, ne de bir başkasını, ateşe atmayın)…
    Evlenmiş olayım diye evlenilmez, mutlu olmak için evlenilir…
    Kadim TATAROĞLU